Kategori arşivi: Gezi Günlüğü

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 4

23 Haziran 2017, Cuma (Paris, Arles)

Plana göre Arles’a gitmek için önce metro ile Gare de Lyon’a oradan da 6.07’de Nimes’e gidecek son olarak da 10.55’te Arles’a doğru çufçuflayacaktık. Haliyle bir önceki gün metro istasyonundaki görevliye metro saatlerini sorduk, akşamdan her şeyimizi hazırladık ve ne olur ne olmaz diyerek ikimiz de saatlerimizi ayarlayıp sabah 5’te kalkıp metro istasyonuna doğru yürümeye başladık. Saat 5.24 olmasına ve ilk metro 5.38’de olmasına rağmen istasyonun girişi kapalıydı. Bir sonraki girişe yöneldik ama o da kapalıydı. Şaşırmıştık. Treni kaçırmamak için taksi kullanmayı önerdim ama Özge başka bir çözüm arıyordu. Derken, şu anda çalışmasa da, 2 tane yürüyen merdivenin bulunduğu ve normalde girişin yasak olduğu yerden, muhtemelen evsiz ya da sarhoş bir adamın çıktığını görüp Özge “neden açık değil?” diye sordu. Adam “tam saatinde açılır” kıvamında bir cevap verdi. Bizi tatmin etmeyen bu cevaptan sonra kısa bir süre birbirimize baktıktan sonra yasak olan yerden içeriye girip koşturarak bineceğimiz 1 numaralı metro hattını aramaya başladık. Sonunda istasyondaydık ama ortalıkta ne metro vardı ne de yolcu. O sırada Özge bana dönüp, “ha siktir!” dedi. Evde bir şey unuttuğunu düşünüp, “nasıl olsa geri döneceğiz” kıvamında hazırladığım cevabı dillendirmek üzereyken, “saat daha 4.30!” dedi. O an benim telefonumun henüz alarmının çalışmadığını fark ettim. Türkiye saatiyle uyanmıştık! Oysa iki gün önce “saatini geriye alsana” demiştim o da “n’olcak ya” diye yanıtlamıştı.

Yapacak bir şey yoktu. Burada oturacak bir yer olmadığı için bir başka hatta geçelim dedik ve ilk durak olduğu için sağlı sollu iki metronun boş bir şekilde beklediği 6 numaralı metro istasyonunda oturup beklemeye başladık. Bu sırada merdivenlerden gelen elinde anahtarlı bir adam bizi kuşkuyla süzüp ilerledi ve bir süre sonra birine bağırmaya başladı. Siyahi bir eleman çıktı ve merdivenlerden yukarı çıkıp uzaklaştı. Muhtemelen adam metronun bir çalışanı ve uzaklaştırdığı adam bir evsizdi ya da başka bir şey. Bu arada ben istasyonu boş yakaladığım için ufak bir çekim yapmak adına tripodumu kuruyordum ki dönüş yolundaki adam beni görüp biraz sertçe, “no camera!” dedi. Ben de yerime geçip oradan ufak bir çekim yaptık. Bu arada köpekli bir kadın görevli merdivenlerden inip yanımızdan geçince bulunduğumuz yerin güvenli olduğunu fark edip rahatladık.

Uykulu gözlerle koltuğa yayılmış bir şekilde zaman geçirmeye çalışırken Özge’nin arkasından bembeyaz saçları olan yaşlı bir kadının yaklaştığını fark ettim. Tam ona işaret edecekken kadın Fransızca bir şeyler söyleyip Özge’nin bavuluna bir tekme salladı. Tam ayağa kalkacakken kadın kendi kendine mırıldanıp arkasını döndü. Eliyle üstündeki eşofmanı düşmesin diye tutan kadın muhtemelen hem evsiz hem de deliydi. Özge şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kadının bavulu tekmelerken söylediklerinden sadece “şişko!” dediğini anladığını söyledi ve “şişman mıyım gerçekten?” diye sordu. Güldük.

Saat 5.30’da 1 numaralı metro ile gara, 6.07’de de trene binip Nimes’e doğru yola koyulurken doğrudan devrilmiştik.

9.10’da Nimes’e inip kruvasan, tatlı ve çay ile kahvaltı yapıp yaklaşık 1 saat rötar yiyerek trenle Arles’a geçtik.

Gardan eve doğru kısa bir süre ilerledikten sonra surların arasından geçerek şehre girdik.

Antoine ve Claire’in evine doğru ilerlerken gördüğümüz eski evler ve dar sokaklarıyla şehir çok güzel görünüyordu. Aklıma doğrudan Venedik geliyordu.

Antoine’ların evi 3-4 evle birlikte aynı avluya açılan 2 katlı oldukça güzel bir evdi. Anahtar için bir süre etrafa bakındıktan sonra Antoine birden kapıyı açınca şaşırıp kaldık çünkü evde olmayacağını düşünüyorduk.

Oradan buradan laklak ederken Antoine’ın içtiği biranın 25’lik olduğunu görüp şaşırdım. Malum Türkiye’de ve birçok ülkede 33 veya 50’lik şişeler tercih ediliyordu. Sorduğumda “Fransa’da genelde 25’likler tercih ediliyor” cevabını alıyordum. Ülkenin şarap ülkesi olduğunu düşününce gayet normaldi aslında.

Bir süre dinlendikten sonra hazırlanıp Özge’nin arkadaşları Sophie ve Laurene’le buluşmak için hemen dibimizde yer alan ve şehrin en ünlü yapılarından biri olan, 90 yılında Romalıların yaptığı Arles Amfitiyatrosu’na (Arènes d’Arles, 90) doğru yürümeye başladık. Günümüzde boğa güreşlerinin de yapıldığı amfitiyatro oldukça heybetli görünüyordu.

33 derece sıcaklık ve nemli hava nedeniyle gölgelerden ilerlemeye çalışıyorduk. Sophie ve Laurene’le buluşup ufak bir şehir turuna çıktık. Romalılar için önemli bir liman kenti olduğu için birçok önemli yapıyı barındıran Arles’da dolaşırken Antik bir Roma kentinde dolaştığınızı hissediyordunuz.

Amfitiyatronun hemen arkasında bulunan Antik Tiyatro (Théâtre antique d’Arles) da gayet güzel görünüyordu.

Dar sokaklar ve hoş evlerin arasından bir süre daha ilerledikten sonra Mule Blanche’da mola verip yemek yedik.

Yemek servisinden önce, tıpkı Paris’te de olduğu gibi, su ikram ediliyordu. Benim en beğendiğim yemek safranlı ve kişnişli tekir balığıydı! Çok lezizdi doğrusu.

Yemeğin ardından sıcağa rağmen kenti adımlamaya devam ettik. Şehrin Roma liman kenti olması dışında en önemli özelliği ünlü ressam Van Gogh’un ustalaştığı, kendine özgü bir üslûp geliştirdiği ve Rhone Üzerinde Yıldızlı Gece ya da Kafe Terasta Gece gibi birçok ünlü eserini yaptığı şehir olmasıydı.

Van Gogh’un 1888’de çizdiği en ünlü eserlerinden biri olan Kafe Terasta Gece’nin (Café Terrace at Night, 1888) konu edindiği kafenin önündeydik. Aynı renkte ve şekilde muhafaza edilen kafe oldukça ilgi çekici görünüyordu. Fakat sıcaktan ötürü açılmış olan şemsiyeler yüzünden tam anlamıyla kafeyi göremiyordunuz. Bu yüzden iki gün sonra akşam gelip şemsiyeler kapalıyken bir fotoğraf çektim.

Sıcak, sokaklar, evler derken bir kere daha yorulmuştuk. Önce Glacier Arelatis’te dondurma yedik.

Naneli, lycheeli ve vanilyalı benim tercihlerimdi. Pek güzeldi ama akşamüstü hayatımın en güzel dondurmasını yiyeceğimin henüz farkında değildim.

Dondurmadan sonra bu sefer de Rhone nehrine doğru yürüdük.

Ünlü bir kitapevinde bir süre bakındıktan sonra Constantine Hamamının (Baths of Constantine) yanından geçip tekrar Cafe Van Gogh’un bulunduğu Forum meydanına ulaştık.

Tatlı bir şarap olan muscat deneyip, bir süre laklak ettikten sonra Sophie ve Laurene’e veda edip eve geri döndük.

Endomondo “5.5km yürüdünüz” diyordu.

Antoine’den sonra eşi Claire ve ufaklıkları Leonie ve Philemon ile tanıştım. 4 yaşındaki Leonie yenilesi bir yaratıktı! 7 yaşındaki Philemon ise enerjisi tavan yapmış komik, eğlenceli bir erkek çocuğuydu. Dünya tatlısı insanlardı.

Akşamüstü avluda muhabbet ederken Leonie su fışkırtan oyuncağı ile bizleri serinletirken, Philemon bir karınca yuvası görüp akla gelmeyecek savaş stratejileri geliştiriyordu. Bunların en yaratıcısı, yuvanın etrafını sararak dizdiği ikişer kısa tahta ile “katapultlar” yapmasıydı. Kısaca üsteki tahtanın havadaki kısmına eliyle vurunca tahta ileri doğru fırlıyordu! Kahkahalar arasında yaptıklarını izledik.

Papanın Roma’ya gitmeden önce yaşadığı bölgenin adı olan ve o bölgede üretilen, birkaç gün sonra Paris’te oldukça pahalı olduğunu öğreneceğimiz, Châteauneuf-du-Pape marka nefis ötesi şarap eşliğinde akşam yemeği ve peynir tabağının ardından Claire masaya bir dondurma getirdi. Portakal ve muskatlı (küçük Hindistan cevizi / baharat) dondurma inanılmaz lezzetliydi. Onun mu yaptığını sorduğumda gülerek “evet” dedikten sonra Soleileïs adında bir dondurma dükkânından bahsetti. 8 ay çalışan, 4 ay ise bulabildiği tüm organik meyve ve sebzelerle çeşitli kombinasyonlar deneyerek en acayip lezzeti bulmaya çalışan bir kadının sahip olduğu dükkânı hemen “gidilecekler” listemize ekledik. Claire bu dondurmayı en son 2 yıl önce yediğini ve bir kere daha yemek için tam 2 sene beklediğini söylediğinde iştahımız iyice artmıştı doğrusu!

24 Haziran 2017, Cumartesi (Arles, Gard)

Cumartesi günü 9’da kalkıp kahvaltı ve ardından ufaklıklarla bir süre oynadıktan sonra Türkiye’ye götürmek üzere bir şeyler almak için dışarı çıktık.

İlk olarak Antoine’ın söylediği ikinci el plakçıya gidip Edit Piaf’ın 1958’de basılmış 4 şarkılık La Via en Rose / L’hymne A L’amour 45’liğini 8 Euro’ya satın aldım. Ardından dün gittiğimiz kitapevinde gözüme kestirdiğim Daft Punk’ın en sevdiğim albümü olan Random Access Memories’i 21,90 Euro ödeyip sepete ekledim ve birkaç tane de güney şarabı alıp alışverişi sonlandırdık ve Pazar yerine doğru ilerledik.

Sebzeler, meyveler, balıklar ve en çok ilgimi çeken peynirler çok güzel görünüyorlardı. Yola çıkmadan önce herkes yiyecek bir şeyler alacak ve bir yere oturup onları atıştıracaktık. Biz de peynir almaya karar verdik ve bir tezgahın önünde durduk.

Özge satıcıdan sevdiği peynirlerden kesmesini rica ederken ben de müşterilerin denemesi için kesilmiş ufak peynirleri ağzıma atıp tatlarına bakıyordum. Bir, iki, üç derken muhtemelen beş-altı tane denedikten sonra Fransız peynirlerinin gerçekten çok özel olduğunu bir kere daha anlıyordum.

Peynirleri aldıktan sonra öğle yemeği için Jerome ve eşinin yanına gittik. Sonrasında Antoine ile Leonie de bize katıldı ve afiyetle getirilenleri yiyerek laklak ettik.

Yemeğin ardından dün geceden beri heyecanla beklediğimiz dondurmalardan yemek için adımlamaya başladık.

Soleileïs’in önüne geldiğimizde saatlerimiz 13.40’ı gösteriyordu. Dün Claire’in bahsettiği kadın usul usul dondurmaları yerleştiriyor ve 14’deki açılış için hazırlanıyordu. Dışarıdaki masaya oturup beklemeye başladık. Dondurmacı kadın saat tam 14’te kapının önünde bulunan sandalyeyi alarak açılışı yaptı. Hemen içeriye damlayıp çeşitlere göz gezdirmeye başladık.

Hepsi birbirinden ilgi çekici görünen dondurmalardan yabani erikli, rom ve üzümlü, zeytinyağlı ve vanilyalıda karar kılıp masamıza döndüğümüzde kesinlikle hayatımda yediğim en güzel dondurmaları yiyordum. Nefis ötesiydi!

Dönüş yolunda Antik Tiyatro’ya uğradık. Özge görevliye biletler hakkında bir şey sorarken adamın bıyık altı gülümsemesine şaşırmıştı. Bir süre sonra adam üstümdeki şirin baba tişörtünü gösterip, “kusura bakmayın şirin babayı görünce güldüm” diyince biz de gülerek görevliye eşlik ettik.

Saat 15.30 gibi arabalara atlayıp belediye düğünün yapılacağı Beaucaire’e doğru ilerlerken 36 derece sıcaklık iç kavurucuydu.

Türkiye’dekine benzer “evet”lerin ve kısa bir nikahın ardından tekrar arabalara atladığımızda hava sıcaklığı 39’u gösteriyordu! Neyse ki ormanın içinde yer alan bir kamp alanına gidiyorduk.

Yaklaşık 20-30 dakika sonra Sousta kamp alanındaydık.

Rhone nehrine bağlanan Gardon nehrinin geçtiği kamp yeri oldukça güzel görünüyordu. Kayıt yaptıracağımız sırada cüzdanımı evde unuttuğumu fark ediyordum ama neyse ki pasaporta ihtiyaç olmadı. Alanda bir sürü Alman ve Hollanda plakalı araç ve karavan görüyorduk. Prefabrik evler, büyük çadırlar ve karavanları görünce aklıma Akyaka’da kalırken uğradığımız kamp alanı geliyordu. Çadırları kurduktan sonra hazırlanıp düğünün yapılacağı ve Antoine’ın “nefis bir yere gideceğiz” diye daha önceden anlattığı Gard Köprüsü’ne (Pont du Gard, 1) doğru yürümeye başladık.

Kokteyl alanı ünlü köprünün hemen yanında yer alıyordu. Romalılar tarafından 1. yüzyılın ortalarında inşa edilen ve Uzes yakınlarındaki pınarlardan Roma şehri Nemasus’a (Nimes) su taşıyan yaklaşık 50 km uzunluğundaki bir su yolunun parçası olan su kemeri oldukça heybetli görünüyordu.

Daha önce Türkiye’nin birçok yerinde su kemeri görmüştüm ama bunun kadar büyük ve tamamen korunmuş olanını ilk kez görüyordum.

Bir yandan bir şeyler atıştırıp laklak ederken bir yandan da, sıcak havadan ötürü, sürekli Gardon nehrinde yüzen insanları kıskançlıkla takip ediyorduk.

