malicetinkaya tarafından yazılmış tüm yazılar

İşe Yarar Bir Şey (Something Useful)

TÜR: Dram. SÜRE: 104 Dk. ÜLKE: Türkiye, Fransa, Hollanda, Almanya. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,6. Tomatometer: Tomatometer skoru henüz yok…

Bir gece trende yolları kesişen iki kadının “gel beni öldür” diyen bir adama doğru uzanan yolculuklarını konu alan İşe Yarar Bir Şey, oyunculukları, konusu, işlenişi, sinematografisi ve güzel şiirleriyle başarılı bir dram.

Konu

Leyla gibi biri neden lise arkadaşlarıyla buluşma yemeğine gider ki? Yirmi beş yıldır hiçbir lise yemeğine gitmemiş… Üstelik 16 saat süren bir tren yolculuğuyla! Hemşirelik son sınıf öğrencisi Canan, o niye trende? Gönlünde oyuncu olmak varken hemşire adayı olarak hiç istemediği bir iş görüşmesine gidiyor. Peki Yavuz? Hareketsiz yatıyor bir pencerenin önünde, seyyar satıcıları, faytonları, sokaktaki insanları izliyor bütün gün. Canan’ı bekliyor, belki de Leyla’yı, belki de bir gece treninde yolları kesişen katil ile şairi.

Hakkında

Senaryosunu Barış Bıçakçı ve Pelin Esmer’in yazdığı Yararlı Bir Şey’in yönetmen koltuğunda Pelin Esmer oturuyor.

Ivır Zıvır

Koleksiyoncu, Oyun, 11’e 10 Kala ve Gözetleme Kulesi filmlerinin ödüllü yönetmeni Pelin Esmer 5 yıl aradan sonra İşe Yarar Bir Şey için yönetmen koltuğuna oturdu. Başak Köklükaya ise 9 yıl aradan sonra kamera karşısına geçti. Köklükaya en son Semih Kaplanoğlu’nun Süt filminde oynamıştı.

Öteki Sinema’da Polat Öziş filmle ilgili olarak “Pelin Esmer’in Ustalık Eseri: İşe Yarar Bir Şey” başlıklı yorumunda; “İşe Yarar Bir Şey için söylenilmesi elzem olan ilk söz, filmin adeta ustaca yazılmış bir kitap edasında ilerlemesi ve tek solukta tüketilmesi. Henüz ilk dakikalarından itibaren izleyicisi ile yakın bir bağ kurmayı başaran film, son dakikaya kadar üslubunu terk etmiyor ve her bir sekansıyla izleyenlerin içine nakşetmeyi başarıyor. Bundaki en büyük pay ise, Pelin Esmer’in tutturduğu samimi anlatım tarzı olduğunu dile getirebiliriz. Abartıya mahal vermeyen, aksine derinlikle yazılmış karakterlerini realist şekilde resmetmeyi başaran Pelin Esmer, böylelikle inandırıcılık dozajı fazlasıyla yüksek bir filmi de huzurlarımıza getiriyor” dedi.

Filmin ilk gösterimi 12 Nisan 2017’de 36. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gerçekleştirildi.

Tokyo Godfathers (Tokyo Tanrıları)

TÜR: Animasyon, Macera, Komedi. SÜRE: 92 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2003. imdb: 7,9. Tomatometer: %89.

Tokyo’da yaşayan 3 evsizin, buldukları terk edilmiş bir bebek üzerinden, hayal ya, kadın, erkek ve çocuk rollerine bürünmelerini konu alan Tokyo Tanrıları, nefis göndermelerle dolu, oldukça başarılı bir macera, komedi, dram animasyonu.

Konu

Geçmişinden utanan bir adam, eve gitmekten korkan bir genç kız ve önemli bir sırrı olan bir kadın… Sokaklarda yaşayan 3 evsiz, çöpleri karıştırdıkları sıradan bir günde terk edilmiş bir bebek bulurlar. Kadın, onunla yaşamak ister, adam, “evsiz, ona nasıl bakabiliriz saçmalama, polise gidelim” der, kız ise elinden geldiğince bebeğe bakmak için yardım etmeye başlamıştır bile.

Hakkında

Esnek bir şekilde Peter B. Kyne’in Üç Tanrı (Three Godfathers) romanından esinlenerek Satoshi Kon ve Keiko Nobumoto’nun senaryosunu yazdığı Tokyo Tanrıları’nın yönetmen koltuğunda Satoshi Kon oturuyor.

Yapım, Tokyo Anime Ödüllerinde En İyi Yönetmen ve En İyi Sanat Yönetmeni dahil 3 ödülün sahibi oldu.

2,4 milyon dolar bütçesi olan animasyon 610 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Ana tema olarak tesadüflere vurgu yapan animasyonu film eleştirmeni George Peluranee, “Tokyo Tanrıları yabancı olarak gördüğümüz insanlara aslında görünmez iplerle bağlı olduğumuzu gösteriyor ve güzel bir şekilde mucizeler, aile, aşk ve affetmeyi anlatıyor” dedi.

Animasyonun birçok bölümünde 12-25 olan (25 Aralık) Noel Gecesinin rakamlarına gönderme yapılıyor. Anahtarlık üstündeki numara, taksi ücreti, taksi plakası ya da gazetedeki adres, Sachiko’nun yıkılmış evindeki durmuş saatin üstünde vs.

