malicetinkaya tarafından yazılmış tüm yazılar

Dr. Strangelove: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (Garip Doktor veya Dr. Garipaşk: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim)

TÜR: Komedi. SÜRE: 95 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1964. imdb: 8,4. Tomatometer: %99.

Dr. Garipaşk: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim; silahlanma, savaş, üst rütbeli askerler ve politikacılar üzerine son derece başarılı politik kara komedi filmi.

3 farklı rolde oynayan Peter Sellers’a şapka çıkartmamak ise imkansız!

Konu

Amerikalı general Ripper (Sterling Hayden), astlarını yukarıdan bir emir aldığına ikna ederek bombardıman filosuna Sovyetler Birliği’ndeki pek çok hedefe aynı anda nükleer saldırı düzenleme emri verir. Üsteki İngiliz değişim subayı Yüzbaşı Mandrake (Peter Sellers) ise Ripper’ın yalan söylediğini anlar ve onu caydırmaya çalışır.

Hakkında

Yapım Peter George’un Kırmızı Alarm adlı kitabından uyarlandı. Senaryoyu yazar Peter George, yönetmen Stanley Kubrick ve Terry Southern yazdı.

BAFTA’da En İyi İngiliz Filmi ödülünü kazanan Dr. Garipaşık, En İyi Film, Erkek Oyuncu (Peter Sellers), Yönetmen ve Senaryo dallarında Oscar’a aday gösterildi.

Drr. Garipaşık hem imdb’nin en iyi 250 hem de rottentomatoes’in en iyi 100 film listesinde yer alıyor.

1,8 milyon dolar bütçesi olan film Kuzey Amerika’da 9,4 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Film için Grönland’ın havadan çekimlerini yapan kamera ekibi yanlışlıkla bölgede yer alan gizli bir Amerikan üssünü kayda aldılar. Bunun üzerine askeri yetkililer tarafından uçakları yere indirildi ve ekip Rus ajanı şüphesiyle gözaltına alındılar.

Film Amerika ve Rusya’nın savaş politikalarında gerçek değişimlere sebep oldu.

3 rolde oynayan Peter Sellers’a 1 milyon dolar ödendi. Bu rakam filmin toplam bütçesinin %55’ini oluşturduğu için Kubrick bu konuda, “6’nın bedeli olarak 3’üm var” diyerek şaka yaptı.

Filmin çekimleri 1963’ün bahar ve yaz aylarında yapıldı. İlk test gösterimi 22 Kasım 1963’te yapıldığı gün JFK suikasta uğradı. Yapımcılar böyle bir dönemde kara komedi filminin uygun düşmeyeceğini düşünerek yayın tarihini Ocak 1964’e ertelediler.

General Turgidson’un Savaş Odası’nda düştüğü sahne senaryoda yoktu. Oyuncu kazara yere düştü fakat kalkıp rolüne devam etti. Kubrick sahnede George C. Scott’ın değil canlandırdığı karakterin olduğunu düşünerek kurguda bu sahneye yer verdi.

Peter Sellers birçok repliğini doğaçlama olarak yaptı.

Pilot Kong hayati idame çantasının içinde yer alanları saydıktan sonra, “bunlarla Vegas’ta iyi bir hafta sonu geçirilebilir” diyor. Orijinal senaryoda Vegas yerine Dallas kullanılıyordu. Fakat John F. Kennedy’nin Dallas’ta suikasta uğraması nedeniyle sahnedeki yer adı sonradan Vegas olarak dublajlandı.

Kubrick nükleer savaşla ilgili 50’den fazla kitap okuyup araştırma yaptı.

Savaş Odası’ndaki bir sahnede yiyeceklerle dolu büyük bir yemek masası görünüyor. Aslında Kubrick filmin sonunda Ruslarla Amerikalıların bir pasta savaşı yapmalarını istiyordu. Fakat sonradan sahnenin çok komik olacağını ve filmin hiciv seviyesini düşüreceğini düşünerek bu fikrinden vazgeçti. Pasta savaşı sahnesi, yönetmenin 1999’daki ölümü üzerine Londra’daki özel gösterim sırasında ilk kez beyaz perdeye yansıtıldı.

Kubrick, rolünü abartılı oynamasını sağlamak için oyuncu George C. Scott’ı sürekli sinirlendirdi. Bu yüzden Scott bu filmden sonra bir daha Kubrick’le çalışmadı. Fakat oyuncu sonraları bu filimdeki oyunculuğunun kariyerinin en iyilerinden biri olduğunu ifade etti.

1960’ların en ileri teknolojileriyle üretilen B-52 bombardıman uçaklarının ayrıntıları ulusal güvenlik açısından oldukça gizliydi. Bu yüzden Pentagon filmin senaryosunu okuduktan sonra yapım ekibinin yardım isteğini geri çevirdi. Uçağın set tasarımcıları İngiliz uçak dergisinde yer alan tek bir B-52 kokpit fotoğrafından yararlanarak seti hazırladılar. Seti gören Amerikalı askerler kokpitin gerçeğine oldukça benzediğini söylediler. Kubrick yasal bir izin almadan yaptıkları bu set tasarımı nedeniyle FBI tarafından soruşturulacakları korkusunu yaşadı.

