May 1 2012

Bezelye

Küçükken ana kuzusu olduğuma dair rivayetler var. Gerçi ben de kabul etmiyor değilim. Amcamların pikniğe giderken beni de yanlarına aldıkları bir günün ilerleyen saatlerinde, annemi isterim diye pikniği rezil etmişliğim de var. Zaten o günden sonra hiç kimse tek başıma beni bir yere götürmeye cesaret etmedi. Ama konumuz bu değil…

Pazar günleri iki abim ve babam kaçacak yer ararlardı. Muhtemelen de bulurlardı. Gerçi kaçmasalar da sonuç değişmezdi ya! Neyse, pazara gitme işi sürekli anneme ve bana kalırdı. O kadar çok somurturdum ve istemeye istemeye yapardım ki inanamazsınız. Ama zordu. Çünkü annem maşallah 2 ya da 3 kez pazara gidip dönecek kadar sebze-meyve alırdı. Hele bir de yazsa, karpuz-kavun ikileminde kalıp üçer, dörder tane alınırdı. Kışın da benzer bir durum mandalina-portakal ikileminde yaşanırdı…

Annem pazar geceleri aldığı sebzeleri ayıklardı. Bezelye gibi kolay ayıklananlara benim de yardımımı isterdi. Muhtemelen o günlerden birinde tadına baktığım taze bezelyeye bayılmıştım. Taze nohut tadındaydı. Çok hoşuma gitmişti. Adıma güzel bir buluştu. Zira, sırf bu yüzden pazar zulmünün acısı bir nebze hafifliyordu. Pazara girer girmez anneme bezelye alalım diye tutturuyordum. O da yemeklik olarak 1-2 kilo alıyordu. Ben de bir yandan elimde pazar çantalarını taşırken, bir yandan da çaktırmadan bezelyeleri yiyordum. Bazen çok abarttığım da oluyordu. Hele bir gün eve dönüp de sebzeleri ayıklamaya başladığında bir avuç kalan bezelyeyi görünce annem şaşkına dönmüştü. O günden sonra bezelye alacağı zaman çarpı 2 (ya da artı bir kilo) kuralını uygular oldu. İkimiz de rahat ettik…

Gel zaman git zaman, her bahar pazarda-markette bezelye satılmaya başlanınca bolca almaya ve çiğ olarak tüketmeye başladım. Yaptığım tüm salataların garnitür olarak kullandım. Omlet içine ekledim. Bir şeyler izlerken çerez niyetine yedim.

Zamanla çiğ yemek için en ideal  bezelyenin nasıl seçileceğini de öğrendim. Kabuğu pürüzsüz, kaygan ve koyu yeşil olan ve aynı zamanda içi tepeleme dolu olmayan bezelyelerin daha lezzetli olduğunu tecrübe edindim.

Çiğ bezelye yemeyen birçok kişiye (zaman zaman ısrarla da olsa) denemelerini önerdim. Birçoğu sevdi. Ya da sevmiş gibi yaptı! Geçen bahar markette itina ile bezelye seçtiğimi gören yaşlı bir teyze, bir süre beni izledikten sonra yanıma yanaşıp “yemek mi yapacaksın” diye sormuştu. Ben de “Yoo, çiğ yemek için en lezzetlilerini  seçiyorum” dediğimde şaşırmıştı.  Çiğ olarak, taze nohut gibi çok lezzetli olduklarını ve en güzellerinin bahar aylarında bulunabileceğini anlatmıştım. Kadın bana şaşkın şaşkın bakıp, “Yıllardır yemeğini yapıyorum ama hiç çiğ yemedim” deyip bir tane tattıktan sonra seçmeye başlamıştı. Hoşuma gitmişti…

Artık her mevsim yenen birçok sebze ve meyveye rağmen bezelyenin sadece baharda satılmaya başlanması nedeniyle, benim için bezelye baharın habercisi oldu. Tıpkı, raflardaki bezelyeler kartlaşmaya başlayınca yazın ve bulunmaz olunca sonbahar ve kışın gelişini fark ettirmesi gibi…

