malicetinkaya tarafından yazılmış tüm yazılar

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi’nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü

“22 Nisan’da doğmanın en güzel yanı bir sonraki günü resmi tatil olması” diyerek, kimi zaman tam kadro, kimi zaman birkaç eksik olsak da, Ural, Zeynep, Pınar, Yüce ve Özge’yle 2012’den beri yaptığımız gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova) yeni bir halka eklemek için Ürgüp’e gitme planları yaparken Ural Abi de bizlerleydi. 22 Nisana yaklaştıkça Ural’ın ani bir şekilde aramızdan ayrılmış olmasının burukluğunu yaşasak da, bu geleneğin devam etmesi gerektiğine karar verip Pınar, Zeynep, Özge ve ufaklıklar Toprak, İdil ve Tibet’le birlikte düştük yollara.

21 Nisan 2017, Cuma

Sabah 9’da Zeyneplere doğru yol alırken yağan yağmur ve kapkara bulutlar canımızı sıkıyordu. Çünkü birkaç gün önce baktığımız hava tahminlerine göre, Ürgüp’te bizi yağmurlu, rüzgarlı ve kapalı bir 3 gün bekliyordu ve şu anda şahit olduğumuz hava durumu bu tahmini doğruluyordu. Zeynolardan İdil’i alıp çocuk koltuğuna yerleştirdik, yanına da ben oturdum ve yönümüzü Ürgüp’e doğru döndürdük.

Özellikle son 5-6 yıldır Türkiye’de birçok yere giden biri olarak, “hemen dibimizde” yer alan Kapadokya’ya hiç gitmemiş olmama birçok arkadaşım şaşkınlıkla karşılardı ki bunlardan biri de Ural’dı. Belki de bu yüzden son 3 yıldır her fırsatını yakaladığımızda, “Ürgüp’e gitsek ya!” diye konuyu açar ve hiç nefes almadan planlamaya başlardık. Göreme’de yaşayan ve Nadir’lerin çok yakın arkadaşları olan Ulaş’ın adı da illaki ilk cümlede yer alırdı; “Ulaş her yeri biliyor, bizi şahane gezdirir!”

İdil’in sıkılmaması için ara ara oyunlar oynuyorduk. “Hadi bana yeşil şeyleri göster” diye sorduğum da hiç nefes almadan onlarca şey sayması üzerine rengi değiştirmiş ama ondan da aynı sonucu yaşayınca “O zaman gördüğün güzel şeyler, ama sadece güzel şeyleri göster” dedim. İdil kısa bir süre etrafa baktı ve “ağaçlar çooook güzel!” dedi. “Evet” dedim “aynen böyle sadece çok güzel olanları söyle.” Kısa bir süre etrafına baktıktan sonra, “sokak lambası çoook güzel, sakalların çok güzel mali, yeşil çimler çok güzel…” diyerek nefes almadan her şeyi saymaya başladı İdil! Kahkahayı bastık elbet.

Neredeyse Tuz golüne kadar hava kapalıydı ama sonrasında güneşi görüp derin bir “oh” çektik ama kısa bir süre sonra yağmurun yerini sert rüzgarlara bıraktığına şahit oluyorduk. Bir şeyler atıştırmak için Ağaçlı tesislerinde mola verdiğimizde de rüzgar, biraz yumuşasa da, devam ediyordu. Yemekten sonra arabalara atlayıp Nevşehir girişinde yer alan AVM’nin yanındaki benzinlikte Ulaş’la buluştuk ve kalacağımız Traveller’s Cave Pansion’a doğru sürmeye başladık.

Uçhisar’daki seyir tepelerinin yanından geçerken peribacalarını görünce gerçekten özel ve farklı bir coğrafyada olduğumu anlamaya başlıyordum.

Ürgüp’e ulaşıp, tek arabanın ancak sığabileceği dar sokaklarda dolanarak kalacağımız yere vardığımızda adeta büyüleniyorduk.

Çünkü kalacağımız pansiyonun avlusu, terası ve her biri birbirinden farklı odalarımız gayet güzeldi. Çantaları odaya yerleştirip kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra öğleden sonrasını verimli geçirmek için yeniden arabalara atladık ve yemek yemek için Avanos’a doğru yol almaya başladık.

Ürgüp’ten Avanos’a doğru Zelve yolunda ilerlerken gördüğümüz yükseltiler, peribacaları ve farklı renklerdeki toprak, kaya ve taşlar göz kamaştırıcı görünüyorlardı. Sanki bir film setinde ya da farklı bir gezegende gibiydik.

Avanos’ta bizimkiler yemek yerken, Özge’yle sadece bir künefeyi ve ufak birkaç şey atıştırdıktan sonra Göreme Açık hava Müzesi’ne giderek gezimize start verdik.

Müzenin giriş ücreti 30 Lira ve 1 yıl geçerli müze kart 40 Lira olduğu için müze kart aldık ve içeriye girdik.

5 ve 13. yüzyıllar arasında yoğun bir şekilde manastır hayatının yaşandığı vadide bulunan kayalara kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve oturma mekânları oyulmuş.

Göreme vadisi, manastır eğitim sisteminin de başlangıcı olarak kabul edildiği için tarihte oldukça önemli bir yer teşkil ediyor.

Göz göz pencerelerin ve kapıların oyulduğu peribacaları oldukça masalımsı görünüyordu.

Kiliselerin içinde yer alan motifler ve bazılarında korunmuş olarak kalan iskeletler oldukça ilginçti.

Fakat ülkedeki birçok tarihi yerde olduğu gibi burada da birçok freskin üstüne ve duvarlara isimler yazılmış olması oldukça can sıkıcıydı. İlk olarak aklıma Sümela Manastırı’nın içler acısı haldeki freskleri geliyordu.

Kiliselerde Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kullanılan geometrik süslemeler ortaya çıkarılan ilk boya katmanlarında görülebilirken, daha sonraki tarihlerde yapılan freskler İncil ve Hz. İsa’nın hayatından sahneleri betimlenmekte.

Dolaştığımız kiliselerden en iyi durumda olanı ekstra para ödeyerek girilen Karanlık Kiliseydi. Merdivenden çıkıp kiliseye ulaştığınızda tüm fresklerin çok iyi korunduğu fark ediyorduk. İçerdeki görevlinin flaşsız bile olsa fotoğraf çekilmesine bile izin vermemesi, her şeyi kanıt altında tutmaya alışmış bünyelerimiz için sinir bozucu gelse de, bir süre fresklere bakıp ortamın havasını solumaya başlayınca, buralara gelen herkesin bu güzellikleri görmesinin en temel hakları olduğunu ve en iyi şekilde gelecek nesillere iletilmesi gerektiğini düşünmeye başlıyordunuz.

Müzeyi bir grup lise öğrencisiyle birlikte dolaşıyorduk. İçlerinden birinde bulunan Ankaragücü atkısını görüp, 4 sezondur 2. Ligde mücadele eden ve kazanması durumunda 1. Lige yükselmeyi garantileyecek olan Ankaragücü’nün oynayacağı Kayseri Erciyes maçına bir gönderme yaparak “Kayseri maçına gidiyor musun?” diye sordum, “her maça gidiyoruz elimizden geldiğince Abi” yanıtını aldım. Soru hakkı ona geçmişti; “sen de mi Ankaragüçlüsün Abi?” diye sordu, “Gençlerbirliği” yanıtını verince, “Kırmızı-Kara Burası Ankara Abi!” dedi. “Eyvallah” deyip, maç için başarılar diledim.