Kubrick oyuncuların kendilerini dünyanın kaderiyle oynayan bir poker oyuncusu gibi hissetmeleri için Savaş Odası’ndaki masa örtülerini yeşilden yaptırdı.

Dr. Strangelove’ın Alman ismi olan Merkwuerdigliebe aslında Merkwuerdige Liebe’nin eksik telaffuzu. Ki bu da Almancada “Strange Love” anlamına geliyor.

Savaş Odası yapılırken 1927 yapımı Metropolis’ten esinlenildi.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Kurguda silinen pasta savaşı sahnesinde başkan Muffley’in yüzüne bir pasta isabet ediyor ve başkan yere düşüyor. Bunun üzerine general Turgidson bağırarak, “Beyler! Cesur başkanımız gençliğinde vuruldu/düşürüldü!” diyor. JFK’in suikaste uğraması üzerine Kubrick garip bir şekilde suikastı çağrıştıran sözleri nedeniyle sahneyi yayınlamamaya karar verdi.

Gülümsemek

yüzüne düştüğünde… senin de yüzüne yansıyan… içini ısıtan… seni sevdiğinin… onu sevdiğinin bir kanıtıymışçasına… mutluluktan gözlerinin buğulandığı… her şeyin güzel gittiğini düşündüğün… gülümsediği… gülümsediğin anlar…

13:16 – 13:26

Testről És Lélekről (On Body And Soul / Beden ve Ruh)

TÜR: Dram, Fantezi, Romantik. SÜRE: 116 Dk. ÜLKE: Macaristan. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,6. Tomatometer: %89.

Farklı fiziksel ve mental sorunlara sahip iki kişinin aynı rüyaları gördüklerini fark etmeleriyle başlayan değişimlerini konu edinen Beden ve Ruh, ilgi çekici bir romantik, fantezi dram filmi.

Konu

Mezbahanede yönetici olarak çalışan Endre (Géza Morcsányi) ve yeni işe başlayan ürün kalite yöneticisi Mária (Alexandra Borbély) mezbahanede yaşanan bir hırsızlık olayı soruşturması sırasında aynı rüyaları gördüklerini fark edip birbirlerine yakınlaşmaya başlarlar.

Hakkında

Beden ve Ruh’u Ildikó Enyedi yazıp yönetti.

67. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünün sahibi olan yapım 90. Oscar Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Dilde Film kategorisinde ödüle aday gösterildi. Fakat mutlu sona Muhteşem Kadın (Una Mujer Fantástica / A Fantastic Woman) ulaştı.

Yapım 2 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Beden ve Ruh, yönetmen Ildikó Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra yönettiği ilk film oldu. Enyedi bu yapımdan önce en son 1999’da Simon Mágus’un yönetmen koltuğuna oturmuştu.

Yapımın iki başrol oyuncusundan biri olan Géza Morcsányi ilk kez kamera karşısına geçti. Macaristan’daki en büyük edebi yayın şirketinde yöneticilik yapan Morcsányi, 1986’da bir televizyon dram filmi için oyun yazarlığı ve 2000’lerin başında iki filmde senaryo editörlüğü yaptı.

Filmin başrol oyuncusu Alexandra Borbély gerçek hayatta filmde Sanyi’yi canlandıran Ervin Nagy’yle eşler.

Laura Marling – What He Wrote

Toni Erdmann

TÜR: Komedi, Dram. SÜRE: 162 Dk. ÜLKE: Almanya, Avusturya. YAPIM YILI: 2016. imdb: 7,4. Tomatometer: %93.

Yaşlı bir babanın, acımasız iş dünyasının ortasında debelenen kızına, yaşamak için nefes alması gerektiğini anımsatmak için yaptığı komiklikleri konu edinen Toni Errdmann oldukça başarılı bir komedi dram filmi.

Konu

Boşanmış bir müzik öğretmeni olan Winfried Conradi (Peter Simonischek), farklı karakterlere bürünerek etrafındakilere şaka yapmayı sevmektedir. Köpeğinin ölümü üzerine Bükreş’te çalışan ve kariyerinde yükselmek için didinen kızını ziyaret etmeye karar verir. İşine odaklanmış olan kızını biraz olsun mutlu etmek için kendince şakalar yapmaya başlar.

Hakkında

Toni Erdmann’ı Maren Ade yazıp yönetti.

Yapım 29. Avrupa Film Ödüllerinde En İyi Film dahil 5 dalda ödül kazandı. Ayrıca Oscar, BAFTA ve Altın Küre’de Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde ödüle aday gösterildi. Oscar’ı Satıcı’ya (Forushande / The Salesman) ve BAFTA’yı Saul’un Oğlu’na (Saul Fia / Son of Saul) kaptırdı.

3 milyon dolar bütçesi olan film 12 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Winfirred’in giydiği hayvan kostümün adı Kukeri. Bulgaristan’da kötü ruhları kovduğuna inanılan kostüm keçilerin uzun kıllarından hazırlanıyor. Oyuncu Peter Simonischek kostümün aşırı derecede sıcak ve çok ağır olduğunu ayrıca keçi ahırı gibi koktuğunu söyledi.

Maren Ade, Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Film ödülünü kazanan ilk kadın yönetmen oldu.

Yönetmen Ade, Winfried karakterini oluştururken, dişlik takıp kendini güldürmeye çalışan babasından ve komedyen Andy Kaufman’ın karakteri olan Tony Clifton’dan esinlendi.