Share

Nis 25 2012

Lindt – Passion Noir Caramel & Fleur de Sel

Aynı seriden daha önce Passion Au Lait Orange & Pistache‘i (Karamelize edilmiş portakal, fıstık ve bademli sütlü çikolata) denemiş ve çok sevmiştim. Bu ise dörtlü seriden denediğim ilk “dark” çikolata. İçeriği ise yine çok farklı; sert karamel ve deniz tuzu…

Daha önce yine Lindt’in deniz tuzlu dark çikolatası olan A Touch of Sea Salt‘ı denediğimden tadına pek şaşırmadım. Hatta sert karamel ile tuzun çok yakıştığını düşündüm.

Dip not: Benim aldığım çikolata paketinin ön yüzü üsttekinden biraz farklı. Ama arka yüzü aynı…

Share

Nis 20 2012

İstiridye Mantarı (Kavak Mantarı / Pleurotus ostreatus)

İstiridye mantarı ile 5-6 yıl kadar önce tanışmıştım. Bir arkadaşım Tunalı’daki Tavko’da bahar aylarında kısa bir süre satıldığını söylemişti. Sadece tereyağı ve biraz limon ile kavurarak yiyorduk. Çok başarılı idi. Pilav ya da püre ile iyi bir ikili oluşturuyorlardı. Tadı da “et gibi” idi…

Birkaç yıl sonra Doğan Gıda ve Migros’da yine dönemsel olarak satılmaya başladı. Meyve-sebze reyonuna kesin giden biri olarak her Migros’a gidişimde bakınır olmuştum. Eğer varsa akşam yemeğimiz belliydi…

5-6 ay önce bir anda Ayrancı’daki tüm marketlerde sürekli satılır oldu. Geçen hafta Çağdaş’ta kilo ile ve üstteki resimdeki gibi “topluca” halinde satıldığını da gördüm.

Bildiğim kadarıyla (kaynak: Ömür abim ve Öyküm :p) Türkiye’de çok fazla tür mantar yetişiyor olmasına rağmen sofralarımıza küçüklüğümüzden beri sadece kültür mantarı giriyor. İçine kaşar koyarak fırınlama ya da güzel bir sosla çevirme dışında çok fazla aramadığım mantara olan görüşüm istiridye mantarı ile birlikte çok değişti. Birçok şekilde denemeye başladım. Mesela süt, yumurta ve kaşarlı omleti nefis oluyor. Ya da sadece soya (az tuzlu/light’ı daha iyi), sukiyaki (tatlımsı, “yoğunun tersi nedir?” seyrek/sulu), warchestershire (keskin bir tadı var), istiridye sos (tatlımsı), teriyaki soslarından (tatlımsı, yoğun) biri ya da soya+ şeklinde çevirerek çok güzel oluyor. Veya benim geçen gün spontane bir şekilde yaptığım gibi, sos (soya ve istiridye sosu) + istiridye mantarını güzel bir makarna ile karıştırıp mısır-kaşar gibi eklentiler falan da yaparak kullanabilirsiniz.

Uzun lafın kısası herhangi bir yemeğe sos ya da ana yemek olarak istiridye mantarı çok yakışıyor. Yakında bir yerlerimden de çıkmaya başlayacak sanırım…

Okuduğum kadarıyla bu ani istiridye mantarı patlamasının sebebi, beyaz mantar yetiştiricileri riskli bir üretim sürecine sahip oldukları ve yeterli miktarda para kazanmadıkları için beyaz mantar yetiştiriciliğini bırakmakta ve istiridye mantarı yetiştiriciliğine başlamasıymış.

