malicetinkaya tarafından yazılmış tüm yazılar

Reblochon (Fransa)

Paris’teki ikinci günümüzde Tuileries Bahçesinde tüketmek için peynirciden aldığımız iki peynirden biri wikipedia’da en popüler 10 Fransız peyniri listesinde yer alan Reblochon’du.

Fransanın Alpler bölgesindeki Savoie’de çiğ inek sütünden üretilen küfle kaplı peynir sürülebilir yumuşaklıkta bir forma ve hoş bir tada sahip. Hafif bir aroması olan peynir 6-8 hafta olgunlaştırıldıktan sonra en ideal lezzete ulaşması için normalde Mayıs-Eylül arasında bekletilse de, en mükemmel bekleme süresinin Mart-Aralık arası olduğu söyleniyor.

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Saint-Nectaire (Fransa)

Fransa ganimetlerinden biri olan Saint-Nectaire, ağızda eriyecek bir kıvama, asitik, baharatlı ve hafifçe Rokforu anımsatan bir tada sahip lezzetli bir peynir.

17. yüzyıldan bu yana Fransa’nın ortasında yer alan Auvergne bölgesinde inek sütünden üretimi yapılan peynir adını ilk defa, Mareşal Henri de La Ferté-Senneterre tarafından Kral XIV. Louis’e sunulup kısa bir süre içerisinde kralın favori peynirlerinden biri olmasıyla duyurmuş.

Olgunlaşma süresi 8 hafta olan peyniri tüketmek için en fantastik önerilerden biri, tereyağlı bir ekmek diliminin üzerine koyulup sıcacık bir çorbadanın içinde gezdirdikten sonra yenilmesi.

Paris, Arles – Bölüm 4

23 Haziran 2017, Cuma (Paris, Arles)

Plana göre Arles’a gitmek için önce metro ile Gare de Lyon’a oradan da 6.07’de Nimes’e gidecek son olarak da 10.55’te Arles’a doğru çufçuflayacaktık. Haliyle bir önceki gün metro istasyonundaki görevliye metro saatlerini sorduk, akşamdan her şeyimizi hazırladık ve ne olur ne olmaz diyerek ikimiz de saatlerimizi ayarlayıp sabah 5’te kalkıp metro istasyonuna doğru yürümeye başladık. Saat 5.24 olmasına ve ilk metro 5.38’de olmasına rağmen istasyonun girişi kapalıydı. Bir sonraki girişe yöneldik ama o da kapalıydı. Şaşırmıştık. Treni kaçırmamak için taksi kullanmayı önerdim ama Özge başka bir çözüm arıyordu. Derken, şu anda çalışmasa da, 2 tane yürüyen merdivenin bulunduğu ve normalde girişin yasak olduğu yerden, muhtemelen evsiz ya da sarhoş bir adamın çıktığını görüp Özge “neden açık değil?” diye sordu. Adam “tam saatinde açılır” kıvamında bir cevap verdi. Bizi tatmin etmeyen bu cevaptan sonra kısa bir süre birbirimize baktıktan sonra yasak olan yerden içeriye girip koşturarak bineceğimiz 1 numaralı metro hattını aramaya başladık. Sonunda istasyondaydık ama ortalıkta ne metro vardı ne de yolcu. O sırada Özge bana dönüp, “ha siktir!” dedi. Evde bir şey unuttuğunu düşünüp, “nasıl olsa geri döneceğiz” kıvamında hazırladığım cevabı dillendirmek üzereyken, “saat daha 4.30!” dedi. O an benim telefonumun henüz alarmının çalışmadığını fark ettim. Türkiye saatiyle uyanmıştık! Oysa iki gün önce “saatini geriye alsana” demiştim o da “n’olcak ya” diye yanıtlamıştı.

Yapacak bir şey yoktu. Burada oturacak bir yer olmadığı için bir başka hatta geçelim dedik ve ilk durak olduğu için sağlı sollu iki metronun boş bir şekilde beklediği 6 numaralı metro istasyonunda oturup beklemeye başladık. Bu sırada merdivenlerden gelen elinde anahtarlı bir adam bizi kuşkuyla süzüp ilerledi ve bir süre sonra birine bağırmaya başladı. Siyahi bir eleman çıktı ve merdivenlerden yukarı çıkıp uzaklaştı. Muhtemelen adam metronun bir çalışanı ve uzaklaştırdığı adam bir evsizdi ya da başka bir şey. Bu arada ben istasyonu boş yakaladığım için ufak bir çekim yapmak adına tripodumu kuruyordum ki dönüş yolundaki adam beni görüp biraz sertçe, “no camera!” dedi. Ben de yerime geçip oradan ufak bir çekim yaptık. Bu arada köpekli bir kadın görevli merdivenlerden inip yanımızdan geçince bulunduğumuz yerin güvenli olduğunu fark edip rahatladık.

Uykulu gözlerle koltuğa yayılmış bir şekilde zaman geçirmeye çalışırken Özge’nin arkasından bembeyaz saçları olan yaşlı bir kadının yaklaştığını fark ettim. Tam ona işaret edecekken kadın Fransızca bir şeyler söyleyip Özge’nin bavuluna bir tekme salladı. Tam ayağa kalkacakken kadın kendi kendine mırıldanıp arkasını döndü. Eliyle üstündeki eşofmanı düşmesin diye tutan kadın muhtemelen hem evsiz hem de deliydi. Özge şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kadının bavulu tekmelerken söylediklerinden sadece “şişko!” dediğini anladığını söyledi ve “şişman mıyım gerçekten?” diye sordu. Güldük.

Saat 5.30’da 1 numaralı metro ile gara, 6.07’de de trene binip Nimes’e doğru yola koyulurken doğrudan devrilmiştik.

9.10’da Nimes’e inip kruvasan, tatlı ve çay ile kahvaltı yapıp yaklaşık 1 saat rötar yiyerek trenle Arles’a geçtik.

Gardan eve doğru kısa bir süre ilerledikten sonra surların arasından geçerek şehre girdik.

Antoine ve Claire’in evine doğru ilerlerken gördüğümüz eski evler ve dar sokaklarıyla şehir çok güzel görünüyordu. Aklıma doğrudan Venedik geliyordu.

Antoine’ların evi 3-4 evle birlikte aynı avluya açılan 2 katlı oldukça güzel bir evdi. Anahtar için bir süre etrafa bakındıktan sonra Antoine birden kapıyı açınca şaşırıp kaldık çünkü evde olmayacağını düşünüyorduk.

Oradan buradan laklak ederken Antoine’ın içtiği biranın 25’lik olduğunu görüp şaşırdım. Malum Türkiye’de ve birçok ülkede 33 veya 50’lik şişeler tercih ediliyordu. Sorduğumda “Fransa’da genelde 25’likler tercih ediliyor” cevabını alıyordum. Ülkenin şarap ülkesi olduğunu düşününce gayet normaldi aslında.

Bir süre dinlendikten sonra hazırlanıp Özge’nin arkadaşları Sophie ve Laurene’le buluşmak için hemen dibimizde yer alan ve şehrin en ünlü yapılarından biri olan, 90 yılında Romalıların yaptığı Arles Amfitiyatrosu’na (Arènes d’Arles, 90) doğru yürümeye başladık. Günümüzde boğa güreşlerinin de yapıldığı amfitiyatro oldukça heybetli görünüyordu.

33 derece sıcaklık ve nemli hava nedeniyle gölgelerden ilerlemeye çalışıyorduk. Sophie ve Laurene’le buluşup ufak bir şehir turuna çıktık. Romalılar için önemli bir liman kenti olduğu için birçok önemli yapıyı barındıran Arles’da dolaşırken Antik bir Roma kentinde dolaştığınızı hissediyordunuz.

Amfitiyatronun hemen arkasında bulunan Antik Tiyatro (Théâtre antique d’Arles) da gayet güzel görünüyordu.

Dar sokaklar ve hoş evlerin arasından bir süre daha ilerledikten sonra Mule Blanche’da mola verip yemek yedik.

