Kategori arşivi: Gezi Günlüğü

Gordion Müzesi Tümülüs ve Ören Yeri

Birkaç yıl önce, “müzelere gitmek için bizi gaza getirir” diyerek müzekart almış ama 2-3 yer dışında neredeyse hiçbir yere gitmemiştik. Fakat Kapadokya’ya gidince aldığımız müzekartla bu misyonumuza ulaşmak adına önemli işlere imzamızı atmaya devam ediyoruz. 🙂

Kapadokya, Olimpos Ören Yeri ve Efes’ten sonraki durağımız Ankara’ya 96 km uzaklıktaki, İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion’du. Bahtiyar, Nilüfer ve Zeynep’le yaptığımız Pazar kahvaltısının ardından Güneşin, Burçak, Nuri ve Özge’yle birlikte yönümüzü Gordion’a çevirdik.

Coğrafi konumu ve Sakarya Irmağının suladığı bereketli topraklarda kurulan Gordion’a girerken ilk ilgimizi çeken şey Frig soyluları ve ileri gelenlerinin mezarlarının yer aldığı Tümülüsler (yığma mezar tepeleri) oldu. Bozkırın yüzeyinde yer alan irili ufaklı tepelikler şeklindeki tümülüsler oldukça özel bir yerde olduğunuzu ispatlıyor.

Tarla ve Tümülüslerin arasından geçtikten sonra 2000 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülünde finale kalan müzeye girdik.

Eski Tunç Devri eserleri, Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri, Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı, M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler ve Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmakta.

Gördüğümüz ilginç eserleri birbirimize göstererek, haklarında fikirler yürüterek ve “Midas’ın eşek kulakları” hikayesi hakkında konuşarak müzeyi gezdikten sonra hemen karşıda yer alan ünlü Midas Tümülüsüne doğru yürüdük.

Müzede benim en çok ilgimi, her zamanki gibi, çanak, çömlekler ya da objelerin üzerlerindeki motifler çekti.

300 metre çapında ve 50 metre yüksekliğindeki tümülüsün açılmasında Zonguldak maden işçileri çalışmış ve 80 metrelik bir tünel açmışlar.

Anadolu’da antik dünyaya ait ikinci büyük Tümülüs olan, 3750 yıllık ardıç tomruklarla desteklenen, çam ağacından yapılmış ahşap mezar odası milattan önce 8. yy da yapılmış.

Heybetli ardıç tomruklar ve muntazam bir şekilde yapılmış ahşap oda, hele bir de binlerce yıllık olduğu düşünülünce, çok göz kamaştırıcı görünüyordu.

Mezar odasında bulunan Kralın kemikleri ve odada yer alan materyallerin bazıları 1997’de Avrupa Yılın Müzesi Ödülünü kazanan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yazıyı hazırlarken gördüğüm 2013’teki bir haberde Kazı Direktör Yardımcısı Dr. Ayşe Gürsan Salzmann, Midas tümülüsünde yapılan çalışmaların ışığında tümülüsün kral Midas’tan 100 yıl önce yapıldığı ve ondan önceki başka bir krala ait olduğunun anlaşıldığı fakat ‘Midas tümülüsü’ diye bilindiği için ismini değiştirmediklerini ifade etmiş. Ayrıca Gordion’un ikinci giriş kapısını bulmayı umduklarını söylenen Salzmann, Tümülüsler tarla olarak kullanıldığı için tarihin yok edildiğini söylemiş. Ben de dönüş yolunda tümüsülerin neredeyse orta hizalarına kadar hasat edilmiş ekinler görünce şaşırmıştım.

2015’teki bir haberde de, Gordion Antik Kenti Kazı Yöneticisi ve Amerikan Pensilvanya Üniversitesi’nden antropolog Prof. Dr. Charles Brian Rose, Beyceğiz Mahallesi’nde Frig krallarından birisine ait dünyanın bilinen ikinci ahşap mezarının tespit edildiğini, yeni tespit edilen 21 tümülüsle toplam sayının 124’e yükseldiğini, 3 höyük ve bir de yeni kalenin tescillendiğini dile getirmiş.

Mezardan çıktıktan sonra arabaya atlayıp 2 km uzaklıktaki şehir kalıntıları görmeye gittik. Tabelalar yerine maps’in yönlendirmesini takip edince ana yürüyüş yolunun tam tersinde olduğumuzu fark ettik. Çünkü kalıntıları çevreleyen tepede yürürken gördüğümüz bilgilendirme tabela numaraları biz yürüdükçe küçülüyordu.

Gezimizin en eğlenceli bölümü de burasıydı. Çünkü bir yandan tabelada yazanları anlamaya, bir yandan netten araştırma yapıp Frigler hakkında ya da ondan önce ve sonra gelen medeniyetler hakkında bilgi bulup, bildiklerimizi ortaya dökmeye ve yorumlamaya çalışıyorduk. Haliyle ful geyik muhabbet yüzünden bol bol gülüp eğleniyorduk.

Dönüşe geçtiğimizde, yaşadığımız coğrafyada yüzlerce yıllık medeniyetlerin birer birer hükümdar olduğunu, akabinde de yok olup gittiklerini fark edince, ölümsüzmüşçesine davranan, “dünyaları” yönetme hayalleri kuran insanların aslında çöldeki bir kum tanesi kadar yaşadıklarını düşünüyordum.

Gordion hakkında;

Gordion (ya da Gordiyon), tarihte Frigya’nın (Phrygia) başkenti. Sakarya nehri ile Porsuk Çayı’nın birleştiği noktanın tam yukarısında bulunan höyük.

Gordion’un kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. Höyükte, Gordion adını zikreden kitabeye benzer hiçbir açık delil bulunamamıştır. Buna rağmen bu höyüğün eski Gordion olarak belirtilmesi doğru kabul edilmektedir. Bir rivayete göre ilk Frig Kralı Gordios, krallığa çıkışı sırasında sabanını, boyunduruğuna bir kördüğüm atarak bağlamıştır. Şehrin, Gordion adını, krala izafeten aldığı sanılmaktadır. Fakat o zamana ait Doğu belgelerinde bu kralın adından hiç bahsedilmemektedir.

Yapılan kazılar Gordion’daki yerleşmenin, Friglerin buraya gelişlerinden önce olduğunu göstermektedir. Frig devri höyüğünün altında eski bronz çağına ait daha küçük bir höyük bulunmaktadır. Eski bronz çağından Frig şehri tabakasına kadar birbiri üstüne gelen ve birbirlerini takib eden bu yerleşmelere ait on sekiz tabaka çıkarılmıştır. Bu tabakalarda Hitit devrinin bütün safhaları temsil edilmektedir.

Friglerin geliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Trakya’dan ve Balkan Yarımadasından buraya geldikleri farz edilir. Bu düşünce Friglerin çanak, çömlek stillerinin Makedonyalılarınkine benzemesinden ileri gelmektedir. Frigler MÖ 9. yüzyıl ortalarında veya daha önceki yıllarda, buraya gelip yerleşmişlerdi. Muhtemelen burası Orta ve Batı Anadolu’ya sınırları uzanan bir devletin başşehri olmuştur. Krallık, asurlulara yenilmesine rağmen istilaya uğramamış, fakat MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Kimmerler, Lidyalılarla savaşmak için buradan geçmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Gordion dahil, bütün Anadolu Pers İmparatorluğuna dahil olmuştur. Bu devirde de Gordion, Kral Yolu üzerinde önemli bir yer, pazar şehri, konaklama yeri olarak önemini korumuştur. Şehir. MÖ 333’te Pers boyunduruğundan kurtulmuştur. Çeşitli mücadelelerin geçtiği bu bölgede MÖ 200 yıllarından sonraya ait olabilecek bir şey bulunamamıştır. Bundan sonra Gordion önemini kaybetmiş ve terk edilmiş gibi bir hale gelmiştir.

Gordion’un güneydoğusunda yer alan tarihi kapısı, sur içinde yer alan sarayları ve Frig kral ailesi üyeleri ile zenginler ve soylular için yapılmış 80 kadar yığma mezar tepeleri şehrin en önemli özelliklerini yansıtmaktadır. (tr.wikipedia)

* * *

Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir.

Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur.

Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir.

Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur.

Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır. (youtube, Gordion Belgeseli)

Gordion Belgeseli

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3

2 Eylül 2017, Cumartesi (Sisam Adası)

Sabah ilk iş olarak arka sokakta yer alan pastaneden, beklediğimden çok fazla yağlı olduğundan yiyemediğimiz, sade ve çikolatalı kruvasan alıp eve döndüm. Kahvaltıyı güzel güzel midelerimizi indirdikten sonra hazırlanıp Kokkori’nin yakınlarındaki Tsambou plajına doğru yola koyulduk.

Kumsal yolundan 16 kilometreyi yaklaşık 25 dakikada aldıktan sonra büyük çakıllı plajdaydık.

6 Euro’ya 2 şezlong kiraladık ve önce döküldük sonra hazırlandık ve adanın kuzeyinde ilk kez durgun bir denize kendimizi bıraktık. Orta derece soğukluktaki denizde bir süre yüzüp balıkları kestikten sonra şezlonglara dönüp deniz tatili klasiklerimizi tekrarladık.

Saat 13 gibi hazırlanıp öğle yemeği için 5 km uzağımızdaki tepede bulunan Vourliotes’e doğru sürmeye başladık. Günlük 19,90 TL ödeyerek internet kullandığım için tatilimiz boyunca maps.google’ın navigasyonunu kullandık. Ufak tefek şeyler hariç normalde herhangi bir sorun yaşamadığımız için, köye doğru tırmanan normal yol yerine hemen altındaki daha dar ve bozuk yolu önerdiğinde “bir bildiği vardır” diyerek sözünü dinledik.

Fakat kısa bir süre sonra oldukça daralan yolları arşınlayarak evlerin arasından geçmeye başlayınca şüphelenmeye başladık. Derken sola doğru tırmanan keskin virajlı beton yola doğru döndüğümüz an, otomatik vites geçişlerinde yığıldığı için bir türlü ısınamadığımız, Suzuki marka kiralık arabamız patinaj yapmaya başladı. Özge arabayı durdurup biraz geri gelip tekrar çıkmayı denedi ama nafile.

Pes edip geri dönmek adına Özge’ye yardım etmek için arabadan indiğimde, arkadaki 50 santimlik boşluktan sonra arabanın aşağıya düşebileceğini fark ettim. Özge’nin birkaç kere usulca sağ-ileri, sol-geri yapması gerekiyordu. Fakat sorun; arabanın ileriye gitmeden önce bir süre arkaya doğru gelmesiydi! Bir iki denemeden sonra faka bastığımızı anladık. Özge arabayı durdurup derin bir nefes aldı ve tam tekrar denemek üzereyken karşıdan motosikletiyle gelen 30’larında bir adam motordan inip adeta koşarak yanımıza geldi. Yukarıda hiçbir şey olmadığını, nereye gittiğimizi sordu. Köyün adını söyleyince “geri dönmelisiniz” dedi ve “Arnavut” olduğunu söyledi. Biz de tam “Türkiye’den geliyoruz” demek üzereyken “anladım” dedi ve güldü. Ardından bana dönüp “Abi push!” dedi. Arabanın arkasına geçtik ve Özge gaza basınca arabayı itekledik. Birkaç denemeden sonra mutlu sona ulaşmıştık.

Yardım meleği gibi imdadımıza yetişen Arnavut, beni takip edin diyerek motoruna atladı ve bizi ana yola çıkardıktan sonra el sallayarak uğurladı. Adada ikinci kez insanlığa olan inancımız artıyordu!

Kısa bir süre sonra Vourliotes köyündeydik. Dağın eteklerinde yer alan köyün deniz manzarası nefisti.

Dar sokaklardan etrafa bakına bakına yürüyerek köyün merkezine ulaştık.

Eleni & Diamantis Yunan lokantasına oturup köfte, patates, boğma rakıya benzettiğim suma ve uzo sipariş ettik. Yemek öncesinde aperatif olarak, üzerine leziz bir zeytinyağının gezdirildiği, salatalık ve iri kuru fasulye geldi. Gayet lezzetliydi. Sumayı sert bulsam da köfte bayağı bayağı ev köftesi tadında ve çok güzeldi.

Yemekten sonra köyün sokaklarında bir süre daha dolaştık.

Özellikle merkezde özene bezene hazırlanmış merdiven sokaklar ve renkli kapılar çok güzel görünüyordu.

Ufak gezintimizin ardından arabaya atlayıp adanın, muhtemelen, en ünlü yeri olan Kokkari’ye gittik.

Sahil kenarındaki yolun neredeyse tamamı keyifli bir şekilde döşenmiş lokantalar ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu olan Kokkari, adada gittiğimiz yerler arasında en canlısıydı. Aynı zamanda en fazla genç turisti de burada görüyorduk.

Denize açılan dar sokaklar göz kamaştırıcı görünüyordu.

Kokkari’den sonra yine yakınlarda yer alan bir başka plaj; Lemonakia’daydık.

Alıştığımız üzere burası da çakıllı bir kumsala, berrak bir denize ve 6 Euro’ya 2 şezlonga sahipti.

Daha önce yazdığım şeylerin benzerlerini bu plajda da yaptıktan sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk.

