Kategori arşivi: Gezi Günlüğü

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi’nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü

“22 Nisan’da doğmanın en güzel yanı bir sonraki günü resmi tatil olması” diyerek, kimi zaman tam kadro, kimi zaman birkaç eksik olsak da, Ural, Zeynep, Pınar, Yüce ve Özge’yle 2012’den beri yaptığımız gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova) yeni bir halka eklemek için Ürgüp’e gitme planları yaparken Ural Abi de bizlerleydi. 22 Nisana yaklaştıkça Ural’ın ani bir şekilde aramızdan ayrılmış olmasının burukluğunu yaşasak da, bu geleneğin devam etmesi gerektiğine karar verip Pınar, Zeynep, Özge ve ufaklıklar Toprak, İdil ve Tibet’le birlikte düştük yollara.

21 Nisan 2017, Cuma

Sabah 9’da Zeyneplere doğru yol alırken yağan yağmur ve kapkara bulutlar canımızı sıkıyordu. Çünkü birkaç gün önce baktığımız hava tahminlerine göre, Ürgüp’te bizi yağmurlu, rüzgarlı ve kapalı bir 3 gün bekliyordu ve şu anda şahit olduğumuz hava durumu bu tahmini doğruluyordu. Zeynolardan İdil’i alıp çocuk koltuğuna yerleştirdik, yanına da ben oturdum ve yönümüzü Ürgüp’e doğru döndürdük.

Özellikle son 5-6 yıldır Türkiye’de birçok yere giden biri olarak, “hemen dibimizde” yer alan Kapadokya’ya hiç gitmemiş olmama birçok arkadaşım şaşkınlıkla karşılardı ki bunlardan biri de Ural’dı. Belki de bu yüzden son 3 yıldır her fırsatını yakaladığımızda, “Ürgüp’e gitsek ya!” diye konuyu açar ve hiç nefes almadan planlamaya başlardık. Göreme’de yaşayan ve Nadir’lerin çok yakın arkadaşları olan Ulaş’ın adı da illaki ilk cümlede yer alırdı; “Ulaş her yeri biliyor, bizi şahane gezdirir!”

İdil’in sıkılmaması için ara ara oyunlar oynuyorduk. “Hadi bana yeşil şeyleri göster” diye sorduğum da hiç nefes almadan onlarca şey sayması üzerine rengi değiştirmiş ama ondan da aynı sonucu yaşayınca “O zaman gördüğün güzel şeyler, ama sadece güzel şeyleri göster” dedim. İdil kısa bir süre etrafa baktı ve “ağaçlar çooook güzel!” dedi. “Evet” dedim “aynen böyle sadece çok güzel olanları söyle.” Kısa bir süre etrafına baktıktan sonra, “sokak lambası çoook güzel, sakalların çok güzel mali, yeşil çimler çok güzel…” diyerek nefes almadan her şeyi saymaya başladı İdil! Kahkahayı bastık elbet.

Neredeyse Tuz golüne kadar hava kapalıydı ama sonrasında güneşi görüp derin bir “oh” çektik ama kısa bir süre sonra yağmurun yerini sert rüzgarlara bıraktığına şahit oluyorduk. Bir şeyler atıştırmak için Ağaçlı tesislerinde mola verdiğimizde de rüzgar, biraz yumuşasa da, devam ediyordu. Yemekten sonra arabalara atlayıp Nevşehir girişinde yer alan AVM’nin yanındaki benzinlikte Ulaş’la buluştuk ve kalacağımız Traveller’s Cave Pansion’a doğru sürmeye başladık.

Uçhisar’daki seyir tepelerinin yanından geçerken peribacalarını görünce gerçekten özel ve farklı bir coğrafyada olduğumu anlamaya başlıyordum.

Ürgüp’e ulaşıp, tek arabanın ancak sığabileceği dar sokaklarda dolanarak kalacağımız yere vardığımızda adeta büyüleniyorduk.

Çünkü kalacağımız pansiyonun avlusu, terası ve her biri birbirinden farklı odalarımız gayet güzeldi. Çantaları odaya yerleştirip kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra öğleden sonrasını verimli geçirmek için yeniden arabalara atladık ve yemek yemek için Avanos’a doğru yol almaya başladık.

Ürgüp’ten Avanos’a doğru Zelve yolunda ilerlerken gördüğümüz yükseltiler, peribacaları ve farklı renklerdeki toprak, kaya ve taşlar göz kamaştırıcı görünüyorlardı. Sanki bir film setinde ya da farklı bir gezegende gibiydik.

Avanos’ta bizimkiler yemek yerken, Özge’yle sadece bir künefeyi ve ufak birkaç şey atıştırdıktan sonra Göreme Açık hava Müzesi’ne giderek gezimize start verdik.

Müzenin giriş ücreti 30 Lira ve 1 yıl geçerli müze kart 40 Lira olduğu için müze kart aldık ve içeriye girdik.

5 ve 13. yüzyıllar arasında yoğun bir şekilde manastır hayatının yaşandığı vadide bulunan kayalara kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve oturma mekânları oyulmuş.

Göreme vadisi, manastır eğitim sisteminin de başlangıcı olarak kabul edildiği için tarihte oldukça önemli bir yer teşkil ediyor.

Göz göz pencerelerin ve kapıların oyulduğu peribacaları oldukça masalımsı görünüyordu.

Kiliselerin içinde yer alan motifler ve bazılarında korunmuş olarak kalan iskeletler oldukça ilginçti.

Fakat ülkedeki birçok tarihi yerde olduğu gibi burada da birçok freskin üstüne ve duvarlara isimler yazılmış olması oldukça can sıkıcıydı. İlk olarak aklıma Sümela Manastırı’nın içler acısı haldeki freskleri geliyordu.

Kiliselerde Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kullanılan geometrik süslemeler ortaya çıkarılan ilk boya katmanlarında görülebilirken, daha sonraki tarihlerde yapılan freskler İncil ve Hz. İsa’nın hayatından sahneleri betimlenmekte.

Dolaştığımız kiliselerden en iyi durumda olanı ekstra para ödeyerek girilen Karanlık Kiliseydi. Merdivenden çıkıp kiliseye ulaştığınızda tüm fresklerin çok iyi korunduğu fark ediyorduk. İçerdeki görevlinin flaşsız bile olsa fotoğraf çekilmesine bile izin vermemesi, her şeyi kanıt altında tutmaya alışmış bünyelerimiz için sinir bozucu gelse de, bir süre fresklere bakıp ortamın havasını solumaya başlayınca, buralara gelen herkesin bu güzellikleri görmesinin en temel hakları olduğunu ve en iyi şekilde gelecek nesillere iletilmesi gerektiğini düşünmeye başlıyordunuz.

Müzeyi bir grup lise öğrencisiyle birlikte dolaşıyorduk. İçlerinden birinde bulunan Ankaragücü atkısını görüp, 4 sezondur 2. Ligde mücadele eden ve kazanması durumunda 1. Lige yükselmeyi garantileyecek olan Ankaragücü’nün oynayacağı Kayseri Erciyes maçına bir gönderme yaparak “Kayseri maçına gidiyor musun?” diye sordum, “her maça gidiyoruz elimizden geldiğince Abi” yanıtını aldım. Soru hakkı ona geçmişti; “sen de mi Ankaragüçlüsün Abi?” diye sordu, “Gençlerbirliği” yanıtını verince, “Kırmızı-Kara Burası Ankara Abi!” dedi. “Eyvallah” deyip, maç için başarılar diledim.

Müzeden çıktıktan sonra arabaya atlayıp Kızılçukur vadisinin (Kızıl Vadi / Red Valley) seyir tepesine doğru yol aldık.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra doğrudan ufak portatif kafeye oturup ısınmaya karar verdik çünkü sabahki soğuk rüzgarlar yeniden esmeye başlamıştı.

İçerideki görevliye güneş batışını çekeceğimi söyleyince, “Abi çekecekseniz şimdi çekin çünkü bulutların arkasına batacak muhtemelen” yanıtını alıp tripodu kurdum ve video çekmeye başladım. Arkadaş yanıma gelince biraz lafladıktan sonra, sabah balonları da buradan çekmemi önerdiklerini söyleyince bana Aşıklar Tepesine gitmemi, böylece hem güneş doğuşunu, hem de balonları çekebileceğimi söyledi. “Tam olarak neresi orası?” diye sorduğumda bana yaklaşıp kafasını eğdi ve kısık bir sesle, “Abi şurada penise benzeyen 2 tane kaya var ya, işte bak şurada ondan bir sürü var gördün mü, işte orası aşıklar tepesi” dedi. Gülmemek için kendimi zor tutup teşekkür ettim.

Güneşin bulutların arkasına batışını izledikten sonra pansiyona gidip bizimkileri kolaçan ettik. Çocuklar için pide yaptırıp akşam yemeğini onlarla atıştırdıktan sonra Yeni Rakı’nın Şehir Serisi için ürettiği Kapadokya bardağını bulma umuduyla Ürgüp merkezdeki Ocakbaşı’na gittik. Fakat ortalıkta sadece klasik bardaklar vardı. Bizle ilgilenen garsona sorduğumda, “vardı ama eş dost, gelen gidene dağıttık bitti ama sipariş verdik gelecek” yanıtını alıyorduk. “Sağlık olsun” deyip yemek ve içeceklerimizi mideye indirdik ve otele dönüp Zeynep ve Pınarla bol bol muhabbet edip geceyi sonlandırdık.

22 Nisan 2017, Cumartesi

Rüzgar nedeniyle balonların kalkıp kalkmayacağını bilmesem de fırsatı kaçırmamak için sabah 6:45’te kalkıp üstümü değiştirip, dışarıya çıktığımda hayatımda gördüğüm en acayip ve güzel sahnelerden birin e şahitlik ediyordum. Çünkü onlarca balonun havada süzülüşlerini izlemek adeta masalımsıydı. Arabaya atladım ve dün konuştuğumuz arkadaşın önerdiği Aşıklar Tepesine doğru yol aldım.

Arabayı park edip biryandan video çekmeye başladım, bir yandan da onlarca balonun nefis görüntülerini izlemeye koyuldum. Güneş bulutların arkasında kalmasaydı nasıl bir manzarayla karşı karşıya olacağımı düşünmeden kendimi alamıyordum çünkü loş havada bile manzara müthişti.

Çekim sırasında birkaç kere balona sıkılan hava sesini çok yakından işittikten sonra arkamı döndüm ve bir balonun tam da arkama indiğini fark edip şaşırdım. Ardından arabaya atladım ve manzaranın Kızılçukur’dan nasıl göründüğüne bakmak için yola koyuldum. Fakat gittiğimde havada sadece 2 balon kalmıştı ki onlar da inişe geçmişlerdi. Yarın daha erken kalkıp öncelikle Kızılçukur’a gelmeye karar verdim.

Kahvaltının ardından toplanıp hep birlikte Zelve Açık Hava müzesine gittik.

Üç vadiden oluşan nam-ı diğer Peribacaları, Kapadokya bölgesinde peribacalarının en yoğun olduğu yermiş.

Zelve örenyeri, 9 ve 13. yüzyıllar arasında Hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden birisi olmuş ve papazlara verilen ilk dini seminerler bu yörede gerçekleştirilmiş.

Oldukça eşsiz bir manzaraya sahip olan vadide peribacaları arasında ilerleyip, manastırlar, kiliseler ve bölgedeki tek caminin içini dolaştık.

Vadiyi oldukça iyi bir yerden gören bir kayanın üstünde oturan orta yaşlı bir görevliyi fark edip birkaç şey sorduk. 1952’ye kadar buranın 30 haneli bir köy olduğunu, peribacalarının kaya yapılarından ötürü kışın sıcağı içerde tuttuğunu, yazın ise oldukça serin olduğunu, yiyeceklerin içeride kolay kolay bozulmadığını ve ailesinin de zamanında burada oturduğunu öğrendik. 1952’de yaşanan bir erozyon sonrasında bir kişi hayatını kaybedince devletin burada yaşayanları tahliye ettiğini de öğrendiğimiz görevliye aklımıza gelen tüm soruları sorduk ve bir sürü enteresan bilgi aldık.

Zelve’den çıktığımızda Ulaş gelmişti. Önce Pınar’ı kaldığımız pansiyona bırakıp ardından kahve içmek için Uçhisar’daki Tipiktürkevi’ne doğru yola koyulurken manzaranın ve mekanın bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyordum.

Arabaları park edip kısa bir süre yürüdükten sonra Tipiktürkevi’ne ulaştık. Bir ailenin işlettiği mekan doğrudan bir peribacasının içinde yer alıyordu. Bu yüzden de odaları, şöminesi, pencereleri, balkonu ve odalar içindeki oymalarına kadar her ayrıntı ilgi çekiciydi.

Yerin sahibi olan İsmail Bey bu peribacasında doğmuş. Şimdi ise eşi ve çocuğuyla birlikte burada yaşamaya devam edip, mekanı işletiyor ve her yıl sit alanı olduğu için devlete “işgalci” cezası ödüyormuş.

İsmail Beyle yaptığımız hoşbeş sohbet ve kahve keyfinden sonra toplanıp akşam yemeği için Mustafapaşa’daki Efe Lokantasına gittik. Yine bir ailenin işlettiği kır lokantasının genişçe bir bahçesi vardı. İsterseniz mangal alıp bir yandan getirdiklerinizi pişirip kendi halinizde takılabilir ya da lokanta bölümüne geçip yemek yiyebiliyordunuz.

Ortalıkta dolaşan keçiler, tavuklar ve köpekler arasında mangalımızı yapıp muhabbet ederek gayet güzel zaman geçirdik. Bu mekanın bir güzel yanı da üzerindeki peribacaları ve balonlarıyla gerçekten nefis bir parça olan Kapadokya bardağına ulaşmam oldu! Bu sayede 33 parçalık seride 16. bardağımı koleksiyona eklemiş oluyordum.

Yemekten sonra pansiyona gidip, adet yerini bulsun diye, ufaklıklarla birlikte mumları üfledik ve muhabbetle günü tamamladık.

23 Nisan 2017, Pazar

8 yıldır Kapadokya’da rehberlik yapan ve Ural’ın Forzo Livorno’dan arkadaşı olan Gönül, fırtınadan ötürü Pazar sabahı balon olmayacağını söylemiş olsa da 6.15 gibi kalkıp balonları kontrol ettim ama hiçbiri ortalıkta görünmüyordu. Zaten esen sert rüzgarlardan neden olmadıkları belliydi. Yeniden yatağa dönüp uyumaya devam ettim.

Kahvaltının ardından odaları boşaltıp hesabı ödedik ve “gittiğin yeri en güzel tepeden görürsün” diyerek Özgeyle Uçhisar kalesine doğru yola çıktık. Rüzgar iyice şiddetini arttırmıştı.

Kaleye çıkarken esen rüzgarın getirdiği ince kum taneleri oldukça rahatsız ediciydi ama bir şekilde zorlayıp en üste kadar çıktık. Kapadokya’nın aslında ne olduğunu, yüksekten daha iyi anlıyorduk. Dev vadiler ve irili ufaklı peribacaları nefis görünüyorlardı.

Bir süre rüzgarla mücadele ederek etrafı izledikten sonra inişe geçtik ve Kocabağ’dan şarap alıp Zeynepleri beklemeye başladık. Onlar da geldikten sonra Ankara’ya doğru yola koyulduk ve 304 kilometrelik yolu sürerek en uzun araba sürme rekorumu kırmış oldum.

Pazartesi günü şirkette, defalarca Kapadokya’ya gitmiş olan Cem’e gittiğimiz yerleri anlatırken bana, her gittiğinde Kapadokya’nın erozyon, küresel ısınma ya da rüzgarlar nedeniyle değiştiğinden bahsetti. Mesela Zelve Açık Hava Müzesi’nin girişinde devasa sütun gibi bir şeyin olduğunu ama sonraları o bölüm tamamen yıkıldığını söyledi. O an Kapadokya’nın gerçekten farklı ve özel bir yer olduğunu daha iyi anlıyordum.

Güneşin doğuşunu, batışını ve balonları seyretmek, Ihlara Vadisi ve Kaymaklı yeraltı müzesini görmek için birkaç kere daha Kapadokya’ya gidip dersimizi tam anlamıyla öğrenmemiz gerektiğine karar verdim.

Kapadokya sonrası oluşan yıldız tablosu;

Video Anı;

29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Gaziantep Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 710 km.

Kendimi bildim bileli 3 şehre deplasman yapmayı çok isterim; Trabzon, Denizli ve Antep. Ama bugüne kadar bu üçlüden sadece Trabzon’a gidebildim. Denizlispor alt liglerde olduğu için Denizli’de maç izleme olayı bugünlerde hayal. Gaziantep ise, her sezon başladığında listeme aldığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim bir başka hayal. Ama bu sefer, İlhan Cavcav’ın vefat gününe denk geldiği için ertelenen ve hafta içine alınan Gaziantep maçına gitmek için Ömer Abimle gaza gelip, bir ay öncesinden uçak biletlerimizi aldık, gitmişken bir gün kalıp hem dolaşmak hem de yıllardır övgüyle bahsedilen Antep mutfağını tatmak için rezervasyonumuzu yaptık ve maç günün beklemeye başladık.

Konu Antep olunca, gideceğimiz tarih yaklaştıkça konuştuğumuz herkes gezilecek yerlerden çok yenilecek şeyler konusunda tüyolar veriyordu. Sonunda dayanamayıp bir liste yaptım ve “zaman olursa hepsiyle ilgileneceğim” dedim.

Pazar günü tribüne asmak için Maksut’tan “Ural pankartı”nı aldım ve çantaya ekledim.

Pazartesi günü de, maça gelmek isteyen ve Antep’te yaşayan Ural’ın İzmir’den ev arkadaşı Hakan’ı aradım ve maça girmek için yapması gereken passolig belasının formalitelerini anlattım.

Salı sabahı tam 8.25’te online check-in yapmak için THY’nin sitesine girdiğimde uçağın arka tarafındaki koltukların tamamen dolu olduğunu, ön taraftakilerin ise boş olduğunu görüp oldukça şaşırdım. Çünkü bugüne kadar hep tersi bir senaryo yaşamıştım. Büyük bir memnuniyetle alabileceğim en ön sıra olan 5F’i seçtim.

12 Nisan 2017, Çarşamba

Uçak saati erken olduğu için salı akşamı iş çıkışı Ömer Abimlere gidip orada kaldım. Sabah yengem bizi Esenboğa’ya bıraktığında havaalanındaki yoğunluğu görüp şaşırıyordum. Neredeyse her 5 dakikada bir farklı bir şehre uçak kalkıyordu. “Yine rötar yer miyiz acaba?” diye aklımdan geçirsem de Allahtan bu sefer tam saatinde uçaktaydık.


Hava durumu tahminlerine göre çarşamba için sağanak, perşembe için ise yoğun sağanak gösterdiğinden Ankara’dan çıktıktan sonra ful bulutların üzerinde yolculuk etmeye şaşırmıyorduk. Ama asıl bizi şaşırtan Gaziantep’e yaklaştığımızda güneşli bir havanın bizleri bekliyor olmasıydı. Uçaktan sarı ve turuncunun tüm tonlarındaki fıstık tarlaları çok göz alıcı görünüyordu.

Uçak yere indikten sonra bizler de çantalarımızı alıp uçaktan indik ve yürüyerek terminale giriş yaptık. Aklıma uçaktan indikten sonra terminale yürüyerek ulaştığımız Madeira’daki ufak havaalanı geliyordu. Devasa ve keşmekeş dolu havaalanlarını ve uçağa ulaşmak için bir sürü taklalar atmamız gerektiğini düşününce oldukça sevimliydi.

Terminale girdiğimizde havaalanında bagajlarınızı teslim alabileceğiniz sadece 2 tane konveyör olduğunu gördüğümde ise aklıma 4 konveyörlü Saraybosna havaalanı geliyordu.

Bagaj vermediğimiz için doğrudan dışarı çıkıp Hakan Abiyi beklemeye başladık. Bu sırada etraftaki nefis Pavlonya (Paulownia) ağaçları hemen abimin dikkatini çekti. Ayrancı’da 2 tanesini gördüğüm ve bayıldığım ağacın adını Urallar birlikte yaptığımız İznik, Yalova gezisinde öğrenmiştim. O yüzden havalı bir tavırla, “açılın o ağacı tanıyorum” kıvamında yorumlar yapmaya başladım.

Hakan Abi geldiğinde arabaya atladık ve ilk durak olarak geceyi geçireceğimiz Ali Bey Konağı’na doğru ilerledik. Yolculuğumuz sırasında bol bol Ural’dan ve Gaziantep’ten bahsettik.

1904-05 yıllarında inşa edildiği düşünülen ve yüz yıl içinde birçok kere el değiştirmiş olan, kalenin ve eski şehir merkezinin hemen dibinde yer alan konak oldukça güzel görünüyordu. Çantaları bıraktıktan sonra Hakan Abiye maç bileti almak için neredeyse 45 dakika passolig belasıyla boğuştuk! Sonunda bileti aldık ve arabaya atlayıp gastronomi turuna start verdik.

İlk durağımız Gaziantep’in meşhur yemeklerinden biri olan ve normalde sabah yenilen beyrandı. Bunun için Şahin Usta’ya doğru ilerlerken defalarca plan yaptığım ama bir türlü gelemediğim Kamil Ocak Stadyumunu gördüm. Tıpkı Alanya deplasmanına gitmeden önce Zeynep Abla, Rahmi Abi ve Aylinle Antalya’da dolaşırken gördüğüm ve “niye gelmedim!” diye ah ettiğim Antalya Atatürk Stadyumu gibi bu statta da maç izlemediğim için üzüldüm.

Şahin Usta’da kuzu etli, pirinçli ve acılı beyranları afiyetle mideye indirirken, işkembe, kelle paça gibi şeyler yerine beyranın tam benim kalemim olduğunu düşünüyordum.