Yemek servisinden önce, tıpkı Paris’te de olduğu gibi, su ikram ediliyordu. Benim en beğendiğim yemek safranlı ve kişnişli tekir balığıydı! Çok lezizdi doğrusu.

Yemeğin ardından sıcağa rağmen kenti adımlamaya devam ettik. Şehrin Roma liman kenti olması dışında en önemli özelliği ünlü ressam Van Gogh’un ustalaştığı, kendine özgü bir üslûp geliştirdiği ve Rhone Üzerinde Yıldızlı Gece ya da Kafe Terasta Gece gibi birçok ünlü eserini yaptığı şehir olmasıydı.

Van Gogh’un 1888’de çizdiği en ünlü eserlerinden biri olan Kafe Terasta Gece’nin (Café Terrace at Night, 1888) konu edindiği kafenin önündeydik. Aynı renkte ve şekilde muhafaza edilen kafe oldukça ilgi çekici görünüyordu. Fakat sıcaktan ötürü açılmış olan şemsiyeler yüzünden tam anlamıyla kafeyi göremiyordunuz. Bu yüzden iki gün sonra akşam gelip şemsiyeler kapalıyken bir fotoğraf çektim.

Sıcak, sokaklar, evler derken bir kere daha yorulmuştuk. Önce Glacier Arelatis’te dondurma yedik.

Naneli, lycheeli ve vanilyalı benim tercihlerimdi. Pek güzeldi ama akşamüstü hayatımın en güzel dondurmasını yiyeceğimin henüz farkında değildim.

Dondurmadan sonra bu sefer de Rhone nehrine doğru yürüdük.

Ünlü bir kitapevinde bir süre bakındıktan sonra Constantine Hamamının (Baths of Constantine) yanından geçip tekrar Cafe Van Gogh’un bulunduğu Forum meydanına ulaştık.

Tatlı bir şarap olan muscat deneyip, bir süre laklak ettikten sonra Sophie ve Laurene’e veda edip eve geri döndük.

Endomondo “5.5km yürüdünüz” diyordu.

Antoine’den sonra eşi Claire ve ufaklıkları Leonie ve Philemon ile tanıştım. 4 yaşındaki Leonie yenilesi bir yaratıktı! 7 yaşındaki Philemon ise enerjisi tavan yapmış komik, eğlenceli bir erkek çocuğuydu. Dünya tatlısı insanlardı.

Akşamüstü avluda muhabbet ederken Leonie su fışkırtan oyuncağı ile bizleri serinletirken, Philemon bir karınca yuvası görüp akla gelmeyecek savaş stratejileri geliştiriyordu. Bunların en yaratıcısı, yuvanın etrafını sararak dizdiği ikişer kısa tahta ile “katapultlar” yapmasıydı. Kısaca üsteki tahtanın havadaki kısmına eliyle vurunca tahta ileri doğru fırlıyordu! Kahkahalar arasında yaptıklarını izledik.

Papanın Roma’ya gitmeden önce yaşadığı bölgenin adı olan ve o bölgede üretilen, birkaç gün sonra Paris’te oldukça pahalı olduğunu öğreneceğimiz, Châteauneuf-du-Pape marka nefis ötesi şarap eşliğinde akşam yemeği ve peynir tabağının ardından Claire masaya bir dondurma getirdi. Portakal ve muskatlı (küçük Hindistan cevizi / baharat) dondurma inanılmaz lezzetliydi. Onun mu yaptığını sorduğumda gülerek “evet” dedikten sonra Soleileïs adında bir dondurma dükkânından bahsetti. 8 ay çalışan, 4 ay ise bulabildiği tüm organik meyve ve sebzelerle çeşitli kombinasyonlar deneyerek en acayip lezzeti bulmaya çalışan bir kadının sahip olduğu dükkânı hemen “gidilecekler” listemize ekledik. Claire bu dondurmayı en son 2 yıl önce yediğini ve bir kere daha yemek için tam 2 sene beklediğini söylediğinde iştahımız iyice artmıştı doğrusu!

24 Haziran 2017, Cumartesi (Arles, Gard)

Cumartesi günü 9’da kalkıp kahvaltı ve ardından ufaklıklarla bir süre oynadıktan sonra Türkiye’ye götürmek üzere bir şeyler almak için dışarı çıktık.

İlk olarak Antoine’ın söylediği ikinci el plakçıya gidip Edit Piaf’ın 1958’de basılmış 4 şarkılık La Via en Rose / L’hymne A L’amour 45’liğini 8 Euro’ya satın aldım. Ardından dün gittiğimiz kitapevinde gözüme kestirdiğim Daft Punk’ın en sevdiğim albümü olan Random Access Memories’i 21,90 Euro ödeyip sepete ekledim ve birkaç tane de güney şarabı alıp alışverişi sonlandırdık ve Pazar yerine doğru ilerledik.

Sebzeler, meyveler, balıklar ve en çok ilgimi çeken peynirler çok güzel görünüyorlardı. Yola çıkmadan önce herkes yiyecek bir şeyler alacak ve bir yere oturup onları atıştıracaktık. Biz de peynir almaya karar verdik ve bir tezgahın önünde durduk.

Özge satıcıdan sevdiği peynirlerden kesmesini rica ederken ben de müşterilerin denemesi için kesilmiş ufak peynirleri ağzıma atıp tatlarına bakıyordum. Bir, iki, üç derken muhtemelen beş-altı tane denedikten sonra Fransız peynirlerinin gerçekten çok özel olduğunu bir kere daha anlıyordum.

Peynirleri aldıktan sonra öğle yemeği için Jerome ve eşinin yanına gittik. Sonrasında Antoine ile Leonie de bize katıldı ve afiyetle getirilenleri yiyerek laklak ettik.

Yemeğin ardından dün geceden beri heyecanla beklediğimiz dondurmalardan yemek için adımlamaya başladık.

Soleileïs’in önüne geldiğimizde saatlerimiz 13.40’ı gösteriyordu. Dün Claire’in bahsettiği kadın usul usul dondurmaları yerleştiriyor ve 14’deki açılış için hazırlanıyordu. Dışarıdaki masaya oturup beklemeye başladık. Dondurmacı kadın saat tam 14’te kapının önünde bulunan sandalyeyi alarak açılışı yaptı. Hemen içeriye damlayıp çeşitlere göz gezdirmeye başladık.

Hepsi birbirinden ilgi çekici görünen dondurmalardan yabani erikli, rom ve üzümlü, zeytinyağlı ve vanilyalıda karar kılıp masamıza döndüğümüzde kesinlikle hayatımda yediğim en güzel dondurmaları yiyordum. Nefis ötesiydi!

Dönüş yolunda Antik Tiyatro’ya uğradık. Özge görevliye biletler hakkında bir şey sorarken adamın bıyık altı gülümsemesine şaşırmıştı. Bir süre sonra adam üstümdeki şirin baba tişörtünü gösterip, “kusura bakmayın şirin babayı görünce güldüm” diyince biz de gülerek görevliye eşlik ettik.

Saat 15.30 gibi arabalara atlayıp belediye düğünün yapılacağı Beaucaire’e doğru ilerlerken 36 derece sıcaklık iç kavurucuydu.

Türkiye’dekine benzer “evet”lerin ve kısa bir nikahın ardından tekrar arabalara atladığımızda hava sıcaklığı 39’u gösteriyordu! Neyse ki ormanın içinde yer alan bir kamp alanına gidiyorduk.

Yaklaşık 20-30 dakika sonra Sousta kamp alanındaydık.

Rhone nehrine bağlanan Gardon nehrinin geçtiği kamp yeri oldukça güzel görünüyordu. Kayıt yaptıracağımız sırada cüzdanımı evde unuttuğumu fark ediyordum ama neyse ki pasaporta ihtiyaç olmadı. Alanda bir sürü Alman ve Hollanda plakalı araç ve karavan görüyorduk. Prefabrik evler, büyük çadırlar ve karavanları görünce aklıma Akyaka’da kalırken uğradığımız kamp alanı geliyordu. Çadırları kurduktan sonra hazırlanıp düğünün yapılacağı ve Antoine’ın “nefis bir yere gideceğiz” diye daha önceden anlattığı Gard Köprüsü’ne (Pont du Gard, 1) doğru yürümeye başladık.