Normal deniz tatillerimizde kahvaltı yaptıktan sonra bir plaja gidip birkaç kere yüzer, öğlene doğru patates kızartması – bira gibi yaramaz atıştırmalar yapıp ardından da birkaç kere daha denize girip akşama doğru eve geçer. Sonrasında da hazırlanıp akşam yemeğine giderdik. Fakat adada kendiliğinden bambaşka bir düzene ayak uydurduk. Sabah bir plaja gidip öğlene kadar orada takılıyor, öğle yemeği için bir başka yere ya da bir başka plaja gidip orada güneşi güçsüzleştirene kadar pinekliyor. Dönüş yolunda da gözümüze çarpan bir yerde akşam yemeğimizi yiyorduk.

Adadaki son tam günümüzde de değişen bir şey olmadı. Gelirken gözümüze çarpan bir başka deniz kenarı mekânı olan Kalypso’ya ulaştığımızda güneş irtifa kaybediyordu.

Kısa bir süre oturduktan sonra dayanamayıp tripodu kurdum ve güneşin batışını çekmeye başladım. Bir süre sonra hayatımda ilk kez güneşin denize battığına şahitlik ediyordum. Gerçekten nefisti!

Çupra, karides ve uzo sipariş edip pişti oynamaya başladık. Yemekler masaya gelirken oyunumuz da “beraberlik”le sonuçlanıyordu.

Denizden gelen hafif esintiyle mideye indirdiğimiz ızgara çupra, karides ve uzo olabildiğince leziz ve güzeldi.

Yemekten sonra eve ulaşıp arabayı park ettikten sonra Karlovasi’nin merkezine hiç gitmediğimize fark edip kendimize hayıflandık. İki sokak ilerimizde bulunan merkezdeki lokanta, bar ve kafelerde oturan insanları görünce hayıflanmalarımızı iki katına çıktı. Neden daha önce gelmemiştik ki!

Hayıflanmalarımız sakinleşmeye yüz tutunca, olabildiğince uzatarak eve doğru yürümeye başladık. Çok şirin yazlık evler, çiçeklerle bezenmiş bahçeler ve süslenmiş duvarlar gördükçe içimiz açılıyordu.

3 Eylül 2017, Pazar (Sisam Adası, Kuşadası)

Sabah 8.30’da kalkıp, dün aldığım ama beğenmediğimiz kuruvasanları telafi etmek adına, dün gece dolaşırken fark ettiğimiz daha cici pastanelerin yolunu tuttum.

Madem erken çıktım biraz gezineyim diyerek önce merkezde turladım. Kilisenin yanından geçerken pazar ayini olduğunu fark edip insanları rahatsız etmemek için girişten içeriye kısa bir bakış attım ve pastanelere devam ettim.

Gözüm dönmüş olacak ki eve geri döndüğümde elimde, sade, elmalı ve çikolatalı kuruvasan tutuyordum. Fakat ne yazık ki dünküler gibi bunların da fazla yağlı ve tatlıydı. Neyse ki diğer kahvaltılıklar güzeldi.

Samos’taki son kahvaltının ardından hazırlanıp ilk gün gittiğimiz Hippy’s’in bulunduğu Patomi plajına gittik. Dalgasız denizde yüzdük, güneşlendik, pinekledik ve 12 gibi toparlanıp evin yolunu tuttuk.

Plajdan eve doğru dönerken, bugüne kadar gördüğüm en güzel graffitilerden birinin yanından geçiyorduk. Arabadan indim ve yakından bakıp fotoğraf çektim. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Eve geçip bavulları topladık ve saat 1’de Mitch’e anahtarları teslim edip önerileri için çok teşekkür ettik. Arabaya atladık ve Karlovasi’ye veda edip tatile başladığımız; eski adı Vathi yeni adı Samos Town’a doğru sürmeye başladık.

Yolda bir benzinlikte durup depoyu doldurduğumuzda toplam 21 Euro’luk benzin harcadığımızı öğreniyorduk. (1lt benzin = 1,598 Euro.)

Arabayı görevliye teslim ettiğimizde güneş tepemizdeydi ve Samos Town adeta yanıyordu. Vapurun kalkmasına daha 3 saat olduğu için ve gelmişken en azından merkezi dolaşmak istediğimiz için derin bir nefes aldık ve önce aslan heykelli meydana ulaşıp kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra arka sokağa geçip bir banka oturduk ve evden çıkarken hazırladığımız şeyleri yedik.

Yemeğin ardından Samos Town’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Tüm adada olduğu gibi burada da dar sokaklar, önlerinde rengârenk açmış çiçekler olan evler ve merdiven sokaklar çok güzel görünüyorlardı.

Bir süre ilerledikten ve yükseldikten sonra güneşten ötürü yorularak dönüş yoluna geçtik.

Yeğenler Gülce, Zeynep ve Sümeye’ye ufak hediyeler aldıktan sonra yemek yediğimiz bankın karşısındaki dondurmacıda mola verdik.

Dondurma ile serinlemeye çalışarak bir süre idare ettikten sonra saat 15.00 civarında araba kiralama şirketine bıraktığımız bavullarımızı aldık ve hemen karşıdaki limana ulaştık. Haliyle aklımızdaki soru; geliş gibi dönüşün de bol beklemeli olup olmayacağıydı. Biz kuyrukta beklerken Yunanlı görevlilerin bazıları motorlarıyla, bazıları yürüyerek limana geliyorlardı.

Muhtemelen, kuyruğun sonu güneşte kaldığı için bir görevli S şeklinde bir düzen kurmak için kuyruğu ikiye bölüp, arka kısmı öne doğru ilerletti. Fakat tıpkı geldiğimizde bir görevlinin herkesi, yine muhtemelen güneşte beklemesinler diye, sık ve çoklu sıralar yaptırarak binanın içine aldığında olduğu gibi, bir sürü kişi, “bu Yunanlılar Türk’ü Türk’e düşman ederler ha!” kıvamında hafif gülerek ama kinayeli muhabbetler döndürüyorlardı. Hatta tam arkamızda duran 14-15 yaşlarındaki çocuğun, benzer bir gönderme yapan babasına, “baba öyle bir şey olursa, ben onlara ne yapacağımı biliyorum sen merak etme!” çıkışı da garipti doğrusu. Ama daha çocukken “ayıdan post, Yunandan dost olmaz”  sözü öğretilen insanların, hele bir de “düşman” ülkede paranoyak olmaması söz konusu bile olamazdı herhalde!

Pasaport kuyruğu beklediğimizden hızlı ilerliyordu. Bu yüzden kontrolden geçip freeshoptan birkaç şey alıp, görevliye sorarak belirlediğimiz, vapurun gölgede kalacak tarafına oturduk.

Tam planlandığı gibi 17’de kalkıp 18.30’da Kuşadası’na ulaştık.

15-20 dakika süren pasaport ve x-ray kontrolünden sonra Kuşadası’na resmi olarak girişimiz yaptık. Ardından karşıya geçip deniz kenarındaki Mavi Balık & Meze’ye oturduk. Birkaç meze ve rakı söyleyip bir süre takıldıktan sonra taksiye atladık ve otobüse binip evin yolunu tutuk.

Lokantada otururken şahit olduğum Kuşadası merkezin inanılmaz yoğunluğu ve trafiği, bir tatil yöresinde olduğumuzu düşününce, bana oldukça ürkütücü geldi. Bu durumu taksiciye ve döndükten sonra Kuşadası’nda yazlığı olan arkadaşlara sordum, merkezin hep öyle olduğunu söylediler. Tatil yöresi değil de sanki büyük bir şehirdi.

Samos adası, çok katlı evlerin olmayışı, köy/kasaba yapısının ve yeşilliklerin korunuyor olması kısacası bozulmamış görünümüyle şirin bir sayfiye kasabası gibiydi. Bu yüzden de bayıldık. Zaman olmadığı için Potami Şelaleleri ya da Pisagor’a gidemedik bu yüzden de “bir dahaki sefere” bıraktık. Geçen yıl Yunanistan anakarada çok çok iyi balık ve deniz ürünü yediğimiz için Samos bizi çok fazla tatmin etmedi ama bu demek değil ki yiyecekler vasattı. Gayet güzel ve leziz şeyler yedik, içtik ama anakara bambaşkaydı. Deniz ve kumsallar gayet güzeldi. Favorimiz ise bakir ve eşsiz görüntüsüyle Mikro Seitani’ydi…

Böylece 2017’yi “yurtdışı” anlamında kapattık. Bakalım 2018 bizi nerelere götürecek…

Anı videosu;

Samos Adası Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2

31 Ağustos 2017, Perşembe (Yoncaköy, Kuşadası, Sisam Adası)

Sabah 7.15’te kalktığımızda ev halkı uyanmış bize yolluk sandviç bile hazırlamışlardı. Evin büyükleriyle kucaklaşıp nefis ötesi misafirperverlikleri için teşekkür ettik ve 7.30’da “Özlem seyahat” ile yollara düştük. 8’de Kuşadası’ndaki Ege Ports’un (Büyük Liman) önündeydik. Özlem’le vedalaştıktan sonra uzun kuyruğa girip internetten aldığımız biletlerin “boarding kart”a çevrilmesi için beklemeye başladık. Kuyruğun yavaş ilerlemesi dokuzdaki feribotumuzu düşününce endişelenmemize sebep oluyordu. Fakat gelip gidenlerin yaptığı muhabbetlerden feribotun buradaki işlemler bitene kadar bekleyeceğini, bunun da normal bir şey olduğunu öğrenip derin bir nefes aldık. Saat 9’da sıra bize gelmiş, turizm acentasından biletlerimizi almıştık.

Feribota doğru ilerlerken, biletini alan limana gittiği için, “en azından pasaport kontrolü kısa sürecek” diye konuşuyorduk. Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi. Sabah girdiğimiz kuyruğun bir benzeri de pasaport kontrolünde bizi bekliyordu. Sıkılmıştık ama yapacak bir şey yoktu. Kısa bir süre sonra bir görevli yanımıza gelip, “memur musunuz?” diye sordu. “Hayır” dedik, “SGK dökümünüz var mı?” diye ikinci aşamaya geçti. “Yok” dedik. “Genelde bu cevabı veriyorlar, bir inceleyelim” dedi. Pasaportları aldı ve gitti. Aklıma 15 Temmuzdan bir hafta sonra Göteborg’a giderken ne olur ne olmaz diye yanıma aldığım SGK dökümler gelmişti.

Pasaportların geri gelmesi, kontrolden geçiş derken feribot hareket ettiğinde saatlerimiz 10.22’yi gösteriyordu. Kısacası Kuşadası’ndan çıkmamız 2 saat 22 dakika sürmüştü.

Feribot dense de İstanbul’daki vapurların bir benzeri olan seyahat aracımızla tam planlandığı gibi 1,5 saat sonra Vathy Limanındaydık. Vapurdan inerken burada da uzunca bir kuyruğun bizi beklediğini görüp üflemeye başladık. Vapur görevlisine “hep mi böyle?” diye sorduğumuzda, “bayram yoğunluğu, normalden 2 kat daha fazla insan var” cevabını alıyorduk. Ufacık limanda 2 gişe çalışıyordu ve işin garibi x-ray cihazı olmadığı için kontrolden sonra bir kadın görevli tek tek bagajları açıp içlerini inceliyordu. Haliyle bu da işlemlerin uzamasını sağlıyordu. Derken, derken saat 13’te adaya resmi olarak girişimizi yaptık. 500 metre ilerideki araba kiraladığımız yerden aracımızı teslim aldık ve kalacağımız Karlovassi’ye doğru sürmeye başladık.

Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla, ara ara da deniz kenarındaki yerleşim yerlerine ait evlerin arasından süzüle süzüle Karlovassi’de kiraladığımız evin önündeydik. Daha önce yazıştığımız Mitch’le selamlaşıp evi teslim aldıktan sonra, “önerdiğiniz lokantalar, plajlar ya da kesin gidin diyeceğiniz bir yerler var mı?” diye sorduk. Anlattılar, harita üzerinden gösterdiler, biz de notlarımızı aldık.

Eve yerleşip bir süre nefeslendikten sonra yemek yemek üzere Mitch’in önerdiği, geleneksel Yunan yemekleri yapan Kerkes’e doüru yürümeye başladık.

Dar sokaklardan bir süre ilerledikten sonra yemek dağıtan bir motorluya sorup mekânı bulduk ve içeriye girdik. Beklediğimizden çok uzun süren yolculuk nedeniyle karnımız normalin birkaç misli daha fazla gürültülü bir şekilde zil çalıyordu.

Bar-lokanta kıvamındaki mekânın içinde, birkaç masayı birleştirip oturmuş bir grup erkek ile en arka masada 2 orta yaşlı erkek bulunuyordu. Kısa bir süre sonra görevli yanımıza geldiğinde, menü istedik ama utana sıkıla bir gülümsemeyle menülerinin olmadığı cevabını aldık. Özge karnını sıvazlayıp “açız” deyip gülünce adam, “gelin benle” işareti yaptı ve bizi barın arkasında yemelerin bulunduğu yere götürüp çat pat İngilizceyle neler olduğunu tek tek anlattı. Biz de 2 yemek seçtik ve ardından içecek olarak şarap istediğimizi söyledik. Bira otomatları gibi bir musluktan bir bardağa şarap doldurup tatmamız için bize uzattı. Tam denerken de arkadaki dolaptan yerel şaraplardan birini çıkarttı ve onu da başka bir bardağa doldurup uzattı. Seçimimizi yaptıktan sonra 0.25’lik bir karafı işaret etti, biz de onayladık ve masamıza geri döndük.