Beyrandaki acının uzun soluklu olmaması ve tam da sevdiğim gibi kısa sürede etkisinin kaybediyor olması da benim için çok güzeldi. Sofradan kalkarken Hakan Abinin, “beyrana sakın çorba demeyin çünkü Gaziantepliler için ana yemektir” lafını kulağımıza küpe yapmayı ihmal etmedik.

Midelerimizi doldurduktan sonra Abimle Zeugma Mozaik Müzesi’ne gittik. Gaziantep’in Nizip ilçesinde Birecik Baraj Gölü kıyısında bulanan Zeugma Antik Kenti’nde çıkarılan göz alıcı mozaiklerin sergilendiği müze, bugüne kadar gördüğüm en güzel tasarlanmış müzelerden biriydi.

Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden biri olan kent, MÖ 31’den itibaren Roma İmparatorluğuna bağlanıp, ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını almış.

MS 256’da Sasani Kralı 1. Şapur tarafından ele geçirilerek yakılıp yıkılana kadar kent, Roma döneminde büyük bir zenginlik ve ihtişam yaşamış.

Günümüzden yaklaşık 2000 bin yıl önce yapılmış olan mozaik işçiliğinin göz kamaştırıcılığına şahitlik ederek müzeyi dolaşırken, Zeugma’nın ne kadar masalımsı bir yer olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Tıpkı birkaç ay önce gittiğim ve hayran kaldığım Sagalasos antik kentini dolaşırken olduğu gibi günümüzün zevksiz, can sıkıcı, boğucu ve özelliksiz mimari örnekleriyle dolu kentlerinden uzaklaşıp kendimi bambaşka bir dünyada hayal ediyordum ki, bu da müzenin başarısını gösteriyordu.

Üst kata çıktığımızda Gaziantep’in simgesi haline gelen Çingene Kız mozaiğinin karanlıklar içindeki nefis sunumuyla karşılaşıyorduk. Bir yandan kendisine bakanı takip eden gözleri, bir yandan da hem hüznü hem de mutluluğu aynı anda sunan yüz hatları, iki bin yıl önce yaşayan Zeugma’lıkarın sanatta geldiği noktayı çok güzel özetliyordu.

Müzeden çıktıktan sonra tüm büyü kaybolmuş ve günümüzün çarpık kentlerinden birine geri dönmüştük.

Abimle Konağa doğru yürürken gördüğümüz Halep tabelaları bir yaramı daha kanatıyordu. 2011’de Mehmet ile “gidelim” diye plan yapmaya başladığımız ama iç savaşın patlak vermesi nedeniyle rafa kaldırdığımız Gaziantep-Halep-Şam turumuzun artık bir hayal olması canımı sıkıyordu.

Etrafı inceleyerek yavaş yavaş Ali Bey Konağı’na vardığımızda Hakan Abi işinin bittiğini söyleyip nerede olduğunuzu sordu. Odaya yerleştirirken Hakan Abi gelmiş ve arabayı park etmişti.

Kaleyi sağımıza alıp kısa bir süre yürüdükten sonra eski Gaziantep’te dolaşmaya başladık.

Camiler ve hanların arasından geçip buraya gelen herkese önerilen İmam Çağdaş’a oturduk.

Güzel meze, salata ve yeşillikler eşliğinde soğan yerine sarımsakla yapılan ve sebzeleri daha çiğ olan Gaziantep usulü nefis ötesi fındık lahmacun, Ali Nazik, kuşbaşı kebabı, patlıcan kebabı, sebzeli kebap, altı ezmeli ve kıyma kebabı mideye indirirken niye Antep’i bu kadar övdüklerini anlıyorduk!

Yemek sırasında tribünden Onur Nazlıaka’nın kasada hesap ödediğini görüp selam verdik. Fatihle birlikte deplasmana gelmişlerdi. Birkaç çift laf ettikten sonra “maçta görüşürüz” deyip vedalaştık.

Yediklerimizi azcık da olsa eritmek için çarşıda dolaşamaya başladık. Üzerimdeki formayı gören bir esnaf “iki takıma da akşam başarılar” diyerek gönüllerimizi fethediyordu. Teşekkür ettik. Ardından yanımıza gelen bir adam “maça mı?” dedikten sonra kendisinin Gençlerbirliği yöneticisi İsmail Özkan olduğunu söyleyip az önce 15 yönetici ile yemek yediklerini ve biraz dolaştıktan sonra stadyuma gideceklerini söyledi. “Eyvallah” dedik ve bir süre daha dolaştıktan sonra dönüş yoluna geçtik.

Arabaya yaklaşmak üzereyken üzerimdeki formayı gören bir genç, “Abi yenin şunları ne olur, düşsünler!” dedi. “Hayırdır?” dedik. 8 yıl Gaziantep’te oynadığını, yönetimin hakkını yediği için futbolu bıraktığını söyleyip, “8 yılım gitti Abi ne olur yenin şunları düşsünler” diye tekrarladı. “İyi olan kazansın dostum” deyip yürümeye devam ettik. Ömer Abim, “Gaziantep halkı yenmemizi istiyor Mali!” dedi. Güldük.

Arabaya atlayıp Gaziantep Arena’ya ulaştığımızda, arabayı kontrol eden polislere deplasman tribünün sorduk ve stadyumun çevresinde ilerlemeye başladık. O an stadyumun dış cephesinin 2 farklı renkte yapıldığını fark ettim. Yani dış cephedeki çapraz şeritler çift renkte yapıldıkları için önce grimsi/siyahımsı görünse de ilerledikçe kırmızımsı görünüyordu. Çok hoşuma gitti.

Tribündeki yerimizi aldıktan sonra ilk iş olarak Ural pankartını asmak istedik. Beşiktaş maçında polisin gereksiz kuşkucu tavrı nedeniyle önce bir polisin yanına gidip durumu anlattık. “Bize bir şey söylenmedi ama soralım” dediler. Kısa bir süre sonra da, “asın” dediler. “Eyvallah” dedik. Ural Abi de bizlerleydi!

Erteleme maçı olduğu için maç tarihinden sonra transfer edilen banko oyuncusu Anıl Karaer’i oynatamayan Ümit Özat, Antalya maç kadrosuna göre, sadece Anıl yerine Kamal Issah’ı ilk 11’de sahaya sürmüştü. Tarihinin en kötü sezonunu geçiren ve düşmesine ramak kalan Gaziantepspor’un son nefesine kadar savaşacağını düşündüğümüz için ilk dakikalarda biraz geride oyunu karşılayabileceğimizi ama sonrasından oyunu dengeleyip gol bulamamız halinde Gaziantepspor’un gardının düşeceğini tahmin ediyorduk.

Fakat öyle bir maç izlemeye başladık ki şaşkına döndük! Çünkü her iki takım da inanılmaz derecede beceriksiz ve uyuz bir oyun sergiliyordu. Sezon başı ya da sezonun son maçıymış gibi her iki takım da vurdumduymaz bir şekilde sahada sadece takılıyorlardı.

31. dakikada İlhan Parlar’ın ceza alanına girip çaprazdan çektiği şutu Hopf’un çıkartması dışında futbol adına hiçbir şey izlemediğimiz ilk 45 dakika oldukça can sıkıcıydı.

İkinci yarıya Alkaralar daha etkili başladı ama malum gol üretkenliğimizin “sıfırın altında” dolaşması nedeniyle “en azından bir puan alalım” diye konuşmaya başladık.

Bu sırada, bilet satılmayan kale arkasının üst katına 50 kadar Gaziantep taraftarı koşarak girdiler ve hep bir ağızdan “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Görevliler kovalamaya başladılar. Ama bu sefer de aynı ekip maratonun üst katında belirdiler ve bir kere daha “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Biz maçı izlemeye devam ederken ise ortadan kayboldular. Bir gün sonra gazeteden Alanyaspor maçında yönetimi istifaya davet eden taraftarları cezalandırmak için yönetimin 13 TL olan biletleri 25 TL çıkarttığını ve bu yüzden taraftarların tribüne girer girmez “istifa” diye bağırdıklarını öğreniyorduk. Aklıma Aralık 2012’de taraftar maça gelmesin diye kale arkasını 40 TL yapan Kasımpaşa yönetimi gelmişti. Hem orada, hem de burada yüksek bilet fiyatının bizi vurması ise işin can sıkıcı tarafıydı.

70’de geliştirdiğimiz ani bir atakta Gaziantep defansını eksik yakaladık. Soldan Uğur’un ortası Muriqi’yi geçti ve Serdar’ın önünde kaldı. O da topu filelere göndererek hepimizi havalara uçurdu!

Golden sonra Gaziantepspor baskı kurmaya çalışıyordu ama nerdeyse hiç etkili olamıyorlardı. Tribünlerin bol bol “yönetimi istifa” tezahüratlarını işittiğimiz bu dakikalarda kısa bir süre Gaziantepspor başkanı İbrahim Kızıl’a küfretmeleri ise bardağı taşıran son damla oldu ve başkan ile yöneticiler şeref tribününü terk ettiler.

Maçın bitiş düdüğünün ardından 5 kişilik dev taraftar grubumuzla takımı tribünlere çağırıyorduk. Gelip bizleri alkışladılar. Ardından gelenekselleştiği üzere Hopf’u tribüne çağırdık. “Oley! Oley! Oley!” den sonra karşılıklı olarak birbirimizi alkışladık. Sevimli adamdı Hopf.

3 puanı da sırtımıza atıp arabaya atladık ve “tatlı yemenin vakti geldi” diyerek Hakan Abinin övgüyle bahsettiği Koçak Baklava’ya gittik. En sevdiğim tatlı olan fıstık sarmayı ağzıma attığım an doğrudan çocukluğuma gidiyordum. Çocukluğumda Ömer Abimin Tunalı’daki Güney Mutfağı Lokantasında çalıştığı kısa süre boyunca eve getirdiği yiyeceklerden biri de fıstık sarmaydı ve bu sarma işte o sarmaydı! Nefisti, nefis!

Birer tane şöbiyet, kare baklava, fıstık sarma ve kaymaklı fıstık sarmayı afiyetle mideye indirdikten sonra canlı müzik yapan hoş bir mekân olan Simvoni’ye gittik ve bol bol muhabbet edip günü tamamladık.

13 Nisan 2017, Perşembe

Perşembe sabahı gözlerimizi yağmurlu bir güne açtık. Aşağıya inip kahvaltımızı yaparken şakır şakır yağmur yağıyordu ama keyfimiz yerindeydi.

Özellikle ev yapımı limon reçeli, zahter ve katmer kahvaltının en akılda kalanlarıydı. Hakan Abi geldiğinde yağmur dinmişti ama kapkara bulutlardan ara ara bizi takip edeceğini tahmin ediyorduk.

Çarşıda düne göre daha ayrıntılı bir şekilde dolaşırken ilk durağımız Truva (Troy) filmine yaptığı yemenilerle ününe ün katan dükkândı. Tamamen deriden yapılan ayakkabıların renkleri ve görünümleri oldukça ilgi çekiciydi. Hediyelikleri aldıktan sonra Hakan Abi “beni takip edin” diyerek bizleri Tahmis Kahvesi’ne götürdü. Yabani fıstıktan hazırlanan, kremamsı bir tadı olan ve içerken adeta bayıldığım Melengiç Kahvesi’ni büyük bir zevkle hüpletirken bir yandan da menengiç, kavrulmuş sarı leblebi ve fıstık gibi birçok kuruyemişin bulunduğu tabaktan besleniyorduk.

Çarşıda dolaşırken bakır işleyen ustaların çıkarttığı ritmik seslerini duymak kesinlikle gezimize ayrı bir lezzet katıyordu.

Yağmur yeniden başladığı için Tütün Han’daki Mağara Kafeye gittik. Adından da anlaşılabileceği gibi kafenin bir bölümü gerçekten de mağaradaydı. Merdivenlerden inip hayretler içinde dolaşırken ortamın son derece soğuk olduğunu fark ediyorduk. “Yazın çok güzel olur burası” dedik ve yukarı çıkıp birer çay içtik.

Yağmur durduktan sonra bir yandan dolaşmaya devam edip, bir yandan da ara ara durup hediyelikleri aldıktan sonra arabaya atlayıp gastronomi turuna devam ettik. Bir gün önce Beyran içtiğimiz Şahin Usta’nın yakınlarında bulunan ufacık bir dükkân olan Altın Kase’ye adımımızı attığımızda Hakan Abi “3 kişilik yuvalama ayırtmıştık” diyordu. Masaya oturduk ve bugüne kadar yediğim en güzel yemeklerden birini kaşıklamaya başladım. Naneli sosu, yoğurdu, irmik-pirinç ve kıymayla yapılan minnacık toplarıyla yuvalama çok ama çok lezzetliydi. Hakan Abi eşinin çok iyi yemek yaptığını hatta çok güzel yuvalama da yaptığını ama buranın çok daha iyi olduğunu söyleyince ne kadar şanslı olduğumuzu daha iyi anlıyorduk. İşin garip yanı yuvalamanın öğlen iki gibi bitmesiydi. Yani ikiye kadar yediniz yediniz sonra bulamıyordunuz. Ankara ya da İstanbul’da bir şey ünlü olursa 24 saat satmak için kasılırdı ama burada öyle değildi.

Mekânın sahibine “ellerinize sağlık” dedikten sonraki durağımız katmer yemek için Akşam simit fırınıydı. Adından da anlaşılabileceği gibi fırın olsa da Hakan Abinin söylediğine göre çok iyi katmer de yapıyorlardı. Ellerinde sadece bir tane kalmıştı. “Zaten çok yedik” deyip, katmeri aldık ve arabaya atlayıp Hakan Abinin ofisine gittik. Bol kaymaklı katmeri büyük bir zevkle mideye indirirken zor nefes aldığımı fark ediyordum. Ama yemek faslı bir türlü bitmiyordu çünkü bu sefer de Hakan Abinin bir çalışanı elinde tatlılarla içeri girdi. Hediyelik tatlı almak için Hakan Abinin önerdiği tatlıcıdan örnekler gelmişti. Ama yok, böyle olmayacaktı! O yüzden kenarlarından biraz tırtıklayıp ne alacağımıza karar verdik. Bir iki saat ofiste muhabbet ederken güneş yüzünü göstermeye başladı.

Arabaya atlayıp akşam yemeği için midede biraz yer açmak adına Dülükbaba mesire alanına gittik. Lalelerle donatılmış park gayet güzeldi. Yaklaşık iki kilometre yürüyüp bol bol muhabbet ettik. Hakan Abi hafta sonları burada mangal dumanından göz gözü görmediğini söylüyordu.

Mesire alanından çıktıktan sonra gastronomi turumuzun son durağı olan Küşleme Et Lokantası Hüseyin Usta’ya vardık. Oldukça zengin bir duruşu olan lokantada masaya oturup küşlemeleri sipariş ettik. Yemek öncesi masaya gelen fındık lahmacun ve salata çok güzeldi ama bende yiyecek yer kalmadığı için ufacık ufacık parçalarla yetiniyordum.

Ve final yemeğimiz küşleme servis edilip de ilk lokmayı ağzıma attığımda gerçekten çok özel bir et olduğunu fark ediyordum. Bir yandan lezzetle, ama bir yandan da mideyi fullediğim için oldukça zorlanarak küşlemeyi bitirdikten sonra arabaya atlayıp havaalanının yolunu tuttuk.

Hakan Abiye çok çok teşekkür ettikten sonra veda ettik ve uçağı beklemeye başladık. Uçak 15 dakika rötar yedikten sonra geldi ve yürüyerek bindik. Koltuğumuza oturduktan birkaç dakika sonra tüm havaalanını bembeyaza boyayan dolu yağmurunu izledik.

Dönüş yolunda bol bol “doğudaki diğer illere de gitmeliyiz” diye konuştuk. Akşam geç saatlerde eve ulaştığımda hala yediğim yemeklerin tadı damağımdaydı. Ama aslında bir gün sonra yanımda getirdiğim tatlıları mideye indirirken, ne kadar güzel şeyler yediğimizi daha iyi anlayacaktım!

Her şeyiyle dört dörtlük bir deplasmanı daha arkamızda bırakırken “sıradaki!” diye aklımdan geçiriyorum!

Kişisel deplasman karnesi: 29maç, 6g, 9b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

“Futbol sadece futbol değildir” hele bir de mutfağı sağlam şehirlerden birine deplasman yaptıysanız ve yanınızda süper bir rehber (Hakan Özseven) varsa işte o zaman tadından yenmez olur her şey..

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 30 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 18. Hafta Maçı Gaziantepspor 0-1 Gençlerbirliği (Erteleme)

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Vodafone Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

İlk deplasman yaptığım stadyum Türkiye futbol tarihinin meşhur futbol sahası olan, eski adlarıyla İnönü, Mithatpaşa, Dolmabahçe ya da o günkü adıyla Beşiktaş İnönü stadyumuydu. Yıllar sonra aynı stadyuma bir kere daha gitmiştim ama bu sefer maçın daha özel bir anlamı vardı; Beşiktaş – Gençlerbirliği karşılaşması stadyumda oynanacak son maçtı. Şubat ayında, genç yaşta kaybettiğimiz Ural Abi de bizlerle birlikte tribündeydi. O karşılaşmadan sonra stadyum yıkıldı ve yerine 41 bin 903 kişi kapasiteli Vodafone Arena stadyumu inşa edildi.

Sezon başında deplasman yapmak istediğim stadyumlardan biri de haliyle Vodafone Arena idi. Maçın tarihi açıklanır açıklanmaz kuzen Fahriye ile haberleştik, uçak biletlerini alıp, hem ona, hem de Onur Ağca’ya “galibiyetin ilk adımı olsun” diye mesaj atıp maç günün beklemeye başladım.

Bu maçın Gençlerbirliği açısından iki farklı önemi var; bunlardan ilki Alkaraların lig tarihindeki 1500. maçı olması, ikincisi ise Gençlerbirliği ile Beşiktaş’ın Vodafone Arena’da oynayacağı ilk maç olması.

28 Mart salı günü maç biletleri satışa çıktı. Heyecanla siteye girip deplasman tribününü seçince 80 TL’yi görüp afalladım. Bundan böyle Gençlerbirliği’nin İstanbullularla yaptığı maçlarda uyguladığı fiyatların çok olduğu konusunda kulübü eleştiren arkadaşlara bu maçı örnek göstereceğim.

Bu vesileyle bugüne kadar gittiğim Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında ödediğim deplasman bilet fiyatlarını not düşeyim;

2006 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 25 TL
2009 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 35 TL
2010 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 45 TL
2012 Fenerbahçe (Şükrü Saraçoğlu) – 30 TL
2013 Galatasaray (Türk Telekom Arena) – 40 TL
2013 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 30 TL

31 Mart 2017, Cuma

17:30 civarı işten çıkıp önce otobüs ardından Belko ile havaalanına vardığımda iki sayfalık “uçak programı” ekranının ilk sayfasında yer alan 12 uçuştan 7’sinin rötar yediğini, birinin iptal edildiğini görüp “eyvah” dedim.  21.15 uçağı için ilk rötarı 20.50’de 45 dakika olarak yedik. Malum son yıllarda uçak seferleri gereğinden hızlı bir şekilde büyüdüğü için “dolmuşçuluğa” dönüştüğünden artık rötar yemeye alışmıştım. O yüzden de çok fazla umursamadım.

Saat 22:30’da hala ortalıkta bineceğimiz uçak olmadığı için 15 dakika daha rötar yedik. Sonrasında uçak geldi bindik ama bu sefer de uçağın içinde beklemeye başladık. Hiçbir anons yapılmayınca hostese sorduk, o da anons sisteminde arıza olduğu için müdahale edildiğini ve tamamlanmasını beklediğini söyledi. Uzun lafın kısası 21.15 uçağı ancak 23:50 civarında yere indi. Havataş’a binip Levent’e oradan da Seyrantepe’ye vardığımda saat 1’i gösteriyordu. Bir gün önce Ankara’dan otobüsle İstanbul’a  gelmiş olan Aniş yengem, toplam süreye bakıldığında uçakla gelmenin otobüsten daha uzun sürdüğü tezini kanıtlamak için bir done daha yakalamıştı ve rötarları düşününce kesinlikle haklıydı.

1 Nisan 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı 11’de Fahriye’nin Nişantaşı’ndaki yeni evini görmeye gitmek için otobüs durağına geldiğimde beni büyük bir sürpriz karşılıyordu.

2013 Martında Vleminckx’in golüyle Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçı izlediğimiz Türk Telekom Arena’nın etrafını devasa büyüklükte kuleler dikilmişti. 4 yıl önce stadyum dışında etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da güzeli etraf tamamen çamlıktı.

O an, sadece Ankara’nın değil tüm Türkiye’nin kocaman bir şantiyeye dönüştüğü gerçeği ile yüzleşiyordum. Tüm ülke olarak, tarlaları istila eden ve bütün tarım alanları bitene kadar yemeye devam edecek olan çekirge sürüleri gibiydik! Asıl iğrenç olan ise “tarım alanı” tamamen tükenince ne olacağının kimsenin umurunda bile olmamasıydı!

Bana göre konumu nedeniyle Fahriye’nin kendisine daha fazla zaman ayırmasına neden olacağı için beğendiğim evden çıkıp Maçka parkına gidip birer kahve içip yengemin dayımla nasıl tanıştığını dinledik. Hoşbeş sohbetin ardından onlardan ayrılıp teleferikle parkın diğer tarafına geçtim. Aklıma, hiç alakası yok elbette ama, muhtemelen yeşil bir alandan geçtiğimiz için Funchal’da bindiğimiz teleferik geldi.