Müzeden çıktıktan sonra arabaya atlayıp Kızılçukur vadisinin (Kızıl Vadi / Red Valley) seyir tepesine doğru yol aldık.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra doğrudan ufak portatif kafeye oturup ısınmaya karar verdik çünkü sabahki soğuk rüzgarlar yeniden esmeye başlamıştı.

İçerideki görevliye güneş batışını çekeceğimi söyleyince, “Abi çekecekseniz şimdi çekin çünkü bulutların arkasına batacak muhtemelen” yanıtını alıp tripodu kurdum ve video çekmeye başladım. Arkadaş yanıma gelince biraz lafladıktan sonra, sabah balonları da buradan çekmemi önerdiklerini söyleyince bana Aşıklar Tepesine gitmemi, böylece hem güneş doğuşunu, hem de balonları çekebileceğimi söyledi. “Tam olarak neresi orası?” diye sorduğumda bana yaklaşıp kafasını eğdi ve kısık bir sesle, “Abi şurada penise benzeyen 2 tane kaya var ya, işte bak şurada ondan bir sürü var gördün mü, işte orası aşıklar tepesi” dedi. Gülmemek için kendimi zor tutup teşekkür ettim.

Güneşin bulutların arkasına batışını izledikten sonra pansiyona gidip bizimkileri kolaçan ettik. Çocuklar için pide yaptırıp akşam yemeğini onlarla atıştırdıktan sonra Yeni Rakı’nın Şehir Serisi için ürettiği Kapadokya bardağını bulma umuduyla Ürgüp merkezdeki Ocakbaşı’na gittik. Fakat ortalıkta sadece klasik bardaklar vardı. Bizle ilgilenen garsona sorduğumda, “vardı ama eş dost, gelen gidene dağıttık bitti ama sipariş verdik gelecek” yanıtını alıyorduk. “Sağlık olsun” deyip yemek ve içeceklerimizi mideye indirdik ve otele dönüp Zeynep ve Pınarla bol bol muhabbet edip geceyi sonlandırdık.

22 Nisan 2017, Cumartesi

Rüzgar nedeniyle balonların kalkıp kalkmayacağını bilmesem de fırsatı kaçırmamak için sabah 6:45’te kalkıp üstümü değiştirip, dışarıya çıktığımda hayatımda gördüğüm en acayip ve güzel sahnelerden birin e şahitlik ediyordum. Çünkü onlarca balonun havada süzülüşlerini izlemek adeta masalımsıydı. Arabaya atladım ve dün konuştuğumuz arkadaşın önerdiği Aşıklar Tepesine doğru yol aldım.

Arabayı park edip biryandan video çekmeye başladım, bir yandan da onlarca balonun nefis görüntülerini izlemeye koyuldum. Güneş bulutların arkasında kalmasaydı nasıl bir manzarayla karşı karşıya olacağımı düşünmeden kendimi alamıyordum çünkü loş havada bile manzara müthişti.

Çekim sırasında birkaç kere balona sıkılan hava sesini çok yakından işittikten sonra arkamı döndüm ve bir balonun tam da arkama indiğini fark edip şaşırdım. Ardından arabaya atladım ve manzaranın Kızılçukur’dan nasıl göründüğüne bakmak için yola koyuldum. Fakat gittiğimde havada sadece 2 balon kalmıştı ki onlar da inişe geçmişlerdi. Yarın daha erken kalkıp öncelikle Kızılçukur’a gelmeye karar verdim.

Kahvaltının ardından toplanıp hep birlikte Zelve Açık Hava müzesine gittik.

Üç vadiden oluşan nam-ı diğer Peribacaları, Kapadokya bölgesinde peribacalarının en yoğun olduğu yermiş.

Zelve örenyeri, 9 ve 13. yüzyıllar arasında Hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden birisi olmuş ve papazlara verilen ilk dini seminerler bu yörede gerçekleştirilmiş.

Oldukça eşsiz bir manzaraya sahip olan vadide peribacaları arasında ilerleyip, manastırlar, kiliseler ve bölgedeki tek caminin içini dolaştık.

Vadiyi oldukça iyi bir yerden gören bir kayanın üstünde oturan orta yaşlı bir görevliyi fark edip birkaç şey sorduk. 1952’ye kadar buranın 30 haneli bir köy olduğunu, peribacalarının kaya yapılarından ötürü kışın sıcağı içerde tuttuğunu, yazın ise oldukça serin olduğunu, yiyeceklerin içeride kolay kolay bozulmadığını ve ailesinin de zamanında burada oturduğunu öğrendik. 1952’de yaşanan bir erozyon sonrasında bir kişi hayatını kaybedince devletin burada yaşayanları tahliye ettiğini de öğrendiğimiz görevliye aklımıza gelen tüm soruları sorduk ve bir sürü enteresan bilgi aldık.

Zelve’den çıktığımızda Ulaş gelmişti. Önce Pınar’ı kaldığımız pansiyona bırakıp ardından kahve içmek için Uçhisar’daki Tipiktürkevi’ne doğru yola koyulurken manzaranın ve mekanın bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyordum.

Arabaları park edip kısa bir süre yürüdükten sonra Tipiktürkevi’ne ulaştık. Bir ailenin işlettiği mekan doğrudan bir peribacasının içinde yer alıyordu. Bu yüzden de odaları, şöminesi, pencereleri, balkonu ve odalar içindeki oymalarına kadar her ayrıntı ilgi çekiciydi.

Yerin sahibi olan İsmail Bey bu peribacasında doğmuş. Şimdi ise eşi ve çocuğuyla birlikte burada yaşamaya devam edip, mekanı işletiyor ve her yıl sit alanı olduğu için devlete “işgalci” cezası ödüyormuş.

İsmail Beyle yaptığımız hoşbeş sohbet ve kahve keyfinden sonra toplanıp akşam yemeği için Mustafapaşa’daki Efe Lokantasına gittik. Yine bir ailenin işlettiği kır lokantasının genişçe bir bahçesi vardı. İsterseniz mangal alıp bir yandan getirdiklerinizi pişirip kendi halinizde takılabilir ya da lokanta bölümüne geçip yemek yiyebiliyordunuz.

Ortalıkta dolaşan keçiler, tavuklar ve köpekler arasında mangalımızı yapıp muhabbet ederek gayet güzel zaman geçirdik. Bu mekanın bir güzel yanı da üzerindeki peribacaları ve balonlarıyla gerçekten nefis bir parça olan Kapadokya bardağına ulaşmam oldu! Bu sayede 33 parçalık seride 16. bardağımı koleksiyona eklemiş oluyordum.

Yemekten sonra pansiyona gidip, adet yerini bulsun diye, ufaklıklarla birlikte mumları üfledik ve muhabbetle günü tamamladık.

