Kategori arşivi: Dostlar

34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

Kadir Has Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 312 km.

“Hiç hesapta yokken yapılan deplasmanlar” diye bir liste yapsam, muhtemelen 2. Kayserispor deplasmanım ilk sıradan listeye giriş yapar. Bülent’in Cuma günü “Kayseri’ye gidiyoruz arabada yer var, gelmek isteyen olur mu?” sorusuna yaklaşık 10 dakika düşündükten sonra “ben gelebilirim” diye cevap vererek, hiç hesapta yokken 34. deplasmana start vermiş oldum.

Cumartesi günü ufak bir planlama ve 10 TL ödeyerek aldığım misafir takım biletiyle, ilk kez 2013’te gittiğim Kayseri Kadir Has Stadyumu’na doğru pazar sabahı, Mehmet Soylu, Ömer Soylu ve Bülent’le birlikte oluşturduğumuz oldukça ofansif bir kadroyla yola koyulacaktık.

5 yıl önce “ilk 5 mücadelesi” içerisinde Kayseri yolunu arşınlarken bu sefer, bitime 6 hafta kala “kümede kalma mücadelesi” içerisinde Kayseri’ye gidiyor olmak haliyle oldukça can sıkıcıydı. Son kuruşa kadar harcanarak kurulan vasat takımın, daha sezon başında kümede kalma mücadelesi vereceği gün gibi açıkken yönetim ve teknik ekibin “takıma güveniyoruz, başarılı olacağız!” diye defalarca yaptıkları açıklamaların haftalar ilerledikçe kümede kalmak başarıdır”a evrimleşmesi bile başlı başına içine düşülen durumun vahametini gözler önüne seriyordu.

15 Nisan 2018, Pazar

Sabah 8’de Mehmet Soylu ve oğlu Ömer beni aldı ardından da önce Bülent Atlası’ı aldık sonra da Ekin’den Ural Nadir pankartını alıp Kayseri’ye doğru tekerlekler dönmeye başladı.

Saat 10’da Ağaçlı tesislerinde kahvaltı yaptıktan ve ardından

Üç Güzeller’de hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra,

Saat 12:45’te Kadir Has’taydık.

Bizden önce gelmiş olan Ahmet Ay’la selamlaştıktan sonra önce Ural ardından da Alkaralar pankartlarını astık ve tribündeki yerimizi alıp maç saatini eklemeye başladık.

A’dan Z’ye Erozyon…

Özat, Kayserispor karşısına, Galatasaray maçına göre Issah ve cezalı olan Jailton yerine Uğur Çiftçi ve Diallo’yu sahaya sürmüştü. Uğur’un sol beke, Zeki’nin sağ beke geçtiği dizilişte Luccas, Sergey ve Pogba defans göbeğini kapatıyor, orta sahanın sağında Manu, solunda Alper ve ortada Sessegnon ile Diallo yer alıyor, ileride ise GS maçındaki gibi tek başına Deniz bulunuyordu. Bu dizilimde sezon başından bu yana takıma katkısı neredeyse sıfır olan Diallo’nun yerine takıma katkısı her maçta artan Scekic’in olmaması kafamızdaki en büyük soru işaretiydi.

Maçın ilk dakikalarından itibaren Gençlerbirliği taraftarı takımına yoğun bir destek sergiledi. Oyun, son 3 lig maçında gol atamadan 11 gol yiyen ev sahibi Kayserispor’un baskısıyla başladı. Elbette bunda Alkaralar’ın oldukça defansif dizilimi de imkan veriyordu. İlk 10 dakikadan sonra oyun dengelenmeye başladı. Bu esnada Deniz’in ceza alanına gönderilen ortaya vurduğu kafanın dışarı çıkışı deplasman takımının en önemli pozisyonuydu.

28’de Diallo’nun son derece acemice faulünün ardından Kayseri’nin kullandığı serbest vuruşun devamında ev sahibi takım öne geçti. Sonraki dakikalarda Gençlerbirliği topa sahip görünse de hiçbir tehlikeli pozisyon üretemiyor buna karşılık rakibe açıklar veriyordu. 44’te William farkı ikiye çıkartan golü attı.

İkinci devreye Rahmetullah ve Skuletic’i sahaya sürerek başlayan Özat, takımın daha ofansif olmasını istiyordu. İlk yarıdan ötürü takıma tepkili olan taraftarların hepsi oturmuşlar sessiz bir şekilde maçı takip ediyorlardı. Genç oyuncu Rahmetullah’ın enerjisi başlama düdüğüyle birlikte oyuna yansıdı. Sessegnon’un 55’te kullandığı frikiğin direkten dönüşü sonrası Rahmetullah’ın topu takip edişi ve ardından takıma kazandırdığı penaltı atışını Sessegnon gole çevirdiğinde tribünler havaya fırlayıp yeniden takımına destek vermeye başladılar.

Golden sonra canlanan Şimşekler’in gol girişimleri bir türlü sonuç vermeyince oyun yeniden dengelendi. 77’de gelişen bir kontratakta defansın ofsayt diye duraklaması sonucunda Kayserispor, yeniden farkı ikiye çıkarttı ve Gençlerbirliği’nin umutları bir anda söndü.

Bitimin son anlarında Skuletic’in attığı gol kısa bir süre heyecan yaratsa da maç Kayserispor’un galibiyetiyle sona erdi ve Galatasaray’dan 3 puan alarak düşmeme yolunda rakiplerine karşı avantaj sağlayan Gençlerbirliği cepten yiyerek düşme potasının en sıcak bölgesindeki yerini korudu. (!)

Bunlar sadece saha içinde yaşananlar. İşin bir de saha dışı var elbette. Takım ateşle oynamaya devam ediyor, karşılaşmanın sonuna doğru tribünden küfürler yağıyor, maçtan sonra Kayserispor tribünleri, “Gençler kümeye!” diye tezahürat yapıyor, kapıların açılmasını beklerken, hafta içi Alkaralar’ın yaptığı açıklama nedeniyle, “renktaşlarımız” benim üzerime yürüyorlar…

Kısacası, kulübün A’dan Z’ye her şeyi büyük bir süratle erozyona uğruyor ve bunların hepsi, ne yazık ki, “İlhan Cavcav Sezonu”nda yaşanıyor…

Hem maçı kaybetmenin, hem de maç sonu yaşananların can sıkıcılığıyla dönüş yolunda Ankara’ya doğru ilerlerken yaşadığımız tek sevindirici şey, arayarak ya da mesaj atarak, “geçmiş olsun” diyen onlarca dost, arkadaş ve renktaşımızdı. İyi ki varsınız büyük yürekli insanlar…

Kişisel deplasman karnesi: 34maç, 6g, 12b, 16m, 29ga, 52gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 34 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 29. Hafta Maçı Kayserispor 3-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

“Nasıl Korunabilirdik”: Şiddete Uğrayan Kadınlar ve Çocuklar, Ural Nadir

“Normal” bir hayat yaşıyor olsaydık, kitabı okuduktan sonra bu yazıyı hazırlar ardından da Ural Abiyi arayıp, “hadi sayemde ünlü oldun! Milyonlarca takipçim şu anda senin kitabı araştırıyor” derdim. O da kahkahasını havaya savurup bir süre harlamaya devam ettikten sonra birden kamikaze usulü susardı! Bu eşsiz gülüş, hele bir de ilk kez şahit oluyorsanız, sizi dumur etmeye yeterdi. Ne olduğunu algılayamaz, anlamlandıramazdınız. O yüzden tecrübesi olanlar, şaşkınlıktan etrafa bakınanlara ufak cümlelerle “her şey normal” demeye çalışırdı. “Çünkü Ural böyledir!”

Ama ne yazık ki, “normal” bir hayat yaşa(ya)mıyoruz. O yüzden bu yazıyı yazdıktan sonra “ne şartlar, ne zorluklar altında yazdığı tezi, vefatından bir gün önce, tek kelime bile konuşmazken, konuştuğu tek şey bu tezin/kitabın basımı olan” Ural Abiyi arayamadım. Onlarca arkadaşına, dostuna, ahbabına sorduğum ama videosunu bile bulamadığım o gülüşü sadece kafamda canlandırmakla yetindim. Çünkü arasaydım ve “o cümleleri” sarf etseydim o kahkahayı atacağından adım gibi emindim. Hayat bize her gün, “miş” gibi davranmayı/yaşamayı öğretiyor. Bu da onlardan biri ama ne olursa olsun Ural Abiyi tanımış olmak bile başlı başına bir şanstı ve o şansa eriştiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Herhalde elde kalan tek şey de bu güzel his.

Gerçekten de ne zorluklar altında bu çalışmayı bitirmek için didinip durduğuna onlarca kez şahit olduğum kitap yayınlandıktan ve elime geçtikten sonra uzunca bir süre yaklaşmak istemedim. Bir yandan okumak istiyor ama bir yandan da sanki okumak “veda etmekmiş”  gibi olacağından kendimi uzakta tutuyordum. Sonunda elime aldım ve okumaya başladım.

Her satırında Ural’ın şiddete uğrayan kadın ve çocuklara kurduğu empatisine, kaygılarına ve üzüntüsüne şahitlik ettim. Tıpkı, bazı muhabbetlerimizde bize örneklediği şiddet olaylarını anlatırken yüzünü kaplayan can sıkıntısına ve sinirine şahitlik ettiğim gibi. Çünkü bu anları aktarırken madurların çaresizliğini yaşıyor gibiydi. Ama hemen ardından, “neler yapılması gerektiğini” ve “nasıl başa çıkmaları gerektiğini” bıkmadan, usanmadan anlatıyordu. Tezi de bu gayretle, bu sahiplenmeyle didinerek, çabalayarak, ince eleyip sık dokuyarak hazırlıyordu.

Ural Nadir: “Ülkemizde aile içi şiddet ortamında yetişen, yaşmaya çalışan  çocuklara dair yapılan çalışmalarda çoğunlukla klinik olarak çocukların yaşadığı davranış sorunlarına odaklandığını görüyoruz. Bense bu çalışmada, derinlemesine mülakatlarla ve sosyal hizmet bakış açısıyla kadınları ve çocukların korunması konusunda detaylı bir model önermeyi hedefledim.” (Kitabın giriş yazısından.)

Lütfen siz de okuyun, okutun. Çünkü bu çalışma/kitap Ural’ın neden bu kadar çok insan tarafından sevildiğinin de ufak bir örneği aynı zamanda…

Eser Hakkında

“Herkes dayak yemekten ya da o akşam kavga etmekten yorulmuş bitmiş, uyuyup kalıyordu öylece. Babanın enerjisi tükenene kadar kavga bitmiyordu. (…) Kavga olduğu zaman herkesi suçlu olarak, kendini mağdur olarak gördüğü için… bağırır bağırır küfreder, döver söver, sonra da şurada betonun üzerinde yere uzanırdı. (…) Daha sonra arabada yatma huyu çıkardı. Kavgayı eder, söver, bağırır çağırır, gider arabada yatardı. Ertesi gün gelirdi kavgaya şöyle devam ederdi: siz bana onu yaptınız, bunu yaptınız, arabalarda yattım.” Çocukluğu şiddet ortamında geçen Ç.’nin anlatımından

Ev içi şiddet hakkında ayrıntılı ve gerçekçi bir tablo çizen bu kitap olanca yakıcılığıyla “istikrarını” koruyan bu meselenin magazinleşerek kanıksamaya uğramasına karşı bir çabanın ifadesi.