Kokteyl alanı ünlü köprünün hemen yanında yer alıyordu. Romalılar tarafından 1. yüzyılın ortalarında inşa edilen ve Uzes yakınlarındaki pınarlardan Roma şehri Nemasus’a (Nimes) su taşıyan yaklaşık 50 km uzunluğundaki bir su yolunun parçası olan su kemeri oldukça heybetli görünüyordu.

Daha önce Türkiye’nin birçok yerinde su kemeri görmüştüm ama bunun kadar büyük ve tamamen korunmuş olanını ilk kez görüyordum.

Bir yandan bir şeyler atıştırıp laklak ederken bir yandan da, sıcak havadan ötürü, sürekli Gardon nehrinde yüzen insanları kıskançlıkla takip ediyorduk.

Bir ara köprüye doğru yürüsem ayıp olur mu acaba diye düşünürken Özge’nin arkadaşlarından Olivier ve birkaç kişi yanıma gelip “hadi köprüye gidelim” dediler. Olivier, 30 yıl önce en üst kısım olan su kemerinde de yürünebildiğini ve defalarca oradan yürüdüğünü ayrıca şu an nerede olduğunu hatırlamasa da köprü üstünde Romalılar zamanında çizilmiş cinsel içerikli resimler olduğundan bahsetti ama kısa süreli gezimiz sırasında gözümüze çarpmadı.

Köprüden döndüğümüzde kokteyl sona ermiş herkes düğün salonuna gitmişti.

Bizimkinden farklı olarak ara ara oyunların oynandığı düğün eğlenceliydi.

Mesela birinde gönüllüler pistte koyulan sandalyelere oturuyorlar ve sunucu örneğin, “ruj bulun” dediğinde fırlayıp görevi yerine getirdikten sonra sandalyelerine geri dönüyorlardı ama her görevde bir sandalye eksiliyor böylece bir kişi oyundan düşüyordu. Kahkahalar attığımız birçok sahneyle karşı karşıya kaldık!

Bir ara dışarıda “Flamingo dansı” yapalım fikri ortaya atıldı. Grup tek tek figürleri çalıştı ve bir süre sonra piste sergilediler.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Olivier’in tam bir disko canavarı olduğunu, muhtemelen kemiklerinin olmadığını şaşkınlıkla fark ediyordum. Hem enerjisi bitmiyor hem de inanılmaz hamleler yapıyordu.

Gece 1,5 civarlarında salondan ayrılıp çadırlarımıza dönüp günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 3

22 Haziran 2017, Perşembe (Paris)

Sabah yaptığımız ufak bir kahvaltının ardından hazırlanıp 11.20’de alışıldığı üzere Nation’a gidip bu sefer 6 numaralı metroya binip Bir-Hakeim’de inerek Eiffel Kulesine doğru yürümeye başladık. Bu hattaki metrolar daha önce bindiklerimize göre daha eskiydi. Mesela duraklarda kapıları açmak için kolu 180 derece yukarı doğru döndürmeniz gerekiyordu. Metro istasyonlarının bazılarından çıkmak için yanınızda biletinizin olması gerekiyordu. Çünkü çıkışta da turnikeleri açmak için bir kere daha biletleri kullanıyordunuz. Paris bugüne kadar gittiğim ülkeler arasında toplu taşımada en fazla bilet denetimin yapıldığı şehirdi. Fakat buna rağmen göz göre göre turnike üstünden atlayanlar, çıkan insanların ardından içeri dalanlar ya da çıkışlarda çıkan insanlara yakın geçip dışarı çıkan bir sürü insanı görmek mümkündü.

Hava sıcaklığının 39’a çıkacağı şimdiden hissedilebiliyordu. Kulenin bulunduğu alana ulaştığımızda beklediğimden çok daha az turist olması isabetti doğrusu. Ben bilet sırasına girerken, muhtemelen bir gün önce başına güneş geçtiği için sabahtan beri hafif hafif başı dönen Özge kitap okuyup pineklemek için çimlere doğru ilerliyordu.

Sıra bana geldiğinde görevli “sadece 2. kata çıkmak için 11, 2 ve en üst kata çıkmak için 17 Euro lütfen” dedi. Gelmişken zirve yapmak gerek diyerek 17 Euro verip önce arama ardından da asansör için beklemeye başladım.

Beklerken sürekli göz gezdirdiğim “demir yığını” şeklindeki kulenin şekli, rengi ve basit yapısı, hiç beklemediğim şekilde beni büyülüyordu.

Fransa gezim sırasında gördüğüm en orijinal ve etkileyici yapı hiç şüphesiz Eiffel Kulesiydi.

Asansörü beklerken, sonradan Bangladeşli olduğunu öğreneceğim, orta yaşlı bir adam başka turistlere sarmış uzun uzun geyik yapıyordu. Asansörde de başka turistlere sardığına şahit oldum.

İkinci kattan şehir, tarihi yapılar, bahçeler, köprüler ve Sen nehri gayet güzel görünüyordu.

Gezintinin ardından bir kere daha asansör sırasında beklemeye başladım. Az sonra bizim Bangladeşlinin heyecanlı bir şekilde arkadaşlarıyla muhabbetlerini işitiyordum.

En üst kat haliyle daha havalıydı. Mesela şampanya satın alabiliyordunuz. Ya da Gustave Eiffel’in saygın misafirlerini ağırlamak için kulenin tepsinde yaptırdığı küçük odayı görebiliyordunuz. Odada 10 Eylül 1889 yılında Eiffel’in kızı Claire ile birlikte Tomas Edison’u ağırlaması sahneleniyordu.

En üst kattan şehri daha da kuş bakışı ve güzel görünüyordu.

Bir ara video çekerken çaprazdaki bir kadının birkaç kez “oh my god!” demesine tepkisiz kalamayıp kafamı çevirdim. Erkek diz çökmüş evlenme teklif ediyordu. Konuklar kısa bir süre durup kadının cevabını bekledi. “Evet”den sonra önce alkış, ardından da tebrikler edildi ve herkes kaldığı yerden gezisine devam etti.

Bu sefer de aşağıya inmek için asansör bekliyordum. Asansöre bindiğimde Bangladeşli Abi asansör görevlisi siyahi genç kıza şakalar yapıyordu. Asansör önce alışveriş yapılabilen 1. katta durdu ardından da yere indi. Eiffel gezisi 2 saat sürmüştü.

Saat 3’e geliyordu ve sıcaklık iyice yükselmişti. Kısa yürüyüşümüz sırasında etrafta sürekli at kestanesi ağaçları görmek, Oslo’dan sonra bir kere daha şaşırmamı sağlıyordu. Çünkü çocukluğu geçirdiğim Esat’taki Başçavuş sokağın neredeyse tamamı at kestaneleriyle kaplı olduğu için bana çok sıradan bir ağaç gibi gelse de Oslo’da ya da Paris’te tüm turistlik yerlerde bu ağaçla karşılaşmak garipti 🙂

Bir şeyler yemek için gözümüze kestirdiğimiz Relais de la Tour’a oturduk ve ördek ve elmalı tart sipariş ettik. Arkadaki televizyonda yüksek sıcaklar nedeniyle Eiffel’in yanındaki havuza girmiş çocuk ve yetişkinlerin görüntüleri dönüyordu. Kızarmış ördek but ve azcık karamelize edilmiş soslu elma turtası gayet güzeldi.

Yemeğin ardından nehre doğru yürürken gözümüze çarpan ilginç yapı Rus Ortodoks Holy Trinity Katedraliydi.