23 Nisan 2017, Pazar

8 yıldır Kapadokya’da rehberlik yapan ve Ural’ın Forzo Livorno’dan arkadaşı olan Gönül, fırtınadan ötürü Pazar sabahı balon olmayacağını söylemiş olsa da 6.15 gibi kalkıp balonları kontrol ettim ama hiçbiri ortalıkta görünmüyordu. Zaten esen sert rüzgarlardan neden olmadıkları belliydi. Yeniden yatağa dönüp uyumaya devam ettim.

Kahvaltının ardından odaları boşaltıp hesabı ödedik ve “gittiğin yeri en güzel tepeden görürsün” diyerek Özgeyle Uçhisar kalesine doğru yola çıktık. Rüzgar iyice şiddetini arttırmıştı.

Kaleye çıkarken esen rüzgarın getirdiği ince kum taneleri oldukça rahatsız ediciydi ama bir şekilde zorlayıp en üste kadar çıktık. Kapadokya’nın aslında ne olduğunu, yüksekten daha iyi anlıyorduk. Dev vadiler ve irili ufaklı peribacaları nefis görünüyorlardı.

Bir süre rüzgarla mücadele ederek etrafı izledikten sonra inişe geçtik ve Kocabağ’dan şarap alıp Zeynepleri beklemeye başladık. Onlar da geldikten sonra Ankara’ya doğru yola koyulduk ve 304 kilometrelik yolu sürerek en uzun araba sürme rekorumu kırmış oldum.

Pazartesi günü şirkette, defalarca Kapadokya’ya gitmiş olan Cem’e gittiğimiz yerleri anlatırken bana, her gittiğinde Kapadokya’nın erozyon, küresel ısınma ya da rüzgarlar nedeniyle değiştiğinden bahsetti. Mesela Zelve Açık Hava Müzesi’nin girişinde devasa sütun gibi bir şeyin olduğunu ama sonraları o bölüm tamamen yıkıldığını söyledi. O an Kapadokya’nın gerçekten farklı ve özel bir yer olduğunu daha iyi anlıyordum.

Güneşin doğuşunu, batışını ve balonları seyretmek, Ihlara Vadisi ve Kaymaklı yeraltı müzesini görmek için birkaç kere daha Kapadokya’ya gidip dersimizi tam anlamıyla öğrenmemiz gerektiğine karar verdim.

Kapadokya sonrası oluşan yıldız tablosu;

Video Anı;

Dövüş Kulubü (Fight Club, 1996), Chuck Palahniuk

Her defasında büyük bir lezzetle uyarlandığı filmi izlemiş olsam da yaklaşık 2 yıldır okuma listemde yer alan Chuck Palahniuk’un edebiyat dünyasına adım attığı ve büyük bir yankı uyandıran Dövüş Kulübü’nü okumak ancak bugüneymiş.

Daha önce filmi izlediğim için birçok bölümü okurken filmdeki sahne gözlerimin önünde canlansa da beni asıl şaşırtan, film ile kitabın arasındaki temel farklılıklara rağmen her ikisinin de kendi bakış açısına göre oldukça tutarlı ve başarılı olduklarını fark etmem oldu.

Hayattan hiçbir zevk almayan bir insanın, sayılı günleri kalan insanları izleyerek hayatına anlam katmaya çabalaması ve kendisi gibi başka insanlar olduğunu keşfetmesi, başlattığı fikrin zamanla kendini aşması ve başkalarının ondan bile daha fazla fikri sahiplenmesi kitabın en sevdiğim noktaları

Ivır Zıvır

Kitabın yazarı Chuck Palahniuk, bir kamp tatili sırasında, yakınlarında bulunan bir kampçının radyo sesinden rahatsız olup, durumu ona anlattığında saldırıya uğradı. İşe döndüğünde etrafındakilerin yaralarının nedenini sormak yerine, “hafta sonun nasıldı?” demelerine son derece şaşırdı. Palahniuk, insanların aslında, karşılarındakilerle kişisel iletişim derecelerine göre temasa geçtiklerini ve iş arkadaşlarının, onun yaralarını soracak kadar yakın olmadıklarını bunun da “toplumsal bir blok” olduğunu fark etti. Kitabın fikri de bunun üzerine doğdu.

Palahniuk, geçimini Freightliner adlı bir şirkette otomobil tamirciliği yaparak kazanmaktayken 1996’da arkadaşlarıyla birlikte devam ettiği bir edebiyat grubu çevçevesinde Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa hikayeyi 3 ay içerisinde Dövüş Kulübü’ne çevirdi.

Başta, Palahniuk “Gösteri Peygamberi” romanını yayınlatmaya çalıştırmıştır, ama yayıncılar tarafından çok rahatsız edici olduğu için reddedilmiştir.

29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Gaziantep Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 710 km.

Kendimi bildim bileli 3 şehre deplasman yapmayı çok isterim; Trabzon, Denizli ve Antep. Ama bugüne kadar bu üçlüden sadece Trabzon’a gidebildim. Denizlispor alt liglerde olduğu için Denizli’de maç izleme olayı bugünlerde hayal. Gaziantep ise, her sezon başladığında listeme aldığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim bir başka hayal. Ama bu sefer, İlhan Cavcav’ın vefat gününe denk geldiği için ertelenen ve hafta içine alınan Gaziantep maçına gitmek için Ömer Abimle gaza gelip, bir ay öncesinden uçak biletlerimizi aldık, gitmişken bir gün kalıp hem dolaşmak hem de yıllardır övgüyle bahsedilen Antep mutfağını tatmak için rezervasyonumuzu yaptık ve maç günün beklemeye başladık.

Konu Antep olunca, gideceğimiz tarih yaklaştıkça konuştuğumuz herkes gezilecek yerlerden çok yenilecek şeyler konusunda tüyolar veriyordu. Sonunda dayanamayıp bir liste yaptım ve “zaman olursa hepsiyle ilgileneceğim” dedim.

Pazar günü tribüne asmak için Maksut’tan “Ural pankartı”nı aldım ve çantaya ekledim.

Pazartesi günü de, maça gelmek isteyen ve Antep’te yaşayan Ural’ın İzmir’den ev arkadaşı Hakan’ı aradım ve maça girmek için yapması gereken passolig belasının formalitelerini anlattım.

Salı sabahı tam 8.25’te online check-in yapmak için THY’nin sitesine girdiğimde uçağın arka tarafındaki koltukların tamamen dolu olduğunu, ön taraftakilerin ise boş olduğunu görüp oldukça şaşırdım. Çünkü bugüne kadar hep tersi bir senaryo yaşamıştım. Büyük bir memnuniyetle alabileceğim en ön sıra olan 5F’i seçtim.

12 Nisan 2017, Çarşamba

Uçak saati erken olduğu için salı akşamı iş çıkışı Ömer Abimlere gidip orada kaldım. Sabah yengem bizi Esenboğa’ya bıraktığında havaalanındaki yoğunluğu görüp şaşırıyordum. Neredeyse her 5 dakikada bir farklı bir şehre uçak kalkıyordu. “Yine rötar yer miyiz acaba?” diye aklımdan geçirsem de Allahtan bu sefer tam saatinde uçaktaydık.


Hava durumu tahminlerine göre çarşamba için sağanak, perşembe için ise yoğun sağanak gösterdiğinden Ankara’dan çıktıktan sonra ful bulutların üzerinde yolculuk etmeye şaşırmıyorduk. Ama asıl bizi şaşırtan Gaziantep’e yaklaştığımızda güneşli bir havanın bizleri bekliyor olmasıydı. Uçaktan sarı ve turuncunun tüm tonlarındaki fıstık tarlaları çok göz alıcı görünüyordu.

