malicetinkaya tarafından yazılmış tüm yazılar

34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

Kadir Has Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 312 km.

“Hiç hesapta yokken yapılan deplasmanlar” diye bir liste yapsam, muhtemelen 2. Kayserispor deplasmanım ilk sıradan listeye giriş yapar. Bülent’in Cuma günü “Kayseri’ye gidiyoruz arabada yer var, gelmek isteyen olur mu?” sorusuna yaklaşık 10 dakika düşündükten sonra “ben gelebilirim” diye cevap vererek, hiç hesapta yokken 34. deplasmana start vermiş oldum.

Cumartesi günü ufak bir planlama ve 10 TL ödeyerek aldığım misafir takım biletiyle, ilk kez 2013’te gittiğim Kayseri Kadir Has Stadyumu’na doğru pazar sabahı, Mehmet Soylu, Ömer Soylu ve Bülent’le birlikte oluşturduğumuz oldukça ofansif bir kadroyla yola koyulacaktık.

5 yıl önce “ilk 5 mücadelesi” içerisinde Kayseri yolunu arşınlarken bu sefer, bitime 6 hafta kala “kümede kalma mücadelesi” içerisinde Kayseri’ye gidiyor olmak haliyle oldukça can sıkıcıydı. Son kuruşa kadar harcanarak kurulan vasat takımın, daha sezon başında kümede kalma mücadelesi vereceği gün gibi açıkken yönetim ve teknik ekibin “takıma güveniyoruz, başarılı olacağız!” diye defalarca yaptıkları açıklamaların haftalar ilerledikçe kümede kalmak başarıdır”a evrimleşmesi bile başlı başına içine düşülen durumun vahametini gözler önüne seriyordu.

15 Nisan 2018, Pazar

Sabah 8’de Mehmet Soylu ve oğlu Ömer beni aldı ardından da önce Bülent Atlası’ı aldık sonra da Ekin’den Ural Nadir pankartını alıp Kayseri’ye doğru tekerlekler dönmeye başladı.

Saat 10’da Ağaçlı tesislerinde kahvaltı yaptıktan ve ardından

Üç Güzeller’de hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra,

Saat 12:45’te Kadir Has’taydık.

Bizden önce gelmiş olan Ahmet Ay’la selamlaştıktan sonra önce Ural ardından da Alkaralar pankartlarını astık ve tribündeki yerimizi alıp maç saatini eklemeye başladık.

A’dan Z’ye Erozyon…

Özat, Kayserispor karşısına, Galatasaray maçına göre Issah ve cezalı olan Jailton yerine Uğur Çiftçi ve Diallo’yu sahaya sürmüştü. Uğur’un sol beke, Zeki’nin sağ beke geçtiği dizilişte Luccas, Sergey ve Pogba defans göbeğini kapatıyor, orta sahanın sağında Manu, solunda Alper ve ortada Sessegnon ile Diallo yer alıyor, ileride ise GS maçındaki gibi tek başına Deniz bulunuyordu. Bu dizilimde sezon başından bu yana takıma katkısı neredeyse sıfır olan Diallo’nun yerine takıma katkısı her maçta artan Scekic’in olmaması kafamızdaki en büyük soru işaretiydi.

Maçın ilk dakikalarından itibaren Gençlerbirliği taraftarı takımına yoğun bir destek sergiledi. Oyun, son 3 lig maçında gol atamadan 11 gol yiyen ev sahibi Kayserispor’un baskısıyla başladı. Elbette bunda Alkaralar’ın oldukça defansif dizilimi de imkan veriyordu. İlk 10 dakikadan sonra oyun dengelenmeye başladı. Bu esnada Deniz’in ceza alanına gönderilen ortaya vurduğu kafanın dışarı çıkışı deplasman takımının en önemli pozisyonuydu.

28’de Diallo’nun son derece acemice faulünün ardından Kayseri’nin kullandığı serbest vuruşun devamında ev sahibi takım öne geçti. Sonraki dakikalarda Gençlerbirliği topa sahip görünse de hiçbir tehlikeli pozisyon üretemiyor buna karşılık rakibe açıklar veriyordu. 44’te William farkı ikiye çıkartan golü attı.