Çalışma, ev içi şiddeti bir deneyim olarak inceliyor: Şiddetin “takvimi” nedir, nasıl başlıyor, nasıl işliyor, nasıl bir döngüsü var? “Nedenler” neler – “gerçek” nedenlerden öte, “bulunan”, “tutunulan” ve algılanan nedenler? Mağdurlar, uğradıkları şiddeti nasıl yorumluyor ve anlamlandırıyorlar? Baş etme mekanizmaları nelerdir, nasıl işliyor? Şiddete uğrayan kadınlar yanında şiddet ortamında yetişen çocukların deneyimlerine ve tanıklıklara dayanan bir inceleme… Sonunda ayrıntılı önerilerde de bulunuyor: Ne yapılabilir, kim ne yapabilir?

Genç yaşta hayatını kaybeden Ural Nadir’in, meslekî ilgilerin ötesine geçen gösterişsiz empatisini, şefkatini taşıyan bir metin…

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi’nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Gaziantep Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 710 km.

Kendimi bildim bileli 3 şehre deplasman yapmayı çok isterim; Trabzon, Denizli ve Antep. Ama bugüne kadar bu üçlüden sadece Trabzon’a gidebildim. Denizlispor alt liglerde olduğu için Denizli’de maç izleme olayı bugünlerde hayal. Gaziantep ise, her sezon başladığında listeme aldığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim bir başka hayal. Ama bu sefer, İlhan Cavcav’ın vefat gününe denk geldiği için ertelenen ve hafta içine alınan Gaziantep maçına gitmek için Ömer Abimle gaza gelip, bir ay öncesinden uçak biletlerimizi aldık, gitmişken bir gün kalıp hem dolaşmak hem de yıllardır övgüyle bahsedilen Antep mutfağını tatmak için rezervasyonumuzu yaptık ve maç günün beklemeye başladık.

Konu Antep olunca, gideceğimiz tarih yaklaştıkça konuştuğumuz herkes gezilecek yerlerden çok yenilecek şeyler konusunda tüyolar veriyordu. Sonunda dayanamayıp bir liste yaptım ve “zaman olursa hepsiyle ilgileneceğim” dedim.

Pazar günü tribüne asmak için Maksut’tan “Ural pankartı”nı aldım ve çantaya ekledim.

Pazartesi günü de, maça gelmek isteyen ve Antep’te yaşayan Ural’ın İzmir’den ev arkadaşı Hakan’ı aradım ve maça girmek için yapması gereken passolig belasının formalitelerini anlattım.

Salı sabahı tam 8.25’te online check-in yapmak için THY’nin sitesine girdiğimde uçağın arka tarafındaki koltukların tamamen dolu olduğunu, ön taraftakilerin ise boş olduğunu görüp oldukça şaşırdım. Çünkü bugüne kadar hep tersi bir senaryo yaşamıştım. Büyük bir memnuniyetle alabileceğim en ön sıra olan 5F’i seçtim.

12 Nisan 2017, Çarşamba

Uçak saati erken olduğu için salı akşamı iş çıkışı Ömer Abimlere gidip orada kaldım. Sabah yengem bizi Esenboğa’ya bıraktığında havaalanındaki yoğunluğu görüp şaşırıyordum. Neredeyse her 5 dakikada bir farklı bir şehre uçak kalkıyordu. “Yine rötar yer miyiz acaba?” diye aklımdan geçirsem de Allahtan bu sefer tam saatinde uçaktaydık.


Hava durumu tahminlerine göre çarşamba için sağanak, perşembe için ise yoğun sağanak gösterdiğinden Ankara’dan çıktıktan sonra ful bulutların üzerinde yolculuk etmeye şaşırmıyorduk. Ama asıl bizi şaşırtan Gaziantep’e yaklaştığımızda güneşli bir havanın bizleri bekliyor olmasıydı. Uçaktan sarı ve turuncunun tüm tonlarındaki fıstık tarlaları çok göz alıcı görünüyordu.

Uçak yere indikten sonra bizler de çantalarımızı alıp uçaktan indik ve yürüyerek terminale giriş yaptık. Aklıma uçaktan indikten sonra terminale yürüyerek ulaştığımız Madeira’daki ufak havaalanı geliyordu. Devasa ve keşmekeş dolu havaalanlarını ve uçağa ulaşmak için bir sürü taklalar atmamız gerektiğini düşününce oldukça sevimliydi.

Terminale girdiğimizde havaalanında bagajlarınızı teslim alabileceğiniz sadece 2 tane konveyör olduğunu gördüğümde ise aklıma 4 konveyörlü Saraybosna havaalanı geliyordu.

Bagaj vermediğimiz için doğrudan dışarı çıkıp Hakan Abiyi beklemeye başladık. Bu sırada etraftaki nefis Pavlonya (Paulownia) ağaçları hemen abimin dikkatini çekti. Ayrancı’da 2 tanesini gördüğüm ve bayıldığım ağacın adını Urallar birlikte yaptığımız İznik, Yalova gezisinde öğrenmiştim. O yüzden havalı bir tavırla, “açılın o ağacı tanıyorum” kıvamında yorumlar yapmaya başladım.

Hakan Abi geldiğinde arabaya atladık ve ilk durak olarak geceyi geçireceğimiz Ali Bey Konağı’na doğru ilerledik. Yolculuğumuz sırasında bol bol Ural’dan ve Gaziantep’ten bahsettik.

1904-05 yıllarında inşa edildiği düşünülen ve yüz yıl içinde birçok kere el değiştirmiş olan, kalenin ve eski şehir merkezinin hemen dibinde yer alan konak oldukça güzel görünüyordu. Çantaları bıraktıktan sonra Hakan Abiye maç bileti almak için neredeyse 45 dakika passolig belasıyla boğuştuk! Sonunda bileti aldık ve arabaya atlayıp gastronomi turuna start verdik.

İlk durağımız Gaziantep’in meşhur yemeklerinden biri olan ve normalde sabah yenilen beyrandı. Bunun için Şahin Usta’ya doğru ilerlerken defalarca plan yaptığım ama bir türlü gelemediğim Kamil Ocak Stadyumunu gördüm. Tıpkı Alanya deplasmanına gitmeden önce Zeynep Abla, Rahmi Abi ve Aylinle Antalya’da dolaşırken gördüğüm ve “niye gelmedim!” diye ah ettiğim Antalya Atatürk Stadyumu gibi bu statta da maç izlemediğim için üzüldüm.

Şahin Usta’da kuzu etli, pirinçli ve acılı beyranları afiyetle mideye indirirken, işkembe, kelle paça gibi şeyler yerine beyranın tam benim kalemim olduğunu düşünüyordum.

Beyrandaki acının uzun soluklu olmaması ve tam da sevdiğim gibi kısa sürede etkisinin kaybediyor olması da benim için çok güzeldi. Sofradan kalkarken Hakan Abinin, “beyrana sakın çorba demeyin çünkü Gaziantepliler için ana yemektir” lafını kulağımıza küpe yapmayı ihmal etmedik.

Midelerimizi doldurduktan sonra Abimle Zeugma Mozaik Müzesi’ne gittik. Gaziantep’in Nizip ilçesinde Birecik Baraj Gölü kıyısında bulanan Zeugma Antik Kenti’nde çıkarılan göz alıcı mozaiklerin sergilendiği müze, bugüne kadar gördüğüm en güzel tasarlanmış müzelerden biriydi.

Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden biri olan kent, MÖ 31’den itibaren Roma İmparatorluğuna bağlanıp, ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını almış.

MS 256’da Sasani Kralı 1. Şapur tarafından ele geçirilerek yakılıp yıkılana kadar kent, Roma döneminde büyük bir zenginlik ve ihtişam yaşamış.

Günümüzden yaklaşık 2000 bin yıl önce yapılmış olan mozaik işçiliğinin göz kamaştırıcılığına şahitlik ederek müzeyi dolaşırken, Zeugma’nın ne kadar masalımsı bir yer olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Tıpkı birkaç ay önce gittiğim ve hayran kaldığım Sagalasos antik kentini dolaşırken olduğu gibi günümüzün zevksiz, can sıkıcı, boğucu ve özelliksiz mimari örnekleriyle dolu kentlerinden uzaklaşıp kendimi bambaşka bir dünyada hayal ediyordum ki, bu da müzenin başarısını gösteriyordu.

Üst kata çıktığımızda Gaziantep’in simgesi haline gelen Çingene Kız mozaiğinin karanlıklar içindeki nefis sunumuyla karşılaşıyorduk. Bir yandan kendisine bakanı takip eden gözleri, bir yandan da hem hüznü hem de mutluluğu aynı anda sunan yüz hatları, iki bin yıl önce yaşayan Zeugma’lıkarın sanatta geldiği noktayı çok güzel özetliyordu.

Müzeden çıktıktan sonra tüm büyü kaybolmuş ve günümüzün çarpık kentlerinden birine geri dönmüştük.

Abimle Konağa doğru yürürken gördüğümüz Halep tabelaları bir yaramı daha kanatıyordu. 2011’de Mehmet ile “gidelim” diye plan yapmaya başladığımız ama iç savaşın patlak vermesi nedeniyle rafa kaldırdığımız Gaziantep-Halep-Şam turumuzun artık bir hayal olması canımı sıkıyordu.

Etrafı inceleyerek yavaş yavaş Ali Bey Konağı’na vardığımızda Hakan Abi işinin bittiğini söyleyip nerede olduğunuzu sordu. Odaya yerleştirirken Hakan Abi gelmiş ve arabayı park etmişti.

Kaleyi sağımıza alıp kısa bir süre yürüdükten sonra eski Gaziantep’te dolaşmaya başladık.

Camiler ve hanların arasından geçip buraya gelen herkese önerilen İmam Çağdaş’a oturduk.

Güzel meze, salata ve yeşillikler eşliğinde soğan yerine sarımsakla yapılan ve sebzeleri daha çiğ olan Gaziantep usulü nefis ötesi fındık lahmacun, Ali Nazik, kuşbaşı kebabı, patlıcan kebabı, sebzeli kebap, altı ezmeli ve kıyma kebabı mideye indirirken niye Antep’i bu kadar övdüklerini anlıyorduk!

Yemek sırasında tribünden Onur Nazlıaka’nın kasada hesap ödediğini görüp selam verdik. Fatihle birlikte deplasmana gelmişlerdi. Birkaç çift laf ettikten sonra “maçta görüşürüz” deyip vedalaştık.

Yediklerimizi azcık da olsa eritmek için çarşıda dolaşamaya başladık. Üzerimdeki formayı gören bir esnaf “iki takıma da akşam başarılar” diyerek gönüllerimizi fethediyordu. Teşekkür ettik. Ardından yanımıza gelen bir adam “maça mı?” dedikten sonra kendisinin Gençlerbirliği yöneticisi İsmail Özkan olduğunu söyleyip az önce 15 yönetici ile yemek yediklerini ve biraz dolaştıktan sonra stadyuma gideceklerini söyledi. “Eyvallah” dedik ve bir süre daha dolaştıktan sonra dönüş yoluna geçtik.