Uçak yere indikten sonra bizler de çantalarımızı alıp uçaktan indik ve yürüyerek terminale giriş yaptık. Aklıma uçaktan indikten sonra terminale yürüyerek ulaştığımız Madeira’daki ufak havaalanı geliyordu. Devasa ve keşmekeş dolu havaalanlarını ve uçağa ulaşmak için bir sürü taklalar atmamız gerektiğini düşününce oldukça sevimliydi.

Terminale girdiğimizde havaalanında bagajlarınızı teslim alabileceğiniz sadece 2 tane konveyör olduğunu gördüğümde ise aklıma 4 konveyörlü Saraybosna havaalanı geliyordu.

Bagaj vermediğimiz için doğrudan dışarı çıkıp Hakan Abiyi beklemeye başladık. Bu sırada etraftaki nefis Pavlonya (Paulownia) ağaçları hemen abimin dikkatini çekti. Ayrancı’da 2 tanesini gördüğüm ve bayıldığım ağacın adını Urallar birlikte yaptığımız İznik, Yalova gezisinde öğrenmiştim. O yüzden havalı bir tavırla, “açılın o ağacı tanıyorum” kıvamında yorumlar yapmaya başladım.

Hakan Abi geldiğinde arabaya atladık ve ilk durak olarak geceyi geçireceğimiz Ali Bey Konağı’na doğru ilerledik. Yolculuğumuz sırasında bol bol Ural’dan ve Gaziantep’ten bahsettik.

1904-05 yıllarında inşa edildiği düşünülen ve yüz yıl içinde birçok kere el değiştirmiş olan, kalenin ve eski şehir merkezinin hemen dibinde yer alan konak oldukça güzel görünüyordu. Çantaları bıraktıktan sonra Hakan Abiye maç bileti almak için neredeyse 45 dakika passolig belasıyla boğuştuk! Sonunda bileti aldık ve arabaya atlayıp gastronomi turuna start verdik.

İlk durağımız Gaziantep’in meşhur yemeklerinden biri olan ve normalde sabah yenilen beyrandı. Bunun için Şahin Usta’ya doğru ilerlerken defalarca plan yaptığım ama bir türlü gelemediğim Kamil Ocak Stadyumunu gördüm. Tıpkı Alanya deplasmanına gitmeden önce Zeynep Abla, Rahmi Abi ve Aylinle Antalya’da dolaşırken gördüğüm ve “niye gelmedim!” diye ah ettiğim Antalya Atatürk Stadyumu gibi bu statta da maç izlemediğim için üzüldüm.

Şahin Usta’da kuzu etli, pirinçli ve acılı beyranları afiyetle mideye indirirken, işkembe, kelle paça gibi şeyler yerine beyranın tam benim kalemim olduğunu düşünüyordum.

Beyrandaki acının uzun soluklu olmaması ve tam da sevdiğim gibi kısa sürede etkisinin kaybediyor olması da benim için çok güzeldi. Sofradan kalkarken Hakan Abinin, “beyrana sakın çorba demeyin çünkü Gaziantepliler için ana yemektir” lafını kulağımıza küpe yapmayı ihmal etmedik.

Midelerimizi doldurduktan sonra Abimle Zeugma Mozaik Müzesi’ne gittik. Gaziantep’in Nizip ilçesinde Birecik Baraj Gölü kıyısında bulanan Zeugma Antik Kenti’nde çıkarılan göz alıcı mozaiklerin sergilendiği müze, bugüne kadar gördüğüm en güzel tasarlanmış müzelerden biriydi.

Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden biri olan kent, MÖ 31’den itibaren Roma İmparatorluğuna bağlanıp, ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını almış.

MS 256’da Sasani Kralı 1. Şapur tarafından ele geçirilerek yakılıp yıkılana kadar kent, Roma döneminde büyük bir zenginlik ve ihtişam yaşamış.

Günümüzden yaklaşık 2000 bin yıl önce yapılmış olan mozaik işçiliğinin göz kamaştırıcılığına şahitlik ederek müzeyi dolaşırken, Zeugma’nın ne kadar masalımsı bir yer olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Tıpkı birkaç ay önce gittiğim ve hayran kaldığım Sagalasos antik kentini dolaşırken olduğu gibi günümüzün zevksiz, can sıkıcı, boğucu ve özelliksiz mimari örnekleriyle dolu kentlerinden uzaklaşıp kendimi bambaşka bir dünyada hayal ediyordum ki, bu da müzenin başarısını gösteriyordu.

Üst kata çıktığımızda Gaziantep’in simgesi haline gelen Çingene Kız mozaiğinin karanlıklar içindeki nefis sunumuyla karşılaşıyorduk. Bir yandan kendisine bakanı takip eden gözleri, bir yandan da hem hüznü hem de mutluluğu aynı anda sunan yüz hatları, iki bin yıl önce yaşayan Zeugma’lıkarın sanatta geldiği noktayı çok güzel özetliyordu.

Müzeden çıktıktan sonra tüm büyü kaybolmuş ve günümüzün çarpık kentlerinden birine geri dönmüştük.

Abimle Konağa doğru yürürken gördüğümüz Halep tabelaları bir yaramı daha kanatıyordu. 2011’de Mehmet ile “gidelim” diye plan yapmaya başladığımız ama iç savaşın patlak vermesi nedeniyle rafa kaldırdığımız Gaziantep-Halep-Şam turumuzun artık bir hayal olması canımı sıkıyordu.

Etrafı inceleyerek yavaş yavaş Ali Bey Konağı’na vardığımızda Hakan Abi işinin bittiğini söyleyip nerede olduğunuzu sordu. Odaya yerleştirirken Hakan Abi gelmiş ve arabayı park etmişti.

Kaleyi sağımıza alıp kısa bir süre yürüdükten sonra eski Gaziantep’te dolaşmaya başladık.

Camiler ve hanların arasından geçip buraya gelen herkese önerilen İmam Çağdaş’a oturduk.

Güzel meze, salata ve yeşillikler eşliğinde soğan yerine sarımsakla yapılan ve sebzeleri daha çiğ olan Gaziantep usulü nefis ötesi fındık lahmacun, Ali Nazik, kuşbaşı kebabı, patlıcan kebabı, sebzeli kebap, altı ezmeli ve kıyma kebabı mideye indirirken niye Antep’i bu kadar övdüklerini anlıyorduk!

Yemek sırasında tribünden Onur Nazlıaka’nın kasada hesap ödediğini görüp selam verdik. Fatihle birlikte deplasmana gelmişlerdi. Birkaç çift laf ettikten sonra “maçta görüşürüz” deyip vedalaştık.

Yediklerimizi azcık da olsa eritmek için çarşıda dolaşamaya başladık. Üzerimdeki formayı gören bir esnaf “iki takıma da akşam başarılar” diyerek gönüllerimizi fethediyordu. Teşekkür ettik. Ardından yanımıza gelen bir adam “maça mı?” dedikten sonra kendisinin Gençlerbirliği yöneticisi İsmail Özkan olduğunu söyleyip az önce 15 yönetici ile yemek yediklerini ve biraz dolaştıktan sonra stadyuma gideceklerini söyledi. “Eyvallah” dedik ve bir süre daha dolaştıktan sonra dönüş yoluna geçtik.