Nehrin kenarında Özge ile vedalaşıp Zafer Takı’na (Arc de triomphe de l’Étoile, 1806-1832) doğru yürümeye başladım. Napolyon Bonapart, Austerlitz savaşında galip gelen Fransız askerlerine “evinize zafer taklarının altından geçerek döneceksiniz” diye seslenmiş ve 1806’da takın yapılmasını istemiş. Fakat araya giren bir sıra olay nedeniyle tak ancak 26 yıl sonra tamamlanabilmiş.

12 caddeye yol veren geniş ve büyük bir döner kavşakta yer alan tak gayet güzel görünüyordu.

Bir süre bakındıktan sonra tekrar Özge’nin bulunduğu Sen nehrinin kenarına doğru yürümeye başladım. Bu arada hava çok sıcak olduğundan, biraz serinlik vermesi için midir bilinmez ama geldiğimiz günden bu yana birçok sokaktaki kaldırım kenarlarında temiz ve berrak su aktığını görüyordum. Ayrıca Paris’te geldiğimizden bu yana gördüğümüz motosikletlerin büyük bir bölümünün önünde iki tekerlek olması da ilginç bir ayrıntıydı.

Özge’ye ulaştıktan sonra nehir kenarından bir süre yürüdükten sonra Grand Palais’ın (Grand Palais des Champs-Élysées, 1897-1900) önünden geçip Champs-Élysées’yi kestik ve Concorde Meydanı’na (Place de la Concorde) ulaştık.

Muhtemelen Fransa bisiklet turu nedeniyle sokakların kenarlarına portatif tribünler yapılmıştı.

Yol üstünde gördüğümüz Aux Delices de Manon’a oturup ahududulu milföylü bir tatlı ve frambuaz, limon ve passion fruitlu sorbe/dondurma yedik. Hepsi pek lezizdi ama keşke seçimlerimizin hepsi ekşi olmasaydı. Bu dükkanın bir ilginç yanı ise oturursanız fiyatların daha yüksek olmasıydı. Muhtemelen bu yüzden maps’teki puanı 5 üstünden 2,2.

Hesabı ödedikten sonra Aşçı Fare (Ratatouille / Ratatuy) animasyonunda, penceresinde ölü farelerin asılı bulunduğu “haşere ile mücadele” dükkânını görmek için maps’te işaretlediğim yıldızı takip etmeye başladık. Fakat o yıldız aslında bizi dünyaca ünlü makaroncu Ladurée’ye götürüyordu.

Evde de defalarca yapmayı denediğim ama orijinalini ilk kez yiyeceğim makaroncuda renkler, çeşitler ve elbette fiyatlar göz kamaştırıcıydı. Tanesi 2,1 Euro olduğu için 5 tane seçtik. Original Columbia (çikolatalı), lavantalı, yeşil elmalı, passion fruitlu ve portakal çiçekli.

Tattığımda ilk fark ettiğim şey kabuğun benim yaptığım gibi kıtırımsı olmadığı idi. Acayip derece ince ve hafif bir baskıyla kırılabilir yumuşakçaydı. Kolombiya çikolatalı hariç dolgu bölümü de benimkinden çok farklıydı. Zira benim kullandığım tarifte dolgu malzemesi çikolatayı eritip içine eklenerek hazırlanıyordu. Oysa burada jölemsi bir kıvamda marmelat şeklindeydi. İlk denememde bu ayrıntılara önem vermeye karar verdim çünkü artık önümde gerçek bir örnek vardı! 🙂

Ara ara durarak leziz makaronları ufak ısırıklarla mideye indirdikten sonra önce Aşçı Fare‘ndeki ünlü “haşere ile mücadele” dükkanına (Destruction Des Animaux Nuisibles) uğradık. Ancak kepenk kapalıyken bir fotoğraf çektim. Kapanlara asılı olan farelerin 1925’te Sen nehrinden gelen gerçek fareler olduğunu gösteren yazıyı okuyunca animasyondaki sahne daha da gerçek bir hale büründü.

Chatelet’den metroya binip eve ulaştığımızda endomondo “12km yürüdünüz” diyordu.

Evde bir süre pinekleyip dinlendikten sonra 9 numaralı metroya binip akşam yemeği için Oberkampf’a gittik. 13 Kasım 2015’te yapılan vahşi terör saldırısında 100 kişinin hayatını kaybettiği Bataclan da bu bölgede yer alıyordu. (Arles’dan döndükten sonra gittiğimiz Pere-Lachaise mezarlığında da bu saldırıda yaşamını yitirmiş 21 yaşındaki genç bir kadının mezarını görecektik.)

Bir süre etrafta dolaştıktan sonra Zeynep’in “kesin bruncha gidin” dediği BigLove’da şansımızı denemeye karar verdik. İçerisi tıklım tıklımdı ve ortam gayet güzel görünüyordu. Menüye bakınca lokantanın İtalyan yemekleri yaptığını fark ettik. Yediklerimiz arasında en nefisi stracciatella ve trüf mantarlı burrate idi. Bir çeşit mantarla yumuşak ve sulu peynirin karışımı olan yemek, zeytinyağı ve ekmekle birlikte çok lezzetliydi bayıldık.

Böylece Paris’e bir virgule koyup bir sonraki gün Arles’a doğru yelken açacaktık…

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 2

21 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Sabah 8.30’da kalkıp kahvaltılık bir şeyler almak için sokak başındaki pastaneye (boulangerie patisserie) gittim ve kruvasan ile Pain au chocolat alıp geri döndüm.

Ev sahibinin yememiz için bıraktığı reçeller eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptık. Özellikle kruvasan daha önce yediklerimden oldukça farklı ve lezzetliydi. Çikolatalı “ekmek” ise çok başarılı değil ama güzeldi. Kahvaltının ardından gideceğimiz yerleri maps’te yıldızladım ve saat 10.30 gibi ikinci gün planını yerine getirmek için adımlamaya başladık.

Hava sıcaklığı gün içinde 37 dereceye kadar yükselecek olsa da bol bol durup pinekleyerek güzel bir gün geçireceğimiz düşünüyorduk. Ayrıca dün de tecrübe edindiğimiz üzere ne kadar çok su içersek içelim çişimizin gelmemesi de bol bol yürüyen bizler için bulunmaz bir nimetti.

Rue de Montreuil üzerinden etrafa bakına bakına yürümeye başladık. Bir süre ilerledikten sonra bir marketin sokak raflarında bulunan Lindt’in en sevdiğim çikolatalarından biri olan Passion Fruitlu sütlü çikolatasını görüp fiyatını sorduk. 1,5 Euro’yu duyunca birkaç tane almak istesem de Türkiye’ye götürmeyi düşündüğüm için yanımızda eriyeceğini fark edip dönüşte ya da Arles’dan sonra almaya karar verdim. Bu arada orta yaşlı görevli “Türk müsünüz?” diye sordu. “Evet” deyince 33 yıldır Fransa’da yaşadığını ve 25 yıldır da Sabah adındaki marketi işlettiğini söyledi. Kaldığımız evin yanında da aynı adda bir yer olduğunu söyleyince onu da başka bir akrabasının işlettiğinden bahsetti. “Çikolataları ayırayım istediğiniz zaman alın” dedi ama “hiç zahmet etmeyin” diyerek selam verdik ve kısa bir süre sonra Bastille meydanına ulaştık.

Günümüzde bir anıtın bulunduğu meydanda daha önce Bastille Hapishanesi yer alıyormuş. 14 Temmuz 1789 tarihinde monarşinin suiistimalini temsil edin ve sadece 7 mahkûmun bulunduğu hapishaneye halk tarafından Fransız İhtilali’nin parlama noktası olarak kabul edilen bir baskın düzenlenmiş. 18 yüzyıl sonlarında hapishane taşları yerinden sökülerek yıkılmış ve bizim de birkaç gün sonra yanından geçeceğimiz Concorde Köprüsünün yapımında kullanılmış.

Meydandan IV. Henry bulvarına dönüp Sen nehrine doğru bir süre yürüdükten sonra nehir üstünde yer alan iki meşhur adayı ve her biri birbirinden farklı yapılmış nefis köprüleri görüyorduk.