Bir ara köprüye doğru yürüsem ayıp olur mu acaba diye düşünürken Özge’nin arkadaşlarından Olivier ve birkaç kişi yanıma gelip “hadi köprüye gidelim” dediler. Olivier, 30 yıl önce en üst kısım olan su kemerinde de yürünebildiğini ve defalarca oradan yürüdüğünü ayrıca şu an nerede olduğunu hatırlamasa da köprü üstünde Romalılar zamanında çizilmiş cinsel içerikli resimler olduğundan bahsetti ama kısa süreli gezimiz sırasında gözümüze çarpmadı.

Köprüden döndüğümüzde kokteyl sona ermiş herkes düğün salonuna gitmişti.

Bizimkinden farklı olarak ara ara oyunların oynandığı düğün eğlenceliydi.

Mesela birinde gönüllüler pistte koyulan sandalyelere oturuyorlar ve sunucu örneğin, “ruj bulun” dediğinde fırlayıp görevi yerine getirdikten sonra sandalyelerine geri dönüyorlardı ama her görevde bir sandalye eksiliyor böylece bir kişi oyundan düşüyordu. Kahkahalar attığımız birçok sahneyle karşı karşıya kaldık!

Bir ara dışarıda “Flamingo dansı” yapalım fikri ortaya atıldı. Grup tek tek figürleri çalıştı ve bir süre sonra piste sergilediler.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Olivier’in tam bir disko canavarı olduğunu, muhtemelen kemiklerinin olmadığını şaşkınlıkla fark ediyordum. Hem enerjisi bitmiyor hem de inanılmaz hamleler yapıyordu.

Gece 1,5 civarlarında salondan ayrılıp çadırlarımıza dönüp günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 3

22 Haziran 2017, Perşembe (Paris)

Sabah yaptığımız ufak bir kahvaltının ardından hazırlanıp 11.20’de alışıldığı üzere Nation’a gidip bu sefer 6 numaralı metroya binip Bir-Hakeim’de inerek Eiffel Kulesine doğru yürümeye başladık. Bu hattaki metrolar daha önce bindiklerimize göre daha eskiydi. Mesela duraklarda kapıları açmak için kolu 180 derece yukarı doğru döndürmeniz gerekiyordu. Metro istasyonlarının bazılarından çıkmak için yanınızda biletinizin olması gerekiyordu. Çünkü çıkışta da turnikeleri açmak için bir kere daha biletleri kullanıyordunuz. Paris bugüne kadar gittiğim ülkeler arasında toplu taşımada en fazla bilet denetimin yapıldığı şehirdi. Fakat buna rağmen göz göre göre turnike üstünden atlayanlar, çıkan insanların ardından içeri dalanlar ya da çıkışlarda çıkan insanlara yakın geçip dışarı çıkan bir sürü insanı görmek mümkündü.

Hava sıcaklığının 39’a çıkacağı şimdiden hissedilebiliyordu. Kulenin bulunduğu alana ulaştığımızda beklediğimden çok daha az turist olması isabetti doğrusu. Ben bilet sırasına girerken, muhtemelen bir gün önce başına güneş geçtiği için sabahtan beri hafif hafif başı dönen Özge kitap okuyup pineklemek için çimlere doğru ilerliyordu.

Sıra bana geldiğinde görevli “sadece 2. kata çıkmak için 11, 2 ve en üst kata çıkmak için 17 Euro lütfen” dedi. Gelmişken zirve yapmak gerek diyerek 17 Euro verip önce arama ardından da asansör için beklemeye başladım.

Beklerken sürekli göz gezdirdiğim “demir yığını” şeklindeki kulenin şekli, rengi ve basit yapısı, hiç beklemediğim şekilde beni büyülüyordu.

Fransa gezim sırasında gördüğüm en orijinal ve etkileyici yapı hiç şüphesiz Eiffel Kulesiydi.

Asansörü beklerken, sonradan Bangladeşli olduğunu öğreneceğim, orta yaşlı bir adam başka turistlere sarmış uzun uzun geyik yapıyordu. Asansörde de başka turistlere sardığına şahit oldum.

İkinci kattan şehir, tarihi yapılar, bahçeler, köprüler ve Sen nehri gayet güzel görünüyordu.

Gezintinin ardından bir kere daha asansör sırasında beklemeye başladım. Az sonra bizim Bangladeşlinin heyecanlı bir şekilde arkadaşlarıyla muhabbetlerini işitiyordum.

En üst kat haliyle daha havalıydı. Mesela şampanya satın alabiliyordunuz. Ya da Gustave Eiffel’in saygın misafirlerini ağırlamak için kulenin tepsinde yaptırdığı küçük odayı görebiliyordunuz. Odada 10 Eylül 1889 yılında Eiffel’in kızı Claire ile birlikte Tomas Edison’u ağırlaması sahneleniyordu.

En üst kattan şehri daha da kuş bakışı ve güzel görünüyordu.

Bir ara video çekerken çaprazdaki bir kadının birkaç kez “oh my god!” demesine tepkisiz kalamayıp kafamı çevirdim. Erkek diz çökmüş evlenme teklif ediyordu. Konuklar kısa bir süre durup kadının cevabını bekledi. “Evet”den sonra önce alkış, ardından da tebrikler edildi ve herkes kaldığı yerden gezisine devam etti.

Bu sefer de aşağıya inmek için asansör bekliyordum. Asansöre bindiğimde Bangladeşli Abi asansör görevlisi siyahi genç kıza şakalar yapıyordu. Asansör önce alışveriş yapılabilen 1. katta durdu ardından da yere indi. Eiffel gezisi 2 saat sürmüştü.

Saat 3’e geliyordu ve sıcaklık iyice yükselmişti. Kısa yürüyüşümüz sırasında etrafta sürekli at kestanesi ağaçları görmek, Oslo’dan sonra bir kere daha şaşırmamı sağlıyordu. Çünkü çocukluğu geçirdiğim Esat’taki Başçavuş sokağın neredeyse tamamı at kestaneleriyle kaplı olduğu için bana çok sıradan bir ağaç gibi gelse de Oslo’da ya da Paris’te tüm turistlik yerlerde bu ağaçla karşılaşmak garipti 🙂

Bir şeyler yemek için gözümüze kestirdiğimiz Relais de la Tour’a oturduk ve ördek ve elmalı tart sipariş ettik. Arkadaki televizyonda yüksek sıcaklar nedeniyle Eiffel’in yanındaki havuza girmiş çocuk ve yetişkinlerin görüntüleri dönüyordu. Kızarmış ördek but ve azcık karamelize edilmiş soslu elma turtası gayet güzeldi.

Yemeğin ardından nehre doğru yürürken gözümüze çarpan ilginç yapı Rus Ortodoks Holy Trinity Katedraliydi.

Nehrin kenarında Özge ile vedalaşıp Zafer Takı’na (Arc de triomphe de l’Étoile, 1806-1832) doğru yürümeye başladım. Napolyon Bonapart, Austerlitz savaşında galip gelen Fransız askerlerine “evinize zafer taklarının altından geçerek döneceksiniz” diye seslenmiş ve 1806’da takın yapılmasını istemiş. Fakat araya giren bir sıra olay nedeniyle tak ancak 26 yıl sonra tamamlanabilmiş.

12 caddeye yol veren geniş ve büyük bir döner kavşakta yer alan tak gayet güzel görünüyordu.

Bir süre bakındıktan sonra tekrar Özge’nin bulunduğu Sen nehrinin kenarına doğru yürümeye başladım. Bu arada hava çok sıcak olduğundan, biraz serinlik vermesi için midir bilinmez ama geldiğimiz günden bu yana birçok sokaktaki kaldırım kenarlarında temiz ve berrak su aktığını görüyordum. Ayrıca Paris’te geldiğimizden bu yana gördüğümüz motosikletlerin büyük bir bölümünün önünde iki tekerlek olması da ilginç bir ayrıntıydı.

Özge’ye ulaştıktan sonra nehir kenarından bir süre yürüdükten sonra Grand Palais’ın (Grand Palais des Champs-Élysées, 1897-1900) önünden geçip Champs-Élysées’yi kestik ve Concorde Meydanı’na (Place de la Concorde) ulaştık.

Muhtemelen Fransa bisiklet turu nedeniyle sokakların kenarlarına portatif tribünler yapılmıştı.

Yol üstünde gördüğümüz Aux Delices de Manon’a oturup ahududulu milföylü bir tatlı ve frambuaz, limon ve passion fruitlu sorbe/dondurma yedik. Hepsi pek lezizdi ama keşke seçimlerimizin hepsi ekşi olmasaydı. Bu dükkanın bir ilginç yanı ise oturursanız fiyatların daha yüksek olmasıydı. Muhtemelen bu yüzden maps’teki puanı 5 üstünden 2,2.

Hesabı ödedikten sonra Aşçı Fare (Ratatouille / Ratatuy) animasyonunda, penceresinde ölü farelerin asılı bulunduğu “haşere ile mücadele” dükkânını görmek için maps’te işaretlediğim yıldızı takip etmeye başladık. Fakat o yıldız aslında bizi dünyaca ünlü makaroncu Ladurée’ye götürüyordu.

Evde de defalarca yapmayı denediğim ama orijinalini ilk kez yiyeceğim makaroncuda renkler, çeşitler ve elbette fiyatlar göz kamaştırıcıydı. Tanesi 2,1 Euro olduğu için 5 tane seçtik. Original Columbia (çikolatalı), lavantalı, yeşil elmalı, passion fruitlu ve portakal çiçekli.

Tattığımda ilk fark ettiğim şey kabuğun benim yaptığım gibi kıtırımsı olmadığı idi. Acayip derece ince ve hafif bir baskıyla kırılabilir yumuşakçaydı. Kolombiya çikolatalı hariç dolgu bölümü de benimkinden çok farklıydı. Zira benim kullandığım tarifte dolgu malzemesi çikolatayı eritip içine eklenerek hazırlanıyordu. Oysa burada jölemsi bir kıvamda marmelat şeklindeydi. İlk denememde bu ayrıntılara önem vermeye karar verdim çünkü artık önümde gerçek bir örnek vardı! 🙂

Ara ara durarak leziz makaronları ufak ısırıklarla mideye indirdikten sonra önce Aşçı Fare‘ndeki ünlü “haşere ile mücadele” dükkanına (Destruction Des Animaux Nuisibles) uğradık. Ancak kepenk kapalıyken bir fotoğraf çektim. Kapanlara asılı olan farelerin 1925’te Sen nehrinden gelen gerçek fareler olduğunu gösteren yazıyı okuyunca animasyondaki sahne daha da gerçek bir hale büründü.

Chatelet’den metroya binip eve ulaştığımızda endomondo “12km yürüdünüz” diyordu.

Evde bir süre pinekleyip dinlendikten sonra 9 numaralı metroya binip akşam yemeği için Oberkampf’a gittik. 13 Kasım 2015’te yapılan vahşi terör saldırısında 100 kişinin hayatını kaybettiği Bataclan da bu bölgede yer alıyordu. (Arles’dan döndükten sonra gittiğimiz Pere-Lachaise mezarlığında da bu saldırıda yaşamını yitirmiş 21 yaşındaki genç bir kadının mezarını görecektik.)

Bir süre etrafta dolaştıktan sonra Zeynep’in “kesin bruncha gidin” dediği BigLove’da şansımızı denemeye karar verdik. İçerisi tıklım tıklımdı ve ortam gayet güzel görünüyordu. Menüye bakınca lokantanın İtalyan yemekleri yaptığını fark ettik. Yediklerimiz arasında en nefisi stracciatella ve trüf mantarlı burrate idi. Bir çeşit mantarla yumuşak ve sulu peynirin karışımı olan yemek, zeytinyağı ve ekmekle birlikte çok lezzetliydi bayıldık.

Böylece Paris’e bir virgule koyup bir sonraki gün Arles’a doğru yelken açacaktık…

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 2

21 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Sabah 8.30’da kalkıp kahvaltılık bir şeyler almak için sokak başındaki pastaneye (boulangerie patisserie) gittim ve kruvasan ile Pain au chocolat alıp geri döndüm.

Ev sahibinin yememiz için bıraktığı reçeller eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptık. Özellikle kruvasan daha önce yediklerimden oldukça farklı ve lezzetliydi. Çikolatalı “ekmek” ise çok başarılı değil ama güzeldi. Kahvaltının ardından gideceğimiz yerleri maps’te yıldızladım ve saat 10.30 gibi ikinci gün planını yerine getirmek için adımlamaya başladık.

Hava sıcaklığı gün içinde 37 dereceye kadar yükselecek olsa da bol bol durup pinekleyerek güzel bir gün geçireceğimiz düşünüyorduk. Ayrıca dün de tecrübe edindiğimiz üzere ne kadar çok su içersek içelim çişimizin gelmemesi de bol bol yürüyen bizler için bulunmaz bir nimetti.

Rue de Montreuil üzerinden etrafa bakına bakına yürümeye başladık. Bir süre ilerledikten sonra bir marketin sokak raflarında bulunan Lindt’in en sevdiğim çikolatalarından biri olan Passion Fruitlu sütlü çikolatasını görüp fiyatını sorduk. 1,5 Euro’yu duyunca birkaç tane almak istesem de Türkiye’ye götürmeyi düşündüğüm için yanımızda eriyeceğini fark edip dönüşte ya da Arles’dan sonra almaya karar verdim. Bu arada orta yaşlı görevli “Türk müsünüz?” diye sordu. “Evet” deyince 33 yıldır Fransa’da yaşadığını ve 25 yıldır da Sabah adındaki marketi işlettiğini söyledi. Kaldığımız evin yanında da aynı adda bir yer olduğunu söyleyince onu da başka bir akrabasının işlettiğinden bahsetti. “Çikolataları ayırayım istediğiniz zaman alın” dedi ama “hiç zahmet etmeyin” diyerek selam verdik ve kısa bir süre sonra Bastille meydanına ulaştık.

Günümüzde bir anıtın bulunduğu meydanda daha önce Bastille Hapishanesi yer alıyormuş. 14 Temmuz 1789 tarihinde monarşinin suiistimalini temsil edin ve sadece 7 mahkûmun bulunduğu hapishaneye halk tarafından Fransız İhtilali’nin parlama noktası olarak kabul edilen bir baskın düzenlenmiş. 18 yüzyıl sonlarında hapishane taşları yerinden sökülerek yıkılmış ve bizim de birkaç gün sonra yanından geçeceğimiz Concorde Köprüsünün yapımında kullanılmış.

Meydandan IV. Henry bulvarına dönüp Sen nehrine doğru bir süre yürüdükten sonra nehir üstünde yer alan iki meşhur adayı ve her biri birbirinden farklı yapılmış nefis köprüleri görüyorduk.

Kısa bir süre dinlendikten sonra Sophie’nin notlarında yer alan Berthillon dondurması yemek için yıldızladığım ada üstündeki dükkânın kapalı olduğunu fark ettik. Kısa bir süre afalladıktan sonra berthillonun aslında bir dükkânın adı değil de bu bölgede satılan bir dondurma olduğunu fark ettik. Ufacık bir dükkândan 3 çeşit dondurma alıp nehir kenarında oturup afiyetle yedik. Tok ve dolgun tadıyla dondurma son derece lezizdi. Aklıma yıllar önce Kekova kalesindeki butik bir dükkânda yediğim ve bu güne kadar yediğim en güzel dondurma olan şeftalili dondurma geldi. (Birkaç gün sonra Arles’da daha acayibini yiyeceğimin henüz farkında değildim.)

