porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

La Marche de Lempereur (March of the Penguins / İmparatorun Yolculuğu)

TÜR: Belgesel, Aile. SÜRE:80 Dk. ÜLKE: Fransa. YAPIM YILI: 2005. imdb: 7,6. Tomatometer: %95.

Dünyanın en sert iklim koşullarından birine ev sahipliği yapan Antartika’da yaşayan İmparator penguenlerinin bir yılını konu edinen İmparatorun Yolculuğu, oldukça başarılı bir belgesel.

“Dünyanın en sert yerinde bile aşk yolunu bulur” sloganıyla lanse edilen belgeselin en vurucu anı, hiç şüphesiz ki, dişi ve erkek penguenlerin çocuklarını büyütmek için ortaklaşa yürüttükleri saygı duyulası mücadelenin yanında birbirlerini dans edercesine, koklayarak ve/veya dokundukları aşk dolu anlar.

Konu

Belgesel Antartika’da yaşayan İmparator penguenlerinin çiftleşmek ve yavrularını büyütmek için gösterdikleri efsanevi mücadeleyi konu ediniyor.

Hakkında

İmparatorun Yolculuğu’nu Luc Jacquet yazıp yönetti.

Yapım En İyi Belgesel dalında Oscar ve BAFTA’ya aday gösterildi Oscar ödülünün sahibi oldu.

8 milyon dolar bütçesi olan belgesel 127 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Yapım, rottentomatoes’in en iyi 100 belgesel listesinde yer alıyor.

Ivır Zıvır

En İyi Belgesel Oscar’ını kazanan İmparatorun Yolculuğu, 2006 Oscar ödüllerinde En İyi Film kategorisine aday gösterilen 5 filmin herbirinden daha fazla gişe hasılatı elde etmişti. Örneğin En İyi Film Oscar’ını kazanan Brokeback Mountain 75 milyon dolar gişe hasılatı elde ettiğinde yapımın gişe gelirleri 77 milyon dolardaydı.

Belgeseli seslendiren Morgan Freeman tüm seslendirmeyi aynı gün içerisinde tamamladı.

İmparator penguenleri, yaşayan penguenler arasından en uzun ve en ağır penguen türü. Ek bir bilgi olarak Antartika kışı süresince yılda sadece bir kere doğurabiliyorlar.

Yapım yayınlandığında 2004’teki Fahrenheit 9/11’den sonra en fazla gişe hasılatı elde eden belgesel unvanını ele geçirdi.

36. Deplasmanım ve Gördüğüm 37. Stad: Necmi Kadıoğlu (454 km)

Necmi Kadıoğlu Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 454 km.

Maçtan üç hafta önce Ömer Abim, “İstanbul’a gidelim, böylece hem Alperen’i görür, hem de İstanbulspor maçını izler; kısaca bir taşla iki kuş vururuz!” diyerek, “vermişti coşkuyu!”

İlk telefon hakkımla, bir süredir İstanbul’a gitme hayali kurduğumuz Cansın’a ulaşmış, olumlu cevap alınca, ikinci ve son telefon hakkımı da yaban ellerde yaşayan kuzen Fahriye’ye “şu söz verdiğin somonu yapma zamanı geldi!” demek için kullanmıştım.

Maça 9 gün kala Ömer Abimin gelemeyeceği bilgisi kulaklarımıza ulaşsa da ok çıkmıştı bir kere yaydan. Geri dönüş söz konusu olmazdı!

Biriken miller ve kredi kartı puanlarıyla olabilecek en uygun uçak biletlerini alıp uçak gününü beklemeye başladık.

23 Kasım 2018, Cuma

Cansın’la Esenboğa’ya vardığımızda ekrandaki tek kırmızı yazılı uçağın bizimkisi olduğunu fark etmemiz zor olmadı. Hem kapısı değişmiş, hem de 20 dakika rötar yemiştik. Neyse ki başka rötar ya da kapı değişimi yaşamadan 20.55’te uçmaya başladık.

Sabiha Gökçen’e inip Havabus’a bindiğimizde 18 TL’lik ücreti öğrenip oldukça şaşırdım. Çünkü İstanbul’daki işlerim için hep aynı havalimanına uçtuğum için Ankara’daki Havaş ya da Belko’dan hep pahalı olsa da hiçbir zaman %50 fazla olduğunu anımsamıyordum.