Kısa bir süre dinlendikten sonra Sophie’nin notlarında yer alan Berthillon dondurması yemek için yıldızladığım ada üstündeki dükkânın kapalı olduğunu fark ettik. Kısa bir süre afalladıktan sonra berthillonun aslında bir dükkânın adı değil de bu bölgede satılan bir dondurma olduğunu fark ettik. Ufacık bir dükkândan 3 çeşit dondurma alıp nehir kenarında oturup afiyetle yedik. Tok ve dolgun tadıyla dondurma son derece lezizdi. Aklıma yıllar önce Kekova kalesindeki butik bir dükkânda yediğim ve bu güne kadar yediğim en güzel dondurma olan şeftalili dondurma geldi. (Birkaç gün sonra Arles’da daha acayibini yiyeceğimin henüz farkında değildim.)

İki adayı birbirine bağlayan Saint-Louis’den geçip kısa bir süre yürüdükten sonra Fransız gotik mimarisinin en güzel örneği olan Notre Dame Katedraline (Cathédrale Notre Dame de Paris, 1163-1345) ulaştık.

İki hafta önce bir teröristin elindeki çekiçle polislere saldırdığı alanın etrafında sirenleriyle sivil polis arabaları geçiyor, az sayıda da olsa otomatik silahlarıyla askerler nöbet tutuyor ve yukarıda bir helikopter dolanıyordu ki gezimiz boyunca bu uygulamanın Paris’teki tüm turistlik yerlerde yapıldığına şahitlik edecektik. 15 Temmuzdan sonra Ankara’da bol bol duyduğumuz ve her duyduğumuzda tedirgin olduğumuz helikopter sesini burada da duymak oldukça garip bir histi doğrusu.

Ara ara dolaşan ve ardından sert bakışlarla etrafı gözleyerek nöbet tutan askerlerin hemen dibinde oturan, muhabbet eden, telefonlarıyla oynayan son derece rahat ve lakayt turistler oldukça tezat ve ilginç manzaralar sergiliyorlardı. (Çekindiğim için fotoğraf çekmedim ama yazıyı hazırlarken keşke birkaç kare alsaydım diye hayıflanmadan edemedim doğrusu.)

Özge’nin “Sacre Coeur’la birlikte bugüne kadar beni en çok etkileyen yer” dediği katedralin üstünde yer alan heykeller, içerideki heykeller, cam süslemeleri ve ayrıntılar gerçekten de etkileyiciydi.

Fakat ne yalan söyleyeyim, benzer bir mimariyle yapılan Milano’daki efsanevi Duomo’yu gördükten sonra buradan o kadar da çok etkilenmemiştim.

Notre Dame’dan çıktıktan sonra adanın ucuna doğru ilerleyip Neuf köprüsünden geçerek ikinci önemli durağımız olan Orsay Müzesine (Musée d’Orsay, 1898-1900) ulaştık.

12’şer Euro ödeyerek bilet aldığımız, eski bir tren garı olan yapının hem dış hem de iç mimarisi oldukça büyüleyiciydi.

Birkaç yıl önce Amsterdam’da müzesine gittiğimde renk tonlarına ve canlılığına hayran kaldığım Van Gogh’un bazı eserleri müzedeki gezimizde ilk gözümüze çarpan çalışmalardı.

Çoğunlukla Fransız sanatına ait, 1848 – 1915 yıllarında arasında yaratılmış heykeller, resimler, mobilyalar ve fotoğrafların sergilendiği müzede, şu anda tam adını hatırlayamasam da, başyapıtların sergilendiği galeri oldukça başarılıydı.

Ernest Christophe’nin son derece büyüleyici İnsanlık Komedyası / Maske (La Comedie Humaine dit Aussi Le Masque, 1827) heykeli.

Henri-Edmond Cross’un canlı renklerliyle insana mutluluk veren Perilerin Uçuşu (La Fuite des Nymphes, 1856) tablosu.

Gustave Courbet’in devasa Sanatçının Stüdyosu (L’Atelier du peintre, 1855) tablosu.

Francois Pompon’in ikonlaşan beyaz ayı (L’Ours blanc, 1922) heykeli.

Aristide Maillol’un etkileyici beyazlık ve doğallıktaki Mediterranee dit aussi La Pensee, 1861 heykeli.

Auguste Rodin’in ürkütücü Cehennem Kapıları (Porte de l’Enfer, 1840) çalışması.

Van Gogh’un birkaç gün sonra gideceğimiz Arles’da çizdiği ünlü Ren Nehri’nde Yıldızlı Bir Gece (Starry Night Over the Rhone, 1888) tablosu.

Claude Monet’nin ünlü Nilüferler (The Water-Lily Pond, 1899) tablosu.

Büyülenmiş bir şekilde Orsay’dan çıktıktan sonra Türkiye’deyken en çok hayalini kurduğumuz şeyi yapmak için bir peynirci bakınmaya başladık. Kısa bir süre dolaştıktan sonra nefis bir peynircideydik. Dışarısı alev alev yanarken dükkânın buz gibi havası da bizi cezbetmeye yetmişti doğrusu.

Kısa bir süre bakındıktan sonra Fransa’nın güney doğusunda yer alan Alpler bölgesi Savoie’de çiğ inek sütünden üretilen dışı küfle kaplı ve sürülebilir yumuşaklıktaki Reblochon ve inek sütünden yapılan, olgunlaşması için dışı samanla kaplanan hafif sert Tomme au Foin alıp dışarı çıktık. İleride bir marketten rose ve fırından da baget ekmek alıp doğruca Tuileries Bahçesine doğru adımladık.

Bahçeye girdiğimizde sıcaktan yere yapışmak üzereydik. Hemen bir çeşmede suyumuzu tazeledik, yüzümüzü yıkadık ve en gölge yere gidip peynirleri doğrayarak, bagetimizi bölerek ve şaraplarımızı bulduğumuz plastik kaba koyarak yemek masamızı hazırlamaya başladık.

Bu sırada etrafımızdaki gölgede pineklemekte olan yaşlılar, ilk defa geçen yıl Rydboholm’de dolaşırken gördüğüm ellerindeki ağır demir bilyeleri, hedefteki bilyeye en yakın yere atmaya çalışarak oynanan Petank / Boules oynamak için hazırlanmaya başlamışlardı.

Bir yandan onları izleyerek, bir yandan da tatilde olmanın verdiği baştan çıkarıcı halet-i ruhiyi içimizde usulca eriterek, peynir ve şarabın tadını çıkarıyorduk.

Yemeğimiz bittikten sonra bahçenin diğer tarafına geçerek ünlü L’ouvre müzesinin girişlerinden biri olan cam piramide,

ve Napoleon’un bir yıl önceki askeri başarılarını anmak için 1806-1808 yılları arasında inşa edilen Carrousel Zafer Takına (Arc de Triomphe du Carrousel) bir göz atıp normalde yemek yemek için not ettiğimiz ama malum karnımız tok olduğu için sadece dolaşmak için Yahudi mahallesi olan Le Marais’a doğru yürümeye başladık.

Mahalleye vardığımızda iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Birkaç kere ara verip dinlendikten sonra bol bol falafel dükkânının yer aldığı mahallede dolanırken Kerem Abinin listeye eklettiği Pompidou Merkezi’ne ulaştık.

O anda anlamasak da bir sonraki gün anımsayacağımız üzere, aslında bugün müzik günüydü, bu yüzden de her yerde canlı müzik yapılıyordu. Biz de bir dondurmacıdan dondurma alıp bir yandan onu yiyerek, bir yandan da canlı müziği dinleyerek nefesleniyorduk. Sonraki günlerde birkaç yerde daha göreceğim üzere dondurmalar külaha gül yaprakları şeklinde sürülerek servis ediliyor, istenirse ortasına bir macaron konuyor ya da yalamak yerine kaşıklayarak yemek isteyenler için bir adet kaşık veriliyordu.