Sanırım iki dakika süren teleferik yolculuğunun ardından, her deplasmanda, eğer fırsatım varsa, maç öncesi kimseler yokken stadyumu dışarıdan da olsa incelemek için, tekrar Maçka parkına girip daha önce iki kere geldiğim İnönü stadyumunun yerine inşa edilmiş olan Vodafone Arena’yı birkaç farklı açıdan inceleyip, ufak videolar çektikten ve deplasman girişinin yerini öğrendikten sonra sahile indim ve Beşiktaş çarşıya doğru yürümeye başladım.

Barbaros Hayrettin Paşa anıtının bulunduğu ufak parkın sahilinde oturup video anı için çekim yaparken, yanımda laklak eden genç sevgililerin “Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında muhalif kimse kalmadı” muhabbetine kulak misafiri oluyordum. Dayanamadım “biz varız dostum Gençlerbirliği” dedim. Çocuk bana bakıp heyecanla, “Keçiler!” dedi. Gülümsedim.

Çekimden sonra Gayrettepe Petra’da çalışan Onur’un yanına gitmek için parkın içinden geçerken, referandum için sokakta çekim yapan Al Jazeera’den birileri bana yanaştılar ve referandumda ne oy kullanacağımı ve kısaca nedenini sordular.

Petra’da Onur’un bizzat kendisinin yaptığı tatlıları, önerdiği kahveler eşliğinde hüpletirken, bir yandan da büyük bir zevkle bir sürü konudan sohbet edip kahkahalar atıyorduk. Birbirimizi özlediğimiz belliydi.

Petra’dan çıktıktan sonra Barbaros caddesinden Ortaköy’e doğru kıvrılan yoldan sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 25 dakika sonra Ortaköy sahilindeydim. Yine kısa videolar çekip etrafa baktıktan ve biraz da dinlendikten sonra Fahriye ile buluşacağımız Beşiktaş’a doğru yola koyuldum.

Serpil ve Fahriye ile Hayat Memat’ta bol bol sohbet edip bir şeyleri mideye indirirken aklıma Petra’dan çıkarken Onur’un verdiği ve kendisinin yaptığı ekşi maya ekmeği geldi. Çıkarttım ufak birer parça da ondan yedik. Bir gün sonra bize, “%80 başarılı olmuş” dese de gayet lezizdi.

Hayat Mematt’an kalkarken hem şişe bilyesi koleksiyonuma, hem de şehir serisi koleksiyonuma toplam üç yeni parça ekleniyordu ki, gezmenin en keyifli anı olan ganimetleri eve varır varmaz, büyük bir dikkatle bavula ekliyordum.

2 Nisan 2017, Pazar

Sabah 5’te kalkıp otobüs terminalinde teyzemi karşıladık. Saat 10 gibi kahvaltı masasındaydık. Orijinal plan Adalara gitmekti. Defalarca İstanbul’a gelmeme rağmen sadece bir kere Kınalıada’ya gitmiştim. Fakat hem gidiş gelişin uzun sürmesi, hem de dönüş saatlerinin maç saatine göre ya koşuşturmalı ya da çok erken olmasından ötürü vazgeçip Emirgan’a gitmeye karar verdik.

Otobüse binip ilerlerken de Pazar günü sahil trafiği nedeniyle o plandan da vazgeçip hem Onur’un mekana, hem de maçın oynanacağı Beşiktaş’a yakın olmak adına Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne gittik.

Sevim teyzem ve Aniş yengemle çoğunlukla geçmişten keyifli bir muhabbet yaptıktan sonra onlardan ayrılıp Onur’un mekana doğru yürümeye başladık.

Düne göre yoğun olsa da ara ara muhabbet edip, ekmek yapımını izledik. Bu sırada Nevzat Abi aramıza katıldı. Onla da bir süre konuştuktan sonra Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık.

Saat 17 civarıydı ve bir sürü Beşiktaşlı stadyuma doğru yürüyordu. Barbaros caddesinden Dolmabahçe’ye doğru döndüğümüzde ise stadyumdan bize doğru gelen bir sürü Beşiktaş formalı taraftarı görüp şaşırıyordum. Onur’a sorduğumda, maç günü birçok kişinin formalarını giyip Beşiktaş Çarşıya gittiklerini ve orada maç izlediklerini söyledi. Stadyuma bu kadar yakın olup, dışarıda izlemek nedense garibime gitmişti. O sırada Nevzat Abi, tüm biletlerin satıldığını ve karaborsaya düştüğünü söylüyordu.

Üzerimizde forma, atkı ve polarlarla sohbet ede ede misafir tribüne ulaştık. Deplasman gişesi, 2 kez arandıktan ve passoligi gösterdikten sonra tribüne doğru ilerleyen yolda yer alması da ilginçti.

Deplasman tribünü tahmin ettiğim gibi üst katta ve sahanın tam çaprazındaydı. Fakat konum olarak daha önce arkanıza denizi alırken şimdi denizin karşısında yani bilenler için “beleştepe”de yer alıyordu. Hem görüş açısı olarak hem de kredi kartının geçtiği kantini ve tuvaletleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyumlarından daha iyiydi.

Fotoğraf çekinip etrafa bakınırken Onur Abi geldi. Çantadan Ural’ın pankartını çıkarttı. Tam asmak üzereyken bir polis memuru gelip, “önce bakalım” dedim. “Tabi” deyip, Ural’ın Gençlerbirliği üyesi olduğunu, genç yaşta kaybettiğimizi ve kulübün resmi internet sitesinde de bu konuda açıklama olduğunu söyledim. Polis amirine whatsappdan yazıp yorumunu bekledi. Birkaç dakika sonra “amir asılmamasını istedi” dedi. Anlamamıştım. “Neden?” diye sordum. Cevap yoktu. “Her gittiğimiz stadyumda asıyoruz, 3 hafta önce Türk Telekom Arena’da, her hafta 19 Mayıs’ta açıyoruz” dedim ama nafile. Amir, “asılmasın” dediği için asamadık! Şaka gibiydi. Morallerimiz altüst olmuştu.

Bu sırada Ahmet Oğuz’un abisi gelip bizlerle el sıkışıp kendini tanıttı. Onla muhabbet edip maçı beklemeye başladık. Nevzat Abi kadroyu uzattığında Ümit Özat’ın normal kadroya göre Muriqi yerine Ring’i ilk 11’e aldığını yani sahaya forvetsiz çıktığını görüp sinirlendik. Çünkü lig lideriyle oynayacağımız için muhtemelen tek tük pozisyon bulabilecektik ve onları da değerlendirecek birilerinin sahada olması gerekiyordu.

Maç başladığında Alkaralar oldukça disiplinli ve dirençli gözüküyorlardı. Gol yolundaki iki önemli isimden biri olan Serdar’a her pozisyonda en az iki Beşiktaşlı baskı uyguladığı için genel olarak Aydın’ın top taşıyıcılığından faydalanıyorduk. Maçın 34. dakikasında Ring’in ortası ile çaprazda topla buluşan Uğur’un yerinde gerçek bir forvet olsa belki tüm senaryo değişebilirdi ama Özat yüzünden öyle olmadı.

İlk yarının sonuna doğru Beşiktaş’ın en etkili silahı olan “uzun süreli baskılı oyununu” seyrettik. Üst üste 3 kez atak yaptılar. İlk ikisinde topu kapsak da hızlı pres uygulayarak tekrar topu kazanıyor ve bir kere daha hücum ediyorlardı. Haliyle savunma hatta her bir atakta biraz daha dengesiz yakalanıyordu ki, 3. atakta defansımızın sağ kanadı tamamen düştü, golü de o kanattan yedik.

Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hiçbir pankart ve bayrak olmadığını fark edip şaşırdık. Sanırım tek pankart, tam çaprazımızda bulunan kale arkası ile maraton kesişimindeki “Tekirdağ” pankartıydı.

İkinci yarı Ümit Özat, muhtemelen sarı kartı var diye, takımın en iyi defansı Claro’yu çıkarıp yerine Muriqi’yi aldı. Beşiktaş önde olmanın verdiği motivasyon ve rahatlıkla Kırmızı-Siyahlılara pozisyon vermiyordu. 52’de maçın ikinci şansını elde ettik ama kornerden gelen topa Muriqi’nin vurduğu kafa vuruşunu kaleci Tolga çıkarttı. 57’de Ring yerine Velikonja oyuna girdi. Forvet oyuncusunun ilerideki presi sayesinde takım biraz daha hareketlenmeye başlamıştı ki, 61’de serbest vuruştan yediğimiz gol tüm gardımızı düşürdü.

Bu dakikadan sonra neredeyse sahadan yok olduk. 85’te Babel farkı 3’e çıkarttı ve maç da bu sonuçla sona erdi.

Tribünden çıkıp diğer arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Onur, Nihan ve Fahriye’yle bir şeyler atıştırmak için Beşiktaş Çarşı’daki Deli Kadın’a gittik. Bir şeyler içip yerken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Özellikle Onur’un “küçükken beni ‘senin baban Zeki Müren’ diye kandırırlardı. Ben de inanıp herkese sorardım” sözlerine yüksek sesle kahkaha attık.

Kalkmamıza yakın Beşiktaşlı bir taraftar yanımıza gelip, “farklı bir takım taraftarısınız ve şu an Beşiktaş Çarşı’da rahat rahat oturuyorsunuz. İşte bu bizim taraftarların ne kadar özel olduğunu göstermiyor mu?” diye sordu. Güldük. “Eyvallah ama sanırım bu, Gençlerbirliği taraftarının bugüne kadar kimseyle kavgasının olmamasının bir sonucu. Bütün deplasmanda rakip takım taraftarları tarafından iyi karşılanıp muhabbet ediyoruz. Çünkü hiçbiri Ankara’ya geldiğinde sorun yaşamıyorlar. Bunu biz tribüne adımımızı attığımızda abilerimizden öğrendik, şimdi de yeni gelenlere anlatıyoruz” dedik.

Ufak muhabbetimizin ardından taraftar arka masada Beşiktaş’ın 30 yıllık stat anonsçusunun oturduğunu söyleyip bize işaret etti.

Hesabı ödedikten sonra önce Beşiktaşlı taraftara sonra da Onur ve Nihan’a veda edip evin yolunu tuttuk.

3 Nisan 2017, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp önce kahvaltı ardından yengem, teyzem ve Fahriyenin yaptığı kolilere ufak bir destek atıp mini bir taksim turu yapıp oradan havaalanına doğru yola koyuldum.

Taksim heykeli ile Gezi Parkı arasında kalan alanın sadece yayalara göre tahsis edilmiş yeni hali nedense biraz garip görünüyordu. Ayrıca etraftaki insanların büyük bölümünün Arap olması da içinden geçtiğimiz günleri çok iyi özetliyordu.

Rötar yemeden tam zamanında eve ulaşarak, artık alıştığımız üzere, skor hariç gayet güzel bir deplasmanı daha geride bırakıyordum.

Kişisel deplasman karnesi: 28maç, 5g, 9b, 14m, 24ga, 44gy.

Video Anı

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 29 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 26. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

Bahçeşehir Okulları Arena (Alanya Oba) Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 532 km.

2016-2017 sezonu fikstürü yayınlandıktan sonra, “hangi deplasmanlara gidebilirim” diye 7-8 maçlık bir liste oluşturmuştum. Fakat 20. Haftaya gelmemize rağmen, o ya da bu sebeplerden ötürü Konyaspor, Akhisar Belediyespor, Antalyaspor, Adanaspor ve ertelendiği için, bir umut “hala gidebilirim” dediğim Gaziantepspor maçlarına gidemedim. Alanyaspor maçına gitmek için ise Ömer Abimle sağlam adımlar atmaya başladık ve maçın oynanacağı haftanın ilk gününde uçak biletlerimizi alıp hem deplasmana gitmeyi, hem de kuzen Zeynep Abla ve ailesini görme planını garanti altına aldık.

Salı günü, Gençlerbirliği deplasman tribününden bilet alan ilk kişilerdik. Hemen abimi aradım ve “tribünde iki kişi olursak diye yolda birkaç gol sevinci çalışalım, her golde farklı bir gol sevinci yaparız” önerisinde bulundum. Gülmekle yetindi.

10 Şubat 2017, Cuma

Sabah 8’de evden çıkıp 8.30’da Abimle AŞTİ’de buluştuk ve otobüse binip Esenboğa’ya doğru yola koyulduk. Havaalanına yaklaştıkça sis artıyor ve görüş mesafesi azalıyordu.

Aklıma birkaç yıl önce Küre dağlarına gitmek için yola çıktığımız ama görüş mesafesinin 1-2 metreye düştüğü için karşıdan gelen arabaları dahi göremediğimiz gün geldi. Uçağa bindiğimizde de pistteki diğer uçakları güçlükle görebiliyorduk.

Sisten ötürü 5-10 dakika geç havalansak da tam zamanında Antalya’ya indik. Yolculuk sırasında en etkileyici şey, bulutlar üstüne çıkmayı başarmış dağların karlı zirveleriydi. Aklıma yıllar önce Milano’dan Madrid’e uçarken bulutların üstündeki zirvelerini gördüğüm efsanevi dağlar geldi.

Uçakta bir ara tuvalete gittiğimde, hem kapının iç, hem de dış tarafında açılabilir küllük olduğunu görüp şaşırdım. Çünkü uçakta sigara içilmesi 90’lı yıllardan bu yana yasaktı. Sigara yasağı konusunda nette bakınırken şu enteresan bilgiye de ulaştım; “Amerikan Federal Havacılık Dairesi tarafından konulan kurala göre uçağın herhangi bir bölümünde sigara içmek yasak olmasına rağmen tuvaletlerde küllük bulundurulması da zorunlu. Zira kuralları çiğnemek isteyen yolcular olabilir. Bu durum o kadar önemli ki uçakta bozulan ya da bir sebepten kullanım dışı olan bir küllüğün 10 gün içinde tamir edilmesi zorunluluğu bulunuyor.”

Havaalanından çıktığımızda hava sıcaklığı 15 derece civarındaydı. Montu çantada bırakıp polarla yolumuza devam ettik. Tramvaya binip şehir merkezine doğru ilerledik. Rahmi Abi bizi karşıladı ve eve geçtik. Apartmanın arka bahçesinde bulunan turunç ağacını portakal sanıp Rahmi Abiye neden toplamadıklarını sordum. Rahmi Abi turunç ağacı olduğunu söyleyip denemek isteyip istemediğimi sordu. Turuncun sadece kabuğunun reçel yapımında kullanıldığını ve meyvesinin acı olduğunu düşündüğüm için şaşkınlıkla “yeniyor mu?” diye sordum. “Biraz fazla ekşidir ama yenir” diye cevap verdi.

Aylin ve Zeynep Abla bizleri bekliyordu. Hoş beş muhabbetten sonra Zeynep Ablamın kurduğu masayı görüp kendimizden geçtik. Zeytinyağlılar, börek, yaprak sarmasını büyük bir mutlulukla mideye indirirken, Zeynep Abla, “bunlar başlangıç, akşam daha güzel yemekler var” deyince Abime dönüp “Konyaspor deplasmanına falan gideceğimiz zaman da gelelim, maça buradan geçeriz” dedim. Güldük.

Yemek sırasında turunç suyu da denedik. Fazlaca ekşiydi ama lezzetliydi. Birçok şekilde kullanabileceğini konuşurken, Zeynep Abla, bazı yemeklerde ve salatalarda kullandığını söyledi.
Yemekten sonra salona geçtik ama yemek faslı bitmemişti. Rahmi Abi nefis bir kahve hazırlarken Zeynep Abla, ayva tatlısı ve ful çikolatalı browni getiriyordu. Az sonra bol bol yürüyeceğimizi bildiğim için nefis tatlıları da büyük bir zevkle hüplettik.

Bir süre dinlendikten sonra arabaya atlayıp merkeze indik. Arabayı park ettikten sonra Karaalioğlu Parkın’dan yürüyüşümüze başladık. Doğma büyüme Antalyalı olan Rahmi Abi, çocukluğu ve gençliğinde yaşadıklarını da ekleyerek bizlere nefis bilgiler veriyor ve takdire şayan bir rehberliğe imzasını atıyordu. Mesela Karaalioğlu Parkı, Antalya’nın ilk parkıymış. Ecevit zamanında parka Karaoğlan denmeye başlanmış ve günümüzde hala birçok kişi tarafından bu isimle biliniyormuş.

Parkın içinden geçerek denize ulaştığımızda bulutların arasından güneşin denize vurduğunu görüyorduk.

Bugüne kadar sadece bir kez, o da yıllar yıllar önce, kaleiçine gelmiş ve bayılmıştım. Yönümüzü oraya çevirdiğimizde neden o kadar sevdiğimi anladım. Dar sokaklar, cumbalı evler göz kamaştırıcı görünüyorlardı.

Bir ara durduk ve Rahmi Abi selfie yapmak için telefonu eline aldı ve sadece bir poz çekti. “Abi film bitmesin diye gayet iyi yaptın” diye takıldığımda, her zaman sadece bir fotoğraf çektiğini öğrenip şaşırdım. Malum üçer beşer fotoğraf çekmeden kimse telefonu elinden bırakmıyordu.

Kaleiçinde dolaşırken gözümüze çarpan şeylerden biri de, kurumuş dallardan yapılmış oldukça başarılı heykellerdi. Adnan Ceylan imzası taşıyan eserler son derece etkileyiciydi.

Bahar havasında dolaşmaya devam ederken yolumuz limana açıldı. Gayet güzel görünüyordu.

Zeynep Ablamdan, limanın diğer tarafından bulunan ufak plajın, Mermerli, Antalya’nın ilk plajı olduğunu öğrendik.

Limandan kaleiçine doğru devam ederken İskele Cami’ni gördük. Altından kuyu suyu çıkan, altıgen biçiminde, tipik Selçuklu Kümbeti biçimindeki caminin ne zaman yapıldığı bilinmese de mimarisinden ötürü 12-13. yüzyıllar arasında yapıldığını düşünülüyormuş. Rahmi Abi küçükken arkadaşlarıyla buraya geldiklerini ve kuyudan su içtiklerini anlattı.

İskele Cami’nin yanından geçerek kalenin girişlerinden biri olan 40 Merdivene ulaştık. Ben fotoğraf çekerken Aylin, Abim ve Zeynep Abla basamakları sayıyorlardı. Sonunda 40’ı buldular mı anımsamıyorum ama herhalde bulmuşlardır çünkü bulmasalar geyiği dönerdi.

Kaleiçinin dar sokaklarında ilerlerken bir sürü nefis kapı gördüm. Aklıma Karaburun ve Pocitelj’de gördüklerim geldi.

Bir sonraki durağımız 1901 yılında, Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından II. Abdülhamit şerefine yaptırılmış olan Antalya Saat Kulesiydi.

13. yüzyıla ait bir Selçuklu eseri ve aynı zamanda Antalya’daki ilk İslam yapılarından biri olan Yivli Minare’nin içinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

2010 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında zeminde Selçuklu dönemine ait su boruları bulunmuş ve cam bir koruma altına alınarak caminin içinde sergilenmesine karar verilmişti.

Kaleiçinden çıktıktan sonra 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti sırasında, ona hitaben yapılmış Hadrianus Kapısı’ndaydık (Üçkapılar). Bir hafta önce gittiğimiz Sagalasos antik kentinde bulunan ve Burdur müzesinde sergilenen, kral Hadrianus’un heykelinden ötürü bilgi sahibi olduğum için, “şimdi sıra bende” diyerek parmağımı kaldırdım ve Hadrianus hakkında ufak birkaç bilgi vermenin zevkini yaşadım. Hep Rahmi Abi puanları toplayacak değildi ya!

“Mermer Kapı”da nar suyu içip biraz nefeslendikten sonra yolculuğumuza, Rahmi Abi’nin “Kaleiçinde en sevdiğim yer” dediği, Hesapçı sokaktan yürümeye devam ettik.

Birbirini kesen dar sokaklar ve sağlı sollu cumbalı evler pek güzel görünüyorlardı.

Sokağın sonuna doğru Kesik Minare’yi gördük. Yapının hikâyesi pek ilginçti doğrusu buyurun; 2. yüzyılda Roma tapınağı olarak inşa edilen yapı, 7. yüzyılda Meryem Ana anısına Bizans kilisesine çevrilmiş. 7. Yüzyıldaki Arap-Bizans savaşları sırasında ağır yara almış ama 9. yüzyılda yeniden onarılmış. 13. yüzyılda Anadolu Selçuklular tarafından camiye çevrilip minare eklenmiş. 1361’de Kıbrıs Krallığı Antalya’yı fethedince yeniden kiliseye çevrilmiş. 15. yüzyılda Şehzade Korkut tarafından tekrar camiye çevrilen yapı, 1800 civarında geçirdiği yangın sonunda minaresi külahsız olarak kurtarıldığı için, “Kesik Minare” adını almış.

Yürüyüşümüz sonunda bir kafeye oturup dinlenmek için ilerlerken Rahmi Abi üzerinde iri dikenler bulunan bir ağaç gösterdi. Gerçekten garipti! Hemen Esra’ya fotoğrafını gönderdim ve “ne bu?” diye sordum. Cevap kısa ve netti: “Maymun Çıkmaz Ağacı (Araucaria Araucana).” Etrafta bilen birilerinin olması güzeldi.

Kahveleri içtikten ve biraz nefeslendikten sonra arabaya doğru adımlarken Rahmi Abi, temel kazarlarken kalıntı bulunduğu için yapımı durdurulan bir inşaatı işaret etti. Etraftaki tüm yapıların altında muhtemelen eski kalıntıların olduğunu düşünmek enteresan bir histi doğrusu.

Arabalara atladık ve ilk önce Antalyaspor’un yıkılmış olan eski stadının yerini gördük. Ardından da yeni stadı, Altın Portakal’ın düzenlendiği Antalya Kültür Merkezi ve Cam Piramit gibi birçok önemli yeri arabadan gördükten sonra son durak olarak 7 kilometre uzunluğundaki Konyaaltı plajına gittik.