İkinci devreye Rahmetullah ve Skuletic’i sahaya sürerek başlayan Özat, takımın daha ofansif olmasını istiyordu. İlk yarıdan ötürü takıma tepkili olan taraftarların hepsi oturmuşlar sessiz bir şekilde maçı takip ediyorlardı. Genç oyuncu Rahmetullah’ın enerjisi başlama düdüğüyle birlikte oyuna yansıdı. Sessegnon’un 55’te kullandığı frikiğin direkten dönüşü sonrası Rahmetullah’ın topu takip edişi ve ardından takıma kazandırdığı penaltı atışını Sessegnon gole çevirdiğinde tribünler havaya fırlayıp yeniden takımına destek vermeye başladılar.

Golden sonra canlanan Şimşekler’in gol girişimleri bir türlü sonuç vermeyince oyun yeniden dengelendi. 77’de gelişen bir kontratakta defansın ofsayt diye duraklaması sonucunda Kayserispor, yeniden farkı ikiye çıkarttı ve Gençlerbirliği’nin umutları bir anda söndü.

Bitimin son anlarında Skuletic’in attığı gol kısa bir süre heyecan yaratsa da maç Kayserispor’un galibiyetiyle sona erdi ve Galatasaray’dan 3 puan alarak düşmeme yolunda rakiplerine karşı avantaj sağlayan Gençlerbirliği cepten yiyerek düşme potasının en sıcak bölgesindeki yerini korudu. (!)

Bunlar sadece saha içinde yaşananlar. İşin bir de saha dışı var elbette. Takım ateşle oynamaya devam ediyor, karşılaşmanın sonuna doğru tribünden küfürler yağıyor, maçtan sonra Kayserispor tribünleri, “Gençler kümeye!” diye tezahürat yapıyor, kapıların açılmasını beklerken, hafta içi Alkaralar’ın yaptığı açıklama nedeniyle, “renktaşlarımız” benim üzerime yürüyorlar…

Kısacası, kulübün A’dan Z’ye her şeyi büyük bir süratle erozyona uğruyor ve bunların hepsi, ne yazık ki, “İlhan Cavcav Sezonu”nda yaşanıyor…

Hem maçı kaybetmenin, hem de maç sonu yaşananların can sıkıcılığıyla dönüş yolunda Ankara’ya doğru ilerlerken yaşadığımız tek sevindirici şey, arayarak ya da mesaj atarak, “geçmiş olsun” diyen onlarca dost, arkadaş ve renktaşımızdı. İyi ki varsınız büyük yürekli insanlar…

Kişisel deplasman karnesi: 34maç, 6g, 12b, 16m, 29ga, 52gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 34 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 29. Hafta Maçı Kayserispor 3-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

I, Daniel Blake (Ben, Daniel Blake)

TÜR: Dram. SÜRE: 100 Dk. ÜLKE: İngiltere, Fransa, Belçika. YAPIM YILI: 2016. imdb: 7,9. Tomatometer: %93…

İş yerinde ağır bir kalp krizi geçiren 59 yaşındaki bir adamın hem işine geri dönme, hem de iyileşene kadar sosyal yardım alma mücadelesini konu alan Ben, Daniel Blake, oldukça sert, acımasız ve bir o kadar da gerçek bir dram filmi.

Konu

Çalıştığı sırada ciddi bir kalp krizi geçirerek neredeyse iskeleden düşme tehlikesi atlatan marangoz Daniel Blake (Dave Johns) için hayat her geçen gün daha da zorlaşmaya başlar. Çünkü doktoru henüz çalışamayacağını söylese de, “İş Yeteneği Değerlendirmesi”ne göre çalışmasında herhangi bir sakınca olmadığı belirtildiği için Blake, ne sosyal yardım alabilmekte, ne de bir işte çalışmaya başlayabilmektedir.

Hakkında

Senaryosunu Paul Laverty’nin yazdığı Ben, Daniel Blake’in yönetmen koltuğunda Ken Loach oturuyor.

Cannes’da Altın Palmiye kazanan yapım, BAFTA’da da En İyi İngiliz Filmi ödülünün sahibi oldu.

