May 6 2012

Uyuz (Kömüşini) ve Kulu (Düden) Gölleri

Küçükken oturduğumuz evin bir odasında, kafeslerde bir sürü kanarya yaşardı. Zaman zaman onlara yem verme, su değiştirme ve kafeslerini temizleme görevi bana verilirdi. Özellikle sapsarı olan bir kanaryamızı çok severdim ama ne yalan söyleyeyim öyle aman aman da bir ilgim yoktu. Babam kuşlara sürekli kanarya seslerinin kayıtlı olduğu kasetleri dinletirdi. Bir süre sonra ben de aynı sesleri çıkartacağımı düşünmeye başlamıştım.

Annemin bir ara evin tüyden geçilmediği ve çok koku yaptığı için babama kızdığını ve babamın kuşlarını işyerindeki odasına götürdüğünü hatırlıyorum. Berbere ya da doktora gittiğimde işyerindeki odasında bir süre kalır ve kanaryaları dinlerdim.

Dün, kuş gözlemcisi “kuşçu” olan Özge’nin önerisi ile Konya Havzasında yer alan sulakalanlardan olan Uyuz (Kömüşini) ve Kulu (Düden) göllerine gittik. Daha önce doğaya sadece piknik yapmak ve yürümek için giden biri olarak kuş gözlemlemek garip bir deneyimdi…

Teleskop ve dürbün almak için 12 civarlarında Bahtiyarlara uğradığımızda bizi kapıda “ben gelin oldum” diyen Zeynep karşıladı. Kandırmacalı birkaç öpücük aldıktan sonra, ufak bir dans yaptık ve ardından Bahtiyar ve Zeynep’i Armada’ya bırakmak için arabaya atladık. Yolda Bahtiyar, Zeynep’e “mali’den iyi damat olur di mi Zeynep?” diye sordu. Zeynep bir süre düşündükten sonra “küçük gelinlerin küçük damatları olur” diyerek hayallerimi yıktı :)

Onları bıraktıktan sonra Konya yolundan yolculuğa başladık. Yaklaşık 70-80 dakika sonra, Ankara’ya 83 km, Konya’ya 175 km ve Kulu’ya 30 km uzaklıkta olan (kaynak: tr.wikipedia) Kömüşini köyü sapağına ulaştık. 2-3 km sonra ulaştığımız tipik İç Anadolu köyünün içinden geçtikten sonra bir tepeyi tırmanmaya başladık. Zirve yaptığımızda bizi, yeşillikler ve sazlıklar arasında yer aldığı nefis bir göl manzarası karşıladı. Bundan iki hafta önce Bolu’da yaptığımız gezi sırasında gittiğimiz Yeniçağa, Abant ya da Sünnet göllerinden çok farklı bir görüntüsü olan, etrafında (şükür) yakın bir yerleşimin olmadığı bakir ve şirin bir göldü burası.

Arabayı park edip Uyuz (Kömüşini) gölünü en güzel göreceğimiz tepeye malzemeleri taşıdık. Teleskopları kurduk ve gözlemlemeye başladık. Daha önce bu tarz sulakalanlara hiç dikkat etmeden baktığımı fark ettim. Çünkü bir sürü farklı tür kuş vardı. Özge, bir yandan teleskop ve dürbünle bunları tek tek tanımlamaya çalışırken bir yandan da bana anlatıyordu. Yaklaşık bir saat gözlemledikten sonra teleskop ve dürbüne alışkın olmayan gözlerim perte çıktı. Ben uzanıp ortamdaki bir sürü farklı kuşun çıkarttığı sesleri dinledim. Gerçekten muhteşemdi.

Saat 17’ye doğru toplanıp Kulu’ya doğru yola çıktık. Gölden otobana kadarki 3-4 kmlik yolu sürmek üzere 1998’den bugüne kadar ilk kez şoför koltuğuna oturdum. Enteresan ve eğlenceli bir deneyimdi. Ardından arabayı Özge’ye teslim ettim ve yarım saat sonra navigasyonun bizi tarlaya sokmak istediğini fark ettik. Bir türlü göle giden yolu bulamayınca navigasyonun tarlada gösterdiği traktör yolunu takip etmeye başladık ama bir süre sonra yol bitti. Küfrederek geri döndük ve bir amcaya sorduk. Bize yolu tarif ettikten sonra “orada şimdi hiçbir şey yok ki. Niye gidiyorsunuz” diye sordu. “Kuşlara bakacağız” dediğimizde ise, “orada ördekler var, turnalar var. Bakın bakın, vakitli olsaydı ben de sizle gelirdim” dedi.

Bir sürü piknikçinin yanından geçtikten sonra Kulu (Düden) gölünün yanında yer alan Küçük Göl’ü gören bir tepeye kurulduk. Bir şeyler atıştırırken teleskopları kurduk ve hayatımda gördüğün en güzel kuşları gördüm. Siyah-beyaz renklerle donatılmış “komik” gagalı Kılıçgaga, kıyıda beslenen kırmızı ve çok uzun bacakları olan, Uzun Bacak ve koloni halinde suyun ortasında beslenen Flamingolar. Flamingolar’ın oldukça kart bir sesleri vardı ama uçtuklarında çok zarif görünüyorlardı. Ayrıca hatam yoksa Küçük gölün çevresinde gövdesi pembe olan Kızıl Sırtlı Örümcek kuşu ve çok güzel bir renklerdeki Dağ Kuyruksallayanı gördüm. Bu iki kuş babamın kanaryalarını hatırlattı bana. “Burada olsa delirirdi” diye geçirdim aklımdan…

Uyuz gölünden Kulu’ya doğru yol alırken gördüğümüz gökkuşağını bu sefer de Kulu’dan Ankara’ya doğru yol alırken görmek de ayrıca bir güzellikti.

Kılıçgaga

Kızıl Sırtlı Örümcek Kuşu

Uzun Bacak

Dağ Kuyruksallayanı

Flamingo

Dipnot 1: Bu yazıyı yazmak için Uyuz gölü diye nette aratınca Bahtiyar’ın blogunda yer alan “Yok olan sulakalanlar için benim hikayem!” başlıklı yazıyı okudum. Konya havzasını ve sulakalanların yok edilmesini konu alan yazıyı okumanızı öneririm…

Dipnot 2: Umarım, kuş resimlerinde, isimlerinde ya da genel terimlerde hata yapmamışımdır…

Share

Nis 24 2012

Bolu Gezi Günlüğü

Her şey bundan 7 hafta önce başladı. Zeynep aradı ve Bolu’da ormanın içinde Hindiba diye bir pansiyon olduğunu, Mart’ın son haftası oraya gitmek istediklerini söyledi. Enteresandır, bu olaydan birkaç hafta önce Özge de benzer bir öneride bulunmuştu. Gezmeye her zaman evet desem de, uzun süren kış sona ermeden Bolu’da (hem de ormanın içinde) aynı soğuğu yaşamak istemediğimden bu geziyi Nisan’a erteleme önerisinde bulunmaya hazırlanırken, 23 Nisan’ın pazartesi’ye geldiğini gördüm. 22 Nisan’da doğum günüm olunca… Hızlı bir planlamaya girdik ve yerlerimizi ayırttık…

Bolu gezimize bir hafta kala Ural, “çok titiz” çalışılmış bir gezi planı yaptı. Pınar, Özge ve Zeynep cumartesi sabahı kahvaltı yapmak için duracağımız yerde neler yiyeceğimizi planlamaya başladılar. Ben ve Pınar büyük bir zevkle şafak saymaya başladı…

Gezimizin başlamasına kısa bir süre kala Uralların yakın bir dostlarının vefat haberi geldi. Cenazeye katılacakları için onlar cumartesi günü öğlene doğru yola çıkacaklardı. Özge, Pınar, Yüce ve ben 10:30 civarında yola koyulduk…