Yapım Cannes’ın en ilgi çekici filmlerinden biri olmasına rağmen herhangi bir ödüle ulaşamadı. Birçok eleştirmen jürinin kararının oldukça şaşırtıcı olduğunu, hem filmin Altın Palmiye’yi hak ettiğini, hem de jürinin kadın bir film yapımcısına en büyük ödülü verme şansının kaybettiğini söylediler.

Filmin kurgu aşaması bir yıldan fazla sürdü. Bu süre zarfından yönetmen Ade, ikinci çocuğunu doğurdu.

Filmin türü komedi-dram olsa da yönetmen Ade yapımı komedi olarak izlemediğini aksine izlediğinde üzgün ve çok ciddi olduğunu söyledi. Oyuncular da aynı hisleri paylaştılar.

Yapımcılar yapımın daha kısa olmasına karar verseler de kesilen sahnelerin filmin temposunu düşürdüğü için uzun kalmasına karar verdiler.

Toni Erdmann 2016’da yayınlanan BBC’nin 21. Yüzyılın En İyi 100 filmi listesinde yer almayı başardı.

Film için 56 günde yaklaşık 120 saatlik çekim yapıldı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Filmdeki çıplaklar partisi vulture.com tarafından “yılın çıplak sahnesi” seçildi.

Sen to Chihiro No Kamikakushi (Spirit Away / Ruhların Kaçışı)

TÜR: Animasyon, Macera, Aile. SÜRE: 125 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2001. imdb: 8.6. Tomatometer: %97…

Anime üstadı Hayao Miyazaki’nin dünya çapında tanınmasını sağlayan ve Oscar kazanan ilk anime olan Ruhların Kaçışı; karakterleri, konusu, anlatımı ve Joe Hisaishi imzalı tapılası müzikleriyle nefis bir animasyon filmi.

Konu

10 yaşındaki Chihiro ve ailesi yeni taşındıkları kasabaya doğru ilerlerken yanlış yola saparlar ve önlerine ilginç bir yapı çıkar. Küçük kız geri dönmek istese de ebeveynlerinin zoruyla yapının içinden geçerek hayalet şehir görünümündeki bir yere gelirler.

Hakkında

Ruhların Kaçışı’nı Hayao Miyazaki yazdı ve yönetti.

Yapım 2003’te En İyi Animasyon dalında Oscar ödülünü kazandı. Ayrıca 2004’te BAFTA’da İngilizce Olmayan En İyi Film kategorisinde ödüle aday gösterildi.

Animasyon imdb’nin en iyi 250 film listesinde en üst sıralarda yer alıyor.

15-19 milyon dolar bütçesi olan anime dünya genelinde 331 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Miyazaki, nehir ruhunun temizlendiği ve bisiklet gibi birçok materyali döktüğü sahneyi gençken katıldığı bir nehir temizliğinden esinlenerek yazdı.

Chihiro’nun ejderha formundaki Haku’ya ilaç içirmeye çalıştığı sahne çizilirken Miyazaki bir veterinerin bir köpeğin alt çenesini tutarak onu beslemeye çalışmasından esinlendi.

Zeniba’nın evine vardığında Chihiro’yu karşılayan zıplayan lamba Pixar’ın meşhur logosuna bir gönderme.

Chihiro’nun annesini seslendiren Yasuko Sawaguchi yemek yediği sahneyi seslendirirken bir parça kızarmış tavuk, İngilizce versiyonunda aynı seslendirmeyi yapan Lauren Holly ise elma yiyordu..

Miyazaki 1997’de Prenses Mononoke’yi (Mononoke-hime / Princess Mononoke) tamamladıktan sonra emekli olmayı düşünüyordu fakat arkadaşının 10 yaşındaki asık suratlı kızını gördükten sonra bu fikrinden vazgeçti ve Ruhların Kaçışı’nı yapmaya karar verdi.

Miyazaki yapımın hikayesini tamamlamadan çizimlere başladığını ve çizimlerin hikayeyi tamamladığını söyledi.

Bugüne kadar sadece iki animasyon filmi Japon Akademi ödüllerinde en iyi film kategorisinde mutlu sona ulaştı. Bunların ilki Prenses Mononoke diğeri ise Ruhların Kaçışı oldu.

Yapım Miyazaki filmleri arasında çocuk karakterin bir çocuk tarafından seslendirildiği ilk animasyon oldu.

Ruhların Kaçışı, 2016’da BBC’nin 21. Yüzyılın En İyi 100 Filmi listesinde 4. sırada yer aldı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Önüne gelen her şeyi yiyen ve sürekli büyüyen yüzsüz karakteri Japon kültüründe önemli bir yere sahip olan ipekböceğine benziyor. Sona doğru Zeniba’nın yanında ipek sarıyor olması da ona bir gönderme.