Zincirlikuyu’da inip taksiye atladık ve 23 civarlarında Fahriye’nin Beşiktaş’taki evindeydik.

Hoş beş ve nefis tarhana çorbasından sonra biraz dinlendik ve ardından Nişantaşı civarında bir süre adımlayıp sonrasında Saray Muhallebicisi’ne oturduk ve muhabbetimize orada devam edip akabinde güne noktayı koyduk.

24 Kasım 2018, Cumartesi

Sabah 10.30’da İstanbul Tayfa’nın organizasyonuyla Beyoğlu’ndaki 5. Kat’daydık.

Adı gibi binanın 5. katında yer alan mekanın oldukça güzel bir manzarası vardı.

Kubilay Abinin anlattığına göre Onur Abi, “Malilere güzel bir kahvaltılık mekan ayarlamamız lazım” demiş, akabinde de bu mekan bulunmuştu.

Kubilay Abi, “maden böyle güzel bir yer vardı neden bize daha önce söylemediniz” diye sitem ediyordu İstanbul Tayfa’ya.

Bir yandan Gençlerbirliği’nden, takımdan, İstanbul’dan, Ankara’dan, oradan buradan konuşa konuşa kahvaltımızı ettik.

Ümraniye maçında olduğu gibi “skor tahmin videoları” çektim, birkaç fotoğraf çekindik.

Ardından arabalara atlayıp takımın kaldığı hotele doğru yol almaya başladık.

Beyoğlu’ndan kıvrıla kıvrıla takımın bulunduğu Güneşli’deki Wyndham Grand’a doğru yol alırken bir yandan da Fahriyeyle birlikte İstanbul’a ilk kez gelen Cansın’a rehberlik ederek etrafı tanıtıyorduk.

Otelin önünde duran takım otobüsü doğru yerde olduğumuzun kanıtıydı.

Büyüklerimiz lobide oturan teknik direktörümüz Erkan Sözeri’ye selam verdi ve kısa ama koyu bir futbol sohbetine yelken açtılar. Özellikle kaybedilen Balıkesirspor maçıyla ilgili sorular dillendirildi. Hoca da hepsine içten cevaplar verdi. Muhabbetin ardından başarılar dilendi ve bir hatıra fotoğrafı çekilerek arabalara binip stadyumdan önceki son durağımıza doğru ilerledik.

Akbatı’da oturduğumuz bir mekanda maç öncesi son muhabbetleri yaptık ve ardından Necmi Kadıoğlu Stadyumuna doğru yollandık.

Mehmet Soylu’nun önderliğinde arabaları VIP girişine yakın bir yere park edip deplasman tribününe doğru yürümeye başladık.

Kale arkaları olmayan 4491 kişilik stadyumda maratonun bir köşesinde yer alan deplasman tribününe ulaştığımızda hava iyice soğumaya başlamıştı.

Takım ısınırken biz de bir yandan laklak edip bir yandan da maçın başlamasını bekliyorduk ki tribünlerimize Alperen teşrif etti. Şaşırmıştım çünkü dün akşam yaptığımız telefon görüşmesinde, bir yandan Bilgi Üniversitesinde Sinema Televizyon okuyan Alpi, bir yandan da otelde çalışıyordu ve bugün mesaisi olduğu için maça geç gelecekti. İstanbul’a gelirken bavullarının kaybolduğunu söyleyen Singapurlu otel müşterisine karakolda eşlik etme görevi aldığı için işini erkenden bitirip maça yetişmeyi başarmıştı.

Sezonun ilk 11 maçında 10 galibiyet ve 1 beraberlik alarak taraflı tarafsız herkesin kesin şampiyonluk favorisi olan Alkaralar, ligin 12. haftasında Balıkesirspor’a deplasmanda 3-1 yenilerek namağlup unvanını yitirmişti. Hotelde Erkan Hoca bu mağlubiyete gönderme yapıp, “ders oldu, bugün tekrar yükselişe geçmeliyiz” demişti.