Arabaya yaklaşmak üzereyken üzerimdeki formayı gören bir genç, “Abi yenin şunları ne olur, düşsünler!” dedi. “Hayırdır?” dedik. 8 yıl Gaziantep’te oynadığını, yönetimin hakkını yediği için futbolu bıraktığını söyleyip, “8 yılım gitti Abi ne olur yenin şunları düşsünler” diye tekrarladı. “İyi olan kazansın dostum” deyip yürümeye devam ettik. Ömer Abim, “Gaziantep halkı yenmemizi istiyor Mali!” dedi. Güldük.

Arabaya atlayıp Gaziantep Arena’ya ulaştığımızda, arabayı kontrol eden polislere deplasman tribünün sorduk ve stadyumun çevresinde ilerlemeye başladık. O an stadyumun dış cephesinin 2 farklı renkte yapıldığını fark ettim. Yani dış cephedeki çapraz şeritler çift renkte yapıldıkları için önce grimsi/siyahımsı görünse de ilerledikçe kırmızımsı görünüyordu. Çok hoşuma gitti.

Tribündeki yerimizi aldıktan sonra ilk iş olarak Ural pankartını asmak istedik. Beşiktaş maçında polisin gereksiz kuşkucu tavrı nedeniyle önce bir polisin yanına gidip durumu anlattık. “Bize bir şey söylenmedi ama soralım” dediler. Kısa bir süre sonra da, “asın” dediler. “Eyvallah” dedik. Ural Abi de bizlerleydi!

Erteleme maçı olduğu için maç tarihinden sonra transfer edilen banko oyuncusu Anıl Karaer’i oynatamayan Ümit Özat, Antalya maç kadrosuna göre, sadece Anıl yerine Kamal Issah’ı ilk 11’de sahaya sürmüştü. Tarihinin en kötü sezonunu geçiren ve düşmesine ramak kalan Gaziantepspor’un son nefesine kadar savaşacağını düşündüğümüz için ilk dakikalarda biraz geride oyunu karşılayabileceğimizi ama sonrasından oyunu dengeleyip gol bulamamız halinde Gaziantepspor’un gardının düşeceğini tahmin ediyorduk.

Fakat öyle bir maç izlemeye başladık ki şaşkına döndük! Çünkü her iki takım da inanılmaz derecede beceriksiz ve uyuz bir oyun sergiliyordu. Sezon başı ya da sezonun son maçıymış gibi her iki takım da vurdumduymaz bir şekilde sahada sadece takılıyorlardı.

31. dakikada İlhan Parlar’ın ceza alanına girip çaprazdan çektiği şutu Hopf’un çıkartması dışında futbol adına hiçbir şey izlemediğimiz ilk 45 dakika oldukça can sıkıcıydı.

İkinci yarıya Alkaralar daha etkili başladı ama malum gol üretkenliğimizin “sıfırın altında” dolaşması nedeniyle “en azından bir puan alalım” diye konuşmaya başladık.

Bu sırada, bilet satılmayan kale arkasının üst katına 50 kadar Gaziantep taraftarı koşarak girdiler ve hep bir ağızdan “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Görevliler kovalamaya başladılar. Ama bu sefer de aynı ekip maratonun üst katında belirdiler ve bir kere daha “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Biz maçı izlemeye devam ederken ise ortadan kayboldular. Bir gün sonra gazeteden Alanyaspor maçında yönetimi istifaya davet eden taraftarları cezalandırmak için yönetimin 13 TL olan biletleri 25 TL çıkarttığını ve bu yüzden taraftarların tribüne girer girmez “istifa” diye bağırdıklarını öğreniyorduk. Aklıma Aralık 2012’de taraftar maça gelmesin diye kale arkasını 40 TL yapan Kasımpaşa yönetimi gelmişti. Hem orada, hem de burada yüksek bilet fiyatının bizi vurması ise işin can sıkıcı tarafıydı.

70’de geliştirdiğimiz ani bir atakta Gaziantep defansını eksik yakaladık. Soldan Uğur’un ortası Muriqi’yi geçti ve Serdar’ın önünde kaldı. O da topu filelere göndererek hepimizi havalara uçurdu!

Golden sonra Gaziantepspor baskı kurmaya çalışıyordu ama nerdeyse hiç etkili olamıyorlardı. Tribünlerin bol bol “yönetimi istifa” tezahüratlarını işittiğimiz bu dakikalarda kısa bir süre Gaziantepspor başkanı İbrahim Kızıl’a küfretmeleri ise bardağı taşıran son damla oldu ve başkan ile yöneticiler şeref tribününü terk ettiler.

Maçın bitiş düdüğünün ardından 5 kişilik dev taraftar grubumuzla takımı tribünlere çağırıyorduk. Gelip bizleri alkışladılar. Ardından gelenekselleştiği üzere Hopf’u tribüne çağırdık. “Oley! Oley! Oley!” den sonra karşılıklı olarak birbirimizi alkışladık. Sevimli adamdı Hopf.

3 puanı da sırtımıza atıp arabaya atladık ve “tatlı yemenin vakti geldi” diyerek Hakan Abinin övgüyle bahsettiği Koçak Baklava’ya gittik. En sevdiğim tatlı olan fıstık sarmayı ağzıma attığım an doğrudan çocukluğuma gidiyordum. Çocukluğumda Ömer Abimin Tunalı’daki Güney Mutfağı Lokantasında çalıştığı kısa süre boyunca eve getirdiği yiyeceklerden biri de fıstık sarmaydı ve bu sarma işte o sarmaydı! Nefisti, nefis!

Birer tane şöbiyet, kare baklava, fıstık sarma ve kaymaklı fıstık sarmayı afiyetle mideye indirdikten sonra canlı müzik yapan hoş bir mekân olan Simvoni’ye gittik ve bol bol muhabbet edip günü tamamladık.

13 Nisan 2017, Perşembe

Perşembe sabahı gözlerimizi yağmurlu bir güne açtık. Aşağıya inip kahvaltımızı yaparken şakır şakır yağmur yağıyordu ama keyfimiz yerindeydi.

Özellikle ev yapımı limon reçeli, zahter ve katmer kahvaltının en akılda kalanlarıydı. Hakan Abi geldiğinde yağmur dinmişti ama kapkara bulutlardan ara ara bizi takip edeceğini tahmin ediyorduk.

Çarşıda düne göre daha ayrıntılı bir şekilde dolaşırken ilk durağımız Truva (Troy) filmine yaptığı yemenilerle ününe ün katan dükkândı. Tamamen deriden yapılan ayakkabıların renkleri ve görünümleri oldukça ilgi çekiciydi. Hediyelikleri aldıktan sonra Hakan Abi “beni takip edin” diyerek bizleri Tahmis Kahvesi’ne götürdü. Yabani fıstıktan hazırlanan, kremamsı bir tadı olan ve içerken adeta bayıldığım Melengiç Kahvesi’ni büyük bir zevkle hüpletirken bir yandan da menengiç, kavrulmuş sarı leblebi ve fıstık gibi birçok kuruyemişin bulunduğu tabaktan besleniyorduk.