Melek

zamansızca… takılıp kaldığın… bir ara… belli belirsiz bir tebessümün suratını kapladığı… ardından da mutlulukla… uzun uzun seyre daldığın… enerjinin en saf halinden yaratılmış bir melek olduğunu düşündüğün anlar…

10:31 – 10:37

Köklenmek

her geçen gün (ilişkinin/kendinin/onun) daha da canlandığını… yapraklandığını… yeşerdiğini… köklendiğini fark ettiğin… fark ettikçe güçlendiğin… güçlendikçe daha da çok sevdiğin… sevdikçe şükrettiğin anlar…

13:41 – 13:49

Gökyay Vakfı Satranç Müzesi

Cansın’ın önerisiyle Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’ne doğru yol alırken aklımda “satranç takımları ne kadar farklı olabilir ki?” sorusunu geçiriyordum. Fakat, müze kartımız olduğu için 10’ar lira ödeyerek, içeriye girdikten sonra satranç taşlarının ne kadar da acayip olabileceğine şahitlik etmeye başladık.

Vakfın kurucusu olan Akın Gökyay’ın 1975 yılında başladığı ve 31 Ocak 2012 tarihinde Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan 110 ülkeden 700’den fazla satranç koleksiyonunun bir bölümünün sergilendiği müzenin ilk katında çocuk temalı satrançlar yer alıyor.

Bu bölümde yer alan satrançlar oldukça detaylı ve ilgi çekici. Örneğin Daltonların en uzun boylu üyesi Avarel’in Redkit’in ekibinde olması gibi birçok zeki ayrıntı gizli satranç taşlarında.

Bir başka ilgi çekici bölüm de savaşların betimlendiği satranç tahtaları. Mesela Bin Ladin’in ekibiyle Amerika’nın;

Nazilerle Rusların;

Osmanlılarla Bizanslar;

Ya da futbol takımlarının yer aldığı satranç takımları.

Bir de tablalarının oldukça farklı olduğu satranç takımları sergileniyor müzede.

Satrançlar arasında dolaşırken aslında her konuda iki farklı takım oluşturulabileceğini düşünmek oldukça enteresan geldi. Mesela şu an çalıştığım şirketteki çalışanlardan bir satranç takımı neden yapılmasın ki? Mesela kral… 🙂

The God Father (Baba)

 

TÜR: Suç, Dram. SÜRE: 175 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1972. imdb: 9.2. Tomatometer: %98…

Birçok otorite tarafından gelmiş geçmiş en iyi film olarak değerlendirilen, değerlendirildikçe de değerlenen Baba; hikaye, oyunculuklar ve anlatımıyla oldukça başarılı bir suç dram filmi.

Konu

Corleone ailesi, Don Vito Corleone’nin (Marlon Brando) başında olduğu, suça dayalı bir örgüt kurmuş olan İtalyan asıllı meşhur bir ailedir. Aile, New York’daki diğer dört aileyle birlikte New York’un yeraltı işlerini yönetmektedir. Ancak Corleone ailesini diğerlerinden ayıran özelliği, Don Corleone’nin cebinde bozuk para gibi taşıdığı politikacılar ve yargıçlardır. Politikacılar ve yargıçlarla olan bu yakın ilişkileri diğer ailelerin açamadığı kapıları açabilmesini sağlamaktadır.

İtalya ve New York’un en meşhur uyuşturucu üreticisi ve dağıtıcısı olan “Türk” lakaplı Solozzo’nun (Al Lettieri), Don Corleone’den, ilişkilerini kullanarak kendisine yasal koruma sağlamasını ve 1 milyon dolar nakit para vermesini istemesi ailenin tüm hayatını değiştirecektir.

Hakkında

Mario Puzo’nun aynı adlı eserinden yazar Puzo ve Francis Ford Coppola’nın senaryosunu yazdığı Baba’nın yönetmen koltuğunda da Francis Ford Coppola oturuyor.

Baba, aralarında En İyi Film ödülünün de bulunduğu 3 dalda Oscar ve 5 dalda Altın Küre’nin sahibi oldu.

5-6,5 milyon dolar bütçesi olan yapım 245 – 286 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Yapım çok uzun zamandır imdb’nin en iyi 250 film listesinde 2. sırada, rottentomatoes’in tüm zamanların en iyi 100 filmi listesinde de üst sıralarda yer alıyor.

Ivır Zıvır

Vito Carleone’nin eve geri döndüğü ve aile üyelerinin onu merdivenlerden yukarıya taşıdığı sahnenin çekimlerinde Brando, şaka olsun diye vücudunun altına ağırlıklar koydu. Öylece onu taşıyan oyuncular oldukça zorlandılar.

Filmdeki Johnny Fontane karakterinin Frank Sinatra olup olmadığı konusunda kitabın yazarı Mario Puzo’ya sorduklarında hiç bir zaman evet demediyse de reddetmedi de. Puzo’nun ölümünden 5 yıl kadar sonra ise kızı çıkıp “Evet o Sinatra’ydı” dedi. (analogmuzik.blogspot.com)

Lenny Montana (Luca Brasi) Marlon Brando’yla oynayacağı için oldukça gergindi. Bu yüzden ilk kez karşı karşıya geldikleri sahnede repliklerini unuttu ve birçok hata yaptı. Fakat yönetmen Coppola bu doğal gerginliği çok beğendi ve o kurguda o sahneleri kullandı. Brasi’nin Brando ile görüşmeden önce prova yaptığı sahne sonradan filme eklendi.

Bir Don Corleone repliği olan “Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım”, sinema tarihinin en çok gönderme yapılan repliklerinden biri haline geldi. Amerikan Film Enstitüsü’nün 2005 yılında yaptığı bir ankette, en çok hatırlanan 2. replik seçildi.