İki adayı birbirine bağlayan Saint-Louis’den geçip kısa bir süre yürüdükten sonra Fransız gotik mimarisinin en güzel örneği olan Notre Dame Katedraline (Cathédrale Notre Dame de Paris, 1163-1345) ulaştık.

İki hafta önce bir teröristin elindeki çekiçle polislere saldırdığı alanın etrafında sirenleriyle sivil polis arabaları geçiyor, az sayıda da olsa otomatik silahlarıyla askerler nöbet tutuyor ve yukarıda bir helikopter dolanıyordu ki gezimiz boyunca bu uygulamanın Paris’teki tüm turistlik yerlerde yapıldığına şahitlik edecektik. 15 Temmuzdan sonra Ankara’da bol bol duyduğumuz ve her duyduğumuzda tedirgin olduğumuz helikopter sesini burada da duymak oldukça garip bir histi doğrusu.

Ara ara dolaşan ve ardından sert bakışlarla etrafı gözleyerek nöbet tutan askerlerin hemen dibinde oturan, muhabbet eden, telefonlarıyla oynayan son derece rahat ve lakayt turistler oldukça tezat ve ilginç manzaralar sergiliyorlardı. (Çekindiğim için fotoğraf çekmedim ama yazıyı hazırlarken keşke birkaç kare alsaydım diye hayıflanmadan edemedim doğrusu.)

Özge’nin “Sacre Coeur’la birlikte bugüne kadar beni en çok etkileyen yer” dediği katedralin üstünde yer alan heykeller, içerideki heykeller, cam süslemeleri ve ayrıntılar gerçekten de etkileyiciydi.

Fakat ne yalan söyleyeyim, benzer bir mimariyle yapılan Milano’daki efsanevi Duomo’yu gördükten sonra buradan o kadar da çok etkilenmemiştim.

Notre Dame’dan çıktıktan sonra adanın ucuna doğru ilerleyip Neuf köprüsünden geçerek ikinci önemli durağımız olan Orsay Müzesine (Musée d’Orsay, 1898-1900) ulaştık.

12’şer Euro ödeyerek bilet aldığımız, eski bir tren garı olan yapının hem dış hem de iç mimarisi oldukça büyüleyiciydi.

Birkaç yıl önce Amsterdam’da müzesine gittiğimde renk tonlarına ve canlılığına hayran kaldığım Van Gogh’un bazı eserleri müzedeki gezimizde ilk gözümüze çarpan çalışmalardı.

Çoğunlukla Fransız sanatına ait, 1848 – 1915 yıllarında arasında yaratılmış heykeller, resimler, mobilyalar ve fotoğrafların sergilendiği müzede, şu anda tam adını hatırlayamasam da, başyapıtların sergilendiği galeri oldukça başarılıydı.

Ernest Christophe’nin son derece büyüleyici İnsanlık Komedyası / Maske (La Comedie Humaine dit Aussi Le Masque, 1827) heykeli.

Henri-Edmond Cross’un canlı renklerliyle insana mutluluk veren Perilerin Uçuşu (La Fuite des Nymphes, 1856) tablosu.

Gustave Courbet’in devasa Sanatçının Stüdyosu (L’Atelier du peintre, 1855) tablosu.

Francois Pompon’in ikonlaşan beyaz ayı (L’Ours blanc, 1922) heykeli.

Aristide Maillol’un etkileyici beyazlık ve doğallıktaki Mediterranee dit aussi La Pensee, 1861 heykeli.

Auguste Rodin’in ürkütücü Cehennem Kapıları (Porte de l’Enfer, 1840) çalışması.

Van Gogh’un birkaç gün sonra gideceğimiz Arles’da çizdiği ünlü Ren Nehri’nde Yıldızlı Bir Gece (Starry Night Over the Rhone, 1888) tablosu.

Claude Monet’nin ünlü Nilüferler (The Water-Lily Pond, 1899) tablosu.

Büyülenmiş bir şekilde Orsay’dan çıktıktan sonra Türkiye’deyken en çok hayalini kurduğumuz şeyi yapmak için bir peynirci bakınmaya başladık. Kısa bir süre dolaştıktan sonra nefis bir peynircideydik. Dışarısı alev alev yanarken dükkânın buz gibi havası da bizi cezbetmeye yetmişti doğrusu.

Kısa bir süre bakındıktan sonra Fransa’nın güney doğusunda yer alan Alpler bölgesi Savoie’de çiğ inek sütünden üretilen dışı küfle kaplı ve sürülebilir yumuşaklıktaki Reblochon ve inek sütünden yapılan, olgunlaşması için dışı samanla kaplanan hafif sert Tomme au Foin alıp dışarı çıktık. İleride bir marketten rose ve fırından da baget ekmek alıp doğruca Tuileries Bahçesine doğru adımladık.

Bahçeye girdiğimizde sıcaktan yere yapışmak üzereydik. Hemen bir çeşmede suyumuzu tazeledik, yüzümüzü yıkadık ve en gölge yere gidip peynirleri doğrayarak, bagetimizi bölerek ve şaraplarımızı bulduğumuz plastik kaba koyarak yemek masamızı hazırlamaya başladık.

Bu sırada etrafımızdaki gölgede pineklemekte olan yaşlılar, ilk defa geçen yıl Rydboholm’de dolaşırken gördüğüm ellerindeki ağır demir bilyeleri, hedefteki bilyeye en yakın yere atmaya çalışarak oynanan Petank / Boules oynamak için hazırlanmaya başlamışlardı.

Bir yandan onları izleyerek, bir yandan da tatilde olmanın verdiği baştan çıkarıcı halet-i ruhiyi içimizde usulca eriterek, peynir ve şarabın tadını çıkarıyorduk.

Yemeğimiz bittikten sonra bahçenin diğer tarafına geçerek ünlü L’ouvre müzesinin girişlerinden biri olan cam piramide,

ve Napoleon’un bir yıl önceki askeri başarılarını anmak için 1806-1808 yılları arasında inşa edilen Carrousel Zafer Takına (Arc de Triomphe du Carrousel) bir göz atıp normalde yemek yemek için not ettiğimiz ama malum karnımız tok olduğu için sadece dolaşmak için Yahudi mahallesi olan Le Marais’a doğru yürümeye başladık.

Mahalleye vardığımızda iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Birkaç kere ara verip dinlendikten sonra bol bol falafel dükkânının yer aldığı mahallede dolanırken Kerem Abinin listeye eklettiği Pompidou Merkezi’ne ulaştık.

O anda anlamasak da bir sonraki gün anımsayacağımız üzere, aslında bugün müzik günüydü, bu yüzden de her yerde canlı müzik yapılıyordu. Biz de bir dondurmacıdan dondurma alıp bir yandan onu yiyerek, bir yandan da canlı müziği dinleyerek nefesleniyorduk. Sonraki günlerde birkaç yerde daha göreceğim üzere dondurmalar külaha gül yaprakları şeklinde sürülerek servis ediliyor, istenirse ortasına bir macaron konuyor ya da yalamak yerine kaşıklayarak yemek isteyenler için bir adet kaşık veriliyordu.

Yandaki dükkandan birkaç hediyelik aldıktan sonra Saint Paul metro durağına vardığımızda artık yorgunluktan düşmek üzereydik. Dile kolay toplam 15,1 km yürümüştük ve saat 8’e geliyordu. 1 numaralı hattı kullanarak Nation metro durağına ulaşıp yukarıya çıktığımızda tıpkı Pompidou’daki gibi her köşe başında birileri ya canlı müzik yapıyor ya da son ses müzik açmış diniyorlardı. Marketten birkaç içecek alıp eve döndük ve Paris’teki ikinci günümüzü de tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 1

Kullanım süreleri bitmek üzere olan millerimizle 2016’nın son günlerinde yaklaşık 800’er TL’ye (216 Euro) Paris’e gidiş-dönüş uçak biletlerimizi aldık ve 6 ay sonraki Fransa yolculuğumuzu beklemeye başladık.

Mayıs ayının son günlerde Paris’te yaşayan Zeynep ve Ela’nın önerileriyle, hem daha az turistlik olduğu, hem de metroya ve Arles’a gitmek için kullanacağımız Gare de Lyon tren garına yakın olduğu için, Viyana’daki gibi bölge bölge planlanmış olan merkez Paris’in 11. bölgesinde (11th Arrondissement) karar kılıp, Yunanistan, Danimarka ve Norveç’ten sonra Fransa’da da Airbnb kullanarak 6 gece için 1704 TL’ye (425 Euro) bir ev kiraladık.

Bu arada Özge’nin arkadaşı Sophie, “Paris’te neler yapılabilir” adlı harikulade bir liste hazırlayıp bize gönderdi. Gitmemize bir-iki hafta kala ben de o listedeki yerleri yakınlıklarına göre sıralayıp görmek istediğim birkaç yeri de ekleyerek 6 günlük bir plan hazırladım. Artık gitmeye hazırdık.

20 Haziran 2017, Salı (İstanbul, Paris)

Haziranın son günlerinde olmamıza rağmen hiç alışık olmadığımız bir şekilde nerdeyse tüm Türkiye’de bol bulutlu, rüzgârlı ve yağmurlu günler geçiriyorduk. 19 Haziran Pazartesi günü Ankara 18-20 derece arasında dolaşıyorken Zeynep, “Paris yanıyor, 32 derece” diye mesaj atıyordu. Oysa ben bunun tam tersine alışkındım. Hakan’la Rancid konseri için 2012 Temmuz’unda Viyana’ya gittiğimizde Türkiye cayır cayır yanarken Viyana 19-20 derece arası seyrediyor ve ara ara deli gibi yağmur yağıyordu. Ya da geçen yıl Temmuzun son günlerinde Kopenhag’da geçirdiğimiz ilk gün bol güneşli olunca kaldığımız evin sahibi, “şanslısınız çünkü Kopenhag’da tüm günün güneşli olduğu çok ender olur” demiş, Göteborg’a döndüğümüzde de soğuk rüzgârlar nedeniyle tir tir titremiştik.

Salı sabahı saat 4.15’te kalkıp 75 TL ödediğimiz transfer aracına atlayıp 4.45’te yola koyulduk. Bavulları teslim edip, yurtdışı çıkış harçlarımızı ödedikten sonra tıpkı Samsun ve Gaziantep’e giderken uçakta business class olmadığı için önlerden seyahat edebildiğim gibi, benzer bir durum nediyle bu sefer de 6A ve 6B’ye oturup güzel bir görüş açısı eşliğinde İstanbul Sabiha Gökçen’e uçtuk. Yolculuğun en efsanevi anı, uçağın bulutlar üzerine düşen gölgesini takip ettiğimiz harikulade zamandı. Çünkü uçağın gölgesi uzaktaki bir bulutun üzerinde minicik görünürken hemen akabinde yakındaki bir bulutun üzerinde kocaman görünüyordu. Defterlerin sayfa kenarlarına çizilen ve hızlıca çevrildiği zaman canlanan bir çizim gibi! (Aşağıdaki videoyu izlerseniz demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.)

Uçaktan indiğimizde bir görevli yurtdışı aktarması olanları kısa pasaport geçişine yönlendiriyordu. Biz de seve seve yönlendik. Sıra bize geldiğinde görevli incelemenin ardından “yurttan çıkış damgası basmasam olur mu?” diye sordu. Şaşırmıştık. “Eğer sorun olmayacaksa vurmayın nasıl isterseniz” diye yanıt verdik. “Mürekkebim bitti o yüzden sordum ayrıca bazıları damga basmamızı istemiyor zaten” dedi. Bir kere daha şaşırdık. “Nasıl isterseniz” dedik. Mürekkebe defalarca basıp zorlayarak yarı silik bir damga bastı ama ilginçtir benim harç puluna değil de başka bir yere damga attı. İtiraf etmeliyim ki, “dönüşte de damgalanmazsa bir sonrakine de bu harç pulunu kullanırım” diye sevindirik oldum!

8.35’te de Sabiha Gökçek’ten Paris Charles de Gaulle havaalanına doğru uçmaya başladık. İstanbul’a yapılmakta olan ve muhtemelen kısa bir süre sonra o bölgedeki tüm yeşil alanların yok olmasını sağlayacak olan 3. Köprüyü ilk kez gördüğüm yolculuk sırasında İstanbul’dan çıktıktan sonra hayatımda ilk defa tüm Avrupa’yı neredeyse tek bir bulutla bile karşılaşmadan aşıyorduk. Belki de bu yüzden, yine hayatimde ilk kez, bizle aynı anda farklı yönlere uçan bir sürü uçak görüyordum.

Uçak yere indikten sonra körükten geçerek bizim geldiğimiz uçakla İstanbul’a uçacak olan insanların etrafındaki cam koridorda tek sıra halinde yürümeye başladık. Koridorun sonunda 4 tane polis memuru pasaportlardaki resme ve akabinde pasaport sahibine ardından da vizeye bakıp hızlı bir ön kontrol yapıyorlardı. Bu da benim için bir ilkti. Onları geçtikten sonra, yine ilk kez, pasaport kontrolünden önce duty free alanına ulaşıyorduk.

Bir süre bakındıktan sonra bagajları alacağımız yere doğru yürümeye başladık ve pasaport kontrolünden geçtikten sonra bagajlarımızı alıp merkeze inmek için kullanacağımız trene ulaşmak için Terminal 1’den 3’e (Roissypole) geçmek için kısa mesafeli ücretsiz shuttle metroya bindik. 10’ar Euro ödeyerek aldığımız tren biletleriyle RER B’ye binip Châtelet – Les Halles’e gittik ve oradan da RER A’ya geçip evin bulunduğu Nation durağına ulaştık.

Yürüyerek Guénot sokağında kiraladığımız eve varıp daha önce haberleştiğimiz Melina’yla buluşup anahtarları teslim aldık.

Tek oda, tuvalet/banyo + mutfaktan oluşan küçük ama pek şirin evin mutfak penceresinden avluya baktığımda aklıma Milano’da kaldığımız Derya’nın evi geliyordu. Çünkü onun da mutfak balkonu benzer bir avluyu görüyordu.

Eve yerleşip bir süre dinlendikten sonra yarım günlük planı yerine getirmek ve gezimize start vermek için metro istasyonuna doğru yürümeye başladık.

Az önce geldiğimiz metro istasyonuna ilk gördüğümüz girişten girmek istesek de bilet alacak yer olmadığını fark edip meydanın diğer yanındaki girişe yöneldik. Böylece Paris’te aynı istasyon bile olsa farklı hatlara gitmek için farklı girişler kullanıldığını ve her girişte bilet satılmadığını öğreniyorduk.

Kredi kartıyla tek kullanım ücreti 1,90 Euro olan biletlerden alıp 2 numaralı hatta doğru ilerledik. Nation metro istasyonu 2-6 ve 9 numaralı metro hatlarını ve daha uzak noktalara giden, ve bizim de havaalanından gelirken kullandığımız, tren hatlarından RER A’yı barındırıyordu. Bu yüzden de kiraladığımız evin çok iyi yerde olduğunu anlıyorduk. Çünkü gitmeyi planladığımız bir sürü noktaya tek bir hat kullanarak ulaşabilecektik.