Bolu için cumartesi ve Pazar günü gök gürültülü sağanak yağış beklendiğinden morallerimiz biraz bozuldu. Ama her şeye rağmen hava değişikliği bile çok güzel gelecekti. Yani mutluyduk…

Ural’ın planına sadık kalarak, Yeniçağa’da mola verip kahvaltı yapacaktık. Ama bir türlü ulaşamıyorduk. Beklediğimizden uzaktı. İyice acıkmaya başladık. Bir de sağanak başlayınca “ne yapalım arabada yeriz” diye birbirimize moral veriyorduk. Yeniçağa tabelasını görünce sevindirik olduk. Yağmurda iyice azalmıştı…

Gölün yanında bulunan bir gözetleme evinin en üst katına çıkıp yiyecekleri banklara yaymaya başladık. Peynirli börek, krep, amlua (argan yağı, badem, bal’dan yapılan nefis bir tatlı sos), kaymak, muz, elmalı-tarçınlı kek… Biz yiyeceklerle kendimizden geçerken, Özge elinde dürbünü ve kuş kitabı ile birlikte büyük bir heyecanla kuşları gözlemliyordu. Gördükçe de bizle paylaşıyordu…

Yeniçağa’dan ayrılırken güneş açmıştı. Bir süre kötü bir yolda gittikten sonra Hindiba Pansiyon’a ulaştık. Ormanın içinde, tamamen tahtalardan yapılmış çitler, evler çok güzel görünüyordu. İçimiz kaynadı. Eşyaları odaya koyduktan sonra pansiyonun işletmecisi ve Özge’nin yakın arkadaşı Özgür’den genel bilgiler aldık. Pansiyonun etrafından başlayan ve ormanda dolaştıktan sonra tekrar pansiyona dönen sarı-mavi ve kırmızı olmak üzere 3 tane rota vardı.

Yorgunluğumuzu da düşünerek Yüce ve Özge ile birlikte ortalama bir saatlik sarı rotayı denemeye karar verdik. Biz Yüce ile laklak ederek yola devam ederken Özge elinde fotoğraf makinesi ile ilgisini çeken çiçekleri fotoğraflıyordu. Bir süre tırmandıktan sonra durduk ve ormanı dinledik. Sadece kuş seslerinin olduğu sessizlik o kadar muhteşemdi ki! Anlatmak gerçekten zor…

Yola devam ederken kıpkırmızı bir çam gördük. Üçümüzde daha önce böyle bir şey görmemiştik. Ben yol boyunca çam ile ilgili bir sürü hayali hikâye anlatmaya başladım. Hepsinin ortak noktası, ağacı orada bırakarak zengin olma fırsatını kaçırmamızdı… Döndüğümüzde Özgür’e fotoğrafı gösterdik “hastalanmış bu!” diyerek kestirip attı. Bozuldum. İnsan alıştıra alıştıra söyler değil mi?

Urallar gelmişti. Birkaç hoşbeşten sonra akşam yemeğine oturduk. Ben zeytinyağlılardan (her zamanki gibi) büyükçe bir tabak yapıp yerime oturduğumda Özgür yanıma gelip “neden çorba ya da ana yemek almadın ki?” dedi. Ben ise yemekte sadece zeytinyağlı var sanıyordum. E, doğal olarak bir süre makaraya malzeme oldum…

22 Nisan Pazar günü, güzel bir kahvaltıdan sonra Yedigöller’e gitmek için yola koyulduk. Bir süre tırmandıktan sonra ulaştığımız vadinin, yeşilin her tonunu barındıran manzarası gerçekten nefisti.

Yedigöller’de ilk olarak Serin ve Büyük gölü görünce, kafamda çizdiğim göllerden çok ufak olduklarını fark ettim. Arabaları bir yere bırakıp yürümeye başladık. Orman her şeyi ile çok güzeldi. Yerlerdeki sonbahardan kalma yapraklar, yeşilin her tonu ve akan sular… Bu arada Pınar son zamanlarda izlediği dedektiflik dizisini düşünerek sürekli “bu göl ne kadar derindir?”, “ya şimdi ceset görürsek ne yaparız” gibi sorular sorarak dolanıyordu…

Akabinde Derin gölü görüp şelaleye doğru yürüdük. Şelale çok güzeldi. Kaynağına doğru bir süre tırmandıktan sonra Yüce ile “alternatif” bir rotadan (benim sürekli ağlayan kayalar dediğim) Gülen Kayalar’a gitmeye başladık. Alternatif yolumuz kaygan idi. Biraz zorlansak da normal rotaya ulaşıp tırmanmaya başladık. Sonunda üzerinde yosunlar olan devasa bir kayaya ulaştık. Üzerindeki yosunlardan ötürü “gülen kayalar” dendiğine karar verdik. Kayanın hemen arkasında bir yarık vardı. Yani kaya “ana karadan” ayrıktı…

Kuru ve Nazlı gölünde bir mola verdik ve bir şeyler atıştırmak için yanımızdaki börek, sarma, tarçınlı-elmalı kek ile soframızı donattık. Fakat etraftaki mangal ve et kokusu yüzünden hiçbirimiz mutlu değildik. Yandaki mangalcılardan “nasıl et alırız”ın geyik vari planlarını yapıp durduk…

Yemeğin ardından İnce ve Sazlı göllere şöyle yan gözle bakıp seyir tepesine arabayla tırmanmaya başladık. Oldukça yüksekte olan seyir tepesinden göllerden biri net olarak görünüyordu. Biraz manzarayı izleyip laklak ettikten sonra Hindiba’ya geri döndük.

Yedigöller gezimiz süresince doğum günüm olduğunu belirten geyikler yapıp durdum. Bir ara Pınar bana dönüp “Tamam bugün doğum günün, istediğin kadar nazlan. Ama unutma yarın bizler gibi normal birisin!” dedi. Ben de “Ne yani bugünden sonra 355 gün sizin gibi mi olacağım!” deyip güldüm…

Akşam yemeğinden sonra, ortasında odun yakılan çardağa geçtik. İçecek ikramlarını görünce “vaaay” oldum. Oturup laklak ederken Özgür’ün elinde pasta ile çardağa geldiğini görüp şaşırdım. Gelene kadar mumlar sönmüştü, sadece maytaplar yanıyordu. Güldük. Pasta olmayacağını düşündüğüm ve aklımdan tamamen uçup gittiği bir anda olduğundan bu sürpriz çok hoşuma gitti doğrusu. Nefis bir pasta idi. Ardından yaptığımız muhabbetler (ve elbette hediyeler) de çok güzeldi.

Sonra içeri geçip Çağan Irmak’ın 2009′da yazıp yönettiği Karanlıktakiler‘i büyük bir zevkle izledik.

23 Nisan günü kahvaltının ardından son ve yoğun programımızı gerçekleştirmek üzere yola koyulduk. İlk hedefe Abant idi. Doğu Karadeniz gezimiz sırasında Uzun Gölü gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı burada da yaşadım. Etrafı insan kaynayan ve tamamen doğallıktan uzaklaşmış bir göldü Abant. Hiçbirimiz hoşnut kalmadı. Bir süre oturup, fotoğraf çekip ikinci durağımız olan Mudurnu’ya doğru yol aldık.

Mudurnu’ya girişte Özgür’ün önerdiği Yarışkaşı Konağı’nda yemek için durduk. Ev tarhanası, Kaş kebabı (organik tavuk, krep), kaşık sapı makarna, kabaklı gözleme, mevsim salata, basma helva, meşrubattan oluşan ve sadece 20 lira olan menüden ikişer kişi ortak olarak yedik. Tarhana ve Kaş kebabı çok güzeldi…

Daha önce sadece tavuklarından ötürü duyduğum Mudurnu’nu da arabaları park edip bir süre sokak aralarını dolaştık. Evler çok güzeldi…

Ardından üçüncü durağımız olan Sünnet gölüne gittik. Havanın güzelliği ve gölün güzel görüntüsünü bir süre izledik, çekirdek çitledik, laklak ettik ve son durak olan Göynük’e doğru yol aldık.