Yandaki dükkandan birkaç hediyelik aldıktan sonra Saint Paul metro durağına vardığımızda artık yorgunluktan düşmek üzereydik. Dile kolay toplam 15,1 km yürümüştük ve saat 8’e geliyordu. 1 numaralı hattı kullanarak Nation metro durağına ulaşıp yukarıya çıktığımızda tıpkı Pompidou’daki gibi her köşe başında birileri ya canlı müzik yapıyor ya da son ses müzik açmış diniyorlardı. Marketten birkaç içecek alıp eve döndük ve Paris’teki ikinci günümüzü de tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 1

Kullanım süreleri bitmek üzere olan millerimizle 2016’nın son günlerinde yaklaşık 800’er TL’ye (216 Euro) Paris’e gidiş-dönüş uçak biletlerimizi aldık ve 6 ay sonraki Fransa yolculuğumuzu beklemeye başladık.

Mayıs ayının son günlerde Paris’te yaşayan Zeynep ve Ela’nın önerileriyle, hem daha az turistlik olduğu, hem de metroya ve Arles’a gitmek için kullanacağımız Gare de Lyon tren garına yakın olduğu için, Viyana’daki gibi bölge bölge planlanmış olan merkez Paris’in 11. bölgesinde (11th Arrondissement) karar kılıp, Yunanistan, Danimarka ve Norveç’ten sonra Fransa’da da Airbnb kullanarak 6 gece için 1704 TL’ye (425 Euro) bir ev kiraladık.

Bu arada Özge’nin arkadaşı Sophie, “Paris’te neler yapılabilir” adlı harikulade bir liste hazırlayıp bize gönderdi. Gitmemize bir-iki hafta kala ben de o listedeki yerleri yakınlıklarına göre sıralayıp görmek istediğim birkaç yeri de ekleyerek 6 günlük bir plan hazırladım. Artık gitmeye hazırdık.

20 Haziran 2017, Salı (İstanbul, Paris)

Haziranın son günlerinde olmamıza rağmen hiç alışık olmadığımız bir şekilde nerdeyse tüm Türkiye’de bol bulutlu, rüzgârlı ve yağmurlu günler geçiriyorduk. 19 Haziran Pazartesi günü Ankara 18-20 derece arasında dolaşıyorken Zeynep, “Paris yanıyor, 32 derece” diye mesaj atıyordu. Oysa ben bunun tam tersine alışkındım. Hakan’la Rancid konseri için 2012 Temmuz’unda Viyana’ya gittiğimizde Türkiye cayır cayır yanarken Viyana 19-20 derece arası seyrediyor ve ara ara deli gibi yağmur yağıyordu. Ya da geçen yıl Temmuzun son günlerinde Kopenhag’da geçirdiğimiz ilk gün bol güneşli olunca kaldığımız evin sahibi, “şanslısınız çünkü Kopenhag’da tüm günün güneşli olduğu çok ender olur” demiş, Göteborg’a döndüğümüzde de soğuk rüzgârlar nedeniyle tir tir titremiştik.

Salı sabahı saat 4.15’te kalkıp 75 TL ödediğimiz transfer aracına atlayıp 4.45’te yola koyulduk. Bavulları teslim edip, yurtdışı çıkış harçlarımızı ödedikten sonra tıpkı Samsun ve Gaziantep’e giderken uçakta business class olmadığı için önlerden seyahat edebildiğim gibi, benzer bir durum nediyle bu sefer de 6A ve 6B’ye oturup güzel bir görüş açısı eşliğinde İstanbul Sabiha Gökçen’e uçtuk. Yolculuğun en efsanevi anı, uçağın bulutlar üzerine düşen gölgesini takip ettiğimiz harikulade zamandı. Çünkü uçağın gölgesi uzaktaki bir bulutun üzerinde minicik görünürken hemen akabinde yakındaki bir bulutun üzerinde kocaman görünüyordu. Defterlerin sayfa kenarlarına çizilen ve hızlıca çevrildiği zaman canlanan bir çizim gibi! (Aşağıdaki videoyu izlerseniz demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.)

Uçaktan indiğimizde bir görevli yurtdışı aktarması olanları kısa pasaport geçişine yönlendiriyordu. Biz de seve seve yönlendik. Sıra bize geldiğinde görevli incelemenin ardından “yurttan çıkış damgası basmasam olur mu?” diye sordu. Şaşırmıştık. “Eğer sorun olmayacaksa vurmayın nasıl isterseniz” diye yanıt verdik. “Mürekkebim bitti o yüzden sordum ayrıca bazıları damga basmamızı istemiyor zaten” dedi. Bir kere daha şaşırdık. “Nasıl isterseniz” dedik. Mürekkebe defalarca basıp zorlayarak yarı silik bir damga bastı ama ilginçtir benim harç puluna değil de başka bir yere damga attı. İtiraf etmeliyim ki, “dönüşte de damgalanmazsa bir sonrakine de bu harç pulunu kullanırım” diye sevindirik oldum!

8.35’te de Sabiha Gökçek’ten Paris Charles de Gaulle havaalanına doğru uçmaya başladık. İstanbul’a yapılmakta olan ve muhtemelen kısa bir süre sonra o bölgedeki tüm yeşil alanların yok olmasını sağlayacak olan 3. Köprüyü ilk kez gördüğüm yolculuk sırasında İstanbul’dan çıktıktan sonra hayatımda ilk defa tüm Avrupa’yı neredeyse tek bir bulutla bile karşılaşmadan aşıyorduk. Belki de bu yüzden, yine hayatimde ilk kez, bizle aynı anda farklı yönlere uçan bir sürü uçak görüyordum.

Uçak yere indikten sonra körükten geçerek bizim geldiğimiz uçakla İstanbul’a uçacak olan insanların etrafındaki cam koridorda tek sıra halinde yürümeye başladık. Koridorun sonunda 4 tane polis memuru pasaportlardaki resme ve akabinde pasaport sahibine ardından da vizeye bakıp hızlı bir ön kontrol yapıyorlardı. Bu da benim için bir ilkti. Onları geçtikten sonra, yine ilk kez, pasaport kontrolünden önce duty free alanına ulaşıyorduk.

Bir süre bakındıktan sonra bagajları alacağımız yere doğru yürümeye başladık ve pasaport kontrolünden geçtikten sonra bagajlarımızı alıp merkeze inmek için kullanacağımız trene ulaşmak için Terminal 1’den 3’e (Roissypole) geçmek için kısa mesafeli ücretsiz shuttle metroya bindik. 10’ar Euro ödeyerek aldığımız tren biletleriyle RER B’ye binip Châtelet – Les Halles’e gittik ve oradan da RER A’ya geçip evin bulunduğu Nation durağına ulaştık.

Yürüyerek Guénot sokağında kiraladığımız eve varıp daha önce haberleştiğimiz Melina’yla buluşup anahtarları teslim aldık.

Tek oda, tuvalet/banyo + mutfaktan oluşan küçük ama pek şirin evin mutfak penceresinden avluya baktığımda aklıma Milano’da kaldığımız Derya’nın evi geliyordu. Çünkü onun da mutfak balkonu benzer bir avluyu görüyordu.

Eve yerleşip bir süre dinlendikten sonra yarım günlük planı yerine getirmek ve gezimize start vermek için metro istasyonuna doğru yürümeye başladık.

Az önce geldiğimiz metro istasyonuna ilk gördüğümüz girişten girmek istesek de bilet alacak yer olmadığını fark edip meydanın diğer yanındaki girişe yöneldik. Böylece Paris’te aynı istasyon bile olsa farklı hatlara gitmek için farklı girişler kullanıldığını ve her girişte bilet satılmadığını öğreniyorduk.

Kredi kartıyla tek kullanım ücreti 1,90 Euro olan biletlerden alıp 2 numaralı hatta doğru ilerledik. Nation metro istasyonu 2-6 ve 9 numaralı metro hatlarını ve daha uzak noktalara giden, ve bizim de havaalanından gelirken kullandığımız, tren hatlarından RER A’yı barındırıyordu. Bu yüzden de kiraladığımız evin çok iyi yerde olduğunu anlıyorduk. Çünkü gitmeyi planladığımız bir sürü noktaya tek bir hat kullanarak ulaşabilecektik.