Orta yaşlı görevlinin sevimli hareketlerini birbirimize anlatıp “çok güzelmiş burası” diye muhabbet ederken, sonradan adının Nik olduğunu öğreneceğimiz, yan masadaki Abilerden biri bize selam verip, “nerelisiniz?” diye sordu. “Türkiye” yanıtını duyunca da, “merhaba!” dedi ve güldü. Ardından da, çat pat İngilizcesiyle kısaca, “biz dostuz, aramızda hiçbir sorun yok, tek sorun politikacılarda” dedi. Biz de kendisini içten bir şekilde onayladık. Ardından bize, “şarap mı içiyorsunuz?” diye sordu. “Evet” dedik. Bir kere daha sordu, şaşırmıştık ama cevabımızı yeniledik. Akabinde “ister misiniz?” diye sorduk. “Biz uzoyla başladık, birayla devam ediyoruz. Şarap da içersek evin yolunu bulamayız” dedi. Gülüştük. Birkaç dakika sonra masaya 0,25 karaflık bir şarap geldi. Tam “biz istemedik” diyecekken Nik Abi “benden” işaretini yaptı. Diyecek söz yoktu, tam teşekkür ederken bir 0,25’lik daha masaya geldi. Bu sefer de yanındaki Abi “benden” işareti yapıyordu. Çok çok teşekkür edip ardından kadeh kaldırdık. Nik Abi diğer masaya seslenip, Yunanca bir şeyler söyledi. Masadaki adamlardan biri bize dönüp, “merhaba” dedi güldük. Ardından da, ne diyoruz diye sordu, “şerefe!” dedik.

Yemeğin son bölümünde Nik Abi yanımıza gelip, ismi, adresi ve telefon numarası yazan bir notu bana uzattı ve “bir kere daha gelin ve bende kalın” dedi. Teşekkür ettik, vedalaştık ve gitti.

5-10 dakika sonra masadaki diğer Abi bize selam verip, elimizi sıktıktan sonra mekândan ayrıldı. Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken tekrar masaya geldi ve dışarıdan kopardığı bir demet çiçeği Özge’ye uzattı ve gitti. Diyecek bir şey yoktu. Hem de çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuştuk. “Vay be!” diyerek birbirimize baktık. Eğitim sistemimizin çocukluğumuzdan beri bize “düşman” olarak anlattığı iki yabancının bize gösterdiği misafirperverlik, insana olan inancımızı arttırmıştı.

Hesabı ödemeye gittiğimizde elimizde içemediğimiz 0,25 karaflık şarap vardı. O yüzden sadece 11 euro olarak yemek parasını ödemek için 20 euro uzattık. Görevli “1 euro var mı?” diye sordu, yoktu. O yüzden 10 euro aldı. Bu da ayrıca bir güzellikti. Çok teşekkür edip, mutlu mesut bir şekilde eve döndük, plaj çantamızı hazırladık ve yönünüzü Patomi plajındaki Hippy’s’e doğru çevirdik.

Yaklaşık 5 kilometre uzağımızda yer alan plaja varıp arabayı park ettik. Merdivenlerden indiğimizde ilk olarak sağlı sollu sebze ekilmiş ufak bahçelerden, ardından da incik boncuk bir sürü güzel objeyle, tabloyla çok güzel ve salaş bir şekilde tasarlanmış olan Hippy’s’in içinden geçip plaja ulaştık.

İçecek alınması durumda ücretsiz olan şezlonglarımıza yerleşirken bir yandan da yan gözle dalgalı denizi kesiyorduk. Bir süre bekledikten sonra durulmayacağını anlayıp hazırlandık ve çakıllı kumsaldan geçip orta derece soğukluktaki suya atladık. Dalgalardan ötürü bulanıklaşan denizde bir süre yüzüp serinledikten sonra her yerimize kuru yosun parçaları doluşmuş şekilde şezlongumuza geri döndük.

Güneşlendik, etrafı izledik, kitap okuduk, uyukladık ve akabinde toplanıp arabaya atlayıp eve döndük.

Duş alıp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için plajdan dönerken deniz kenarındaki masalarını görüp gelmeye karar verdiğimiz Meltemia’ya gittik.

Garson yanımıza geldiğinde Türkiye’den olduğumuzu anlayıp hemen Türkçe menüler getirdi. Kızarmış mastello peyniri, ızgara ahtapot, kızarmış sardalya ve uzo sipariş ettik. İşin ilginç yanı, geçen yıl anakarada bol bol içtiğimiz ve beğendiğimiz uzo markası olan, “babacım” diye telaffuz edilen mpampatzim var mı diye sorduğumuzda garsonun “yok, hiç de duymadım” yanıtını vermesiydi. Şaşırmıştık fakat sonraki günlerde Samos’ta, genelde, adada üretilen uzo markaları satıldığını öğrenecektik. Biz de garsonun önerisiyle %45’lik giokarinis marka uzo söyledik.

Uzo oldukça kolay içimli ve lezzetliydi. Yemeğin özeli ise, hellime benzeyen ama keçi sütünden yapılan kızarmış mastello peyniriydi. İkinci sırada ise ızgara ahtapot geliyordu. Tıpkı anakarada olduğu gibi burada da yemekten sonra bir ikram geliyordu bu da genellikle tatlı oluyordu. Meltemia’da da limonlu ve bademli bir tatlı ikram edildi. Gayet güzeldi.

Hesabı istediğimizde yanımıza gelen garsonun Türk olması da ilginçti.

Bol beklemeli geliş kısmı moral kırıcı olsa da adadaki ilk günümüz beklediğimizden çok güzel geçmişti.

1 Eylül 2017, Cuma (Sisam Adası)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltımızı yaptık ve 10 gibi adada en çok görmek istediğim plaja doğru tekerlekleri döndürmeye başladık.

Çoğunlukla tırmanarak, 10 kilometre sürdükten sonra gitgide daralan ve bozulan, bol virajlı 5 kilometre daha ilerledik.

Bir süre sonra arabayla daha fazla gitmenin tehlikeli olacağına karar vererek bir çıkıntıya arabayı park ettik ve denize doğru yürümeye başladık.

30 dakika sonra gözlerimize inanmayacağımız kadar güzel olan “Küçük” Mikro Seitani plajındaydık. Tıpkı Roma, Budapeşte, Salzburg ve Madeira’da olduğu gibi dakikalarca durup izlenecek, göz kamaştırıcı bir manzaraydı!

(“Takılıp kalınan büyüleyici manzaralar” listesini şuraya koyalım dursun: 1. Sant’Angelo Kalesi’nin (Castel Sant’Angelo) avlusundan Roma’nın muhteşem görüntüsü, 2. Budapeşte’deki elinde defneyaprağı tutan kadın heykelinin (Szabadság Szobor / Liberty Statue) de bulunduğu Gellert tepesinden (Türkçedeki adıyla Gürz Elyas bayırı) Tuna nehri ve Budapeşte’nin eşsiz görüntüsü, 3. Salzburg kalesinden Alplerin eteğindeki, olabildiğince yeşillerle kaplı nefis şehir manzarası, 4. Madeira’daki São Lourenço ucunda dalgaların çarptığı bol katmanlı devasa kayalıklar ve 5. Samos Adasındaki Mikro Seitani Plajı’nın yeşil-mavi tonlardaki efsanevi görüntüsü girdi.)

Yeşilden maviye doğru ilerleyen deniz ve kumsalın hemen girişinde yer alan kocaman sarımsı kaya efsanevi bir görüntü sergiliyordu.

Görüntüsü aklıma ilk kez 2000’de gittiğim ve hayran kaldığım Sedir Adasını berraklığı ise geçen yıl anakarada gittiğimiz ve taptığımız Elafonisos plajını getiriyordu.

Plaja vardığımızda sadece orta yaşlı bir çift vardı. Biz de havlumuzu serdik, hazırlandık ve cam gibi berrak denize atladık.

Dalgalı olmasına rağmen deniz olağanüstü derecede berraktı.

Denizden çıkıp kumsala uzandıktan bir süre sonra 8-9 kişi daha “yerleşimden uzak” plaja ulaştılar. Evi kiraladığımız Mitch’in, muhtemelen İngiliz olan, arkadaşı bir gün önce bize bu bölgenin koruma altında olduğunu ve yunusların geldiğini söylemişti.

Dönüş yolumuzun da uzun olacağını düşünerek, öğlene doğru nefis plaja veda ettik ve yokuş yukarı tırmanmaya başladık. 30 dakika sonra arabadaydık.

Bu sefer hedefimiz güneyde yer alan ve normalde planımızda olmayan ama Mitch’lerin önerdiği 30 km uzaklıktaki Limnionas plajıydı.

Bol tırmanmalı ve virajlı bir yolculuğun ardından çarşaf gibi önümüze serilmiş bir denize sahip olan plaja ulaştığımızda karınlarımız “açız açız açız” diye tempo tutuyorlardı.

Arabayı park edip ilk gördüğümüz lokantaya ulaştığımızda bizi oğluyla tavla oynayan yabancı bir turist karşılıyordu. “Muhtemelen burası bir lokanta ama biz geldiğimizden beri kimse yok. Eğer yemek yemek istiyorsanız az ileride kumsalın yanındaki yeri deneyin. Biz öğlen yedik beğendik” önerisine uyup kumsalın dibindeki lokantaya kurulup karışık atıştırma tabağı ve lokal şarap siparişi verdik.

Midelerimizi şenlendirdikten sonra şezlonglara kurulup Samos’taki ilk çarşaf gibi denizde yüzmenin hazzını tattık. Tamamen kum zeminli berrak denizde şnorkelle yüzüp balıkları takip ederken kendimi kocaman bir havuzda gibi hissediyordum. Harikulade bir duyguydu.

Deniz tatili klasiği olarak güneşlenip, kestirip, kitap okuyup, pinekledikten sonra “adettendir” diyerek deniz camı ya da fayansı bulmak için plajı kısa bir süre arşınladım. Samos’ta gittiğimiz tüm plajlar çakıl olmasına rağmen deniz camı ya da fayansı bulmak imkânsızdı. Ama burada özel bir durum söz konusuydu. Şöyle ki; hayatımın en güzel mavi tonuna sahip, tombul ve ful oval hatlara sahip deniz camını burada buldum. Zaten onun dışında tüm adada biri ham, biri de olgun olmak üzere iki tane yeşil cam buldum o kadar.

Keşif işlerini de bitirdikten sonra toplanıp yine Mitch’lerin önerdiği ve “hem yemek yersiniz hem de güneşin batışını izleyebilirsiniz” dediği Orizontas’a doğru yola koyulduk.

Orizontas’a vardığımızda saatlerimiz 19.30’u gösteriyordu ve güneş dağın arkasına doğru inişe geçmişti.

Lokanta adanın en yüksek yerlerinden birinde bulunduğu için güneş dağın arkasına düşerken bir yanda Karlovassi diğer yanda da Agios Kirykos dâhil birçok adanın siluetlerini izleyebiliyordunuz.

Bizimle ilgilenen elemanın hoş muhabbeti nedeniyle aklımıza geçen yıl Nuri ve Burçak’ın önerisiyle anakarada gittiğimiz ve bayıldığımız Neraida’yı getiren Orizontas’da lokal beyaz şarap eşliğinde kuskus pilavlı ve parmesan peynirli keçi eti yedik. Tek kelimeyle muhteşemdi!

İkinci günümüz de pek güzel geçmişti.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1

2017 deniz tatili için merkez noktamıza, daha önce görmediğim ve çok merak ettiğim, Efes Antik Kentini koyup çevresine bakınmaya başladık ve hazır Schengen vizemiz de varken Kuşadası’nın hemen karşısında yer alan ve İyonyalı filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusu Pisagor (MÖ 570 – MÖ 495) ve Yunan gökbilimci ve matematikçi Aristarkus’un (MÖ 310 – ca. MÖ 230) doğduğu, Yunanistan’ın Osmanlı’dan en son aldığı ada ve aynı zamanda Türkiye’ye en yakın Yunan adası olma özelliklerini taşıyan Sisam (Samos) Adasında karar kıldık. Şans bu ya Özlem’in de Efes’e gideceğimiz gün Selçuk yakınlarındaki yazlığında olacağını öğrenince yüzlerimize bir gülümseme saplandı kaldı!

10’unda Abreg’i ağırladığımız akşam Airbnb’den ilk karar kıldığımız Kokkari’de birkaç ev bakınsak da sonrasında daha batıda yer alan bir evi 3 gece için 531 TL’ye (128 Euro) kiraladık. Ardından feribotun varacağı Vathy limanda bulunan Thrifty’den, otomatik vites olduğu için düz vitesin neredeyse iki katına, 3 günlük 765 TL’ye (184,50 Euro) arabamızı kiraladık ve 379,8 TL’ye (90 Euro) feribot biletlerimizi aldık.

Bir sonraki gün mapsten evin yerine bakınırken, hem nette bulduğum “Samos’taki en iyi 19 plaj” listesinde görüp, bayıldığım ve “gitmemiz gerek” diye not ettiğim iki plaja oldukça yakın olduğunu, hem de gitme planı yaptığımız Karlovasi’de bulunduğunu görüp sevindirik oldum. Heyecanım biraz daha artmış bir şekilde günleri geriye doğru saymaya başladık.