Arabaya yaklaşmak üzereyken üzerimdeki formayı gören bir genç, “Abi yenin şunları ne olur, düşsünler!” dedi. “Hayırdır?” dedik. 8 yıl Gaziantep’te oynadığını, yönetimin hakkını yediği için futbolu bıraktığını söyleyip, “8 yılım gitti Abi ne olur yenin şunları düşsünler” diye tekrarladı. “İyi olan kazansın dostum” deyip yürümeye devam ettik. Ömer Abim, “Gaziantep halkı yenmemizi istiyor Mali!” dedi. Güldük.

Arabaya atlayıp Gaziantep Arena’ya ulaştığımızda, arabayı kontrol eden polislere deplasman tribünün sorduk ve stadyumun çevresinde ilerlemeye başladık. O an stadyumun dış cephesinin 2 farklı renkte yapıldığını fark ettim. Yani dış cephedeki çapraz şeritler çift renkte yapıldıkları için önce grimsi/siyahımsı görünse de ilerledikçe kırmızımsı görünüyordu. Çok hoşuma gitti.

Tribündeki yerimizi aldıktan sonra ilk iş olarak Ural pankartını asmak istedik. Beşiktaş maçında polisin gereksiz kuşkucu tavrı nedeniyle önce bir polisin yanına gidip durumu anlattık. “Bize bir şey söylenmedi ama soralım” dediler. Kısa bir süre sonra da, “asın” dediler. “Eyvallah” dedik. Ural Abi de bizlerleydi!

Erteleme maçı olduğu için maç tarihinden sonra transfer edilen banko oyuncusu Anıl Karaer’i oynatamayan Ümit Özat, Antalya maç kadrosuna göre, sadece Anıl yerine Kamal Issah’ı ilk 11’de sahaya sürmüştü. Tarihinin en kötü sezonunu geçiren ve düşmesine ramak kalan Gaziantepspor’un son nefesine kadar savaşacağını düşündüğümüz için ilk dakikalarda biraz geride oyunu karşılayabileceğimizi ama sonrasından oyunu dengeleyip gol bulamamız halinde Gaziantepspor’un gardının düşeceğini tahmin ediyorduk.

Fakat öyle bir maç izlemeye başladık ki şaşkına döndük! Çünkü her iki takım da inanılmaz derecede beceriksiz ve uyuz bir oyun sergiliyordu. Sezon başı ya da sezonun son maçıymış gibi her iki takım da vurdumduymaz bir şekilde sahada sadece takılıyorlardı.

31. dakikada İlhan Parlar’ın ceza alanına girip çaprazdan çektiği şutu Hopf’un çıkartması dışında futbol adına hiçbir şey izlemediğimiz ilk 45 dakika oldukça can sıkıcıydı.

İkinci yarıya Alkaralar daha etkili başladı ama malum gol üretkenliğimizin “sıfırın altında” dolaşması nedeniyle “en azından bir puan alalım” diye konuşmaya başladık.

Bu sırada, bilet satılmayan kale arkasının üst katına 50 kadar Gaziantep taraftarı koşarak girdiler ve hep bir ağızdan “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Görevliler kovalamaya başladılar. Ama bu sefer de aynı ekip maratonun üst katında belirdiler ve bir kere daha “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Biz maçı izlemeye devam ederken ise ortadan kayboldular. Bir gün sonra gazeteden Alanyaspor maçında yönetimi istifaya davet eden taraftarları cezalandırmak için yönetimin 13 TL olan biletleri 25 TL çıkarttığını ve bu yüzden taraftarların tribüne girer girmez “istifa” diye bağırdıklarını öğreniyorduk. Aklıma Aralık 2012’de taraftar maça gelmesin diye kale arkasını 40 TL yapan Kasımpaşa yönetimi gelmişti. Hem orada, hem de burada yüksek bilet fiyatının bizi vurması ise işin can sıkıcı tarafıydı.

70’de geliştirdiğimiz ani bir atakta Gaziantep defansını eksik yakaladık. Soldan Uğur’un ortası Muriqi’yi geçti ve Serdar’ın önünde kaldı. O da topu filelere göndererek hepimizi havalara uçurdu!

Golden sonra Gaziantepspor baskı kurmaya çalışıyordu ama nerdeyse hiç etkili olamıyorlardı. Tribünlerin bol bol “yönetimi istifa” tezahüratlarını işittiğimiz bu dakikalarda kısa bir süre Gaziantepspor başkanı İbrahim Kızıl’a küfretmeleri ise bardağı taşıran son damla oldu ve başkan ile yöneticiler şeref tribününü terk ettiler.

Maçın bitiş düdüğünün ardından 5 kişilik dev taraftar grubumuzla takımı tribünlere çağırıyorduk. Gelip bizleri alkışladılar. Ardından gelenekselleştiği üzere Hopf’u tribüne çağırdık. “Oley! Oley! Oley!” den sonra karşılıklı olarak birbirimizi alkışladık. Sevimli adamdı Hopf.

3 puanı da sırtımıza atıp arabaya atladık ve “tatlı yemenin vakti geldi” diyerek Hakan Abinin övgüyle bahsettiği Koçak Baklava’ya gittik. En sevdiğim tatlı olan fıstık sarmayı ağzıma attığım an doğrudan çocukluğuma gidiyordum. Çocukluğumda Ömer Abimin Tunalı’daki Güney Mutfağı Lokantasında çalıştığı kısa süre boyunca eve getirdiği yiyeceklerden biri de fıstık sarmaydı ve bu sarma işte o sarmaydı! Nefisti, nefis!

Birer tane şöbiyet, kare baklava, fıstık sarma ve kaymaklı fıstık sarmayı afiyetle mideye indirdikten sonra canlı müzik yapan hoş bir mekân olan Simvoni’ye gittik ve bol bol muhabbet edip günü tamamladık.

13 Nisan 2017, Perşembe

Perşembe sabahı gözlerimizi yağmurlu bir güne açtık. Aşağıya inip kahvaltımızı yaparken şakır şakır yağmur yağıyordu ama keyfimiz yerindeydi.

Özellikle ev yapımı limon reçeli, zahter ve katmer kahvaltının en akılda kalanlarıydı. Hakan Abi geldiğinde yağmur dinmişti ama kapkara bulutlardan ara ara bizi takip edeceğini tahmin ediyorduk.

Çarşıda düne göre daha ayrıntılı bir şekilde dolaşırken ilk durağımız Truva (Troy) filmine yaptığı yemenilerle ününe ün katan dükkândı. Tamamen deriden yapılan ayakkabıların renkleri ve görünümleri oldukça ilgi çekiciydi. Hediyelikleri aldıktan sonra Hakan Abi “beni takip edin” diyerek bizleri Tahmis Kahvesi’ne götürdü. Yabani fıstıktan hazırlanan, kremamsı bir tadı olan ve içerken adeta bayıldığım Melengiç Kahvesi’ni büyük bir zevkle hüpletirken bir yandan da menengiç, kavrulmuş sarı leblebi ve fıstık gibi birçok kuruyemişin bulunduğu tabaktan besleniyorduk.

Çarşıda dolaşırken bakır işleyen ustaların çıkarttığı ritmik seslerini duymak kesinlikle gezimize ayrı bir lezzet katıyordu.

Yağmur yeniden başladığı için Tütün Han’daki Mağara Kafeye gittik. Adından da anlaşılabileceği gibi kafenin bir bölümü gerçekten de mağaradaydı. Merdivenlerden inip hayretler içinde dolaşırken ortamın son derece soğuk olduğunu fark ediyorduk. “Yazın çok güzel olur burası” dedik ve yukarı çıkıp birer çay içtik.

Yağmur durduktan sonra bir yandan dolaşmaya devam edip, bir yandan da ara ara durup hediyelikleri aldıktan sonra arabaya atlayıp gastronomi turuna devam ettik. Bir gün önce Beyran içtiğimiz Şahin Usta’nın yakınlarında bulunan ufacık bir dükkân olan Altın Kase’ye adımımızı attığımızda Hakan Abi “3 kişilik yuvalama ayırtmıştık” diyordu. Masaya oturduk ve bugüne kadar yediğim en güzel yemeklerden birini kaşıklamaya başladım. Naneli sosu, yoğurdu, irmik-pirinç ve kıymayla yapılan minnacık toplarıyla yuvalama çok ama çok lezzetliydi. Hakan Abi eşinin çok iyi yemek yaptığını hatta çok güzel yuvalama da yaptığını ama buranın çok daha iyi olduğunu söyleyince ne kadar şanslı olduğumuzu daha iyi anlıyorduk. İşin garip yanı yuvalamanın öğlen iki gibi bitmesiydi. Yani ikiye kadar yediniz yediniz sonra bulamıyordunuz. Ankara ya da İstanbul’da bir şey ünlü olursa 24 saat satmak için kasılırdı ama burada öyle değildi.

Mekânın sahibine “ellerinize sağlık” dedikten sonraki durağımız katmer yemek için Akşam simit fırınıydı. Adından da anlaşılabileceği gibi fırın olsa da Hakan Abinin söylediğine göre çok iyi katmer de yapıyorlardı. Ellerinde sadece bir tane kalmıştı. “Zaten çok yedik” deyip, katmeri aldık ve arabaya atlayıp Hakan Abinin ofisine gittik. Bol kaymaklı katmeri büyük bir zevkle mideye indirirken zor nefes aldığımı fark ediyordum. Ama yemek faslı bir türlü bitmiyordu çünkü bu sefer de Hakan Abinin bir çalışanı elinde tatlılarla içeri girdi. Hediyelik tatlı almak için Hakan Abinin önerdiği tatlıcıdan örnekler gelmişti. Ama yok, böyle olmayacaktı! O yüzden kenarlarından biraz tırtıklayıp ne alacağımıza karar verdik. Bir iki saat ofiste muhabbet ederken güneş yüzünü göstermeye başladı.

Arabaya atlayıp akşam yemeği için midede biraz yer açmak adına Dülükbaba mesire alanına gittik. Lalelerle donatılmış park gayet güzeldi. Yaklaşık iki kilometre yürüyüp bol bol muhabbet ettik. Hakan Abi hafta sonları burada mangal dumanından göz gözü görmediğini söylüyordu.

Mesire alanından çıktıktan sonra gastronomi turumuzun son durağı olan Küşleme Et Lokantası Hüseyin Usta’ya vardık. Oldukça zengin bir duruşu olan lokantada masaya oturup küşlemeleri sipariş ettik. Yemek öncesi masaya gelen fındık lahmacun ve salata çok güzeldi ama bende yiyecek yer kalmadığı için ufacık ufacık parçalarla yetiniyordum.

Ve final yemeğimiz küşleme servis edilip de ilk lokmayı ağzıma attığımda gerçekten çok özel bir et olduğunu fark ediyordum. Bir yandan lezzetle, ama bir yandan da mideyi fullediğim için oldukça zorlanarak küşlemeyi bitirdikten sonra arabaya atlayıp havaalanının yolunu tuttuk.