Film 12,45 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Filmin çekimleri kronolojik sırayla yapıldı. Katie’yi canlandıran Hayley Squires’e çekimler öncesinde tüm senaryo verilmedi. Bunun yerine çekimler sırasında ilgili senaryo verildi.

Cannes’daki gösteriminin ardından Ken Loach ve ekibi, 15 dakika boyunca coşkulu bir şekilde ayakta alkışlandılar.

Filmin kapanış jeneriğinde “paha biçilemez bilgiler vererek bizi destekleyen ama “isimsiz” olarak hatırlanacak olan, İngiltere Çalışma ve Emeklilik Müsteşarlığı ve Public and Commercial Services Union çalışanlarına teşekkür ederiz” dendi.

İngiltere İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn filmin Londra gösteriminde yerini aldı ve ilerleyen günlerde Başbakan Theresa May’e filmi izlemesini tavsiye ederek, filmde konu edilen adaletsiz yardım sistemini eleştirdi.

Yapım bazı bürokratlardan, İngiltere’deki çalışma ve emeklilik kurumları çalışanlarını kötü tasvir ettiği konusunda eleştiriler aldı.

İş bulma kurumundaki bir sahnede görevli Blake’e su sebilinden su veriyor. Aslında 2010’daki Tory kesintileriyle birlikte iş bulma kurumlarındaki su sebilleri kaldırıldı.

Ken Loach Cannes’da Altın Palmiye ödülü kazanan en yaşlı yönetmen oldu. Loach ödülü aldığında 76 yaşındaydı.

Yapım, başrol oyuncusu Dave Johns’un ilk uzun metrajlı filmi.

Katie’ye aşevinde yardım eden kadın gerçekten de aşevinin bir çalışanı. Kendisine sahnede neler yaşanacağı söylenmeden çekimler yapıldı.

Film, Ken Loach’a ikinci kez Altın Palmiye ödülünü kazandırdı. Yönetmen daha önce Özgürlük Rüzgârı (The Wind That Shakes the Barley) filmiyle ödülün sahibi olmuştu.

Çekimler 2015’te Newcastle’da yapıldı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Aşevinde Katie’nin yaşadıkları Glasgow’daki bir aşevinde gerçekten yaşandı. Paul Laverty senaryo için araştırma yaparken bu olaya ulaştı.

Forushande (The Salesman / Satıcı)

TÜR: Dram, Gerilim. SÜRE: 124 Dk. ÜLKE: İran, Fransa. YAPIM YILI: 2016. imdb: 7,8. Tomatometer: %96…

Sürekli üzerine yeni bir şeyler ekleyerek, her defasında seyircileri etkilemeyi başaran İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin yazıp yönettiği Satıcı, A’dan Z’ye her şeyiyle oldukça başarılı bir psikolojik gerilim drama filmi.

Filmin en vurucu yanı ise, her sıradan insanın bile aslında potansiyel suçlu olduğunu en ince ayrıntısıyla kanıtlıyor olması.

Konu

Öğretmen Emad (Shahab Hosseini) ve eşi Rana (Taraneh Alidoosti), gösterime girecek olan Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü adlı tiyatro oyunu için hararetli bir şekilde çalışırlarken yaşadıkları ev yıkılma tehlikesi geçirdiği için ivedi bir şekilde taşınmak zorunda kalırlar. Bir akşam Rana’nın Emad geldi diyerek kapıyı açıp duşa girmesiyle hayatları bir anda altüst olur.

Hakkında

Satıcı’yı Asghar Farhadi yazıp yönetti.

Yapım 2017 ve 2018 yıllarında Oscar, Altın Küre ve BAFTA’da Yabancı Dilde En İyi Film kategorisine aday gösterildi. Oscar ödülünün sahibi oldu. Ayrıca Cannes’da Altın Palmiye için yarışan yapım En İyi Yönetmen ve Erkek Oyuncu (Shahab Hosseini) ödüllerini kazandı.

Film İran’da 16,1 Milyar Toman gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Yönetmen Farhadi, yıllar önce Satıcı için birçok hikâyesi düşündüğünü fakat ana karakterin tiyatro oyuncusu olması gerektiğine karar verene kadar film yapmak için yeterli olmadığını düşündüğünü ifade etti. Tiyatro geçmişi olan Farhadi’nin bu kararı almasında, tekrar tiyatro atmosferini soluma arzusu etkili oldu. Yönetmen ayrıca oyuncuların kendilerini diğer insanlar gibi düşünmesi ve onlara empati kurması gerektiğini, ana erkek karakterin de diğer adamla empati kurmak için kendisini zorlaması gerektiğini düşünmesi de bu kararında etkili oldu.