29 Ağustos 2017, Salı (Ankara, Selçuk, Efes Antik Kenti, Yoncaköy)

23.59 Selçuk otobüsü için, uzun bir aradan sonra, AŞTİ’ye ulaştığımda ortalık ana baba günüydü. Ama daha da kötüsü ful karmaşa yaşanıyordu. Zira otobüsümün 4. perona geleceğini öğrenmiş ve orada beklemeye başlamış olsam da oraya başka bir otobüs yanaşmıştı. Muavine “Selçuk otobüsü buraya gelmeyecek mi?” diye sorduğumda “peron görevlisine sorun!” cevabını alıyordum. Ama ortalıkta herhangi bir peron görevlisi falan yoktu. Bu yüzden sırtımda çanta ve arkamdan sürüklediğim bavulumla kalabalık arasından koşuşturarak tüm yanaşan otobüslerin önünde yazanlara tek tek bakıyordum. Neyse birkaç volta attıktan sonra Aydın otobüsünün kalkışa 10 dakika kala yanaştığını fark edip, yine de, muavine sordum ve bavulu verip yerime oturdum.

30 Ağustos 2017, Çarşamba (Yoncaköy, Selçuk)

Dolmuş gibi birçok il ve ilçe terminaline girip çıktıktan, bir kere yarım saatlik normal mola, 2 ya da 3 kez de (tuvalet, benzinlik, yolculardan birinin bagaja koyduğu kedinin kaçması vs.) zorunlu molalardan sonra 10.30’da Selçuk terminalindeydim. Normalde Özge’den önce varacağımı düşünsem de neredeyse benden 1,5 saat önce yazlığa ulaşmış hatta Özlem’le fotoğraf çekip bana göndermişlerdi bile. Terminalden minibüse atlayıp 11.10 civarında yazlığa ulaştım. Dursun amca beni aldı ve eve götürdü.

Selamlaşma ve kucaklaşmanın ardından bahçeye kurulmuş nefis kahvaltı masasına oturup, bir yandan midemiz şenlendirirken bir yandan da bol kahkahalı muhabbetimizi yapıyorduk. Uzun süren otobüs yolculuğunu unutmuştum bile. Mini tatilimiz pek güzel başlamıştı.

Bir süre dinlenip hazırlandıktan sonra rehberimiz Özlem’in peşine düşüp, heyecanla görmek istediğim Efes Antik Kenti’ne doğru yol almaya başladık.

Kendimi bildim bileli antik kentlerde dolaşmayı büyüleyici bulmuşumdur. Nelere şahit ettiklerini asla öğrenemeyeceğimiz binlerce yıllık yapıların arasında dolaşmak, inanılmaz estetik ve inceliklerle dolu mozaiklerin, heykellerin, tapınakların karşısında durup incelemek benim için çok etkileyici anlardır.

Klasik Yunan döneminde İyonya’ya ait on iki şehirden biri olan ve sonraki yıllarda önemli bir Roma kenti olan Efes’te dolaşırken de etkilenmemek imkânsızdı.

Bugünlerde gezdiğimiz Efes, Büyük İskender’in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yılında kurulur.

Lisimahos, kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27 – MS 14) zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

Antik kente giriş yaptıktan ve eskiden denizin ulaştığı, kenarları dev sütunlarla çevrili taş yol bizi, 24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük açık hava tiyatrosuna götürüyordu.

Üç bölümlü oturma basamakları olan tiyatronun çok süslü ve üç katlı sahne binası tamamen yıkılmış.

Tiyatrodan çıkıp bir süre ilerledikten sonra hayatımda gördüğüm en güzel yapılardan birine bakıyordum.

İlk Çağ Uygarlıklarından olan İyonya döneminde inşa edilen, 14.000 kitaba ev sahipliği yapmış olduğu tahmin edilen, ön cephesi iki katlı, kendisi üç katlı Celsus Kütüphanesi!

El yazmaları rulolar halinde, galerilerden oluşan üst katlarda saklandığı kütüphanenin duvarlarında bulunan motifler efsanevi görünüyordu.

Gezi sırasında birçok farklı açıdan gördüğüm kütüphane gerçekten de çok büyüleyiciydi.

Kütüphaneden çıktıktan sonra ayrıca para verilerek girilen Yamaç Evler’ini dolaşmaya başladık.

Peristilli (sütunlarla çevrili, bahçe gibi avlusu olan ev veya ön yüzünde sütunlu girişi olan ev) ev tipinin en güzel örneklerinden biri olan ve teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri oturuyordu.

Modern evlerin konforunda olan evlerin duvarları mermer kaplama ve fresklerle, taban ise mozaiklerle kaplı.

Hepsinde kalorifer sistemi ve hamam bulunan evlerin arasından dolaşırken gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki göz kamaştırıcı Zeugma Mozaik Müzesini getiriyordu.

Yamaç Evlerinden çıktıktan sonra Özge ve Özlem çıkışa doğru ilerlerken ben 30+ derecede olmasına rağmen, “dolaşma adrenalim” tavan olduğu için yolculuğuma devam ediyordum. Az ileride ufak bir tiyatro daha vardı.

Taş sokaklarda bir süre daha dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerledim ve arabaya atlayıp Efes Arkeoloji Müzesi’ne doğru ilerlemeye başladık.

Ama önce az da olsa karnımızı şenlendirmeliydik. Müzenin karşısında bulunan Selçuk Köftecisine oturduk ve paylaşmak üzere bir tane şiş ve bir Girit kabağı söyledik. İnce uzun koyu yeşil renkli kabaktan yapılan zeytinyağlı kabak yemeği hafif tatlımsı tadıyla oldukça lezzetliydi.

Türkiye’nin en önemli müzeleri arasında bulunan Efes Arkeoloji Müzesinde ilk olarak gözlerimi kamaştıran şey MÖ 1. yüzyılda yapılmış olan Afrodit heykeliydi.

Müzede Efes Antik Kenti ve çevresinde bulunan birçok önemli heykel ve obje sergileniyor.

51-96 yılları arasında Roma İmparatoru olan Titus Flavius Domitianus’un heykeli de en ilgi çekici eserlerden biriydi.

Ama en etkileyici olanı dünyaca ünlü Efes Artemis heykelleriydi.

MS 1 ve 2. yüzyılda yapılmış olan heykeller ihtişamın ve detayın vücut bulmuş haliydi.

Oldukça etkilenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra Selçuk’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Selçuk ufak ve güzel bir kasabaydı. Sallana sallana yaptığımız gezi sırasında Özge, arkadaşları tarafından, leylekler için yapılmış olan yuva platformlarını gösteriyordu.

Özlem ise heykeltıraş Mehmet Aksoy’un imzasını taşıyan Kurtuluş Yolu Anıtı’nı gösterdi ve oldukça ilginç hikâyesini anlattı. Her yıl 26 Ağustos tarihinde saatler 12.30’u gösterdiği sırada sanatçının yaptığı heykelin gölgesi olarak yere Atatürk’ün görüntüsü düşüyordu. Sanatçının 3 yıl gözlemledikten sonra yaptığı anıt, bugüne kadar gördüğüm en yaratıcı çalışmalardan biriydi. Heykeltıraş Aksoy aynı zaman da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Sarıkamış şehitlerini anma törenleri için gittiği Kars’ta ucubeye benzeterek, belediye tarafından yıkılacağını ve yerine park yapılacağını söylediği Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı yapan sanatçı.

Saat 19.30 civarlarında eve geri döndük ve hızlıca hazırlanıp batmak üzere olan güneşin eşliğinde hemen dibimizde bulunan plajın yolunu tuttuk. Sığ olan kumsaldan ilerleyip kısa bir süre yüzdükten sonra evin yolunu tuttuk.

Akşam nefis bir mangal ve bol bol muhabbetin ardından günü tamamladık.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 7

28 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Paris’teki son tam günümüze gözlerimizi açtıktan sonra kahvaltımızı yaptık ve yürüyerek 20. bölgede yer alan meşhur Pere Lachaise mezarlığına gittik.

1802’de yapılan ve küçük bir kız çocuğunun defniyle açılışı yapılan mezarlık o günlerde şehrin dışında yer aldığı için pek kullanılmamış. Fakat 1817’de mezarlığı popülerleştirmek için Belediye birçok ünlünün mezarını buraya taşıyarak bugünlere gelmesini sağlamış.

Her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan mezarlıktaki neredeyse her bir mezar sanat eseri şeklinde olduğu için oldukça gezilesi ve güzel bir yer.

La Fontaine, Oscar Wilde, Balzac, Edith Piaf, Jim Morrison gibi ünlülerin bulunduğu mezarlıkta Ahmet Kaya

Ve Yılmaz Güney’in de mezarları bulunuyor.

Mezarlıktan çıktıktan sonra metro durağına doğru ilerlerken Özge’nin “Mali’nin yemesi gereken şeyler” listesinde yer alan ve tostlanmış sandviç diyebileceğim panini satan bir yer görüp hemen edindik ve afiyetle mideye indirdik.

Metro ile bir sonraki durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne gittik. Bence yine müthiş görünüyordu.

Fransız Devrimi döneminde, 1793’te kurulan ve yılda 1,9 milyon ziyaretçisi olan müze binası, doldurulmuş hayvanlar, iskeletler ve türlerin sunulma şekilleri oldukça etkileyici. Müzedeki favorin ise, avluda yer alan çeşit çeşit doldurulmuş hayvanın bir arada bulunduğu alan. Çünkü bu sayede hayvanların gerçek boyutlarını ve şekillerini bir arada oldukça rahat bir şekilde görebiliyordunuz.

Müzeden çıktıktan sonra metro ile bu sefer dünyaca ünlü L’ouvre müzesine (1793) doğru ilerledik. U şeklinde üç yapıdan oluşan müzenin avlusunda yer alan meşhur büyük piramidin önüne geldiğimizde güvenlik aramasını bekleyen uzunca bir kuyruk vardı ama düşündüğümüzden hızlı ilerliyordu.

Güvenlikten geçip merdivenle aşağıya indikten sonra 17’şer Euro ödeyerek biletlerimizi ve 5 Euro ödeyerek de bir adet sesli rehber aldık. Üç girişten birini seçip içeri girerken Özge playstation kolu gibi sağ ve sol işaret parmaklarınızı bile kullanabildiğiniz 2 ekranlı rehberi çözmeye çalışıyordu. Bu arada ben de yönlendirmeleri takip ederek daha önce hiçbir yerde görmediğim İslam Sanatı Bölümünde dolaşmaya başlıyordum. Müslüman ülkelerden getirilen parçaların sergilendiği bölüm oldukça ilgi çekiciydi.

Bu sırada Özge sistemi çözmüş ve yaklaşık 50 dakika süreceği ön görüsünde bulunan “Müzenin Başyapıtları” turunu keşfetmişti. Çarşamba ve Cuma günleri 21.45’e kadar müze açık olduğu için rahattık bu yüzden usul usul yönergeleri takip ederek ve rehberin anlatımını dinleyerek dolanıyorduk.

Fakat sisteme göre yanlış yerdeydik bu yüzden geldiğimiz avluya geri dönüp diğer bir girişten müzeyi dolaşmaya başladık.

İlk ilgi çekici eser Mısır piramitlerinde bulunan Sfenkslerden biriydi. Oldukça etkileyici görünüyordu.

Ardından 1820’de Yunanistan’ın Milos Adasında bulunan ve Fransa’nın İstanbul büyükelçisi tarafından L’ouvre’a kaçırılan Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykeline ulaştık. Artık bir simge olan heykel oldukça göz kamaştırıcıydı. Rehberi kullanan Özge anlatılanları dinleyip bana aktardığı için kendimi gerçek bir rehberle dolaşıyor gibi hissediyordum. 🙂

Küçük bir tur yapıyor olsak da bir başyapıttan bir başkasına doğru ilerlerken geçtiğimiz odaların ve eserlerin ihtişamları göz alıcıydı. İşte o an L’ouvre’un neden bu kadar övüldüğünü daha iyi anlıyordum. Müzenin korkunç geniş bir eser havuzu (yaklaşık 38 bin parça) ve aynı zamanda eşsiz bir sunum zekası vardı! Bu yüzden bugüne kadar gezdiğim en güzel müze kesinlikle L’ouvre’du.

Bir sonraki başyapıtımız Yunan tanrıçası Artemis (Latin: Diana) heykeliydi. Milattan önce 325 yılında Leochares tarafından bronz olarak yapılan heykelin Romalılar tarafından 1 veya 2. yüzyılda yapılmış kopyası olan heykel çok güzel görünüyordu.

Bir heykel sever olarak ayrıntılarını çok sevdim.

Bir sonraki durağımız simgeleşmiş bir başka eser olan Eros’un Öpücüğü’ydü. (Psyche Revived by Cupid’s Kiss, 1787-1793)

Antonio Canova’nın 1787-1793 yılları arasında yaptığı eser, Aşk tanrısı Eros’un ölümlü bir kız olan Psyche ile olan aşkını konu alıyor.