Maç kadrosuna baktığımızda Balıkesirspor karşılaşmasına göre sadece, döndükten sonra Ateş Abiden hasta olduğunu ama oynamak istediğini söylediği için ilk 18’e dahil edilen, Mert Nobre’nin yerine Bekir’i sahaya sürmüştü Erkan Sözeri.

Karşılaşmanın ilk dakikalarında İstanbulspor, bu sezon karşılaştığımız tüm takımlar gibi kendi sahasında Gençlerbirliği’ni beklediği için Beyaz formalılar daha etkili görünüyorlardı. Fakat sahada gerçek forvet oyuncusu olmaması, tek oyun kurucu olan Sessegnon’u ligdeki tüm takımlar öğrendiği için çoklu kapatarak ya da sert yaparak etkisizleştirdiği için ve bir de buna kanat beklerinin dengesiz performansları eklenince takım bal yapmayan arı gibiydi.

Bu yüzden de İstanbulspor yapabileceği en akıllı mücadeleyi ortaya koyuyor ve rakibini geride karşılayıp bulduğu toplarla hızlı çıkarak kontra deniyordu.

İlk yarıda 2 tane net pozisyon vardı onların ikisi de Siyah formalıların kontra ataklarıydı. Birinde Hakan nefis bir kurtarışla golü engelledi, ikincisinde ise top yerden direğin iç yüzüne çarpıp filelere gitti ve hemen ardından çalan bitiş düdüğüyle Siyahlar mutlu, Beyazlar ise mutsuz bir şekilde soyunma odasının yolunu tuttular.

İkinci yarı başlarken Erkan hoca Nobre ve Nadir’i Ahmet Oğuz ve Bekir’in yerine sahaya sürerek kaybedecek bir şey olmadığını fark ettiğini göstermişti.

Skor avantajını da ele geçiren İstanbullular ilk yarıdaki taktiklerini daha motive bir şekilde sahaya yansıtarak Gençlerlileri sahalarında bekliyorlardı.

Özellikle Nobre’nin yırtıcılığı takıma artı değer katsa da, son vuruşlardaki beceriksizlikler nedeniyle bir türlü beraberlik golü gelmiyor, gelmedikçe de rakip daha fazla boş alan bularak daha fazla tehlike yaratıyordu.

79’da gelişen bir kontraya kaleci Hakan engel koyacakken Alper ve Luccas’ın havadan gelen topa aynı anda müdahale etme çabası nedeniyle fark ikiye çıktı ve Alkaralar havlu attılar.

Maçın bitiş düdüğünün ardından Gençler tribünleri oyuncuları çağırdı. Boyunları eğik tribüne gelen futbolcular teşekkür edip soyunma odasına yöneldiler.

Karşılaşmanın belki de tek güzel yanı karşı tribünde yer alan bandonun ara ara, bizim tribünün yaptığı tezahüratlara uygun besteler çalmasıydı. Gerçi maç 0-0 giderken bizim tribünün erik dalı istemesine cevapsız kalıp, 2-0 öne geçtikten sonra Ankara havaları çalmaları durumu da var ama sonuçta onlar rakip, öyle değil mi. 🙂

Kapıların açılmasını beklerken yüzü düşmüş Akşit Abinin yanına gidip, “sağlık olsun be Abi!” dedim. “Malicim insanın tüm enerjisini emdiler valla yazık oldu” diye önce sitem etti ardından da, “ya hadi Ankara’dan gelenler neyse atlayıp evlerine dönecekler. Ya Anadolu tarafında oturan, bizler, nasıl döneceğiz, bitmez şimdi yol” diyerek Esenyurt’un uzaklığına laf attı. Gülüştük.

Yaklaşık 20 dakikalık bekleyişin ardından arabalara atladık ve Kubilay Abi ve oğluyla yol boyunca “nolcak bu Gençlerin hali?” muhabbeti yaparak İstanbul trafiğinde yavaş yavaş süzülerek Fahriye’nin mekanı olan Beşiktaş’taki Hayat Memat’a ulaştık.

Tribünde donduğumuz için hem sıcak, hem de yemek oldukça iyi gelmiş, çenelerimizin buzu çözülmüştü. Uzun soluklu muhabbetlerimizin ardından Alpi’yi 00’da evine uğurladıktan sonra muhabbete devam ettik ve yatağa uzandığımızda saatlerimiz 4’ü gösteriyordu.