Ortasından ırmak geçen ve eski bir Osmanlı kasabası olan Göynük çok hoşumuza gitti. Özellikle evler çok etkileyici görünüyordu. Önce sebze-meyve pazarına uğrayıp bir şeyler aldık. Ardından oturup çay içip pazardan aldığımız çilekleri yedik.

Ankara’ya dönmek için yola koyulduğumuzda tepeden Göynük’ün görüntüsü enfesti…

Beypazarı’na ulaştıktan sonra, çay içmek için İnözü vadisinde bir yerlere oturduk. Ama çok acıkmıştık. Yemek yedik, çay içmeyi unuttuk ve Ankara’ya doğru yola koyulduk…

Share

Nis 9 2012

14. Deplasmanım ve Gördüğüm 16. Stad…

Her şey bir hafta önceki Manisaspor maçından sonra oturduğumuz eskiyeni’de Öyküm’ün “İBB maçına gidiyoruz değil mi?” sorusuyla başladı. Öyküm, hafta sonu konser için İstanbul’da olacaktı ve ardından maça gidecekti. 40 yılın en soğuk kışının ardından bahara ulaşan ölümlüler olarak düşünce doğrudan ilgimi çekti. Hem gezi, hem deplasman yapmak, bunun yanında bir de Ural’ın (aka hugo sanchez) 17 maçlık deplasman skoruna bir adım daha yaklaşma fikri güzeldi. Gerçi bir yandan Uralların köpekleri zuzu’nun rahatsızlığından ötürü maça gelmediklerini bilmek “haksız rekabet” gibi oluyordu ama…

İstanbul Atatürk Olimpiyat stadının uzaklığı ve rüzgârın yarattığı sıkıntıyı birçok yerde okuyan-duyan biri olarak ilk iş, nasıl gideceğimizi planlamaktı. İstanbul’dan birkaç arkadaşımla konuştum fakat arabasız stada nasıl gideceğini bilen yoktu. En son Akşit abi ile görüştüm ve maça arabayla gideceğini söyleyince planım kesinleşti.

İkinci iş olarak, ilk yarının son maçı olan Ankara’daki İBB maçından önce Tanıl abiye ulaşan ve hem görüşüp-tanışan hem de atkılarını hediye eden Boz Baykuşlar’dan Mark’ın kontak bilgilerini aldım. Maçtan önce kendileri ile tanışmak, muhabbet etmek istediğimizi söyledim. Sonradan Mark’ın 24 Eylül’de katıldığım Yenilsen de Yensen de’de yanımda oturan arkadaş olduğunu öğrendim. Mark bu fikri son derece sıcak karşıladı. Ayrıca maça belediyenin kendileri için ayarladığı ve tek akbille stada kadar götürüp, çıkışta Taksim’e bırakan otobüsle gidip gelebileceğimizi söyledi. Biz de Öykümle önce onlarla buluşup, muhabbet edip ardından beraber maça gidip dönüşte de Akşit abiyle dönmeyi kararlaştırdık.

Cuma gecesi yola çıkmadan önce Akşit abi akrabalarından birinin vefatı nedeniyle Ankara’ya geldiğini, bu yüzden de maça gelemeyeceğinin haberini verdi ve İstanbul tayfasından yaklaşık 50 kişinin maça geleceğini söyledi.

Cumartesi günü 15:30 civarlarında Taksim’de Mark ile buluştuk. Akdeniz’e oturduk, muhabbet ettik. Ardından Öyküm ve Boz Baykuşlar’dan Mehmet, Barış ve bir arkadaş daha geldi. Son derece güzel bir havada muhabbet ettik. Barış bol bol ilginç deplasman anılarını anlattı. Mehmet grupları ile ilgili bilgiler verdi. Mark kız arkadaşıyla deplasmanda nasıl tanıştığını ve onun Ankara’da yaşadığı için ayda iki kere Ankara’ya geldiğinden bahsetti. Bizler Gençlerbirliği taraftarlarını, duruşumuzu, tribünümüzü anlattık. Maç anılarımızdan bahsettik. Oynanacak maçla ilgili ortak görüşümüz, Samsun-Sivas maçını düşünerek maç sonunda iki takımın da play-off’a kalması ve play-off’larda havalarda ısınmışken birkaç deplasman daha yapmaktı. Ben Mark’a Alkaralar atkısı hediye ettim o da bana Boz Baykuşlar atkısı hediye etti. Ardından tramvay istasyonunda toplanan diğer grup üyelerinin yanına gittik. Birkaçının bizi görünce yüzlerindeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Ardından bazılarıyla muhabbet ettik. Beklenenden çok katılım vardı. Bu yüzden birçok kişi ayakta stadın yolunu tuttuk. Grup üyelerinin çok nazik olması, bazılarının birer bira yuvarlaması, körüklünün arka tarafındakilerin tezahüratlar yapması ve bizim Mark’la muhabbetlerimiz derken stadın Doğu-Batı tribün ayrımına geldik. Mark bizle gelip tribüne kadar yolu göstermek istedi. Otobüsten indikten sonra Mehmet, dönüşü yine kendileri ile yapabileceğimizi söyledi. Her şey için teşekkür ettik ve Ankara’ya da beklediğimizi söyledik. Bu arada otobüse doğru gelen bir güvenlik görevlisi Boz Baykuş’ların otobüsünden indiğimizi görünce önce şaşırdı sonra da, “Fair-play ya! Hep böyle olsa keşke” dedi. Güldük.

Atatürk Olimpiyat’ın bugüne kadar gördüğüm 15 stada göre çok farklı bir mimarisi var. Bulunduğumuz yerden (doğu-batı tribün ayrımından) tribünler parantez açma-kapatma işareti gibi görünüyordu.

Gişelere geldiğimiz de maç sonrası Ankara’ya gidecek olan Mark’a isterse maç sonu Taksim’e bizlerle gelebileceğini söyledik ve ayrıldık. Biletleri alırken İstanbul tayfası 25 metrelik meşhur pankartı bekliyorlardı. İlk kontrolden geçtikten sonra San Siro / Giuseppe Meazza’daki gibi geniş bir boşluk ve tribünlerin numaralarına göre yönlerini gösteren tabelalar çok hoşuma gitti. Ardından tribünlere yakın bir yerde turnikeler ve tekrar güvenlik araması oldu. Giuseppe Meazza’da arama diye bir şey yoktu ve turnikeler ilk güvenlik aramasının yapıldığı yer gibi tribünlere uzak bir yerdeydi. Böylece kendi biletinizi turnikeye uzatıp giriş yapabiliyor ve ardından yönlendirmelerle doğrudan koltuğunuzu bulabiliyordunuz.

İçeri girdiğimizde dışarıdan parantez işareti gibi gördüğümüz yerlerin stadın ikinci katları olduğunu fark ettik ve ardından turnikelerin birinci katın en üstü olduğunu anlayıp dumura uğradık. Yani maçın oynandığı saha ve ilk kat tamamen yerin altındaydı. Güvenlik gerekçesiyle bize sadece ikinci katı ayırmışlardı.

Ben tribünleri ve stadı incelemeye başladım. Her iki katta da koltuklar yaklaşık 30 derecelik bir açı ile sıralanmıştı. Bu yüzden tribünlerden yukarı çıktıkça görüş açınız aynı kalsa bile saha oldukça ufalıyordu. Oysa Giuseppe Meazza ve Santiago Bernabeu’da ilk katlar 30-45 arası eğimli iken, sonraki her katta koltukların açısı 60-70’e kadar yükseliyordu. Böylece, sahaya olan görüş açınız ve uzaklığınız bu dik tribün-koltuk yapısı nedeniyle çok da fazla değişmiyordu.