Animasyonun başında üçlünün geçtiği sokağın arka planında 3 tane film afişi görünüyor. Kusursuz Mavi (Perfect Blue), Milenyum Aktristi (Millenium Actress) ve Tokya Tanrıları (Tokyo Godfathers). Üç film de animasyonun yönetmeni Satoshi Kon’un yapımları.

Filmin başkarakterleri olan evsizler hakkında 2009’da Japonya’da ilginç bir olay yaşandı. Japonya’da en fazla evsizin yaşadığı Osaka şehrinde bulunan hayvanat bahçesi Avustralya’dan, yıllık besleme ücreti 120 milyon yen olan 6 tane koala aldı ve bu maliyeti karşılamak için vergilerden kullanmaya karar verdi. Evsizler yerine koalalar için vergilerin harcanması evsizleri ve onlara destek verenler tarafından kızgınlıkla karşılandı.

Gizemli / Olaylı Şarkı Sözleri: Falco – Jeanny

Avusturyalı müzisyen Falco’nun 1985’te piyasaya sürdüğü Falco 3 albümünden yayınladığı üçüncü teklisi olan Jeanny, şarkı sözleri nedeniyle döneminde gündemi oldukça meşgul etti.

Falco’nun, “bir stalkerın düşüncelere dalmış hali” dediği şarkının sözleri, bir erkek ve Jeanny adındaki bir kadının arasındaki ilişkiyi konu ediniyor.

Bir numara olduğu günlerde, doğrudan tecavüz ve şiddet kelimeleri içermese de, şarkı sözlerinin tecavüzü yücelttiği eleştirilerinin yapılması popülerliğinin daha da artmasını sağladı.

Birçok feminist derneğin boykot çağrısı yaptığı şarkı, Doğu Almanya’da resmi olarak yasaklandı.

Batı Almanya’da da şarkının resmi olarak yasaklanması için başvurularda bulunuldu fakat Nisan 1986’da başvuru reddedildi. Bu sonuca oldukça sinirlenen devlet televizyonunun ünlü haber spikeri Dieter Kronzucker, Heute Journal’a katılarak, 1980’de iki genç kızının ve bir kuzenlerinin tatil için bulundukları İtalya’nın Tuscany bölgesinde fidye için kaçırıldığını ve 68 gün boyunca tutsak edildiğini anlatması ve şarkıyla bağlantı kurması üzerine TV ve radyo istasyonlarının bazıları “etik nedenler”den ötürü şarkıyı boykot etmeye başladılar. Almanya’nın Hesse eyaletinde şarkının “uyarı” yapılarak yayınlanmasına karar verildi. Bunun yanında popüler müzik programı Formel Eins şarkının sansürlenmiş video klibini yayınladı.

Bir dip not olarak; video klipte yer alan “haber bülteni” görüntüsü, o günlerde hapishanede bulunan seri katil Jack Unterweger hakkında.

Baby Driver (Tam Gaz)

TÜR: Aksiyon, Suç, Müzik. SÜRE: 112 Dk. ÜLKE: İngiltere, Amerika. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,8. Tomatometer: %93.

Müzikle aksiyonun nefis bir şekilde harmanlandığı, sinematografisiyle göz dolduran Tam Gaz, tıpkı Scott Pilgram Dünyaya Karşı (Scott Pilgram vs. the World) gibi eğlenceli ve “çatlak” bir aksiyon suç müzik filmi.

Konu

Çocukken geçirdiği bir trafik kazasından ötürü kulağının çınlamasını bastırmak için sürekli müzik dinleyen Baby (Ansel Elgort), soygun baronu Doc’a (Kevin Spacey) olan borcunu ödeyebilmek için soyguncuları olay yerinden kaçırmak için araba sürmektedir.

Hakkında

Tam Gaz’ı Edgar Wright yazdı ve yönetti.

34 milyon dolar bütçesi olan yapım 227 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Jamie Foxx’un karakteri Bats’in sarf ettiği, “Barbra Streisand’ın ***tiğim kulak çınlamasını biliyor gibi mi görünüyorum?” sözü hakkında Edgar Wright, ünlü şarkıcının nasıl tepki vereceği konusunda endişeleniyordu. Barbra’nın yakın arkadaşı olan Jamie Foxx yönetmene, “Barbra gangsterdir” dedi.

Joseph karakteri normal senaryoya göre 80’lerinin ortasında biriydi. Sağır Joseph karakterini canlandıran CJ Jones ekip yönetmeni Francine Maisler tarafından keşfedildi ve önerildi. Gerçek hayatta da sağır olan Jones ile iletişim kurabilmek için Ansel Elgort işaret dili öğrendi.

Jamie Foxx çekiminin olmadığı günlerde bile sette kalıp Kevin Spacey’in çekimlerini izledi. Foxx bu konuda, “muhteşem artistleri rollerini canlandırırken izlemek çok büyük bir şans” dedi.

Yönetmen Edgar Wright, araba kovalama sahnelerinin hiçbirinde yeşil ekran ya da bilgisayar efekti kullanılmadığını ifade etti.

Filmin başında Baby’nin kahve getirdiği sahne 28 kere çekildi. 21. çekim final kurgusunda kullanıldı.

Jon Hamm’ın rolü doğrudan oyuncu için yazıldı.

Yönetmen Edgar Wright, Jamie Foxx ve Kevin Spacey ile yaptığı bir çekimde ekip arkadaşlarına, “duble Oscar çekimi!” diye fısıldadı.

Debora karakteri için Emma Stone düşünülüyordu fakat oyuncu Aşıklar Şehri’ni (La La Land) tercih etti.