Eve vardığımızda öğlen yediklerimizi eritmiş olduğumuzu düşünerek iştahla Zeynep Ablanın yaptığı nefis akşam yemeklerini yiyip bol bol muhabbet ettik ve günü tamamladık.

11 Şubat 2017, Cumartesi

Dün hayretle, Antalya ile Alanya arasının 120 km olduğunu ve otobüsle 2,5-3 saat sürdüğünü öğrenince sabah 9.30’a bilet almıştık. Ona yetişmek için 8’de uyanıp bu sefer de Zeynep Ablanın, Antalya’dan önce uzunca bir süre Kastamonu’da yaşadıkları ve geçen hafta orada olup sevdikleri yiyeceklerle Antalya’ya döndükleri için, “Kastamonu izleri” taşıyan nefis ötesi kahvaltısını mideye indirdik ve yola koyulduk.

Dolmuş kıvamındaki otobüsümüz neredeyse her el kaldırana durduğu için Alanya’ya vardığımızda saatlerimiz 12.15’i gösteriyordu. Yolculuğun en kritik anı, benzinlikte otobüsten inen muavine, bir arabanın şükür sadece, dikiz aynasıyla çarpmasıydı. Bir adım daha attıktan sonra araba çarpmış olsaydı bu yazının konusu tamamen değişirdi. Verilmiş sadakası varmış, ufak bir kol incinmesiyle atlattı.

Alanya’ya girerken gördüğümüz bir kamyonun arkasında yazan, “bize ayar olan çok ama frekansı yakalayan yok” yazısı Abimle bir müddet gülümsememizi sağladı.

Otobüsten indiğimizde hava sıcaklığı 18’i gösteriyordu. İlk iş olarak sahile indik ve bir süre yürüdük. Artık üzerimizdeki polar da çok geliyordu.

Maça yarım saat kala taksiye atladık ve taksiciyle Alanyaspor muhabbeti yaparak dağın eteklerinde bulunan Oba stadyumuna doğru ilerledik. Dağı tırmandıkça araba trafiği arttığı için yavaş yavaş ilerliyorduk.

Sonunda misafir tribünün önüne vardık. Taksiden inerken bizi gören Alanyaspor’lu taraftarlar “hoş geldiniz” diyerek bizlere büyük bir nezaket gösteriyorlardı, bizler de teşekkür edip, “hak eden kazansın” dedik. “Hoş geldiniz” aklıma doğrudan Samsun deplasmanını getiriyordu ama aslında neredeyse tüm deplasmanlarda “hoş geldiniz”lerle karşılanıyorduk.

10.842 kişilik tek katlı “kutu” gibi stadyumun en enteresan özelliği ziyaretçi tribününün file, tel ya da cam ile çevrilmemiş olmasıydı. Kısacası ziyaretçi tribünü kale arkasındaki ev sahibi tribünleri ile aynı konfora sahipti.

Maçtan önce ve sonra Alanyaspor taraftarları, “İlhan Cavcav ölmedi kalbimizde yaşıyor” tezahüratlarıyla Gençlerbirliği kulübüne ve taraftarlarına güzel bir jest yaptılar.

Nevzat, Onur ve Kubilay Abiler de maç için sabah İstanbul’dan yola çıkıp Alanya’ya gelmişlerdi. Stadyuma giderken onların VIP tribününde olacağını öğrendik ve çıkışta buluşmak üzere anlaştık.

Devre arasında Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci ve Stancu’nun satılması ve özellikle defansta Ahmet’in yerini dolduracağını düşündüğümüz Ante’nin sözleşmesinin karşılıklı fesih edilmesinden ötürü Gençlerbirliği ligin ikinci yarısına felaket bir giriş yaptı. Önce Kasımpaşa’ya 3-0 yenildi, Osmanlıspor’la 1-1 berabere kaldı ve Kayserispor’a 3-2 yenilerek Türkiye Kupası’ndan elendi. Buna karşılık ligde oynadığı son 5 maçta sadece 1 puan toplayan Alanyaspor, yeni hocası Safet Susic ile ilk maçına çıkıyordu.

İrfan’ın gidişinden sonra gol yollarında pozisyon üretebilecek sadece Serdar Gürler ve Aydın Karabulut kalmıştı ama teknik direktör Ümit Özat, Aydın’ı ilk 18’e bile almayarak pozisyon üretme şansımızı %50 düşürmüştü. Öyle de oldu. Maç başlar başlamaz özellikle Uğur Çifçi’nin kanadından akın akın gelen Alanyasporlular tehlike yaratmaya başladılar ki, daha 6. dakikada 1-0 öne geçmeyi başardılar. Golden sonra Gençlerbirliği’nin hareketleneceğini düşünüyorduk ama ne bireysel olarak, ne de takım halinde Kırmızı-Siyahlılar en ufak bir pozisyon dahi yaratamadılar. Devre biterken Alanya’nın skoru 2-0 yapması da iyice morallerimizi bozmaya yetmişti.

Maçın 30. dakikası civarında 50’lerinde bir çift ve 20’lerinde oğulları tribüne giriş yaptılar. Devre arasında, oğulları Cuma günü çalıştığı için Ankara’dan gece 3 yerine 4’te yola çıktıklarını ve maça yetişemediklerini, Ankara’da maçlara geldiklerini ve zaman buldukça deplasmanlara gittiklerini öğrenecektim. Teyzenin gittiği deplasmanlardaki stadyumları ve takımları tartması ise inanılmaz hoşuma gitti!

Bir umut izlemeye başladığımız ikinci yarının daha 4. dakikasında farkın 3’e çıkması ile içimizdeki en ufak umut kırıntılar da yok olup gitti. Muriqi’nin son dakikada üst direkten dönen kafa vuruşu hariç takım 90 dakik boyunca çok ama çok kötü futbol oynadı ve sahada 3-0 yenilgiyle ayrıldı.

Devre arasında Alanyaspor’a giden Landel’in maç sonu doğrudan tribüne gelip formasını taraftarlardan birine vermesi maçın herhalde tek güzel anıydı.

Alanyaspor taraftarlarıyla atkı değiştirerek ve görevli jandarmalarla muhabbet ederek kapıların açılmasını bekledik. Süper Lig’deki takımlar arasında jandarmanın görevli olduğu tek stadyumun burası olduğunu öğrendik. Zira diğer tüm stadyumlarda polisler görevliydi.

Maçın başında sivil güvenlik görevlisinin bize işaret edip, “bir şey olursa sahaya atlamazsınız değil mi?” diye sorması ve benim de, “bir şey olmaz rahat ol” dedikten sonra rahatlayıp, “atlamanıza gerek yok zaten burada kapı var ben açarım” diyerek gülümsemesi günün en ilginç anıydı.

Stadyumdan ayrıldıktan sonra Onur, Nevzat ve Kubilay Abiyle buluştuk. Normalde son derece pozitif olan üçlü hem oynanan oyundan, hem teknik direktörden hem de Cavcav sonrası kulübün “başsız” halinden son derece mutsuzdular. Beraber Bülent’in bulunduğu Öztürk Kolcuoğlu’na gittik ve bir yandan bir şeyler atıştırıp, uzun uzun “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna cevap aradık. Bu sırada Ümit Özat’ın maç sonrası yaptığı açıklamalarla, takımda top yapan 2 oyuncu olan Serdar ve Aydın’a savaş açtığını öğrenince iyice morallerimiz bozuldu. “Hayırlısı” demekten başka elden bir şey gelmiyordu.

Yemekten sonra arabaya atladık ve önce Atatürk Havalimanına gidip İstanbul tayfasıyla vedalaştık ardından da tramvayla merkeze ve akabinde Zeynep Ablamlara gittik. Alışıldığı üzere, çay, kahve eşliğinde tatlıları hüplettik, bol bol muhabbet ettik ve geceyi tamamladık.

12 Şubat 2017, Pazar

Pazar sabahı 7’de uyanıp, güzel bir kahvaltı ve hoş sohbetle güne başladık. Zeynep Ablaya her şey için teşekkür edip arabaya atladık ve havaalanına gittik. Rahmi Abiye de teşekkür edip uçağın yolunu tuttuk.

Önce İstanbul’a;

oradan da Ankara’ya uçarak evimize ulaştığımızda, “3 puan için gittik, 3 golle döndük” diye düşünüyordum.

Ama her şey bir yana, ilk kez bilen birileriyle Antalya’yı dolaşmak herhalde bu deplasmanın en güzel yanıydı. Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 27maç, 5g, 9b, 13m, 24ga, 41gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 28 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 20. Hafta Maçı Aytemiz Alanyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “26. Deplasmanım ve 3. Kez Yenikent ASAŞ “Osmanlı” (33,4 km)

Sagalassos Antik Kenti, Burdur Gölü, Salda Gölü ve Burdur Gezi Günlüğü

Birkaç ay önce Özge, veteran kuş gözlemcilerinin özlem gidermek için Burdur’da bir araya geleceklerini benim de katılmak isteyip istemediğimi sormuştu. “Bana gezi olsun” modunda biri olarak, bu güzel teklifi elbette pas geçemezdim.

26 Ocak 2017, Perşembe

Perşembe sabahı 7.30’da evden çıkıp, saat 8’de Burdur’a doğru yola çıkmak için bekleyen otobüste yerlerimizi aldık. Otobüs hareket ettikten kısa bir süre sonra, çaprazımda oturan genç kadının muavini çağırıp, üst taraftaki genelde giysi ya da ufak çantaların koyulduğu yeri işaret edip bir şeyler anlatıyordu. Üç beş dakika sonra aynı kadın muavine aynı noktayı göstererek bir şeyler anlattığını görünce ister istemez kulaklarımı kabarttım. Tedirgin bir şekilde, yukarıya koyulmuş bir çantadan bahsediyordu. “Herhalde muavinden çantasını istiyor” diye düşündüm ama saçmaydı. “Neyse” diyerek kitabıma geri döndüm. Birkaç dakika sonra muavin ve orta yaşlı başka bir görevli kadının yanındaydı. Biraz daha sesli konuştukları için bu sefer durumu anlıyorduk. Genç kadın, otobüs kalkmadan önce bir kadının otobüse binip bir çanta bıraktığını, sonra otobüsten inip bir daha gelmediğini, çantada tehlikeli bir şey olabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Orta yaşlı adam kadının gösterdiği yerden ufak bir sırt çanta ve bir kadın montu çıkarttı ve çantayı göstererek “bu mu?” diye sordu. Kadından onayı aldıktan sonra “muhtemelen bir yolcu yanlışlıkla bu otobüse eşyalarını bıraktı ama diğer otobüse bindi” dedi ve eliyle çantayı yokladıktan sonra fermuarını açtı. “Elbiseler var, hatta cep telefonu bile burada” dedi. Ardından öne doğru gidip, AŞTİ’yi aradı ve unutulmuş çanta için gelip giden var mı diye sordu. Son bir yıldır ülkede yaşanan patlamalar nedeniyle insanların ne kadar tedirgin olduklarının bariz bir örneğini yaşıyorduk.

Yolculuğumuz sırasında kardan ötürü gri renge bürünmüş ağaçlar oldukça enteresan görünüyordu.

Otobüsümüz neredeyse tüm otogarlarda durduğu için 14.30’da ancak Burdur otogarındaydık. Temmuz 2016’da Abreg ve Özge’yle yaptığımız Salda Gölü gezisinden sonra ikinci kez Burdur’a gelmiştim. Ama ilk kez merkezdeydim.

Otelin bulunduğu Ağlasun’a otogardan yaklaşık 2 saatte bir minibüs kalkıyordu. Şansımıza yarım saat kadar bekledik ve saat 3’te minibüsteki yerimizi aldık. Burdur otobüsü gibi minibüs de birçok yere girip çıktığı için 36 kilometrelik yolu yaklaşık 75 dakikada aldık ve 4.15’te Sagalassos Lodge’a ulaştık.

Odamızın, sabah güneşin doğunu da izleyebildiğimizi fark edeceğim, nefis dağ manzarası vardı.

Eşyaları yerleştikten sonra Burcu, Atilla, Alper, Güneşin ve Esra ile hotelin barında buluştuk. Bir şeyler atıştırıp, içtikten ve bol bol laklak ettikten sonra akşam yemeğine geçtik. Yemekler de hotelin manzarası ve odaları gibi oldukça başarılıydı.

Otel özellikle yabancı turist çekmek için kaliteyi üst seviyede tutarak işletiliyordu ve bunda da başarılı olmuşlardı. Fakat son yıllarda ülkede yaşananlar nedeniyle artık yabancı turistler gelmediği için kaliteden ödün vermeden yerli turistler çekmeye çalışıyorlardı ama işler hiç de iyi gitmiyordu.

Yemekten sonra yine bardaydık. Özellikle güneş battıktan sonra yüz göstermiş olan şiddetli rüzgâr sesi ara ara muhabbetimizi kesiyordu. Bol bol gülüp eğlendikten ve sabah 4,5 kilometre uzaklıktaki Sagalassos Antik Kenti’ne yürümeye karar verdikten sonra odalarımıza çekildik. Kafamı yastığa koyduğumda rüzgâr hala tüm şiddetiyle esiyordu.

27 Ocak 2017, Cuma

Sabah 9’da lezzetli kahvaltımızı mideye indirirken rüzgâr hala tüm şiddetiyle esmeye devam ediyordu ama bu, yürüyüş planımızı bozamazdı elbette! Saat 10 gibi lobide toplandık ve kapıyı açar açmaz rüzgârın şakasının olmadığın anladık. Yine de dışarı çıkıp birkaç adım atıp şansımızı denedik ama sert ve soğuk rüzgâr insanı perişan ediyordu. Yürüme planını rafa kaldırıp tek arabamız olduğu için iki sefer yapıp antik kente ulaşmaya karar verdik.

Atilla, Özge ve Güneşinle dağın eteklerinde kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru tırmanırken, yoldaki kar ve buz oranı artıyordu. Sagalassos’un girişinde arabayı park edip dışarı çıktığımızda aşağıdaki rüzgâr ve soğuğun iki katıyla karşılaşıyorduk. “Bu havada dolaşabilir miyiz sizce?” diye şansımızı zorladığımız görevli, kısa bir süre şaşkınlıkla bizi süzdükten sonra kısaca, “canınızı seviyorsanız bir an önce topuklayın ve hava ısınınca geri gelin!” dedi. Cevabımızı almıştık ama ben yine de kısa bir çekim yapmak konusunda ısrarlıydım. Kafamdaki süre 5 dakikaydı ama 4. dakikasında donmak üzere olduğumu fark edip telefonu kapattım ve arabaya atladım. Hava -9 ama rüzgâr nedeniyle hissedilebilir -14 derece idi…

Hotele vardıktan sonra Burdur’a gitmeye karar verdik ama tek arabamızın vardı ve biz 7 kişiydik. Önce minibüs kiralama fikri üzerinde kısa bir süre dolansak da sonradan “36 kilometre sonuçta!” diyerek arabaya doluştuk. Kişisel araba yolculuğu kariyerim boyunca “en fazla yetişkinin aynı anda bindiği araba”da seyahat ediyordum. Atilla arabayı sürüyor, ben, şans eseri, yan koltukta yayılıyor ve diğer 5 arkadaş arka koltukta sıkışıyorlardı!

Burdur’a vardığımızda ilk durağımız kuzen Anıl’ın da “kesin gidin” dediği Burdur Müzesiydi.

Müzeye girince bizi ilk karşılayan, sabah dolaşamadığımız Sagalassos’da bulunan görkemli heykel ve eserlerdi.

Yaklaşık 2 metre yüksekliğindeki mermerden bacakları görünce Sagalassos’un ne kadar ihtişamlı bir yer olduğu anlaşılıyordu. Bilgi yazılarına göre bu ayaklar oldukça büyük bir imparator heykelin ayaklarıydı ve muhtemelen üst tarafı daha hafif ve yok olabilir bir malzemeden yapıldığı için sadece bu ayaklar günümüze kadar ulaşabilmişti.

Giriş katında bulunan bir başka ilgi çekici bölüm de Burdur’a 110 km uzaklıktaki Gölhisar ilçesinde bulunan Akdağ’ın eteklerindeki Likya antik kenti olan Kibyra’da bulunan heykel ve taş kabartmalarıydı. Özellikle gladyatörleri konu alan eserler oldukça ilgi çekiciydi.

Müzenin üst kısmında ise Burdur ilinin çevresindeki höyüklerde bulunan tarih öncesi (Prehistorik), Neolitik (8000 – 5500) ve Kalkolitik (5500 – 3200) çağlara ait takılar, küpler, çanaklar, dini motifler ve gündelik hayatta kullanılan eşyalar sergileniyordu.

Bu eşyaların şekilleri, üzerlerindeki motifler ve her şey bir yana bazılarının günümüzden 8 bin yıl önce kullanıldığını düşünmek oldukça büyüleyiciydi.

Müzeden çıkarken hepimiz oldukça etkilenmiştik. Atilla, “Burdur gözümde bir seviye birden yükseldi” diyordu.

Karnımızda ziller çalarken Özsarı’yı aramaya başladık. Birkaç kişiye sorduktan sonra adına tezat kırmızı tabelaları nedeniyle fark edemediğimizi düşündüğümüz Özsarı’daydık. Duvarda asılı duran afişteki yazıya göre kendi çiftlikleri vardı ve her şeyi kendileri üretiyorlardı. İki kişi et yemediği için peynirli pide, diğerleri ise Burdur şiş ve kuzu şiş sipariş ettiler.

Yemekler geldiğinde Burdur şişin aslına parmak şeklinde ince uzun köfte olduğunu fark ettim. Çok lezzetliydi ama asıl bizi şaşırtan hiçbir beklentimiz olmayan peynirli pide idi. Çünkü pastörize olmayan sütten kendileri tarafından üretilen ve künefe peyniri tadında, tuzsuz beyaz peynir nefisti!

Yemeğin üzerine kaymaklı tel kadayıfı söyledik. Hem kaymak, hem de az şekerli tel kadayıfı lezzetliydi.

Yemekten sonra tatlıcı Ensar’a uğrayıp eve götürmek için birkaç şey almaya karar verdik. Aslında aklımda sadece Burdur’un meşhur ceviz ezmesi vardı ama tatlıcıya girdikten sonra kazın ayağının öyle olmadığını fark ettim. Çünkü ceviz ezmesi yanında, kenevir tohumlu helva ve haşhaşı helva da nefisti. Bunlar dışında gerçek manda kaymağı ile yapılmış kaymaklı lokum da baş döndürücüydü ama bir yerde durmalıydık!

Bol bol ikram tatlıları yedikten ve paketleri yüklendikten sonra ikinci durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne doğru yürümeye başladık. Hiçbir mantığı olmadan yapılmış, ne eskiye, ne de yeniye uymayan, kimisi iki, kimisi üç-dört katlı ve yan yana duran biçimsiz evlerin arasından geçerken, Burdur müzesinde gördüğümüz ve çok etkilendiğimiz 2 bin yıl önce yapılmış görkemli yapılar aklıma geliyordu. Gerçekten de git gide daha da çirkinleşerek modernleşiyorduk!

Kısa bir süre sonra doğa tarihi müzesinin önündeydik. 1875’ten önce inşa edildiği düşünülen Kavaklı Rum Kilisesine kurulmuş olan ve Mart 2016’da açılışı yapılan müze ufak ama pek sevimliydi.

Müzedeki en ilgi çekici parça, Elmacıkta yapılan bir baraj kazısı sırasında bulunan mamut kemikleriydi.

Müze müdüründen Kavaklı Rum Kilisesi’nin bulunduğu bu bölgede daha önce çok fazla Rum ve Ermeni’nin yaşadığını öğrendik.

Akşam otele geri dönerken Güneşin’i yeni gelen arkadaşlara teslim ettiğimizden 6 kişiydik. 1477 rakımlı Çatak Beli’nde yolculuğumuza bir ara verdik ve nefis dağ fotoğrafları çektik.

Hotelde ekibimize Sancar, Gernant, Emine ve Yalçın da eklendi. Gelmeden önce “kuşçu ekibi” bol bol hamam muhabbeti yapmışlardı ama “teknik bir arıza” nedeniyle hamam çalışmıyordu. Bu yüzden moraller düşmüş olsa da saunaya karar verildi. İşin en eğlenceli yanı ise saunanın ardından buz gibi havuza “cumburlop” atlanmasıydı. Pek eğlenceli anlara şahitlik ettik.

Güzel bir akşam yemeğini ardından, geçtiğimiz barda bizi bir sürpriz bekliyordu. Otelin sahibi elinde gitarıyla çalıyor bizler de eşlik ediyorduk. Oldukça keyifliydi.

28 Ocak 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı daha sakin bir güne merhaba dedik. Kahvaltının ardından 9’da yeni gelenlerle birlikte arabalara atladık ve kuş gözlemlemek için ilk durağımız olan Burdur Gölü’ne doğru yola koyulduk.

Gernant ve Sancar’ın arabasını takip ederek gittiğimiz ilk durakta yol kötüleştiği için geri dönüp bir başka yere doğru ilerledik. Bir ara Burcu, yolun diğer tarafındaki sazlıklar arasında duran angıtları görüp heyecanla bizlere işaret etti. Arabayla biraz geriye gidip bir süre dürbünle izledikten sonra diğer arabalara yetiştiğimizde teleskopu kurup gölü tarıyorlardı. Fakat ne yazık ki birkaç kuş dışında işler kesattı.

Tekrar arabalara atlandı ve gölün farklı bir noktasına doğru yola koyuldu ama ne yazık ki sonuç değişmedi. Birkaç kuş dışında hiçbir şey yoktu. Bu arada Antalya’dan hotele doğru gitmekte olan Nilüfer aradı ve Bahtiyar’ın taş düşürdüğünü, bu yüzden de bir hastane aradıklarını söyledi. Morallerimiz bozulmuştu.