Blanche’de metrodan inip ilk durağımız olan ünlü kabera Moulin Rouge’a (1889, Kırmızı Değirmen) ulaştık. Hem gece olmadığı için, hem de, muhtemelen, içerideki bir gösteriyi izlemek için yeterli bütçemiz olmadığını düşününce bir fotoğraf çekip bir sonraki durağa doğru yürümeye başladık.

35 derecelik hava sıcaklığı Paris’e adım attığımızda bir süre kemiklerimizi ısıtmış olsa da tabanvayla ilerlerken hararet yapıyordu. Ama olsun keyfimiz son derece yerindeydi.

İkinci durağımız benim listeye eklediğim ve Amelie’nin (Le Fabuleux Destin D’Amélie Poulain / Amelie from Montmartre) çekildiği mekânlardan biri olan Cafe des Deux Moulins’ti. Kafenin en ilgi çekici “ıvır zıvır” bilgisini de not düşeyim; Yönetmen Jean-Pierre Jeunet, Jodie Foster’a Kayıp Nişanlı (Un Long Dimanche de Fiançailles / A Very Long Engagement) için rol teklifini Amelie’nin çekimlerinde de kullanılan kafelerden birinde yaptı. Görüşmeleri sırasında içeride, Amelie’den ötürü kafeyi görmeye gelen bazı turistler vardı. Jeunet ve Foster’ı tanımayan turistler, kenara çekilmelerini rica edip kafenin fotoğraflarını çekip gittiler…

İlk hamlede kafede bir şeyler atıştırmayı düşünsek de tam karşımızda bulunan pastanedeki sandviç ve tatlılar daha ilgi çekici geldiler. Onları yedikten sonra kaldığımız yerden dolaşmaya devam ederken ilk kez bir peynir dükkânıyla göz göze gelip şaşkına döndüm! Daha önce Özge’nin her Fransa dönüşünde getirdiği birçok farklı Fransız peynirini büyük bir hazla mideye indirmiştim ama ne yalan söyleyeyim bu kadar çok farklı çeşit peynir olduğundan haberim yoktu! Sırf peynirleri denemek için tekrar tekrar Fransa’ya gelinirdi doğrusu…

Bir sonraki durağımız yine benim listeye eklediğim ve Amelie filminde kullanılan meşhur manavın kurulduğu apartman önüydü. Bu yerin en ilgi çekici yanı ise, gezerken Paris’te birçok yerde göreceğimiz gibi, iki sokağın kesişimindi bulunan ve üçgen şeklinde 3 farklı yönü birden gören ilginç bina yapısıydı. Bizim gibi filmin çekildiği noktaları gezen 13-19’lukları görmek de ilginç bir deneyimdi doğrusu.

Gezimizin ilk ciddi durağı 2006 yılında on milyon ziyaretçi ile Notre Dame Katedralinden sonra Fransa’da en çok ziyaret edilen anıt olan Sacré-Cœur Bazilikasıydı (1875, Basilique du Sacré-Cœur).

Son zamanlarda yaşanan terör olayları nedeniyle tüm turistlik alanların girişlerde çanta araması yapıldığını da ilk kez bazilikanın girişinde öğreniyorduk.

1875 yılında yapımına başlanan ve ancak 1914’te tamamlanan Katolik kilisesi Paris’in en yüksek noktasında bulunuyor.

Yüksek bir yerden şehri görmeye bayıldığım için bazilikanın içini dolaştıktan sonra tepeye çıkmaya karar verdiğimde Özge aşağıda beklemek istediğini söyledi. Fakat bir süre sonra arkamdan seslenerek o da bilet aldı ve 6’şar Euro ödeyerek tıpkı Milano’daki Duomo’nun ya da Brugge’daki Çan Kulesi’nin dar basamaklarından döne döne ilerlediğim gibi, ara ara durup dinlenerek ve toplamda 300 basamak atarak zirveye ulaştık. Bu sırada Özge biletçi kadının Türkiye’den birinin Fransa’da okumasına ve Fransızca biliyor olmasına şaşırmasını anlatıyordu. Ama asıl işin en eğlenceli tarafı kadının Özge’ye “çok iyi Fransızca konuşuyorsun” demesi üzerine Özge’nin “ama Fransız arkadaşlar güneyli aksanım olduğunu söylerler” demesi ve kadının “ben de güneyliyim zaten!” diye yanıt vermesiydi.

Kulenin çevresinden dolana dolana Paris’i inceliyorduk.

Eiffel kulesi ya da şehirdeki gezilesi birçok nokta harikulade bir şekilde görünüyordu.

Tıpkı havaalanına inerken uçaktan gördüğüm gibi buradan da şehrin çok muntazam bir şekilde planlandığı çok net bir şekilde görülüyordu.

Geldiğimiz dar merdivenlerden inmeye çalışırken sürekli karşıdan birileri gelmesi çok can sıkıcıydı. Birkaç kişiye sürtüne sürtüne inmeyi denedikten sonra “bu böyle olmaz ya!” diyerek tekrar yukarı çıktık ve inişin farklı bir merdivenden yapıldığını görüp “rezil oldu çaktırmadan uzaklaşalım!” dedik.

Hayran kalmış bir şekilde aşağıya indikten sonra birçok sanatçının resimler, portreler çizdiği Ressamlar Tepesi’ne (Place du Tertre) yürüdük. Meydan oldukça renkli görünüyordu.

Bir süre etrafa bakındıktan ve bir süre oturup dinlendikten sonra hemen yanı başımızda duran dondurmacıdan aldığımız dondurmaları büyük bir hazla mideye indirdik. Dondurmaların tadı oldukça tok ve lezizdi. Dondurmacıdan satın aldığım suyu içerken faturaya göz attığımda adeta dumura uğradım. Çünkü az önce Sacre-Coeur’un çıkışında Özge, “2 Euro’ya su mu satılır!” diye kızıp seyyar satıcıdan aldığı suyu geri vermişti ama dondurmacıdan aynı suyu 2,5 Euro’ya almıştık!

Bir süre daha etrafa bakındıktan sonra tekrar Sacre-Coeur’a doğru yürüdük ve Sophie’nin bir şeyler atıştırmak için önerdiği Charles Nodier sokağına ulaştık. Gerçekten çok sevimli bir sokaktı. İlk gözümüze çarpan L’Eté en Pente Douce’e oturduk ve çok merak ettiğim Fransızların meşhur anasonlu içkisi olan Pastis’i denedim ve aromalı, tatlımsı içecekleri sevdiğim için bayıldım!

Mutluluk bulaşıcıydı. Spor yapan, koşan, dolaşan, kafelerde oturan, laklak eden insanları gördükçe biz de mutlu oluyorduk. “İyi ki geldik” dedik. Gerçekten de iyi ki gelmiştik çünkü Paris dolaşmak için çok keyifli bir şehirdi.

Dönüşte sıcaktan ve metro ful çektiği için bir süre zorlansak da Nation’a yaklaştıkça insan sayısı azaldı ve rahat bir şekilde eve ulaştık. Bir süre dinlendikten sonra giyinip yemek yemek için 21’de dışarı çıktık. Hava hala aydınlıktı.

Metro durağına yakın bir yerde bulunan uzak doğu lokantasında, daha önce Viyana’da yediğimde bayıldığım, Kopenhag’da Şükrü ile yediğime “eh” dediğim Vietnam sarması/rol ve yarım porsiyon olacak şekilde birkaç yiyecek seçip akşam yemeğini yedik. Açıkçası çok başarılı değil orta lezzetteydiler.

Yemekten sonra sokağımızın başında bulunan ve neredeyse her akşam ful çektiğine şahit olacağımız Pazoda’ya oturup çok lezzetli bir peynir tabağı eşliğinde güzel bir rose içtik. Kalktığımızda saat 22.30’a geliyordu ve hava yeni yeni kararmaya başlamıştı. Aklıma geçen yıl Göteborg’daki ilk günümde yaşadığım güneşin oldukça geç batmasını yadırgayışım geldi ama artık tecrübeli olduğum için şaşırmıyordum!