Ve son olarak L’ouvre deyince ilk akla gelen eser olan Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının (1503-1506) sergilendiği bölüme ulaştık. Müzenin her yerinde Mona Lisa’ya ulaşmak için yönlendirmeler bulunuyordu. Haliyle bir ziyaretçi seli sürekli başyapıtın etrafını çevreliyordu.

Neden böyle bir gaza geldim bilinmez ama ben de en arkadan başlayıp bekleye bekleye en öne doğru ilerledim ve bir adet fotoğraf çektim, o da, aceleden olacak, biraz flu çıktı ama olsun elimden geleni yaptım içim rahat. 🙂

Turumuz sonlandıktan sonra da müzede dolaşmaya, etrafa bakınmaya devam ediyor, bulduğumuz ilgi çekici bir eser önünde durup numarasını sesli rehbere girip bir süre takılıyorduk. Dolaşma isteğimiz bir türlü sönmese de artık iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Girişte, peynir kesmek için yanımıza aldığımız ve güvenlik tarafından alınan çakımızı geri almak için izin alarak girdiğimiz yer olan piramitten dışarıyı çıktık ve çakıyı alıp metroyla eve doğru ilerledik.

Son akşam yemeğimizi “mahallenin lokantası” Pozada’da yaptık. Menüyü göz gezdirirken birkaç gün önce Antoine’larda içtiğimiz nefis şarabın 89 Euro olduğunu görüp bizle paylaştığı için mutluluk duyduk! Yediklerimiz arasında favorim kekik ve yeşil limon kremalı, siyah pirinçli morina balığıydı. Afiyetle mideye indirdikten sonra eve geçip günü noktaladık.

29 Haziran 2017, Cuma (Paris, İstanbul)

Sabah kahvaltının ardından Pembe Panter izleyerek oyalandık. Saat 12’de RER A ile 2 durak ilerideki RER B’ye geçip treni beklemeye başladık. Bu arada iki tane Fransızca anons sürekli tekrarlanıyordu. Biri “elektrik kesintisi nedeniyle” diye başlıyor, diğeri de “2 tren peş peşe gelecek dikkat edin” diyordu. Bu arada kalabalık çoğalıyor ve her anonsu duyan kuşkuyla ekrandaki tren saatlerine bakıyordu. Haliyle ben de birkaç kere baktım ama herhangi bir değişiklik görünmüyordu. Aklıma Roterdam’da raylardaki sorun nedeniyle tren seferlerinin iptal olması ve 100 Euro ödeyerek taksiyle Schiphol’a gidişim geliyordu. Bu yüzden maps’e bakıp havaalanına ne kadar uzakta olduğumuzu, taksinin ne kadar tutacağını falan kontrol ediyordum. Tek umut kaynağı ekrandaki dakikaların azalmasıydı. Neyse ki tam zamanında tren geldi ve binip havaalanına ulaştık.

Tıpkı daha önce gittiğim Avrupa’daki Havaalanları gibi burada da herhangi bir aramadan geçmeden bagajımızı teslim ettik ve pasaport kontrolüne doğru ilerledik. Bu arada, anladığımız kadarıyla, geliş yönünde başı boş bir bavul bulunduğu için geçişler durdurulmuş bu yüzden de bir insan kalabalığı oluşmuştu. Neyse ki gidenler için bir sorun görülmediği için pasaporttan geçtik, 2 dükkanlı ufak duty free’de biraz takıldık ve uçağın kalkacağı kapıya ulaştık.

16.20’de kalkacak uçağa 16.20’de bindik ve yaklaşık 40 dakikalık rötarla kalkıp öncen İstanbul

oradan da Ankara’ya geçip gezimizi sona erdirdik.

Birçok ilke imza attığım gayet güzel bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 16 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)

Paris, Arles – Bölüm 6

27 Haziran 2017, Salı (Paris)

Sabah 9’da kalkıp ilk iş yiyecek bir şeyler almak ve Sabah’a gidip birkaç gün önce gördüğüm çikolataları edinmekti. Marketin önüne geldiğimde limonludan vardı ama en çok istediğim passion fruitlu kalmamıştı. Bir umut marketin sahibine sorsam da tükendiğini öğrenecektim. “Sağlık ola” deyip limonluyu aldım ve ayak üstü biraz muhabbet ettik. Abisinin emekli olduğunu, Konutkentte oturduğunu ve bugünlerde Bodrum’daki yazlığına geçtiğini iç çekerek anlatıyordu. Çikolatayı 1,5 yerine 1 Euro’ya verdi ve, bayram nedeniyle olsa gerek, şekerleme ikram etti. Teşekkür edip vedalaştıktan sonra, bu sefer tabelasında, el yapımı olarak kendileri tarafından ürettiğini gösteren ve Özge’nin “ürünleri daha iyi oluyor” dediği, “artisan” yazan bir pastaneden kahvaltılık bir şeyler aldıktan sonra eve doğru yürümeye başladım.

Kahvaltının ardından hazırlanıp 5. bölgede yer alan Paris Büyük Camii’ne (Grande Mosquée de Paris, 1922-1926) gittik. 6 gündür sıcaktan piştiğimiz için kapalı hava pek güzel gelmişti.

Camiye ulaştığımızda girişlerin 14’te başladığını öğrenip hemen karşıda bulunan Doğa Tarihi gibi birçok müzeyi barındıran ve Paris’in ünlü bahçelerinden biri olan Jardin des Plantes’i dolaşmaya başladık.

Kocaman ağaçları, parktan çok ormana benzeyişiyle Paris’te gittiğimiz en güzel bahçeydi.

Bir sonraki gün Doğa Tarihi Müzesi’ne gelmeye karar verip öğle yemeği için Sophie’nin önerdiği Place de la Contrescarpe’a doğru yürüdük.

Bu sırada bir çay dükkanı görüp içeriye damladık. Satıcıdan aromalı bir çay istediğimiz için adam tek tek kutuları açıp önerilerini bizlere koklatıyordu. Hatta birinin kapağını açmadan önce, “boynunuzu eğmeyin” dedi ve kapağı açıp bize yakınlaştırmadan tuttu. Gerçekten de çayın kokusu buram buram burunlarımıza doğru ilerliyordu. Çayları seçtikten sonra bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrenip devrik bir şekilde “komşu” dedi. İlk anda anlayamasak da oturduğu apartmandaki komşusunun Türkiyeli olduğunu bu yüzden de Türkçe olarak sadece bu kelimeyi bildiğini söyleyip güldü. Osmanlı zamanında Güney Amerika’ya giden tüm Ortadoğululara “Türk” dendiğini anlattığında şirketten Caner’in FIFA turnuvalarında oynadığı Meksika takımı Monterrey’in “Türk” lakaplı Arjantinli hocasının hikayesini bildiğim için çok şaşırmadım ama gerçekten ilginçti. Sonrasında El Salvador’lu olduğunu ama Fransa’da herkesin Çinliye benzettiğini söyleyince “ben de sizi Uzakdoğulu sandım” dedim güldü. Ardından benim de Çinliye benzediğimi söyledi güldük.

Adamın anlattığı en ilginç şeylerden biri de dükkanda dekoratif olarak bulunan, kalın bir kalıp şeklinde olan çay kütlesiydi. Uzakdoğuda bunların zamanında para gibi kullanıldığını ve insanların kullanmak isterlerse küp küp kırıp kullandıklarını anlattı.

Ortada ufak bir çeşmenin bulunduğu meydanı lokantalar çeviriyordu. Menülere bakınıp bir tanesini seçip oturduğumuzda yağmur yağmaya başlamıştı. Sandviç ve peynir tabağı ile enerji depoladıktan sonra tekrar camiye doğru adımlamaya başladık. Bu sırada bir kitapçı görüp “plak var mı?” diye sorduk o da bizi çaprazdaki bir dükkana yönlendirdi. Sadece Jazz plakları satan ve efsane bir arşivi olan plakçıda bir süre bakındıktan sonra Özge’nin önerisiyle Dizzy Gillespie’nin birkaç LP seçip satıcıya sorduk ve onun önerdiğini aldık.

İlk kez Paris, Seni Seviyorum (Paris, Je T’aime) filminde gördüğüm ve görülecekler listesine eklediğim cami I. Dünya Savaşı sırasında Fransız kolonilerinde Almanlara karşı savaşan Müslümanların anısına Fransız hükümeti tarafından 1922-1926 yılları arasında tamamlanmış.

Tarihi anıt olarak derecelendirilen ve mimarisi Fas’ın Fes şehrindeki Karaviyyin Camisini andıran, minaresi ise Tunus’un Kayravan şehrindeki Ulu Cami’den esinlenerek inşa edilen cami, Avrupa’nın en büyük camilerinden biri.

Caminin Arap vahalarını anımsatan çok güzel bir bahçesi var.

Oldukça büyük görünen camide mihrabın bulunduğu ve namaz kılınan bölüm gözüme nedense çok ufak geldi. Bu arada içeride uzanmış uyuyan birçok kişi olması da ilginçti.

Son halife II. Abdülmecit, 1944’te sürgünde bulunduğu Paris’te öldüğünde cenazesi Paris Camisi’ne getirilmiş ve 10 yıl süre ile burada kalmış. Ayrıca Paris’in Almanlar tarafından işgal edildiği II. Dünya Savaşı sırasında imam Si Kaddour Benghabrit birçok Yahudi’yi Müslüman gibi göstererek hayatlarının kurtulmasını sağlamış.

Camideyken yağmurun gök delinmişçesine yağıyor olması yazlık ayakkabılarımız ve şemsiyemizin olmamasından ötürü korkutucuydu. Gezimiz bittikten sonra bir süre daha bekledik ama yağmur dinmeyecek gibiydi. Sonunda apartman girişleri ya da dükkan tentelerine sığınarak şemsiye bulacağımız bir yere ulaştık. Satın alıp dışarı çıktığımızda yağmur iyice yavaşlamıştı!

Yürüyerek en başta kilise olarak yapımına başlanan ama 1789 Fransız Devrimi sonrasında Fransız entelektüellerin gömüldüğü bir anıt mezara dönüştürülen Pantheon’a (Panthéon, 1758-1790) doğru ilerlemeye başladık.

Pantheon’a girmeden önce, neden olduğunu anımsamasam da, gözümüze Paris’in koruyucu azizesi Geneviève’nin adını taşıyan Saint-Étienne-du-Mont kilisesi (1494-1624) takıldı.

Kilisenin içinde yer alan merdivenli bölüm oldukça güzel ve farklı görünüyordu.

Kiliseden çıkıp Pantheona’a yöneldik. Roma’daki meşhur Pantheon’dan modellenerek yapılan yapının ihtişamlı sütunları vardı ve duvarlarında Fransız Devrimine ait büyük tablolar yer alıyordu.

Fizikçi Léon Foucault, 1851’de bu yapının kubbesinden aşağıya sarkıttığı 67 metrelik bir Foucault sarkacı ile Dünya’nın kendi çevresinde döndüğünü ispatlamış, bu deneyiyle Fransa ve tüm dünyada büyük ilgi uyandırmış.

Pantheon’dan çıkışında Eiffel Kulesi çok güzel görünüyordu. Yazıyı hazırlarken Sainte-Genevieve tepesi (Montagne Sainte-Genèvieve) üzerinde bulunduğundan, tüm şehre hakim bir manzarası olduğunu öğrendim.

1612’de Medici ailesinden Marie de Medice’nin memleketi Floransa’daki Pitti Sarayı’nın bir benzeri olarak yaptırdığı Lüksemburg Bahçesi’ne (Jardin du Luxembourg) gittik.

Özge daha önce geldiğinde Paris’teki bahçelerde insanların çimlere yayılabildiklerini hatırlıyor olsa da burada da sadece demir sandalyelere ya da banklara oturulabiliyordu.

Bahçeden çıktıktan sonra son durağımız olan Yer Altı Mezarına doğru yürümeye başladık.

Saat 18.40’da 20’ye kadar açık olduğunu öğrendiğimiz, adını Antoine’den duyarak listeye eklediğimiz Paris Yeraltı Mezarı’ndaydık (Catacombes de Paris, 1738). Yaklaşık 6 milyon insanın kemiklerinin olduğu söylenen yeraltı mezarı, 18. yüzyıldaki şehir sınırındaki mezarlığın yetmez hale gelmesi ve çökme problemleri nedeniyle kemiklerin toplanıp yeraltına açılan odalara istiflenmesiyle oluşturulmuş. Fakat gelin görün ki, mezarlığa ulaştığımızda korkunç bir kuyruk bizleri bekliyordu. Çünkü 2 kilometrelik bir alanı kapsayan labirent şeklindeki mezarlığa aynı anda 200 kişiyi alıyorlardı ve öncelik netten bilet almış olanlarındı.

Özge, görevli ile bir ziyaretçinin heyecanlı konuşmalarından öğrendiği bilgiyi teyit etmek için en öndekilere “ne kadar zamandır bekliyorsunuz?” diye sordu. Saat 11’den beri bekliyorlardı ve belki de içeri giremeyeceklerdi! Bir dahaki sefere bilet alıp gelelim diyerek dönüşe geçerken netten bir kontrol ettik. En yakın bilet 15 Temmuzdaydı!