Hakan Abiye çok çok teşekkür ettikten sonra veda ettik ve uçağı beklemeye başladık. Uçak 15 dakika rötar yedikten sonra geldi ve yürüyerek bindik. Koltuğumuza oturduktan birkaç dakika sonra tüm havaalanını bembeyaza boyayan dolu yağmurunu izledik.

Dönüş yolunda bol bol “doğudaki diğer illere de gitmeliyiz” diye konuştuk. Akşam geç saatlerde eve ulaştığımda hala yediğim yemeklerin tadı damağımdaydı. Ama aslında bir gün sonra yanımda getirdiğim tatlıları mideye indirirken, ne kadar güzel şeyler yediğimizi daha iyi anlayacaktım!

Her şeyiyle dört dörtlük bir deplasmanı daha arkamızda bırakırken “sıradaki!” diye aklımdan geçiriyorum!

Kişisel deplasman karnesi: 29maç, 6g, 9b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

“Futbol sadece futbol değildir” hele bir de mutfağı sağlam şehirlerden birine deplasman yaptıysanız ve yanınızda süper bir rehber (Hakan Özseven) varsa işte o zaman tadından yenmez olur her şey..

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 30 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 18. Hafta Maçı Gaziantepspor 0-1 Gençlerbirliği (Erteleme)

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Şehir Notu: Gaziantep, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 41. il oldu. Bundan önceki 40; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, ArtvinBalıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yalova.

28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Vodafone Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

İlk deplasman yaptığım stadyum Türkiye futbol tarihinin meşhur futbol sahası olan, eski adlarıyla İnönü, Mithatpaşa, Dolmabahçe ya da o günkü adıyla Beşiktaş İnönü stadyumuydu. Yıllar sonra aynı stadyuma bir kere daha gitmiştim ama bu sefer maçın daha özel bir anlamı vardı; Beşiktaş – Gençlerbirliği karşılaşması stadyumda oynanacak son maçtı. Şubat ayında, genç yaşta kaybettiğimiz Ural Abi de bizlerle birlikte tribündeydi. O karşılaşmadan sonra stadyum yıkıldı ve yerine 41 bin 903 kişi kapasiteli Vodafone Arena stadyumu inşa edildi.

Sezon başında deplasman yapmak istediğim stadyumlardan biri de haliyle Vodafone Arena idi. Maçın tarihi açıklanır açıklanmaz kuzen Fahriye ile haberleştik, uçak biletlerini alıp, hem ona, hem de Onur Ağca’ya “galibiyetin ilk adımı olsun” diye mesaj atıp maç günün beklemeye başladım.

Bu maçın Gençlerbirliği açısından iki farklı önemi var; bunlardan ilki Alkaraların lig tarihindeki 1500. maçı olması, ikincisi ise Gençlerbirliği ile Beşiktaş’ın Vodafone Arena’da oynayacağı ilk maç olması.

28 Mart salı günü maç biletleri satışa çıktı. Heyecanla siteye girip deplasman tribününü seçince 80 TL’yi görüp afalladım. Bundan böyle Gençlerbirliği’nin İstanbullularla yaptığı maçlarda uyguladığı fiyatların çok olduğu konusunda kulübü eleştiren arkadaşlara bu maçı örnek göstereceğim.

Bu vesileyle bugüne kadar gittiğim Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında ödediğim deplasman bilet fiyatlarını not düşeyim;

2006 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 25 TL
2009 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 35 TL
2010 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 45 TL
2012 Fenerbahçe (Şükrü Saraçoğlu) – 30 TL
2013 Galatasaray (Türk Telekom Arena) – 40 TL
2013 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 30 TL

31 Mart 2017, Cuma

17:30 civarı işten çıkıp önce otobüs ardından Belko ile havaalanına vardığımda iki sayfalık “uçak programı” ekranının ilk sayfasında yer alan 12 uçuştan 7’sinin rötar yediğini, birinin iptal edildiğini görüp “eyvah” dedim.  21.15 uçağı için ilk rötarı 20.50’de 45 dakika olarak yedik. Malum son yıllarda uçak seferleri gereğinden hızlı bir şekilde büyüdüğü için “dolmuşçuluğa” dönüştüğünden artık rötar yemeye alışmıştım. O yüzden de çok fazla umursamadım.

Saat 22:30’da hala ortalıkta bineceğimiz uçak olmadığı için 15 dakika daha rötar yedik. Sonrasında uçak geldi bindik ama bu sefer de uçağın içinde beklemeye başladık. Hiçbir anons yapılmayınca hostese sorduk, o da anons sisteminde arıza olduğu için müdahale edildiğini ve tamamlanmasını beklediğini söyledi. Uzun lafın kısası 21.15 uçağı ancak 23:50 civarında yere indi. Havataş’a binip Levent’e oradan da Seyrantepe’ye vardığımda saat 1’i gösteriyordu. Bir gün önce Ankara’dan otobüsle İstanbul’a  gelmiş olan Aniş yengem, toplam süreye bakıldığında uçakla gelmenin otobüsten daha uzun sürdüğü tezini kanıtlamak için bir done daha yakalamıştı ve rötarları düşününce kesinlikle haklıydı.

1 Nisan 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı 11’de Fahriye’nin Nişantaşı’ndaki yeni evini görmeye gitmek için otobüs durağına geldiğimde beni büyük bir sürpriz karşılıyordu.

2013 Martında Vleminckx’in golüyle Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçı izlediğimiz Türk Telekom Arena’nın etrafını devasa büyüklükte kuleler dikilmişti. 4 yıl önce stadyum dışında etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da güzeli etraf tamamen çamlıktı.

O an, sadece Ankara’nın değil tüm Türkiye’nin kocaman bir şantiyeye dönüştüğü gerçeği ile yüzleşiyordum. Tüm ülke olarak, tarlaları istila eden ve bütün tarım alanları bitene kadar yemeye devam edecek olan çekirge sürüleri gibiydik! Asıl iğrenç olan ise “tarım alanı” tamamen tükenince ne olacağının kimsenin umurunda bile olmamasıydı!

Bana göre konumu nedeniyle Fahriye’nin kendisine daha fazla zaman ayırmasına neden olacağı için beğendiğim evden çıkıp Maçka parkına gidip birer kahve içip yengemin dayımla nasıl tanıştığını dinledik. Hoşbeş sohbetin ardından onlardan ayrılıp teleferikle parkın diğer tarafına geçtim. Aklıma, hiç alakası yok elbette ama, muhtemelen yeşil bir alandan geçtiğimiz için Funchal’da bindiğimiz teleferik geldi.

Sanırım iki dakika süren teleferik yolculuğunun ardından, her deplasmanda, eğer fırsatım varsa, maç öncesi kimseler yokken stadyumu dışarıdan da olsa incelemek için, tekrar Maçka parkına girip daha önce iki kere geldiğim İnönü stadyumunun yerine inşa edilmiş olan Vodafone Arena’yı birkaç farklı açıdan inceleyip, ufak videolar çektikten ve deplasman girişinin yerini öğrendikten sonra sahile indim ve Beşiktaş çarşıya doğru yürümeye başladım.

Barbaros Hayrettin Paşa anıtının bulunduğu ufak parkın sahilinde oturup video anı için çekim yaparken, yanımda laklak eden genç sevgililerin “Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında muhalif kimse kalmadı” muhabbetine kulak misafiri oluyordum. Dayanamadım “biz varız dostum Gençlerbirliği” dedim. Çocuk bana bakıp heyecanla, “Keçiler!” dedi. Gülümsedim.

Çekimden sonra Gayrettepe Petra’da çalışan Onur’un yanına gitmek için parkın içinden geçerken, referandum için sokakta çekim yapan Al Jazeera’den birileri bana yanaştılar ve referandumda ne oy kullanacağımı ve kısaca nedenini sordular.

Petra’da Onur’un bizzat kendisinin yaptığı tatlıları, önerdiği kahveler eşliğinde hüpletirken, bir yandan da büyük bir zevkle bir sürü konudan sohbet edip kahkahalar atıyorduk. Birbirimizi özlediğimiz belliydi.

Petra’dan çıktıktan sonra Barbaros caddesinden Ortaköy’e doğru kıvrılan yoldan sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 25 dakika sonra Ortaköy sahilindeydim. Yine kısa videolar çekip etrafa baktıktan ve biraz da dinlendikten sonra Fahriye ile buluşacağımız Beşiktaş’a doğru yola koyuldum.

Serpil ve Fahriye ile Hayat Memat’ta bol bol sohbet edip bir şeyleri mideye indirirken aklıma Petra’dan çıkarken Onur’un verdiği ve kendisinin yaptığı ekşi maya ekmeği geldi. Çıkarttım ufak birer parça da ondan yedik. Bir gün sonra bize, “%80 başarılı olmuş” dese de gayet lezizdi.

Hayat Mematt’an kalkarken hem şişe bilyesi koleksiyonuma, hem de şehir serisi koleksiyonuma toplam üç yeni parça ekleniyordu ki, gezmenin en keyifli anı olan ganimetleri eve varır varmaz, büyük bir dikkatle bavula ekliyordum.

2 Nisan 2017, Pazar

Sabah 5’te kalkıp otobüs terminalinde teyzemi karşıladık. Saat 10 gibi kahvaltı masasındaydık. Orijinal plan Adalara gitmekti. Defalarca İstanbul’a gelmeme rağmen sadece bir kere Kınalıada’ya gitmiştim. Fakat hem gidiş gelişin uzun sürmesi, hem de dönüş saatlerinin maç saatine göre ya koşuşturmalı ya da çok erken olmasından ötürü vazgeçip Emirgan’a gitmeye karar verdik.

Otobüse binip ilerlerken de Pazar günü sahil trafiği nedeniyle o plandan da vazgeçip hem Onur’un mekana, hem de maçın oynanacağı Beşiktaş’a yakın olmak adına Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne gittik.

Sevim teyzem ve Aniş yengemle çoğunlukla geçmişten keyifli bir muhabbet yaptıktan sonra onlardan ayrılıp Onur’un mekana doğru yürümeye başladık.

Düne göre yoğun olsa da ara ara muhabbet edip, ekmek yapımını izledik. Bu sırada Nevzat Abi aramıza katıldı. Onla da bir süre konuştuktan sonra Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık.

Saat 17 civarıydı ve bir sürü Beşiktaşlı stadyuma doğru yürüyordu. Barbaros caddesinden Dolmabahçe’ye doğru döndüğümüzde ise stadyumdan bize doğru gelen bir sürü Beşiktaş formalı taraftarı görüp şaşırıyordum. Onur’a sorduğumda, maç günü birçok kişinin formalarını giyip Beşiktaş Çarşıya gittiklerini ve orada maç izlediklerini söyledi. Stadyuma bu kadar yakın olup, dışarıda izlemek nedense garibime gitmişti. O sırada Nevzat Abi, tüm biletlerin satıldığını ve karaborsaya düştüğünü söylüyordu.