Yönetmen Farhadi’ye Satıcıyı bir an önce çekme fikri o kadar cazip geldi ki, Penelope Cruz ile İspanya’da devam eden projesini bir anda durdurup projeyi başlatmak için İran’a gitti.

Satıcı Oscar ödülü kazanmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın aralarında İran’ın da bulunduğu 6 ülkeye vize yasağı koymasını protesto etmek için törene katılmadı. Farhadi’nin konuşma metni ise törende okundu. “Aranızda olamadığım için çok üzgünüm” diyen Farhadi, “Bugün burada olmamamın sebebi ülkemdeki insanlara ve insanlık dışı yasalarla aşağılanarak ABD’ye girişleri yasaklanan diğer 6 ülkeye duyduğum saygıdandır” ifadelerini kullandı. Konuşma metnini ilk Müslüman kadın astronot olan İranlı Anousheh Ansari okudu. Hemen yanında ise NASA’nın eski yöneticisi İranlı Firouz Naderi duruyordu. Ayrıca yönetmen konuşma metninde, “film yapımcıları kameralarını ortak insan özelliklerini yansıtmak ve farklı din ve milliyetlerin basmakalıp klişelerini kırmak için kullanırlar. Onlar ‘biz’ ve ‘diğerleri’ arasında bir empati yaratırlar ki bu günlerde, bu empatiye daha önce hiç olmadığımız kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. ” dedi.

Filmin yapım sürecinden önce Farhadi, sosyal medya üzerinden, yeni projesinde oynamak isteyen İranlıların kendisine ufak bir deneme videosu çekip göndermelerini istedi. Binlerce İranlı bu isteğe katılım gösterdi.

Satıcı’nın ilk gösterimi 2016 Cannes Film Festivalinde yapıldı.

Yapım İran’da ilk hafta gişe hasılatı rekorunu kırdı.

Film, Asghar Farhadi’nin Taraneh Alidoosti ile dördüncü ve Shahab Hosseini ile üçüncü ortak çalışması.

Satıcı, İran tarafından Oscar’a aday gösterilen dördüncü Asghar Farhadi yapımı. Daha öncekiler; Elly Hakkında (Darbereye Elly / About Elly), Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation), Geçmiş (Le Passe / The Past).

Yapımın orijinal adı “Satıcı” olmasına rağmen Fransa’da “Müşteri” olarak kullanıldı. Çek Cumhuriyeti, Macaristan, İtalya, Meksika, Peru ve Polonya’da da bu isim kullanıldı. Brezilya’da ise filmde “Apartman” adı verildi.

Ses kaydedicisi Yadollah Najafi’in ani ölümü nedeniyle çekimlere bir süre ara verildi.

Satıcı, Ayrılık’la birlikte Oscar kazanan ikinci İran filmi ve aynı zamanda ikinci Asghar Farhadi yapımı oldu.

Silahlara Veda (A Farewell to Arms, 1929)

Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan ve 1918’de İtalyan ordusunda görev alırken ağır bir şekilde yaralanan Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in yaşadıkları üzerinden yola çıkarak kaleme aldığı ve dünyaca ünlenmesini sağlayan Silahlara Veda, oldukça başarılı bir roman.

Yazarın yalın ve gerçekçi bir dille savaşın, insanların ruhsal dünyalarında bıraktığı onarılmaz yaraları ve yok oluşları anlattığı çalışması, hem çok etkileyici, hem de çok can yakıcı.

Konu

Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan ordusu bünyesinde savaşan ABD’li teğmen Frederic Henry’nin görevi, yaralıları cepheden savaş hattı gerisindeki hastanelere ambulansla taşımaktır. Henry, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda oda arkadaşı olan Rinaldi’nin etkilemek için planlar yaptığı İngiliz hemşire Catherine Barkley’le tanışıp, onunla yakınlaşmaya başladığı sıralarda, yakınlarına düşen bir top mermisi nedeniyle ayaklarından yaralanır ve tüm hayatı değişmeye başlar.