Blanche’de metrodan inip ilk durağımız olan ünlü kabera Moulin Rouge’a (1889, Kırmızı Değirmen) ulaştık. Hem gece olmadığı için, hem de, muhtemelen, içerideki bir gösteriyi izlemek için yeterli bütçemiz olmadığını düşününce bir fotoğraf çekip bir sonraki durağa doğru yürümeye başladık.

35 derecelik hava sıcaklığı Paris’e adım attığımızda bir süre kemiklerimizi ısıtmış olsa da tabanvayla ilerlerken hararet yapıyordu. Ama olsun keyfimiz son derece yerindeydi.

İkinci durağımız benim listeye eklediğim ve Amelie’nin (Le Fabuleux Destin D’Amélie Poulain / Amelie from Montmartre) çekildiği mekânlardan biri olan Cafe des Deux Moulins’ti. Kafenin en ilgi çekici “ıvır zıvır” bilgisini de not düşeyim; Yönetmen Jean-Pierre Jeunet, Jodie Foster’a Kayıp Nişanlı (Un Long Dimanche de Fiançailles / A Very Long Engagement) için rol teklifini Amelie’nin çekimlerinde de kullanılan kafelerden birinde yaptı. Görüşmeleri sırasında içeride, Amelie’den ötürü kafeyi görmeye gelen bazı turistler vardı. Jeunet ve Foster’ı tanımayan turistler, kenara çekilmelerini rica edip kafenin fotoğraflarını çekip gittiler…

İlk hamlede kafede bir şeyler atıştırmayı düşünsek de tam karşımızda bulunan pastanedeki sandviç ve tatlılar daha ilgi çekici geldiler. Onları yedikten sonra kaldığımız yerden dolaşmaya devam ederken ilk kez bir peynir dükkânıyla göz göze gelip şaşkına döndüm! Daha önce Özge’nin her Fransa dönüşünde getirdiği birçok farklı Fransız peynirini büyük bir hazla mideye indirmiştim ama ne yalan söyleyeyim bu kadar çok farklı çeşit peynir olduğundan haberim yoktu! Sırf peynirleri denemek için tekrar tekrar Fransa’ya gelinirdi doğrusu…

Bir sonraki durağımız yine benim listeye eklediğim ve Amelie filminde kullanılan meşhur manavın kurulduğu apartman önüydü. Bu yerin en ilgi çekici yanı ise, gezerken Paris’te birçok yerde göreceğimiz gibi, iki sokağın kesişimindi bulunan ve üçgen şeklinde 3 farklı yönü birden gören ilginç bina yapısıydı. Bizim gibi filmin çekildiği noktaları gezen 13-19’lukları görmek de ilginç bir deneyimdi doğrusu.

Gezimizin ilk ciddi durağı 2006 yılında on milyon ziyaretçi ile Notre Dame Katedralinden sonra Fransa’da en çok ziyaret edilen anıt olan Sacré-Cœur Bazilikasıydı (1875, Basilique du Sacré-Cœur).

Son zamanlarda yaşanan terör olayları nedeniyle tüm turistlik alanların girişlerde çanta araması yapıldığını da ilk kez bazilikanın girişinde öğreniyorduk.

1875 yılında yapımına başlanan ve ancak 1914’te tamamlanan Katolik kilisesi Paris’in en yüksek noktasında bulunuyor.

Yüksek bir yerden şehri görmeye bayıldığım için bazilikanın içini dolaştıktan sonra tepeye çıkmaya karar verdiğimde Özge aşağıda beklemek istediğini söyledi. Fakat bir süre sonra arkamdan seslenerek o da bilet aldı ve 6’şar Euro ödeyerek tıpkı Milano’daki Duomo’nun ya da Brugge’daki Çan Kulesi’nin dar basamaklarından döne döne ilerlediğim gibi, ara ara durup dinlenerek ve toplamda 300 basamak atarak zirveye ulaştık. Bu sırada Özge biletçi kadının Türkiye’den birinin Fransa’da okumasına ve Fransızca biliyor olmasına şaşırmasını anlatıyordu. Ama asıl işin en eğlenceli tarafı kadının Özge’ye “çok iyi Fransızca konuşuyorsun” demesi üzerine Özge’nin “ama Fransız arkadaşlar güneyli aksanım olduğunu söylerler” demesi ve kadının “ben de güneyliyim zaten!” diye yanıt vermesiydi.

Kulenin çevresinden dolana dolana Paris’i inceliyorduk.

Eiffel kulesi ya da şehirdeki gezilesi birçok nokta harikulade bir şekilde görünüyordu.

Tıpkı havaalanına inerken uçaktan gördüğüm gibi buradan da şehrin çok muntazam bir şekilde planlandığı çok net bir şekilde görülüyordu.

Geldiğimiz dar merdivenlerden inmeye çalışırken sürekli karşıdan birileri gelmesi çok can sıkıcıydı. Birkaç kişiye sürtüne sürtüne inmeyi denedikten sonra “bu böyle olmaz ya!” diyerek tekrar yukarı çıktık ve inişin farklı bir merdivenden yapıldığını görüp “rezil oldu çaktırmadan uzaklaşalım!” dedik.

Hayran kalmış bir şekilde aşağıya indikten sonra birçok sanatçının resimler, portreler çizdiği Ressamlar Tepesi’ne (Place du Tertre) yürüdük. Meydan oldukça renkli görünüyordu.

Bir süre etrafa bakındıktan ve bir süre oturup dinlendikten sonra hemen yanı başımızda duran dondurmacıdan aldığımız dondurmaları büyük bir hazla mideye indirdik. Dondurmaların tadı oldukça tok ve lezizdi. Dondurmacıdan satın aldığım suyu içerken faturaya göz attığımda adeta dumura uğradım. Çünkü az önce Sacre-Coeur’un çıkışında Özge, “2 Euro’ya su mu satılır!” diye kızıp seyyar satıcıdan aldığı suyu geri vermişti ama dondurmacıdan aynı suyu 2,5 Euro’ya almıştık!

Bir süre daha etrafa bakındıktan sonra tekrar Sacre-Coeur’a doğru yürüdük ve Sophie’nin bir şeyler atıştırmak için önerdiği Charles Nodier sokağına ulaştık. Gerçekten çok sevimli bir sokaktı. İlk gözümüze çarpan L’Eté en Pente Douce’e oturduk ve çok merak ettiğim Fransızların meşhur anasonlu içkisi olan Pastis’i denedim ve aromalı, tatlımsı içecekleri sevdiğim için bayıldım!

Mutluluk bulaşıcıydı. Spor yapan, koşan, dolaşan, kafelerde oturan, laklak eden insanları gördükçe biz de mutlu oluyorduk. “İyi ki geldik” dedik. Gerçekten de iyi ki gelmiştik çünkü Paris dolaşmak için çok keyifli bir şehirdi.

Dönüşte sıcaktan ve metro ful çektiği için bir süre zorlansak da Nation’a yaklaştıkça insan sayısı azaldı ve rahat bir şekilde eve ulaştık. Bir süre dinlendikten sonra giyinip yemek yemek için 21’de dışarı çıktık. Hava hala aydınlıktı.

Metro durağına yakın bir yerde bulunan uzak doğu lokantasında, daha önce Viyana’da yediğimde bayıldığım, Kopenhag’da Şükrü ile yediğime “eh” dediğim Vietnam sarması/rol ve yarım porsiyon olacak şekilde birkaç yiyecek seçip akşam yemeğini yedik. Açıkçası çok başarılı değil orta lezzetteydiler.

Yemekten sonra sokağımızın başında bulunan ve neredeyse her akşam ful çektiğine şahit olacağımız Pazoda’ya oturup çok lezzetli bir peynir tabağı eşliğinde güzel bir rose içtik. Kalktığımızda saat 22.30’a geliyordu ve hava yeni yeni kararmaya başlamıştı. Aklıma geçen yıl Göteborg’daki ilk günümde yaşadığım güneşin oldukça geç batmasını yadırgayışım geldi ama artık tecrübeli olduğum için şaşırmıyordum!

İlk günü tamamlarken her şeyin çok güzel başladığını düşünüyordum…

Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Olimpos, Adrasan Gezi Günlüğü

19 Mayıs’ın Cumaya denk gelmesi insanın bir yerlere gitme isteğini körüklüyor. Bu sefer de öyle oldu; Özge’nin arkadaşlarıyla tırmanmak için Olimpos’a gitme planına ben de yancı olarak eklendim. Üçüncü kez Olimpos sahiline gidiyor olsam da ilk kez Olimpos tarafında kalacak ve ilk kez Mayıs ayında orada olacaktım.

18 Mayıs 2017, Perşembe

Saat 18’de eve gelip hızlıca çantamı hazırladım, arka bahçeye ektiğim mısır, fasulye, kabak ve karpuzu suladım, Özge’ye geçip akşam yemeği yedik ve saat 20’de Cepa’da Tayfun’un “ticari aracıyla” yollara düştük. Aklımızdaki en büyük soru işareti Cuma ve Cumartesinin yağmurlu görünmesinin onların tırmanış, benim ise gezi planıma etkisinin ne olacağıydı.

Yolculuğumuzun daha ilk dakikalarında bastıran yağmur üzerine, “koştura koştura bahçeyi suladığım da iyi oldu(!)” diye hayıflanmama kahkahalarıyla eşlik etmelerinden sonrasını hatırlamıyorum. Çünkü bir gün önce evde düzenlediğimiz 5 yıllık Efe tadım gecesinin yorgunluğu nedeniyle arabanın arka koltuğunda uyuyup kalmıştım. Gözlerimi açtığımda maksimum 10-15 dakika uyduğumu düşünerek bizimkilere selam verdiğimde yaklaşık 2 saattir uyduğumu, Temelli çıkışında yol çalışması nedeniyle deli gibi trafik olduğunu ve efsane yağan yağmur nedeniyle gıdım gıdım ilerlediklerini öğreniyordum!

Afyon’dan Gülay’ı da alıp yola devam ettik ve saat 3’te Tayfun’un arkadaşı Fatih’in Antalya’yadaki evine vardık.

19 Mayıs 2017, Cuma

Sabah 9 gibi kalkıp ufak bir kahvaltının ardından 10’da arabalara atlayıp Olimpos’a doğru yol almaya başladık. 2 saatlik yolculuğumuz sırasında yağmur ile güneşin bitmek bilmez rekabetine şahitlik ediyorduk. Saat 12’de Ada Pansiyon’a vardığımızda hava kapalı ama yağmursuzdu. Odaya yerleştikten sonra havadan dolayı tırmanmak istemeyen Özge ve Gülay’la bir şeyler atıştırmak için sahile doğru yürümeye başladık.

Ekibin diğer elemanları yol üstünde bulunan Hörgüç sektöründe tırmanıyorlardı. Bir şeyler atıştırıp onları izlemeyi planlarken sağanak yağış başladı. Yaklaşık 20-25 dakika süren yağmur o kadar şiddetliydi ki sığındığımız yerdeki herkes bir yerlere saklanmış en azından yağmurun yavaşlamasını bekliyorlardı. Tabi bu arada yoldan duruma aldırış etmeyen ya da “oldu olacak devam edeyim” diyen donuna kadar ıslanmış insan manzaralarıyla karşılaşıyorduk.

Yağmur dindikten ve bir şeyler atıştırdıktan sonra onlara veda edip plaja doğru yürümeye başladım. Plaja gidebilmek için Olimpos ören yerine giriş yapmak gerekiyordu. Göreme’de müze kart aldığım için en azından iki kere ücretsiz geçiş yapabilecektim. Yoksa 10 geçiş için 7,5 lira ödemem gerekiyordu.

Bu sayede sadece bir kere o da 2006’da kısa bir süre dolaştığım Olimpos ören yerini bir kere daha gezme şansını elde ediyordum.

“Olympos, Lykia Birliği’nin önde gelen antik kentlerinden biriydi. Helenistik Dönem’de kurulmuş olan kent, MÖ 1. yüzyılda korsanların yerleştiği bir yer haline gelmişti. MÖ 78’de Roma komutanı Servilius İsaurieus Olympos’u korsanlardan temizleyerek Roma topraklarına kattı. Kent, Roma Dönemi’nde hemen yakınındaki tabii gazların sürekli olarak kendi kendine yandığı Çıralı’daki demirci tanrı Hephaistos kültüyle büyük bir ün kazandı.” (muze.gov.tr)

“Olympos, içinden geçtiği dereciğin iki yanına yayılır. Kumsaldan da görülen ve mezarların üzerinde bulunan yüksek tepe kentin akropolüdür. Üzerindeki yapı kalıntıları ise Ortaçağ’da bir kale şekline sokulan surlara aittir. Irmak, kenarlarına yapılan poligonal teknikteki duvarlarla kanal haline sokuldu, bugün de izleri görülen köprüyle iki yaka birleştirildi.” (muze.gov.tr)

“Olympos Örenyeri’nde klasik Roma dönemi tiyatro yapısı, bazilika ve hamam yapısı görülebilir.” (muze.gov.tr)

Denize dökülen ve günümüzde, genelde, denizden çıkan ziyaretçilerin tuzlarından arınmak için kullandıkları ırmağın her iki tarafında yer alan kalıntıları ve etraftaki kayalıklardaki kale surlarını görünce aklıma doğrudan, benzer bir girişte düşmanı durdurmaya çalışan kahramanları konu alan 300 filmi geliyordu.

İç bölgelerdeki yerleşimleri görmek için dar taş patikalarda yürümek ise çok güzel bir duyguydu. Böyle antik yerlerde dolaşırken hep “keşke o günlerdeki halini görebilseydik!” diyorum. Bir anlığına bile olsa keşke görebilseydik…

Ören yerinden geçtikten sonra kumsala ulaştım. Denize dökülen ırmağın üstündeki yoğun yosun oluşumunu ilk kez görüyordum. Daha önce geldiğimde denizden çıkıp tuzdan arınmak için bu ırmağa atlıyordum ama şu anki görüntüsü hiç de iç açıcı değildi. Ama bir gün sonra Özge dağdan gelen tatlı suyun zamanla suyu temizleyebileceğini söyleyerek moral verdi.

Hava nedeniyle kumsal oldukça boştu. Birkaç kişi kısa süreliğine denize giriyor ardından kumsalda pinekliyordu. Oraya kadar gitmişken ben de deniz sezonunu açtım ve kısa süreli de olsa denize girip biraz pinekledim. Upuzun sahil ve dağlar her zamanki gibi müthiş görünüyordu!

Akşam üstü bir kere daha geldiğimizde güneş çıkmış ve ortalık kalablaıklaşmıştı.

Döndükten sonra duş alıp yemeğe geçtik. Tırmanış ekibinden Uğur, Kadir ve Fatih ile hoşbeş muhabbetin ardından içeceklerimizi yanımıza alıp bölgenin en popüler mekanı olan Kadir’in Ağaç Evlerine gittik. İlk kez geldiğim mekanın özellikle bar kısmı gerçekten de dolup taşıyordu.

20 Mayıs 2017, Cumartesi

Sabah 9’da kalkıp kahvaltıyı yaparken Ergin, eşi ve ufaklıklarıyla yanımıza uğradılar. Kahvaltıdan sonra kalkıp çantamı hazırladım, yürüyüş batonlarını aldım ve bizimkilere veda edip “tek solukta yürüme rekoru”mu kırmak üzere Adrasan’a doğru yürümeye başladım. Normalde bir yan koy olmasına rağmen, orman ve kayalar nedeniyle arka yoldan yürümeniz gerekiyordu.