Tekrar arabalara bindik ve göl kenarında yer alan Lisinia Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi’ne gittik. Bizi bir gönüllü karşıladı ve merkezi dolaştırmaya başladı.

Doğada bulunmuş yaralı veya yavru vahşi hayvanlar merkezde iyileştirilip yeniden doğaya kazandırılmaya çalışılıyordu. Şahin, kartal, doğan, kurt, çakal, baykuş gibi birçok vahşi hayvanı görmek oldukça enteresandı. Merkezde yabani hayvanların bakımı dışında organik tarım çalışmaları da yapılıyordu. Lisinia’da Burçak, Nuri ve Yıldıray’da ekibe dâhil oldular.

Lisinia’dan çıktıktan sonra yönümüzü Salda Gölü’ne doğru çevirdik. Salda’ya varırken iyi haberi aldık; Bahtiyar iğneyi yemiş ve kendisine gelmişti. Hotele doğru ilerliyorlardı.

Midedeki ziller solo yaparken Sultan Pınarı adında göl kenarında bulunan bir lokantaya attık kendimizi. İçerisi ana baba günüydü. Kısa bir süre bekledikten sonra masaya otururken o kadar çok “açız” dedik ki, etrafımızda pervane oldular. Kısa bir sürede aperatifler, alabalık ve saç kavurma geldi masaya. Buranın bana göre en güzel yiyeceği ise, tahin ile birlikte servis edilen, kireçte yapılmış ince şeritli, hafif yumuşak kabak tatlısıydı.

Uzun yemek faslı sırasında Kerem ve ailesi de gruba eklendi. Onlar da yemeklerini yedikten sonra hep beraber Salda gölünün çevresinde dolaşmaya başladık.

Yaklaşık 6 ay önce, oldukça sıcakta kamp yaptığımız gölü bir de soğuk havada görmek ayrı bir güzeldi.

Beyaz kum ve turkuaz tonlarındaki göl yine nefis görünüyordu. Tek zorlayıcı olan ise esen dondurucu rüzgârdı. Birkaç fotoğraf çekindikten sonra dönüş yoluna geçtik.

Hotele vardığımızda saat 19’a geliyordu.

Güzel bir akşam yemeğinin ardından yeniden barda toplandık, muhabbet ettik, arada otelin sahibinin çaldığı birkaç şarkıyı dinledik ve ardından günü tamamladık.

29 Ocak 2017, Pazar

Pazar sabahı saat 8.30’da kalktık, bavulları topladık ve kahvaltıya indik. Gezinin benim için en heyecanlı yeri olan Sagalassos’a gitme vakti gelmişti.

Havanı 5-6 derece ve rüzgârsız olması çok büyük şanstı. Arabalara atladık ve karlarla kaplı antik kente ulaşıp dolaşmaya başladık.

İlk durağımız kentin girişinde yer alan ufak müzeydi. Müzede bulunan kentin maketi Sagalasos’un ne kadar büyük olduğu konusunda fikir veriyordu.

Kentin her açısından görülen nefis dağ manzaraları eşliğinde, ihtişamlı kalıntılar, kapılar, sütunlar arasında dolaşmak son derece büyüleyiciydi.

Bir ara Atilla’nın aklına bir fikir geldi. Cep telefonunu aldı ve kentin en heybetli sütunları karşısına geçip bize fikrini anlattı. Ortada 3 kişi sabit duracak, diğer kişiler de önce sütunların sağında poz vereceklerdi. Atilla panoromik olarak çekime devam ederken kadrajdan çıkanlar Arilla’nın arkasından koşup sütunların bu sefer de solunda  poz vereceklerdi. Böylece hem sağda, hem de solda olacaklardı. Sonuç harikaydı!

“Bir de ilkbaharını görmek gerek” diyerek gezimizi mutlu ve mesut bir şekilde sonlandırdık ve arabalara atlayıp dönüş yoluna başladık.

Bu sefer Gernart, Atilla ve Sancar ile birlikte Ankara’ya gidiyordum. Bol kahkahalı yolculuğumuz daha önce hiç gitmediğim, Eğridir ve Akşehir üzerindendi.

Eğridir’e doğru inişe geçtiğimizde gölün üstünde yer alan ve ilk anda ada olduğunu zannettiğim yarım ada doğrudan aklıma Gölyazı’yı getiriyordu.

Kısa bir mola için göl kenarında durduğumuzda gölün etrafındaki kayaların buz tutuğunu fark ettik. Çok enteresan görünüyorlardı.

Ufak bir kafeye geçip kahve içtik, simit ve açma yedik. Ardından arabaya atlayıp Ankara’ya doğru yolumuza hiç ara vermeden devam ettik. Eğridir gölü gerçekten çok güzel görünüyordu. Atilla, Eğridir gölü ile Beyşehir gölü arasında çok güzel bir ağaç yol olduğunu, akabinde de leyleklerle dolu bir mezarlığa ulaşıldığından bahsetti. Pek leziz bir fikirdi. Hemen bir sonraki “kamp planı” olarak not ettim.

18’de eve ulaştım. Her şeyiyle dört dörtlük nefis bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Gezi sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Gezinin video anısı…

Oylat Mağara Sektör, Oylat, Bursa

12-eylul-2016-oylat-magara-sektor-bursa-04

Kurban bayramında yapacağımız bir gece 2 günlük, mini minnacık küçücük kaçma planının hedefinde; 12 yaşındayken annem, babam, Ömür Abim, Emine Halam ve babaannemle gittiğimiz Oylat vardı. Elbette o günlerde gitme sebebi kaplıcayken, bu sefer sebebimiz Özge ve arkadaşlarının tırmanmasıydı ama her hâlükârda ben yine plana “yancı” olarak dâhil olmuştum!

12 Eylül 2016, Pazartesi

Bayramın ilk günü sabah 8’de tekerlekler Oylat’a doğru dönerken şoför koltuğunda ben oturuyordum. Ümitköy civarlarından Ahmet’i almak dışında hiç ara vermeden saat 13’de Uğur ve arkadaşlarının kamp yaptıkları, Oylat’a 4 km uzaklıktaki Seçkinler Alabalık’ın bahçesine ulaştık.

12-eylul-2016-seckinler-alabalik-oylat-bursa-02

İlk iş olarak yemeklerimizi sipariş ettik. Güveçte fırınlanmış kaşarlı, alabalık ve mantar çok lezizdi. Yemekten sonra çadırımızı kurduk, hazırlandık ve ardından tırmanış noktasına gittik.

12-eylul-2016-oylat-magara-sektor-bursa-01

Oylat Mağara’sının hemen üstünde yer alan ve yaklaşık 2 haftadır kullanılması için hazırlanan sektörde Uğur, Hasan, Bilal, Doğan, Orhan ve Esra gibi gönüllüler kayalara tırmanış rotaları çakıyorlardı.

12-eylul-2016-oylat-magara-sektor-bursa-03

Bir süre onlarla laklak ettikten sonra Özge ve Ahmet tırmanırken ben de uygun bir yere kurulup bir yandan kitap okuyup bir yandan da onları izliyordum.

12-eylul-2016-oylat-magara-sektor-bursa-02

Saat 4 gibi toparlanıp çadıra geçtim. Planım Oylat’a gitmek ya da ormandaki bir patikada yürümek vardı ama yorgunluktan ve hafif soğuk algınlığından olacak uyuya kaldım. Bir saat sonra bir süre daha çadırda pinekledim ve Özgeleri almak için arabaya atlayıp sektöre geri gittim.

12-eylul-2016-oylat-bursa

Seçkinler’e döndükten sonra hazırlandık ve yıllar sonra Oylat merkeze doğru yola koyulduk. Yemyeşil bir doğanın içinde Orman Genel Müdürlüğü’nün 2 binalık oldukça yeni tesisleri ve bir süre yukarı doğru yürüyünce umumi hamam ve birkaç tane hotelin bulunduğu merkeze ulaşıldığı bilgileri altyazı olarak aklımda geçerken Oylat’a vardık. Ne Orman Bakanlığı’nın tesisleri ne de merkeze giden o boş yol ortalarda görülmüyordu. Sağlı sollu sıkışık bir şekilde binalar, otopark, hoteller ve iki ufak park bulunuyordu. Bir türlü aklımda kalan yerleşim yerini oturtamıyordum.

13-eylul-2016-oylat-bursa

Bir süre etrafa bakındıktan sonra yaşlıca bir esnafa durumdan bahsettim. Oylat girişinde sağlı sollu bulunan ve şu anda yıkılmakta olan sarı binaların bahsettiğim Orman Bakanlığı’nın yeri olduğunu, yıllar önce bakanlığın orayı özelleştirdiğini ama yıllarca işleten adamın hiç para ödemeden kaçtığını, bunun üzerine de belediyenin tesisi yeniden yapacağını öğrendim. Anılarımda “çok güzel” olarak kalmış tesisin yıkılıyor olması (saçma ama!) moralimi bozmuştu!

Tesisi görünce, onun tam karşısından Ömür Abimle ormana tırmandığımızı ve bir süre sonra bir köylünün, “çocuklar burada dolaşmayın yabani domuz var!” uyarısı üzerine tırsarak abime “geri dönelim!” dediğimi anımsadım. (Elbette abim dönmemiş bir süre daha tırmanmaya devam etmiştik!)

Özge atıştıracak ve bizi bekleyecek bir yer ararken biz de Ahmet’le umumi kaplıcaya girmek için 5’er Lira ödedik. Bu arada görevli, “yalnız içerisi bayağı dolu” diyerek uyarsa da, “buraya kadar gelmişken” diyerek jetonlarımızı aldık. İçeri girer girmez adamın ne demek istediğini daha iyi anladık. Çünkü içerisi silme insan doluydu. Soyunma kabininde şortumuzu giyip giysileri Ahmet’in çantasına tıktık, askılığa astık ve havuz geçtik. Burası daha da kalabalıktı!

Götüm götüm havuzda boş gördüğümüz bir yerden önce ayaklarımızı ardından da kendimizi suya sokup kaplıcanın sıcak ve sakinleştirici havasında beklemeye başladık. Bekledik diyorum çünkü küçücük havuzda en az 40 kişi vardı ve bazıları zoru deniyordu! Birkaç metrelik boşluklarda havuza dalanlar, su sıçratarak kulaç atanlar ya da gerilerden koşup havuza atlamaya çalışanlar gerçekten çok mübarek insanlardı çok(!) Neyse ki sıcak suyun enerjimizi sömürmesi ortama dayanmamızı sağlıyordu 🙂

Pamuk gibi olmuş bir şekilde Özge’nin bulunduğu Yeşil Vadi’ye ulaştık. Ortaya kuru fasulye ve birer tane de öğlen yediğimiz gibi güveçte alabalık sipariş ettik. Alabalık öğlenki kadar güzel olmasa da güveçte yapılmış olan kuru fasulyesi nefisti. Dönüş yolunda Taymek – Çayeli Fasulye Pilav’da kuru fasulye yemeye karar verdik.

Yemeği yerken başlayan yağmur sabaha kadar devam etti. Yemekten sonra önce çadırda bir süre zaman geçirdik, ardından Seçkinler’deki sobanın etrafına kurulup laklak ettik ve çadırın tepesine vuran yağmur sesleri arasında günü tamamdık.

13 Eylül 2016, Salı

12-eylul-2016-seckinler-alabalik-oylat-bursa-01

Salı gününe kuş sesleriyle gözlerimizi açarken yağmur dinmişti. Normal plana göre bu gece de kalıp Çarşamba sabahı erkenden yola çıkacaktık fakat planı değiştirip çadırı topladık ve kahvaltıya geçtik.

Öğlene doğru Özge ve Ahmet’i tırmanma noktasına bıraktıktan sonra Oylat Mağara’sına geçtim.

13-eylul-2016-oylat-magarasi-oylat-bursa-01

Bayram olduğundan gelip gidenin bol olduğu mağaraya girdikten sonra bir süre demir basamaklardan kısa çıkışlar yaparak ya da düz yürüyerek ilerliyordunuz. Bir süre sonra tavandan gelen yarasa seslerini duyup yuvalarını işgal ettiğimiz için üzülüyordum!

13-eylul-2016-oylat-magarasi-oylat-bursa-02

Dik basamaklardan tırmanmaya başlarken sağlı sollu sarkıt ve dikitler oldukça enteresan görünüyorlardı. Aklıma birkaç yıl önce Abreg ve Özge ile gittiğimiz Sinop’taki İnaltı mağarası geldi. Ama niyeyse, buranın çok daha güzel olduğunu düşündüm.

13-eylul-2016-oylat-magarasi-oylat-bursa-03

Hem içerinin soğukluğu, hem de tırmanmanın yoruculuğu ile en üst noktaya ulaştığımda nefes nefese kaldım. Bir süredir benim arkamdan gelen 8-9 yaşlarındaki ufaklığın tırmanırken çıkarttığı, “Ooof! Yorulduuuum!” sesleri ve ardından oraya buraya koşması, sarkıtlara dokunmaya çalışmasını izlemek de ilginç bir deneyimdi! (Dönüş yolunda ufaklığın sevinçle zıplayarak avuçlarının içine baktığını gördüm. “Ne o?” diye sorduğumda, avucunun içindeki ufak kaya parçasını bana gösterip heyecanla, “kayadan kopardım!” diyordu. Kayaların üzerine çıkıp yazı yazanları düşününce çocuğun “zararlı” olmadığını düşündüm.)

Çıkışta, omzunda papağan olan bir adam, turistleri padişah, sultan giysileriyle giydirip fotoğraf çekmek için hazırlık yapıyordu.

Tekrar tırmanış noktasına döndüğümde Ahmet ve Uğur yeni rotlar için kayaları, Bilal ve Orhan bitkileri temizliyor, Doğan, Esra, Özge ve Hasan ise tırmanıyorlardı. Bir süre orada takıldıktan sonra Özge ile önce Seçkinlere gidip dönüş yolu için sıcak suyumuzu termosa doldurup bir kere daha Oylat’a geçtik.

Bayram olduğundan arabayı ancak merkezden uzakça bir yer park edip şelaleye doğru yürümeye başladık. Orman içinden inişli çıkışlı ilerlerken nefes nefese kalmış ve “acaba daha ne kadar var?” diye düşünceli gözlerle geri dönenleri gözleyen insan manzaralarıyla karşılaşıyorduk.

13-eylul-2016-oylat-selalesi-oylat-bursa-02

Bir süre yürüdükten sonra Özge pes etti ama ben (ne gereği varsa!) dibine kadar gitmeliydim! Hızlı hareketlerle merkeze yaklaşık 2 km uzaklıktaki şelaleye ulaşıp kısa bir süre bakındım. Bu sefer de aklıma Tatlıca Şelaleleri geldi.

13-eylul-2016-oylat-selalesi-oylat-bursa-01

Dönüşte birçok kişi “daha ne kadar kaldı?” diye soruyordu. Ben de tahminen rakam veriyordum. Biri, “sürekli rakam artıyor arkadaş!” diye çıkışırken, bir diğeri “gitmeye değer mi?” diye soruyordu. Ben de çektiğim fotoğrafı gösterdim ve kararı ona bırakıp hızlıca yoluma devam ettik.

Ufak bir ekmek fırınından (kesinlikle ve kesinlikle!) hayatım en lezzetli poğaçalarını satın alıp arabaya atladığımızda saat 16’ya geliyordu. Dönüşte planladığımız gibi hiç mola vermeden ilerledik ve Taymek’te Çayeli Fasulye Pilavcısında nefis kuru fasulye pilavı mideye indirip saat 20 civarlarında eve ulaştık.

Yıllardır aklımda kalan parçalarıyla yaşattığım ve hiç değişmeyecekmiş, hep öyle kalacakmış gibi düşlediğim Oylat’ın oldukça değişmiş halini görüp şaşırmak, bu gezinin benim açımdan en enteresan yanıydı. Şu anda bu cümleleri yazarken Kara Şövalye Yükseliyor’da Selina’nın çatıda birden kaybolduğu sahnede Batman’in “demek böyle bir hismiş!” cümlesi aklımda dolanıyor.

Hızlı, mini minnacık ama güzel bir geziydi. Nicelerine demek gerek…

Gezi sonrası Türkiye yıldız tablosunda son durum; 🙂

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 6

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -12-

30 Temmuz 2016, Cumartesi (Oslo, Göteborg)

30 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -01-

Uyanıp pencereden dışarı baktığımda, dün geceki yağmur damlaları ağaç yapraklarında güneşi bekliyorlardı.

30 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -02-

Saat 10 gibi güzel bir kahvaltı yaptık ve 11 gibi hazırlanıp dışarı çıktık. Hava güneşli ve oldukça güzeldi. Yürüyerek, dün gecesini gördüğümüz Oslo’nun merkezine doğru ilerledik.

30 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -03-

Yağmur ve karanlıktan ötürü, dün gece bir sürü heykeli fark etmediğimizi anladık.

30 Temmuz 2016 - Ulusal Tiyatro (Nationaltheatret - National Theatre), Oslo, Norvec

Üzerine güneş düşmüş Ulusal Tiyatro (Nationaltheatret / National Theatre, 1899) çok güzel görünüyordu.

30 Temmuz 2016 - Oslo Belediye Binasına (Radhus - City Hall), Oslo, Norvec -01-

Merkeze yaklaşınca hediyelik eşya dükkânlarına girip magnet gibi ufak tefek şeyler satın aldık. Dışarı çıktığımızda Oslo Belediye Binasına (Rådhus / City Hall, 1950) doğru ilerleyen turist kafilelerini görüp onları takip etmeye karar verdik.

Mehmet Ali Cetinkaya - 30 Temmuz 2016 - Oslo Belediye Binasına (Radhus - City Hall), Oslo, Norvec

30 Temmuz 2016 - Oslo Belediye Binasına (Radhus - City Hall), Oslo, Norvec -02-

Büyük tablolarla donatılmış olmasına rağmen bina, muhtemelen kullanılan yalın renklerden ötürü oldukça sade bir görünüme sahipti.

Mehmet Ali Cetinkaya - 30 Temmuz 2016 - Radhus Meydani, Oslo, Norvec

30 Temmuz 2016 - Radhus Meydani, Oslo, Norvec -04-

Binadan çıkıp deniz kenarındaki meydana ilerledik.

30 Temmuz 2016 - Radhus Meydani, Oslo, Norvec -02-

Kadın heykelini görünce aklıma Osman Dayımın yıllar önce Gençlik Parkında çekindiği bir fotoğraf geldi. Fotoğrafta, tıpkı bu heykel gibi, bronzdan çıplak bir kadın ve erkek heykeli bulunuyordu. O günlerde Ankara dışından gelip de Gençlik Parkı’nı ziyaret eden hemen herkesin bu heykellerin yanında fotoğrafları bulunurmuş. Ne yazık ki heykeller, Melik Gökçekle birlikte parkın en ücra köşelerinden birine taşınmış durumdalar 🙁

30 Temmuz 2016 - Radhus Meydani, Oslo, Norvec -03-

İtiraf etmek gerekir ki; içerisinde Nobel ödülleriyle ilgili madalya gibi birçok obje sergilendiği ve yazıyı hazırlarken yaptığım araştırmada Nobel ödül töreninin gerçekleştirildiğini öğrendiğim Belediye Binasını, Nobel binası zannederek gezdim. Ankara’ya dönünce Tuğberk ve Zeycan’ın “Nobel binası önünde kocaman bir Tahir Elçi resmi var!” dediği aklıma geldi. Üstteki fotoğrafın sağında Nobel binası görünüyor!

Fotoğrafları çektikten sonra bir banka oturup marketten aldığımız kivi-çilek suyu eşliğinde hazırladığımız sandviçleri mideye indirdik. Biz midelerimizi doyururken karşımızda yer alan fiyord tekne turu gişelerini fark ettik. Önce bir heveslensek de, 285 Norveç Kronu (126 TL) olan tur, tam 2 saat sürüyordu ve saat 16’da otobüsümüz vardı. Kısacası buralara bir kere daha gelmek için bahanemizi bulmuştuk!

Bir sonraki durağımız; ortaçağda Oslo’yu korumak için inşa edilmiş olan ve bir süre de hapishane kullanılan Akershus Kalesi’ydi (Akershus Fortress, 1290).

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -01-

Tıpkı Belediye Binası gibi ücretsiz olarak gezilebilen kaleye girdiğimizde bizi ufacık bir gölet karşıladı.

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -02-

Göletin hemen yanında kalenin hapishane olarak kullanıldığı zamanları anlatan bir müze yer alıyordu.

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -03-

Taş kapıdan geçip yukarıya doğru tırmanmaya başladık.

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -04-

3 tane cadıya benzer ufak heykel oldukça ürkütücü görünüyordu.

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -06-

Ufak tepeye çıktığımızda denizi görüyorduk. Güneş ve deniz gerçekten nefis birer eşti!

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -05-

Kalede dolaşırken, “Kuzeyde insanlar güneşli hava görür görmez soyunup güneşlenmeye başlarlar” sözünün gerçek olduğuna da şahitlik ediyorduk. D vitamini gerçekten önemliydi!

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -07-

Mehmet Ali Cetinkaya - 30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -01-

Kalenin diğer ucuna doğru yürürken, üzerinde bir sürü yük olan, koltuk değnekli ve tek bacaklı bir adamın ürkütücü bir heykelini görüyorduk. (Şimdi bu yazıları hazırlarken neden heykelin önündeki bilgi kartının da fotoğrafını çekmediğimi düşünüyorum!)

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -08-

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -09-

Bir süre sonra kalenin avlusundaydık.

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -10-

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -11-

Avludan çıkıp kenar surlardan yolumuza devam ettik.