Çarşıda dolaşırken bakır işleyen ustaların çıkarttığı ritmik seslerini duymak kesinlikle gezimize ayrı bir lezzet katıyordu.

Yağmur yeniden başladığı için Tütün Han’daki Mağara Kafeye gittik. Adından da anlaşılabileceği gibi kafenin bir bölümü gerçekten de mağaradaydı. Merdivenlerden inip hayretler içinde dolaşırken ortamın son derece soğuk olduğunu fark ediyorduk. “Yazın çok güzel olur burası” dedik ve yukarı çıkıp birer çay içtik.

Yağmur durduktan sonra bir yandan dolaşmaya devam edip, bir yandan da ara ara durup hediyelikleri aldıktan sonra arabaya atlayıp gastronomi turuna devam ettik. Bir gün önce Beyran içtiğimiz Şahin Usta’nın yakınlarında bulunan ufacık bir dükkân olan Altın Kase’ye adımımızı attığımızda Hakan Abi “3 kişilik yuvalama ayırtmıştık” diyordu. Masaya oturduk ve bugüne kadar yediğim en güzel yemeklerden birini kaşıklamaya başladım. Naneli sosu, yoğurdu, irmik-pirinç ve kıymayla yapılan minnacık toplarıyla yuvalama çok ama çok lezzetliydi. Hakan Abi eşinin çok iyi yemek yaptığını hatta çok güzel yuvalama da yaptığını ama buranın çok daha iyi olduğunu söyleyince ne kadar şanslı olduğumuzu daha iyi anlıyorduk. İşin garip yanı yuvalamanın öğlen iki gibi bitmesiydi. Yani ikiye kadar yediniz yediniz sonra bulamıyordunuz. Ankara ya da İstanbul’da bir şey ünlü olursa 24 saat satmak için kasılırdı ama burada öyle değildi.

Mekânın sahibine “ellerinize sağlık” dedikten sonraki durağımız katmer yemek için Akşam simit fırınıydı. Adından da anlaşılabileceği gibi fırın olsa da Hakan Abinin söylediğine göre çok iyi katmer de yapıyorlardı. Ellerinde sadece bir tane kalmıştı. “Zaten çok yedik” deyip, katmeri aldık ve arabaya atlayıp Hakan Abinin ofisine gittik. Bol kaymaklı katmeri büyük bir zevkle mideye indirirken zor nefes aldığımı fark ediyordum. Ama yemek faslı bir türlü bitmiyordu çünkü bu sefer de Hakan Abinin bir çalışanı elinde tatlılarla içeri girdi. Hediyelik tatlı almak için Hakan Abinin önerdiği tatlıcıdan örnekler gelmişti. Ama yok, böyle olmayacaktı! O yüzden kenarlarından biraz tırtıklayıp ne alacağımıza karar verdik. Bir iki saat ofiste muhabbet ederken güneş yüzünü göstermeye başladı.

Arabaya atlayıp akşam yemeği için midede biraz yer açmak adına Dülükbaba mesire alanına gittik. Lalelerle donatılmış park gayet güzeldi. Yaklaşık iki kilometre yürüyüp bol bol muhabbet ettik. Hakan Abi hafta sonları burada mangal dumanından göz gözü görmediğini söylüyordu.

Mesire alanından çıktıktan sonra gastronomi turumuzun son durağı olan Küşleme Et Lokantası Hüseyin Usta’ya vardık. Oldukça zengin bir duruşu olan lokantada masaya oturup küşlemeleri sipariş ettik. Yemek öncesi masaya gelen fındık lahmacun ve salata çok güzeldi ama bende yiyecek yer kalmadığı için ufacık ufacık parçalarla yetiniyordum.

Ve final yemeğimiz küşleme servis edilip de ilk lokmayı ağzıma attığımda gerçekten çok özel bir et olduğunu fark ediyordum. Bir yandan lezzetle, ama bir yandan da mideyi fullediğim için oldukça zorlanarak küşlemeyi bitirdikten sonra arabaya atlayıp havaalanının yolunu tuttuk.

Hakan Abiye çok çok teşekkür ettikten sonra veda ettik ve uçağı beklemeye başladık. Uçak 15 dakika rötar yedikten sonra geldi ve yürüyerek bindik. Koltuğumuza oturduktan birkaç dakika sonra tüm havaalanını bembeyaza boyayan dolu yağmurunu izledik.

Dönüş yolunda bol bol “doğudaki diğer illere de gitmeliyiz” diye konuştuk. Akşam geç saatlerde eve ulaştığımda hala yediğim yemeklerin tadı damağımdaydı. Ama aslında bir gün sonra yanımda getirdiğim tatlıları mideye indirirken, ne kadar güzel şeyler yediğimizi daha iyi anlayacaktım!

Her şeyiyle dört dörtlük bir deplasmanı daha arkamızda bırakırken “sıradaki!” diye aklımdan geçiriyorum!

Kişisel deplasman karnesi: 29maç, 6g, 9b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

“Futbol sadece futbol değildir” hele bir de mutfağı sağlam şehirlerden birine deplasman yaptıysanız ve yanınızda süper bir rehber (Hakan Özseven) varsa işte o zaman tadından yenmez olur her şey..

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 30 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 18. Hafta Maçı Gaziantepspor 0-1 Gençlerbirliği (Erteleme)

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Vodafone Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

İlk deplasman yaptığım stadyum Türkiye futbol tarihinin meşhur futbol sahası olan, eski adlarıyla İnönü, Mithatpaşa, Dolmabahçe ya da o günkü adıyla Beşiktaş İnönü stadyumuydu. Yıllar sonra aynı stadyuma bir kere daha gitmiştim ama bu sefer maçın daha özel bir anlamı vardı; Beşiktaş – Gençlerbirliği karşılaşması stadyumda oynanacak son maçtı. Şubat ayında, genç yaşta kaybettiğimiz Ural Abi de bizlerle birlikte tribündeydi. O karşılaşmadan sonra stadyum yıkıldı ve yerine 41 bin 903 kişi kapasiteli Vodafone Arena stadyumu inşa edildi.

Sezon başında deplasman yapmak istediğim stadyumlardan biri de haliyle Vodafone Arena idi. Maçın tarihi açıklanır açıklanmaz kuzen Fahriye ile haberleştik, uçak biletlerini alıp, hem ona, hem de Onur Ağca’ya “galibiyetin ilk adımı olsun” diye mesaj atıp maç günün beklemeye başladım.

Bu maçın Gençlerbirliği açısından iki farklı önemi var; bunlardan ilki Alkaraların lig tarihindeki 1500. maçı olması, ikincisi ise Gençlerbirliği ile Beşiktaş’ın Vodafone Arena’da oynayacağı ilk maç olması.

28 Mart salı günü maç biletleri satışa çıktı. Heyecanla siteye girip deplasman tribününü seçince 80 TL’yi görüp afalladım. Bundan böyle Gençlerbirliği’nin İstanbullularla yaptığı maçlarda uyguladığı fiyatların çok olduğu konusunda kulübü eleştiren arkadaşlara bu maçı örnek göstereceğim.