İlk günü tamamlarken her şeyin çok güzel başladığını düşünüyordum…

Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Kucaklaşmanın Kitabı, Eduardo Galeano

Uruguaylı ünlü gazeteci ve yazar Eduardo Galeano’nun denemelerini bir araya getiren Kucaklaşmanın Kitabı’ndan birkaç seçme deneme…

Hayal kurmaya övgü

Bu olay, Guzco dolaylarındaki Ollantaytambo kasabasının girişinde geçti. Birlikte olduğum turist topluluğundan biraz ötede tek başına durmuş, uzaktaki taş kalıntılara baktığım sırada, o yörenin çocuklarından biri, sıska ve partal bir şey, yanıma gelip benden bir kalem istedi. Kalemimi ona veremezdim, çünkü bir yığın can sıkıcı not almaktaydım, ama onun avucuna küçük bir domuz resmi çizmeyi önerdim.

Haber hemen yayıldı. Çevremi birden bir çocuk yumağı sardı; avazları çıktığı kadar bağırarak, o kirden çatlamış, meşinleşmiş yanık tenli avuçlarına hayvan resmi çizmemi istiyorlardı. Biri atmaca, öbürü yılan istiyor, başkaları da papağan ve baykuşları seçiyordu. Hayalet ve ejderha resmi isteyenler bile çıktı.

Derken, bu curcunanın orta yerinde, alçacık boylu, boynu bükük bir yavru, bileğine siyah mürekkeple çizilmiş olan saati gösterdi.

“Lima’da oturan amcam yolladı bunu bana,” dedi.
“İyi işliyor mu bari?” diye sordum.
“Biraz geri kalıyor,” diye itirafta bulundu.

Reklamlar

Satılık:

“Cabinda ırkından melez bir kadın, 430 pesoya. Basit dikiş, ütü bilir.”

“Avrupa’dan yeni gelmiş sülük, üstün kalite. Tanesi dört, beş, altı vinten’e.”

“Araba. Beş yüz patacone’a satılır ya da bir zenci kadınla takas edilir.”

“On üç-on dört yaşında dişi zenci, kötü huyları yoktur; Bangala ırkından.”

“Küçük kırma, on bir yaşında, basit dikiş bilir.”

“Saparna esansı, şişesi iki pesoya.”

“Yeni doğum yapmış bir dişi. Çocuksuz satılacaktır. Sütü çok iyi ve boldur.”

“Bir aslan, köpek kadar evcil, her şeyi yer. Yazı masasıyla çekmeceli dolap, ikisi de maun.”

“Hizmetçi, kötü huyu ve hastalığı yoktur, Conga ırkından, yaklaşık on sekiz yaşında. Bir piyano ve başkaca mobilyalar, hepsi makul fiyata.”

(1840 yılının -yani köleliğin yasaklanmasından 27 yıl sonra- Uruguay gazetelerinden.)

Havana güncesi

Annesiyle babası kuzeye kaçmışlardı. O günlerde o da, devrim de henüz emekleme çağındaydılar. Çeyrek yüzyıl sonra Nelson Valdés vatanını görmek için Los Angeles’tan Havana’ya döndü.

Her gün öğle saatinde otelin önünden 68 numaralı guagua’ya (otobüs) binerek José Marti Kitaplığı’na gidiyor, burada gece yarılarına kadar Küba üstüne kitaplar okuyordu.

Bir gün öğleüzeri 68 numaralı guagua, frenlerini inleterek bir kavşakta durdu. İçeriden bu zangırtıya itiraz bağırışları yükseldi, sonra yolcular sürücünün frene neden öyle basmış olduğunu gördüler: Şahane bir kadın yolun bir yanından öte yanına geçmişti!

Guagua 68’in sürücüsü, “Beni bağışlamak zorundasınız, baylar,” deyip otobüsten indi. Bütün yolcular ona alkış tutarak şans dilediler.

Sürücü hiç telaşsız, çalımlı adımlarla ilerledi. Yolcular onun, köşede bir duvara yaslanmış, elindeki dondurma külahını yalayan işveli kadına yanaşmasını izlediler. Onlar, kadının dondurmayı öpen dilinin ok gibi devinmesini Guagua 68’in içinden gözleyedursun, sürücü ha bire konuşuyor, ama besbelli hiçbir sonuç alamıyordu. Derken kadın birden gülerek başını kaldırıp sürücüden yana bir bakış fırlattı. Sürücü başparmağıyla bir zafer işareti yaptı ve yolculardan bir alkış tufanı koptu.

Gelgelelim sürücü tutup dondurmacı dükkânına girdiği zaman yolcular huzursuz olmaya başladılar. Hele biraz sonra adam iki elinde iki dondurma külahıyla dışarı çıktığında kalabalık korkuya kapıldı.

Klaksona bastılar. İçlerinden biri klaksona olanca ağırlığıyla abanıp alarm çalmaya başladı. Ne var ki otobüs sürücüsü, sağır ve kaygısız, o nefis kadına sanki yapışmıştı.

Derken Guagua 68’in arka sıralarından, görünümüyle kocaman bir havan topunu andıran ve çevresine yetkili biri havası saçan bir kadın yolcu ilerleyip geldi. Tek söz söylemeden sürücü koltuğuna oturdu ve vites kolunu bire aldı. Guagua 68, her zamanki duraklarında dura dura yoluna devam etti; kadın kendi durağına gelince indi. Onun yerine bir süre için bir başkası geçti, duraklarda dura kalka otobüsü sürdü. Sonra bir başka yolcu, sonra bir başkası, derken Guagua 68 son durağa ulaştı.

Son inen Nelson Valdes oldu. Kitaplığı çoktan unutmuştu.

Yeniden doğuş / 4

“Yalan söyleyen günah işler,” der Ernesto Cardenal, çünkü o, sözcüklerin özlerini çalar.

Eskiden, 1524 yılında Fray Bobadilla, Managua köyünde büyük bir meydan ateşi yakmış ve Kızılderililerin kitaplarını alevlerin arasına atmıştı. Kitaplar geyik derisinden yapılmaydı; üzerlerine iki renk, kırmızı ve siyah, imgeler çizilmişti.

Nikaragua’nın yalanlar dinleyerek geçirdiği yüzlerce yıldan sonra General Sandino, kırmızıyla siyahı ulusal bellekte yaşayan küllerin renkleri olduğundan habersiz, kendi bayrağı için seçecekti.

Dostluğa övgü / 1

Havana’nın dış mahallelerindekiler dostlarına, mi tierra derler: memleketim; ya da mi sangre: kanım.

Caracas’ta dostumuz, mi pana’dır: ekmeğim ya da mi llave: anahtarım. Pana sözcüğü fırın, yani ruhun açlığını doyuracak has ekmeklerin kaynağı olan panadería Sözcüğünden gelir, llave ise…

“Anahtar, anahtardan gelir,” Mario Benedetti’nin dediği gibi.

Mario bana terör döneminde Buenos Aires’te yaşadığı sırada, anahtarlığında beş ayrı anahtar taşıdığını anlatıyor: beş ayrı evle beş ayrı dostun anahtarları, onun canını kurtaracak olan anahtarlar.

Chevrette Goat Gouda Cheese Mild (5 Haftalık Chevrette Keçi Gouda Peyniri) (Hollanda)

Siz de benim gibi Gouda peyniri düşkünüyseniz, Hollanda’nın peynir devi Frico’nun keçi sütünden ürettiği ve 5 hafta dinlendirdiği Chevrette peynirine bayılırsınız. Kremamsı tadı ve ağızda kalan nefis aromasıyla keçi peyniri son derece leziz.

Sanırım tek sorun, ithal olan ürünün 250 gramının şu anda Türkiye 35,90’dan başlayan fiyatlarla satılıyor olması. Yoksa hiç soluksuz tüketilebilecek nefis bir ürün.