Eve dönüp bir süre dinlendikten sonra yürüyerek Masilva’nın önerdiği Etiyopya lokantasına gittik. Burada da sıra vardı. Bir süre bekledikten sonra içeri girip içecek yöresel bir şeyler rica ettik. Etiyopya birası ve “içkisi” sundular. Shot şeklinde verilen içkinin tadına bakınca ve sorunca bunun Etiyopya’da en çok tüketilen içki olduğunu ve bir çeşit “rakı” olduğunu öğrendik. Zaten şişenin üstünde yazan tek Latince kelime “Ouzo” idi. Bu arada yaşlı bir çalışan gelip “çok sert içki bu yüzden biz Etiyopya’da çok daha az doldurup sek olarak içeriz” dedi. Özge adamdan buz ve su istedi. Her ikisi de farklı bardaklarda geldi. Özge hepsini tek bardağa döktüğünde adam, “ne yapıyor bunlar yahu!” diye bizi takip ediyordu.

Bir süre daha bekledikten sonra 2 kişilik bir masa boşaldı ve herkesin yediği ana yemekten söyleyip beklemeye başladık. Sini gibi bir tabağın içine serilmiş hafif ekşimsi krepin üstüne serpiştirilmiş, sebzeli kavurma gibi yoğun bir sosu et, benzer bir soslu tavuk, ıspanaklı meze, patatesli meze, taze salata ve yağda çevrilmiş sebzeden oluşan bir yemek geldi. Çatal verilmediği için yemeğin yanında gelen krepi ya da tabak dibindeki krepi koparıp elle yemeği dürüp hüpletiyorduk. Yiyecekler oldukça lezzetliydi. Ama el hamlesiyle krep arasına çok az yemek alabildiğ için çok fazla krep yemek benim için zordu.

Karnımızı da doyurduktan sonra eve dönüp Peter Sellers’ın meşhur Pembe Panter filmlerden birini izleyerek günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 4

23 Haziran 2017, Cuma (Paris, Arles)

Plana göre Arles’a gitmek için önce metro ile Gare de Lyon’a oradan da 6.07’de Nimes’e gidecek son olarak da 10.55’te Arles’a doğru çufçuflayacaktık. Haliyle bir önceki gün metro istasyonundaki görevliye metro saatlerini sorduk, akşamdan her şeyimizi hazırladık ve ne olur ne olmaz diyerek ikimiz de saatlerimizi ayarlayıp sabah 5’te kalkıp metro istasyonuna doğru yürümeye başladık. Saat 5.24 olmasına ve ilk metro 5.38’de olmasına rağmen istasyonun girişi kapalıydı. Bir sonraki girişe yöneldik ama o da kapalıydı. Şaşırmıştık. Treni kaçırmamak için taksi kullanmayı önerdim ama Özge başka bir çözüm arıyordu. Derken, şu anda çalışmasa da, 2 tane yürüyen merdivenin bulunduğu ve normalde girişin yasak olduğu yerden, muhtemelen evsiz ya da sarhoş bir adamın çıktığını görüp Özge “neden açık değil?” diye sordu. Adam “tam saatinde açılır” kıvamında bir cevap verdi. Bizi tatmin etmeyen bu cevaptan sonra kısa bir süre birbirimize baktıktan sonra yasak olan yerden içeriye girip koşturarak bineceğimiz 1 numaralı metro hattını aramaya başladık. Sonunda istasyondaydık ama ortalıkta ne metro vardı ne de yolcu. O sırada Özge bana dönüp, “ha siktir!” dedi. Evde bir şey unuttuğunu düşünüp, “nasıl olsa geri döneceğiz” kıvamında hazırladığım cevabı dillendirmek üzereyken, “saat daha 4.30!” dedi. O an benim telefonumun henüz alarmının çalışmadığını fark ettim. Türkiye saatiyle uyanmıştık! Oysa iki gün önce “saatini geriye alsana” demiştim o da “n’olcak ya” diye yanıtlamıştı.

Yapacak bir şey yoktu. Burada oturacak bir yer olmadığı için bir başka hatta geçelim dedik ve ilk durak olduğu için sağlı sollu iki metronun boş bir şekilde beklediği 6 numaralı metro istasyonunda oturup beklemeye başladık. Bu sırada merdivenlerden gelen elinde anahtarlı bir adam bizi kuşkuyla süzüp ilerledi ve bir süre sonra birine bağırmaya başladı. Siyahi bir eleman çıktı ve merdivenlerden yukarı çıkıp uzaklaştı. Muhtemelen adam metronun bir çalışanı ve uzaklaştırdığı adam bir evsizdi ya da başka bir şey. Bu arada ben istasyonu boş yakaladığım için ufak bir çekim yapmak adına tripodumu kuruyordum ki dönüş yolundaki adam beni görüp biraz sertçe, “no camera!” dedi. Ben de yerime geçip oradan ufak bir çekim yaptık. Bu arada köpekli bir kadın görevli merdivenlerden inip yanımızdan geçince bulunduğumuz yerin güvenli olduğunu fark edip rahatladık.

Uykulu gözlerle koltuğa yayılmış bir şekilde zaman geçirmeye çalışırken Özge’nin arkasından bembeyaz saçları olan yaşlı bir kadının yaklaştığını fark ettim. Tam ona işaret edecekken kadın Fransızca bir şeyler söyleyip Özge’nin bavuluna bir tekme salladı. Tam ayağa kalkacakken kadın kendi kendine mırıldanıp arkasını döndü. Eliyle üstündeki eşofmanı düşmesin diye tutan kadın muhtemelen hem evsiz hem de deliydi. Özge şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kadının bavulu tekmelerken söylediklerinden sadece “şişko!” dediğini anladığını söyledi ve “şişman mıyım gerçekten?” diye sordu. Güldük.

Saat 5.30’da 1 numaralı metro ile gara, 6.07’de de trene binip Nimes’e doğru yola koyulurken doğrudan devrilmiştik.

9.10’da Nimes’e inip kruvasan, tatlı ve çay ile kahvaltı yapıp yaklaşık 1 saat rötar yiyerek trenle Arles’a geçtik.

Gardan eve doğru kısa bir süre ilerledikten sonra surların arasından geçerek şehre girdik.

Antoine ve Claire’in evine doğru ilerlerken gördüğümüz eski evler ve dar sokaklarıyla şehir çok güzel görünüyordu. Aklıma doğrudan Venedik geliyordu.

Antoine’ların evi 3-4 evle birlikte aynı avluya açılan 2 katlı oldukça güzel bir evdi. Anahtar için bir süre etrafa bakındıktan sonra Antoine birden kapıyı açınca şaşırıp kaldık çünkü evde olmayacağını düşünüyorduk.

Oradan buradan laklak ederken Antoine’ın içtiği biranın 25’lik olduğunu görüp şaşırdım. Malum Türkiye’de ve birçok ülkede 33 veya 50’lik şişeler tercih ediliyordu. Sorduğumda “Fransa’da genelde 25’likler tercih ediliyor” cevabını alıyordum. Ülkenin şarap ülkesi olduğunu düşününce gayet normaldi aslında.

Bir süre dinlendikten sonra hazırlanıp Özge’nin arkadaşları Sophie ve Laurene’le buluşmak için hemen dibimizde yer alan ve şehrin en ünlü yapılarından biri olan, 90 yılında Romalıların yaptığı Arles Amfitiyatrosu’na (Arènes d’Arles, 90) doğru yürümeye başladık. Günümüzde boğa güreşlerinin de yapıldığı amfitiyatro oldukça heybetli görünüyordu.

33 derece sıcaklık ve nemli hava nedeniyle gölgelerden ilerlemeye çalışıyorduk. Sophie ve Laurene’le buluşup ufak bir şehir turuna çıktık. Romalılar için önemli bir liman kenti olduğu için birçok önemli yapıyı barındıran Arles’da dolaşırken Antik bir Roma kentinde dolaştığınızı hissediyordunuz.

Amfitiyatronun hemen arkasında bulunan Antik Tiyatro (Théâtre antique d’Arles) da gayet güzel görünüyordu.

Dar sokaklar ve hoş evlerin arasından bir süre daha ilerledikten sonra Mule Blanche’da mola verip yemek yedik.

Yemek servisinden önce, tıpkı Paris’te de olduğu gibi, su ikram ediliyordu. Benim en beğendiğim yemek safranlı ve kişnişli tekir balığıydı! Çok lezizdi doğrusu.

Yemeğin ardından sıcağa rağmen kenti adımlamaya devam ettik. Şehrin Roma liman kenti olması dışında en önemli özelliği ünlü ressam Van Gogh’un ustalaştığı, kendine özgü bir üslûp geliştirdiği ve Rhone Üzerinde Yıldızlı Gece ya da Kafe Terasta Gece gibi birçok ünlü eserini yaptığı şehir olmasıydı.

Van Gogh’un 1888’de çizdiği en ünlü eserlerinden biri olan Kafe Terasta Gece’nin (Café Terrace at Night, 1888) konu edindiği kafenin önündeydik. Aynı renkte ve şekilde muhafaza edilen kafe oldukça ilgi çekici görünüyordu. Fakat sıcaktan ötürü açılmış olan şemsiyeler yüzünden tam anlamıyla kafeyi göremiyordunuz. Bu yüzden iki gün sonra akşam gelip şemsiyeler kapalıyken bir fotoğraf çektim.

Sıcak, sokaklar, evler derken bir kere daha yorulmuştuk. Önce Glacier Arelatis’te dondurma yedik.

Naneli, lycheeli ve vanilyalı benim tercihlerimdi. Pek güzeldi ama akşamüstü hayatımın en güzel dondurmasını yiyeceğimin henüz farkında değildim.

Dondurmadan sonra bu sefer de Rhone nehrine doğru yürüdük.

Ünlü bir kitapevinde bir süre bakındıktan sonra Constantine Hamamının (Baths of Constantine) yanından geçip tekrar Cafe Van Gogh’un bulunduğu Forum meydanına ulaştık.

Tatlı bir şarap olan muscat deneyip, bir süre laklak ettikten sonra Sophie ve Laurene’e veda edip eve geri döndük.

Endomondo “5.5km yürüdünüz” diyordu.

Antoine’den sonra eşi Claire ve ufaklıkları Leonie ve Philemon ile tanıştım. 4 yaşındaki Leonie yenilesi bir yaratıktı! 7 yaşındaki Philemon ise enerjisi tavan yapmış komik, eğlenceli bir erkek çocuğuydu. Dünya tatlısı insanlardı.

Akşamüstü avluda muhabbet ederken Leonie su fışkırtan oyuncağı ile bizleri serinletirken, Philemon bir karınca yuvası görüp akla gelmeyecek savaş stratejileri geliştiriyordu. Bunların en yaratıcısı, yuvanın etrafını sararak dizdiği ikişer kısa tahta ile “katapultlar” yapmasıydı. Kısaca üsteki tahtanın havadaki kısmına eliyle vurunca tahta ileri doğru fırlıyordu! Kahkahalar arasında yaptıklarını izledik.

Papanın Roma’ya gitmeden önce yaşadığı bölgenin adı olan ve o bölgede üretilen, birkaç gün sonra Paris’te oldukça pahalı olduğunu öğreneceğimiz, Châteauneuf-du-Pape marka nefis ötesi şarap eşliğinde akşam yemeği ve peynir tabağının ardından Claire masaya bir dondurma getirdi. Portakal ve muskatlı (küçük Hindistan cevizi / baharat) dondurma inanılmaz lezzetliydi. Onun mu yaptığını sorduğumda gülerek “evet” dedikten sonra Soleileïs adında bir dondurma dükkânından bahsetti. 8 ay çalışan, 4 ay ise bulabildiği tüm organik meyve ve sebzelerle çeşitli kombinasyonlar deneyerek en acayip lezzeti bulmaya çalışan bir kadının sahip olduğu dükkânı hemen “gidilecekler” listemize ekledik. Claire bu dondurmayı en son 2 yıl önce yediğini ve bir kere daha yemek için tam 2 sene beklediğini söylediğinde iştahımız iyice artmıştı doğrusu!

24 Haziran 2017, Cumartesi (Arles, Gard)

Cumartesi günü 9’da kalkıp kahvaltı ve ardından ufaklıklarla bir süre oynadıktan sonra Türkiye’ye götürmek üzere bir şeyler almak için dışarı çıktık.

İlk olarak Antoine’ın söylediği ikinci el plakçıya gidip Edit Piaf’ın 1958’de basılmış 4 şarkılık La Via en Rose / L’hymne A L’amour 45’liğini 8 Euro’ya satın aldım. Ardından dün gittiğimiz kitapevinde gözüme kestirdiğim Daft Punk’ın en sevdiğim albümü olan Random Access Memories’i 21,90 Euro ödeyip sepete ekledim ve birkaç tane de güney şarabı alıp alışverişi sonlandırdık ve Pazar yerine doğru ilerledik.

Sebzeler, meyveler, balıklar ve en çok ilgimi çeken peynirler çok güzel görünüyorlardı. Yola çıkmadan önce herkes yiyecek bir şeyler alacak ve bir yere oturup onları atıştıracaktık. Biz de peynir almaya karar verdik ve bir tezgahın önünde durduk.

Özge satıcıdan sevdiği peynirlerden kesmesini rica ederken ben de müşterilerin denemesi için kesilmiş ufak peynirleri ağzıma atıp tatlarına bakıyordum. Bir, iki, üç derken muhtemelen beş-altı tane denedikten sonra Fransız peynirlerinin gerçekten çok özel olduğunu bir kere daha anlıyordum.