Kısacası sonunda kültür mantarı dışında “güzel” (ki istiridye mantarının tadını aldıktan sonra kültür mantarının tadı gerçekten saman gibi geliyor!) bir mantara kolayca ulaşabileceğiz gibi görünüyor…

Share

Nis 18 2012

Milka – Dare to Smile

Milka, Dare to (Cesaret Et) adında yeni ve limitli bir çikolata serisi çıkartmış. Geçen hafta yolda giderken Dare to Love’ın paketini görmüş ve merak etmiştim. Cuma günü marketten edindim. Normal Milka’nın içine m&m gibi renkli çikolatalar koymuşlar. İlginç görüntüsü dışında pek ilgimi çekmedi.

Bugün ise markette aynı seriden Dare to Smile’ı gördüm ve aldım. Smile’ın içine patlayan şeker koymuşlar. Çikolatanın erime hızı da çok iyi. Böyle olunca hem ağızda hızlıca eriyen hem de patlayarak eğlendiren/çocukluğa döndüren bir çikolata çıkmış ortaya.  Çok hoşuma gitti.

Sırada Dare to Kiss var. Gördüğüm anda deneyeceğim :)

Share

Nis 10 2012

Demirhindi (Tamarind / Tamarindus)

Demirhindi’yi ilk kez noodle için sos ararken görmüştüm. Demirhindi macunu (Tamarind Paste) adındaki sosun adı doğrudan ilgimi çekmişti. Hemen Pınar’ı arayıp “Nerede kullanılır ki bu? Bir baksana netten. Alsam mı?” diye sormuştum. Pek bir şey bulamamıştı ve almaktan vazgeçmiştim. Bir sonraki gidişimde edindim. Koyu kıvamlı, baskın ekşili – az tatlılı ve içinde minik parçacıklar bulunan bir sostu. Süleyman’a sosu gösterdiğimde zeytinyağı ile incelterek her yerde kullanabilirsin demişti. Ben de hem noodle, hem de salatlarda kullanmıştım. Salatalarda çok güzel olmuştu.

Birkaç gün sonra Tanıl abi ve Aksu abla ile yaptığımız bir yemek sohbetinde demirhindiden bahsettiğimde Tanıl abi, Osmanlıların şerbetini yaptıklarını anlatmıştı. Ferahlık veren nefis bir içecek olduğunu ve Eminönü’nde çok iyi yapan tarihi bir yer bulunduğunu da eklemişti. İnşallah bir gün deneyeceğim…

Dün Doğan Gıda’da taze demirhindi meyvesi gördüm. Keçiboynuzunun tombulu gibi garip bir görüntüsü olan meyvenin kabuğu çok ince. Bu yüzden parmağınızla bastırarak kırabiliyorsunuz (ki bu çok eğlenceli). İçinden kabuğun şeklini almış, macun ya da hurma gibi görünen bir meyve çıkıyor. Meyvenin etrafını saran ve dala benzeyen garip bir lif var. Onları çekerek meyveyi ortaya çıkartıyorsunuz ve ardından boğumlarından yemeye başlıyorsunuz. İçinde değerli taşlara benzeyen siyah-kırmızımsı garip bir çekirdek çıkıyor. Meyvenin tadı ekşi-tatlı. Bu yüzden oldukça beğendim.

Demirhindinin kullanım alanı çok fazla. Birçok sosun, içeceğin, şekerlemenin ve yemeğin yapımında ana ya da destekleyici olarak kullanılıyormuş. Türkiye’de adı şerbetinden dolayı çok bilinen ama ithal ürün olduğundan yayılmayan ve kullanılmayan bir meyve imiş.

İlginç bir not olarak araştırırken, demirhindi ağacından tesbih yapıldığını ve Türkiye’de önem verildiğini de gördüm.