Brando rol için seçmelere katıldığında , yanaklarını pamukla doldurarak oynadığı karakterin bulldog cinsi köpeğe benzemesini istedi. Çekimlerde Marlon Brando, o ünlü çeneye sahip olmak için her gün 3 saat boyunca bir koltukta oturmak zorunda kaldı. İşlem sırasında alt dişlerinin ön kısmına demir protezler yerleştirildi.

Birçok film sahnesinde Brando’nun replikleri kartlara basılmış olarak getirilirdi. Bazen de bu kartlar Duvall’ın üstüne yapıştırılırdı. Duvall, The Huffington Post’a verdiği bir röportajda “Neden yaptığını hep merak ettim. Onu taze tuttuğunu söyledi. Bence biraz tazelik ve arayış, biraz da tembellik. Ama ona yardımı oldu.”

Hayvan hakları koruyucuları filmin meşhur at sahnesini oldukça eleştirdiler. Bu konuda Coppola, “Filmde birçok insan öldürülüyor fakat herkes at hakkında endişeleniyor. Sette de durum aynıydı. Hayvan sever set çalışanları ufak köpekler gibi üzgündüler. O at kafasını, küçük köpekçikleri beslemek için günde 200 at katleden, evcil hayvan yiyeceği üreten bir şirketten aldığımızı bilmiyorlar mı?”dedi.

Al Pacino’nun yerine ilk önceleri Sylvester Stallone ve Robert Redford düşünüldü.Paramount Picture, Michael Corleone’yi oynaması için Robert Redford’u istiyordu çünkü Al Pacino’dan daha genç bir oyuncu olduğu için Francis Ford Coppola tarafından gözden geçirilmesini istedi. Ancak Coppola, İtalyan asıllı, Tony ödüllü Pacino’da ısrar etti.Coppola,Michael Corleone rolünü (Al Pacino’yu kastederek) “Bu rolü bu genç ve hırçın Sicilyalı delikanlıya vereceğim” diyerek Pacino’ya verdi. Nitekim Pacino efsanevi yönetmenin yüzünü kara çıkarmadı ve muhteşem bir oyunculukla Oscar’a aday oldu.

Filmde Coppola’nın toplam 6 akrabası oynadı. Bunların içinde oğulları ve kızı da var. Kronolojik olarak, oynayanların listesi şöyle:

– Talia Shire (Coppola’nın kız kardeşi) Connie Corleone karakteri

– Italia Coppola (Coppola’nın annesi) restaurant sahnesinde figüran

– Carmine Coppola (Coppola’nın babası) pianist karakteri

– Gian-Carlo Coppola ve Roman Coppola (Coppola’nın oğulları) figüran

– Sofia Coppola (Coppola’nın kızı) vaftiz töreninde bebek Michael Rizzi karakteri. Sofia Coppola The Godfather Part II ve The Godfather Part III’de de oynadı. Performansı beğenilmedi.

Baba’nın Johnny Fontane’ye tokat attığı sahne, Marlon Brando tarafından doğaçlama olarak yapıldı. O yüzden oyuncu Al Martino’nun sahnedeki tepkisi tamamen gerçekti. James Caan, Martino’nun sahne çekimlerinde Brando’nun tokadının ardından ağlaması mı, gülmesi mi gerektiğini anlamadığını belirterek oyuncunun şaşkınlığını ifade etti.

Sollozzo’nun (Al Lettieri) Sicilya diliyle konuştuğu ünlü sahnede altyazı olmamasının nedeni üzerine fazlasıyla spekülasyon üretildi. Altyazıların olmaması sahnenin derinliğine ve ciddiliğine artı katmış olsa da, çok basit bir nedeni var. The Godfather’ın DVD’sinde konuşan Coppola, altyazıların eklenmeme nedeninin aktörlerin çok hızlı konuşması olduğunu söyledi.

James Caan’ın FBI fotoğrafçısının makinasını yere attığı sahne tamamen doğaçlamaydı. Bu yüzden fotoğrafçının tepkisi tamamen gerçekti. Caan ayrıca fotoğraf makinasını kırdıktan sonra yere para atma fikrinin de sahibiydi. Oyuncu, “geldiğim yerde birinin bir şeyini kırarsan yenisini alır ya da parasını ödersin” dedi.

Marlon Brando’ya En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı aldığı bu rolü oynaması için ağır bir yaşlandırma makyajı yapılmıştır ve Brando Don Vito Carleone’yi canlandırdığı sırada sadece 42 yaşındaydı.

Sinematograf Gordon Willis sahneleri oldukça karanlık çektirdiği için “Karanlık Prensi” lakabını kazandı. Sahneler yapımcılar tarafından değiştirilmek istense de Willis ve yönetmen Coppola bu karanlğın Carleone ailesinin karanlık iş ilişkisine vurgu yaptığı konusunda ikna ettiler.

Sonny’nin Connie’nin kocası Carlo’yu sokakta dövdüğü sahne dört günde çekildi ve 700 ekstra oyuncu kullanıldı. Sahnede çöp tenekesi ve kapağının kullanılması da tamamen James Caan’ın doğaçlamasıydı.