Bu vesileyle bugüne kadar gittiğim Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında ödediğim deplasman bilet fiyatlarını not düşeyim;

2006 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 25 TL
2009 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 35 TL
2010 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 45 TL
2012 Fenerbahçe (Şükrü Saraçoğlu) – 30 TL
2013 Galatasaray (Türk Telekom Arena) – 40 TL
2013 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 30 TL

31 Mart 2017, Cuma

17:30 civarı işten çıkıp önce otobüs ardından Belko ile havaalanına vardığımda iki sayfalık “uçak programı” ekranının ilk sayfasında yer alan 12 uçuştan 7’sinin rötar yediğini, birinin iptal edildiğini görüp “eyvah” dedim.  21.15 uçağı için ilk rötarı 20.50’de 45 dakika olarak yedik. Malum son yıllarda uçak seferleri gereğinden hızlı bir şekilde büyüdüğü için “dolmuşçuluğa” dönüştüğünden artık rötar yemeye alışmıştım. O yüzden de çok fazla umursamadım.

Saat 22:30’da hala ortalıkta bineceğimiz uçak olmadığı için 15 dakika daha rötar yedik. Sonrasında uçak geldi bindik ama bu sefer de uçağın içinde beklemeye başladık. Hiçbir anons yapılmayınca hostese sorduk, o da anons sisteminde arıza olduğu için müdahale edildiğini ve tamamlanmasını beklediğini söyledi. Uzun lafın kısası 21.15 uçağı ancak 23:50 civarında yere indi. Havataş’a binip Levent’e oradan da Seyrantepe’ye vardığımda saat 1’i gösteriyordu. Bir gün önce Ankara’dan otobüsle İstanbul’a  gelmiş olan Aniş yengem, toplam süreye bakıldığında uçakla gelmenin otobüsten daha uzun sürdüğü tezini kanıtlamak için bir done daha yakalamıştı ve rötarları düşününce kesinlikle haklıydı.

1 Nisan 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı 11’de Fahriye’nin Nişantaşı’ndaki yeni evini görmeye gitmek için otobüs durağına geldiğimde beni büyük bir sürpriz karşılıyordu.

2013 Martında Vleminckx’in golüyle Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçı izlediğimiz Türk Telekom Arena’nın etrafını devasa büyüklükte kuleler dikilmişti. 4 yıl önce stadyum dışında etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da güzeli etraf tamamen çamlıktı.

O an, sadece Ankara’nın değil tüm Türkiye’nin kocaman bir şantiyeye dönüştüğü gerçeği ile yüzleşiyordum. Tüm ülke olarak, tarlaları istila eden ve bütün tarım alanları bitene kadar yemeye devam edecek olan çekirge sürüleri gibiydik! Asıl iğrenç olan ise “tarım alanı” tamamen tükenince ne olacağının kimsenin umurunda bile olmamasıydı!

Bana göre konumu nedeniyle Fahriye’nin kendisine daha fazla zaman ayırmasına neden olacağı için beğendiğim evden çıkıp Maçka parkına gidip birer kahve içip yengemin dayımla nasıl tanıştığını dinledik. Hoşbeş sohbetin ardından onlardan ayrılıp teleferikle parkın diğer tarafına geçtim. Aklıma, hiç alakası yok elbette ama, muhtemelen yeşil bir alandan geçtiğimiz için Funchal’da bindiğimiz teleferik geldi.

Sanırım iki dakika süren teleferik yolculuğunun ardından, her deplasmanda, eğer fırsatım varsa, maç öncesi kimseler yokken stadyumu dışarıdan da olsa incelemek için, tekrar Maçka parkına girip daha önce iki kere geldiğim İnönü stadyumunun yerine inşa edilmiş olan Vodafone Arena’yı birkaç farklı açıdan inceleyip, ufak videolar çektikten ve deplasman girişinin yerini öğrendikten sonra sahile indim ve Beşiktaş çarşıya doğru yürümeye başladım.

Barbaros Hayrettin Paşa anıtının bulunduğu ufak parkın sahilinde oturup video anı için çekim yaparken, yanımda laklak eden genç sevgililerin “Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında muhalif kimse kalmadı” muhabbetine kulak misafiri oluyordum. Dayanamadım “biz varız dostum Gençlerbirliği” dedim. Çocuk bana bakıp heyecanla, “Keçiler!” dedi. Gülümsedim.

Çekimden sonra Gayrettepe Petra’da çalışan Onur’un yanına gitmek için parkın içinden geçerken, referandum için sokakta çekim yapan Al Jazeera’den birileri bana yanaştılar ve referandumda ne oy kullanacağımı ve kısaca nedenini sordular.

Petra’da Onur’un bizzat kendisinin yaptığı tatlıları, önerdiği kahveler eşliğinde hüpletirken, bir yandan da büyük bir zevkle bir sürü konudan sohbet edip kahkahalar atıyorduk. Birbirimizi özlediğimiz belliydi.

Petra’dan çıktıktan sonra Barbaros caddesinden Ortaköy’e doğru kıvrılan yoldan sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 25 dakika sonra Ortaköy sahilindeydim. Yine kısa videolar çekip etrafa baktıktan ve biraz da dinlendikten sonra Fahriye ile buluşacağımız Beşiktaş’a doğru yola koyuldum.

Serpil ve Fahriye ile Hayat Memat’ta bol bol sohbet edip bir şeyleri mideye indirirken aklıma Petra’dan çıkarken Onur’un verdiği ve kendisinin yaptığı ekşi maya ekmeği geldi. Çıkarttım ufak birer parça da ondan yedik. Bir gün sonra bize, “%80 başarılı olmuş” dese de gayet lezizdi.

Hayat Mematt’an kalkarken hem şişe bilyesi koleksiyonuma, hem de şehir serisi koleksiyonuma toplam üç yeni parça ekleniyordu ki, gezmenin en keyifli anı olan ganimetleri eve varır varmaz, büyük bir dikkatle bavula ekliyordum.

2 Nisan 2017, Pazar

Sabah 5’te kalkıp otobüs terminalinde teyzemi karşıladık. Saat 10 gibi kahvaltı masasındaydık. Orijinal plan Adalara gitmekti. Defalarca İstanbul’a gelmeme rağmen sadece bir kere Kınalıada’ya gitmiştim. Fakat hem gidiş gelişin uzun sürmesi, hem de dönüş saatlerinin maç saatine göre ya koşuşturmalı ya da çok erken olmasından ötürü vazgeçip Emirgan’a gitmeye karar verdik.

Otobüse binip ilerlerken de Pazar günü sahil trafiği nedeniyle o plandan da vazgeçip hem Onur’un mekana, hem de maçın oynanacağı Beşiktaş’a yakın olmak adına Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne gittik.

Sevim teyzem ve Aniş yengemle çoğunlukla geçmişten keyifli bir muhabbet yaptıktan sonra onlardan ayrılıp Onur’un mekana doğru yürümeye başladık.

Düne göre yoğun olsa da ara ara muhabbet edip, ekmek yapımını izledik. Bu sırada Nevzat Abi aramıza katıldı. Onla da bir süre konuştuktan sonra Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık.