Share

Mar 12 2012

Ferrero – Giotto

2-3 yıl kadar önce Türkiye’de (bana göre) dünyanın en güzel ilk 3 çikolatasından biri olan Raffaello satılmıyordu. Bu yüzden genelde yurtdışına gidince ya da giden-gelen biri olunca ediniyorduk. Bu durumdan haberdar olan ve Almanya’da yaşayan amcaoğlu Serdar, Ali amcamla birlikte Rafello göndermişti. Yanına da bonus olarak kutuya yine Ferrero’nun Giotto adında bir çikolatasını iliştirmişti…

Uzun ince bir paket içinde 9 tane küçük bilye şeklindeki Giotto’nın ortasında çikolata kreması onun üstünde çok ince bir gofret ve en dışta fındık parçacıkları serpilmiş çikolata vardı. Bayılmıştım. Fakat bugüne kadar Türkiye’de hiçbir yerde satıldığını görmedim.

Dün amcamlarda diğer kuzen Süleyman, Serdar’ın yine Giotto gönderdiğini söyledi ve 4′lü paket verdi. Sevindirik oldum. Eve gider gitmez bir kutuyu iç ettim… Nefisti…

Uzun lafın kısası, Rafaello ya da Bueno seviyorsanız buna da bayılırsınız :)

Dip not: Ferrero’ya cv’mi göndermeye karar verdim. :)

Share

Şub 1 2012

Kumkat (Kumquat) Reçeli

Yaklaşık 2-2,5 yıldır şans eseri tanıdığım kumquata karşı ilgim var. Eskiden pek bileni olmasa da son günlerde meyve çok moda oldu. Hem büyük marketlerde meyve olarak hem de fidelerini bulunabiliyor. Kumkuqat yemeyi ve bir şeylerde kullanmayı seven biri olarak bu durum çok hoşuma gidiyor doğrusu.

2 yıl kadar önce Cornelia’da topladığım bir avuç kumquattan reçel yapmıştık. Çok da hoşuma gitmişti. Meyvenin esansını çok sevdiğimden aklımda hep “hazırı nasıl olur ki?” sorusu vardı. Birkaç yere bakınmıştım ama bulamamıştım. Geçenlerde Esra, Yenigün’ün Kumkat reçeli olduğundan bahsetmişti. Yenigün satan yelere birkaç kere sorduğumdan ve bileni çıkmadığından dolayı Esra’nın yanıldığını düşünmüştüm. Ama Esra ısrarlıydı. Antalya’da Yenigün’ün bir şubesinin numarasını gönderdi ve “Ara sor. Ellerinde bir tane varmış” dedi. Hemen aradım tabi. Adam ellerinde olduğunu söyleyince, nasıl edinebileceğimi ve ödemeyi nasıl yapabileceğimi sordum. Adam “İsterseniz fabrikayı arayın” dese de darlamaya devam ettim. “Siz kendinize alın sonra bana hesap numaranızı verin ve ben size parayı göndereyim, siz de reçeli kargolayın” dedim. Adamcağız sonunda “Olabilir ama 15-20 gün sonra olabilir mi?” diye sorunca. “Elbette” dedim. Bunun üzerine 15 gün sonra yeni mahsul çıkacak siz fabrikayı arayın bence deyince fabrikayı aradım.

Fabrikadaki yetkili beni dinledikten sonra Ankara dağıtıcısına ulaşmamı söyledi. O da önce “öyle bir reçel duymadım” dese de, biraz ısrar edince telefonumu aldı ve fabrika ile konuşup döneceğini söyledi. Döndü de. 15 güne kadar yeni mahsul çıkacağını ve eline ulaşır ulaşmaz eve kadar getirebileceğini söyledi. Sevinmiştim…

Yaklaşık 15 gün sonra “ne oldu bizim reçel” diye aramak için telefonu elime aldığımda adam arıyordu. Şaşırdım. Ürünün geldiğini ve nasıl ulaştıracağını sordu. Cumartesi günü konusunda hemfikir olduk. Reçelin geleceği günün Özge, Pınar, Abreg ile birlikte yapacağımız kahvaltı gününe denk gelmesi de güzel bir rastlantı oldu.