Üzerinde “Gençlerbirliği İleri” yazan 25 metrelik pankart geldiğinde maçın başlamasına 5-10 dakika vardı. Hızlıca tribün demirlerine astık. Bu arada önce Ural ardından Ömer abim aradı ve televizyonda bizi gördüklerini söylediler. Ural’a diğer maçlarda gol oldukça aramasını rica ettim. Tamam dedi.

Tribünde 50 kadar kişiydik. Bunların içinde 6-7 kadın ve 4 tane çocuk vardı. 9-10 yaşlarındakilerden biri ile bir süre muhabbet ettik. Gençlerbirliği altyapısında oynuyordu ve Yasin ile Soner’i beğeniyordu.

Bizim tam karşımızdaki tribünde yer alan Boz Baykuşların takım kadroları okunurken ellerini çırptıkları ve “oley” dedikleri sırasında sesin bizim tribüne neredeyse yarım saniye geç geldiğini fark ettik. –Zaten ikinci yarı başında Mark aracılığı ile karşılıklı olarak Kırmızı-Siyah-Turuncu-Lacivert yapalım önerimiz bu durumdan ötürü kabul görmedi.-

Maç başladı. Her iki takım da birbirini tartıyordu. Bu yüzden çok ciddi bir pozisyon olmuyordu. Hakemin birkaç pozisyonda tereddütlü hareketleri de son derece ilginçti. Ufak tefek pozisyonlarla maç devam ederken düşmemeye çalışan Samsun’un gol attığı haberi geldi. Mutlu olduk. Aklımdan maçın berabere bitmesi ve her iki takımın da play-off’a kalması geçti. Ama 10 dakika sonra Sivas’ın gol haberini aldık. Bu arada tribüne gol haberi hemen gelirken Ural yaklaşık 5 dakika sonra arayıp gol haberini veriyordu. Ben Öyküm’e dönüp, “Abi burası sanırım zamandan uzakta/geride. Her şeyi geç yaşıyoruz” dedim gülüştük.

Devre arasında çay-tuvalet molası için tribün arkasına geçerken rüzgârın şiddetini görünce Mark’ın kışın stattaki rüzgâr yüzünden donduklarından bahsettiğini hatırladım.

Boz Baykuşlar Batı tribünün ilk katında olduklarından, ben de açının nasıl olduğunu görmek için güvenlikten izin alıp (ki istemeye istemeye ve aşağıya doğru inmemem şartıyla) birkaç fotoğraf çektim. Bana göre izlemek için açı çok daha güzeldi.

Sonra da ikinci katın en üstüne çıkıp bir de buradan fotoğraf çektim. Ciddi anlamda çok uzaktı. Sahada ısınan futbolcuların kim olduğu bile seçilmiyordu.

İkinci yarı ilk yarıda olduğu gibi ortada başladı. Bizler takımı canlandırmak için Şenol abinin öncülüğünde eğlenerek tezahüratlar yapıyorduk. Şenol abi bir ara yan tarafta bulunan güvenlikçilere “Abi böyle taraftar bir daha göremezsiniz. Hadi biz kırmızı diyelim siz siyah” dedi. Ardından ufak bir “güvenlik siyah desene” tezahüratı yaptık ve ardından kırmızı-siyah çektik. Bazıları eşlik etti alkışladık…

Takımın sürekli geriye yaslanarak oynamasına kızan bir taraftarın “25 metre pankart yaptırdık, üzerine Gençlerbirliği İleri yazdırdık hala geri yaslanıyorlar ya!” diye serzenişi gülüşmelere neden oldu.

Bu arada İstanbul BB beş dakikalık bir baskı kurdu. Sağlı sollu birkaç önemli atağın ardından Rızvan’ın bir ortasında Cem Can’ın zamanlama hatası ile topu ıskalaması ve çaprazdan sert ve düzgün bir şut atan Webo’nun golü ile morallerimizi altüst oldu. Çünkü takım 75 dakikadır skoru değiştirecek hiçbir şey yapmamıştı. Son 15 dakikada ne yapabilirdi ki? Tek dayanağımız Samsun kalmıştı ama 5 dakika sonra Sivas’ın gol haberi gelince resmen yıkıldık. Şenol abinin başlattığı, “Sivas gol attı uyanın artık!” tezahüratını bir süre yaptık ve tekrardan sessizliğe çöktük. Derken arkada oturan 4-5 yaşlarındaki kız çocuğunun “sivas gol attı uyanın arttık” tezahüratı az da olsa neşelenmemizi sağladı. Zaman ilerliyordu ama biz topu dahi ayağımızda tutamıyorduk. Derken maç bitti…

Ölüm sessizliğinde pankartımızı topladık, son bir umut skorlara bir kere daha baktık. Bu arada Boz Baykuş’ların otobüsü gidiyordu ve Turuncu-Lacivert tezahüratı yapıyorlardı. Aklıma 2008’de Bursa’da Kayserispor ile oynadığımız kupa finali geldi. Onlar kupayı kaldırırken bizler stat dışında sessizce otobüsümüze yürüyorduk…

Yol boyu ve Taksim’de bir yandan buraya kadar gelmişken kaçırılan play-off şansının üzüntüsü-siniri bir yandan da sezon başında “kesin düşecek” dediğimiz takımın buraya kadar gelmesinin başarı olup olmadığını konuştuk. Ortak fikrimiz bu sezon tecrübe kazanan takımın ve Fuat Çapa’nın korunarak gelecek sezon çıtayı biraz daha yükseltmenin doğru olduğu yönündeydi.

Öykümle farklı konulara geçmiştik ki, Kutay aradı. Dertlenmişti. Bir de onunla aynı şeyleri konuştuk derken Özge aramıza katıldı. O gelince tamamen konu değişti haliyle ve biraz rahatladık…

Pazar günü kahvaltı için Sarıyer’e gittik. Sarıyer kulübünün deniz kenarındaki çay bahçesine giderken küçüklüğümden beri bildiğim Sarıyer takımının logosundaki “S” harfinin 2 tane balıktan oluştuğunu görüp şaşırdım. Çünkü daha önce hiç fark etmemiştim!

Oturup kahvaltı ettik. Farklı konularda konuşurken, çaprazımızda bulunan muhtemelen Sarıyer’li 3 yaşlı amcanın şaşkın bir ses tonuyla “Gençlerbirliği 1 puan alsa Play-off’a gidiyordu adamlar yenildi ya!” demesi üzerine Özge’ye dönüp “ama ben unutmaya çalışıyorum ya!” dedim ve gülümsedim. Kahvaltı ardından yanlış otobüsle Beşiktaş’a sahilden uzaklaşarak iç taraftan gidiş ve akabinde güzel bir havada yapılan Beşiktaş-Ortaköy-Beşiktaş yürüyüşü ve Ankara’ya dönüş ile deplasmana noktayı koyduk…

Dip Not: İstanbul Atatürk Olimpiyat’tan Önce Gördüğüm 15 Stad Sırasıyla Şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent Asaş, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza , Santigao Bernabeu “Maç Yoktu. Stat Turu İle Gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu, 19 Eylül.

İlgili maç, anı ve daha önceki deplasmanlar için: 2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 34. Hafta Maçı: İstanbul Büyükşehir Belediyespor 1-0 Gençlerbirliği

Share

Mar 27 2012

13. Deplasmanım ve Gördüğüm 15. Stad…

Her Şey bundan 5 önce başladı… Alkaralar Samsun temsilcisi Abreg Ç. ile Samsun-Hopa arasında yaptığımız doğu Karadeniz turu sırasında, 2011-12 sezonunda Süper Lig’de yer alan 3 Karadeniz takımının (Samsunspor, Trabzonspor ve Orduspor) maçlarına deplasman yapmaya karar vermiştik. Bu kararda Ordu’yu çok güzel bulmam ve stadının deniz kenarında yer almasının da büyük etkisi vardı…

Ankara’ya döndükten bir hafta sonra sezonun ilk maçı olan Samsunspor deplasmanına gitmiş ve 2011-12 sezonu “tribün cv’me” güzel bir başlangıç yapmıştım. Şike soruşturması yüzünden ligin geç başlaması ve 3 günde bir maç yapma rezaleti nedeniyle ikinci hedef olan Trabzonspor deplasmanına gidemedim. Çünkü maç hafta içi 18′de oynandı. O maçı 2-1 kazanmamız ise ilginç bir burukluk verdi doğrusu. Orada olmak gerekirdi!