30 Temmuz 2016 - Silence, Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec

Kapının yanında yüzünü saklayan kız (“Silence”) heykeli oldukça enteresandı. Fotoğrafını çekmek için kenara geçtiğimde arkada bir tane daha yüzünü saklayan kız olduğunu fark edip ürperdim! (Göteborg’daki otobüs garında beni bir sürprizin beklediğini farkında değildim elbet!)

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -14-

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -15-

Mehmet Ali Cetinkaya - 30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -02-

30 Temmuz 2016 - Akershus Kalesi (Akershus Fortress), Oslo, Norvec -16-

Bahçedeki ölü ortaçağ askerleri de olukça şaşırtıcı bir sunumdu.

Mehmet Ali Cetinkaya - 30 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec

30 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -04-

Kaleden çıkıp merkeze doğru ilerlerken cep telefonunu yere bırakmış, müzik dinleyen bir kız heykeli gördük. Hem Kopenhag, hem de Oslo’da özellikle Uzakdoğulu turistlerin, fotoğrafını çektikleri objeyle ilgili bin bir türlü acayiplik yapmalarıyla dalga geçen ve eğlenen birileri olarak bunu yapmamalıydık ama itiraf etmek gerekir ki dayanamadık! Bu yüzden dalga konusu yaptığımız tüm turistlerden buradan özür diliyorum!

30 Temmuz 2016 - Illuzyonistler, Oslo, Norvec -01-

Sokaklar arasından yürümeye devam ederken ileride bir kalabalık görüp, “neler oluyor orada!” diye meraklanmaya başladık. Malum İskandinavya’daydık, o yüzden güzel bir şeyler olduğunu aklımızdan geçiriyorduk.

30 Temmuz 2016 - Illuzyonistler, Oslo, Norvec -02-

2 eleman gayet iyi hazırladıkları bir düzenekle havada durma illüzyonu yapıyorlardı. Çevreye toplanan insanların “acaba nasıl oluyor bu?” diye tartışmaları ve yeni gelenlerin ilk an tepkilerini görmek çok eğlenceliydi. (Orada düzeneği çözemedik ama dönünce “tamamdı o iş!”)

İllüzyonumuzu da gördükten sonra gara doğru usul usul yollanmaya başladık. Saat 16’da otobüse bindiğimizde Leyla Abla bize ulaşmaya çalışıyordu. Akşam Göteborg’da Galatasaray’ın Manchester United ile bir hazırlık maçı vardı ve Tarık Eniştem, Göran ve Stefan bizim de maça gelmek isteyip istemediğimizi soruyorlardı. Saat 19.20’de varacağımız için maça yetişemeyeceğimizi söyledik.

Tam saatinde otobüs terminalindeydik. Otobüs terminali ve Göteborg maçı dışında Göteborg’u gezmediğim için Şükrü’den beni dolaştırmasını rica ettim. Onca yorgunluğuna rağmen beni kırmadı ve şehirde dolaşmaya başladık.

Fotoğrafların tamamının güneşli olması sizi yanıltmasın, evet güneş vardı ama aynı zamanda oldukça soğuk da bir rüzgâr eşliğinde! Bu yüzden özellikle deniz kenarında adeta donuyordunuz. Yol boyunca üşüyen bir sürü İsveçli görüp, “kuzeyliler de üşüyormuş demek ki!” diye eğleniyorduk. (Akşam Leyla Abladan, özellikle Göteborg’da çok sert ve soğuk rüzgâr estiğini ama insanların hiçbir zaman bizim Türkiye’de giyindiğimiz gibi “lahana” usulü kat kat giyinmediğini öğrenecektik.)

30 Temmuz 2016 - Goteborg, Isvec -01-

İlk durağımız 2 yıl önce Şükrü’nün dibinin düştüğü şekerleme dükkânıydı. Yüzlerce çeşit renk renk ve boy boy çikolata ve şekerlemenin bulunduğu dükkân gayet ilgi çekici görünüyordu. Dayanamayıp 300 grama yakın bir şeyler satın aldık. Fakat snickers gibi bilindik markalar dışında şekerlemelerin tadı çok vasattı!

30 Temmuz 2016 - Göteborg Opera Binasi (Göteborgsoperan - The Göteborg Opera), Goteborg, Isvec

Göteborg Opera Binası’nın (Göteborgsoperan / The Göteborg Opera, 1994) yanındaki parkta bulunan ufak trambolinde kısa bir süre zıplayıp eğelendikten sonra gezimize devam ettik.

30 Temmuz 2016 - Liman, Goteborg, Isvec

Liman pek güzel görünüyordu ama soğuk rüzgârdan kaçmak için kanaldan uzaklaşıp binalara doğru yürümeye başladık.

30 Temmuz 2016 - Goteborg Katedrali (Gustavi Domkyrka - Domkyrkan Göteborg - Gothenburg Cathedral), Goteborg, Isvec

Sokaklar arasında dolaşırken Şükrü, daha önce tek başına ya da Fahriye’yle geldikleri yerleri gösteriyor ve neler yaptıklarından bahsediyordu. Bir süre Göteborg Katedrali’nin (Gustavi Domkyrka – Domkyrkan Göteborg / Gothenburg Cathedral, 1624) bahçesinde dolandık. Biz köşeyi dönüp ana kapısına ulaşırken bir adam hızlı bir şekilde ana kapıdan çıkmışçasına önümüzden geçti. Saat 8.30 olduğu için katedralin kapalı olduğunu düşünüyordum ama adamı görünce “açık herhalde” diyerek içeriye girmeye çalıştım ama kapı kapalıydı. Ama adam? Bilmem, belki kapıyı zorlayıp geri dönen bir adamdı ya da belki de hayaletti kim bilir? 🙂

30 Temmuz 2016 - IX. Charles (Charles IX of Sweden), Goteborg, Isvec

Elinde çekiciyle İsveç Kralı IX. Charles’ın (Charles IX of Sweden) atlı heykelinin yanında bir adam canlı müzik yapıyordu. Sesi de bayağı bayağı güzeldi. Kısa bir süre dinledikten sonra dolaşmaya devam ettik.

Bir yerlerden gayet güzel bir müzik sesi geliyordu. Yönümüzü oraya çevirdik. Bir barın bahçesinde konser vardı. İçerisi tıklım tıklımdı ve dinleyiciler şarkılara ful konsantre eşlik ediyorlardı! İşin garip yanı ise barın diğer tarafındaki yolda kulaklıklarını takmış genç bir elemanın “Whiplash” kıvamında bateri çalıyor olmasıydı. Şükrü bir süre sonra dayanamayıp, “gençteki özgüvene bak Abi. Takmış kulaklığı duymuyor bile etrafta olup biteni!” diyordu. Güldük. Gerçekten de öyleydi!

Bir süre daha dolaştıktan sonra Boras otobüsünü yakalamak için dönüşe geçtik.

30 Temmuz 2016 - Goteborg, Isvec -03-

Rüzgâr gerçekten soğuk esiyordu. Aklıma Stefan’ın birkaç gün önce söylediği, “çok şanslısın çünkü şu anda İsveç’in 1 haftalık yazını yaşıyoruz. Gelecek hafta bulutlar kapanır ve ara yağmur yağmaya başlar” sözleri geliyordu.

30 Temmuz 2016 - Goteborg, Isvec -02-

Şehrin içinden geçen kanallar çok güzel görünüyordu.

30 Temmuz 2016 - Goteborg, Isvec -04-

Köprülerden birinin üstünden geçerken baktığım tarafta iki farklı su seviyesi görüp şaşırdım. Şükrü hemen imdadıma yetişti ve “su seviyesini kapaklar sayesinde ayarlıyorlar Abi” dedi. Bilen biriyle dolaşmak gibisi yoktu!

30 Temmuz 2016 - Silence, Goteborg Otobus Terminali, Isvec

Göteborg otobüs garına ulaşıp kapıya doğru yönelirken birden karşımda Oslo kalesinde gördüğümüz “yüzünü saklayan kız” heykelinden bir tane daha görüp şaşkına döndük. Bunun adı da “Silence” idi ve muhtemelen aynı sanatçıya aitti!

İskandinavya’daki tüm gezimiz sırasında pet şişe toplayan bir sürü insan gördük. Şükrü elindeki pet şişe üstünde yazan “1 kron” yazısını gösterip, bu yazı bulunan her bir pet şişenin 1 kron değerinde olduğunu söylüyordu. “Günde 500 tane toplasak…” 🙂

Artık taktiği biliyorduk. Elimizdeki bileti gösterip “otobüsü kaçırdık” dedik ve Boras otobüsüne bindik. İndiğimizde Leyla Abla bizi karşıladı ve beraber Rydboholm’e döndük.

Güzel bir akşam yemeği ardından çay ve bol muhabbetle İsveç’teki son gecemizi tükettik.

31 Temmuz 2016, Pazar (Rydboholm, Göteborg)

31 Temmuz 2016 - Boras, Isvec -01-

31 Temmuz 2016 - Boras, Isvec -02-

Saat 9.30’da kalktım ve Rydboholm kilisesine doğru ufak bir yürüyüş gerçekleştirdim. Hava bulutluydu ve soğuk bir rüzgâr esiyordu ama ara ara da olsa güneş kendisini gösterip, yaz ayında olduğumu anımsatıyordu.

31 Temmuz 2016 - Boras, Isvec -03-

Eve döndükten sonra bol çaylı gayet leziz bir kahvaltı yaptık.

31 Temmuz 2016 - Boras, Isvec -04-

Çantalarımı hazırladıktan sonra etrafa bakınırken Şükrü’ye bulutların çok hızlı hareket ettiğini söyledim. O da “oyuncağını” çıkarıp düzeneği kurdu ve 15 saniyede bir fotoğraf çekmeye başladı. Bir süre sonra yağmur yağmaya başladı. “Birbirimize tam zamanında gelmişiz” dedik. Leyla Abla, özellikle Ağustosun 2. haftasından sonra hem yağmur, hem de soğuk rüzgârla birlikte havanın soğuduğunu ve kışın başladığını anlattı. Yani, eğer şanslılarsa 2016 yazından 15 günleri daha vardı!

Stefan’a veda ettikten sonra Leyla Abla, Göran, Tarık Eniştem ve Şükrüyle birlikte havaalanının yolunu tuttuk. Bagajı verdim, biletimi aldım. Kalan İsveç kronlarını bozdururken görevli Türkiye’den olduğumu öğrenince önce “İsveç’i sevdin mi?” diye sordu. “Evet, çok güzeldi” dedim. Sonrasında da “birçok İsveçli Türkiye’ye gidiyor” dedi. “Biliyorum” dedim. İşlemlerin ardından “Tack så mycket” (tak so mükke) dedim. Kadın gülerek İsveççe “rica ederim” dedi.

Bizimkilerin yanına dönüp bir süre daha muhabbet ettikten sonra her şey için teker teker teşekkür ettim ve merdivenlerden çıkıp önce bilet ardından da çanta kontrolünden geçtim. Pasaport kontrolü olmadan Duty Free’deydim. Bir süre dolaştıktan sonra uçak kapısına doğru ilerledim ve pasaport kontrollerinin uçağa binmeden önce yapıldığını fark ettim. Pasaportumu kadın görevliye uzattım. Kadın “uçağınızda rötar var. İçeride yiyecek falan yok. İsterseniz yarım saat sonra gelin” dedi. Şaşırmıştım çünkü hiçbir anons yapılmamıştı. Pasaportu geri aldım ve en yakın ekrandan uçuş saatini ve kapısını kontrol ettim. 21A olan kapı 21D olmuştu ama kalkış saati hala 18.10 olarak görünüyordu.

Kısa bir süre takıldıktan sonra tekrar pasaport kontrole geldim ama diğer bankoya geçtim. Kadın görevli rutin incelemeleri yaptı ve pasaportu geri verip kapıyı açtı. Artık uçak bekleme alanındaydım. Girer girmez ekrandan uçak saatine baktım, her şey normal görünüyordu. Pasaporttaki kadının tavrını anlamaya çalışıyordum. Yaklaşık 15 dakika sonra bir anons yapıldı ve uçağın 30 dakika rötar yediği söylendi. Garip olan ise ekranlarda hala her şeyin normal görünüyor olmasıydı! Anlamamıştım.

31 Temmuz 2016 - Goteborg Landvetter Airport , Goteborg, Isvec

Bekleme bölümünde yeterli sayıda oturulacak yer olmaması ve asıl duty free bölümüne geri dönüşün olmaması son derece saçmaydı. İskandinavya’da ilk kez bir şeyi saçma buluyordum. Bir de aynı Ürdün ve Gürcistanlı 16 yaş altı futbolcu çocuklarla aynı uçakta yolculuk edecek olmamız işin tuzu biberi oldu. Zira elemanlar oradan oraya koşuşturuyorlar, uçakta yer kapma savaşı yapıyorlar, sürekli hosteslerden yiyecek içecek istiyorlar ve ful konuşuyorlardı! Normalde oldukça sakin biri olmama rağmen bu kadar çok söylenmemin en büyük sebebi, 1 saat rötar yediğimiz için muhtemelen 23.55’deki Ankara uçağını kaçıracak olmamdı.

Uçak İstanbul Atatürk’e indikten sonra alıştığımız üzere yavaş yavaş park bölgesine doğru ilerliyordu. “Kalkmayın” anonsuna rağmen kalktım, çantamı aldım ve business bölümüne geçip boş bir koltuğa oturup beklemeye başladım. Ankara uçağının kalkmasına 20 dakika kalmıştı. Uçak körüğe bağlanıp tamamen durunca ayağa kalktım ve hostese “uçağım kalkışına 20 dakika var ne yapabilirim?” diye sordum. O da, “görevli arkadaş size yardım eder” cevabını verdi. Kapı açılınca görevliyi gördüm ve “20 dakikam var ne yapabilirim?” diye sordum. Eleman “uçağın kalkmasına mı, yoksa boardinge mi?” diye sordu. “Uçağın kalkmasına” dedim. Adamın suratı düştü ve “kısa geçişi kullanıp pasaport kontrolünden geçin ve devam edin. Bir deneyin bakalım!” dedi. Teşekkür ettim ve koşmaya başladım.

Daha önce birkaç kez “kısa geçişi” kullandığım için ne yapacağımı biliyordum. Pasaporta ulaştığımda görevli polis telefonuyla oynuyordu. “10 dakikam var” dedim nefes nefese. Adam hızlıca kontrolleri yaptı ve koşmaya devam ettim. Bir sonraki bölüm bavul kontrolüydü. Yine ilk sıradaydım. Hızlıca çantayı ve cebimdekileri x-raye gönderirken kendim de kapıdan geçiyordum. Ötmez mi! Neyse ki görevliler acelem olduğunun farkındaydılar, hızlı bir kontrolden sonra koşmaya devam ettim. Son aşamada bir kapıdan geçecektim ama “dur” anlamına geldiğini düşündüğüm bir şerit vardı. Anlam veremedim. Arkasında oturan adama “iç hatlar” dedim. “Üst kat” dedi. Geldiğim yöne doğru koşmaya başladım ama üst kata çıkan bir merdiven ya da asansör yoktu. Tekrar adama doğru ilerlerken, kapıyı geçtikten sonra sağa dönüp merdivenlerden çıkmam gerektiğini anlayacaktım!

Kapıya ulaştığımda yolcular uçağa yeni biniyorlardı! Tıpkı Göteborg’daki gibi uçak aslında rötar yapmıştı ama ekranlarda bu bilgiyi paylaşmıyorlardı! Oysa paylaşsalar uçaktan indiğimde bana yardımcı olan görevli “daha sakin” olmam için uyarıda bulunabilirdi.

Sıra bana gelip biletimi ve pasaportumu uzattığımda, görevli kısa bir süre bakındı ve ardından yan masadaki görevliye “aktarmaları ne yapıyoruz?” diye sordu. O da, “bekleteceğiz!” dedi. Anlamsız bir şekilde kadına bakıp, “nasıl yani?” dedim. “Uçağı kaçıracağınız düşünüldüğü için bir sonraki uçuşa transfer edildiniz. Yolcular bindikten sonra duruma bakacağız” dedi. Nefes nefese yolcuların binmesini bekledim. Tüm yolcular bitince biletimi kontrol ettiler ve “yer var binebilirsiniz!” dediler.

Tam tünele doğru ilerlerken geri döndüm ve görevliye, “beni bir sonraki uçağa attığınıza göre bagajım ne olacak? Yetiştirebilecek misiniz uçağa?” diye sordum. “Rahat olun efendim gereğini yapacağız” cevabını aldım. “Eyvallah!” deyip uçağa bindim.

Ankara’ya doğru uçarken; Kopenhag ve Oslo’da yüzmek, Norveç’te de fiyord turu yapmak için bir kere daha aynı yerleri görmek gerek diye aklımdan geçiriyordum!

Esenboğa’ya iner inmez “kayıp bavul” bölümüne gidip elimdeki bagaj fişini uzattım ve “geç bindiğim için bagaj yüklenmiş mi, yüklenmemiş mi kontrol edebilir misiniz?” diye sordum. Kadın doğrudan “son dakikada bindiyseniz yüklenmez ama…” dedi. Kontrolün ardından bagajın bir sonraki uçakla geleceğini öğrendim. Görevli, “isterseniz bekleyin ya da yarın biz size gönderelim” dedi. Ben de “gönderin o zaman” dedim ve dokümanların hazırlanmasını bekledikten sonra Belko’ya bindim. Saat 2.15’te kalkar dedikleri otobüs ancak 2.30 da kalktı ve 3.30 civarında eve ulaşabildim.

Bir sonraki gün bavuluma ulaşınca İskandinavya gezim sağ salim tamamlanmış oldu.

Yazıları hazırlarken sürekli olarak İskandinavya’nın Avrupa’da gidilebilecek en özel ve farklı yerlerden biri olduğunu düşündüm durdum. Çünkü güneşin batma saatinden hava durumuna, insanlara olan saygıdan sade ve şatafatsız kraliyet yapılarına, doğa ile ilgili onlarca farklı “projeden” yemyeşil doğaya, elektrikli arabalardan yüzlerce göle, dik çatılı evlerinden milyonlarca bisikletliye kadar bir sürü şeyiyle normal Avrupa’dan ayrılıyorlardı.

Bu gezide fark ettiğim en güzel şeylerden biri de; kadınların, rahat ve özgürce hareket ettiği toplumlardaki medeniyet seviyesinin de oldukça yüksek olduğuydu. “Umarım bizde de bir gün…” diye aklımdan bir şeyler geçer gibi oldu ama sadece geçer gibi…

Gittiğim yerlerden en çok Kopenhag’ı sevdim. İnsanların güler yüzlülüğünden tutun da yapıların güzelliğine kadar bir sürü şey eşsizdi!

24 Agustos 2016 - Yildiz Haritasi (Dunya)

Şimdi sırada… Bakalım neresi var…

Gezinin video anısı…

Bu da uzatılmış 11 dakikalık versiyon…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 5

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -10-

29 Temmuz 2016, Cuma (Oslo)

Sabah 7.30’da kalkıp Leyla Ablanın önerisiyle çantamıza içecek ve yiyecekler stokladık. 8.15’te Stefan bizi Boras otobüs garına bıraktı. Birkaç gün önce aynı yerden otobüse bindiğimiz için ipler bizim ellerimizdeydi! Bu yüzden “cool” bir şekilde sallana sallana durağa geldik ve beklemeye başladık. Kısa bir süre sonra durağa gelen otobüsün şoförü, Kopenhag’a bizi götüren ve Şükrü’nün, “koltuk var mı?” sorusunu sorduğu şofördü. Gayet havalı bir şekilde bizi tanıdığını düşünerek şaka yaptık ama adam haliyle bizi hatırlamadı!

Göteborg’da otobüsten inip Oslo otobüsüne geçtik. Tuvaletin kapısını açmaktan tutun da içerideki butonlara kadar otobüsteki her ayrıntıyı çok iyi biliyorduk. Bir nevi havalıydık!

29 Temmuz 2016 - Svinesundsbrua, Norvec

İsveç-Norveç sınırının bulunduğu Svinesundsbrua köprüsünden geçerken şoför “sınıra geldik, lütfen pasaportlarınızı hazırlayın” diye anons yaptı. Bir süre polisi bekledikten sonra otobüsün birden hareketlenip yola devam etmesiyle afalladık. O an şoför gülerek, “bugün şanslı günümüz!” dedi. (Fotoğraftaki köprü ise eski Svinesundsbrua.)

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec

13.10’da Oslo’daydık. Otobüsten inip terminalin içindeki “merkez” tabelalarını takip ederek dışarıya çıktık. Pilestredet Park’ta kiraladığımız eve 2 km uzaklıktaydık. Kopenhag’daki ilk gecemizde bizi “gettoya” sokmuş olsa da Şükrü’ye bir şans daha verip “sağa mı, sola mı?” diye sordum. “Sağ” dedi. Sağa doğru yürümeye başladık. Haliyle bir süre sonra gettoydadık! Önce market depolarının olduğu bir yerden, sonra otoban vari işlek bir yoldan ve son olarak da mezarlıktan geçtik. Şükrü, “Abi döndüğümüzde Oslo’nun gettosunu görmedik demeyiz!” diyordu. Bu arada tıpkı Kopenhag’daki gibi yaylar için olan trafik lambalarında ikişer tane kırmızı ışık bulunuyordu. Sonuçta İskandinavya’daydık!

29 Temmuz 2016 - Isgal Evi, Oslo, Norvec -01-

Hausmanns caddesinden eve doğru ilerlerken, üzerinde kırmızı-siyah bir bayrağın dalgalandığı işgal evi gördük. Üzerinde “kapitalist cennetinizi biliyoruz” ya da “direnmek paha biçilemezdir” sloganların bulunduğu apartmanın fotoğrafını çekerken birkaç genç bir süre bizi kestikten sonra muhtemelen “neden çekiyorsunuz?” babında Norveççe bir şeyler söylediler. Yolumuza devam ettik.