Mafya’nın The Godfather’la olan bağlantısı gerçek bir ölüme neden oluyordu. The Guardian yazarı John Patterson bu skandalla ilgili detaylı bilgi vermişti. Film yayınlanmadan önce Italian-American Civil Rights League (İtalyan-Amerikan Sivil Haklar Topluluğu) filmle fazla ilgili oldu. Topluluk prodüktör Al Ruddy’nin fazlasıyla istediği New York konumlarına giriş izni karşılığında, filmin danışmanlığı yaptı. Ancak bu topluluk, New York’un Beş Ailesi’nden birinin lideri tarafından yönetiliyordu: Joe Colombo. Colombo ‘The Godfather’ın medyada aldığı ilgiden fazla memnundu.

‘The Godfather and the Mob’ isimli belgesele göre Colombo’nun medya ışıklarına olan aşkı, daha gizli olan iş arkadaşlarını rahatsız etti. Bu olay, yakın zamanda ortaya çıkan bölge savaşı ve içerideki sıkıntılarla birleşerek, Colombo’nun 2. Geleneksel İtalyan-Amerikan Toplantısı’nda vurulmasına neden oldu.

Francis Ford Coppola romandaki at başı bölümünü ilk anlarda çok da umursamadı fakat sonraları bu bölümün es geçilmek için fazla ikonik olduğunu düşünerek çekmeye karar verdi.

Brando’nun kendisi de dahil Hollywood’daki herkes Marlon Brando’nun En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazanacağını biliyordu. Fakat Brando ödülü boykot etti ve yerine Amerikan Yerlisi bir aktivist olan Sacheen Littlefeather’ı gönderdi. Littlefeather ödülü almak için çıktığı sahnede, Brando’nun Hollywood’un, Amerikan yerlilerine karşı tutumunu protesto ettiğini söyledi. Sonucunda yuhalandı…

Ayrıca o yılki Akademi Ödülleri’ne Al Pacino da gelmedi. Birçok insana göre boykot nedeni En İyi Erkek Oyuncu yerine En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı gösterilmesiydi.

Coppola, 1970’te General Patton (Patton) filmi ile en iyi senaryo dalında Oscar kazanmıştı ama yönettiği filmler büyük kitlelere ulaşamamıştı. Yapımcı firma Paramount Pictures başarılı olacağından emin olamadığı için film, 6 milyon dolar gibi oldukça düşük bir bütçeyle çekildi. Filmin çekimleri 29 Mart – 6 Ağustos 1972 tarihleri arasında yapıldı. Çekimler, Coppola ile Paramount Pictures arasındaki gerginlikle başladı. Bunun en büyük sebebi, Coppola’nın ısrar ettiği birçok harcamanın stüdyo tarafından gereksiz bulunması idi. Ayrıca çekimler için Cappola 80 gün talep ettiğinde Paramount ona sadece 53 gün verdi.

Ünlü yönetmen Sergio Leone yönetmen koltuğuna oturmayı düşünüyordu fakat senayoyu okuduktan sonra hikayenin mafyayı övdüğünü düşünerek vazgeçti. Sonraları bu kararından ötürü pişmanlık duydu ve 1984’te kendi mafya filmi olan Bir Zamanlar Amerika’yı (Once Upon A Time In America) çekti.

Romanın yazarı Mario Puzo hem senaryoyu Coppola ile birlikte yazdı, hem de çekimlere katıldı.

Filmin hikâyesi, II. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl olan 1945’te başlayıp 10 yıllık bir dönemi kapsıyor.

Film, 24 Mart 1972 günü gösterime girdi ve gişe geliri, ilk hafta 5,3 milyon USD, toplamda ise  81,5 milyon USD’ye ulaştı. Yeniden gösterimlerle birlikte 1997 yılı itibarıyla ABD’de 134 milyon USD, dünya çapında ise 245 milyon USD gişe geliri elde etti. Bu, gelmiş geçmiş tüm rekorların altüst olması anlamına geliyordu. Film bu rekoru, 1975 yılında Jaws filmi tarafından geçilene kadar elinde tuttu.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

James Caan ve Gianni Russo’nun film çekimleri sırasında araları hiç iyi değildi. Çünkü Sonny’nin Carlo’yu dövdüğü meşhur sahnenin çekimlerinde, Caan doğaçlama olarak Russo’ya çöp tenekesi fırlatmıştı. Bu yüzden Russo’nun 2 kaburga kemiği kırıldı ve dirseğinden yaralandı.

Meşhur at sahnesinin provasında sahte bir at kafası kullanıldı. Oyuncu John Marley yataktaki çığlığının tamamen gerçek olduğunu çünkü gerçek sahnenin çekimlerinde gerçek bir at kafası kullanacağı konusunda uyarılmadığını söyledi.

Filmde portakal görünen tüm sahneler, Carleone ailesinden birinin öleceği ya da yaralanacağına dair bir gönderme.

Filmde at da dahil olmak üzere 18 kişi ölüyor.

Aşk + Kapadokya Gezi Günlüğü

“Hiç ummazdım, oldu, sonbaharda, hediye gibi geldin, hoş geldin. Seyirlik değil, ömürlük olsun, dilerim bu defa bu son olsun, seyirlik değil, ömürlük olsun, bir yastıkta nasip olsun…”

Sezen Aksu’nun en sevdiğim şarkılarından biridir; Hoş Geldin. Cansın sonbaharda değil ama Temmuz ayının ortalarında, hiç ummadığım bir anda, hediye gibi geldi hayatıma.