3. hedef olan Orduspor maçından 3-4 ay önce herkese “Ordu’ya gidiyoruz di mi? Bakın ne güzel bahar olacak. Ordu çok güzel yer.” gibi sözlerle kafalarını çelmeye çalışıyordum…

Gel zaman git zaman maçın tarihi 25 Mart Pazar 15.30 olarak açıklandı. Ural (aka Hugo Sanchez) – Zeynep çiftine gitme planından bir kere daha bahsettim. Erdem (aka Zeynel Soyuer) de plana dâhil oldu ve cumartesi sabahı 6:00′da yola çıktık. Son 40 yılın en soğuk kışından sonra böyle bir bahar havasında yollara düşmek içimizi kıpır kıpır ediyordu doğrusu.

Yolda bol bol laklak ederek, gülerek, eğlenerek, mola vererek rahat bir şekilde Samsun’a vardık. Abreg Ç. bizi karşıladı. Önce sahile inip bir şeyler atıştırdık. Ardından Amisos tepesinedeki restaurantta oturup bir şeyler içtik. Eve gidip biraz dinlendik ve Samsun pidesi yemek için tekrar dışarı çıktık. Ardından eve geçip bir yandan laklak etmeye bir yandan da sızmaya başladık…

Pazar sabahı 9 gibi kalkıp kahvaltı ettik ve Ordu’ya doğru yola koyulduk. Abreg’in “yüksekteki” evinden şehre indiğimizde bizi karşılayan ve pek alışık olmadığımız sise şaşırdık. Bolaman’daki Haznedaroğlu Konağı’nın yanındaki kumsala kadar tüm yol boyunca sis-güneş arasındaki geçişlere şahit olduk. Bir ısındık, bir üşüdük, bir görüş mesafemiz arttı, bir azaldı derken Bolaman’a vardık. Arabadan indiğimizde nefis bir kumsal bizi bekliyordu. Kumsala kurulan masalarda insanlar çay içip bir şeyler yiyorlardı. Lokantanın girişinde bulunan menüde kocaman bir yazı ilgimi çekti: “turşu ve mısır ekmeği ikramımızdır.” Samsun’a vardığımızdan beri Abreg’e turşu kavurması soran Zeynep ve Erdem’e müjdeyi verdim. Ama sorun hiçbirimizde yemek yiyecek durum olmamasıydı. Amacımız sadece kumsalda birkaç çay içmekti. Çay alsak yanında ikram olarak turşu kavurması verirler miydi? Garsona biraz utanarak sorduk o da “elbette” dedi gönlümüzü kazandı. Lahana turşusu kavurması güzeldi ama muhtemelen yağda kısa bir süre çevrilmiş mısır ekmeği inanılmaz güzeldi!

Samsun’a geldiğimizden beri sansasyonel bir şey yapıp deplasmanda olduğumuzu belirtme geyiği yapıp duruyorduk. Abreg, kumsaldaki ufak adacığa Gençlerbirliği bayrağı dikmeyi önerdi. “Neden olmasın” diye eğlenirken bir anda kumsalı sis bastı. Ardından da soğuk rüzgar esmeye başladı. İnsanlar hızlıca kumsaldan ayrıldılar. Biz ise az önceki bahar havasının nasıl bu kadar hızlı değişebildiğini anlamaya çalışıyorduk. Aramızda sadece Abreg sakindi. Eee, 6-7 yıldır Samsun’da yaşamanın verdiği bir tecrübenin ağırlını taşıyordu…

Bolaman’dan çıkıp eski yoldan Ordu’ya devam ettik. Önce burunda bulunan Yason (Jason) kilisesine gittik. Çok sert esen rüzgar ve sisten dolayı titresek de 1800′lerin sonunda yapılan ufak kilise bize İskoçya’daymışız hissi veriyordu. Birkaç foto ve geyiğin ardından Abreg’in bir sürprizi vardı.

Bizi Vonalı Celal’in dağ yolundaki turşu cennetine götürdü. Vonalı Celal bizi “ne yani? Şimdi siz bizi yenmeye mi geldiniz?” diyerek karşıladı. Biraz futbol biraz Ordu hakkında muhabbet ettik. Bu arada Zeynep ve Erdem’in dibi düşmüştü. Ural ile biz cool takılıp bir yandan muhabbet edip bir yandan resim çekerken, onlar turşuları yağmalıyorlardı: Erik turşusu mu? Mantar turşusu olur mu ya? Hadi canım fasulye! Kesin alacağız. Şu da var ama pahalıymış ya…

19 Eylül’ün yanındaki otoparka arabayı park ettik ve hem bilet alacağımız yeri, hem de deplasman tribününü sormak için polislere yanaştık. Ama “bilgimiz yok” cevabını alınca gişede sıraya girip sordum. “Burada satılıyor” cevabını alınca şaşırdım ama aklıma Eskişehir’de de hem ev sahibi hem de deplasman biletlerinin aynı gişede satıldığı geldi. Biletlerimizi aldık ve gişenin hemen yanındaki Kuzey Kale Arkası’ndaki misafir tribününe yöneldik. Bir önceki deplasmanım olan Şükrü Saraçoğlu’ndaki misafir tribününü saatlerce arama hikayesinden sonra bu “yakınlık” çok hoşuma gitti doğrusu. Erdem, Ural ve Abreg turnikelere yönelirken biz Zeynep’le hemen girişin dibindeki Atatürk Kapalı Salonu’nu içinde tuvalet aramaya gittik. Tuvaletten çıktıktan sonra Kırklareli ile Orduspor arasında oynanan tekerlekli sandelye basket maçını bir süre izledik ve stattaki yerimizi aldık…

12 bin kişilik 19 Eylül stadı ufak bir şehir stadıydı. Kapalı ve maraton’un üstü kapalı, Kuzey ve Güney kale arkasının üstü ise açıktı. Statta sadece bizim bulunduğumuz deplasman tribününde tel vardı ve adet olduğu üzere üstümüz filelerle çevriliydi. Tribünün üst tellerine Alkaralar ve 2 Gençlerbirliği bayrağını astıktan sonra tribünde bulunan ve Ordu’da okuyan iki öğrenci ve orta yaşlı Ankara’lı bir abi ile tanıştık. Muhabbet ettik. Bu arada Çılgınlar’dan bir taraftar gelip atkı değiştirmek istedi. Abreg bu değişimi yaptı ve aldığımız Ordu atkısını da Alkaralar pankartının üstüne astık…

Tribünde bulunan 5-6 polisten biri bize elindeki kumanyayı işaret ederek, “yer misiniz” diye sordu. Önce şaşırdık. Ardından ben gidip teşekkür ettim ve aldım. Bizimkilerin yanına geldiğimde Zeynep tüm “alış-verişi” fotoğraflamıştı. Ve yandakilere gösterip kahkahalar atıyordu. Bayağı makara döndü tabi…

Takımlar sahaya çıktığında benim gözüm bize yakın tarafta bulunan dünyaca ünlü teknik adam Hector Cuper’deydi. Bir süre onu takip ettikten sonra maç başladı. İlk 15 dakika iki takımda dengeli oynadı. Sonuçta ortada Süper Final Avrupa Ligi Grubu’na kalmak isteyen iki takımın mücadelesi vardı. İlk yarıda bizim takım önümüzdeki kaleye atak yapıyordu. Uzaktaki kaleyi görmek için gözlerimizi kısarken bir süre sonra gözlerim ağrımaya başladı. Bizimkilerde de benzer durumlar vardı. Bazı ataklar ardından “kim vurdu, ne oldu?” soruları da bunun işaretiydi. İlk yarıda sağdan yapılan ortaya Yasin’in vuramayışı ve birkaç cılız atak dışında çok da bir şey yoktu doğrusu…