Üzerimizde forma, atkı ve polarlarla sohbet ede ede misafir tribüne ulaştık. Deplasman gişesi, 2 kez arandıktan ve passoligi gösterdikten sonra tribüne doğru ilerleyen yolda yer alması da ilginçti.

Deplasman tribünü tahmin ettiğim gibi üst katta ve sahanın tam çaprazındaydı. Fakat konum olarak daha önce arkanıza denizi alırken şimdi denizin karşısında yani bilenler için “beleştepe”de yer alıyordu. Hem görüş açısı olarak hem de kredi kartının geçtiği kantini ve tuvaletleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyumlarından daha iyiydi.

Fotoğraf çekinip etrafa bakınırken Onur Abi geldi. Çantadan Ural’ın pankartını çıkarttı. Tam asmak üzereyken bir polis memuru gelip, “önce bakalım” dedim. “Tabi” deyip, Ural’ın Gençlerbirliği üyesi olduğunu, genç yaşta kaybettiğimizi ve kulübün resmi internet sitesinde de bu konuda açıklama olduğunu söyledim. Polis amirine whatsappdan yazıp yorumunu bekledi. Birkaç dakika sonra “amir asılmamasını istedi” dedi. Anlamamıştım. “Neden?” diye sordum. Cevap yoktu. “Her gittiğimiz stadyumda asıyoruz, 3 hafta önce Türk Telekom Arena’da, her hafta 19 Mayıs’ta açıyoruz” dedim ama nafile. Amir, “asılmasın” dediği için asamadık! Şaka gibiydi. Morallerimiz altüst olmuştu.

Bu sırada Ahmet Oğuz’un abisi gelip bizlerle el sıkışıp kendini tanıttı. Onla muhabbet edip maçı beklemeye başladık. Nevzat Abi kadroyu uzattığında Ümit Özat’ın normal kadroya göre Muriqi yerine Ring’i ilk 11’e aldığını yani sahaya forvetsiz çıktığını görüp sinirlendik. Çünkü lig lideriyle oynayacağımız için muhtemelen tek tük pozisyon bulabilecektik ve onları da değerlendirecek birilerinin sahada olması gerekiyordu.

Maç başladığında Alkaralar oldukça disiplinli ve dirençli gözüküyorlardı. Gol yolundaki iki önemli isimden biri olan Serdar’a her pozisyonda en az iki Beşiktaşlı baskı uyguladığı için genel olarak Aydın’ın top taşıyıcılığından faydalanıyorduk. Maçın 34. dakikasında Ring’in ortası ile çaprazda topla buluşan Uğur’un yerinde gerçek bir forvet olsa belki tüm senaryo değişebilirdi ama Özat yüzünden öyle olmadı.

İlk yarının sonuna doğru Beşiktaş’ın en etkili silahı olan “uzun süreli baskılı oyununu” seyrettik. Üst üste 3 kez atak yaptılar. İlk ikisinde topu kapsak da hızlı pres uygulayarak tekrar topu kazanıyor ve bir kere daha hücum ediyorlardı. Haliyle savunma hatta her bir atakta biraz daha dengesiz yakalanıyordu ki, 3. atakta defansımızın sağ kanadı tamamen düştü, golü de o kanattan yedik.

Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hiçbir pankart ve bayrak olmadığını fark edip şaşırdık. Sanırım tek pankart, tam çaprazımızda bulunan kale arkası ile maraton kesişimindeki “Tekirdağ” pankartıydı.

İkinci yarı Ümit Özat, muhtemelen sarı kartı var diye, takımın en iyi defansı Claro’yu çıkarıp yerine Muriqi’yi aldı. Beşiktaş önde olmanın verdiği motivasyon ve rahatlıkla Kırmızı-Siyahlılara pozisyon vermiyordu. 52’de maçın ikinci şansını elde ettik ama kornerden gelen topa Muriqi’nin vurduğu kafa vuruşunu kaleci Tolga çıkarttı. 57’de Ring yerine Velikonja oyuna girdi. Forvet oyuncusunun ilerideki presi sayesinde takım biraz daha hareketlenmeye başlamıştı ki, 61’de serbest vuruştan yediğimiz gol tüm gardımızı düşürdü.

Bu dakikadan sonra neredeyse sahadan yok olduk. 85’te Babel farkı 3’e çıkarttı ve maç da bu sonuçla sona erdi.

Tribünden çıkıp diğer arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Onur, Nihan ve Fahriye’yle bir şeyler atıştırmak için Beşiktaş Çarşı’daki Deli Kadın’a gittik. Bir şeyler içip yerken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Özellikle Onur’un “küçükken beni ‘senin baban Zeki Müren’ diye kandırırlardı. Ben de inanıp herkese sorardım” sözlerine yüksek sesle kahkaha attık.

Kalkmamıza yakın Beşiktaşlı bir taraftar yanımıza gelip, “farklı bir takım taraftarısınız ve şu an Beşiktaş Çarşı’da rahat rahat oturuyorsunuz. İşte bu bizim taraftarların ne kadar özel olduğunu göstermiyor mu?” diye sordu. Güldük. “Eyvallah ama sanırım bu, Gençlerbirliği taraftarının bugüne kadar kimseyle kavgasının olmamasının bir sonucu. Bütün deplasmanda rakip takım taraftarları tarafından iyi karşılanıp muhabbet ediyoruz. Çünkü hiçbiri Ankara’ya geldiğinde sorun yaşamıyorlar. Bunu biz tribüne adımımızı attığımızda abilerimizden öğrendik, şimdi de yeni gelenlere anlatıyoruz” dedik.

Ufak muhabbetimizin ardından taraftar arka masada Beşiktaş’ın 30 yıllık stat anonsçusunun oturduğunu söyleyip bize işaret etti.

Hesabı ödedikten sonra önce Beşiktaşlı taraftara sonra da Onur ve Nihan’a veda edip evin yolunu tuttuk.

3 Nisan 2017, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp önce kahvaltı ardından yengem, teyzem ve Fahriyenin yaptığı kolilere ufak bir destek atıp mini bir taksim turu yapıp oradan havaalanına doğru yola koyuldum.

Taksim heykeli ile Gezi Parkı arasında kalan alanın sadece yayalara göre tahsis edilmiş yeni hali nedense biraz garip görünüyordu. Ayrıca etraftaki insanların büyük bölümünün Arap olması da içinden geçtiğimiz günleri çok iyi özetliyordu.

Rötar yemeden tam zamanında eve ulaşarak, artık alıştığımız üzere, skor hariç gayet güzel bir deplasmanı daha geride bırakıyordum.

Kişisel deplasman karnesi: 28maç, 5g, 9b, 14m, 24ga, 44gy.

Video Anı

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 29 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 26. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

“Ruhuna Değsin” Ural Abi

“Şerefe”lerden sonra gözlerin aşağıya çevrildiği, yüzdeki mutluluğun yerini mateme bıraktığı, sessizce, ya da çoğu zaman içten, “burada olmayanlar için” diyerek kadehlerin masaya vurulma ritüelini hiçbir zaman anlamlandıramamışımdır. Hep garip, hatta saçma gelmiştir.

Perşembe sabahı 6.30’da Özge, “Urallara gel!” dediğinde, kocaman bir “siktir!” çekip, nefes nefese kalmış bir şekilde Urallara doğru gidiyordum. Eve yaklaştığımda, loş geceyi aydınlatan ambulansın yanıp sönen kırmızı ışığını görünce, “eyvah!” dedim ve yürüyüş hızımı azalttım. Nefes alamadığımı hissediyordum ama çıkmalı, olan biteni görmeliydim…

Ural Abiyi ilk kez 2005 ya da 2006 yılında, muhtemelen, bir maç öncesi/sonrası gittiğimiz Chopin’in barında tek başına otururken gördüğümü anımsıyorum. Birkaç dakika sonra bizim masaya gelmiş ve ortamı şenlendirmişti. Çok fazla güldüğümüzü ve eğlendiğimizi hatırlıyorum. Sonraları eşi Zeynep’le birlikte, çocukluğumun geçtiği Başçavuş sokakta oturduklarını öğrenip ara ara uğramaya başlamıştım. Bir süre sonra oturduğum evin yakınlarına, Ayrancı’ya taşındılar. Özellikle boşanma sürecimde, her ikisi de yaralarıma o kadar çok merhem oldular ki, bu kocaman yürekli iki insan adeta beni yeniden var ettiler. Neredeyse her akşam iş çıkışıma yakın, “mali bak sen seversin”le başlayan cümlelerle yaptığı yemeği anlatıp beni akşam yemeğine buyur eden Zeyno’nun sesiyle içim ısınır, evde Ural Abiyle laklak edip özlemini duyduğum aile ortamını yaşardım. Zeyno’nun deyimiyle artık evin küçük oğluydum.

Abreg’le gittiğimiz Karadeniz turu sonrası da soluğu Nadir’lerde almış uzun uzun gördüğüm yerlerden bahsetmiştim. Eve doğru yürürken gereğinde fazla konuştuğumu fark edip, Ural’a “Abi çok konuştum bugün kusura bakmayın” dediğimde Ural, “valla mali benim de birkaç kelamım vardı anlattıklarınla ilgili ama bir türlü araya giremedim” deyip gülmüştü. Ki bilen bilir Ural araya girmek isterse girebilirdi.

Tribün anıları, deplasman anıları, atkı koleksiyonu, isim koymadan yapamadığımız için Zeyno’dan bol bol laf yediğimiz etkinlikler, saatlerce süren kahvaltılar, midesine kelepçe takıldığı için çok az yemek yediği günlerde iki tabak birden yiyip bir tabak da paket yaptırıp eve götürdüğü, sonraları onlarca kez yaptığımız noodle, Kore’den döndüğünde bizlere öğrettiği kimbap, gittiği yerlerden getirdiği farklı içkileri tatma geceleri, büyük bir rekabetin yaşandığı tabu karşılaşmaları, evde sürekli Eurosport’un açık olması, çikolata geceleri ve elbette hayatımıza renk katan Rafi Abi.

Rafi Abi için Tavukçu’da yaptığımız “hoş geldin” gecesinin ardından Zeyno, Ural ve ben arabaya atlayıp Rafi Abiyi oteline bırakmıştık. “Öyle bir şey içmeden gidilmez” demiş ve bizi otele davet etmişti Rafi Abi. Konu konuyu açıyor konuştukça konuşuyorduk. Bir ara Ural, “Rafi Abi deplasmana gitmeden seni bırakmayız! Ordu’ya gideceğiz, Antep’e gideceğiz, Mersin’e gideceğiz” diye ısrar etmeye başladı. Rafi Abi, “oğlum ben hastayım o kadar uzaklara gidemem ama Eskişehir’e gideriz” diyordu ama Ural’ın duracağı yoktu. Israrla deplasman rotasını hatırlatıp duruyordu. Sonunda Zeyno’ya döndüm “hayırdır” dedim. “Sarhoş” dedi. Oysa hiç ama hiç sarhoşa benzemiyordu. O günden beri her farklı ortamda onlarca kez kahkahalar içinde bu anıyı anlattım. Her birinde, “evet bi buradakiler bilmiyordu mali” diyerek bana laf atardı ama işin asıl zevki Ural’a takılmak değil miydi.