Ivır Zıvır

Yazar Ernest Hemingway, 8 Haziran 1918 de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: “Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu.” (tr.wikipedia)

Sandra Bullock ve Chris O’Donell’in başrollerini paylaştığı 1996 yaptığı Aşkta ve Savaşta (In Love And War) filminde, Hemingway’in Milano’daki hastanede tanıştığı ve aşık olduğu Amerikalı hemşire Agnes von Kurawsky ile yaşadıklarını konu alıyor.

Hemingway’in en kısa süren ilişkisi hemşire Kurowsky’yle olsa da, ünlü yazarın roman ve öykülerinde en fazla yazdığı kadın Kurowsky’dir.

Yazar, romanın finali için 47 farklı final yazmış sonunda şu anda bulunan metinde karar kılmıştır.

Kitaptan; “Gecenin gündüze benzemediğini bilirim. Her şey bambaşkadır, gece olan şeyler gündüz açıklanamaz. O şeyler gündüz yok olur çünkü. Ve gece, yalnız kimseler için korkunçtur, geceyle birlikte yalnızlıkları başlar çünkü.”

***Romanla İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Hemingway yaralandıktan sonra Milano’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanışıp aşık oldu. İyileştikten sonra bir İtalyan piyade birliğinde görev yaptı, 1919’da teğmen rütbesiyle terhis edildi. ABD’ye hemşire Agnes ile dönüp evlenmeyi planlıyordu ancak terk edildi. Bu ilişki, Hemingway’in ölümsüz eserlerinden olan Silahlara Veda (A Farewell to Arms) adlı eserine konu oldu. (tr.wikipedia)

Yazar, ilk romanı yayımlandığı sırada eşinden ayrılıp gazeteci Pauline Pfeiffer ile evlendi. Oğlu Patrick, Kansas City’de dünyaya geldi. Zor bir doğum olmuştu. Hemingway, bu zor doğumu Silahlara Veda romanında anlattı. (tr.wikipedia)

İkinci Katil

Macbeth’te konu edilmeyen ikinci katilin etrafında olanları konu edinen ve başarılı tiratlarla süslenmiş İkinci Katil, özellikle Fulya Koçak ve İrfan Kılınç’ın abartısız, gerçekçi ve göz kamaştırıcı oyunculuklarıyla başarılı bir tiyatro oyunu.

Oyuna renk katan en güzel karakter ise Edip Tümerkan’ın canlandırdığı mezarcı tiplemesi.

Konu

Oyun, Shakespeare’in ünlü eseri Macbeth’de bir adı dahi olmayan ikinci katil’i merkezine alarak onun sıradan hayatına odaklanır. Ancak o sıradan hayat Macbeth’in teklifi ile bir anda tepetaklak olur. Kader, irade, aşk, hırs, günah, kehanet, korku, suç ya da ceza; insana dair ne varsa cadıların kazanında karışacak, ikinci katil Warden ve karısı Mary’de o kazandan payına düşeni alacaktır. Çünkü ölümlülerin dünyasında iktidar bir ilüzyondur ve o kanlı güç savaşının aslında kazananı yoktur. (DT)

Künye

Yazan: Serhat Yiğit

Yönetmen: Barış Erdenk

Oyuncular: İrfan Kılınç, Fulya Koçak, Ulaş Ersoy, Şekip Taşpınar, Edip Tümerkan, Alper Tazebaş, Özlem Gündoğdu, Eda Aydınlı Ağır, Deniz Keyf, Derya Doğruöz, Akın Berk Sağıroğlu, Murat Kesim, Ersen Ocak, Seyfi Taşkın Ermişoğlu, Betül Tirben, Emir Ali Tercan, Neslişah Yalçınkaya, Evren Dalkıran, Kadir Can Şeren, Taner Aktaş, Engin Bostancı

Muhteşem Diva

Konusu, anlatımı ve kusursuz oyunculuklarıyla Muhteşem Diva oldukça başarılı, eğlenceli ve bol kahkahalı bir tiyatro oyunu.