Saat 17 civarıydı ve bir sürü Beşiktaşlı stadyuma doğru yürüyordu. Barbaros caddesinden Dolmabahçe’ye doğru döndüğümüzde ise stadyumdan bize doğru gelen bir sürü Beşiktaş formalı taraftarı görüp şaşırıyordum. Onur’a sorduğumda, maç günü birçok kişinin formalarını giyip Beşiktaş Çarşıya gittiklerini ve orada maç izlediklerini söyledi. Stadyuma bu kadar yakın olup, dışarıda izlemek nedense garibime gitmişti. O sırada Nevzat Abi, tüm biletlerin satıldığını ve karaborsaya düştüğünü söylüyordu.

Üzerimizde forma, atkı ve polarlarla sohbet ede ede misafir tribüne ulaştık. Deplasman gişesi, 2 kez arandıktan ve passoligi gösterdikten sonra tribüne doğru ilerleyen yolda yer alması da ilginçti.

Deplasman tribünü tahmin ettiğim gibi üst katta ve sahanın tam çaprazındaydı. Fakat konum olarak daha önce arkanıza denizi alırken şimdi denizin karşısında yani bilenler için “beleştepe”de yer alıyordu. Hem görüş açısı olarak hem de kredi kartının geçtiği kantini ve tuvaletleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyumlarından daha iyiydi.

Fotoğraf çekinip etrafa bakınırken Onur Abi geldi. Çantadan Ural’ın pankartını çıkarttı. Tam asmak üzereyken bir polis memuru gelip, “önce bakalım” dedim. “Tabi” deyip, Ural’ın Gençlerbirliği üyesi olduğunu, genç yaşta kaybettiğimizi ve kulübün resmi internet sitesinde de bu konuda açıklama olduğunu söyledim. Polis amirine whatsappdan yazıp yorumunu bekledi. Birkaç dakika sonra “amir asılmamasını istedi” dedi. Anlamamıştım. “Neden?” diye sordum. Cevap yoktu. “Her gittiğimiz stadyumda asıyoruz, 3 hafta önce Türk Telekom Arena’da, her hafta 19 Mayıs’ta açıyoruz” dedim ama nafile. Amir, “asılmasın” dediği için asamadık! Şaka gibiydi. Morallerimiz altüst olmuştu.

Bu sırada Ahmet Oğuz’un abisi gelip bizlerle el sıkışıp kendini tanıttı. Onla muhabbet edip maçı beklemeye başladık. Nevzat Abi kadroyu uzattığında Ümit Özat’ın normal kadroya göre Muriqi yerine Ring’i ilk 11’e aldığını yani sahaya forvetsiz çıktığını görüp sinirlendik. Çünkü lig lideriyle oynayacağımız için muhtemelen tek tük pozisyon bulabilecektik ve onları da değerlendirecek birilerinin sahada olması gerekiyordu.

Maç başladığında Alkaralar oldukça disiplinli ve dirençli gözüküyorlardı. Gol yolundaki iki önemli isimden biri olan Serdar’a her pozisyonda en az iki Beşiktaşlı baskı uyguladığı için genel olarak Aydın’ın top taşıyıcılığından faydalanıyorduk. Maçın 34. dakikasında Ring’in ortası ile çaprazda topla buluşan Uğur’un yerinde gerçek bir forvet olsa belki tüm senaryo değişebilirdi ama Özat yüzünden öyle olmadı.

İlk yarının sonuna doğru Beşiktaş’ın en etkili silahı olan “uzun süreli baskılı oyununu” seyrettik. Üst üste 3 kez atak yaptılar. İlk ikisinde topu kapsak da hızlı pres uygulayarak tekrar topu kazanıyor ve bir kere daha hücum ediyorlardı. Haliyle savunma hatta her bir atakta biraz daha dengesiz yakalanıyordu ki, 3. atakta defansımızın sağ kanadı tamamen düştü, golü de o kanattan yedik.

Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hiçbir pankart ve bayrak olmadığını fark edip şaşırdık. Sanırım tek pankart, tam çaprazımızda bulunan kale arkası ile maraton kesişimindeki “Tekirdağ” pankartıydı.

İkinci yarı Ümit Özat, muhtemelen sarı kartı var diye, takımın en iyi defansı Claro’yu çıkarıp yerine Muriqi’yi aldı. Beşiktaş önde olmanın verdiği motivasyon ve rahatlıkla Kırmızı-Siyahlılara pozisyon vermiyordu. 52’de maçın ikinci şansını elde ettik ama kornerden gelen topa Muriqi’nin vurduğu kafa vuruşunu kaleci Tolga çıkarttı. 57’de Ring yerine Velikonja oyuna girdi. Forvet oyuncusunun ilerideki presi sayesinde takım biraz daha hareketlenmeye başlamıştı ki, 61’de serbest vuruştan yediğimiz gol tüm gardımızı düşürdü.

Bu dakikadan sonra neredeyse sahadan yok olduk. 85’te Babel farkı 3’e çıkarttı ve maç da bu sonuçla sona erdi.

Tribünden çıkıp diğer arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Onur, Nihan ve Fahriye’yle bir şeyler atıştırmak için Beşiktaş Çarşı’daki Deli Kadın’a gittik. Bir şeyler içip yerken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Özellikle Onur’un “küçükken beni ‘senin baban Zeki Müren’ diye kandırırlardı. Ben de inanıp herkese sorardım” sözlerine yüksek sesle kahkaha attık.

Kalkmamıza yakın Beşiktaşlı bir taraftar yanımıza gelip, “farklı bir takım taraftarısınız ve şu an Beşiktaş Çarşı’da rahat rahat oturuyorsunuz. İşte bu bizim taraftarların ne kadar özel olduğunu göstermiyor mu?” diye sordu. Güldük. “Eyvallah ama sanırım bu, Gençlerbirliği taraftarının bugüne kadar kimseyle kavgasının olmamasının bir sonucu. Bütün deplasmanda rakip takım taraftarları tarafından iyi karşılanıp muhabbet ediyoruz. Çünkü hiçbiri Ankara’ya geldiğinde sorun yaşamıyorlar. Bunu biz tribüne adımımızı attığımızda abilerimizden öğrendik, şimdi de yeni gelenlere anlatıyoruz” dedik.

Ufak muhabbetimizin ardından taraftar arka masada Beşiktaş’ın 30 yıllık stat anonsçusunun oturduğunu söyleyip bize işaret etti.

Hesabı ödedikten sonra önce Beşiktaşlı taraftara sonra da Onur ve Nihan’a veda edip evin yolunu tuttuk.

3 Nisan 2017, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp önce kahvaltı ardından yengem, teyzem ve Fahriyenin yaptığı kolilere ufak bir destek atıp mini bir taksim turu yapıp oradan havaalanına doğru yola koyuldum.

Taksim heykeli ile Gezi Parkı arasında kalan alanın sadece yayalara göre tahsis edilmiş yeni hali nedense biraz garip görünüyordu. Ayrıca etraftaki insanların büyük bölümünün Arap olması da içinden geçtiğimiz günleri çok iyi özetliyordu.

Rötar yemeden tam zamanında eve ulaşarak, artık alıştığımız üzere, skor hariç gayet güzel bir deplasmanı daha geride bırakıyordum.

Kişisel deplasman karnesi: 28maç, 5g, 9b, 14m, 24ga, 44gy.

Video Anı

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 29 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 26. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)