Bilgisayardan birkaç dosya almak için bana gelmişti Ural Abi. Dosyalar diske kopyalanırken biz de laklak ediyorduk. Birden babasını anlatmaya başlamıştı. Uzun uzun anlatmıştı. Çıkarken bana dönüp, “o kadar az kişiye babamı anlattım ki mali, sana birden döküldüm” demişti. Sıkıca sarılmıştık birbirimize.

Sonra ufaklıklar doğdu hayatlarımıza. Nadir’lerin İdil’in olmasına sebep olduğunu iddia ettikleri crumble gecesi en çok anlatılan anılardan biriydi mesela.

Kısa bir süre sonra Toprak katıldı aramıza. “Susmayacağımı söylemiştim!” diye bize atarlanan “yer cücesi” Toprakla, “kreşteki tüm arkadaşlarımı seviyorum” diyen sevgi böceği İdil arasında kahkahalarla gezindik durduk.

Her biri diğerinden değerli binlerce anı biriktirdik Ural Abiyle. Mersin dönüşü gidemediğimiz Varda Köprüsü içine oturmuştu mesela. Yol boyunca Zeyno’ya döndükten sonra da bana onlarca kez, “sana göstereceğim o köprüyü mali sen kafana takma” demişti. “Gideriz Abi” demiştim, “ne olacak?”

Önceleri istemsizce, öğrendikten sonra ise büyük bir zevkle Ural Abi’nin kimseye oturtmadığı koltuğun “özel” yerine oturur ve özellikle ilk günlerde kapmasın diye yerimden kalkmazdım. Bir tür oyundu aramızda ve en çok eğlenen de hep Zeyno olurdu.

Hastaneye yatmadan önce içtiği çorbanın parasını, hem pos cihazı olmadığı, hem de parayı bozamandıkları için “sonradan verirsin abi”yi kendisine dert edip, defalarca “7 lirayı ödeyin” diye tembihleyen, ameliyattan çıkar çıkmaz ilk olarak “parayı ödediniz mi?” diye soran Ural Abi, ameliyattan tam bir hafta sonra yüreğine dokunduğu herkeste kocaman birer boşluk bırakarak aramızdan ayrıldı.

Bu yazıyı yazarken aklıma kadehi masaya vurma ritüeli geldi. Bugüne kadar yüreğime dokunan hiç kimseyi kaybetmediğim için bu ritüelin değerini anlamadığımı fark ettim. Bundan sonra her şerefeden sonra, gözlerimi aşağıya çevirip, yüzümdeki mutluluğun yerini mateme bırakıp, sessizce, “burada olmayanlar için” diyerek kadehimi masaya vuracak ve ardından içkimi yudumlayacağım.

“Ruhuna değsin”, huzur içinde uyu Ural Abi…

Eklenti notları…

Ural Abi için 4 Martta oturduğu evin karşısındaki Adile Naşit Parkında Alkaralar, Zeynep ve arkadaşlarınında dokunuşlarıyla bir pankart hazırlandı.

Pankart ilk kez Başkent Üniversitesinde 6 Martta yapılan anmada kullanıldı.

Ardından da Alkaralar’ın gittiği tüm stadlarda asılmak üzere çıktığı yolculuğun ilk ayağında Akhisar Belediyespor ile Ankara 19 Mayıs Stadında oynanan lig maçında kullanıldı.

Ayrıca kulüp maçtan önce Ural Nadir, Hamdi Nerkiz ve Kızılay’daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden Gençlerbirliği taraftarı Elvin Buğra’nın fotoğraflarını stadyumun ekranına yansıttı.

Maçtan önce onların fotoğrafları “Günlerimiz” eşliğinde ekranda dönerken tüm taraftarlar ayağa kalkıp alkışladılar. Benzer bir şey maçın 6. dakikadasında taraftarlar tarafından bir dakika alkış ve ardından, ‘onlar ölmedi kalbimizde yaşıyor’ tezahüratlarıyla tekrarlandı.

11 Mart 2017’de oynanan Galatasaray – Gençlerbirliği maçında da Ural pankartı tribünümüzü süsledi.

18 Mart 2017’de Gümüşlükspor’un Ortakent Yahşi Gençlikspor ile oynadığı ve 2-0 kazandığı maçın tribünlerinde Zeynep ve ufaklıklar da vardı. Futbolcular maça üzerinde, “Ural Nadir Kalbimizdesin” yazan bir pankartla çıktılar.

2 Nisan 2017’de Beşiktaş’la deplasmanda oynadığımız maçta Ural pankartını asmamıza polis “amir izin vermiyor” diyerek engel oldu. Maçtan birkaç gün sonra bunu öğrenen ve Ural’ı çalışmalarından tanıyan Beşiktaş’ın taraftar gruplarından Beleştepe, Trabzonspor – Beşiktaş maçında asmak üzere pankartı Onur Abiden alıp Trabzon’a götürdü. Bize de, “güzel insanlara selam olsun!” demek düştü.

12 Nisan’da Ural Abi, Ömer Abim ve Hakan Abi ile gittiğimiz Gaziantep Arena’da bizlerleydi…

Ural Nadir dostları, ölümünün birinci yıl dönümünde düzenlenen panelde Ural’ı andı.

24. Deplasmanım ve Gördüğüm 26. Stad: Mersin Arena (512 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -04-

Mersin Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 512 km.

Son birkaç aydır, hem yeni bir deplasmanın yanına daha çek işareti atmak, hem de Nadir ailesinin öve öve bitiremediği Mersin mutfağını yerinde incelemek için Mersin’e deplasman yapma fikri üzerinde konuşup duruyorduk. Kadro, gidiş-geliş planı, kalacak ve görülecek yerler konusunda uzlaştıktan sonra “gastronomi turu” hakkında konuşmaya başladık. Zeynep, dolgun bir “yenilmesi gerekenler” listesi hazırladı ve yolculuğumuz için az yemeye ve gün saymaya başladık.

9 Nisan 2016, Cumartesi

Sabah 07.30’da Cengiz Abi önce bizi ardından da Başak’ı aldı ve Mersin’e doğru tekerlekler dönmeye başladı.

9 Nisan 2016 - Tuz Golu, Ankara -02-

9 Nisan 2016 - Tuz Golu, Ankara -01-

İlk durağımız, çocukluğumda neredeyse her yaz Şereflikoçhisar’a giderken yanından geçtiğimiz ama anımsadığım kadarıyla en fazla 2 ya da 3 kez durduğum Tuz Gölüydü.

Havalar henüz ısınmadığı için daha önce gördüklerime göre oldukça sulak olan gölün kenarlarında bulunan kare kase biçimindeki tuz tanecikleri oldukça enteresan bir görüntü oluşturuyordu.

11 Nisan 2016 - Hasan Dagi, Nigde

Arabalara atlayıp Mersin’e doğru yola devam ederken bizim önümüzde Mersin’e doğru yol alan Zeynep, “mali, Hasan dağına bak nefis!” diye bir mesaj attı. Her yanından geçtiğinde bende, “bozkırda yalnız kalmış bir yükselti” hissi uyandıran dağ gerçekten çok güzel görünüyordu.

Zeyneplerle Pozantı Pelit Ocakbaşında buluşmak için sözleştik. Ben de maps.google’dan ilgili yeri işaretledim ve yönlendirmelere ayak uydurmaya başladık. Otobandan çıktıktan bir süre sonra işkillenmeye başladık çünkü navigasyon bizi dar sokaklar arasında bir yere götürüyordu. Kısa bir süre, “Nadir çifti bizi özel bir yere götürüyorlar herhalde” diyerek kendimizi avutsak da, “Pelit Ocakbaşı” adında ufak bir lokantanın önüne gelip telefonla kendilerine ulaştığımızda bir saçmalık olduğunu anladık. Tekrar otobana döndükten kısa bir süre sonra Nadir’lerin bahsettiği yerin (haliyle!) otoban üstünde yer alan bir dinlenme noktası olduğu fark ettik. Ama bir kere daha mola vermek yerine Mersin’in girişinde buluşmaya karar verdik.

9 Nisan 2016 - Memos Tantuni, Mersin -01-

9 Nisan 2016 - Memos Tantuni, Mersin -02-

Yolculuk boyunca Mersin’de yiyeceklerimizi düşünerek minimum yemek yediğimiz için Nadirlerle buluştuğumuzda Zeynep’e, “10 kalorim kaldı Zeyno artık bir şeyler yiyelim!” diyordum. İlk durağımız Memoş Tantuniydi. Yağsız ve yağlı olarak iki çeşit tantunileri vardı. Yağsız olanın etinde hiç yağ yokken diğerinde normal yağlı et kullanıyorlardı ve her ikisi de gerçekten nefisti.

Normalde çok da şalgam seven biri olmamama rağmen önce tantuniyle beraber ardından da yürüyerek ulaştığımız satış dükkânında içtiğimiz Özkan şalgam suyu, daha önce içtiklerimin şalgam suyu olmadığını düşündürüyordu çünkü harikuladeydi.

9 Nisan 2016 - Kunefeci Emin Usta, Mersin

Ve yemeğe cila atmak adına Künefeci Emin Usta’ya gittik. Yapımında tel kadayıfı yerine (sanırım) irmik kullanılan, peyniri çok leziz olan ve normallerine göre çok daha az tatlı olan Mersin Usulü künefe yedik ve bayıldık!

9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -01-

Mehmet Ali Cetinkaya - 9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -01-

Midemiz dolu keyfimiz yerinde bir şekilde sahile indik ve ufaklıklarla birlikte deniz kenarında yürümeye başladık. Özellikle Başak ve Özge ufaklıkların arkasından koşarken yediklerini eritip, akşam için midelerinde yer açmaya başlamışlardı bile.

Mehmet Ali Cetinkaya - 9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -02-

9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -02-

Tam arabalara atlayıp kalacağımız yer olan Karayolları Tesislerine doğru giderken sağanak yağmaya başladı. “Şanslıyız” dedik. Konumu, odaları ve temizliğiyle on numara olan tesis gayet güzeldi.

Yerleşip bir süre dinlendikten sonra akşam için balık pazarının yakınlarında bulunan Erden Balık’a gittik. Burada Nadir’lerin yakın arkadaşlarından Sedat ve eşi Tüzin’le buluştuk ve kalamar, barbun ve hayatımda ilk kez ızgara sardalya yedik. Her şey gerçekten nefis ötesiydi.

10 Nisan 2016, Pazar

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Karayollari Dinlenme Tesisleri, Mersin

10 Nisan 2016 - Karayollari Dinlenme Tesisleri, Mersin

Kaldığımız misafirhanenin bahçesi de oldukça güzeldi.