Cumartesi günü kahvaltıya oturmadan az önce adam reçeli getirip bıraktı. Diğerleri bana “deli herhalde” diye bakarken ben heyecanla tatmaya koyuldum. Açıkçası beklediğim kadar iyi değildi. Çünkü kumquatları tüm tüm koymuşlardı. Böyle olunca da esans tam anlamıyla yayılmamış ve reçel tatlı-ekşi yerine sadece tatlı olmuştu. Oysa bizim evde yaptığımız gibi iki parçaya bölünüş olsa daha güzel olabilirdi. Herhalde meyvenin ufak olmasından ötürü ve reçel fabrikasyon olduğundan bunu yapamıyorlardı…

Ama sonuçta meyvesi ile birlikte yediğimde çok sevdim. Hele kaymaklı-kumquat reçelli krep enfes oldu…

Share

Oca 18 2012

Kumquat (Kamkat ya da Altın Portakal, Citrus fortunella)

2009′un ilk aylarında Sedat ve Cansu ile birlikte birkaç şey almak için Hoşdere’deki Beğendikte durmuştuk. Ben her zamanki gibi meyve-sebze reyonunu es geçmemiş ve farklı bir şeyler var mı diye göz geçirmiştim. Üzerinde “Altın Portakal” yazan küçük plastik bir kabın içinde ufak limon formunda, sarı-turuncu ve oval bir meyve görmüştüm. Denemek için bir tanesini alıp önce koklamıştım. Kokusu portakal gibiydi. Hoşuma gitmişti. Ardından çok ufak olduğundan kabuğunun soyulmayacağını düşünerek direk ağzıma atıp yemiştim. Tadı çok ekşimsiydi. Çok hoşuma gitmemişti…

2009 Kasım ayında görevli olarak Belek’teki Cornelia Diamond’daki bir kongreye gitmiştik. Plaja giden yolda bulunan çam ağaçlarının altında ufak bitkiler/ağaçlar vardı. Üzerlerindeki turuncu meyveleri görünce doğrudan aklıma beğendikte yediğim meyve geldi. Fakat bunlar oldukça turuncu ve olgundu. Bir tane kopartıp yedim. Hem kokusu daha güzel ve baskındı hem de tadı tatlı-ekşi idi. Çok hoşuma gitmişti. Arada bir aşağıya inip dalından koparıp arkadaşlara veriyordum. Alper abi başta olmak üzere herkes çok sevmişti. Meyvenin gerçek adını ağaçlardan birinde bulunan künyeden öğrenmiştim. Kumquat!

Bir gün oteldeki kahvaltıda peynirlerin yanında birer bardağın içine dekoratif olarak kumquatlar konmuştu. Alıp kahvaltıda yemeye başladım. Benim aldığımı gören bir görevli yanıma gelip “siz de seviyor musunuz?” diye sordu. Ben de “evet çok beğendim” deyince aşçılarının meyvelerden reçel yaptığını, çok güzel olduğunu söyledi. Bir ampul yandı kafamda… Bir avuç kadarını toplayıp Ankara’ya getirdim ve reçelini yaptık. Çok güzel olmuştu. Bitmesin diye her kahvaltıda bir ya da iki tanesini yiyordum.

Sonradan yaptığım araştırmalarda kumquat’ın saksıda yetişebilen ve kabuğuyla yenilebilen turunçgillerin en ufak ferdi olduğunu öğrendim. 2010 Nisan civarlarında fidesinin satıldığını öğrenince aklıma hemen Ankara’da yetişip yetişmeyeceği geldi ama denemeyi çok istiyordum. Hemen bir tane sipariş ettim. Eve götürüp özenle diktim. Toplam iki daldan oluşan fidenin meyve verip vermeyeceğini çok merak ediyordum. Eylül civarında 3 tane çiçek açınca çok heyecanlanmıştım. Çiçekler dökülünce altında çok küçük yeşil bir “uzantı” çıktı. Meyveler bunlar olmalıydı ama birkaç hafta sonra düştüler. Meyvelerin Ankara’da olgunlaşmadığını düşünmüştüm. Ama bir yandan da fide hem boy atıyor, hem de yeni dallar çıkartıyordu.