İspanyol hizmetçi Maria karakterinin tek kelimeyle harika olduğunu ve tiyatro salonundan çıkıp eve doğru yürürken sürekli replikleri tekrarlayıp kahkaha attığımızı da yazıya not düşmekte fayda var.

Konu

1940’lar; Florence Foster Jenkins müziğe fazlasıyla bağlı, tutkulu bir kadındır. Yıllardır içinde kalan opera şarkıcısı olma hayalini gerçekleştirmeye karar verir. Erkek arkadaşı St. Clair Bayfield ve piyanisti Cosme McMoon ona ellerinden gelen tüm yardımı yapacaktır.

Künye

Yazan: Peter Quilter

Çeviren: Nazlı Gözde Yolcu

Yönetmen: Funda Mete

Oyuncular: Miraç Eronat, Cevat Duman, Serap Doğan, Elif Şeker Saka, Özgür Deniz Kaya, Tuğba Yilmaz

Sarmaşık (Ivy)

TÜR: Dram, Fantezi, Gerilim. SÜRE: 104 Dk. ÜLKE: Türkiye, Almanya. YAPIM YILI: 2015. imdb: 8,0. Tomatometer: %60…

Bir armatörün iflas edip ortadan kaybolmasının ardından, deniz hukuku gereği gemide kalmak zorunda olan ve hiçbir yere gidemeyen beş gemici ile bir kaptanın arasındaki hiyerarşik mücadeleyi konu alan Sarmaşık, konusu, anlatımı, atmosferi, sinematografisi, görsel efektleri ve oyunculuklarıyla oldukça başarılı bir psikolojik gerilim filmi.

Konu

Yük aldıktan sonra tahliye limanı olan Angola’ya doğru yol alan bir yük gemisinin armatörü iflas eder ve ortadan kaybolur. Gemi Mısır’a geldiğinde armatörün liman parasını ödemediği anlaşılır, geminin üstünde haciz vardır. Liman yetkilileri gemiyi kimsenin uğramadığı demirleme alanına çekerler. Mürettebattan gemiyi olası tehlikelere karşı hareket ettirebilecek sayıda kişinin kalması gerektiğini belirtirler. Beybaba (Osman Alkaş) diye hitap edilen geminin kaptanı, makineden Kürt (Seyithan Özdemir), mutfaktan kamarot Nadir (Hakan Kırsak), gemicilerden Alper (Özgür Emre Yıldırım) ve Cenk, usta gemici olarak da İsmail (Kadir Çermik) gemide kalır. Hepsinin kalmayı seçişindeki hikaye başkadır.

Hakkında

Sarmaşık’ı Tolga Karaçelik yazıp yönetti.

Yapım, Antalya Altın Portakal Film Festivalinde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu (Nadir Sarıbacak) ödüllerinin sahibi oldu. Ayrıca İngiltere’nin en büyük film ödülü törenlerinden biri olan East End Film Festivalinde En İyi Film ödülünü kazandı ve Sundance’de Dünya Sineması Büyük Jüri Özel Ödülü için yarıştı, Sakin Batı’ya (Slow West) kaybetti.

Sarmaşık, 262 bin TL gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Beybaba’nın (Osman Alkaş), tüm gemi ekibi toplayıp onlara fırça attığı sahnenin çekimlerinde Cenk (Nadir Sarıbacak) gerçekten güldü. Beybaba, çekimi kesmedi ve Cenk’e “niye gülüyorsun lan!” diyerek tokat attı. Kurguda bu sahne kullanıldı.

Tolga Karaçelik, filmin senaryosu hakkında 2010’da gösterime giren ilk filmi Gişe Memuru zamanında not almaya başladı ve ilk taslağını Gezi Parkı protestoları öncesinde 13 gün içinde sürede hazırladı.

Tolga Karaçelik, Nurbanu Gürsoy’la yaptığı röportajda projenin gelişim aşaması hakkında şunları söyledi; “Yazım süreci 5 yıl sürdü. Festivallerde yarıştığım Türk filmlerinin bütçesi 1 milyon Euro iken ben filmi cebimdeki parayla çektim. Kültür Bakanlığından destek çıktı ama en az destek Sarmaşık’a geldi. Yapımcılık üzerimde olduğu için bir noktadan sonra kafamdaki parayı toplayamayacağımı anlayınca ‘neden bu kadar stres oluyorum, kameraya, oyuculara ve bir de gemiye ihtiyacım var’ dedim. Gemi hareket ederse günlük 10 bin Dolar gideri varmış. Oraya insan da çıkartamıyorsun. O zaman hacizli, kıpırdamayan gemilere baktım. Bir armatör ricamı kabul etti ve çekimlere başladık. Bir Zamanlar Anadolu’da (Once Upon A Time In Anatolia) 6 ayda çekilirken biz 19 günde çekimleri bitirdik.”