25 Kasım 2018, Pazar

Telefonum çaldığında saat 12.30’u gösteriyordu ve arayan 13’te Kadıköy’de buluşalım diye plan yaptığımız Hakan’dı.

Geç yattığımız için uyanamadığımızı söyleyip yeni bir buluşma saati belirledik, hazırlandık ve iskeleden vapura atlayıp Kadıköy’e geçtik.

Hakan, eşi Özlem ve 3 yaşındaki oğulları Barış’la buluşup önce Çiya’da bir şeyler yedik, ardından da bir mekana oturup muhabbet ettik. Bizim yanımızda, muhtemelen youtube’un da sayesinde, oldukça uslu görünen Barış’ın aslında normalde canlarını okuduğunu öğrendik, bol kahkahalarla tanışma hikayelerini dinleyip, tanışma hikayemizi anlattık, oradan buradan konuştuk derken saat 17’de onlara veda edip iskeleye doğru yürümeye başladık. (Yazıyı hazırlarken buluşmamıza dair hiçbir fotoğraf çekmediğimiz için şaşkındım!)

Canlı müzik yapan ekip vapur yolculuğumuzu güzelleştiriyordu. Bir ara birkaç video çekmek için dışarı çıktığımda son demlerini yaşayan güneşin bezendiği gökyüzünün arka ve üst fonluk yaptığı Eminönü ve Topkapı’nın silueti oldukça nefis görünüyordu.

Vapurdan inip eve doğru adımlarken renkli renkli görünüşünden ötürü ilgimizi çeken, Mathilda kafedeki görevlinin anlattığına göre, bir Fransız tatlısı olan ve içi farklı farklı kremalarla doldurulmuş profiterole benzeyen tatlılardan alıp yolumuza devam ettik. (Yemek öncesinde hüplettiğimizde özellikle ekşi-tatlı olanlar pek başarılıydı.)

Akşamın ilerleyen saatlerinde Fahriye’nin nefis közlenmiş sütlü patlıcan çorbası ve sebzeli somonunu büyük bir afiyetle midelerimize indirdik ve akabinde bol bol laklak edip güne noktayı koyduk.

26 Kasım 2018, Pazartesi

Pazartesi sabahı erken uyanıp İstiklal çevresindeki müzelere gitmeyi planlıyorduk fakat müze severlerin en nefret ettiği günün Pazartesi olduğunu hatırlayınca sadece İstiklal’e gitmeye karar verdik.

Hava hem kapalı hem de yağmurlu olduğu için usul usul Galata Kulesi’ne doğru adımlıyorduk.

Hayatımda gördüğüm ilk Kilise olan St. Antuan Katolik Kilisesi’ni görünce yağmurdan da korunmak için ara verdik.

Gotik mimariyle şu anki hali 1906-1912 yılları arasında yapılan kilise, 1724 yılında Pera’da Aziz Antuan Osmanlı İmparatorluk saray ve devlet hizmetinde bulunan ve ayrıca ticaretle uğraşan Katolik ülkelerin (ekserisi İtalyan-Fransız) vatandaşları ve onların aileleri için inşa edilip kutsanmış.

İstiklâl Caddesi girişindeki avlunun önündeki 6’şar katlı ve birbirlerine bir geçitle bağlanan 2 adet apartman, kiliseye gelir getirmesi için inşa edilmiş. Bunlar St. Antoine Apartmanları’dır ve İstiklâl Caddesi’nin ilk betonarme yapılarındanmış.

Kiliseden çıktıktan sonra hala yağmur devam ettiği için Galata Kulesi’ni de bir sonraki ziyaretimize bırakıp dönüşe geçtik ve adet olduğu üzere Kızılkayalar’da ıslak hamburgerimizi yedikten sonra Havabus’a bindik ve havalimanının yolunu tuttuk.