10 Nisan 2016 - Caglar Koy Konagi, Mersin

Dolu dolu yemekle geçen cumartesinin ardından pazar sabahına da kahvaltı için, daha içerilerde yer alan Çağlar Köy Konağı’na giderek başladık.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Caglar Koy Konagi, Mersin

Bol sohbet ve kahvaltı derken Nadir ailesi de yanımıza geldiler.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -01-

Toprak ve İdil’le biraz koşuşturduktan sonra maç tayfası arabaya atladı ve tabelalarda “Mersin Stadyumu” nette ise Mersin Arena olarak geçen stadyuma doğru yol almaya başladık. Stadı uzaktan gördüğümüz ilk an arabadan indik ve bir selfi çekelim dedik ama Ural stadı almayı unuttu. Bol kahkahalar arasında “sağlık olsun” dedik ve yolumuza devam ettik.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -01-

Stadyuma ulaştığımızda ilk dikkatimi çeken şey, stat çevresinde yer alan ve içeriyi gösteren transparanımsı “yapı”ydı. Mersin’deki sıcak hava koşulları nedeniyle rüzgâr dönüşümü olsun diye böyle yaratıcı bir fikir bulduklarını düşündük ama malum burası Türkiye, hiç alakası da olmayabilirdi! Kısacası karar veremedik.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -02-

Biletleri ayarlayıp girişe geldiğimizde Adana’lı bir polis memuru ve Mersinli bir taraftarla bol bol laklak ettik. Ve sonunda tribünde yerimizi alıp stadyumu incelemeye başladık.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -02-

Deplasman tribünü tıpkı Kayseri’deki Kadir Has’ta olduğu gibi üst katta yer alıyordu. Alt katın tamamı ev sahibi takıma aitti.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -03-

Mersin İdman Yurdu’nun ligdeki konumu nedeniyle tribünlerde çok çok az sayıda futbolsever bulunuyordu.

Deplasman tribüne giren ilk taraftarlar bizlerdik. Bizden sonra doğma büyüme Batmanlı ama Gençlerbirlikli olan Veysel, İrfan Can’ın bir akrabası ve onun arkadaşı ve son olarak da Ankara’dan diğer arkadaşlar geldiler.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -03-

Sakatlıktan kurtulan Uğur’un takıma dönmesi, cezalı olan Ahmet Oğuz yerine Hakan Aslantaş ve Hleb’in yerine de Landel’in ilk 11’de yer aldığı kadro Mersin Arena’ya çıkarken hepimizin aklından, rakibin de durumunu düşünerek, galibiyet geçiyordu.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -04-

Maçın ilk dakikaları ortada geçtikten sonra 17. dakikada Djalma’nın kendine atılan topu güzel bir şekilde önüne alıp sürdükten sonra soldaki Stancu’ya çıkartması ve onun da topu filelere göndermesiyle tribünde çılgına dönüyorduk. Başak bana dönüp, “Stancu atacak demedim mi?” diye sordu. Gerçekten haklıydı!

Golden sonra maç yeniden orta sahada nüfus ederken, Welliton’a atılan nefis bir ara pası tüm defans oyuncularımızın adeta “belini kırıyordu.” Brezilyalı oyuncu ceza alanına girdiğinde topu, yerden üzerine doğru kayarak gelen Hopf’un soluna doğru attı ve kalecinin ayaklarına takılıp yere düştü. “Eyvah!” desek de hakem devam kararı verdi. (Maçtan sonra televizyondan maçı izleyen arkadaşlarla ve kendi aramızda sürekli bu pozisyonu konuştuk. Çünkü hem kırmızı kart hem de penaltı olabilirdi ve genel kanı da hakemin pozisyonu atladığı yönündeydi. Mersin adına üzüldük!)

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -05-

İlk yarının uzatma anlarında Landel, Djalma’ya nefis ötesi bir ara pas uzattı ve o da ceza alanına girip sabit bir şekilde “kale koruması” yapan kaleciyi avlamakta zorluk çekmedi. Takım soyunma odasına giderken en rahat deplasmanlarımızdan birini izlediğimiz konusunda hemfikirdik.

İkinci yarının ilk dakikalarında Mersinliler oyunu sertleştirerek tribün desteğini kazanmak ve ipleri ellerinde tutmaya çalışsalar da hatasız defans yapan Alkaralar buna izin vermediler ve kısa bir süre sonra oyunu dengeleyip topu ayaklarında tutmaya ve kontra ataklar yapmaya başladılar.

Baskı yediğimiz bölümde, sakatlanan Ahmet Yılmaz Çalık yerine oyuna giren ve ilk kez Gençlerbirliği formasını giyen Sergey Politevich önemli 2-3 hamle yaparak hepimizin gönlümüzü kazandı.

İrfan’ın bası yaptığı ve topu kazandığı bir pozisyonunda tribündeki akrabası yanındakine, “Aldı be! Helal be! Vur be!” diye tempo tuttuktan sonra oyuncunun şutu dışarıya çıktı. Bunun üzerine bize döndü ve “amcasıyım ya, övüneyim biraz!” dedi ve kahkahayı bastı. Gülüştük.

Maçın son bölümünde Mersin İdman Yurdu iyice oyundan düştü. Oldukça rahat bir şekilde paslaşarak atak yapan ve maçı rölantide devam ettiren Gençlerbirlikliler 79’da ceza alanında Djalma’yı topla buluşturdular ve Angolalı da kendisinin ikinci ve takımın üçüncü golünü attı. Mersin taraftarları takımlarına da tepki göstermek adına uzun süre golü alkışladılar.

3-0’dan sonra tribünler büyük oranda boşaldılar. Bu arada Ural ve Cengiz Abiyle artık takımın gol atmaması gerektiğini konuşuyorduk ki, takım da rölanti bir şekilde top dolaştırıyordu. Uzatmalarda kullandıkları bir serbest vuruşun ardından Mersinliler şeref sayılarını buldular ve maç da 3-1 Alkaraların galibiyetiyle sonra erdi.

Maçtan sonra aklımıza Başak’ın Mersin’e girdikten sonra yol kenarında gördüğü gelincikleri gösterip, “bu yıl ilk kez gelincik gördüm, bu galibiyetin işareti olmasın?” sorusu geldi. Gerçekten bir işaretti demek ki!

Arabaya atlayıp Öğretmenler Evine gittik ve Cengiz Abinin yakın dostu Mersin Vali yardımcısı Cemal Yıldızer ile buluştuk. Bir süre sonra Nadir ailesi de bize eklendi ve son kalorilerimizi tüketirken tereyağlı tavuk yemek için Dalakderesiyle aynı adı taşıyan lokantaya doğru yol aldık. Mersinde hava sıcak ve nemli olduğu için yaylada bulunan Dalakderesinin serin havası nefes almamızı sağladı. Lokantanın özellikle pilav ve tavuğu nefis ötesiydi çünkü tereyağları gerçekten çok lezzetliydi! Bol bol laklak edip afiyetle karnımızı doyurduktan sonra misafirhaneye döndük ve yüzümüzdeki gülücüklerle günü tamamladık.

11 Nisan 2016, Pazartesi

Pazartesi sabahı saat 7.30 civarında arabaya atlayıp 1912’de Almanlar tarafından inşa edilen Varda Köprüsüne doğru yol almaya başladık.

11 Nisan 2016 - Mersin-Ankara Yolu

Fakat iki kere navigasyon sıkıntısı yaşadıktan sonra “bir dahaki sefere” dedik ve Ankara’ya dönmeye karar verdik. Gezisiyle, yemekleriyle ve elbette 3 puanıyla oldukça leziz bir deplasmanı daha arkamızda bırakmanın huzuru içerisinde saat 16’da evimize vardık.

Kişisel deplasman karnesi: 24maç, 5g, 8b, 11m, 21ga, 34gy.

Video Anı

Dip not:  Mersin Arena Stadyumu’ndan önce gördüğüm 25 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi.

İlgili maç: 2015-2016 Sezonu Spor Toto Süper Lig 28. Hafta Maçı Mersin İdman Yurdu 1-3 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:25. Deplasmanım & Gördüğüm 27. Stad: Sivas 4 Eylül (439 Km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “23. Deplasmanım ve Gördüğüm 25. Stad: Çaykur Didi “Yeni Rize Şehir” (818 Km)”

Şehir Notu: Mersin, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 39. il oldu. Bundan önceki 38; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, ArtvinBalıkesir, Bartın, BoluBursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Muğla, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yalova.

Lindt – Summer Edition – Mango & Maracuja (Mangolu ve Çarkıfelekli / Passion Fruit)

Lindt – Summer Edition – Mango & Maracuja (Mago ve Carkifelekli Sutlu Cikolata)

Ural ve Zeynep, İsviçre’den dönerken yanlarında Lindt’in nefis meyveli çikolatalarından getirdiler. Benim gibi bir çikolata sever için her bir kutuyu tek tek açıp, bir karesini koparıp önce koklayıp ardından da yemek çok güzeldi.

Yaz için özel olarak üretilen mangolu ve çarkıfelekli sütlü (%31 kakao) çikolata, bugüne kadar yediğim en güzel çikolatalardan biri oldu çünkü hem çarkıfelek ve mangoya, hem de tatlı ekşiye karşı zaafım var.

Mango, çarkıfelek ve sütlü çikolata birleşimi, oldukça leziz bir “serinlik” sağlıyor. Çok başarılı.

İznik, Yalova Gezi Günlüğü

24 Nisan 2015, Karaca Arboretumu, Yalova -04-

2 yıl önceki “22-23 Nisan Etkinliğini” planlarken, Amasra, Cide, Safranbolu ile İznik arasında dönmüş dolaşmış ve sonunda Amasra ve tayfasında karar kılmıştık. Bu sefer sıranın artık İznik’te olduğuna karar verdik ve Bolu (2012), Amasra, Cide, Safranbolu (2013) ve Beypazarı ve Nallıhan Kuş Cenneti’nden (2014) sonra 4. kez “motor” dedik.

23 Nisan 2015, Perşembe

Bir gün önce, doğum günümde, Ankara’da ilk kez lapa lapa yağan karı görmek oldukça enteresandı. Sabah yola çıkmaya hazırlanırken de, soğuk esen rüzgâr ve hava sıcaklığının 6-7 derece olması morallerimizi bozmuştu.

Saat 8’de, daha önceki kaçış planlarında yer alan Pınar ve Yüce’nin eksikliği ama 9 aylık Toprak’ın eklenmesiyle, 6 kişilik bir kadroyla İznik’e doğru yola koyulduk.

23 Nisan 2015, Bolu Yolu

İlk plan köy yollarından geze geze hedefe ulaşmaktı. Fakat bizim bulunduğumuz arabanın yazlık lastiklere geçmiş olması ve yolların gitgide karlı ve ıslak olmaya başlaması Güdül’de durup kararımızı gözden geçirmemize sebep oldu.

Otobana geçmeye karar verdik. Bu da en azından 2 saat kaybetmemiz anlamına geliyordu ama başka yapacak bir şey yoktu.

23 Nisan 2015, Ayas Yolu

O ana kadar Ayaş yolunda yeşermiş çimler, yapraklanmış ağaçlar ve arkadaki tepelerin karlar altındaki görüntüsü oldukça garipti.

23 Nisan 2015, Yesiloz, Ankara

Saat 10’da birkaç yıl önce aynı ekiple piknik yapmaya geldiğimiz ama bir türlü güzel bir yer bulamayıp açlıktan, hafif-orta derecede kokan bir dere kenarında oturduğumuz ve Ural’ın bir kurbağa tarafından uzun süre kesildiği Yeşilöz’den geçerken, yaşadıklarımızı anımsayıp bol bol kahkaha attık.