Statta 2 kale arkasında da skorboard vardı. Bizim bulunduğumuz tarafta renkli ve yeni karşı kale arkasında ise eski stil. Maç öncesinde birkaç kez Orduspor’un Süper Lig’e çıktığı final maçında attıkları gol gösterildi. Bir garip bilgi olarak yeni olan skorboardın saati geri kalıyordu. İlk 45 dakika bittiğinde aradaki fark bir dakikayı geçmişti…

Devre arasında hava iyice soğumuştu ama bizim tarafımızda herhangi bir içecek satılmıyordu. Bu arada Orduspor tribününden bir genç işaret ederek bizden birini çağırdı. Ben “atkı değiştirmek istiyor herhalde” diyerek yöneldim. “Hoş geldiniz, bir şey içmek isterseniz ben alabilirim” dedi. Önce onun çaycı olduğunu düşündüm ama sonra olmadığını anladım. Bizimkilere dönüp sordum ve tekrar arkadaşa dönüp “6 çay isteriz zahmet olmazsa” dedim. O da gülerek, “tamam bulursam alacağım” dedi ve gitti. İçimden “bizle kafa buluyor” diye geçirmedim değil ama 5-10 dakika sonra aynı taraftar elindeki 6 simit ve 6 ayranı tellerin yanındaki polise bize ulaştırması için verdiğinde hem utandım hem de şaşırdım. Parayı vermek için yanına gittiğimde bana, “Çay kalmamış. Simit ve ayran aldım” dedi. Teşekkür edip fiyatını sorduğumda “Ne demek abi, afiyet olsun. Şimdiden iyi yolculuklar” dedi ve yerine doğru yöneldi. Bugüne kadar birçok deplasmanda ev sahibi taraftarlardan “iyi” hareketler görmüştüm ama herhalde beni en çok şaşırtan ve hoşuma gideni bu jestti…

İkinci yarının ilk 15 dakikasında biz yüklendik ama net bir pozisyon yakalayamadık. Ardından yarım saat Orduspor’un baskısı vardı. Hele bir ara 5-6 dakika süren ve defalarca ceza alanı çizgisinin solundan taç kullandıkları pozisyonda birkaç kez “yeter artık!” diye söylendik. Bu arada Hector Cuper’in sürekli aktif olarak pozisyonlara katılması ve oyuncularını yönlendirmesi/uyarması çok ilgimi çekti. Ramazan’ın biri sola uçarak ters elle ve diğeri sağ direk dibinden çıkarttığı şutlar görülmeye değerdi. Ordu baskısı altında maç 0-0 bitti. Deplasmandan en azından bir puanla dönmek iyidir diyerek kendimizi teselli ettik.

Maçın ikinci yarısında elinde davulla dolaşan bir amigonun önce kapalı ardından bizim yanımızdaki kuzey kale arası ve akabinde maratona sırayla gidip davul çalması, tribünleri hareketlendirmesi ve sırayla tezahürat yaptırtması enteresan bir görüntü idi.

Yine ikinci yarı boyunca solumuzdaki Ordu taraftarlarının bulunduğu yerde sürekli davulz-zurna çalınması, ufak çocukların ve üzerinde elbise bulunan (köçek gibi) zurnacının oynaması da ilginçti.

Tribünlerin boşaltılmasını beklerken maratonda 15-20 kişinin tribünü boşaltmadığını görüp izlemeye koyulduk. Bir sürü geyik ürettik haliyle ama sonra (muhtemelen izin verilmeyen) üzerinde türkiye haritası, içinde selam veren bir asker ve üstünde vatan sağ olsun yazan büyük bir pankart açıp birkaç kez kendi kendilerine bağırdıktan sonra dağıldılar. Aynı grup sahil yolunun bir üst paralelindeki sokakta aynı pankartı açmış poz veriyorlardı…

Maçın ardından bizi kumanyasından veren polis memurunun “hadi önemli bir maç olsa neyse de, taa Ankara’dan kalkıp buraya kadar maça gelmek bana mantıklı gelmiyor” sözlerine cevap verdikten sonra önce Samsun ardından Ankara’ya doğru yola koyulduk.

Çakallı’da yan yana dizilmiş bir sürü “Melemen”ciden tabelasında “Menemen” değil de “Melemen” yazan ilk lokantaya girip Çakallı Melemen’i + sütlaç yiyerek deplasman-gezimizin son aktivitesini yaptık ve saat 3 sularında evimize vardık…

Dip not: 19 eylül’den önce gördüğüm 14 stad sırasıyla şunlar: ankara 19 mayıs, cebeci inönü, beşiktaş inönü, sakarya atatürk, yenikent asaş, bursa atatürk, san siro / giuseppe meazza , santigao bernabeu “maç yoktu. stat turu ile gezdim”, konya atatürk, eskişehir atatürk, ali sami yen, samsun 19 mayıs, fenerbahçe şükrü saraçoğlu

2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 32. Hafta Maçı: Orduspor 0-0 Gençlerbirliği

“12. Deplasmanım ve Gördüğüm 14. Stad” Anısı: http://www.macanilari.com/getir.php?fid=201120122906&aid=92853

Share

Eyl 12 2011

11. Deplasmanım ve Gördüğüm 13. Stad…

Maçtan 2 gün önce teknik direktörümüz Fuat Çapa, alışık olmadığımız bir şekilde taraftarlarla buluştu ve sezon öncesi takımın son durumunu, amaçlarını, nasıl bir oyun oynatacağını, futbolcuların nasıl kullanacağını son derece samimi bir şekilde bizlerle paylaştı. Mesela Azo ve Zec’in milli takımdan döneceklerinden dolayı yorgun olacaklarını, sol bekte oynatacak oyuncu konusunda çok sıkıntı yaşadığını dile getirdi…

9. deplasman maçım… Ve aynı zamanda gördüğüm 13. stad…

Bir hafta önce Alkaralar Samsun temsilcimiz Abreg Ç. ile yaptığım Doğu Karadeniz turunda karar verdiğim Samsun deplasmanına 4 arkadaşımla birlikte yola çıktık. Lak lak ederek gidilen yolculuk sırasında TŞOF dinlenme tesislerinde durup bir şeyler atıştıralım dedik. Kalkmaya yakın çaprazımızdaki masada oturan adamın acayip derece de Cavcav’a benzediğini bizimkilere söylemek için kafamı çevirirken onun Cavcav olduğunu anladım. Serkanla (aka kona) yanına gidip selam verdik ve biraz sohbet ettik. O takımı desteklememizi isterken biz transfer yapmadığımız için birçok taraftarın ya da sempatizanın küskün olduğunu dile getirdik. O da klasik olarak genç oyuncu yetiştirip satıyoruz deyip rakamlar vererek giderlerini saymaya başladı… İyi yolculuklar dileyip yanlarından ayrıldık…

Abreg Ç. şehre girerken bizi karşıladı. Saat 14:30 civarına geldiği için doğrudan stada yol aldık. Deplasman anısı olarak ilk gördüğümüz atkıcıda durduk. İçinde Kırmızı-siyahın bol olduğu birer atkı aldık. Deplasman gişesinin Eskişehir’deki gibi ev sahibi taraftarlarının yanında olmasına şaşırdık ama bizim için zaten dert yoktu. Biletlerimizi aldık. Samsun’dan Esra da bize katıldı. Samsunlu taraftarların arasında dolaşırken “hoş geldiniz”leri kabul ettik. Bazıları ile muhabbet ettik. Atkı değiştirme önerilerini ise yaz olduğu için yanımızda getirmediğimizden dolayı kabul edemedik ve yine hayıflandık… Bir dahaki deplasmanda yanımıza bolca atkı almaya karar verdik… Sanki lig maçına değil de Avrupa kupası maçına gelen deplasman taraftarları gibi karşılanmaya alışkın olmamıza rağmen bir kere daha Gençlerbirlikli olmakla gurur duyduk…