Peynirleri aldıktan sonra öğle yemeği için Jerome ve eşinin yanına gittik. Sonrasında Antoine ile Leonie de bize katıldı ve afiyetle getirilenleri yiyerek laklak ettik.

Yemeğin ardından dün geceden beri heyecanla beklediğimiz dondurmalardan yemek için adımlamaya başladık.

Soleileïs’in önüne geldiğimizde saatlerimiz 13.40’ı gösteriyordu. Dün Claire’in bahsettiği kadın usul usul dondurmaları yerleştiriyor ve 14’deki açılış için hazırlanıyordu. Dışarıdaki masaya oturup beklemeye başladık. Dondurmacı kadın saat tam 14’te kapının önünde bulunan sandalyeyi alarak açılışı yaptı. Hemen içeriye damlayıp çeşitlere göz gezdirmeye başladık.

Hepsi birbirinden ilgi çekici görünen dondurmalardan yabani erikli, rom ve üzümlü, zeytinyağlı ve vanilyalıda karar kılıp masamıza döndüğümüzde kesinlikle hayatımda yediğim en güzel dondurmaları yiyordum. Nefis ötesiydi!

Dönüş yolunda Antik Tiyatro’ya uğradık. Özge görevliye biletler hakkında bir şey sorarken adamın bıyık altı gülümsemesine şaşırmıştı. Bir süre sonra adam üstümdeki şirin baba tişörtünü gösterip, “kusura bakmayın şirin babayı görünce güldüm” diyince biz de gülerek görevliye eşlik ettik.

Saat 15.30 gibi arabalara atlayıp belediye düğünün yapılacağı Beaucaire’e doğru ilerlerken 36 derece sıcaklık iç kavurucuydu.

Türkiye’dekine benzer “evet”lerin ve kısa bir nikahın ardından tekrar arabalara atladığımızda hava sıcaklığı 39’u gösteriyordu! Neyse ki ormanın içinde yer alan bir kamp alanına gidiyorduk.

Yaklaşık 20-30 dakika sonra Sousta kamp alanındaydık.

Rhone nehrine bağlanan Gardon nehrinin geçtiği kamp yeri oldukça güzel görünüyordu. Kayıt yaptıracağımız sırada cüzdanımı evde unuttuğumu fark ediyordum ama neyse ki pasaporta ihtiyaç olmadı. Alanda bir sürü Alman ve Hollanda plakalı araç ve karavan görüyorduk. Prefabrik evler, büyük çadırlar ve karavanları görünce aklıma Akyaka’da kalırken uğradığımız kamp alanı geliyordu. Çadırları kurduktan sonra hazırlanıp düğünün yapılacağı ve Antoine’ın “nefis bir yere gideceğiz” diye daha önceden anlattığı Gard Köprüsü’ne (Pont du Gard, 1) doğru yürümeye başladık.

Kokteyl alanı ünlü köprünün hemen yanında yer alıyordu. Romalılar tarafından 1. yüzyılın ortalarında inşa edilen ve Uzes yakınlarındaki pınarlardan Roma şehri Nemasus’a (Nimes) su taşıyan yaklaşık 50 km uzunluğundaki bir su yolunun parçası olan su kemeri oldukça heybetli görünüyordu.

Daha önce Türkiye’nin birçok yerinde su kemeri görmüştüm ama bunun kadar büyük ve tamamen korunmuş olanını ilk kez görüyordum.

Bir yandan bir şeyler atıştırıp laklak ederken bir yandan da, sıcak havadan ötürü, sürekli Gardon nehrinde yüzen insanları kıskançlıkla takip ediyorduk.

Bir ara köprüye doğru yürüsem ayıp olur mu acaba diye düşünürken Özge’nin arkadaşlarından Olivier ve birkaç kişi yanıma gelip “hadi köprüye gidelim” dediler. Olivier, 30 yıl önce en üst kısım olan su kemerinde de yürünebildiğini ve defalarca oradan yürüdüğünü ayrıca şu an nerede olduğunu hatırlamasa da köprü üstünde Romalılar zamanında çizilmiş cinsel içerikli resimler olduğundan bahsetti ama kısa süreli gezimiz sırasında gözümüze çarpmadı.

Köprüden döndüğümüzde kokteyl sona ermiş herkes düğün salonuna gitmişti.

Bizimkinden farklı olarak ara ara oyunların oynandığı düğün eğlenceliydi.

Mesela birinde gönüllüler pistte koyulan sandalyelere oturuyorlar ve sunucu örneğin, “ruj bulun” dediğinde fırlayıp görevi yerine getirdikten sonra sandalyelerine geri dönüyorlardı ama her görevde bir sandalye eksiliyor böylece bir kişi oyundan düşüyordu. Kahkahalar attığımız birçok sahneyle karşı karşıya kaldık!

Bir ara dışarıda “Flamingo dansı” yapalım fikri ortaya atıldı. Grup tek tek figürleri çalıştı ve bir süre sonra piste sergilediler.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Olivier’in tam bir disko canavarı olduğunu, muhtemelen kemiklerinin olmadığını şaşkınlıkla fark ediyordum. Hem enerjisi bitmiyor hem de inanılmaz hamleler yapıyordu.

Gece 1,5 civarlarında salondan ayrılıp çadırlarımıza dönüp günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 3

22 Haziran 2017, Perşembe (Paris)

Sabah yaptığımız ufak bir kahvaltının ardından hazırlanıp 11.20’de alışıldığı üzere Nation’a gidip bu sefer 6 numaralı metroya binip Bir-Hakeim’de inerek Eiffel Kulesine doğru yürümeye başladık. Bu hattaki metrolar daha önce bindiklerimize göre daha eskiydi. Mesela duraklarda kapıları açmak için kolu 180 derece yukarı doğru döndürmeniz gerekiyordu. Metro istasyonlarının bazılarından çıkmak için yanınızda biletinizin olması gerekiyordu. Çünkü çıkışta da turnikeleri açmak için bir kere daha biletleri kullanıyordunuz. Paris bugüne kadar gittiğim ülkeler arasında toplu taşımada en fazla bilet denetimin yapıldığı şehirdi. Fakat buna rağmen göz göre göre turnike üstünden atlayanlar, çıkan insanların ardından içeri dalanlar ya da çıkışlarda çıkan insanlara yakın geçip dışarı çıkan bir sürü insanı görmek mümkündü.

Hava sıcaklığının 39’a çıkacağı şimdiden hissedilebiliyordu. Kulenin bulunduğu alana ulaştığımızda beklediğimden çok daha az turist olması isabetti doğrusu. Ben bilet sırasına girerken, muhtemelen bir gün önce başına güneş geçtiği için sabahtan beri hafif hafif başı dönen Özge kitap okuyup pineklemek için çimlere doğru ilerliyordu.

Sıra bana geldiğinde görevli “sadece 2. kata çıkmak için 11, 2 ve en üst kata çıkmak için 17 Euro lütfen” dedi. Gelmişken zirve yapmak gerek diyerek 17 Euro verip önce arama ardından da asansör için beklemeye başladım.

Beklerken sürekli göz gezdirdiğim “demir yığını” şeklindeki kulenin şekli, rengi ve basit yapısı, hiç beklemediğim şekilde beni büyülüyordu.

Fransa gezim sırasında gördüğüm en orijinal ve etkileyici yapı hiç şüphesiz Eiffel Kulesiydi.

Asansörü beklerken, sonradan Bangladeşli olduğunu öğreneceğim, orta yaşlı bir adam başka turistlere sarmış uzun uzun geyik yapıyordu. Asansörde de başka turistlere sardığına şahit oldum.

İkinci kattan şehir, tarihi yapılar, bahçeler, köprüler ve Sen nehri gayet güzel görünüyordu.

Gezintinin ardından bir kere daha asansör sırasında beklemeye başladım. Az sonra bizim Bangladeşlinin heyecanlı bir şekilde arkadaşlarıyla muhabbetlerini işitiyordum.

En üst kat haliyle daha havalıydı. Mesela şampanya satın alabiliyordunuz. Ya da Gustave Eiffel’in saygın misafirlerini ağırlamak için kulenin tepsinde yaptırdığı küçük odayı görebiliyordunuz. Odada 10 Eylül 1889 yılında Eiffel’in kızı Claire ile birlikte Tomas Edison’u ağırlaması sahneleniyordu.

En üst kattan şehri daha da kuş bakışı ve güzel görünüyordu.

Bir ara video çekerken çaprazdaki bir kadının birkaç kez “oh my god!” demesine tepkisiz kalamayıp kafamı çevirdim. Erkek diz çökmüş evlenme teklif ediyordu. Konuklar kısa bir süre durup kadının cevabını bekledi. “Evet”den sonra önce alkış, ardından da tebrikler edildi ve herkes kaldığı yerden gezisine devam etti.

Bu sefer de aşağıya inmek için asansör bekliyordum. Asansöre bindiğimde Bangladeşli Abi asansör görevlisi siyahi genç kıza şakalar yapıyordu. Asansör önce alışveriş yapılabilen 1. katta durdu ardından da yere indi. Eiffel gezisi 2 saat sürmüştü.

Saat 3’e geliyordu ve sıcaklık iyice yükselmişti. Kısa yürüyüşümüz sırasında etrafta sürekli at kestanesi ağaçları görmek, Oslo’dan sonra bir kere daha şaşırmamı sağlıyordu. Çünkü çocukluğu geçirdiğim Esat’taki Başçavuş sokağın neredeyse tamamı at kestaneleriyle kaplı olduğu için bana çok sıradan bir ağaç gibi gelse de Oslo’da ya da Paris’te tüm turistlik yerlerde bu ağaçla karşılaşmak garipti 🙂

Bir şeyler yemek için gözümüze kestirdiğimiz Relais de la Tour’a oturduk ve ördek ve elmalı tart sipariş ettik. Arkadaki televizyonda yüksek sıcaklar nedeniyle Eiffel’in yanındaki havuza girmiş çocuk ve yetişkinlerin görüntüleri dönüyordu. Kızarmış ördek but ve azcık karamelize edilmiş soslu elma turtası gayet güzeldi.

Yemeğin ardından nehre doğru yürürken gözümüze çarpan ilginç yapı Rus Ortodoks Holy Trinity Katedraliydi.

Nehrin kenarında Özge ile vedalaşıp Zafer Takı’na (Arc de triomphe de l’Étoile, 1806-1832) doğru yürümeye başladım. Napolyon Bonapart, Austerlitz savaşında galip gelen Fransız askerlerine “evinize zafer taklarının altından geçerek döneceksiniz” diye seslenmiş ve 1806’da takın yapılmasını istemiş. Fakat araya giren bir sıra olay nedeniyle tak ancak 26 yıl sonra tamamlanabilmiş.

12 caddeye yol veren geniş ve büyük bir döner kavşakta yer alan tak gayet güzel görünüyordu.

Bir süre bakındıktan sonra tekrar Özge’nin bulunduğu Sen nehrinin kenarına doğru yürümeye başladım. Bu arada hava çok sıcak olduğundan, biraz serinlik vermesi için midir bilinmez ama geldiğimiz günden bu yana birçok sokaktaki kaldırım kenarlarında temiz ve berrak su aktığını görüyordum. Ayrıca Paris’te geldiğimizden bu yana gördüğümüz motosikletlerin büyük bir bölümünün önünde iki tekerlek olması da ilginç bir ayrıntıydı.

Özge’ye ulaştıktan sonra nehir kenarından bir süre yürüdükten sonra Grand Palais’ın (Grand Palais des Champs-Élysées, 1897-1900) önünden geçip Champs-Élysées’yi kestik ve Concorde Meydanı’na (Place de la Concorde) ulaştık.

Muhtemelen Fransa bisiklet turu nedeniyle sokakların kenarlarına portatif tribünler yapılmıştı.

Yol üstünde gördüğümüz Aux Delices de Manon’a oturup ahududulu milföylü bir tatlı ve frambuaz, limon ve passion fruitlu sorbe/dondurma yedik. Hepsi pek lezizdi ama keşke seçimlerimizin hepsi ekşi olmasaydı. Bu dükkanın bir ilginç yanı ise oturursanız fiyatların daha yüksek olmasıydı. Muhtemelen bu yüzden maps’teki puanı 5 üstünden 2,2.

Hesabı ödedikten sonra Aşçı Fare (Ratatouille / Ratatuy) animasyonunda, penceresinde ölü farelerin asılı bulunduğu “haşere ile mücadele” dükkânını görmek için maps’te işaretlediğim yıldızı takip etmeye başladık. Fakat o yıldız aslında bizi dünyaca ünlü makaroncu Ladurée’ye götürüyordu.

Evde de defalarca yapmayı denediğim ama orijinalini ilk kez yiyeceğim makaroncuda renkler, çeşitler ve elbette fiyatlar göz kamaştırıcıydı. Tanesi 2,1 Euro olduğu için 5 tane seçtik. Original Columbia (çikolatalı), lavantalı, yeşil elmalı, passion fruitlu ve portakal çiçekli.