Aynı röportajda yönetmen filmin ritmiyle ilgili olarak; “Aynaya bakarak yazarım ben, oynayarak. O yüzden oyuncuların neyi yapacağını bilirim. Diyalog yazmayı seviyorum. Sokakta da diyalog dinliyorum ben. İnsanların konuşma biçimlerini seviyorum ve karakterin ritmini de o belirler. O ritim de filmin ritmini belirler. Ve film bence ritimdir. Ben Sarmaşık ta on ikinci dakikadan itibaren sizi alacağımı biliyordum. İlk on beş dakika boyunca sıkıcı bir filme başladığınızı, konuyu yakalayamadığınızı hissedin istedim. Çünkü bir merkezi yok ilk on beş dakikanın. Geminin de öyle bir şey olduğunu hissetmenizi istedim. Yani karakter aradı gözleriniz. Ama sigara sahnesinde ya da biraz öncesindeki İsmail’in telefonla konuşma sahnesinde ‘burada bu adamlar var’ demeye başlayıp ondan sonra hiç ritmi düşürmeden sonuna kadar ritmi çıkartmayı amaçladım” dedi.

Yönetmen, filmde kullanılan salyangozların Bartın’dan geldiğini, yolda yürürken, filmde kullanmayı düşündükleri sarmaşıkları gördükleri evlere gidip, ‘pardon sarmaşıklarınızı budayabilir miyiz’ diye sorduğu günler olduğunu ifade etti.

Tolga Karaçelik, sinema dünyasına atılmadan önce gerçek bir gemide mürettebat olarak çalışmıştı.

Karaçelik yapımı, “Sarmaşık, bu ülkede yaşamaya dair hissettiğim şeyler üzerinedir” diye tanımladı.

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı

Kadersiz ve Şişman

Rıfat, artık elli yaşında ya, bir oğlu olduğunu hayal ediyor. Ona Oktay adını koyacak, baba oğul bir şairin adını yaşatacaklar. Bir gram uyku uyumadan geçen geceleri, gazını çıkarmayı, altını değiştirmeyi, Oktay’ın annesiyle tartışmaları, yuvaya yazdırmayı falan bir çırpıda geçiyor. Çocuk bu, çabuk büyüyor, okumayı yazmayı söküyor, birlikte kitap okuyorlar, uzun bir tren yolculuğuna çıkıyorlar, ona yüzmeyi ve babasına hayran olmayı öğretiyor.

Oktay ortaokuldayken Rıfat, bir yönetmen arkadaşından oğlunu filminde oynatmasını rica ediyor. Küçük bir rol. Sonra elbette daha büyük roller gelecek. Oktay sinema dünyasına girecek, birbirinden farklı rolleri büyük bir başarıyla canlandıracak. Ona “insanımızın acımasız aynası” diyecekler. Yurtiçinde ve yurtdışında sayısız ödül alacak. İşte böylesine büyük bir başarının ilk basamağı olan bu küçük rolde Oktay kırtasiyecide çalışan bir çocuğu canlandırıyor. Başroldeki adamın kimliğinin fotokopisini çekiyor. Rıfat’a göre bayağı başarılı. Yönetmen, mükemmeli aradığından sahneyi altı kez tekrarlıyor. Oktay, daha ilk rolünde bir profesyonel gibi, hepsinde aynı özenle oynuyor. Özellikle fotokopi ücretini müşterisinin yüzüne bakmadan, umursamazca harika. Yönetmen de Rıfat’a oğlunu övüyor. “Bu çocuğun önü açık!” diyor.