Müziğin olmadığı neredeyse tüm sahnelerde Baby’nin kulak çınlamasını duyabiliyorsunuz.

Edgar Wright, Ansel Elgort’tan çekimlerde A Clockwork Orange’taki (Otomatik Portakal) Alex (Malcolm McDowell) gibi sert, katı, acımasız olmasını istedi.

Filmdeki silah sesleri ile müziklerin basları uyum içinde.

Tam Gaz, Edgar Wright’ın Amerika’da çektiği ilk film.

Yönetmen, başrol oyuncularının sahnede vurgulanan tona daha iyi hazırlanmaları amacıyla, karakterleriyle ilgili senaryoyla birlikte sahnede çalınacak şarkıları Ipod’a yükleyerek gönderdi.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Yönetmen Baby’nin hapishaneden çıktığı son sahnenin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını izleyiciye bırakmak adına kasten muğlak bıraktığını söyledi. Bu konuda başrol oyuncuları Ansel Elgort ile Lily James de ayrılık yaşadılar. Elgort son sahnenin karakterin hayali olduğunu söylese de, James sahnenin gerçek olduğunu düşündüğünü ifade etti.

Posta ofisindeki sahnede görevli, “herkes mutlu olmak ister, kimse acı istemez ama birazcık yağmur olmazsa gökkuşağını göremezsin” diyor. Filmin zirve sahnesi yağmurlu bir havada yaşanıyor. Baby hapishaneden çıktığında ise gökyüzünde gökkuşağı görünüyor.

İlk banka soygununda Griff (Jon Bernthal) şakayla, “beni bir kere daha görmezseniz ölmüşümdür” diyor. Karakteri film boyunca bir daha görünmüyor.

Baby’nin hapishane numarası olan 28071978, 1978 yapımı Sürücü (The Driver), filminin yayınlanma tarihi.

Gençlerbirliği: Yükseliş, duraklama ve çöküş

İlhan Cavcav başkanlığının yükseliş döneminde ‘başaltı takımı’ diye anılan Gençlerbirliği neden artık sadece ‘kümede kalmaya’ oynuyor? Gençlerbirliği’nin başarısızlığı sadece sportif mi? Bu durumdan çıkış yolu nasıl olmalı?

Mehmet Ali Çetinkaya

YÜKSELİŞ

İlhan Cavcav’ın yaklaşık 39 yıl süren Gençlerbirliği yönetiminin zirve noktası, parasızlıktan ötürü ayakta durmakta zorlanan Anadolu takımlarına dahiyane bir çözüm bulmasıyla başladı. İnce eleyip sık dokunarak keşfedilen genç ve yetenekli oyuncular, Gençlerbirliği’nin başaltı takımı olmasının yarattığı albeniyle transfer ediliyor, görsel ve yazılı basının önem verdiği tek “eğlence” olan Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında sahneye çıkartılıyor ve sezon sonu bu kulüplerden birine “güzel” rakamlara satılıyordu.

Bu sayede kulüp bir yandan isim yapıyor, bir yandan da genç yeteneklere göz kırparak döngüyü devam ettirerek ayakta kalmayı başarıyordu. Cavcav’ın Gençlerbirliği kariyerinin pik yapmasını sağlayan isim, ilginç bir inatlaşma sonucunda, Fenerbahçe’ye 2,5 milyon Dolara, o günler için oldukça yüksek bir rakama, transfer olan Tarık Daşgün’dü.

Kulübün transferlere çok fazla ve pozitif mesai harcadığı bu dönemin sportif anlamda zirvesi ise, 37 yıl aradan sonra kulübün lig tarihinde ikinci kez üçüncü olduğu, 2 kez üst üste Türkiye Kupası finali oynadığı ve UEFA Kupası’nda son 16’ya kaldığı 2002-2004 yıllarıydı.

DURAKLAMA

Zirve noktasının ardından “şöhreti” üzerinde tutamayan ve bocalamaya başlayan kırmızı-siyahlılar, özellikle yanlış teknik adam tercihleri ve bunun futbolculara kötü yansımalarıyla birlikte gün geçtikçe sıradanlaşmaya başladı. Böylece İlhan Cavcav’ın yükseliş devri sona erip duraklama dönemi başlamış oldu.

2004-2006 yılları arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Levent Bıçakcı’nın, naklen yayın gelirlerini Anadolu takımları lehine daha adaletli bir şekilde dağıtmaya başlayacak adımlar atması ve “puana para” diye adlandırılan Süper Lig’deki maçlarda galibiyet ve beraberliğe, 2010-11’de galibiyete 750 bin TL (500 bin Dolar), beraberliğe 375 bin TL (250 bin Dolar), 2017-18 sezonunda galibiyete 2 Milyon TL (670 bin Dolar) ve beraberliğe 1 Milyon TL (375 bin Dolar), prim verilmeye başlanmasıyla birlikte Türkiye futbol tarihinin olduğu kadar Gençlerbirliği’nin de kaderi değişmeye başladı.

Kulübün kurumsallaşması ve gençleştirilmesi gerektiğini savunan ve bu konuda adımlar atılmasına rağmen, Karşıyaka’ya giderken “taraftarı olan bir kulübe gittiğim için mutluyum” gibi acayip bir cümle kuran eski Genel Menajer Cem Onuk’un, Cavcav tarafından yeniden göreve getirilmesine karşı çıkan Atilla Aytek’in 2006 seçimlerinde başkan adayı olması ve yaşanan “naylon üye” skandalının ardından, Cavcav’ın bir kere daha başkan seçilmesi ve ilk hamlede muhalif sesleri ebediyen sindirmek için üyeliklerinin silinmesiyle birlikte duraklama dönemi kapanarak çöküş dönemine girildi.