2011 Eylül’ünde bir sürü çiçek açtı. Sonra 30 tane yeşil meyve çıktı. Gel zaman git zaman bunlardan 20 tanesi düştü. 10 tanesi büyümeye devam etti. Fakat her birinin boyu ve rengi farklıydı. Yani aynı anda büyümüyorlardı. Bu 10 meyveden 2 tanesi çok daha iri iken diğerleri ufaktı. Bir sabah en büyük olanın düştüğünü gördüm ve yine aklıma “olgunlaşmadan ölecekler” diye geçirmiştim.

Gel zaman git zaman meyve sayısı üçe düştü. İki tanesi bir yandan büyüyüp bir yandan da önce yeşilden sarıya sonra da sarıdan turuncuya geçtiler. Diğeri ise ufak ve yeşil olarak kendi halinde takılıyordu. Meyveler olgunlaşırken ben de “nasıl kopartacağım” diye düşünüyordum ki, geçen gün en büyük olanının dalından kopmak üzere olduğunu fark ettim. Dokunduğum anda düşüverdi. Biz de afiyetle yedik. Normal Kumquatlara göre daha az ekşi ve daha az tatlı idi ama olgundu ve en önemlisi Ankara’da yetişiyordu işte…

Hemen doğru orantı yapmaya başladım. İlk yıl üç çiçek sıfır meyve. İkinci yıl otuz çiçek üç meyve. Üçüncü yıl üç yüz çiçek otuz meyve :)

Biraz da bilgi;

Meyvenin bilim dünyasındaki adı olan fortunella’yı 1846 yılında Avrupa’ya (ve akabinde Amerika’ya) getiren İskoçyalı bahçecilik uzmanı Robert Fortune’un soyadından (1915) almaktaymış. Yaygın olarak kullanılan Kumquat ismi ise Kantonca bir kelime olan “gam gwat”dan türetilmiş. “Gam” altın ve “Gwat” citrus (turunçgil) meyve ya da portakal anlamına geliyormuş.

Anavatanı Güney Asya ve Asya-Pasifik bölgesi olan kumquat hakkında Çin’deki en eski bilgi 12. yüzyıla dayanmaktaymış. Şu anda Çin, Güney Kore, Tayvan, Güneydoğu Asya, Japonya, Ortadoğu, Avrupa (Yunanistan ve Korfu hariç), Güney Pakistan, Amerika’nın güneyi (Florida, Alabama ve Louisiana hariç) ve Kalifornia’da yaygın olarak yetiştirilmekteymiş.

Yuvarlak, Oval ve Jiangsu adında üç çeşit kumquat ağacı türü varmış.

Kabuğu tatlı ve içi ekşi olan kumquat genelde meyve olarak tüketilmekteymiş. Dilimlenerek salatalara koyulan, bazı şefler tarafından tatlılarında “niş yapımında” kullanılan kumquat, son zamanlarda Martini’de zeytinin yerine bolca kullanılmaktaymış…

Çin’in Kanton eyaletinde kumquat cam kavanozlarda tuza (ya da şekere) yatırılarak bekletilmekte ve sonunda kahverengi salamura edilmiş bir ürün elde ediliyormuş. Bu şekilde uzun yıllar kumquatın tadı değiştirilmeden muhafaza edilmesi sağlanılıyormuş. Ayrıca bu ürün sıcak su ile karıştırılıp boğaz ağrıları için kullanılıyormuş.