29 Temmuz 2016 - Pilestredet Park, Oslo, Norvec -01-

Pilestredet Park aslında bir siteydi ve çok güzel görünüyordu. Sitenin hemen girişinde bulunan çocuk parkındaki büyükçe yılanlar da oldukça ilginç görünüyorlardı.

29 Temmuz 2016 - Pilestredet Park, Oslo, Norvec -02-

Ev sahibimiz dün akşam attığı mesajda, evin 2. katta soldan 2. kapı olduğunu söylemiş ve anahtarları kapının çaprazındaki sofadaki kilitli kutunun içinde olduğunu söyleyip kutunun şifresini iletmişti. Apartmanın önüne geldiğimizde içeri girmek için bir de apartman anahtarına ihtiyacımız olduğunu anladık. Ev sahibini aradım ve bahsettiği kilitli kutunun yukarıda değil apartmanın karşısındaki bir bankta olduğunu anlayıp teşekkür ettim. Bahsettiği kutu banka kilitlenmiş olarak duruyordu. Şifre ile anahtarlara ulaştık ve önce apartmana ardından da eve girdik. Bu arada (daha sonradan posta kutularına da bakarak teyit ettiğim üzere) apartmanda kapı numaraları bulunmuyordu! Bir kere daha “İskandinavya’dayız” diye geçirdim içimden.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Temmuz 2016 - Pilestredet Park, Oslo, Norvec

Bir oda ve bir banyo/tuvaletten oluşan stüdyo ev çok şirin görünüyordu. Sahibi Alman bir öğrenci olduğundan evin her yerinde Almanya’yla ilgili bayraklar, yapıştırmalar, resimler ve kupalar bulunuyordu.

Bir gizemi daha çözmenin vermiş olduğu rahatlıkla evde bir süre pinekledik ve akabinde marketten aldığımız ekmek, jambon, geleneksel balık ezmesi kaijar, avokado ve Leyla Ablalardan aldığımız çedar peyniri, İsveç peyniri ve Philadelphia krem peynirinin yardımıyla sandviçler hazırlayıp kendimizi Oslo sokaklarına attık.

29 Temmuz 2016 - Rikard Nordraak Aniti, Oslo, Norvec

İlk planımız Leyla Ablanın “içerisinde onlarca heykel var, kesinlikle görmelisiniz!” dediği Vigeland Park’tı. Mapsten ona doğru ilerlerken Norveç milli marşı, “Evet, bu ülkeyi seviyoruz”un (Ja, vi elsker dette landet) bestecisi Rikard Nordraak’ın anıtına ulaştık.

29 Temmuz 2016 - Green City, Oslo, Norvec

Anıtın hemen karşısında yer alan “yeşil duvar” oldukça ilgi çekiciydi. Her iki tarafında sukulent benzeri bitkilerin bulunduğu duvar, bir yandan çevre kirliliği azaltmayı, bir yandan da etraftaki böcekleri kendine çekerek biyolojik çeşitliliği korumayı amaçlıyordu. İçerisindeki su tankı sayesinde otomatik olarak bitkiler sulanıyordu ve sistemin ihtiyaç duyduğu enerji de duvarın üstündeki güneş panellerinden sağlanıyordu. Alışmış bir şekilde içimden “İskandinavya’dayım!” diye geçirdim.

29 Temmuz 2016 - Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec -01-

Yeşil duvar aynı zamanda Norveç Kraliyet Sarayı’nın (Royal Palace, 1849) bahçe girişinde bulunuyordu. Turistler ve insanlar çimlere yayılmış muhabbet ediyor, bir şeyler atıştırıyor ya da muhabbet ediyorlardı. Biz de öyle yaptık; önce bir süre çimlerde pinekledik ardından da yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri mideye indirdik.

29 Temmuz 2016 - Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec -02-

Tüm yıl boyunca halkın ziyaretine açık olan ve bu özelliğiyle Avrupa’daki tek saray olan kraliyet sarayının hemen önünde kral XIV. Charles’ın (Charles XIV John of Sweden) atlı heykeli bulunuyordu.

29 Temmuz 2016 - Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec -03-

Üzerinde bulunduğumuz parkı tanıtan bilgi levhasına göz gezdirirken, “Lütfen çimlerin üzerinde yürüyün. Ağaçlara sarılın. Tadını çıkarın!” notunu gördüğümüzde şaşırmadık çünkü malum “İskandinavya’daydık.”

Notu okuduktan sonra özellikle çimlerde yürüyüp tadını çıkartmaya başladık! Gerçekten nefisti!

29 Temmuz 2016 - Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec -04-

Bahçenin bazı yerlerinde eski kraliyet üyelerinin fotoğrafları yer alıyordu. İlginç olan ise fotoğrafın tam çekildiği yerde bulunmasıydı.

29 Temmuz 2016 - 2016 Pulse Year, Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec -01-

Parkın içinde çocuklar top oynuyor, insanlar çimlere uzanmış kitap okuyorlar ya da laklak ediyorlardı. Bahçedeki gezimize devam ederken “2016 Bakliyat Yılı” ile ilgili bir tabela gördük. Tabelanın hemen yanında birçok farklı bakliyatın ekili olduğu ufak bir bahçe bulunuyordu. Bakla olduğunu düşünerek kopardığım bakliyatın bezelye olduğunu fark edince kendimden geçtim çünkü bebek bezelyeydi ve haliyle tadı nefisti!

29 Temmuz 2016 - 2016 Pulse Year, Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec -02-

Ama asıl ilginç olan hemen arkada yer alan siyah kabuklu bezelyeydi. Ondan da bir tane kopardım. Tapılası bir tadı vardı! (Yazıyı hazırlarken bitkinin gerçek adını not etmediğimi fark ettim. “Siyah kabuklu bezelye” gibi birkaç arama yaptım ama herhangi bir sonuç bulamadım. Belki bezelye değildi ama tadı bebek bezelye benziyordu.)

Ağaçların üzerinde asılı olan broşürlerde böcekler ve karıncalar hakkında bilgilendirici notlar yer alıyordu.

29 Temmuz 2016 - Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec -05-

Bahçede bir de ufak göl bulunuyordu ki girişte yer alan fotoğraftan kışın buranın buz tutuğunu ve buz pateni yapıldığını anlıyorduk.

29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -03-

29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -04-

29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -02-

Sarayın bahçesinden çıkıp Vigeland’a doğru ilerlerken geçtiğimiz sokaklardaki arabaların ve evlerin ultra lükslüğü başımızı döndürüyordu.

Biona - Coconut Butter (Hindistan Cevizi Kati Yagi)

Bir ara organik ürünler satan bir market görüp içeri girdim. İlk ilgimi çeken şey, birkaç yıl önce Özge’nin Fransa’dan getirdiği sürülebilir “Hindistan cevizi yağı“ydı. Kahvaltıda tüketiriz diye düşünerek hemen bir tane attım sepete. (Türkiye’ye gelip denediğimizde nefis ötesi olduğunu görecektim.)

29 Temmuz 2016 - Hjortron Rrubus Chamaemorus, Oslo, Norvec -01-

Dükkanın yanındaki manavda, birkaç gün önce kahvaltıda içtiğim yoğurdun içinde bulunan ve “turuncu ahududu”na benzeyen rubus chamaemorus vardı. Merakla tadına baktım ama ahududundan farklı değildi.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -01-

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -02-

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -03-

450 bin metrekarelik bir alanda bulunan Frogner parkının (Frognerparken) içinde, Norveçli heykeltıraş Gustav Vigeland’ın 1920-1943 yılları arasında yaptığı heykellerin sergilendiği dünyanın en büyük heykel parkı olan Vigeland “Heykel” Parkı bulunuyor.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -04-

Ana heykele doğru yürürken ilk olarak sağlı sollu onlarca heykelin bulunduğu bir köprüden geçiyorsunuz.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -05-

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -06-

Kadın, erkek ve çocuklardan oluşan heykellerin çıplak olmasından ötürü ilk aşamada afallasanız da bir süre sonra heykellere, cinsiyetinden bağımsız olarak “insan” olarak baktığınızı fark ediyorsunuz ki aslında bu da “medeniyet”in başlangıcını oluşturuyor!

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -07-

Köprüyü geçtikten sonra önünüze insan ve ağaçlarla birleştirilmiş heykellerin yer aldığı bir çeşme çıkıyor.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -08-

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -14-

Ana heykele açılan kapının üstünde erkek figürleri yer alıyor.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -09-

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec

Bir sürü insanın üst üste dizilmesiyle oluşan ana heykel oldukça ihtişamlı görünüyor.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -12-

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -13-

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -15-

Ana heykelin etrafında ise yine “insan yaşamını” konu alan bir sürü nefis heykel bulunuyor.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -16-

Ana heykele açılan diğer kapının üstünde ise kadın figürleri yer alıyor.

29 Temmuz 2016 - Vigeland, Frognerparken, Oslo, Isvec -17-

Parkın son bölümünde ise insanların oluşturduğu bir çember heykeli bulunuyor.

Frogner parkından çıktığımızda saat 18 olmuştu. Amacımız devlet tarafından müzelere tahsis edilmiş olan Bygdøy yarımadasındaki Viking müzesine gitmekti.

29-Temmuz-2016- Oslo, Norvec-04-

Kopenhag ve Oslo’da bir sürü elektrikli araba gördük ki haliyle hepsi çok farklı tasarımlara sahip oldukça havalı arabalardı. Yarımadaya doğru adımlarken yanından geçtiğimiz parkta da şarja bağlanmış iki tane elektrikli araba vardı. Biri yanlış anımsamıyorsam havalı bir Nissan’dı ama diğeri oldukça eski bir Peugeout 106’ydı! Yolculuğumuz boyunca “eski arabalar elektrikli arabaya dönüştürülebiliyor mu?” diye birbirimize sorduk durduk.

29 Temmuz 2016 - Bygdoy, Oslo, Norvec -01-

Yarımadanın ana karaya bağlandığı yerin her iki yanında da teknelerin bağlandığı yatlar bulunuyordu.

29 Temmuz 2016 - Bygdoy, Oslo, Norvec -02-

Adaya girdikten sonra araba yolu yerine patika yolu tercih edip ormanın içinden ilerlemeye başladık. Ağaç kovuklarından birinde yer alan tilki fotoğrafı çok yaratıcı görünüyordu!

Gün boyu gördüğümüz tüm parklarda olduğu gibi burada da koşan ya da yürüyen insanları görmek mümkündü.

Ormanlık alandan çıktığımızda yemyeşil bir alan bizi karşılıyordu. Normalde Viking müzesi için ana yoldan devam etmeliydik ama sağ tarafta bulunana başka bir müzenin tabelasını görünce (saati unutup!) dolaşa dolaşa devam ederiz diye düşünüp o yöne doğru yürümeye başladık.

29 Temmuz 2016 - Bygdoy, Oslo, Norvec -03-

Bir süre sonra yemyeşil nefis bir alandaydık. Kuş sesleri arasında ilerliyorduk ama herhangi bir müze tabelasını görmüyorduk. Bu arada hafif hafif yağmur çiseliyordu.

29 Temmuz 2016 - Bygdoy Plaji, Bygdoy, Oslo, Norvec -01-

Muhtemelen ilk gördüğümüz tabelada anlatılan müze sağımızda kalan evlerdi ama herhangi bir tabela olmaması gerçekten ilginçti. Saate baktık ve muhtemelen kapalı olacağını düşünerek yürümeye devam ettik. Kısa bir süre sonra ufak bir plajdaydık. Kapalı hava ve hafif rüzgâra rağmen bir adam ve bir kadın yüzüyorlardı.

29 Temmuz 2016 - Bygdoy Plaji, Bygdoy, Oslo, Norvec -02-

Bir süre sonra adam çocuğunu da denize soktu. Kopenhag’da hava koşulları ve zamansızlıktan ötürü yüzemediğim için Oslo’ya mayo getirmemiştim. O yüzden oldukça pişmandım. Çünkü yanımda olsaydı kısa bir süre bile olsa yüzmeyi çok isterdim.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Temmuz 2016 - Bygdoy Plaji, Bygdoy, Oslo, Norvec

Aşağıya inip elimi sokarak suyun sıcaklığına baktım. Hafif soğuk ama yüzülesiydi! İyice içim gitti. “Bir dahaki sefere” diyerek bir süre bankta oturup nefeslendikten sonra geriye doğru yürümeye başladık.

Viking müzesinden uzaklaşmıştık ama daha da kötüsü saat 19’a gelmişti. Yani gitsek bile müze kapalı olacaktı. O yüzden önce eve gidip ardından akşam yemeği için dışarıya çıkmaya karar verdik.

29 Temmuz 2016 - Bygdoy, Oslo, Norvec -04-

Yarımadaya geldiğimizde duyduğumuz gibi dönüş yolunda da müzik sesleri geliyordu. Çadırların olduğu yere doğru yürüdük. “Müzik festivaliyse katılırız belki” diye düşünüyorduk. Alandaki görevliye sorduğumuzda çadır kampının ve müzik festivalinin 14-16 yaş arası öğrenciler için yapıldığını öğrendik.

Dönüş yolunda 7-Eleven’da bir mola verip limitli üretilmiş olan fındık eklenmiş snickers ve soğuk kahve içtik.

29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -07-

29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -08-

Evler, sokaklar yine çok “zengin” ve ferah görünüyordu.

29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -05-

29 Temmuz 2016 - Frogner Kilisesinin (Frogner Church), Oslo, Norvec

Frogner Kilisesinin (Frogner Church, 1907) önünden geçerken yağmur çiseliyordu. Bir markete girip Türkiye’ye götürmek için ilgimi çeken birkaç farklı “berili” reçel aldım.

29 Temmuz 2016 - Oslo, Norvec -06-

Oslo’nun her yerinde kiralanabilir bisikletler vardı. Fakat bunu kullanmak için önce telefonunuza bir aplikasyon kuruyor ardından kredi kartınızı tanımlıyordunuz. Bisikleti alırken aplikasyonu kullanıyor ve siz bisikleti iade edene kadar saat başı kredi kartınızdan para çekiliyordu. Önce içimden “İskandinavya’dayız!” diye geçirdim sonrasında da Şükrü’yle bir dahaki sefer bisiklet kiralayıp onla dolaşmanın daha akıl karı olduğuna karar verdik.

Bir lokantanın önünden geçerken müşterilerden biri yanındakine, “bizim buraların yazı bu!” diyerek Norveç’teki hava koşullarını anlatıyordu. Diğeri de, “sizin yazınız, bizim ise sonbaharımız bu!” diyerek sıcak bir yerden geldiğini söylüyordu. Muhtemelen Türkiye’de aynı saatlerde sıcaklık 35 civarı idi ama burası 19-20 derece, kapalı ve hafif yağmurluydu. Aklıma Temmuz’un ortasında gittiğimizde 19 derece civarı olan ve daha dengesizi, birkaç saat yakıcı güneşin ardından saatlerce yağmurun yağdığı ve sonradan tekrar güneşin açtığı Viyana geliyordu. En azından burada o “dengesizlik” yoktu! “Yaz ayı da sonbahar gibi yaşanıyordu o kadar” diye düşündüm.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Temmuz 2016 - Kraliyet Sarayi (Royal Palace), Oslo, Norvec

Dönüşte tekrardan Kraliyet Sarayı’nın bahçesinden geçtik.

29 Temmuz 2016 - Endomondo, Oslo

Eve ulaştığımızda endomonda, “tüm gün boyunca 23 km yürüdünüz” diyordu.

29 Temmuz 2016 - Isgal Evi, Oslo, Norvec -02-

Normalde dışarıda akşam yemeği yemek istiyorduk ama yolda o kadar çok atıştırmıştık ki canımız hiçbir şey istemiyordu. Bu arada sağlam bir sağanak yağmur başladı. Bir süre beklesek de dinecek gibi görünmüyordu. Oslo’da sadece bir gecemiz olduğu için merkeze doğru yürümeye başladık. Kırmızı-siyah bir bayrağın üzerinde dalgalandığı başka bir işgal evi gördük.

Deniz kenarına kadar indik ama yağmur bir türlü dinmiyordu. Birkaç yerde mola verip etrafı izledik ve gece 1 gibi dönüşe geçtik. Bir ara Şükrü’nün yanına Benjamin adında kafası iyi bir genç geldi. Bir süre muhabbet ettikten sonra yakınlarımızda bulunan Heidi adındaki bir gece kulübünde masalarının olduğunu söyleyip ısrarlı bir şekilde bizi davet etti. Şükrü’nün “sadece yürürüz” diye eşofmanlarla dışarı çıkmış olması ve ağır “homeless” görünmesi, benim ise bol yağmur yemiş olmasından bağımsız olarak Benjamin’in kafasının iyi olmasından çekinip teklifini geri çevirdik. Aklıma Norveç’e gelmeden önce gördüğüm bir bloggerın yazdığı “Norveçliler soğuk diyorlar. Kesinlikle katılmıyorum!” cümlesi geldi. Bu olaydan sonra bizler de “kesinlikle katılmıyorduk!”

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 4

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Temmuz 2016 - Aziz Alban Kilisesi (St. Alban's Church), Kopenhag, Danimarka

27 Temmuz 2016, Çarşamba (Kopenhag)

Saat 9’da dışarıya çıktığımızda kapalı bir hava bizi karşılıyordu. Gelmeden önce yaptığım ufak araştırmada Kopenhag’daki bir plajı gözüme kestirmiş ve yanıma yüzmek için mayo da almıştım. Fakat Şükrü beni yanlış anlamış ve yanına mayosunu değil şortunu almıştı. Bu yüzden tüm gün boyunca havanın ısınmasını ve yüzme hayalleri kurarken Şükrü sürekli “hava kötü Abi yüzülmez” deyip duruyordu.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -01-

İlk iş olarak, dün yürürken gördüğümüz kahvaltı tabelalarından birinin önünde durduğu kafeye oturup bir şeyler atıştırmaktı. Çalışanın neredeyse hiç İngilizce bilmemesine şaşırdık ama sonraki günlerde Danimarka ve Norveç’teki bu tarz yerlerde çok fazla “yabancı”nın çalıştığını ve İngilizce bilmediklerini fark edecektik. Bu konuda bir ilginçlik de yine Danimarka ve Norveç’teki lokantaların dışarıda bulunan menülerin büyük bir çoğunluğunda İngilizce olmamasıydı. Ancak içeri girip İngilizce menü isteyerek listeye ulaşabiliyordunuz. Dün gece Viet-Nam Nam’da da benzer bir şekilde içerideki garsondan İngilizce menü isteyip ulaşmıştık.

Kahvaltı tabağında; birer dilim brie, kaşar, jambon, yumurta, reçel, tereyağı, kavun, kuru meyve ve gevrekli yoğurt ile iki dilim esmer ekmek yer alıyordu.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -02-

Yemeğin ardından dün gece gördüğümüz Kraliçe Louise Köprüsü’ne (Dronning Louises Bro, 1887) doğru yürümeye başladık. Bu sırada elinde ateş püskürten bir hortumla taşların arasından çıkmış ve sararmış otları yakan bir (muhtemelen) belediye görevlisiyle karşılaşıyorduk. “Garipliklere/yeniliklere” alıştığım için bu sefer daha sakin bir şekilde “İskandinavya’dayım” diye içimden geçirdim.

27 Temmuz 2016 - Aziz Mark Kilisesi (Sankt Markus Kirke - St. Mark's Church), Kopenhag, Danimarka

Forum Kopenhag’ın yanında yer alan Julius Thomsen alanından Aziz Mark Kilisesi (Sankt Markus Kirke / St. Mark’s Church, 1092) çok güzel görünüyordu.

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Temmuz 2016 - Kralice Loise Koprusu (Dronning Loises Bro), Kopenhag, Danimarka

Bir süre daha yürüdükten sonra 3. kez Peblinge gölündeydik. Bu sefer hava kapalıydı ve bulutlara bakılınca açılacak gibi görünmüyordu ama yine de benim aklımda yüzmek vardı!

27 Temmuz 2016 - Kralice Loise Koprusu (Dronning Loises Bro), Kopenhag, Danimarka -01-

27 Temmuz 2016 - Kralice Loise Koprusu (Dronning Loises Bro), Kopenhag, Danimarka -02-

Kraliçe Louise Köprüsü’nün üstünden geçerek merkeze doğru yürümeye devam ettik.

27 Temmuz 2016 - Kralice Loise Koprusu (Dronning Loises Bro), Kopenhag, Danimarka -03-

Köprünün diğer tarafında, üzerinde muhtemelen “Nil” anlamına gelen (çünkü nette hakkında hiçbir şey bulamadım) “Nilen” yazan bir heykel gördük. Figürler ilginçti.

Yürüyüşümüz boyunca bisikletler ve bisikletliler her yerdeydi! Bir dahaki sefere biz de bisiklet kiralamalıyız diye kararlaştırdık.

27 Temmuz 2016 - Rosenborg Kalesi (Rosenborg Castle), Kopenhag, Danimarka -01-

Aslında FC Kopenhag’ın stadyumu olan Parken’e doğru Sygic’e bakarak ilerliyorduk ama malum program arabalar için yapıldığı için bulunduğumuz yöne göre bizi ters yönde falan zannedip saçmalıyordu. Neden inat ettiğimi anlamasam da bir süre daha programı kullanmaya devam ettim. Bu sırada hiç planlamamış olsak da, Rönesans mimarisiyle inşa edilmiş Rosenborg Kalesi’ni (Rosenborg Castle, 1624) karşımızda bulduk.

27 Temmuz 2016 - Rosenborg Kalesi (Rosenborg Castle), Kopenhag, Danimarka -02-

Sırada bekleyen onlarca turisti görünce (tıpkı Schönbrunn Sarayı’ndaki gibi) bahçesinde dolaşmaya karar verdik.