ÇÖKÜŞ

2007-2008 sezonunda Gençlerbirliği’nin altyapı takımı ASAŞ/OFTAŞ’ın çok büyük bir başarıya imza atarak mütevazı kadrosuyla en üst lige çıkması, ilginç bir şekilde, kulübün çöküş dönemine adım atmasını sağladı. OFTAŞ/Hacettepe’nin Süper Lig’de yer aldığı 2007-2009 sezonlarında rekor sayıda transfer yapıldı ve Hacettepe’nin düşüşünün ardından da bir sürü oyuncu doğal olarak elde kaldı.

Levent Bıçakcı’nın daha kaliteli bir futbol ligi hayal ederek Anadolu takımlarına kazandırdığı gelirlerin yıllar geçtikçe artmasıyla, Gençlerbirliği için 2007-08 sezonunda 8 milyon TL iken 2016-17 sezonunda 63 milyon TL, doğru orantılı olarak Gençlerbirliği’nin yaptığı transfer sayıları artmaya ancak oyuncu kaliteleri her geçen gün daha da düşmeye başladı.

Bu süre zarfında, hiç dillendirilmese de, her sezon tek amaç “kümede kalmak” olarak belirlendi. 2007-08 sezonundan bu yana lig tablosunda 8’incilikten yukarıya çıkılamaması, sürekli “batık” transferler yapılması ve her sezon, kulübün gelir hanesindeki tüm paranın tüketilmesi yetmiyor gibi, İlhan Cavcav’ın yükseliş döneminde verdiği röportajlarda övünerek defalarca dile getirdiği, “kötü günler için bankada bulunan 25 milyon Dolar” bile suyunu çekmeye başladı.

Aslında bu kötü bir kısır döngüydü; sezon arası ya da sonu eldeki iyi oyuncular vizyonsuzluktan ya da parasal nedenlerden ötürü koşarcasına başka kulüplere gidiyor veya bir sonraki sezon “buharlaşan paralar kolonu”na eklenecek bir başka kalem olarak, satılıyor; kötü oyuncular, gerekirse tazminat ödenerek gönderiliyor, yerlerine, çoğu “soru işareti” olan, bir sürü futbolcu alınıyor; fazla transfer nedeniyle altyapının önü tıkanıyor; lige kötü başlayınca devre arasında “kurtarıcı” takviyeler yapılıyor ve sezon sonunda kümede kalınca yapılanların hepsi aklanarak yeni sezona paragrafın başından yeniden başlanıyordu.

Bu konuda tek istisna, yine çok fazla transfer yapılıp oldukça kötü geçen bir sezonun ardından İlhan Cavcav’ın “çok transfer yapmayalım!” uyarısıyla altyapıdan Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci, Ahmet Oğuz ve Uğur Çiftçi’nin as kadroya alınıp uzun süre forma şansı bulmasıydı. Zaten uzunca bir aradan sonra 2016-17 sezonunda kulübe para kazandıran futbolcu satışının aktörlerinin de bu oyunculardan ikisi olması düşündürücüdür.

Yükseliş döneminde “başaltı takımı” ilan edilen Gençlerbirliği’nin gün geçtikçe “küme düşmeyen takım” konumuna gerilemesi, sezonun son haftasında başka bir maçta atılan golle kümede kalması ya da bu sezon da olduğu gibi, her sezon “lig tarihinin en kötü başlangıcı”na imzasını atmasına rağmen kulüp yönetimi, sezon sonu kümede kalındığı için hep 3 maymunu oynadı.

UZATMALAR

Eleştirmenin, muhalif olmanın, “hainlik” ya da “yok edilmek” anlamına geldiği, adeta yasaklandığı 2006’dan bu yana Gençlerbirliği, her açıdan “değer” kaybetti. Ümit Özat’ın teknik direktörlük koltuğunda oturduğu süre boyunca, “iyi futbolcu olsalar Gençlerbirliği’ne gelmezlerdi” ya da Süper Lig’de elde edilebilecek bir beraberlik primi kadar farkla Osmanlıspor’a giden Serdar Gürler için, “Serdar’ı Gençlerbirliği’nin tutması mümkün değil; o daha iyi yerlere layık” türevinde sözleri, yükseliş devrinde Anadolu takımlarında göz kestirilen tüm yetenekli gençlerin koşarcasına imza attığı kulübün, içinde bulunduğu değer kaybını en iyi şekilde gözler önüne seriyordu. Bu arada Bıçakcı’nın işaretini doğru anlayan birçok Anadolu takımı başaltı olma yolunda Üsküdar’ı geçmişti bile.

Gençlerbirliği’nin 2013 yıl sonunda “kötü günler için bankada” 78 milyon TL’si bulunurken bu rakam 2017 Şubat’ında 50 Milyon TL oldu. Kulübün sadece yayın gelirlerinden, 2015-16 döneminde 46 milyon ve 2016-17 sezonunda 63 milyon TL aldığını görüp, İlhan Cavcav’ın yıllarca övünerek anlattığı ve zamanında kulübün dişiyle tırnağıyla bir köşeye attığı paranın sadece bir sezonluk yayın gelirinden geldiğini fark edince, taraftarın aklına, “hiçbir sportif başarının olmadığı ve yapılan hiçbir transferin heyecanlandırmadığı son 10 sezonda paralar nereye gitti?” sorusunu getiriyor.