23 Nisan 2015, Dorukkaya, Bolu

Saat 11’de futbol takımlarının da kamp yaptığı, Dorukkaya’da mola verip bir şeyler atıştırdık. Karlar altındaki göl oldukça güzel görünüyordu ama baharı bekleyen halet-i ruhiyemize pek de iyi gelmiyordu.

Yola devam ettikçe kar yerini yağmura bırakıyor ve hava sıcaklığı artmaya başlıyordu. Kıştan bahara geçmeye başlamıştık. İznik’e yaklaştığımızda ise hava sıcaklığı ciddi ciddi artmış ve güneşin de etkisiyle yazı yaşamaya başlamıştık. Saat 14.30’da uzun yolculuğumuza son verdik ve İznik’te arabaları park edip serin esen rüzgâr eşliğinde dolaşmaya başladık.

23 Nisan 2015, Ayasofya Camii, Iznik -01-

23 Nisan 2015, Ayasofya Camii, Iznik -02-

23 Nisan 2015, Ayasofya Camii, Iznik -03-

Tarihsel açıdan çok önemli bir yer olan İznik’in (sanırım fazla yağıştan ötürü) bozuk ara sokak yolları ve evlerin tarihsel anlamda “araya sıkışmış” ya da çarpık görüntüleri moralimi bozsa da, ana caddeye çıkıp, 6. yüzyılda inşa edilen, 787 yılında, Hıristiyanlıkla ilgili önemli kararların alındığı 7. Konsülün toplandığı ve 1331’den sonra Orhan Gazi tarafından camiye dönüştürülen İznik Ayasofya Camii’yi görmek morallerimi düzeltiyordu.

23 Nisan 2015, Ayasofya Camii, Iznik -04-

Mehmet Ali Cetinkaya - 23 Nisan 2015, Ayasofya Camii, Iznik

23 Nisan 2015, Ayasofya Camii, Iznik -05-

Yapının içi, kubbesi ve silinmeye yüz tutmuş olsa da freskleri çok güzel görünüyordu.

23 Nisan 2015, Iznik -01-

23 Nisan 2015, I. Murat Hamami, Cini Carsisi, Iznik -01-

23 Nisan 2015, I. Murat Hamami, Cini Carsisi, Iznik -02-

Ayasofya’dan çıktıktan sonra, kitabesinin olmayışı ve yazılı kaynaklarda da yeterli bilgi bulunmamasından ötürü ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı konusunda çelişkiler bulunan, 14-15. yüzyılda yapıldığı sanılan I. Murat Hamamına gittik. Yapının avlusunda birçok süs eşyası satan ufak dükkânın yer aldığı Çini Çarşı’sı bulunuyordu.

23 Nisan 2015, Ismail Bey Hamami, Iznik

Hediyelik eşya satın alıp bir süre dinlendikten sonra Özgeyle dolaşmaya çıktık. Sokaklar arasında yer alan ve tellerle çevrili bulunan İsmail Bey Hamamı’nı gördük. I. Murat Hamamı gibi bu yapının da ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı belli değildi.

23 Nisan 2015, Iznik -02-

Sokak tabelaları ve evlerin numaraları küçük çinilerle belirtilmiş olması güzel bir ayrıntıydı.

23 Nisan 2015, Surlar, Iznik -01-

Yürüyüşümüz sırasında birden kendimizi surlar arasında bulduk.

23 Nisan 2015, Surlar, Iznik -03-

Özge surlarda tırmanış çalışmaları yaparak yorgunluk atarken, ben de surları, taşlar arasına tutunmuş bitkileri, sarmaşık, ağaç dallarını inceleyip etrafa bakınıyordum.

23 Nisan 2015, Surlar, Iznik -02-

İznik’te o ana kadar gördüğün en orijinal yerdi.

Kısa gezimizden dönüp Nadir ailesine ulaştıktan sonra arabalara atlayıp İznik gölüne doğru yol almaya başladık.

23 Nisan 2015, Iznik Golu -01-

Birkaç yerde mola vererek göle farklı açılardan bakıyorduk.

23 Nisan 2015, Iznik Golu -02-

Gölün kenarındaki yer alan cafcaflı bahçeleri olan villalar ve daha derme çatma görünümlü köy evleri enteresan bir tezat oluşturuyorlardı.

23 Nisan 2015, Futbol Sahasi, Iznik Golu

Göl kenarında bulunan bir kahvehanede mola verip çay içtikten sonra, gölün hemen dibinde yer alan sahada futbol oynayanları görüp arabayı durdurduk. Ve fotoğraf çekmeye başladım. Bu arada maç yapanlardan ikisi bana dönmüş birbirlerine beni göstererek, “abi bizi de çeeeek!” diye bağırıyorlardı. Güldüm.

Tekrar arabalara atladık ve Yalova’ya ulaştık. Yemek yedik, laklak ettik ve yaş günü pastasını üfleyip günü tamamladık.

24 Nisan 2015, Cuma

Bir önceki günün yorgunluğunu atmak için Cuma gününe biraz daha geç başladık ve saat 13 civarlarında Yalova Termal’e doğru yola koyulduk.

O ana kadar bol bol kamyon, tır gibi büyük yük araçlarını ve çok katlı apartmanlarını gördüğümüz Yalova’nın bol yeşillikli yerlerini görüp, “buralar güzelmiş” demeye başlamıştık.

24 Nisan 2015, Ataturk Kosku, Termal, Yalova -01-

24 Nisan 2015, Ataturk Kosku, Termal, Yalova -02-

Termal içindeki ilk durağımız 1929’da Prof. Sedad Hakkı Eldem tarafından yapılan Atatürk Köşkü’ydü. Turun başlaması için dışarıda beklerken, İdil’in bitmek bilmez enerjisiyle oradan oraya koşuşturmasıyla başa çıkmaya çalışıyorduk.

24 Nisan 2015, Ataturk Kosku, Termal, Yalova -03-

Tur zamanı geldiğinde rehberi takip etmeye ve anlattıklarını dinlemeye başladık. Köşkün hemen girişinde yer alan büyük nü tablo, 30’lardan kalma eşyalar ve odalardaki ayrıntılar oldukça ilgi çekiciydi.

İçeri girilmemesi için kapıda bulunan ipi hiçe sayan İdil’in Atatürk’ün yatak odasına dalma girişiminin son anda Zeynep tarafından ayaklarının tutularak önlenmesini çok da açık etmemek için içten içe gülmemiz turun en eğlenceli bölümüydü.

24 Nisan 2015, Sineam Kafe, Termal, Yalova -01-

Köşk yapıldıktan sonra emir subayları ve çalışanların kalması için düzenlenen Yaveran Köşkü ve 1890’da inşa edilip, 1947’de sinemaya dönüştürülen ve günümüzde Sinema Kafe olarak işletilen yapıları (kapalı oldukları için) dışarıdan da olsa gördük.

24 Nisan 2015, Sineam Kafe, Termal, Yalova -02-

İçerisinden göremesek de, Kafe’nin arkasında yer alan Roma devrinden kalma antik dehlizin girişleri ve Bizans sütunları oldukça ilginç görünüyorlardı.

24 Nisan 2015, Termal, Yalova

Çınar Kafe’de ufaklılar yemeklerini yerken ve bizler biraz yorgunluk atarken, 2009’da Budapeşte’de gittiğimiz açık havuz şeklindeki modern görünümlü kaplıca gibi bir açık hava termal havuz görmek oldukça hoşuma gitti.

24 Nisan 2015, Karaca Arboretumu, Yalova -01-

Termal’den çıktıktan sonra ikinci durağımız, düzgün olarak bir türlü telaffuz edemediğimiz ve gün sonlanana kadar bol bol geyik malzemesi olan Karaca Arboretum’uydu.

24 Nisan 2015, Karaca Arboretumu, Yalova -02-

Hayrettin Karaca tarafından “ağaç parkı”na dönüştürülen ve içerisinde (alt türleriyle beraber) yedi bin tane ağaç türü barındıran, yeşillik alanda nefis bir peyzaj çalışması yapılmıştı.

24 Nisan 2015, Karaca Arboretumu, Yalova -03-

İdil’in enerjisini devam ettirdiği gezimiz sırasında rehber arkadaş bize birçok ilgi çekici ve özel ağaçtan bahsetti, aklımıza gelen tüm sorularımızı cevapladı.

24 Nisan 2015, Karaca Arboretumu, Yalova -06-

Bonzai, nilüferler, renkli akçaağaçlar, Japonya’da çok ünlü olan süs kirazları, bol kokulu ağaçlar, dünyanın en uzun ve en geniş ağaç türlerinin genç örneklerine bakarak nefis bir zaman geçirdik.

24 Nisan 2015, Karaca Arboretumu, Yalova -05-

Mehmet Ali Cetinkaya - 24 Nisan 2015, Karaca Arboretumu, Yalova

Gezinin bana göre en özel mekânıydı.

23 Nisan 2015, Pavlonya, Iznik Golu Kenari Kahve Bahcesi

Gezi sırasında Hoşdere üzerinde gördüğüm ve baharda kocaman çan şeklinde, pembe-morumsu çiçekler açan ve bir gün önce İznik’te de bol bol gördüğüm ağacın, Pavlonya (Paulownia) olduğunu ve dünyanın en hızlı büyüyen ağaçlarından biri olduğunu da öğrendim.

Akşam, Cem’in yoğurduğu nefis çiğ köfte ve mezeler eşliğinde laklak ederek, günü sonlandırdık.

25 Nisan 2015, Cumartesi

Sabah 08.22’de arabanın motorunu çalıştırdık ve iki gün öncesine tezat, yaklaşık 5 saatte evimizdeydik.

Şehir Notu: Yalova, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 38. il oldu. Bundan önceki 37; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, ArtvinBalıkesir, Bartın, BoluBursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Muğla, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon.

Lindt – Excellence – Passion Fruit Intense (Yoğun Passion Fruit)

Lindt - Passionfruit

Passion Fruit‘un adını daha önce duymuş ve iş için gittiğimiz Madeira’da meyve olarak yeme şansını yakalamıştım. Kokusu ve tadı, söylendiği gibi çok güzeldi. Kasım ayında Hollanda’daki arkadaşım Heval ve kuzenim Fazilet’in yanına giderken, Schipol’da bineceğim tren için 45 dakikam vardı ve ben de marketlere bakınmaya başladım.

Lindt’in “Mükemmellik” serisinde yer alan yoğun Passion Fruit’lu dark çikolatasını görünce hemen aldım. Çünkü meyveyi yediğimden beri “çikolataya yakışır mı ki?” diye düşünüyordum. İki gün önce Zeynep, Ural ve Özge ile deneme şansımız oldu. Ve tek kelimeyle bayıldım. Yoğun bir şekilde hissedilen Passion Fruit’un kokusu, tadı ve dilimlenmiş bademle birlikte dark çikolatanın uyumu muhteşemdi. Bugüne kadar yediğim en güzel çikolatalar listesine girdi 🙂