27 Temmuz 2016 - Rosenborg Kalesi (Rosenborg Castle), Kopenhag, Danimarka -03-

Normalde kralın yazlık sarayı olarak inşa edilmiş olan yapının bahçesi, Schönbrunn’un “yüksek şatafatına” sahip olmasa da gayet güzel ve sadeydi. Birkaç gün sonra Oslo’daki Kraliyet Sarayı’nı (Royal Palace, 1849) ve bahçesini gördükten sonra, kuzeye neden “sade” dediklerinin anlayacaktım.

Bir süre bahçede dolaşıp pinekledikten sonra yürüyüşümüze devam ettik. Bu sırada hem stadyuma gitmekten, hem de Sygic’i kullanmaktan vazgeçtim ve Google mapi kullanmaya başladım.

27 Temmuz 2016 - Nyhavn, Kopenhag, Danimarka -01-

Bir süre sonra kanal turlarının yapıldığı noktadaydık. Daha önce zamansızlıktan ve hava koşullarından ötürü Amsterdam’da tekne turuna binmeyen ama Brugge’daki tekne turuna binip bayılan biri olarak “denemeliyiz!” diye Şükrü’ye teklif götürdüm. O da beni kırmadı.

27 Temmuz 2016 - Nyhavn, Kopenhag, Danimarka -02-

İlk gördüğümüz tur şirketi 1 saatlik tur için 80 Danimarka Kronu isterken hemen çaprazdaki tur şirketi yine 1 saat için 40 Danimarka Kronu istiyordu. “E, o zaman 40!” dedik ve biletlerimizi alıp kuyruğun en arkasına geçtik.

27 Temmuz 2016 - Nyhavn, Kopenhag, Danimarka -03-

Çevredeki evler tıpkı Amsterdam’daki kanalları çevreleyen evlere benziyorlardı. O yüzden turdan beklentim oldukça büyüktü!

Fakat bir süre sonra Amsterdam ve Brugge’u andıran birkaç kanal dışında turun çok da acayip olmadığını ama hani zaman varsa yapılabilecek bir şey olduğuna karar verecektim.

27 Temmuz 2016 - Little Mermaid, Kopenhag, Danimarka -01-

Tur sırasında en çok ilgimi çeken şeylerden biri, görmeyi çok istediğim bronz Küçük Denizkızı Heykeliydi (The Little Mermaid, 1913). Fotoğraf çekmek için sırada bekleyen turistler tekneden oldukça enteresan görünüyorlardı.

27 Temmuz 2016 - Kurtaricimiz Kilisesinin (Vor Frelsers Kirke - Church of Our Saviour), Kopenhag, Danimarka -01-

(Akşamüstü bulmak için bolca uğraşacağımızdan bihaber olarak) tekne turunda gördüğümüz ve daha önce gördüğüm hiçbir kiliseye benzemeyen Kurtarıcımız Kilisesinin (Vor Frelsers Kirke / Church of Our Saviour, 1695) en tepe bölümünde insanları gördüm. Listeye ivedi bir şekilde eklenmeliydi, eklendi!

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -07-

Sevdiğim kanallar bölümünde birçok güzel köprünün altından geçtik.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -03-

Kanalın bazı bölümlerinde “özel mülk” yazan bölümler ise oldukça enteresandı. Zaten hemen üstündeki yola park edilmiş arabalara şöyle bir göz atınca “zenginlik demek ki bu!” diyordunuz.

27 Temmuz 2016 - X. Christian Aniti (Christian X), Kopenhag, Danimarka

Tekne turunun ardından kaldığımız yerden yürümeye devam ettik. 1912-1947 yılları arasında Danimarka kralı olan X. Christian’ın Anıtı (Christian X) kısa bir süre sonra bizi karşıladı.

27 Temmuz 2016 - Sankt Annae, Kopenhag, Danimarka

İlk yurtdışı deneyimim olan Milano’da sadece tahta ve kumdan yapılmış olan çocuk parkını gördükten ve hayran olduktan sonra, her yurtdışına gittiğimde karşılaştığım çocuk parklarına uzaktan da olsa göz atmayı çok seviyorum. Sankt Annæ üzerinde bulunan ve içerisinde ufak tırmanma alanlarının bulunduğu çocuk parkı da oldukça güzel görünüyordu. (Bu fotoğrafı çektikten birkaç gün sonra aslında tehlikeli bir iş yaptığımı fark ettim. Zira özellikle İskandinavya’da çocukların olduğu bir yerin fotoğrafını ya da videosunu çekerseniz ve fark edilirseniz anında ebeveynler tarafından oldukça sinirli bir şekilde “neden çekiyorsunuz?” sorularına muhatap olabiliyordunuz. Aklıma Danimarka yapımı Onur Savaşı (Jagten / The Hunt) geldi.)

27 Temmuz 2016 - Amalienborg, Kopenhag, Danimarka

Güzel sokaklar arasında yürürken kendimizi Danimarka kraliyet ailesinin sarayı olan Amalienborg’da (1760) bulduk. Tam ortasında Amalienborg’un kurucusu 5. Frederick’in (Frederick V of Denmark) atlı heykelinin durduğu saray 4 farklı yapıdan oluşuyordu.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -04-

Saraydan çıkıp yürüyüşe devam ederken “görmemişler” olarak ilk kez elektrikli Tesla marka bir araba görüp şaşkına döndük. Zira çok havalı görünüyordu. (Sonraki günler o kadar çok gördük ki, sınıf atladığımızı bile düşünmeye başladık.)

Saat 3,5 civarlarında Şükrü’nün fotoğraf makinası ve benim cep telefonumun bataryasının, yoğun kullanımdan ötürü tükenmek üzere olduğunu fark edip, Kafferiet’e oturduk. Kahve siparişi verdik ve makinaları şarj etmek için prizlerini kullanıp kullanmayacağımızı sorduk.

Madem bekleyecektik; garson kıza dolaşacağımız yerler hakkında bir sürü soru sorduk, o da oldukça sevimli bir şekilde hepsini cevapladı ve önerilerde bulundu.

Kafede zaman geçirirken paramızın azaldığını fark edip en yakın döviz bürosunu sorduk. Sabah üzerinden geçtiğimiz Peblinge gölünün diğer ucunda yer alıyordu. Şarj işleri sürerken zaman kaybetmemek için Şükrü’nün telefonunda Google maps açtım ve navigasyonun yönergeleriyle yürümeye başladım. Fakat bir sonra aletin yanlış yön gösterdiğini fark edip sokağın başına geri döndüm. Diğer sokağa girdim ama bir kere daha aletin saçmaladığını görünce yoldan birine telefondaki haritayı gösterip yardımcı olmasını rica ettim. Yardımlarından ötürü 3 kere teşekkür ettim ve 2 km sonra döviz bürosunun önündeydim. İşlemi bitirdim ve kafeye geri döndüm.

27 Temmuz 2016 - Aziz Alban Kilisesi (St. Alban's Church), Kopenhag, Danimarka -01-

Telefonlarımızın şarjı da tam olduğu için artık Küçük Denizkızına doğru ilerleyebilirdik. Kısa bir süre sonra, 1800’lerin son çeyreğinde kentte artan İngiliz nüfusu için yapılan Aziz Alban Anglikan Kilisesinin (St. Alban’s Church, 1887) nefis yansıması önümüzde duruyordu.

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Temmuz 2016 - Aziz Alban Kilisesi -Kastellet'den- (St. Alban's Church), Kopenhag, Danimarka

Köprüden geçince (elbette bu ayrıntıyı gezerken bilmiyordum) Kuzey Avrupa’da en iyi şekilde korunmuş yıldız kalelerden biri olan Kastellet’in (1662) içine giriyorduk.

27 Temmuz 2016 - Kastellet, Kopenhag, Danimarka

Günümüzde Danimarka askeriyesinin kullandığı yapının içi ve çevresi gayet güzel ve simetrikti.

27 Temmuz 2016 - Kastellet, Kopenhag, Danimarka (Mapsden)

Yazıyı hazırlarken Google mapsten kaleye baktığımda, dolaşırken neden burayı çok muntazam ve simetrik bulduğumu anladım!

27 Temmuz 2016 - Liman, Kopenhag, Danimarka

Kaleden çıktıktan sonra önce limanın içinden geçip denize ulaştık. Ama umduğumuz yerde değildik. Daha da kötüsü limanın diğer tarafındaydık. Yani geldiğimiz yere kadar yürüyüp diğer taraf geçmeliydik.

27 Temmuz 2016 - Little Mermaid, Kopenhag, Danimarka -02-

Ve sonunda, bir kayanın üstünde oturan Küçük Denizkızına ulaştık.

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Temmuz 2016 - Little Mermaid, Kopenhag, Danimarka

Bronz heykel o kadar naif ve güzel görünüyordu ki çok sevdim!

27 Temmuz 2016 - Little Mermaid, Kopenhag, Danimarka -03-

(Yazıyı hazırlarken heykelin 1960’ların ortalarından günümüze kadar birçok Vandal saldırıya uğradığını öğrenip oldukça şaşırdım. 24 Nisan 1964’te aralarında Danimarkalı sanatçı Jørgen Nash’inde bulunduğu Sitüasyonist hareketi üyeleri tarafından heykelin kafası kesilip kaçırılmış. Bir daha bulunamayan kafa yerine sonraları bir benzeri yapılarak eklenmiş. 22 Temmuz 1984’te heykelin sağ kolu kesilmiş ama iki gün sonra iki genç tarafından kol getirilip teslim edilmiş. 1990’da kafasını kopartmak için boyun bölümüne 18 santimlik derin bir kesik açılmış. 6 Ocak 1998’de bir kere daha kafası kesilip çalınmış. Suçlu hiçbir zaman bulunamasa da kafa, kısa bir süre sonra bir televizyon istasyonunun yanına bırakılmış. Heykel 10 Eylül 2003’de bir patlayıcıyla havaya uçurulmuş. Bir süre sonra denizde bulunan heykelin bilek ve dizinde patlamadan ötürü delikler olduğu anlaşılmış. 2004’de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş çalışmalarını protesto etmek için heykele çarşaf giydirmişler. Mayıs 2007’de bir kere daha Müslüman giysileri ve başörtüsü takılmış. Bunlar dışında heykel birçok kez boyanmış. Bunlardan birinde; 8 Mart 2006 Dünya Kadınlar Gününde heykelin eline yeşil boyayla bir dildo çizilerek altına “8 Mart” notu düşülmüş.)

Kalabalığın dinmesini bekledikten sonra fotoğraflarımızı çekindik ve geldiğimiz yola doğru ilerledik.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -05-

Önce bir markete uğrayıp yiyecek içecek bir şeyler aldık. Bunlardan biri, birçok farklı çekirdeğin, susamın ve tahılı barındıran bir tür ekmekti. Kısa bir süre sonra yağmur bastırdı. Bu yüzden bir apartman girişine oturup hem ekmeği, hem de diğer yiyeceklerle içecekleri mideye indirdik.

27 Temmuz 2016 - Doner Kule (Rundetaarn - Round Tower), Kopenhag, Danimarka -01-

Bir sonraki durağımız Kafferiet’deki garson kızın, şehri yüksekten görebilmemiz için önerdiği Döner Kule (Rundetaarn / Round Tower, 1642) idi.

27 Temmuz 2016 - Doner Kule (Rundetaarn - Round Tower), Kopenhag, Danimarka -07-

27 Temmuz 2016 - Doner Kule (Rundetaarn - Round Tower), Kopenhag, Danimarka -03-

Kule astronomik gözlemler için Danimarka kralı IV. Christian (Christian IV of Denmark) tarafından inşa edilmişti.

27 Temmuz 2016 - Doner Kule (Rundetaarn - Round Tower), Kopenhag, Danimarka -06-

27 Temmuz 2016 - Doner Kule (Rundetaarn - Round Tower), Kopenhag, Danimarka -02-

En yüksekten Kopenhag’ı görmek gerçekten çok güzeldi.

27 Temmuz 2016 - Doner Kule (Rundetaarn - Round Tower), Kopenhag, Danimarka -05-

İlk anda aklıma Brugge’daki Belfart Çan Kulesi gelmişti.

27 Temmuz 2016 - Doner Kule (Rundetaarn - Round Tower), Kopenhag, Danimarka -04-

Kuleden çıktıktan sonra son durağımız olan Kurtarıcımız Kilisesine doğru yürümeye başladık.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -06-

Saatten ötürü muhtemelen kapanmıştır diye düşünsek de en azından kiliseyi görmek istiyorduk.

27 Temmuz 2016 - Christiansborg Sarayi (Christiansborg Palace), Kopenhag, Danimarka -01-

27 Temmuz 2016 - Christiansborg Sarayi (Christiansborg Palace), Kopenhag, Danimarka -02-

Christiansborg Sarayı’nın (Christiansborg Palace, 1928) önce avlusundan sonrasından da önünden geçerek yürümeye devam ettik.

27 Temmuz 2016 - Christiansborg Sarayi (Christiansborg Palace), Kopenhag, Danimarka -03-

Girişte yer alan, vahşice öldürülen ayı heykeli oldukça iç burkucuydu.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -08-

Bir süre sonra, öğlen tekne turunda geçtiğimiz ve Amsterdam’daki kanallara benzettiğim yerdeydik.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -09-

Fotoğraf çekip etrafa bakınırken, yiyecek ve içeceklerle dolu masanın çevresinde takılan ve gün batımının tadını çıkaran “şanslı” insanların olduğu ufak tekneleri görüp imreniyorduk.

27 Temmuz 2016 - Kurtaricimiz Kilisesinin (Vor Frelsers Kirke - Church of Our Saviour), Kopenhag, Danimarka -02-

Sonunda kiliseye ulaştık ama tahmin ettiğimiz gibi kapalıydı.

Akşam saat ilerlemişti ve acıkmıştık. Grillen Christianshavn’a oturduk ve garson kızın önerisiyle hafif acılı ve ekşimsi Güney Afrika biberi peppadewli hamburger söyledik. Gayet lezizdi.

Yemek yediğimiz yer Kopenhag’ın en enteresan bölgelerinden biri olan, özerkliğini ilan etmiş “Özgürşehir Christiania”daydı. Fakat çok hızlı hareket ettiğimizden olacak neredeyse hiçbir “farklı” ya da özel bir şey gör(e)medik.

27 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka -10-

Yemekten sonra dönüşe yolunda ilerlerken deniz kıyısında gördüğümüz “tekne hotel”, %11’lik Carlsberg, mürver çiçeği ve limelı Somersby dönüş yolunun enteresan notlarındandı.

Gece saat 1 olmasına rağmen birçok marketin açık olması da çoğu Avrupa şehrinde bulunmayacak bir nimetti.

27 Temmuz 2016 - Endomondo, Copenhagen

Eve vardığımızda endomondo benim 31 ve Şükrü’nün 27 km yürüdüğümüzü söylüyordu. Şükrü’nün deyimiyle, yarın yokmuş gibi yürümüştük!

Yatağa uzanırken; Kopenhag’ı gördüğüm ve birkaç gün de olsa havasını soluduğum için kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyordum.

28 Temmuz 2016, Salı (Kopenhag, Rydboholm)

Sabah saat 8’de kalkıp hazırlanırken, kaldığımız evin sahiplerinden Heidi, dün üşüyüp, üşümediğimizi sordu. Ben de “evet biraz soğuktu” deyince güldü ve “aslında şanslısınız çünkü Kopenhag’da hava genelde hep daha soğuk ve kapalıdır” dedi.

Çantaları alıp tam evden çıkarken, iki adamla göz göze geldik. Elinde anahtarlar olan adam doğrudan bana bir şeyler söylemeye başladı. Anlamadığımı söyleyince İngilizce olarak bulunduğumuz dairenin kaç numara olduğunu sordu. O sırada Heidi geldi ve “siz kimsiniz?” dedi. Adam, “Kopenhag’da bir sürü evim var ve sormakta olduğum adres de evlerimden biri ama anahtarla bir türlü kapıyı açamadım. Bu yüzden teyit etmek istedim” dedi. Haliyle otobüs garına doğru yürürken gündemimiz bu “cool” cümleydi!

Atıştırmak için aldığımız içeceklerden biri ravent suyuydu. Şükrü meyve suyunu görünce heyecanlanmış ve Göran’ların raventli kek yaptıklarını ve çok güzel olduğunu anlatmıştı. Tadı ekşi-tatlı olan içeceğin ferahlatıcı ve güzel bir lezzeti vardı. (Türkiye’ye döndükten sonra Defne’nin Zürih’ten alıp bana gönderme inceliğinde bulunduğu çikolatalardan birinin raventlı-çilekli olması da oldukça şaşkınlık vericiydi!)

28 Temmuz 2016 - Kopenhag, Danimarka

Hava düne göre güneşli görünüyordu, o yüzden “tüh bugün de Kopenhag’da olsaydım kesin yüzerdim!” diye içimden geçiriyordum ama saat 10 gibi otobüs terminaline vardığımızda hava kapanmıştı “ooh!” dedim. 🙂

Planım Öresund köprüsünden geçişi daha net görmek ve kaydetmek için ilk sıraya oturmaktı. Bu yüzden otobüste yer numarası olmadığını düşündüğüm için biraz çiğlik yapıp en öne geçtim ve beklemeye başladım. Bir süre sonra önce şoför sonrasında bilet işlemlerini yapan görevli geldi. En önde otobüse bindim ama ilk 3 sırada “rezerve” yazan kâğıtlar duruyordu. Bu yüzden orta sıralarda bir koltuğa oturduk fakat otobüs hareket ettiğinde en ön koltuklar boştu. Gidip birine oturdum. Havaalanındaki otobüs istasyonunda durduğumuzda sadece iki orta yaşlı çift otobüse bindi ve doğrudan oturduğum yeri gösterip “burası bizim” dediler. Neyse ki yandaki koltuğa sulanan biri yoktu. Ben de oraya geçip Öresund köprüsünden geçişi “en önden” izlemeyi ve kaydetmeyi başardım. Buyurun;

Köprüyü geçtikten sonra İsveç polisi tarafından pasaport kontrolü yapıldı. Bugüne kadar sadece Budapeşte’den Viyana’ya trenle geçerken Avusturya sınırında pasaport kontrolü yapılmıştı. (Akşam Leyla Abla bu uygulamanın Avrupa’dan gelen göçmenlerin büyük bir bölümünün Danimarka üzerinden olduğu için yapıldığını söyleyecekti.)

Danimarka’dan ayrılırken hava koşulları nedeniyle denize girememiş olmamın buralara bir kere daha gelmek için bir bahane olacağını düşünüyordum!

28 Temmuz 2016 - Nils Ericson Otobus Terminali, Goteborg, Isvec

Malmö’deki bir kazadan dolayı Göteborg’a 25 dakika geç geldik. Bu yüzden de Boras otobüsümüzü kaçırdık. Şoföre durumu anlattığımızda, “biletlerinizi gösterip Boras otobüslerinden birine binin” cevabını aldık. Çantaları alıp otobüslerin arasında yürümeye başladık. Amacımız Boras yazan bir otobüs bulmaktı. Ama tam bu sırada İngilizce bir anons yapılarak “bu alanda” yürümenin yasak olduğu söylendi. Gördüğümüz bir görevliye sorarak sonunda istasyona girmeyi başardık. Normalde terminal ile otobüs peronları arasında kapılar bulunuyordu ve bu kapılar sadece otobüs yanaşıp yolcu indirdiğinde ya da bindirdiğinde açılıyordu. Sonuçta “İskandinavya’daydık.”

İçerideki ekrandan Boras’a giden ilk otobüsü bulup perona oturduk. Otobüs geldiğinde şoföre durumu anlatıp elimizdeki bileti gösterdik. Şoförün 30’larında esmer ve güneş gözlüklü oldukça ciddi görünümlü bir kadın olması Boras’a doğru yol alırken muhabbet konularımızdan biriydi.

28 Temmuz 2016 - Train Station, Boras, Isvec

Boras otobüs/tren garının girişindeki kayalıkta bulunan “kayak yapan adam” heykelini ilk kez fark ediyordum.

28 Temmuz 2016 - Boras, Isvec -01-

Bir süre soluklandıktan sonra geze geze Rydboholm otobüsüne bineceğimiz durağa doğru gitmeye başladık.

28 Temmuz 2016 - Boras, Isvec -02-

Şehrin her yerine yayılmış heykeller oldukça güzel görünüyorlardı.

Mehmet Ali Cetinkaya - 28 Temmuz 2016 - Boras, Isvec

Bunlardan en ilgi çekici olanı nehrin içine yapılmış olan heykeldi.

28 Temmuz 2016 - Boras, Isvec -03-

Merkeze doğru yürürken gelen müzik seslerinden bugünün Perşembe olduğunu ve iki gün önce gördüğümüz sahnede konser olduğunu anladık. Solisti ve geri vokalleri Afrikalı olan bir grup sahne alıyordu. Bir yandan onları dinlerken bir yandan da satın aldığımız geyik jambonlu sandviçi mideye indiriyorduk.

Bir süre sonra otobüs durağına geldiğimizde Rydboholm’e saatte bir otobüs olduğunu ve bir öncekini 15 dakikayla kaçırdığımızı öğrendik. 45 dakika durağın çevresinde takıldıktan sonra evimize ulaştık.

Akşam yemeğinin ardından hemen internetin başına geçtik ve 1130 İsveç Kronuna (394 TL) Oslo’ya 2 kişi gidiş dönüş otobüs bileti aldık. Ardından da airbnb’den bir gece için 246 TL ödeyip bir stüdyo daire kiraladık ve anahtarı nasıl alırız diye ev sahibine mesaj gönderdik.

Uykuya dalarken “bakalım Oslo nasıl bir yer!” diye aklımdan geçiriyordum!

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…

Rydboholm, Boras, Gamla Ullevi, Göteborg, Kopenhag, Oslo – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…