İlhan Cavcav’ın vefatından sonra başa gelen Murat Cavcav’ın da benzer bir şekilde yönetim sergilemesi, 2006’da kurumsallaşma yolunda büyük bir darbe yiyen kulüpte sorunun artık kronikleştiğini ve kulübün artık “uzatmaları” oynadığını gözler önüne seriyor.

Ama ya sonra? Batıp gidecek mi? Yoksa toparlanmak üzere düşecek mi?

Bekleyip göreceğiz ama günümüz futbol sisteminde Gençlerbirliği gibi kulüplerin tek kurtuluş yolunun; yönetim kanadının ivedi bir şekilde kurumsallaşma ve şeffaflık adına adımlar atması, ardından da kulüp hedefini, “futbolcu satmak değil sportif başarı elde etmek” olarak revize edip, yükseliş dönemindeki “geleneklere” geri dönerek, balon transferlere harcanan paranın genç ve yetenekli oyuncu bulma/yetiştirme amacıyla altyapıyı canlandırmak ve as kadro ile organik ve sürekli bir bağ kurmak için kullanılması olduğunu görmek bu kadar zor mu?

Kaynak: gazeteduvar.com.tr

Kerem Öncel, 6 Kasım 2017 tarihinde TRTSpor’da yayınlanan Sporekseni programında yazıyla ilgili ufak bir yorum yaptı;

Rudderless (Dümensiz)

TÜR: Komedi, Dram, Müzik. SÜRE: 105 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 2014. imdb: 7,5. Tomatometer: %62.

Ters köşe bir hikâyeyi usul usul işleyen ve seyirciyi seçime zorlayan Dümensiz, anlatımı, müzikleri ve oyunculuklarıyla ilgi çekici bir müzik, dram filmi.

Konu

Josh Manning (Miles Heizer) yurttaki odasında gitar çalıp şarkı söylemekte ve kayıt yapmaktadır. Birkaç saat sonra derse gitmek için yola çıktığında babası Sam Manning (Billy Crudup) arar ve buluşmak istediğini söyler. Josh okulunu asamayacağını söylese de Sam bir süre onu ikna etmeye çalışır. Buluşacakları yerde uzunca bir süre oğlunu bekleyen baba, pes edip oğlunu arar fakat telefonu kapalıdır. Hesabı ödeyip tam çıkmak üzereyken televizyonda, oğlunun okuduğu üniversitede silahlı bir saldırı olduğunu öğrenir.

Hakkında

Senaryosunu Casey Twenter, Jeff Robison ve William H. Macy’nin yazdığı Dümensiz’in yönetmen koltuğunda da William H. Macy oturuyor.

Yapı, Chigago Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu (Anton Yelchin) ödülünü sahibi oldu.

Galası Sundance Film Festivalinde yapılan filmin bütçesi 5 milyon dolardı.

Ivır Zıvır

Şöhrete Bir Adım (Almost Famous) filmi için gitar alan ve çalmayı öğrenen Billy Crudup, filmdeki şarkıları kendisi çaldı ve söyledi.

Yapım, William H. Macy’nin ilk yönetmenlik deneyimi.

Jeff Robison ve Casey Twenter 2008’de beş aylarını senaryo için çalıştılar. William H. Macy onlarla birlikte yaklaşıp bir yılını harcıyarak senaryoyu yeniden yazdı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Dümensiz, silahlı okul saldırıları düzenleyen ve etraflarındaki herkesin şeytanlaştırıldığı gençlerin ailelerinin yaşadıklarından bir kesiti beyaz perdeye aktararak farklı bir açıdan olaylara bakılmasını sağlıyor.

Gordion Müzesi Tümülüs ve Ören Yeri

Birkaç yıl önce, “müzelere gitmek için bizi gaza getirir” diyerek müzekart almış ama 2-3 yer dışında neredeyse hiçbir yere gitmemiştik. Fakat Kapadokya’ya gidince aldığımız müzekartla bu misyonumuza ulaşmak adına önemli işlere imzamızı atmaya devam ediyoruz. 🙂

Kapadokya, Olimpos Ören Yeri ve Efes’ten sonraki durağımız Ankara’ya 96 km uzaklıktaki, İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion’du. Bahtiyar, Nilüfer ve Zeynep’le yaptığımız Pazar kahvaltısının ardından Güneşin, Burçak, Nuri ve Özge’yle birlikte yönümüzü Gordion’a çevirdik.

Coğrafi konumu ve Sakarya Irmağının suladığı bereketli topraklarda kurulan Gordion’a girerken ilk ilgimizi çeken şey Frig soyluları ve ileri gelenlerinin mezarlarının yer aldığı Tümülüsler (yığma mezar tepeleri) oldu. Bozkırın yüzeyinde yer alan irili ufaklı tepelikler şeklindeki tümülüsler oldukça özel bir yerde olduğunuzu ispatlıyor.

Tarla ve Tümülüslerin arasından geçtikten sonra 2000 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülünde finale kalan müzeye girdik.

Eski Tunç Devri eserleri, Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri, Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı, M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler ve Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmakta.

Gördüğümüz ilginç eserleri birbirimize göstererek, haklarında fikirler yürüterek ve “Midas’ın eşek kulakları” hikayesi hakkında konuşarak müzeyi gezdikten sonra hemen karşıda yer alan ünlü Midas Tümülüsüne doğru yürüdük.