O kadar çok ortak yönümüz vardı ki, ilk günlerden itibaren, uzunca bir aradan sonra ilişkimize kaldığımız yerden devam etmeye karar vermiş gibiydik.

Hatalarımızı, başarılarımızı, ilişkilerimizi, korkularımızı, mutluluklarımızı, kısacası hayatımıza dair anlatılmaya değer her şeyi birbirimize anlatıyor, tüm ayrıntılarıyla yaşadıklarımızı birbirimizin paylaşımına açıyor, yaralarımızı sarıp “bir” oluyorduk.

Günler kendi hallerinde yollarına devam ederken, hayatımda ilk kez saniyeleri bile dolu dolu yaşadığımı hissediyor, onu keşfettikçe, ihtiyacım olan, eksik parçamı bulduğumu daha iyi anlıyordum.

Birkaç hafta sonra, lise yıllarında düşlediğim, “haddinden fazla birbirini seven iki kişi” olmuştuk.

Gözler, bakışlar, gamzeler, benler, dokunuşlar, derin bir nefesin ardından tadılan kokular, öpücükler, nefes alış verişleri, tenin sıcaklığı, gülümseme, sarılma ve mutluluk…

Zaman her insan için farklı işler. Kimisinin yıllar boyunca tadamadığı duyguları, kimisi ilk günden tatmaya başlar. Evlenmeye karar verdiğimizde üçüncü ayımızın ilk günlerindeydik fakat o kısa sürede yaşadıklarımız o kadar yoğundu ki, yıllardır birbirimizi tanıyor, seviyor gibiydik. Cansın benim için doğru kadındı, ben de Cansın için doğru erkek… Saf bir şekilde hissettikten sonra beklemenin ne anlamı vardı?

Kendi halinde yaptığımız nişan;

Cansın’ın annesinin düzenlediği sürpriz kına;

Ve nikah…

Her şey o kadar sade, o kadar basit, o kadar hafif ve anlayış çerçevesinde ilerledi ki, tam da hayalimdeki gibi formaliteleri aradan çıkartıp, hayatı bir olarak yaşamak için adımlamaya başladık.

İlk plana göre, nişanı aradan çıkardıktan sonra nikahı baharda yapıp, döneme uygun bir balayı planlıyorduk. Fakat nişandan sonra, hazır potansiyel enerjimiz kinetik enerjisine dönüştüğüne göre nikah olayını da aradan çıkartmaya karar verince balayı planı da iki ayaklı bir hal aldı.

Kış olduğu ve yurtdışı işleri biraz meşakkatli olacağı için hazır iyi bir rehber bulmuşken balayının ilk ayağında Ürgüp’e gitmeye karar verdik.

24 Aralık 2018, Pazartesi

Sabah 9’da Göktuğ’un ayarladığı Renault Megane’ı teslim almaya giderken Talisman’la eve döndüm. İlk kez D sınıfı bir araba kullanmak ufak arabalara alışkın bünyeme fazlaca konforlu gelmişti.

Bavulları yükleyip ilk önce babaannelere gidip sıkı bir kahvaltı yaptık. Ardından da onlarla vedalaşıp 11’de Göreme’ye doğru yolculuğumuza başladık.

5-7 derecelik hava ve boş yollar nedeniyle oldukça keyifli bir yolculuğun ardından Göreme’ye varıp Cansın’ın kuzeni Hakan’la buluştuk.

Hakan’ın ayarladığı Aren Cave House’a arabayı park edip, bavulları odaya attık ve öğle yemeği için Cappadocia Pide House’a gittik.

Bir yandan midelerimizi şenlendirirken, bir yandan da uzun uzun muhabbet ettik.

Yemeğin ardından Hakan’a veda edip arabaya atladık ve en son Mehmet Soylu, Bülent ve Ömer’le Kayseri deplasmanına giderken durup fotoğraf çektirdiğimiz Ürgüp’ün en önemli simgelerinden biri olan Üç Güzeller’e gittik.

Hava oldukça soğuduğundan titreyerek hem Üç Güzeller’in karşısındaki güneş batışını bir süre izledik,

hem de Üç Güzeller’in yanına gelip Ürgüp’ün eşsiz doğasına şahitlik ettik.

Üç Güzeller’den sonra yeniden arabaya atlayıp önce Merkez Pastanesi’ne gidip Cansın’ın küçükken bayıldığı tulumba tatlısından alıp ebeveynlerinin yakın arkadaşları olan Ayşe Abla ve Salih Abilere gittik.

Yolculuk sırasında Aşkımın çocukken oturdukları evi, anılarının geçtiği yerleri anlatırken yaşadığı heyecanı tatmak eşsiz bir duyguydu benim için.

Ayşe Abla ve Salih Abiyle yaptığımız hoş sohbet ve ufak oğulları Ahmet’le oynadığımız ufak oyunlardan sonra onlara veda edip Göreme’ye doğru yola koyulduk. Arabayı park ettikten sonra dışarı çıkıp bir süre adımladık.

Aralık ayının son günleri ve soğuk havaya rağmen ortalıkta özellikle Uzak Doğu ve Asyalı turist vardı.

Sohbet ederek usul usul bir süre dolaştıktan sonra otele dönüp günü sonlandırdık.