İlk kez batonları bu kadar uzun süre ve düz yolda kullanınca acayip derecede yararlı birer aparat olduğunu anladım. Hem daha hızlı yürüyor, hem de daha az yoruluyordum. Yolculuk sırasında Olimpos’a doğru yürüyenler ya da bisiklete binenleri görüp selamlaşıyorduk. Endomondo çalıştığı için karşıdan gelenlere ne kadar daha yürümeleri gerektiği bilgisini de net olarak verip havamı basabiliyordum.

Bir ara dört kişilik bir bisiklet ekibi ile karşılaştım. Belli ki eğlencesine bisiklet kiralamış dolaşıyorlardı. En arkada kalan eleman benle göz göze geldikten sonra, “yürümekle en iyisini yapıyorsun” dedi. Gülümsedim, “bisikletle gitmek daha mı zor yani?” dedim. “Kesinlikle!” diye yanıt verdi. Aklıma bisiklet özürlüsü olduğum günlerden birinde Akyaka’da kan ter içinde kalıp oldukça zorlandığım bisiklet yolculuğum gelmişti.

Bu sırada hava kapanmıştı ve bu yürüyüşümü daha da kolaylaştırıyordu. O an yazın böyle bir aktiviteyi yapma şansımın olmadığını anladım. Adrasan’a girdiğimde yağmur yağmaya başladı. Ben de bir evin sundurması altına geçip beklemeye başladım. Bu sırada gözüme iri iri karadutlar çarptı. Yaklaşıp birkaç tane yedim. Ekşi-tatlı nefis ötesi bir şeydi!

Yürüyerek dolaşmanın en güzel yanı da dalından meyve atıştırma hali değil miydi. Mesela en son Rydboholm’de dolaşırken yediğim ahududular… Yolculuk boyunca bol bol karadut ve 2 kere kayısı yedim. İnsana yürüme şevki ve gücü veriyordu doğrusu.

2 saat 37 dakikada yürüdüğüm 13,77 kilometre ile tek solukta en uzun yürüme rekorumu kırdığımda Halil ve Tuğçe’nin kaldığı Adrasan’daki Changa Hotel’deydim.

İlk kez geldiğim Adrasan koyu, Olimpos koyunu düşününce ufak kalıyordu ama çok güzel görünüyordu. Üstünde OGM yazan tepe “bir daha gelirsem tırmanacağım yerler” listesine eklendi.

Nefeslenmek için Tuğçe ve Halil’le oturduğumuzda tekrar yağmur yağmaya başladı. Halil’in tripod ile bol bol deneme çekimi yaptığı eğlenceli sohbetimizin ardından güneş açınca denize aktık. Az önce bomboş olan sahil bir anda şenlenmişti.

Bu sefer hazırlıklı olduğum için palet, şnorkel ve gözlüğümü takıp, en sevdiğim deniz aktivitesi olan, balık gözlemlemeye başladım. Pek keyifliydi.

Denizden çıktıktan sonra kısa bir süre deniz camı / fayansı koleksiyonuma eklemek için parça aradım. Otele döndüğümde elimde 3 güzel parça vardı. Duş aldıktan sonra arabaya atlayıp hep beraber Olimpos plajına gittik. Bir süre muhabbet edip kumsalda otururken güneş gitmiş ve bulutlu hava yeniden gökyüzüne hakim olmuştu.

19’da onlarla vedalaşıp pansiyona geçtim. Akşam yemeğinin ardından tüm ekip Green Garden’da oturup bir şeyler içerken Uğur’un instagramdan sıkı bir takipçisi olduğu Playmate’in fotolarını gösterip seviyeyi indirme çabalarına rağmen Fatih’in uzaylılar hakkındaki derin muhabbeti ile seviyeyi dengeleyerek bol kahkahalı güzel bir akşam geçirdik.

21 Mayıs 2017, Pazar

Pazar sabahı alışıldığı üzere 9’da kahvaltıdaydık. Dün gece Green Garden’dan biz pansiyona dönerken Kadir’in yerine giden ve feneri orada söndüren ekibin bol bol kahkahalı anılarını dinledikten sonra 11 gibi hazırlanıp Olimpos plajına geçtik.

Gezimizin tek ful güneşli gününde deniz – kumsal – deniz döngüsünü icra ederken yaşadığımız en güzel anı, Özge’yle yaptığımız balık gözlemlemesi sırasında iki tane cornetfish “külah balığı” görmemizdi. İlk kez gördüğüm uzun balık, pörtlek gözleriyle oldukça enteresan görünüyorlardı.

Kısa soluklu deniz camı araştırmamı Olimpos’ta da yaptım ama 2-3 tane ufak cam kırıntısı dışında hiçbir şey bulamadım, onları da daha da olgunlaşsınlar diye denize tekrar attım. Yazıyı hazırlarken 2014’teki yazıya baktığımda da benzer bir şekilde o günlerde de sadece birkaç tane deniz camı bulduğumu fark ettim. Demek ki denize şişe düşmüyordu ki bu çok güzel bir şeydi.

Saat 13’e doğru Tayfun yanımıza geldi ve toplanıp plajın sonunda yer alan kalenin arka tarafında bulunan cennet sektörüne doğru tırmanmaya başladık.

Özge ve Tayfun sektörde tırmanırken ben de cennet koyuna indim. Yeşil mavi tonlardaki ufacık koy nefis görünüyordu.

Plajın doluluğunu düşününce burası gerçekten de cennet gibiydi! Dönüşe geçeceğimiz için yüzemedim ama “bir dahaki sefere gelince yapılacaklar” listeme bu ufak koyu da ekledim.

Plaja dönüp arkadaşlara veda ettikten sonra 17.20’de arabaya atlayıp ilk önce Antalya’ya doğru yola koyulduk. Antalya-Kemer yolu kilitlendiği için 5.3 km’yi yaklaşık 20 dakikada aldık.

Şişçi İbo’da Tayfun’un üniversiteden hocası olan Güray Hoca ile şiş köfte, tahinli piyaz, tahinli kabak tatlısı ve Arap tatlısını mideye indirip Ankara’ya doğru yol almaya başladık.

Hem yol çalışması, hem de yoğunluk nedeniyle Temelli’de yine 5.3 km’lik bir yolu 40 dakikada çıktıktan sonra eve vardığımızda saatlerimiz 2.45’i gösteriyordu.

Yatağa uzandığımda, birçok ilkiyle gayet güzel bir gezi olduğunu düşünüyordum. Nicelerine demek gerek…

(23 Ağustos 2006’ya ve beni gömmeye çalışan Sever Can’a selam olsun:p)

Video Anı;

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi’nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü

“22 Nisan’da doğmanın en güzel yanı bir sonraki günü resmi tatil olması” diyerek, kimi zaman tam kadro, kimi zaman birkaç eksik olsak da, Ural, Zeynep, Pınar, Yüce ve Özge’yle 2012’den beri yaptığımız gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova) yeni bir halka eklemek için Ürgüp’e gitme planları yaparken Ural Abi de bizlerleydi. 22 Nisana yaklaştıkça Ural’ın ani bir şekilde aramızdan ayrılmış olmasının burukluğunu yaşasak da, bu geleneğin devam etmesi gerektiğine karar verip Pınar, Zeynep, Özge ve ufaklıklar Toprak, İdil ve Tibet’le birlikte düştük yollara.

21 Nisan 2017, Cuma

Sabah 9’da Zeyneplere doğru yol alırken yağan yağmur ve kapkara bulutlar canımızı sıkıyordu. Çünkü birkaç gün önce baktığımız hava tahminlerine göre, Ürgüp’te bizi yağmurlu, rüzgarlı ve kapalı bir 3 gün bekliyordu ve şu anda şahit olduğumuz hava durumu bu tahmini doğruluyordu. Zeynolardan İdil’i alıp çocuk koltuğuna yerleştirdik, yanına da ben oturdum ve yönümüzü Ürgüp’e doğru döndürdük.

Özellikle son 5-6 yıldır Türkiye’de birçok yere giden biri olarak, “hemen dibimizde” yer alan Kapadokya’ya hiç gitmemiş olmama birçok arkadaşım şaşkınlıkla karşılardı ki bunlardan biri de Ural’dı. Belki de bu yüzden son 3 yıldır her fırsatını yakaladığımızda, “Ürgüp’e gitsek ya!” diye konuyu açar ve hiç nefes almadan planlamaya başlardık. Göreme’de yaşayan ve Nadir’lerin çok yakın arkadaşları olan Ulaş’ın adı da illaki ilk cümlede yer alırdı; “Ulaş her yeri biliyor, bizi şahane gezdirir!”

İdil’in sıkılmaması için ara ara oyunlar oynuyorduk. “Hadi bana yeşil şeyleri göster” diye sorduğum da hiç nefes almadan onlarca şey sayması üzerine rengi değiştirmiş ama ondan da aynı sonucu yaşayınca “O zaman gördüğün güzel şeyler, ama sadece güzel şeyleri göster” dedim. İdil kısa bir süre etrafa baktı ve “ağaçlar çooook güzel!” dedi. “Evet” dedim “aynen böyle sadece çok güzel olanları söyle.” Kısa bir süre etrafına baktıktan sonra, “sokak lambası çoook güzel, sakalların çok güzel mali, yeşil çimler çok güzel…” diyerek nefes almadan her şeyi saymaya başladı İdil! Kahkahayı bastık elbet.

Neredeyse Tuz golüne kadar hava kapalıydı ama sonrasında güneşi görüp derin bir “oh” çektik ama kısa bir süre sonra yağmurun yerini sert rüzgarlara bıraktığına şahit oluyorduk. Bir şeyler atıştırmak için Ağaçlı tesislerinde mola verdiğimizde de rüzgar, biraz yumuşasa da, devam ediyordu. Yemekten sonra arabalara atlayıp Nevşehir girişinde yer alan AVM’nin yanındaki benzinlikte Ulaş’la buluştuk ve kalacağımız Traveller’s Cave Pansion’a doğru sürmeye başladık.

Uçhisar’daki seyir tepelerinin yanından geçerken peribacalarını görünce gerçekten özel ve farklı bir coğrafyada olduğumu anlamaya başlıyordum.

Ürgüp’e ulaşıp, tek arabanın ancak sığabileceği dar sokaklarda dolanarak kalacağımız yere vardığımızda adeta büyüleniyorduk.

Çünkü kalacağımız pansiyonun avlusu, terası ve her biri birbirinden farklı odalarımız gayet güzeldi. Çantaları odaya yerleştirip kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra öğleden sonrasını verimli geçirmek için yeniden arabalara atladık ve yemek yemek için Avanos’a doğru yol almaya başladık.

Ürgüp’ten Avanos’a doğru Zelve yolunda ilerlerken gördüğümüz yükseltiler, peribacaları ve farklı renklerdeki toprak, kaya ve taşlar göz kamaştırıcı görünüyorlardı. Sanki bir film setinde ya da farklı bir gezegende gibiydik.

Avanos’ta bizimkiler yemek yerken, Özge’yle sadece bir künefeyi ve ufak birkaç şey atıştırdıktan sonra Göreme Açık hava Müzesi’ne giderek gezimize start verdik.

Müzenin giriş ücreti 30 Lira ve 1 yıl geçerli müze kart 40 Lira olduğu için müze kart aldık ve içeriye girdik.

5 ve 13. yüzyıllar arasında yoğun bir şekilde manastır hayatının yaşandığı vadide bulunan kayalara kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve oturma mekânları oyulmuş.

Göreme vadisi, manastır eğitim sisteminin de başlangıcı olarak kabul edildiği için tarihte oldukça önemli bir yer teşkil ediyor.

Göz göz pencerelerin ve kapıların oyulduğu peribacaları oldukça masalımsı görünüyordu.

Kiliselerin içinde yer alan motifler ve bazılarında korunmuş olarak kalan iskeletler oldukça ilginçti.

Fakat ülkedeki birçok tarihi yerde olduğu gibi burada da birçok freskin üstüne ve duvarlara isimler yazılmış olması oldukça can sıkıcıydı. İlk olarak aklıma Sümela Manastırı’nın içler acısı haldeki freskleri geliyordu.

Kiliselerde Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kullanılan geometrik süslemeler ortaya çıkarılan ilk boya katmanlarında görülebilirken, daha sonraki tarihlerde yapılan freskler İncil ve Hz. İsa’nın hayatından sahneleri betimlenmekte.

Dolaştığımız kiliselerden en iyi durumda olanı ekstra para ödeyerek girilen Karanlık Kiliseydi. Merdivenden çıkıp kiliseye ulaştığınızda tüm fresklerin çok iyi korunduğu fark ediyorduk. İçerdeki görevlinin flaşsız bile olsa fotoğraf çekilmesine bile izin vermemesi, her şeyi kanıt altında tutmaya alışmış bünyelerimiz için sinir bozucu gelse de, bir süre fresklere bakıp ortamın havasını solumaya başlayınca, buralara gelen herkesin bu güzellikleri görmesinin en temel hakları olduğunu ve en iyi şekilde gelecek nesillere iletilmesi gerektiğini düşünmeye başlıyordunuz.

Müzeyi bir grup lise öğrencisiyle birlikte dolaşıyorduk. İçlerinden birinde bulunan Ankaragücü atkısını görüp, 4 sezondur 2. Ligde mücadele eden ve kazanması durumunda 1. Lige yükselmeyi garantileyecek olan Ankaragücü’nün oynayacağı Kayseri Erciyes maçına bir gönderme yaparak “Kayseri maçına gidiyor musun?” diye sordum, “her maça gidiyoruz elimizden geldiğince Abi” yanıtını aldım. Soru hakkı ona geçmişti; “sen de mi Ankaragüçlüsün Abi?” diye sordu, “Gençlerbirliği” yanıtını verince, “Kırmızı-Kara Burası Ankara Abi!” dedi. “Eyvallah” deyip, maç için başarılar diledim.

Müzeden çıktıktan sonra arabaya atlayıp Kızılçukur vadisinin (Kızıl Vadi / Red Valley) seyir tepesine doğru yol aldık.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra doğrudan ufak portatif kafeye oturup ısınmaya karar verdik çünkü sabahki soğuk rüzgarlar yeniden esmeye başlamıştı.

İçerideki görevliye güneş batışını çekeceğimi söyleyince, “Abi çekecekseniz şimdi çekin çünkü bulutların arkasına batacak muhtemelen” yanıtını alıp tripodu kurdum ve video çekmeye başladım. Arkadaş yanıma gelince biraz lafladıktan sonra, sabah balonları da buradan çekmemi önerdiklerini söyleyince bana Aşıklar Tepesine gitmemi, böylece hem güneş doğuşunu, hem de balonları çekebileceğimi söyledi. “Tam olarak neresi orası?” diye sorduğumda bana yaklaşıp kafasını eğdi ve kısık bir sesle, “Abi şurada penise benzeyen 2 tane kaya var ya, işte bak şurada ondan bir sürü var gördün mü, işte orası aşıklar tepesi” dedi. Gülmemek için kendimi zor tutup teşekkür ettim.