Müzede benim en çok ilgimi, her zamanki gibi, çanak, çömlekler ya da objelerin üzerlerindeki motifler çekti.

300 metre çapında ve 50 metre yüksekliğindeki tümülüsün açılmasında Zonguldak maden işçileri çalışmış ve 80 metrelik bir tünel açmışlar.

Anadolu’da antik dünyaya ait ikinci büyük Tümülüs olan, 3750 yıllık ardıç tomruklarla desteklenen, çam ağacından yapılmış ahşap mezar odası milattan önce 8. yy da yapılmış.

Heybetli ardıç tomruklar ve muntazam bir şekilde yapılmış ahşap oda, hele bir de binlerce yıllık olduğu düşünülünce, çok göz kamaştırıcı görünüyordu.

Mezar odasında bulunan Kralın kemikleri ve odada yer alan materyallerin bazıları 1997’de Avrupa Yılın Müzesi Ödülünü kazanan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yazıyı hazırlarken gördüğüm 2013’teki bir haberde Kazı Direktör Yardımcısı Dr. Ayşe Gürsan Salzmann, Midas tümülüsünde yapılan çalışmaların ışığında tümülüsün kral Midas’tan 100 yıl önce yapıldığı ve ondan önceki başka bir krala ait olduğunun anlaşıldığı fakat ‘Midas tümülüsü’ diye bilindiği için ismini değiştirmediklerini ifade etmiş. Ayrıca Gordion’un ikinci giriş kapısını bulmayı umduklarını söylenen Salzmann, Tümülüsler tarla olarak kullanıldığı için tarihin yok edildiğini söylemiş. Ben de dönüş yolunda tümüsülerin neredeyse orta hizalarına kadar hasat edilmiş ekinler görünce şaşırmıştım.

2015’teki bir haberde de, Gordion Antik Kenti Kazı Yöneticisi ve Amerikan Pensilvanya Üniversitesi’nden antropolog Prof. Dr. Charles Brian Rose, Beyceğiz Mahallesi’nde Frig krallarından birisine ait dünyanın bilinen ikinci ahşap mezarının tespit edildiğini, yeni tespit edilen 21 tümülüsle toplam sayının 124’e yükseldiğini, 3 höyük ve bir de yeni kalenin tescillendiğini dile getirmiş.

Mezardan çıktıktan sonra arabaya atlayıp 2 km uzaklıktaki şehir kalıntıları görmeye gittik. Tabelalar yerine maps’in yönlendirmesini takip edince ana yürüyüş yolunun tam tersinde olduğumuzu fark ettik. Çünkü kalıntıları çevreleyen tepede yürürken gördüğümüz bilgilendirme tabela numaraları biz yürüdükçe küçülüyordu.

Gezimizin en eğlenceli bölümü de burasıydı. Çünkü bir yandan tabelada yazanları anlamaya, bir yandan netten araştırma yapıp Frigler hakkında ya da ondan önce ve sonra gelen medeniyetler hakkında bilgi bulup, bildiklerimizi ortaya dökmeye ve yorumlamaya çalışıyorduk. Haliyle ful geyik muhabbet yüzünden bol bol gülüp eğleniyorduk.

Dönüşe geçtiğimizde, yaşadığımız coğrafyada yüzlerce yıllık medeniyetlerin birer birer hükümdar olduğunu, akabinde de yok olup gittiklerini fark edince, ölümsüzmüşçesine davranan, “dünyaları” yönetme hayalleri kuran insanların aslında çöldeki bir kum tanesi kadar yaşadıklarını düşünüyordum.

Gordion hakkında;

Gordion (ya da Gordiyon), tarihte Frigya’nın (Phrygia) başkenti. Sakarya nehri ile Porsuk Çayı’nın birleştiği noktanın tam yukarısında bulunan höyük.

Gordion’un kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. Höyükte, Gordion adını zikreden kitabeye benzer hiçbir açık delil bulunamamıştır. Buna rağmen bu höyüğün eski Gordion olarak belirtilmesi doğru kabul edilmektedir. Bir rivayete göre ilk Frig Kralı Gordios, krallığa çıkışı sırasında sabanını, boyunduruğuna bir kördüğüm atarak bağlamıştır. Şehrin, Gordion adını, krala izafeten aldığı sanılmaktadır. Fakat o zamana ait Doğu belgelerinde bu kralın adından hiç bahsedilmemektedir.

Yapılan kazılar Gordion’daki yerleşmenin, Friglerin buraya gelişlerinden önce olduğunu göstermektedir. Frig devri höyüğünün altında eski bronz çağına ait daha küçük bir höyük bulunmaktadır. Eski bronz çağından Frig şehri tabakasına kadar birbiri üstüne gelen ve birbirlerini takib eden bu yerleşmelere ait on sekiz tabaka çıkarılmıştır. Bu tabakalarda Hitit devrinin bütün safhaları temsil edilmektedir.