Her geldiğimde bir öncekine göre daha fazla kalabalıklaştığını hissettiğim İstanbul’a, yağmurlu, soğuk ve gri havaya, kötü futbol ve sonuca rağmen hem kuzen Fahriye, hem de İstanbul Tayfa’yla zaman geçirmek ve elbette Cansınla “ilk şehrimizi” işaretlediğimiz için her daim anılarımızda özel olacak bir gezi/deplasmanı arkamızda bırakmış olduk.

Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 36maç, 7g, 12b, 17m, 31ga, 54gy.

Video Anı;

Gittiğim stadyumların maps’teki görünüşü;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 36 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediye, Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı”.

İlgili Maç: 2018-2019 Sezonu 1. Lig 13. Hafta Maçı İstanbulspor 2-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “35. Deplasmanım ve Gördüğüm 36. Stad: Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” (437 km)

Aruitemo Aruitemo (Still Walking / Bitmeyen Yürüyüş)

TÜR: Dram. SÜRE:115 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2008. imdb: 8,0. Tomatometer: %100.

Gurur, inat, görmezden gelme, kompleksler, beklentiler, kendini ifade etmeye çalışma, hor görme, umursamama ve sevgi… 15 yıl önce oğullarını kaybeden Japon bir ailenin ölüm yıldönümü için bir araya geldikleri yaklaşık 24 saati anlatan Bitmeyen Yürüyüş, oldukça naif ama bir o kadar da hüzünlü bir aile filmi.

Yapım o kadar samimi bir dille beyaz perdeye aktarılmış ki, izlerken kendinizden, ailenizden kesinlikle bir şeyler yakalıyorsunuz.

Konu

Yokoyama ailesi, 15 yıl önce boğulmak üzere olan bir çocuğu kurtarırken hayatını kaybeden oğullarının ölüm yıldönümünde bir kere daha bir araya gelirler. Dul bir kadınla evlendiği için annesi tarafından hor görülen, babasının isteğini yerine getirmeyip doktor olmadığı için ise babasının küs olduğu Ryota (Hiroshi Abe) o gece evde kalmak istemese de eşi kalması gerektiğini söyler.

Hakkında

Bitmeyen Yürüyüş’ü Hirokazu Koreeda yazıp yönetti.

Yapım 3,26 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

2009’daki bir röportajda Hirokazu Koreeda, Bitmeyen Yürüyüş’ün senaryosunu kendi ailesinden esinlenerek yazdığını ifade etti.

Filmin adı olan Aruitemo aruitemo, “ne kadar yürüdüğümün önemi yok” anlamına geliyor ve adını Ayumi Ishida’nın 1968’de yayınladığı Blue Light Yokohama şarkısının sözlerinden alıyor.

Yapım, 2008 Toronto Film Festivali’nin Resmi Seçki bölümünde yer aldı.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör

Ayrılığın ardından yaşanan kendi başına kalmışlık hali. Haliyle kendi kendine konuşma, düşünme derken bilmem kaçıncı kez mevzuyu tam da anlamıyla çözecek o ayrıntıyı bulduğuna inanıp peşine düşme anı. Sonrası yüksek dalgalı inişler çıkışlar içeren, nefretle aşkın aslında bıçak sırtı olduğunun anlaşıldığı, bir hayat boyu gibi gelen yüksek dozda can sıkıcı zamanlar…

İlhami Algör’ün, halet-i ruhiyesini tanımlamak için film, müzik ve kitaplara gönderme yapan, yüksek ölçekli “delikanlı” jargonu içeren Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, oldukça başarılı bir iç dünya/ruhsal inceleme romanı…

Kitabın arka yüzünden;

“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi.

“Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarsı.”

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.

Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… inceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazar›.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

Kitaptan;

Bir eli omuzumda, diğeri çenesin, bir yerlere dalıp gitti. Nefes bile alamıyordum. Eli orada kalsın istiyordum. Kalsın, bana dönsün, sessiz bir “Ne?” desin, ben kedi olup çene altına sokulayım, sonra gerdanına, göğsüne sarılayım, sarılıp tenime yapıştırayım, sonra yunus, yılanbalığı, yaprak, polen ve… Eski günlerdeki gibi…

Bir resim geldi. Vapurdayım, denize bakıyorum. Denize atılmış nesneler, birer birer yanımızdan geçiyor, geride bıraktığımız yönde uzaklaşıp kayboluyorlar. İçimden bir cümle geçti: Uzaklaşan şeylerin gözden yitişini görmemek için gözlerimizi başka yöne çevirsek bile, yine de ne bok yemeye bir taraflarımızla geyik gibi bakardık?