Güneşin bulutların arkasına batışını izledikten sonra pansiyona gidip bizimkileri kolaçan ettik. Çocuklar için pide yaptırıp akşam yemeğini onlarla atıştırdıktan sonra Yeni Rakı’nın Şehir Serisi için ürettiği Kapadokya bardağını bulma umuduyla Ürgüp merkezdeki Ocakbaşı’na gittik. Fakat ortalıkta sadece klasik bardaklar vardı. Bizle ilgilenen garsona sorduğumda, “vardı ama eş dost, gelen gidene dağıttık bitti ama sipariş verdik gelecek” yanıtını alıyorduk. “Sağlık olsun” deyip yemek ve içeceklerimizi mideye indirdik ve otele dönüp Zeynep ve Pınarla bol bol muhabbet edip geceyi sonlandırdık.

22 Nisan 2017, Cumartesi

Rüzgar nedeniyle balonların kalkıp kalkmayacağını bilmesem de fırsatı kaçırmamak için sabah 6:45’te kalkıp üstümü değiştirip, dışarıya çıktığımda hayatımda gördüğüm en acayip ve güzel sahnelerden birin e şahitlik ediyordum. Çünkü onlarca balonun havada süzülüşlerini izlemek adeta masalımsıydı. Arabaya atladım ve dün konuştuğumuz arkadaşın önerdiği Aşıklar Tepesine doğru yol aldım.

Arabayı park edip biryandan video çekmeye başladım, bir yandan da onlarca balonun nefis görüntülerini izlemeye koyuldum. Güneş bulutların arkasında kalmasaydı nasıl bir manzarayla karşı karşıya olacağımı düşünmeden kendimi alamıyordum çünkü loş havada bile manzara müthişti.

Çekim sırasında birkaç kere balona sıkılan hava sesini çok yakından işittikten sonra arkamı döndüm ve bir balonun tam da arkama indiğini fark edip şaşırdım. Ardından arabaya atladım ve manzaranın Kızılçukur’dan nasıl göründüğüne bakmak için yola koyuldum. Fakat gittiğimde havada sadece 2 balon kalmıştı ki onlar da inişe geçmişlerdi. Yarın daha erken kalkıp öncelikle Kızılçukur’a gelmeye karar verdim.

Kahvaltının ardından toplanıp hep birlikte Zelve Açık Hava müzesine gittik.

Üç vadiden oluşan nam-ı diğer Peribacaları, Kapadokya bölgesinde peribacalarının en yoğun olduğu yermiş.

Zelve örenyeri, 9 ve 13. yüzyıllar arasında Hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden birisi olmuş ve papazlara verilen ilk dini seminerler bu yörede gerçekleştirilmiş.

Oldukça eşsiz bir manzaraya sahip olan vadide peribacaları arasında ilerleyip, manastırlar, kiliseler ve bölgedeki tek caminin içini dolaştık.

Vadiyi oldukça iyi bir yerden gören bir kayanın üstünde oturan orta yaşlı bir görevliyi fark edip birkaç şey sorduk. 1952’ye kadar buranın 30 haneli bir köy olduğunu, peribacalarının kaya yapılarından ötürü kışın sıcağı içerde tuttuğunu, yazın ise oldukça serin olduğunu, yiyeceklerin içeride kolay kolay bozulmadığını ve ailesinin de zamanında burada oturduğunu öğrendik. 1952’de yaşanan bir erozyon sonrasında bir kişi hayatını kaybedince devletin burada yaşayanları tahliye ettiğini de öğrendiğimiz görevliye aklımıza gelen tüm soruları sorduk ve bir sürü enteresan bilgi aldık.

Zelve’den çıktığımızda Ulaş gelmişti. Önce Pınar’ı kaldığımız pansiyona bırakıp ardından kahve içmek için Uçhisar’daki Tipiktürkevi’ne doğru yola koyulurken manzaranın ve mekanın bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyordum.

Arabaları park edip kısa bir süre yürüdükten sonra Tipiktürkevi’ne ulaştık. Bir ailenin işlettiği mekan doğrudan bir peribacasının içinde yer alıyordu. Bu yüzden de odaları, şöminesi, pencereleri, balkonu ve odalar içindeki oymalarına kadar her ayrıntı ilgi çekiciydi.

Yerin sahibi olan İsmail Bey bu peribacasında doğmuş. Şimdi ise eşi ve çocuğuyla birlikte burada yaşamaya devam edip, mekanı işletiyor ve her yıl sit alanı olduğu için devlete “işgalci” cezası ödüyormuş.

İsmail Beyle yaptığımız hoşbeş sohbet ve kahve keyfinden sonra toplanıp akşam yemeği için Mustafapaşa’daki Efe Lokantasına gittik. Yine bir ailenin işlettiği kır lokantasının genişçe bir bahçesi vardı. İsterseniz mangal alıp bir yandan getirdiklerinizi pişirip kendi halinizde takılabilir ya da lokanta bölümüne geçip yemek yiyebiliyordunuz.

Ortalıkta dolaşan keçiler, tavuklar ve köpekler arasında mangalımızı yapıp muhabbet ederek gayet güzel zaman geçirdik. Bu mekanın bir güzel yanı da üzerindeki peribacaları ve balonlarıyla gerçekten nefis bir parça olan Kapadokya bardağına ulaşmam oldu! Bu sayede 33 parçalık seride 16. bardağımı koleksiyona eklemiş oluyordum.

Yemekten sonra pansiyona gidip, adet yerini bulsun diye, ufaklıklarla birlikte mumları üfledik ve muhabbetle günü tamamladık.

23 Nisan 2017, Pazar

8 yıldır Kapadokya’da rehberlik yapan ve Ural’ın Forzo Livorno’dan arkadaşı olan Gönül, fırtınadan ötürü Pazar sabahı balon olmayacağını söylemiş olsa da 6.15 gibi kalkıp balonları kontrol ettim ama hiçbiri ortalıkta görünmüyordu. Zaten esen sert rüzgarlardan neden olmadıkları belliydi. Yeniden yatağa dönüp uyumaya devam ettim.

Kahvaltının ardından odaları boşaltıp hesabı ödedik ve “gittiğin yeri en güzel tepeden görürsün” diyerek Özgeyle Uçhisar kalesine doğru yola çıktık. Rüzgar iyice şiddetini arttırmıştı.

Kaleye çıkarken esen rüzgarın getirdiği ince kum taneleri oldukça rahatsız ediciydi ama bir şekilde zorlayıp en üste kadar çıktık. Kapadokya’nın aslında ne olduğunu, yüksekten daha iyi anlıyorduk. Dev vadiler ve irili ufaklı peribacaları nefis görünüyorlardı.

Bir süre rüzgarla mücadele ederek etrafı izledikten sonra inişe geçtik ve Kocabağ’dan şarap alıp Zeynepleri beklemeye başladık. Onlar da geldikten sonra Ankara’ya doğru yola koyulduk ve 304 kilometrelik yolu sürerek en uzun araba sürme rekorumu kırmış oldum.

Pazartesi günü şirkette, defalarca Kapadokya’ya gitmiş olan Cem’e gittiğimiz yerleri anlatırken bana, her gittiğinde Kapadokya’nın erozyon, küresel ısınma ya da rüzgarlar nedeniyle değiştiğinden bahsetti. Mesela Zelve Açık Hava Müzesi’nin girişinde devasa sütun gibi bir şeyin olduğunu ama sonraları o bölüm tamamen yıkıldığını söyledi. O an Kapadokya’nın gerçekten farklı ve özel bir yer olduğunu daha iyi anlıyordum.

Güneşin doğuşunu, batışını ve balonları seyretmek, Ihlara Vadisi ve Kaymaklı yeraltı müzesini görmek için birkaç kere daha Kapadokya’ya gidip dersimizi tam anlamıyla öğrenmemiz gerektiğine karar verdim.

Kapadokya sonrası oluşan yıldız tablosu;

Video Anı;

29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Gaziantep Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 710 km.

Kendimi bildim bileli 3 şehre deplasman yapmayı çok isterim; Trabzon, Denizli ve Antep. Ama bugüne kadar bu üçlüden sadece Trabzon’a gidebildim. Denizlispor alt liglerde olduğu için Denizli’de maç izleme olayı bugünlerde hayal. Gaziantep ise, her sezon başladığında listeme aldığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim bir başka hayal. Ama bu sefer, İlhan Cavcav’ın vefat gününe denk geldiği için ertelenen ve hafta içine alınan Gaziantep maçına gitmek için Ömer Abimle gaza gelip, bir ay öncesinden uçak biletlerimizi aldık, gitmişken bir gün kalıp hem dolaşmak hem de yıllardır övgüyle bahsedilen Antep mutfağını tatmak için rezervasyonumuzu yaptık ve maç günün beklemeye başladık.

Konu Antep olunca, gideceğimiz tarih yaklaştıkça konuştuğumuz herkes gezilecek yerlerden çok yenilecek şeyler konusunda tüyolar veriyordu. Sonunda dayanamayıp bir liste yaptım ve “zaman olursa hepsiyle ilgileneceğim” dedim.

Pazar günü tribüne asmak için Maksut’tan “Ural pankartı”nı aldım ve çantaya ekledim.

Pazartesi günü de, maça gelmek isteyen ve Antep’te yaşayan Ural’ın İzmir’den ev arkadaşı Hakan’ı aradım ve maça girmek için yapması gereken passolig belasının formalitelerini anlattım.

Salı sabahı tam 8.25’te online check-in yapmak için THY’nin sitesine girdiğimde uçağın arka tarafındaki koltukların tamamen dolu olduğunu, ön taraftakilerin ise boş olduğunu görüp oldukça şaşırdım. Çünkü bugüne kadar hep tersi bir senaryo yaşamıştım. Büyük bir memnuniyetle alabileceğim en ön sıra olan 5F’i seçtim.

12 Nisan 2017, Çarşamba

Uçak saati erken olduğu için salı akşamı iş çıkışı Ömer Abimlere gidip orada kaldım. Sabah yengem bizi Esenboğa’ya bıraktığında havaalanındaki yoğunluğu görüp şaşırıyordum. Neredeyse her 5 dakikada bir farklı bir şehre uçak kalkıyordu. “Yine rötar yer miyiz acaba?” diye aklımdan geçirsem de Allahtan bu sefer tam saatinde uçaktaydık.


Hava durumu tahminlerine göre çarşamba için sağanak, perşembe için ise yoğun sağanak gösterdiğinden Ankara’dan çıktıktan sonra ful bulutların üzerinde yolculuk etmeye şaşırmıyorduk. Ama asıl bizi şaşırtan Gaziantep’e yaklaştığımızda güneşli bir havanın bizleri bekliyor olmasıydı. Uçaktan sarı ve turuncunun tüm tonlarındaki fıstık tarlaları çok göz alıcı görünüyordu.

Uçak yere indikten sonra bizler de çantalarımızı alıp uçaktan indik ve yürüyerek terminale giriş yaptık. Aklıma uçaktan indikten sonra terminale yürüyerek ulaştığımız Madeira’daki ufak havaalanı geliyordu. Devasa ve keşmekeş dolu havaalanlarını ve uçağa ulaşmak için bir sürü taklalar atmamız gerektiğini düşününce oldukça sevimliydi.

Terminale girdiğimizde havaalanında bagajlarınızı teslim alabileceğiniz sadece 2 tane konveyör olduğunu gördüğümde ise aklıma 4 konveyörlü Saraybosna havaalanı geliyordu.

Bagaj vermediğimiz için doğrudan dışarı çıkıp Hakan Abiyi beklemeye başladık. Bu sırada etraftaki nefis Pavlonya (Paulownia) ağaçları hemen abimin dikkatini çekti. Ayrancı’da 2 tanesini gördüğüm ve bayıldığım ağacın adını Urallar birlikte yaptığımız İznik, Yalova gezisinde öğrenmiştim. O yüzden havalı bir tavırla, “açılın o ağacı tanıyorum” kıvamında yorumlar yapmaya başladım.

Hakan Abi geldiğinde arabaya atladık ve ilk durak olarak geceyi geçireceğimiz Ali Bey Konağı’na doğru ilerledik. Yolculuğumuz sırasında bol bol Ural’dan ve Gaziantep’ten bahsettik.

1904-05 yıllarında inşa edildiği düşünülen ve yüz yıl içinde birçok kere el değiştirmiş olan, kalenin ve eski şehir merkezinin hemen dibinde yer alan konak oldukça güzel görünüyordu. Çantaları bıraktıktan sonra Hakan Abiye maç bileti almak için neredeyse 45 dakika passolig belasıyla boğuştuk! Sonunda bileti aldık ve arabaya atlayıp gastronomi turuna start verdik.

İlk durağımız Gaziantep’in meşhur yemeklerinden biri olan ve normalde sabah yenilen beyrandı. Bunun için Şahin Usta’ya doğru ilerlerken defalarca plan yaptığım ama bir türlü gelemediğim Kamil Ocak Stadyumunu gördüm. Tıpkı Alanya deplasmanına gitmeden önce Zeynep Abla, Rahmi Abi ve Aylinle Antalya’da dolaşırken gördüğüm ve “niye gelmedim!” diye ah ettiğim Antalya Atatürk Stadyumu gibi bu statta da maç izlemediğim için üzüldüm.

Şahin Usta’da kuzu etli, pirinçli ve acılı beyranları afiyetle mideye indirirken, işkembe, kelle paça gibi şeyler yerine beyranın tam benim kalemim olduğunu düşünüyordum.

Beyrandaki acının uzun soluklu olmaması ve tam da sevdiğim gibi kısa sürede etkisinin kaybediyor olması da benim için çok güzeldi. Sofradan kalkarken Hakan Abinin, “beyrana sakın çorba demeyin çünkü Gaziantepliler için ana yemektir” lafını kulağımıza küpe yapmayı ihmal etmedik.

Midelerimizi doldurduktan sonra Abimle Zeugma Mozaik Müzesi’ne gittik. Gaziantep’in Nizip ilçesinde Birecik Baraj Gölü kıyısında bulanan Zeugma Antik Kenti’nde çıkarılan göz alıcı mozaiklerin sergilendiği müze, bugüne kadar gördüğüm en güzel tasarlanmış müzelerden biriydi.

Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden biri olan kent, MÖ 31’den itibaren Roma İmparatorluğuna bağlanıp, ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını almış.

MS 256’da Sasani Kralı 1. Şapur tarafından ele geçirilerek yakılıp yıkılana kadar kent, Roma döneminde büyük bir zenginlik ve ihtişam yaşamış.

Günümüzden yaklaşık 2000 bin yıl önce yapılmış olan mozaik işçiliğinin göz kamaştırıcılığına şahitlik ederek müzeyi dolaşırken, Zeugma’nın ne kadar masalımsı bir yer olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Tıpkı birkaç ay önce gittiğim ve hayran kaldığım Sagalasos antik kentini dolaşırken olduğu gibi günümüzün zevksiz, can sıkıcı, boğucu ve özelliksiz mimari örnekleriyle dolu kentlerinden uzaklaşıp kendimi bambaşka bir dünyada hayal ediyordum ki, bu da müzenin başarısını gösteriyordu.

Üst kata çıktığımızda Gaziantep’in simgesi haline gelen Çingene Kız mozaiğinin karanlıklar içindeki nefis sunumuyla karşılaşıyorduk. Bir yandan kendisine bakanı takip eden gözleri, bir yandan da hem hüznü hem de mutluluğu aynı anda sunan yüz hatları, iki bin yıl önce yaşayan Zeugma’lıkarın sanatta geldiği noktayı çok güzel özetliyordu.