Kumquat, Filipinler ve Tayvan’da sıcak ya da soğuk olarak tüketilen yeşil veya siyah çay’a “ek” olarak kullanılmaktaymış. Bergamut’lu çay gibi…

Viatnam’da kumquat bonzai ağaçları (yuvarlak kumquat ağaçlarından) yeni yıl tatilinde dekoratif olarak kullanılıyormuş. Ayrıca haşlanarak ya da kurutularak “mut quat” adında şekerleme yapılıyormuş.

Dip not: Meyveyi ilk gördüğümde adını “altın portakal” olarak öğrenmiştim. Nette altın portakal diyerek aratınca direk gözüm bulunan türkçe sayfa sayısına takıldı. Çok fazlaydı. Afalladım ve içimden “nasıl bu kadar kaynak olur ya!” diye düşünürken aklıma Altın Portakal Film Festivali geldi ve sonrasında çok güldüm…

Share

Oca 4 2012

Lychee (Liçi, Litchi chinensis)

Birkaç ay önce markette konserve halinde gördüğüm Lychee’yi hemen edinmiş ve eve gidince denemiştim. Güzel bir kokusu vardı. Tadı ise biraz fazla tatlı gelmişti.

Geçen cuma günü Abreg Ç.’ye yeni denemeleri için aldığım Pomelo ve Kumquat’ı verirken Doğan Gıda’nın önünden geçiyorduk. Yeni bir şeyler gelmiştir belki diyerek manava girdiğimizde Abreg lime sorarken ben de ufak karton bir kasa içinde Liçileri gördüm. Her zamanki gibi biraz pahalı olduğundan denemek için 4 tane edindim.

Dış yüzeyi pütürlü olan meyvenin kabuğunda bir çizik açtıktan sonra yumurta soyar gibi soyabiliyorsunuz. Kabuğunun altında beyaz etli bir meyve çıkıyor karşınıza. Güzel bir kokusu ve (konserve gibi aşırı olmayan) tatlı bir tada sahip. Meyvenin içinde büyükçe ve kahverengi-siyah renginde bir çekirdeği var. Benim çok hoşuma gitti doğrusu…

Hakkında biraz bilgi;

Başta Çin’in güneyi ve Güneydoğu Asya’da yetiştirilen Liçi şu anda Dünya’nın birçok yerinde üretilmekteymiş. Çin kraliyet hanedanlığında Liçi hakkında birçok hikaye bulunduğundan “Kral meyvesi” diye adlandırılan meyve batıya ilk defa 1782 yılında getirilmiş. Liçi genelde taze olarak tüketilmekteymiş. Çok güzel bir kokusu olan meyve konserve (in syrup) haline getirilince kokusunu önemli ölçüde kaybetmekteymiş. Pembe-kırmızı renklere sahip kabuğu zamanla koyu kahverengiye dönse bile (benim aldıklarım da koyu kahverengi idi. ama kabuğun içi biraz solsa da pembe-kırmızı idi) tadında herhangi bir değişme olmuyormuş.

Share

Ara 30 2011

Pomelo (Şadok / Citrus maxima veya Citrus grandis)

Pomelo’yu ilk kez yaklaşık 2 yıl kadar önce Portakal Çiçeği Vadisindeki Migros’da görmüştüm. Kocaman bir meyve olması ve bir de kırmızı bir fileye sarılı olması ilgimi çekmişti. Hemen bir adet edinmiş ve heyecanla eve getirmiştim. İlk kez aldığınız bir meyveyi soymak zahmetli ve heyecan verici bir iştir. “Aman yanlış kesmeyeyim” diye kasıyorsunuz. Sert davranmak da istemeyince iş uzuyor. (Sert davranınca meyveyi rezil etme durumu var. Denemişliğim ve rezil etmişliğim de var.) Pomelo’nun kabukları çok kalındı. Ben kabukta ince yarıklar açarken hala kabuğunda dolanıyordum. Derken yaklaşık 5-6 santimlik kabuğundan kurtulunca ortaya kocaman “greyfurt benzeri” bir meyve çıkmıştı. Her dilimin dış zarı da çok kalındı. Onları da soyduktan sonra yenecek kısma ulaşmıştım. Meyvenin tadı “tatlımsı greyfurt” gibiydi. Baya hoşuma gitmişti. Meyve kocaman olduğundan hepsini tek tek soyup saklama kabına koymuş ve günlerce dilim dilim yemiştim…