Rıfat sabırsızlıkla filmin gösterime girmesini bekliyor, günler geçmek bilmiyor. Arada sırada yönetmeni arayıp filmin hangi aşamada Olduğunu soruyor. Oğlu Oktay ise çoktan unutmuş filmi, kendi dünyasında. Bir pazar günü telefon çalıyor. Arayan yönetmen. Nihayet, diye düşünüyor Rıfat. Yönetmen hal hatır soruyor, sonra film ile ilgili bilgiler veriyor. Bir sürü gereksiz ayrıntı… Belli, söylemek istediği başka bir şey var. Sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: Oktay’ın oynadığı sahneyi kurguda çıkardıklarını söylüyor. “Filmin orasında bir sarkma vardı,” diyor, “birkaç sahneyi çıkarıma rahatladı.”

Rıfat, sanatsever biri sonuçta, anlayışla karşılıyor. “Sinemada ritim çok önemli,” diyor. En kısa zamanda buluşup bir rakı içmek üzere sözleşiyorlar.

Hüsran! Film gösterime girdiğinde Rıfat. mümkün değil Oktay kurstan eve gelince ona kötü haberi nasıl söyleyeceğini düşünüyor. Gözü saatte. Oğlunun gelmesine yakın tost yapıyor, portakal suyu sıkıyor. Oktay eve girdiğinde her zamanki gibi ayakkabılarından birini bir tarafa ötekini bir tarafa atıyor. Çantasını kapının kenarına bırakıveriyor. Hemen mutfağa girip tostuna saldırırcasına yemeye başlıyor. Rıfat, oynadığı sahnenin çıkarıldığından habersiz oğluna bakıyor: Dünya umurunda değil çocuğun, gelecek, parlak sinema kariyeri, hiçbir şey umurunda değil. Bu aldırmazlık Rıfat’ı önce sinirlendiriyor, hemen sonra içi kararıyor. Oğlunun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.

Çocukluğun İcadı, İlk Deneme

Rıfat bir süredir çocukluğunu icat etmeye uğraşıyor. İlk denemesi epey başarılı. Buna göre Rıfat, sırtını büyük. bir ormana dayamış tek katlı bir köy evinde doğuyor. Çocukluğu bu köyde geçiyor. ‘Evlerinin biraz aşağısında bir dere var. Çağıltısı hiç dinmiyor. Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep ayni yerde kalmak. Rıfat dereyi tutkuyla seviyor, dereye özeniyor. Ona benzeyip benzemediğini görmek için boyu yettiği günden beri aynada kendine bakıyor. Saçını derenin akış yönünde tarıyor, bakışlarına küçük girdaplar yerleştirmeye çalışıyor. Sonra başı dönüyor, aynadan uzaklaşıyor.

Derenin nereden, nasıl doğduğunu görmek için bağların bahçelerin ortasından, ormanın kıyısından saatlerce yürüyor, tepeleri tırmanıyor, kayalarda sekiyor. Derenin doğduğu yere ulaşınca, bir taşa oturup suyun yeryüzüne çıkışını seyrediyor, çocukça bir hüzün duyuyor. Az önce taşın toprağın kaygan, karanlık dilini konuşurken şimdi aydınlıkta, gözlerini kırpıştıran, durmadan dudaklarını yalayan bir bebek gibi mırıldanıyor su. Aşağıya, köye doğru akarken, bulduğu kuytularda birikiyor ve üzerine eğilen canlıların yüzünü yansıtıyor.

Rıfat da o günden sonra kuytularda, tenhalarda biriktiriyor; kendisine yaklaşan insanların imgelerini pırıl pırıl bir biçimde onlara geri vermek için sakin, durgun ve kıpırtısız olmaya çabalıyor.

Kitabın arkasından;

Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği, bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.

Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir “R.” gibi, geziyor hayatın içinde. Hayat, arada Rıfat’ın dükkânına da uğruyor. Rıfat, filmleri, kitapları, hayalleri, fikirleri, dertleri, mes’eleleri de geziyor. Ortaya sorulmuş soruları üzerine alınıyor, bazı. Neyin peşinde bu adam?

Rıfat, bir hikâyenin içinde midir, anlamaya çalışıyor, insanın bir hikâyenin içinde olduğunu anlamasının yolunu arıyor… Seyrek yağmura şemsiye açılır mı?

Öneren: Özge.