25 Aralık 2018, Salı

Sabah 10’da kalkıp hazırlandık ve Salkım Tepesi’ne gittik.

Dünkü yumuşak ve ılık havadan eser bile yoktu. Sert ve soğuk rüzgar içimizi üşütüyordu. Önce Cansın’ın önerisiyle patatesli ve buralara özel basma çömlek peynirli gözleme yiyerek kahvaltımızı yaptık. Sonrasında ıspanaklı peynirli gözlemeyi de denesek de patates-peynirli gerçekten nefisti!

Karınlarımızı doyurduktan sonra evlenmeden önce kararlaştırdığımız şeyi yapmak üzere gelinlik ve damatlığımızı giydik ve birkaç fotoğraf çekinmeye çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü rüzgar o kadar soğuk ve sert esiyordu ki titreyerek tripoda asılı telefona tıklıyor 10 saniye içinde yerime geçip gülümseyerek fotoğrafın çekilmesini bekliyorduk.

Neyse ki dönüp bakınca birkaç tanesi gayet güzel çıkmıştı.

Bir sonraki durak daha önceki gelişimde gidemediğim meşhur yeraltı şehirlerinden biri olan Kaymaklı yeraltı şehriydi.

Nevşehir’e 21km uzaklıkta bulunan yeraltı şehri, 5000 kişinin yaşamasına izin veren 8 katlı akıl almaz bir yer.

M.Ö. 4 ila 8. YY arasında yapılmaya başlandığı düşünülen yeraltı şehrinin neden yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Fakat ilk yapımından itibaren geliştirilerek savaş durumunda halkın gizlenmesi için yapıldığı düşünülüyor.

Aşağıya doğru inmemize rağmen hava sorununun olmaması yeraltı şehrindeki havalandırma sisteminin çok iyi olduğunu ispat ediyordu. Ayrıca kanalizasyon, su dağıtımı ya da saldırı anında gizlenmek için hazırlanmış olan 500-1000 kg ağırlığındaki silindir kapaklar insanların ihtiyaç halinde burada uzun süre yaşadıklarını gösteriyor.

Yeraltı şehri bugüne kadar gördüğün en eşsiz yerlerden biriydi.

Çıktıktan sonra etraftaki ev kalıntılarında da gelinlik ve damatlıklarımızla fotoğraflar çekinerek “evlilik arşivimize” anılar eklemeye devam ettik.

Bunlardan birinde dibimize kadar gelen ve bir an olsun bizden ayrılmayan köpek çok sevimliydi.

Diğerinde ise kamerayı 10 saniyeye kurup koşarak merdivenleri adımlarken Uzak Doğulu bir turist çiftin kameraya yaklaşıp rakamları sayarak bize yardımcı olmaları gezimizin en eğlenceli anlarından biriydi.

Günün son durağı Cansın’ın “hiç gitmedim” dediği Aynalı Kilise’ydi.

10-11. YY’da yapıldığı düşünülen kiliseye ulaştığımızda kapalı olduğunu gördük.

Döndükten sonra bu yazıyı hazırlarken kilise hakkında yaptığım araştırmada, kiliseye aynalı kilise adının verilme sebebinin duvarlarındaki karşılıklı geometrik şekillerin kusursuz simetrisi olduğunu öğrenip bir sonraki gidişimde kesinlikle uğramaya karar verdim.

Kiliseden sonra otele dönüp üstümüzü değiştirdik ve bir süre dinlendik. Arından bizi akşam yemeğine davet eden Ayşe Ablalara, gecenin ilerleyen saatlerinde ise Hakan ve ailesini ziyaret edip günü sonlandırdık.

26 Aralık 2018, Çarşamba

Sabah uyandığımızda deli gibi kar yağmıştı.

Kapadokya’nın karlar altındaki görünümü nefisti.

Fakat ilerleyen saatlerde yolların buzlanacağı düşüncesiyle kahvaltı yaptıktan sonra hızlıca toparlanıp karın keyfini çıkaramadan yollara düştük.

Bir önceki gece Zeki Baba’nın arayıp, “kar olursa Aksaray üzerinden gelin” sözünü dinlediğimiz için gayet mutluyduk. Çünkü kara rağmen yolların büyük bölümü açıktı ve trafik muntazam bir şekilde ilerliyordu. Buna rağmen yolda ne yazık ki birçok kaza gördük.

Dönüş yolunun en kötü anı ise Aksaray – Ankara yolu üzerinde, muhtemelen bir kamyondan dökülen yiyecekleri almak için, aniden yola inen ve selektör, fren ya da kornaya rağmen son ana kadar hareket etmediği için birkaçına çarpmak zorunda kaldığımız ufak kuşlardı. Hızlı akan trafik nedeniyle çok fazla manevra imkanı olmadığı için son derece can sıkıcı bir olaydı! 🙁

Ankara’ya sağ salim vardıktan sonra hızlıca üstümüze yeniden gelinlik ve damatlığımızı geçirip Dikmen Vadi’sine gittik ve karlar içinde birkaç fotoğraf çekerek içimizde kalmasını engellemiş olduk!

Nice güzel yerlerde, nice gelinlikli ve damatlıklı fotoğraflar çekinmeye diyelim… Kısa ama benim için Cansın’ın doğduğu büyüdüğü yeri gördüğüm için oldukça anlamlı bir geziydi…

Anı Videosu;