Stada girerken güvenlik görevlisine “Bileti fazla kesmezseniz sevinirim. Hatıra olarak saklayacağım” dedikten sonra şoka uğradım. Zira, görevli bileti alıp bana üstünde “kutuya atılacak” yazan minik parçayı verdi. İtirazlarım bir türlü sonuç vermedi ve görevli uzattıkça uzattı. Deplasman biletimiz de böylece kutuyu boyladı…

Maraton kısmı Eskişehir Atatürk’deki  gibi diğerlerine göre daha yüksek olan ve önleri kalın cam olmasından dolayı en altta oturanların bile görüş açısının bozulmadığı hoş bir stattı Samsun 19 Mayıs. Üstlerin tamamen kapalı olması da çok güzeldi. Bana göre tek sıkıntı stadın akustiğinin çok kötü oluşu idi. Zira 3 farklı tribünden gelen sesler ya birbirine karışıyor ya da boğuklaşıyordu…

Fuat hocanın dediği gibi sol bekte 19 yaşındaki Efşan ve sağ bekte Mehmet Akgün yer alıyordu. Ortada ise Aykut ve Burak. Orta ve ileride ise milli maçtan yorgun dönen Azo ve Zec’ten mahrumduk. Maçın yanılmıyorsam 11. dakikasında Oktay’ın sıfıra inip yaptığı ortada Mununga imkânsızı yapıp “kalede olmayan” kalecinin üstüne topu nişanlaması ile saç baş yoluyorduk. Fink’in ters uzun pasları ve kantlarda Alvaro Dominguez ile Ekigho Ehiosun’nun hızlı oyunu ile 37′de skor 0-3 oldu. Çünkü Efşan ve Mehmet Akgün çok hata yapıyordu. Ortada Burak ise umut vermiyordu. 40′da yol yorgunu Azofeifa, Efşan’ın yerine girdi. Sola Mehmet Akgün geçti. Sağa Cem Can.

İkinci yarıda Gençlerbirliği Samsun’un geri çekilmesi ile baskılı oynamaya başlamıştı. Ama bir yandan da Azo’nun nefis oyun kuruculuğuna Yasin ve Oktay’ın katkıları ile pozisyonları da bu baskıyı yaratıyordu. Derken Yasin’in düşürülmesi ve Azo’nun nefis frikiği. Bu frikikten önce Evren’in “bu gol olur. Ardından Zec atar bir de kendi kalelerine 3-3 biter” sözlerine önce gülerken bir anda “hadi canım” demeye başladık. Derken Mununga-Ermin Zec değişimi. Ve son olarak Soner-Harbuzi değişimi geldi. Azo’nun nefis şutunun direğin yanından gidişi. Yasin’in düşürülüşü derken maçın son anları geldi. İşte o anda Azo’nun köşe vuruşu ve Burak’ın nefis kafa şutu ile skor 3-2′ye geldi. Biz deli gibi bağırırken Samsun tribünlerinden çıt çıkmıyordu. Serkan’ın “Bu sessizliği seviyorum. Bu sessizliği seviyorum. Sustular. Sustular” diye bağırmalarına kahkahalar atıyorduk. 2 yıl önce Konya’da 0-2′den yapılan 2-2′yi düşünmeye başlamıştık. Derken 90+ bilmem kaçta Yasin’i unutan kaleci Ahmet Şahin’in topu yere bırakması ve Yasin’in tribünlerin kaleciyi uyarmaya çalışan çığlıkları arasında arkadan gelip topu alması ama güçsüz vuruşu ve defans oyuncusunun hızlı bir deparla topu çizgiye yakın uzaklaştırması ama topun yine Yasin’e gelmesi ve onun da çok kötü bir uzak köşeye vuruşu ya da ortası ile harcanan pozisyonun ardından şok yaşıyorduk…

Maçın ardından takımı alkışladık. İlk yarıdaki moral bozukluğumuzun yerini ikinci yarıdaki orta-ilerinin uyumu, kapalı takıma karşı gösterdikleri gol varyasyonları ve Yasin’in son dakika pozisyonundaki ahlar-vahlara bırakıyordu…

Bu arada ilk kez bir statta yabancı maçlardan alıştığımız “maçı 8.500 küsur biletli seyirci” izliyor anonsunu duyduk. Stadın %80i dolu gibi olduğundan herhalde kombineliler sayılmıyor diye düşündük…

Dönüş yolunda Çakallı’nın Menemenlerinden yedik. İçindeki peynir ve sadece yumurtanın sarısının kullanılması gibi farklılıkların tadını güzelleştirdiğini düşündük. Serkan’ı uyanık tutma görevi bendeydi. Sürekli lak lak etmeye çalışırken Ankara’ya 30 km kalırken bir anda fişim çekilmiş gibi daldım! 2 gibi Ankara’daydık. Eski Yeni’deki diğer Gençlerlilerle buluşup biraz takıldık ve 4 gibi eve girdikten sonrasını hatırlamıyorum…

2008-2009 Sezonu Turkcell Süper Lig 10. Hafta Maçı
Konyaspor 2-2 Gençlerbirliği
http://www.macanilari.com/09.Kasim.2008_2008-2009.Sezonu.Turkcell.Super.Lig.10.Hafta.Maci.Konyaspor.2-2.Genclerbirligi-200820091001–.html

2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 1. Hafta Maçı
Samsunspor 3-2 Gençlerbirliği
http://www.macanilari.com/10.Eylul.2011_2011-2012.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.1.Hafta.Maci.Samsunspor.3-2.Genclerbirligi-201120120106–.html

Share

Eyl 3 2011

Doğu Kardeniz Gezi Günlüğü

Her şey bundan birkaç hafta önce başladı. Alkaralar Samsun temsilcisi Abreg Ç. ile yaptığımız bir telefon konuşmasında, “şöyle güzel bir gezi yapsak” planı ortaya atıldı. Yaklaşan bayram tatili de düşünülünce, çocukluğumdan beri gitmeyi çok istediğim Doğu Karadeniz’de karar kıldık. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geldi…

27 Ağustos saat 13:30′da Ankara’dan otobüsle Samsuna gittim. Abreg Ç. beni karşıladı ve malikanesinin kapılarını açtı. Abreg’in bir süredir anlata anlata bitiremediği, kendi imalatı olan Majupsı (Çerkezce’de Ateş Suyu) adındaki acı biber likörünü deneme anı yolculuğun güzel geçeceğinin işareti idi. Tamam, tat almadan duyumsanan yakıcı bir acı hissi bir süre insanı allak bullak edebiliyor ama yine de özel ve farklı bir içecek… Samsuna yolunuz düşerse… :)

İlk yolculuk planı, Samsun’dan yola çıkıp Hopa’ya, oradan da Batum’a geçip sonra geri dönmek iken, dönüşün yoruculuğu düşünülerek, ilk gün bir solukta Hopa’ya gidip oradan geze geze dönmenin daha mantıklı olduğuna karar verdik.