Müzeden çıktıktan sonra tüm büyü kaybolmuş ve günümüzün çarpık kentlerinden birine geri dönmüştük.

Abimle Konağa doğru yürürken gördüğümüz Halep tabelaları bir yaramı daha kanatıyordu. 2011’de Mehmet ile “gidelim” diye plan yapmaya başladığımız ama iç savaşın patlak vermesi nedeniyle rafa kaldırdığımız Gaziantep-Halep-Şam turumuzun artık bir hayal olması canımı sıkıyordu.

Etrafı inceleyerek yavaş yavaş Ali Bey Konağı’na vardığımızda Hakan Abi işinin bittiğini söyleyip nerede olduğunuzu sordu. Odaya yerleştirirken Hakan Abi gelmiş ve arabayı park etmişti.

Kaleyi sağımıza alıp kısa bir süre yürüdükten sonra eski Gaziantep’te dolaşmaya başladık.

Camiler ve hanların arasından geçip buraya gelen herkese önerilen İmam Çağdaş’a oturduk.

Güzel meze, salata ve yeşillikler eşliğinde soğan yerine sarımsakla yapılan ve sebzeleri daha çiğ olan Gaziantep usulü nefis ötesi fındık lahmacun, Ali Nazik, kuşbaşı kebabı, patlıcan kebabı, sebzeli kebap, altı ezmeli ve kıyma kebabı mideye indirirken niye Antep’i bu kadar övdüklerini anlıyorduk!

Yemek sırasında tribünden Onur Nazlıaka’nın kasada hesap ödediğini görüp selam verdik. Fatihle birlikte deplasmana gelmişlerdi. Birkaç çift laf ettikten sonra “maçta görüşürüz” deyip vedalaştık.

Yediklerimizi azcık da olsa eritmek için çarşıda dolaşamaya başladık. Üzerimdeki formayı gören bir esnaf “iki takıma da akşam başarılar” diyerek gönüllerimizi fethediyordu. Teşekkür ettik. Ardından yanımıza gelen bir adam “maça mı?” dedikten sonra kendisinin Gençlerbirliği yöneticisi İsmail Özkan olduğunu söyleyip az önce 15 yönetici ile yemek yediklerini ve biraz dolaştıktan sonra stadyuma gideceklerini söyledi. “Eyvallah” dedik ve bir süre daha dolaştıktan sonra dönüş yoluna geçtik.

Arabaya yaklaşmak üzereyken üzerimdeki formayı gören bir genç, “Abi yenin şunları ne olur, düşsünler!” dedi. “Hayırdır?” dedik. 8 yıl Gaziantep’te oynadığını, yönetimin hakkını yediği için futbolu bıraktığını söyleyip, “8 yılım gitti Abi ne olur yenin şunları düşsünler” diye tekrarladı. “İyi olan kazansın dostum” deyip yürümeye devam ettik. Ömer Abim, “Gaziantep halkı yenmemizi istiyor Mali!” dedi. Güldük.

Arabaya atlayıp Gaziantep Arena’ya ulaştığımızda, arabayı kontrol eden polislere deplasman tribünün sorduk ve stadyumun çevresinde ilerlemeye başladık. O an stadyumun dış cephesinin 2 farklı renkte yapıldığını fark ettim. Yani dış cephedeki çapraz şeritler çift renkte yapıldıkları için önce grimsi/siyahımsı görünse de ilerledikçe kırmızımsı görünüyordu. Çok hoşuma gitti.

Tribündeki yerimizi aldıktan sonra ilk iş olarak Ural pankartını asmak istedik. Beşiktaş maçında polisin gereksiz kuşkucu tavrı nedeniyle önce bir polisin yanına gidip durumu anlattık. “Bize bir şey söylenmedi ama soralım” dediler. Kısa bir süre sonra da, “asın” dediler. “Eyvallah” dedik. Ural Abi de bizlerleydi!

Erteleme maçı olduğu için maç tarihinden sonra transfer edilen banko oyuncusu Anıl Karaer’i oynatamayan Ümit Özat, Antalya maç kadrosuna göre, sadece Anıl yerine Kamal Issah’ı ilk 11’de sahaya sürmüştü. Tarihinin en kötü sezonunu geçiren ve düşmesine ramak kalan Gaziantepspor’un son nefesine kadar savaşacağını düşündüğümüz için ilk dakikalarda biraz geride oyunu karşılayabileceğimizi ama sonrasından oyunu dengeleyip gol bulamamız halinde Gaziantepspor’un gardının düşeceğini tahmin ediyorduk.

Fakat öyle bir maç izlemeye başladık ki şaşkına döndük! Çünkü her iki takım da inanılmaz derecede beceriksiz ve uyuz bir oyun sergiliyordu. Sezon başı ya da sezonun son maçıymış gibi her iki takım da vurdumduymaz bir şekilde sahada sadece takılıyorlardı.

31. dakikada İlhan Parlar’ın ceza alanına girip çaprazdan çektiği şutu Hopf’un çıkartması dışında futbol adına hiçbir şey izlemediğimiz ilk 45 dakika oldukça can sıkıcıydı.

İkinci yarıya Alkaralar daha etkili başladı ama malum gol üretkenliğimizin “sıfırın altında” dolaşması nedeniyle “en azından bir puan alalım” diye konuşmaya başladık.

Bu sırada, bilet satılmayan kale arkasının üst katına 50 kadar Gaziantep taraftarı koşarak girdiler ve hep bir ağızdan “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Görevliler kovalamaya başladılar. Ama bu sefer de aynı ekip maratonun üst katında belirdiler ve bir kere daha “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Biz maçı izlemeye devam ederken ise ortadan kayboldular. Bir gün sonra gazeteden Alanyaspor maçında yönetimi istifaya davet eden taraftarları cezalandırmak için yönetimin 13 TL olan biletleri 25 TL çıkarttığını ve bu yüzden taraftarların tribüne girer girmez “istifa” diye bağırdıklarını öğreniyorduk. Aklıma Aralık 2012’de taraftar maça gelmesin diye kale arkasını 40 TL yapan Kasımpaşa yönetimi gelmişti. Hem orada, hem de burada yüksek bilet fiyatının bizi vurması ise işin can sıkıcı tarafıydı.

70’de geliştirdiğimiz ani bir atakta Gaziantep defansını eksik yakaladık. Soldan Uğur’un ortası Muriqi’yi geçti ve Serdar’ın önünde kaldı. O da topu filelere göndererek hepimizi havalara uçurdu!

Golden sonra Gaziantepspor baskı kurmaya çalışıyordu ama nerdeyse hiç etkili olamıyorlardı. Tribünlerin bol bol “yönetimi istifa” tezahüratlarını işittiğimiz bu dakikalarda kısa bir süre Gaziantepspor başkanı İbrahim Kızıl’a küfretmeleri ise bardağı taşıran son damla oldu ve başkan ile yöneticiler şeref tribününü terk ettiler.

Maçın bitiş düdüğünün ardından 5 kişilik dev taraftar grubumuzla takımı tribünlere çağırıyorduk. Gelip bizleri alkışladılar. Ardından gelenekselleştiği üzere Hopf’u tribüne çağırdık. “Oley! Oley! Oley!” den sonra karşılıklı olarak birbirimizi alkışladık. Sevimli adamdı Hopf.

3 puanı da sırtımıza atıp arabaya atladık ve “tatlı yemenin vakti geldi” diyerek Hakan Abinin övgüyle bahsettiği Koçak Baklava’ya gittik. En sevdiğim tatlı olan fıstık sarmayı ağzıma attığım an doğrudan çocukluğuma gidiyordum. Çocukluğumda Ömer Abimin Tunalı’daki Güney Mutfağı Lokantasında çalıştığı kısa süre boyunca eve getirdiği yiyeceklerden biri de fıstık sarmaydı ve bu sarma işte o sarmaydı! Nefisti, nefis!

Birer tane şöbiyet, kare baklava, fıstık sarma ve kaymaklı fıstık sarmayı afiyetle mideye indirdikten sonra canlı müzik yapan hoş bir mekân olan Simvoni’ye gittik ve bol bol muhabbet edip günü tamamladık.

13 Nisan 2017, Perşembe

Perşembe sabahı gözlerimizi yağmurlu bir güne açtık. Aşağıya inip kahvaltımızı yaparken şakır şakır yağmur yağıyordu ama keyfimiz yerindeydi.

Özellikle ev yapımı limon reçeli, zahter ve katmer kahvaltının en akılda kalanlarıydı. Hakan Abi geldiğinde yağmur dinmişti ama kapkara bulutlardan ara ara bizi takip edeceğini tahmin ediyorduk.

Çarşıda düne göre daha ayrıntılı bir şekilde dolaşırken ilk durağımız Truva (Troy) filmine yaptığı yemenilerle ününe ün katan dükkândı. Tamamen deriden yapılan ayakkabıların renkleri ve görünümleri oldukça ilgi çekiciydi. Hediyelikleri aldıktan sonra Hakan Abi “beni takip edin” diyerek bizleri Tahmis Kahvesi’ne götürdü. Yabani fıstıktan hazırlanan, kremamsı bir tadı olan ve içerken adeta bayıldığım Melengiç Kahvesi’ni büyük bir zevkle hüpletirken bir yandan da menengiç, kavrulmuş sarı leblebi ve fıstık gibi birçok kuruyemişin bulunduğu tabaktan besleniyorduk.

Çarşıda dolaşırken bakır işleyen ustaların çıkarttığı ritmik seslerini duymak kesinlikle gezimize ayrı bir lezzet katıyordu.

Yağmur yeniden başladığı için Tütün Han’daki Mağara Kafeye gittik. Adından da anlaşılabileceği gibi kafenin bir bölümü gerçekten de mağaradaydı. Merdivenlerden inip hayretler içinde dolaşırken ortamın son derece soğuk olduğunu fark ediyorduk. “Yazın çok güzel olur burası” dedik ve yukarı çıkıp birer çay içtik.

Yağmur durduktan sonra bir yandan dolaşmaya devam edip, bir yandan da ara ara durup hediyelikleri aldıktan sonra arabaya atlayıp gastronomi turuna devam ettik. Bir gün önce Beyran içtiğimiz Şahin Usta’nın yakınlarında bulunan ufacık bir dükkân olan Altın Kase’ye adımımızı attığımızda Hakan Abi “3 kişilik yuvalama ayırtmıştık” diyordu. Masaya oturduk ve bugüne kadar yediğim en güzel yemeklerden birini kaşıklamaya başladım. Naneli sosu, yoğurdu, irmik-pirinç ve kıymayla yapılan minnacık toplarıyla yuvalama çok ama çok lezzetliydi. Hakan Abi eşinin çok iyi yemek yaptığını hatta çok güzel yuvalama da yaptığını ama buranın çok daha iyi olduğunu söyleyince ne kadar şanslı olduğumuzu daha iyi anlıyorduk. İşin garip yanı yuvalamanın öğlen iki gibi bitmesiydi. Yani ikiye kadar yediniz yediniz sonra bulamıyordunuz. Ankara ya da İstanbul’da bir şey ünlü olursa 24 saat satmak için kasılırdı ama burada öyle değildi.

Mekânın sahibine “ellerinize sağlık” dedikten sonraki durağımız katmer yemek için Akşam simit fırınıydı. Adından da anlaşılabileceği gibi fırın olsa da Hakan Abinin söylediğine göre çok iyi katmer de yapıyorlardı. Ellerinde sadece bir tane kalmıştı. “Zaten çok yedik” deyip, katmeri aldık ve arabaya atlayıp Hakan Abinin ofisine gittik. Bol kaymaklı katmeri büyük bir zevkle mideye indirirken zor nefes aldığımı fark ediyordum. Ama yemek faslı bir türlü bitmiyordu çünkü bu sefer de Hakan Abinin bir çalışanı elinde tatlılarla içeri girdi. Hediyelik tatlı almak için Hakan Abinin önerdiği tatlıcıdan örnekler gelmişti. Ama yok, böyle olmayacaktı! O yüzden kenarlarından biraz tırtıklayıp ne alacağımıza karar verdik. Bir iki saat ofiste muhabbet ederken güneş yüzünü göstermeye başladı.

Arabaya atlayıp akşam yemeği için midede biraz yer açmak adına Dülükbaba mesire alanına gittik. Lalelerle donatılmış park gayet güzeldi. Yaklaşık iki kilometre yürüyüp bol bol muhabbet ettik. Hakan Abi hafta sonları burada mangal dumanından göz gözü görmediğini söylüyordu.

Mesire alanından çıktıktan sonra gastronomi turumuzun son durağı olan Küşleme Et Lokantası Hüseyin Usta’ya vardık. Oldukça zengin bir duruşu olan lokantada masaya oturup küşlemeleri sipariş ettik. Yemek öncesi masaya gelen fındık lahmacun ve salata çok güzeldi ama bende yiyecek yer kalmadığı için ufacık ufacık parçalarla yetiniyordum.

Ve final yemeğimiz küşleme servis edilip de ilk lokmayı ağzıma attığımda gerçekten çok özel bir et olduğunu fark ediyordum. Bir yandan lezzetle, ama bir yandan da mideyi fullediğim için oldukça zorlanarak küşlemeyi bitirdikten sonra arabaya atlayıp havaalanının yolunu tuttuk.

Hakan Abiye çok çok teşekkür ettikten sonra veda ettik ve uçağı beklemeye başladık. Uçak 15 dakika rötar yedikten sonra geldi ve yürüyerek bindik. Koltuğumuza oturduktan birkaç dakika sonra tüm havaalanını bembeyaza boyayan dolu yağmurunu izledik.

Dönüş yolunda bol bol “doğudaki diğer illere de gitmeliyiz” diye konuştuk. Akşam geç saatlerde eve ulaştığımda hala yediğim yemeklerin tadı damağımdaydı. Ama aslında bir gün sonra yanımda getirdiğim tatlıları mideye indirirken, ne kadar güzel şeyler yediğimizi daha iyi anlayacaktım!

Her şeyiyle dört dörtlük bir deplasmanı daha arkamızda bırakırken “sıradaki!” diye aklımdan geçiriyorum!

Kişisel deplasman karnesi: 29maç, 6g, 9b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

“Futbol sadece futbol değildir” hele bir de mutfağı sağlam şehirlerden birine deplasman yaptıysanız ve yanınızda süper bir rehber (Hakan Özseven) varsa işte o zaman tadından yenmez olur her şey..

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 30 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 18. Hafta Maçı Gaziantepspor 0-1 Gençlerbirliği (Erteleme)

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Vodafone Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

İlk deplasman yaptığım stadyum Türkiye futbol tarihinin meşhur futbol sahası olan, eski adlarıyla İnönü, Mithatpaşa, Dolmabahçe ya da o günkü adıyla Beşiktaş İnönü stadyumuydu. Yıllar sonra aynı stadyuma bir kere daha gitmiştim ama bu sefer maçın daha özel bir anlamı vardı; Beşiktaş – Gençlerbirliği karşılaşması stadyumda oynanacak son maçtı. Şubat ayında, genç yaşta kaybettiğimiz Ural Abi de bizlerle birlikte tribündeydi. O karşılaşmadan sonra stadyum yıkıldı ve yerine 41 bin 903 kişi kapasiteli Vodafone Arena stadyumu inşa edildi.