“Oynuyor” ve “oynar” kelimeleri, birbirlerine bağlanabilir iki resim gibi yan yana duruyorlardı. Şimdi ağlak Sadri için söylediği kelime ile, geçenlerde mutfakta, ufaklığa cevaben ve bana dair kullandığı kelime. Resmi birbirlerine bağlamaya elim gitmiyordu. Müzeyyen, kalkıp başka birinin yürüyüşüyle çamaşır toplamaya gitti.

Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi’ni bıraksalardı. Ne alakaysa?

“Çıkıp bi dolaşayım,” dedim. Sesim boğumlu ve başka birinin sesi gibi çıktı. Ve muhtemelen benden başka kimse duymadı. Tütünümü, anahtarımı aldım. Kapıyı yavaşça çektim. Kilidin dili yuvasına otururken, “Nereye?” der gibi bir ses çıkardı. “Hassiktir” dedim.

Öneren: Cansın

Kareler

belli belirsiz her dalışında… ona ait karelerden birinin gözlerinin önünde vücut bulduğu anlar… güzel bir filmin akla kazınan zirve anlarından biri gibi… sokakta yürürken, aniden havaya kaldırdığın koluyla, kafasının üstündeki hareyi takip ederken, kendi etrafında tam bir tur döndükten sonra kendinden geçmiş şaşkın bir mutluluk içeren gülümsemeyle sana baktığı kare… dağınık saçlarının ardına saklanmış, “gel beni al” diyen kısık gözleriyle içini eriten kare.. gözlerini sabaha açıp yana döndüğünde “yeme de yanında yat” dercesine seni izlediğini fark ettiğin kare… üstündeki beyaz yazılı kırmızı tişörtüyle birden yatakta doğrulup “iyi o zaman sen bilirsin!” diyerek kahkaha attığı kare… ya da sadece sımsıcak gülümsediği… her şeyi değer onlarca kareden birinin gözlerinin önünde yeniden belirdiği…

09:11 – 11:19

Karpuz Şekerinde, Richard Brautigan

Temel elementinin karpuz şekeri olduğu, konuşan kaplanların yaşadığı, ölü insanların camdan ışıklı tabutlarla nehirlere bırakıldığı bambaşka bir dünyada yaşayan insanların, ama hüzünlü ama sevinçli ama bir o kadar tuhaf hayatlarından bir kesit anlatan Karpuz Şekerinde oldukça naif ve başarılı bir roman.

Yazar Hakkında

Beat Kuşağı’nın Kuzeybatılılar diye adlandırılan kolu içerisinde değerlendirilen Brautigan’ın romanlarını diğerlerinden ayrımlı kılan, çok duyarlı ve kolay kırılan kahramanlarının dünyaya hükmeden kaos karşısında yalnızlığa çekilmeleridir. (tr.wikipedia)

Kitaptan;

Suda iki heykel vardı. Biri annemdi.

***

benÖlüm’e geri döndük, elele tutuşarak. Eller çok güzel şeyler, özellikle sevişmeye yollanıp geri geldiklerinde.

***

Sanırım kim olduğumu merak ediyorsun ama ben sürekli bir adı olmayanlardanım. Adım sana bağlı. Aklından geçtiği gibi seslen bana.

Eğer uzun zaman önce olmuş bir şeyi düşünüyorsan, diyelim biri sana bir şey sormuştu ve sen de cevabını bilmiyordun.

İşte benim adım o.

Belki çok sıkı bir yağmur vardı.

İşte benim adım o.
Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış -“hatam için üzgünüm” dedin- ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın.

İşte benim adım o.

Belki çocukken oynadığın bir oyundu ya da yaşlanıp da camın kenarında otururken, aklına öylesine gelen bir şey.

İşte benim adım o.

Ya da bir yerlerde yürüdün. Her yerde çiçekler vardı.

İşte benim adım o.