28 Ağustos 2011 sabahı arabaya atlayıp Samsun’dan düştük yola. Yıllar önce Anadolu Kavağındaki Ceneviz kalesinden en batı noktasını gördüğüm Karadenizle tekrar karşılaşmak güzeldi. Samsun’dan Hopa’ya kadar gittiğimiz yolun sahil yolu olması ve dümdüz olması çok hoşuma gitti. Karadeniz’e paralel seyir hali…

Gitgide yeşillenen yollar… Tekrar dünyaya dönersek sahildeki okullarda okuma ve ardından yine sahildeki bir yerde çalışma hayalleri… Her şehir ve ilçede ilk gördüğümüz kızı oranın güzeli ilan etmelerimiz… Hopa’ya kadar neredeyse tüm ilçe ve şehirde “4 km kaldı” tabelası görmemiz ve “4′ün ne özelliği var yahu” diyişlerimiz… Öğle yemeği yediğimiz Ordu’da tüm apartman numaraları ve sokak tabelalarının Mor-Beyaz olması… Orman ve dağ konusunda ciddi anlamda mala dönüşlerimiz ve sürekli “abi manzaraya bak” sözleri… Ki daha sadece sahil yolundayız… Rize’den geçerken uzun süredir konuşmadığım Çamlıhemşinli İsak’ı arayıp “neredeyim olm ben” sözüme “çamlıhemşin mi lan!” diyişi ve ardından onlarca öneride bulunması… Birçok yerde sahil yolunun denizi doldurarak yapılmasından ötürü orada yaşayan halkın sahile inmesinin aşırı derecede zorlaştırılmış olması… Tüm şehirlerdeki statların deniz kenarında olması ve deplasman planları yapmamız… Derken Hopa’ya vardık…

Kalacak bir otel bulup akşam yuvarlak “Hopa pidesi” yedik. Güzel ve farklı idi. Zaten o günden sonra birçok öğle yemeğinde bulunduğumuz yerin karışık pidesini denedim.  Çünkü bir çok il ve ilçe kendine özel pide yaptıkları iddiasındaydı…

Yolculuğa çıkmadan önce Batum’a vize, hatta pasaport olmadan KKTC gibi kimlik ile geçilebileceğini duymuş ve birkaç yerde okumuştuk. Ama Hopa’da sorduğumuz birçok kişi kimlik uygulamasının başlamadığını ve pasaportla girildiğini söyledi. Ayrıca gitmeyi planladığımız yerleri de düşününce Perşembe günü Ankara’ya döneceğimiz için Batum’a gitmeyi başka bir geziye bırakmaya karar verdik. Sarp sınır kapısı Hopa’ya 30km olduğundan gelmişken sınır kapısı görelim diyerek 29 Aşustos sabahı ilk iş olarak Sarp’a gittik.

Sınır kapısının Türk ve Gürcü taraflarındaki dağlardaki yerleşimleri gördüğümde şaşırmıştım. Ama Abreg Ç., sınır çizilirken en uygun yer olarak bu noktanın kabul edildiğinden, Türk tarafındaki adı Kemalpaşa olan ilçenin ikiye bölünüp sınırın yapıldığını anlattı. Sınırı geçer geçmez Gürcü tarafında yer alan plaj da enteresan geldi doğrusu…

Sarp’tan sonra Hopa’da bulunan Kazım Koyuncu’nun mezarına gitmeye karar verdik. İlk kez sahil yolundan içlere doğru gittiğimizden doğanın daha bir haşin ve yeşil olması karşısında çok şaşırdık. Fındık ve çay tarlalarının arasında bulunan Kazım Koyuncu’nun mezarında birkaç foto ve kısa bir video çekiminden sonra tekrar yola koyulduk. Dönüş yolunda karşımıza çıkan iki yaşlı amcayı arabaya aldık. Amcalar arabaya biner binmez arkadaki Gençlerbirliği atkısına gönderme yapıp, “Gençlerbirliği?” dediler. Biz de evet Gençlerbirlikliyiz dedik. Ben Ankaralı olduğumu söyledim ve hemen akabinde amca “Samsun’dan geliyorsunuz” dedi. Araba 06 plakalı olduğundan ve Samsundan geldiğimizi fark ettirecek hiçbir şeyimiz olmadığından biraz şaşırdık. Abreg dayanamadı ve “nereden anladınız?” diye sordu. Adam da “plaka 55″ dedi. Abreg, “yoo Ankara plakası” dedi. Diğer amca bizden önce geçen arabanın 55 plaka olduğunu ve ondan dolayı şaşırdıklarını söyledi. Burada herkes evliya herhalde diye düşünmekten vazgeçtik…

Amcalardan birinin Batum’a gittiniz mi sorusundan sonra, yaptığı Antalya-Batum benzetmesini de Abreg ile benim bilmem daha doğru bence J

Ayder yaylasına doğru yol aldık. Doğanın daha bir haşinleştiği, yeşillendiği ve dikleştiği bir yoldan önce Çamlıhemşin, ardından da Ayder’e vardık. Pansiyonların bulunduğu en uzak yer burası imiş. Orada şirin bir pansiyonda oda tuttuk ve pansiyondaki elemanın yönlendirmesi ile Kavrun yaylasına çıkmaya karar verdiğimizde saat 12:30 civarı idi. Ayder’e yaklaşık 10-12 km uzaklıkta olan ve ciddi anlamda kötü bir dağ yolundan arabayla ya da minibüsle gidilen Kavrun’a önce araba ile çıkmaya karar verdik. Benim aklımda oraya çıkıp oradan 2 saatlik yürüme yolunda bulunan krater gölüne ulaşmak vardı. 4. km civarında araba ile devam edemeyeceğimize karar verip yanımıza içecek ve atıştıracak bir şeyler alıp yürümeye koyulduk.

Öncelikle hava çok sıcak ve güneşli idi. Ki bu hava Karadeniz için çok da normal olmayan bir şeymiş. Bu yüzden yürüyüş çok yorucu idi. 6 ila 8 km yürümemiz gerekiyordu. Ama çıktık bir kere yola diyip yola devam ettik. Sağlı sollu dönen araba yolunu dağa tırmanarak kestirmeden alt etmeyi denedik birkaç kere. İlkinde çok başarı olsak da ikincisinde bambaşka bir yere tırmanmıştık. Sonra yoldan gitmeye karar verdik. Yürürken en çok ilgimizi çeken şey, her yerden su akması idi. Sanki tepelerden birileri sürekli su döküyordu. Elimizdeki petleri bitirir bitirmez hemen dağdan gelen su ile doldurup devam ediyorduk. Suyun soğukluğuna ise tapmaya başladık…

Yukarı Kavrun’a vardığımızda dağdan gelen bir çay/ırmağın yanında durduk ve ayaklarımızı soğuk suya soktuk. Tüm yorgunluğumuzu almış olacak ki ben gaza geldim ve oradan suyun geldiği en yüksek noktaya tırmanmayı önerdim. Abreg Ç. önce caz yapsa da sonradan okeyledi ve tırmanmaya koyulduk. Ben suyu takip etmeye ve ıslanmamış kayalardan tırmanmaya başladım…

Ders 1: Asla ıslak taşa basma.

Ders 2: Bastığın taşa yüklenmeden önce ayağınla bir ileri geri yaparak sağlamlığını test et.

Ders 3: Dağ yolunda bulunduğun yerden kafanı kaldırınca gördüğün zirve her zaman zirve değildir.

Derslerini aldığımız tırmanışta en ilginç olan anlardan biri, kafam öne eğik bir şekilde tırmanırken kafamı kaldırdığımda kocaman bir örümcek ağı ve üstünde duran kocaman bir örümcekle göz göze gelmem oldu. Kucaklaşmadığıma sevindim doğrusu…

Yüksekliğimizin 2400 olduğu yerde birkaç foto çektirdik. Yukarı Kavrun’ta hiç durmadan silahlar ateşleniyordu. Önceleri bunun birkaç avcının işi olduğunu düşünsek de sonradan bunun bayram kutlaması olduğunu öğrendik. Saat 17′ye geliyordu. Ben hala krater golüne gitsek mi diye düşünürken güneşin dağın arkasına inmeye başladığını görüp dönmeye karar verdik. Sonradan öğrendiğime göre burası Kaçkar’a 1 km uzaklıktaymış. Dolmuşa binip önce arabaya ardından da Ayder’e ulaştık. Pansiyonda duş alıp dışarı çıktığımızda sanki birkaç saat önce sıcaktan kavrulan yer burası değilmiş gibi soğuk bir rüzgâr estiğini ve sıcaklığın 10 derece falan düştüğünü fark ettik. Continue reading

Share