İlk aldığımda “farklı” bir meyve olduğundan doğum gününde ya da arkadaşlara gittiğimde alıp “hediye” etmenin güzel olacağını düşünmüştüm. Geçen cumartesi Mehmet’in doğum gününde bir tane aldım ve (son dakikada planladığımdan saracak bir şey yoktu ve bende) torbalara sarıp sarmalayıp “doğum günü hediyesi” olarak verdim. Orada kesip yiyeceğimizi ve çok eğleneceğimizi kurgulamıştım ama Mehmet “benim hediyem evde tek başıma yiyeceğim” dediği için kafamdaki senaryo olmamıştı. Sonuçta Mehmet’in doğum günüydü ne isterse onu yapardı… :)

Geçen pazar ise Ural-Zeynep’lere giderken bir tane almıştım. Özge-Zeynep-Ural ve Zuzu ile yavaş yavaş soyup yedik. Ural çok beğendiğini söylemişti. Zeynep ise Zuzu’nun “pomelo yiyen ilk köpek” olduğunu ilan etmişti. Özge ise kabuğunun “deniz/balık koktuğunu” iddia etmişti.

Pomelo hakkında bulduğum birkaç bilgiyi aktarayım;

Türkiye’de Çin Greyfurdu veya Shaddock olarak da bilinen Pomelo, orjinalinde Güneydoğu Asya meyvesi imiş. 15-25 cm çapı ve genelde 1-2 kilo arasındaki ağırlığı ile en büyük Citrus (Turunçgil) olan Pomelo’nun kabuğu çok kalınmış. Olgun olduğunda kabuğu yeşil ile sarı arasında bir renkte olurmuş. Meyvesi tatlı ve genelde beyaz-sarı renkte imiş. Fakat çok nadir de olsa pembe ve kırmızı da oluyormuş. Dünyadaki diğer isimleri ise pummelo, pommelo, jabong, lusho fruit, pompelmous, shaddock imiş.

Shaddock ismi meyveyi Güney Asya’dan batıya getiren Kaptan Shaddock’dan geliyormuş.

Pomelo Türkiye’de meyve olarak yenmesi dışında kabuğundan reçel yapılarak da tüketiliyor. Haziran’da Antalya’dan dönerken reçellerini çok sevdiğim (özellikle Bergamut reçeline taptığım) Yenigün’ün “Şatok Kabuğu Reçeli”ni görmüş ve heyecanla almıştım. Tabi o zaman bunun Pomelo olduğunu bilmiyordum. Az önce halı saha maçı sonrası “geleneksel” kahvaltımı yaparken biraz daha yedim. Güzel bir reçel ve kesinlikle tavsiye ederim.

Pomelo Güney Çin mutfağında genelde yemek sonrası tatlı olarak kullanılıyormuş. Filipinlerde tatlı ya da aperatif olarak yenen Pomelo, tuzlanarak ya da meyve suyu olarak da tüketilmekteymiş. Tayland’da tuz, şeker ve biber karışımı ile yenmekteymiş. Malezya ve Endonezya’da tatlımsı olan beyaz ve ekşimsi olan pembemsi Pomelolar varmış. Meyve olarak yemek dışında yemek süslemesi olarak da kullanılmaktaymış. Hindistan’ın Assam eyaletinde de tuz ve biber ile tüketilmekteymiş. Kırsalda ise çocuklar futbol topu olarak kullanıyorlarmış. Hindistan’ın Manipur eyaletinde ise Pomelo genelde tuz, yağ, kırmızı biber ve baharatlarla birlikte turşu yapılarak tüketilmekteymiş.

Share