Belki bir nehre bakakaldın. Yanında seni seven birileri vardı. Neredeyse dokunacaklardı sana. Daha onlar dokunmadan hissetmiştin bunu. Sonra dokundular.

İşte benim adım o.

Ya da birilerinin sana çok uzaklardan seslendiğini duydun. Sesleri neredeyse bir yankıydı.

İşte benim adım o.

Belki uzanmıştın yatakta, uykuya dalacaktın neredeyse ve birden bir şeylere gülmeye başladın, kendinle ilgili bir şakaya, günü bitirmek için güzel bir yol.

İşte benim adım o.

Ya da lezzetli bir şeyler yiyordun ve bir an ne yediğini unuttun ama devam ettin yemeye, iyi bir şey olduğunu bilerek.

İşte benim adım o.

Belki gece yarısıydı ve ateş, ocağın içinde bir çan gibi çaldı.

İşte benim adım o.

Ya da belki o kadın o lafı edince sana, kendini kötü hissettin. Başka birilerini de anlatabilirdi: onun sorunlarını daha iyi bilen birine.

İşte benim adım o.

Belki de alabalıklar yüzüyordu su birikintisinde ama nehir sadece sekiz santim endeydi ve ay benÖlüm’ün üzerinde parıldıyordu ve karpuz tarlaları alabildiğince ışıldıyordu, karanlık ve ay her bitkiden doğuyor gibiydi.

İşte benim adım o.

Ve keşke Margaret beni rahat bıraksa.

***

Uzun zaman önce birileri sebzeleri çok sevmiş; karpuz şekerinin sağına soluna dağılmış, yaklaşık yirmi ya da otuz tane sebze heykeli vardı.

Kiremit fabrikasının yanında enginar heykeli var ve benÖlüm’deki alabalık üretme havuzunun yakınlarında on metre boyunca bir havuç heykeli durur. Okulun yakınlarında marul kökü heykeli, Unutulmuş İşletmelerin girişinde bir hevenk soğan heykeli var. Barakaların civarında başka sebzelere ait heykeller vee top sahasının yanında da bir şalgam heykeli var.

Bir kez Charley’e bu heykelleri kimin yaptığını bilip, bilmediğini sordum. O da en ufak bir fikrinin olmadığını söyledi. “Sebzeleri gerçekten sevdiği belli ama,” dedi.

Öneren: Cansın

Ait

huzurlu hissettiğin anlar… ona sarıldığında… ait olduğun yeri bulduğunu fark ettiğin… her şeyden sıyrılmışçasına sakin… hiç kimse yokmuşçasına sessiz ve huzurlu… bir o kadar da mutlu olduğun…

16:16-16:40

Manchego (90 Gün Olgunlaştırılmış, İspanya)

Spanish manchego cheese portion with a special cutting knife on a wooden board

Adını, muhtemelen, “kurak yer” ya da “ıssız yer” anlamındaki Arapça al-mansha kelimesinden türetilmesi sonucu alan İspanya’nın La Mancha bölgesine ait aynı adlı yerel koyunların sütünden imal edilen Manchego peyniri, yarı sert formu ve yağlı tadıyla oldukça leziz bir peynir. Benim denediğim 90 gün olgunlaştırılmış olan peynir 60 gün ile 2 yıl arasında olgunlaştırılabiliyor ve olgunluğuna göre fresco (2 hafta), semicurado (3-4 ay), curado (3-6 ay) ve viejo (1-2 yıl) adlarını alıyor.

Ağıza dağılan güzel aroması ve formuyla peyniri, rendeleyerek yiyecek üstlerine serperek, ince dilimler halinde içecekler yanında tüketerek ya da, eğer bol bulduysanız :), eriterek kendinizden geçerek tüketebilirsiniz.

Teslim Olmak

gardını düşürüp… aslında mutlu olduğun gerçeğine teslim olduğun… yaralanmamak bahanesiyle yaratmaya çabaladığın soru işaretlerini… gelip gelmeyeceğini bilmediğin geleceğini bir kenara itip… oluruna bıraktığın… tadını çıkartıp, zevkine varmaya başladığın… seni açık denizlere taşıyacak nehre kendini bıraktığın anlar…

11:06-11:44

Mehmet Ali Çetinkaya