Tattığımda ilk fark ettiğim şey kabuğun benim yaptığım gibi kıtırımsı olmadığı idi. Acayip derece ince ve hafif bir baskıyla kırılabilir yumuşakçaydı. Kolombiya çikolatalı hariç dolgu bölümü de benimkinden çok farklıydı. Zira benim kullandığım tarifte dolgu malzemesi çikolatayı eritip içine eklenerek hazırlanıyordu. Oysa burada jölemsi bir kıvamda marmelat şeklindeydi. İlk denememde bu ayrıntılara önem vermeye karar verdim çünkü artık önümde gerçek bir örnek vardı! 🙂

Ara ara durarak leziz makaronları ufak ısırıklarla mideye indirdikten sonra önce Aşçı Fare‘ndeki ünlü “haşere ile mücadele” dükkanına (Destruction Des Animaux Nuisibles) uğradık. Ancak kepenk kapalıyken bir fotoğraf çektim. Kapanlara asılı olan farelerin 1925’te Sen nehrinden gelen gerçek fareler olduğunu gösteren yazıyı okuyunca animasyondaki sahne daha da gerçek bir hale büründü.

Chatelet’den metroya binip eve ulaştığımızda endomondo “12km yürüdünüz” diyordu.

Evde bir süre pinekleyip dinlendikten sonra 9 numaralı metroya binip akşam yemeği için Oberkampf’a gittik. 13 Kasım 2015’te yapılan vahşi terör saldırısında 100 kişinin hayatını kaybettiği Bataclan da bu bölgede yer alıyordu. (Arles’dan döndükten sonra gittiğimiz Pere-Lachaise mezarlığında da bu saldırıda yaşamını yitirmiş 21 yaşındaki genç bir kadının mezarını görecektik.)

Bir süre etrafta dolaştıktan sonra Zeynep’in “kesin bruncha gidin” dediği BigLove’da şansımızı denemeye karar verdik. İçerisi tıklım tıklımdı ve ortam gayet güzel görünüyordu. Menüye bakınca lokantanın İtalyan yemekleri yaptığını fark ettik. Yediklerimiz arasında en nefisi stracciatella ve trüf mantarlı burrate idi. Bir çeşit mantarla yumuşak ve sulu peynirin karışımı olan yemek, zeytinyağı ve ekmekle birlikte çok lezzetliydi bayıldık.

Böylece Paris’e bir virgule koyup bir sonraki gün Arles’a doğru yelken açacaktık…

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 2

21 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Sabah 8.30’da kalkıp kahvaltılık bir şeyler almak için sokak başındaki pastaneye (boulangerie patisserie) gittim ve kruvasan ile Pain au chocolat alıp geri döndüm.

Ev sahibinin yememiz için bıraktığı reçeller eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptık. Özellikle kruvasan daha önce yediklerimden oldukça farklı ve lezzetliydi. Çikolatalı “ekmek” ise çok başarılı değil ama güzeldi. Kahvaltının ardından gideceğimiz yerleri maps’te yıldızladım ve saat 10.30 gibi ikinci gün planını yerine getirmek için adımlamaya başladık.

Hava sıcaklığı gün içinde 37 dereceye kadar yükselecek olsa da bol bol durup pinekleyerek güzel bir gün geçireceğimiz düşünüyorduk. Ayrıca dün de tecrübe edindiğimiz üzere ne kadar çok su içersek içelim çişimizin gelmemesi de bol bol yürüyen bizler için bulunmaz bir nimetti.

Rue de Montreuil üzerinden etrafa bakına bakına yürümeye başladık. Bir süre ilerledikten sonra bir marketin sokak raflarında bulunan Lindt’in en sevdiğim çikolatalarından biri olan Passion Fruitlu sütlü çikolatasını görüp fiyatını sorduk. 1,5 Euro’yu duyunca birkaç tane almak istesem de Türkiye’ye götürmeyi düşündüğüm için yanımızda eriyeceğini fark edip dönüşte ya da Arles’dan sonra almaya karar verdim. Bu arada orta yaşlı görevli “Türk müsünüz?” diye sordu. “Evet” deyince 33 yıldır Fransa’da yaşadığını ve 25 yıldır da Sabah adındaki marketi işlettiğini söyledi. Kaldığımız evin yanında da aynı adda bir yer olduğunu söyleyince onu da başka bir akrabasının işlettiğinden bahsetti. “Çikolataları ayırayım istediğiniz zaman alın” dedi ama “hiç zahmet etmeyin” diyerek selam verdik ve kısa bir süre sonra Bastille meydanına ulaştık.

Günümüzde bir anıtın bulunduğu meydanda daha önce Bastille Hapishanesi yer alıyormuş. 14 Temmuz 1789 tarihinde monarşinin suiistimalini temsil edin ve sadece 7 mahkûmun bulunduğu hapishaneye halk tarafından Fransız İhtilali’nin parlama noktası olarak kabul edilen bir baskın düzenlenmiş. 18 yüzyıl sonlarında hapishane taşları yerinden sökülerek yıkılmış ve bizim de birkaç gün sonra yanından geçeceğimiz Concorde Köprüsünün yapımında kullanılmış.

Meydandan IV. Henry bulvarına dönüp Sen nehrine doğru bir süre yürüdükten sonra nehir üstünde yer alan iki meşhur adayı ve her biri birbirinden farklı yapılmış nefis köprüleri görüyorduk.

Kısa bir süre dinlendikten sonra Sophie’nin notlarında yer alan Berthillon dondurması yemek için yıldızladığım ada üstündeki dükkânın kapalı olduğunu fark ettik. Kısa bir süre afalladıktan sonra berthillonun aslında bir dükkânın adı değil de bu bölgede satılan bir dondurma olduğunu fark ettik. Ufacık bir dükkândan 3 çeşit dondurma alıp nehir kenarında oturup afiyetle yedik. Tok ve dolgun tadıyla dondurma son derece lezizdi. Aklıma yıllar önce Kekova kalesindeki butik bir dükkânda yediğim ve bu güne kadar yediğim en güzel dondurma olan şeftalili dondurma geldi. (Birkaç gün sonra Arles’da daha acayibini yiyeceğimin henüz farkında değildim.)

İki adayı birbirine bağlayan Saint-Louis’den geçip kısa bir süre yürüdükten sonra Fransız gotik mimarisinin en güzel örneği olan Notre Dame Katedraline (Cathédrale Notre Dame de Paris, 1163-1345) ulaştık.

İki hafta önce bir teröristin elindeki çekiçle polislere saldırdığı alanın etrafında sirenleriyle sivil polis arabaları geçiyor, az sayıda da olsa otomatik silahlarıyla askerler nöbet tutuyor ve yukarıda bir helikopter dolanıyordu ki gezimiz boyunca bu uygulamanın Paris’teki tüm turistlik yerlerde yapıldığına şahitlik edecektik. 15 Temmuzdan sonra Ankara’da bol bol duyduğumuz ve her duyduğumuzda tedirgin olduğumuz helikopter sesini burada da duymak oldukça garip bir histi doğrusu.

Ara ara dolaşan ve ardından sert bakışlarla etrafı gözleyerek nöbet tutan askerlerin hemen dibinde oturan, muhabbet eden, telefonlarıyla oynayan son derece rahat ve lakayt turistler oldukça tezat ve ilginç manzaralar sergiliyorlardı. (Çekindiğim için fotoğraf çekmedim ama yazıyı hazırlarken keşke birkaç kare alsaydım diye hayıflanmadan edemedim doğrusu.)

Özge’nin “Sacre Coeur’la birlikte bugüne kadar beni en çok etkileyen yer” dediği katedralin üstünde yer alan heykeller, içerideki heykeller, cam süslemeleri ve ayrıntılar gerçekten de etkileyiciydi.

Fakat ne yalan söyleyeyim, benzer bir mimariyle yapılan Milano’daki efsanevi Duomo’yu gördükten sonra buradan o kadar da çok etkilenmemiştim.

Notre Dame’dan çıktıktan sonra adanın ucuna doğru ilerleyip Neuf köprüsünden geçerek ikinci önemli durağımız olan Orsay Müzesine (Musée d’Orsay, 1898-1900) ulaştık.

12’şer Euro ödeyerek bilet aldığımız, eski bir tren garı olan yapının hem dış hem de iç mimarisi oldukça büyüleyiciydi.

Birkaç yıl önce Amsterdam’da müzesine gittiğimde renk tonlarına ve canlılığına hayran kaldığım Van Gogh’un bazı eserleri müzedeki gezimizde ilk gözümüze çarpan çalışmalardı.

Çoğunlukla Fransız sanatına ait, 1848 – 1915 yıllarında arasında yaratılmış heykeller, resimler, mobilyalar ve fotoğrafların sergilendiği müzede, şu anda tam adını hatırlayamasam da, başyapıtların sergilendiği galeri oldukça başarılıydı.

Ernest Christophe’nin son derece büyüleyici İnsanlık Komedyası / Maske (La Comedie Humaine dit Aussi Le Masque, 1827) heykeli.

Henri-Edmond Cross’un canlı renklerliyle insana mutluluk veren Perilerin Uçuşu (La Fuite des Nymphes, 1856) tablosu.

Gustave Courbet’in devasa Sanatçının Stüdyosu (L’Atelier du peintre, 1855) tablosu.

Francois Pompon’in ikonlaşan beyaz ayı (L’Ours blanc, 1922) heykeli.

Aristide Maillol’un etkileyici beyazlık ve doğallıktaki Mediterranee dit aussi La Pensee, 1861 heykeli.

Auguste Rodin’in ürkütücü Cehennem Kapıları (Porte de l’Enfer, 1840) çalışması.

Van Gogh’un birkaç gün sonra gideceğimiz Arles’da çizdiği ünlü Ren Nehri’nde Yıldızlı Bir Gece (Starry Night Over the Rhone, 1888) tablosu.

Claude Monet’nin ünlü Nilüferler (The Water-Lily Pond, 1899) tablosu.

Büyülenmiş bir şekilde Orsay’dan çıktıktan sonra Türkiye’deyken en çok hayalini kurduğumuz şeyi yapmak için bir peynirci bakınmaya başladık. Kısa bir süre dolaştıktan sonra nefis bir peynircideydik. Dışarısı alev alev yanarken dükkânın buz gibi havası da bizi cezbetmeye yetmişti doğrusu.

Kısa bir süre bakındıktan sonra Fransa’nın güney doğusunda yer alan Alpler bölgesi Savoie’de çiğ inek sütünden üretilen dışı küfle kaplı ve sürülebilir yumuşaklıktaki Reblochon ve inek sütünden yapılan, olgunlaşması için dışı samanla kaplanan hafif sert Tomme au Foin alıp dışarı çıktık. İleride bir marketten rose ve fırından da baget ekmek alıp doğruca Tuileries Bahçesine doğru adımladık.

Bahçeye girdiğimizde sıcaktan yere yapışmak üzereydik. Hemen bir çeşmede suyumuzu tazeledik, yüzümüzü yıkadık ve en gölge yere gidip peynirleri doğrayarak, bagetimizi bölerek ve şaraplarımızı bulduğumuz plastik kaba koyarak yemek masamızı hazırlamaya başladık.

Bu sırada etrafımızdaki gölgede pineklemekte olan yaşlılar, ilk defa geçen yıl Rydboholm’de dolaşırken gördüğüm ellerindeki ağır demir bilyeleri, hedefteki bilyeye en yakın yere atmaya çalışarak oynanan Petank / Boules oynamak için hazırlanmaya başlamışlardı.

Bir yandan onları izleyerek, bir yandan da tatilde olmanın verdiği baştan çıkarıcı halet-i ruhiyi içimizde usulca eriterek, peynir ve şarabın tadını çıkarıyorduk.

Yemeğimiz bittikten sonra bahçenin diğer tarafına geçerek ünlü L’ouvre müzesinin girişlerinden biri olan cam piramide,

ve Napoleon’un bir yıl önceki askeri başarılarını anmak için 1806-1808 yılları arasında inşa edilen Carrousel Zafer Takına (Arc de Triomphe du Carrousel) bir göz atıp normalde yemek yemek için not ettiğimiz ama malum karnımız tok olduğu için sadece dolaşmak için Yahudi mahallesi olan Le Marais’a doğru yürümeye başladık.

Mahalleye vardığımızda iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Birkaç kere ara verip dinlendikten sonra bol bol falafel dükkânının yer aldığı mahallede dolanırken Kerem Abinin listeye eklettiği Pompidou Merkezi’ne ulaştık.

O anda anlamasak da bir sonraki gün anımsayacağımız üzere, aslında bugün müzik günüydü, bu yüzden de her yerde canlı müzik yapılıyordu. Biz de bir dondurmacıdan dondurma alıp bir yandan onu yiyerek, bir yandan da canlı müziği dinleyerek nefesleniyorduk. Sonraki günlerde birkaç yerde daha göreceğim üzere dondurmalar külaha gül yaprakları şeklinde sürülerek servis ediliyor, istenirse ortasına bir macaron konuyor ya da yalamak yerine kaşıklayarak yemek isteyenler için bir adet kaşık veriliyordu.

Yandaki dükkandan birkaç hediyelik aldıktan sonra Saint Paul metro durağına vardığımızda artık yorgunluktan düşmek üzereydik. Dile kolay toplam 15,1 km yürümüştük ve saat 8’e geliyordu. 1 numaralı hattı kullanarak Nation metro durağına ulaşıp yukarıya çıktığımızda tıpkı Pompidou’daki gibi her köşe başında birileri ya canlı müzik yapıyor ya da son ses müzik açmış diniyorlardı. Marketten birkaç içecek alıp eve döndük ve Paris’teki ikinci günümüzü de tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…