Friglerin geliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Trakya’dan ve Balkan Yarımadasından buraya geldikleri farz edilir. Bu düşünce Friglerin çanak, çömlek stillerinin Makedonyalılarınkine benzemesinden ileri gelmektedir. Frigler MÖ 9. yüzyıl ortalarında veya daha önceki yıllarda, buraya gelip yerleşmişlerdi. Muhtemelen burası Orta ve Batı Anadolu’ya sınırları uzanan bir devletin başşehri olmuştur. Krallık, asurlulara yenilmesine rağmen istilaya uğramamış, fakat MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Kimmerler, Lidyalılarla savaşmak için buradan geçmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Gordion dahil, bütün Anadolu Pers İmparatorluğuna dahil olmuştur. Bu devirde de Gordion, Kral Yolu üzerinde önemli bir yer, pazar şehri, konaklama yeri olarak önemini korumuştur. Şehir. MÖ 333’te Pers boyunduruğundan kurtulmuştur. Çeşitli mücadelelerin geçtiği bu bölgede MÖ 200 yıllarından sonraya ait olabilecek bir şey bulunamamıştır. Bundan sonra Gordion önemini kaybetmiş ve terk edilmiş gibi bir hale gelmiştir.

Gordion’un güneydoğusunda yer alan tarihi kapısı, sur içinde yer alan sarayları ve Frig kral ailesi üyeleri ile zenginler ve soylular için yapılmış 80 kadar yığma mezar tepeleri şehrin en önemli özelliklerini yansıtmaktadır. (tr.wikipedia)

* * *

Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir.

Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur.

Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir.

Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur.

Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır. (youtube, Gordion Belgeseli)

Gordion Belgeseli

Mononoke-hime (Princess Mononoke / Prenses Mononoke)

TÜR: Animasyon, Macera, Fantezi. SÜRE: 134 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 1997. imdb: 8,4. Tomatometer: %92.

Ormanı koruyan doğaüstü yaratıklarla, doğanın kaynaklarını hızla ve acımasızca tüketen insanlar arasındaki mücadeleyi konu alan Prenses Mononoke, Hayao Miyazaki’nin imzasını taşıyan başarılı bir Japon animasyonu.

Konu

Aşitaka, köyüne saldıran lanetlenmiş orman tanrısı bir domuzu öldürürken kolundan yaralanır ve lanetlenir. Lanete çare bulmak için köyünden uzaklaşan genç savaşçı, Demir Şehri adında demir madenini işleyip ölümcül silahlar yapan ve bu silahları ormanın hayvanlarıyla savaşmakta kullanan Leydi Eboşi ile karşılaşır.

Hakkında

Prenses Mononoke’yi Hayao Miyazaki yazıp yönetti.

Yapım, Japon Akademisi’nde En İyi Film ödülünün sahibi oldu.

Animasyon imdb’nin en iyi 250 film listesinde üst sıralarda yer alıyor.

23,5 milyon dolar bütçesi olan yapım 160 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Prenses Mononoke’yi yapmak için 144 bin tane geleneksel el çizimi yapıldı. Bunların 80 bininden fazlasını yönetmen Hayao Miyazaki bizzat kendisi çizdi ya da düzeltti.

Japon mitolojisine göre cinsiyetlerinden bağımsız olarak, kurt ve köpekler erkek, kediler ise kadın seslidir. Bu yüzden animenin Japon versiyonunda anne kurdu bir erkek (Akihiro Miwa) seslendiriyor. Amerikan versiyonunda ise anne kurdu bir kadın (Gillian Anderson) seslendiriyor.

Animasyonun Japonca adı Mononoke-hime. Mononoke bir isim değil, Japoncada kızgın, kinci ruh, hime ise prenses anlamında. Fakat animasyonun ismi İngilizceye (ve Türkçeye) çevrilirken Mononoke bir isimmiş gibi kullanıldı ve Prenses Mononoke olmasına karar verildi.

Yapım, geleneksel el çizimi kullanılarak yapılan son büyük animasyondur.

23.5 milyon dolar bütçesi olan yapım, o güne kadar en fazla bütçesi olan animeydi.

Prenses Mononoke, E.T.’nin rekorunu kırarak Japon’ya da en fazla izlenen film olmayı başardı. Fakat rekorunu aynı yıl gösterime giren Titanic kırdı.

Studyo Ghibli’nin karakterlerinin dudakları görünmezken, Lady Eboshi’nin sürdüğü kırmızı ruj sayesinde dudakları fark edilebiliyor.

Hikâye Muromachi döneminin (1336-1573) son yıllarında geçiyor.

Animasyonda 500’ye yakın renk kullanıldı.

Yapım, Japonya adına Yabancı Dilde En iyi Film Oscar’ına aday gösterildi.

Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu, Tanıl Bora

Bosna Savaşı’nın (1 Mart 1992 – 14 Aralık 1995) başlamasına ramak kala yayınlanan ve Yugoslavya üzerine kaleme alınmış en iyi eserlerden biri olan Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu’nu en iyi özetleyen cümle sanırım şu: “Yugoslavya, insanların yüzlerle ölmesinin verdiği acıdan öte bir acı salıyor yüreğe: Sosyalizm adına sahiden özgürleştirici bir alternatifin, ‘milli mesele’de milliyetçiliği aşan, sahiden enternasyonelist ama yerli/milli bir modelin kıyısında gezinirken; bildik reel sosyalizmle bildik kapitalizm arasında bocalayıp, bildik milliyetçiliğin sularına gömülen bir ülkenin acısı…”

Avrupa’nın göbeğinde, yıllarca süren ve her gün Saraybosna’da, Mostar’da, Srebrenitsa’da ya da başka bir bölgede öldürülen, evlerinden uzaklaştırılan, sniper ateşinden kaçmak için koşan insanları, patlayan bombaları, yemyeşil, cennet gibi yerlerde birbirlerini öldürmeye çalışan insanların görüntülerini izleyerek büyüyen biri olarak, Bosna-Hersek her zaman görmek istediğim yerlerin başında geliyordu.