Sezon başında deplasman yapmak istediğim stadyumlardan biri de haliyle Vodafone Arena idi. Maçın tarihi açıklanır açıklanmaz kuzen Fahriye ile haberleştik, uçak biletlerini alıp, hem ona, hem de Onur Ağca’ya “galibiyetin ilk adımı olsun” diye mesaj atıp maç günün beklemeye başladım.

Bu maçın Gençlerbirliği açısından iki farklı önemi var; bunlardan ilki Alkaraların lig tarihindeki 1500. maçı olması, ikincisi ise Gençlerbirliği ile Beşiktaş’ın Vodafone Arena’da oynayacağı ilk maç olması.

28 Mart salı günü maç biletleri satışa çıktı. Heyecanla siteye girip deplasman tribününü seçince 80 TL’yi görüp afalladım. Bundan böyle Gençlerbirliği’nin İstanbullularla yaptığı maçlarda uyguladığı fiyatların çok olduğu konusunda kulübü eleştiren arkadaşlara bu maçı örnek göstereceğim.

Bu vesileyle bugüne kadar gittiğim Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında ödediğim deplasman bilet fiyatlarını not düşeyim;

2006 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 25 TL
2009 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 35 TL
2010 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 45 TL
2012 Fenerbahçe (Şükrü Saraçoğlu) – 30 TL
2013 Galatasaray (Türk Telekom Arena) – 40 TL
2013 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 30 TL

31 Mart 2017, Cuma

17:30 civarı işten çıkıp önce otobüs ardından Belko ile havaalanına vardığımda iki sayfalık “uçak programı” ekranının ilk sayfasında yer alan 12 uçuştan 7’sinin rötar yediğini, birinin iptal edildiğini görüp “eyvah” dedim.  21.15 uçağı için ilk rötarı 20.50’de 45 dakika olarak yedik. Malum son yıllarda uçak seferleri gereğinden hızlı bir şekilde büyüdüğü için “dolmuşçuluğa” dönüştüğünden artık rötar yemeye alışmıştım. O yüzden de çok fazla umursamadım.

Saat 22:30’da hala ortalıkta bineceğimiz uçak olmadığı için 15 dakika daha rötar yedik. Sonrasında uçak geldi bindik ama bu sefer de uçağın içinde beklemeye başladık. Hiçbir anons yapılmayınca hostese sorduk, o da anons sisteminde arıza olduğu için müdahale edildiğini ve tamamlanmasını beklediğini söyledi. Uzun lafın kısası 21.15 uçağı ancak 23:50 civarında yere indi. Havataş’a binip Levent’e oradan da Seyrantepe’ye vardığımda saat 1’i gösteriyordu. Bir gün önce Ankara’dan otobüsle İstanbul’a  gelmiş olan Aniş yengem, toplam süreye bakıldığında uçakla gelmenin otobüsten daha uzun sürdüğü tezini kanıtlamak için bir done daha yakalamıştı ve rötarları düşününce kesinlikle haklıydı.

1 Nisan 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı 11’de Fahriye’nin Nişantaşı’ndaki yeni evini görmeye gitmek için otobüs durağına geldiğimde beni büyük bir sürpriz karşılıyordu.

2013 Martında Vleminckx’in golüyle Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçı izlediğimiz Türk Telekom Arena’nın etrafını devasa büyüklükte kuleler dikilmişti. 4 yıl önce stadyum dışında etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da güzeli etraf tamamen çamlıktı.

O an, sadece Ankara’nın değil tüm Türkiye’nin kocaman bir şantiyeye dönüştüğü gerçeği ile yüzleşiyordum. Tüm ülke olarak, tarlaları istila eden ve bütün tarım alanları bitene kadar yemeye devam edecek olan çekirge sürüleri gibiydik! Asıl iğrenç olan ise “tarım alanı” tamamen tükenince ne olacağının kimsenin umurunda bile olmamasıydı!

Bana göre konumu nedeniyle Fahriye’nin kendisine daha fazla zaman ayırmasına neden olacağı için beğendiğim evden çıkıp Maçka parkına gidip birer kahve içip yengemin dayımla nasıl tanıştığını dinledik. Hoşbeş sohbetin ardından onlardan ayrılıp teleferikle parkın diğer tarafına geçtim. Aklıma, hiç alakası yok elbette ama, muhtemelen yeşil bir alandan geçtiğimiz için Funchal’da bindiğimiz teleferik geldi.

Sanırım iki dakika süren teleferik yolculuğunun ardından, her deplasmanda, eğer fırsatım varsa, maç öncesi kimseler yokken stadyumu dışarıdan da olsa incelemek için, tekrar Maçka parkına girip daha önce iki kere geldiğim İnönü stadyumunun yerine inşa edilmiş olan Vodafone Arena’yı birkaç farklı açıdan inceleyip, ufak videolar çektikten ve deplasman girişinin yerini öğrendikten sonra sahile indim ve Beşiktaş çarşıya doğru yürümeye başladım.

Barbaros Hayrettin Paşa anıtının bulunduğu ufak parkın sahilinde oturup video anı için çekim yaparken, yanımda laklak eden genç sevgililerin “Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında muhalif kimse kalmadı” muhabbetine kulak misafiri oluyordum. Dayanamadım “biz varız dostum Gençlerbirliği” dedim. Çocuk bana bakıp heyecanla, “Keçiler!” dedi. Gülümsedim.

Çekimden sonra Gayrettepe Petra’da çalışan Onur’un yanına gitmek için parkın içinden geçerken, referandum için sokakta çekim yapan Al Jazeera’den birileri bana yanaştılar ve referandumda ne oy kullanacağımı ve kısaca nedenini sordular.

Petra’da Onur’un bizzat kendisinin yaptığı tatlıları, önerdiği kahveler eşliğinde hüpletirken, bir yandan da büyük bir zevkle bir sürü konudan sohbet edip kahkahalar atıyorduk. Birbirimizi özlediğimiz belliydi.

Petra’dan çıktıktan sonra Barbaros caddesinden Ortaköy’e doğru kıvrılan yoldan sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 25 dakika sonra Ortaköy sahilindeydim. Yine kısa videolar çekip etrafa baktıktan ve biraz da dinlendikten sonra Fahriye ile buluşacağımız Beşiktaş’a doğru yola koyuldum.

Serpil ve Fahriye ile Hayat Memat’ta bol bol sohbet edip bir şeyleri mideye indirirken aklıma Petra’dan çıkarken Onur’un verdiği ve kendisinin yaptığı ekşi maya ekmeği geldi. Çıkarttım ufak birer parça da ondan yedik. Bir gün sonra bize, “%80 başarılı olmuş” dese de gayet lezizdi.

Hayat Mematt’an kalkarken hem şişe bilyesi koleksiyonuma, hem de şehir serisi koleksiyonuma toplam üç yeni parça ekleniyordu ki, gezmenin en keyifli anı olan ganimetleri eve varır varmaz, büyük bir dikkatle bavula ekliyordum.

2 Nisan 2017, Pazar

Sabah 5’te kalkıp otobüs terminalinde teyzemi karşıladık. Saat 10 gibi kahvaltı masasındaydık. Orijinal plan Adalara gitmekti. Defalarca İstanbul’a gelmeme rağmen sadece bir kere Kınalıada’ya gitmiştim. Fakat hem gidiş gelişin uzun sürmesi, hem de dönüş saatlerinin maç saatine göre ya koşuşturmalı ya da çok erken olmasından ötürü vazgeçip Emirgan’a gitmeye karar verdik.

Otobüse binip ilerlerken de Pazar günü sahil trafiği nedeniyle o plandan da vazgeçip hem Onur’un mekana, hem de maçın oynanacağı Beşiktaş’a yakın olmak adına Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne gittik.

Sevim teyzem ve Aniş yengemle çoğunlukla geçmişten keyifli bir muhabbet yaptıktan sonra onlardan ayrılıp Onur’un mekana doğru yürümeye başladık.

Düne göre yoğun olsa da ara ara muhabbet edip, ekmek yapımını izledik. Bu sırada Nevzat Abi aramıza katıldı. Onla da bir süre konuştuktan sonra Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık.

Saat 17 civarıydı ve bir sürü Beşiktaşlı stadyuma doğru yürüyordu. Barbaros caddesinden Dolmabahçe’ye doğru döndüğümüzde ise stadyumdan bize doğru gelen bir sürü Beşiktaş formalı taraftarı görüp şaşırıyordum. Onur’a sorduğumda, maç günü birçok kişinin formalarını giyip Beşiktaş Çarşıya gittiklerini ve orada maç izlediklerini söyledi. Stadyuma bu kadar yakın olup, dışarıda izlemek nedense garibime gitmişti. O sırada Nevzat Abi, tüm biletlerin satıldığını ve karaborsaya düştüğünü söylüyordu.

Üzerimizde forma, atkı ve polarlarla sohbet ede ede misafir tribüne ulaştık. Deplasman gişesi, 2 kez arandıktan ve passoligi gösterdikten sonra tribüne doğru ilerleyen yolda yer alması da ilginçti.

Deplasman tribünü tahmin ettiğim gibi üst katta ve sahanın tam çaprazındaydı. Fakat konum olarak daha önce arkanıza denizi alırken şimdi denizin karşısında yani bilenler için “beleştepe”de yer alıyordu. Hem görüş açısı olarak hem de kredi kartının geçtiği kantini ve tuvaletleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyumlarından daha iyiydi.

Fotoğraf çekinip etrafa bakınırken Onur Abi geldi. Çantadan Ural’ın pankartını çıkarttı. Tam asmak üzereyken bir polis memuru gelip, “önce bakalım” dedim. “Tabi” deyip, Ural’ın Gençlerbirliği üyesi olduğunu, genç yaşta kaybettiğimizi ve kulübün resmi internet sitesinde de bu konuda açıklama olduğunu söyledim. Polis amirine whatsappdan yazıp yorumunu bekledi. Birkaç dakika sonra “amir asılmamasını istedi” dedi. Anlamamıştım. “Neden?” diye sordum. Cevap yoktu. “Her gittiğimiz stadyumda asıyoruz, 3 hafta önce Türk Telekom Arena’da, her hafta 19 Mayıs’ta açıyoruz” dedim ama nafile. Amir, “asılmasın” dediği için asamadık! Şaka gibiydi. Morallerimiz altüst olmuştu.

Bu sırada Ahmet Oğuz’un abisi gelip bizlerle el sıkışıp kendini tanıttı. Onla muhabbet edip maçı beklemeye başladık. Nevzat Abi kadroyu uzattığında Ümit Özat’ın normal kadroya göre Muriqi yerine Ring’i ilk 11’e aldığını yani sahaya forvetsiz çıktığını görüp sinirlendik. Çünkü lig lideriyle oynayacağımız için muhtemelen tek tük pozisyon bulabilecektik ve onları da değerlendirecek birilerinin sahada olması gerekiyordu.

Maç başladığında Alkaralar oldukça disiplinli ve dirençli gözüküyorlardı. Gol yolundaki iki önemli isimden biri olan Serdar’a her pozisyonda en az iki Beşiktaşlı baskı uyguladığı için genel olarak Aydın’ın top taşıyıcılığından faydalanıyorduk. Maçın 34. dakikasında Ring’in ortası ile çaprazda topla buluşan Uğur’un yerinde gerçek bir forvet olsa belki tüm senaryo değişebilirdi ama Özat yüzünden öyle olmadı.

İlk yarının sonuna doğru Beşiktaş’ın en etkili silahı olan “uzun süreli baskılı oyununu” seyrettik. Üst üste 3 kez atak yaptılar. İlk ikisinde topu kapsak da hızlı pres uygulayarak tekrar topu kazanıyor ve bir kere daha hücum ediyorlardı. Haliyle savunma hatta her bir atakta biraz daha dengesiz yakalanıyordu ki, 3. atakta defansımızın sağ kanadı tamamen düştü, golü de o kanattan yedik.

Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hiçbir pankart ve bayrak olmadığını fark edip şaşırdık. Sanırım tek pankart, tam çaprazımızda bulunan kale arkası ile maraton kesişimindeki “Tekirdağ” pankartıydı.

İkinci yarı Ümit Özat, muhtemelen sarı kartı var diye, takımın en iyi defansı Claro’yu çıkarıp yerine Muriqi’yi aldı. Beşiktaş önde olmanın verdiği motivasyon ve rahatlıkla Kırmızı-Siyahlılara pozisyon vermiyordu. 52’de maçın ikinci şansını elde ettik ama kornerden gelen topa Muriqi’nin vurduğu kafa vuruşunu kaleci Tolga çıkarttı. 57’de Ring yerine Velikonja oyuna girdi. Forvet oyuncusunun ilerideki presi sayesinde takım biraz daha hareketlenmeye başlamıştı ki, 61’de serbest vuruştan yediğimiz gol tüm gardımızı düşürdü.

Bu dakikadan sonra neredeyse sahadan yok olduk. 85’te Babel farkı 3’e çıkarttı ve maç da bu sonuçla sona erdi.

Tribünden çıkıp diğer arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Onur, Nihan ve Fahriye’yle bir şeyler atıştırmak için Beşiktaş Çarşı’daki Deli Kadın’a gittik. Bir şeyler içip yerken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Özellikle Onur’un “küçükken beni ‘senin baban Zeki Müren’ diye kandırırlardı. Ben de inanıp herkese sorardım” sözlerine yüksek sesle kahkaha attık.

Kalkmamıza yakın Beşiktaşlı bir taraftar yanımıza gelip, “farklı bir takım taraftarısınız ve şu an Beşiktaş Çarşı’da rahat rahat oturuyorsunuz. İşte bu bizim taraftarların ne kadar özel olduğunu göstermiyor mu?” diye sordu. Güldük. “Eyvallah ama sanırım bu, Gençlerbirliği taraftarının bugüne kadar kimseyle kavgasının olmamasının bir sonucu. Bütün deplasmanda rakip takım taraftarları tarafından iyi karşılanıp muhabbet ediyoruz. Çünkü hiçbiri Ankara’ya geldiğinde sorun yaşamıyorlar. Bunu biz tribüne adımımızı attığımızda abilerimizden öğrendik, şimdi de yeni gelenlere anlatıyoruz” dedik.

Ufak muhabbetimizin ardından taraftar arka masada Beşiktaş’ın 30 yıllık stat anonsçusunun oturduğunu söyleyip bize işaret etti.

Hesabı ödedikten sonra önce Beşiktaşlı taraftara sonra da Onur ve Nihan’a veda edip evin yolunu tuttuk.

3 Nisan 2017, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp önce kahvaltı ardından yengem, teyzem ve Fahriyenin yaptığı kolilere ufak bir destek atıp mini bir taksim turu yapıp oradan havaalanına doğru yola koyuldum.

Taksim heykeli ile Gezi Parkı arasında kalan alanın sadece yayalara göre tahsis edilmiş yeni hali nedense biraz garip görünüyordu. Ayrıca etraftaki insanların büyük bölümünün Arap olması da içinden geçtiğimiz günleri çok iyi özetliyordu.

Rötar yemeden tam zamanında eve ulaşarak, artık alıştığımız üzere, skor hariç gayet güzel bir deplasmanı daha geride bırakıyordum.

Kişisel deplasman karnesi: 28maç, 5g, 9b, 14m, 24ga, 44gy.

Video Anı

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 29 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 26. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)