Tanıl Abi (Bora), 2 yıl önce Bosna’ya gideceğimizi öğrenince beni orada yaşayan Bayram Şen’le irtibata geçirmişti. Saraybosna’ya indikten sonra Bayram ve eşi Bahar bizi karşılayıp, nefis bir şekilde ağırlamışlardı. Bu süre zarfında Yugoslavya, Bosna Hersek ve savaşla ilgili bize o kadar can yakıcı hikayeler anlattılar ki tüylerimiz diken diken oldu. Hele bir de dolaşırken gördüğümüz yerlerin, binaların savaş zamanındaki hallerini anımsıyor olmak beni daha da duygusallaştırmıştı. Aylar önce biletlerimizi alıp Saraybosna’ya indiğimiz gün Srebrenitsa Katliamı’nın 20. yıl dönümüydü ve bir barda tek başına oturup dertli dertli etrafa bakan kişi, çocukluğumda neredeyse her akşam “cepheden” haber aktaran savaş muhabiri Mete Çubukçu’ydu. Hayatımın en acayip ve duygu dolu gecelerinden birini yaşıyordum.

O gece Bayram bana, Tanıl Abi’nin Yugoslavya ile ilgili iki kitabını (Yugoslavya, 1991 ve Bosna Hersek, 1995) önermiş ve “kendisi mütevazilik yapıyor ama bence bu bölgeyi anlatan gelmiş geçmiş en iyi kitaplar” demişti. Ben de ilk fırsatını bulunca okumaya başladım ve neredeyse her satırında Bayram’ın ne kadar haklı olduğunu fark ettim.

Savaşın başlamasına sayılı günler kala 1991’de yayınlanan Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya, farklı din ve milli duygulara sahip bölge halklarının bir arada yaşama süreçlerini ve akabinde milliyetçi provokasyonlarla tüm birlikteliğin bir anda tuzla buz olmasını konu alıyor.

Oldukça ince elenmiş ve sık dokunmuş bir çalışmanın ürünü olan kitap, tüm ayrıntılarıyla bölgenin geçmişini ve gelinen noktayı gözler önüne seriyor. Bu sayede savaş öncesinde neler yaşandığını ve aslında gerçekten nelerin yok olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Kitabın Arkasından;

Yugoslavya sosyalizmi 2. Dünya Savaşı sonrası dünyasında, aynı toplumsal ve siyasi sistematiğin kutuplaşmış uçlarına dönüşmeye yönelen kapitalizm – reel sosyalizm geriliminde “üçüncü yol” arayışına girenler için bir umut ışığı, önemli bir tecrübe gibiydi.

Yugoslavya’nın federal yapısı, “milli mesele”yi, üniter milli devlet sisteminden de, Soviyetik merkeziyetçi çokuluslu “imparatorluk” sisteminden de farklı, milliyetçilik dışı bir “üçüncü yol”dan çözmüş görünüyordu.

1990’lara girerken Yugoslavya’nın sunduğu “üçüncü yol” işaretlerinin “gibi”si bile kalmadı. Ülke, kapitalizmle reel sosyalizmin kaotik bir bileşeni altında eziliyor: milliyetçiliğin en şoven, en fanatik biçimleri altında ölümüne düşmanlığı, vahşeti, kütlesel göçü yaşıyor.

“Gibi”si bile olsa “üçüncü yol” umutlarını üreten de Yugoslavya toprağı, Yugoslavya halklarıydı, bu umutları yitirip bütün “yol”ları sonlandıran, tüketen de o. Ama bu ülkenin siyasi altüst oluşlarla, insani-toplumsal çilelerle dolu yakın tarihinde, hep milliyetçiliğin provokasyonu var. Yugoslavya’nın kaderinde bu provokasyonu besleyen, inadına bereketli kaynakları kurutamamanın acısı var.

Yugoslavya’nın bugünü içeren tarihi hikâyesi, sadece coğrafi bakımdan değil, toplumsal siyasi meseleler ve en temel insani duyarlılıklar bakımından Türkiye’nin çok yakınında. Yugoslavya’yı “laboratuvar” gözüyle değil yakınlık duygusuyla izlemek, dünyanın gidişatını anlamak ve o gidişatta bir yer, bir taraf tutabilmek açısından çok önemli.

Kitabın Künyesi;
Birikim Yayınları 4
Bölgeler / Sorunlar Serisi 1
1. Baskı, İstanbul, 1991

Lindt – Excellence – Intense – Pink Grapefruit (%48 Kakaolu Yoğun Greyfurt)

Defne İsviçre’den, bugüne kadar yediğim en güzel ve ferahlatıcı çikolatalardan olan Lindt’in “Yaz Mevsimi” serisine dahil mango & passion fruitlu ve lime & naneli çikolata dışında bir de sepete hem kokusu, hem de yoğun meyve tadıyla, en sevdiğim çikolata serisi olan Lindt’in “Yoğun” serisine dahil yeni bir ürün eklemiş.

%48 kakaolu, yoğun greyfurtlu çikolata, serideki diğer tüm çikolatalar gibi nefis bir kokuya ve yoğun, gerçekçi meyve tadına sahip. Oldukça başarılı ve leziz. Yavaş yavaş yemek gerek 🙂

Greyfurtun macun kıvamında çikolatay eklendiğini de belirtmekte fayda var.