porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

The God Father (Baba)

TÜR: Suç, Dram. SÜRE: 175 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1972. imdb: 9.2. Tomatometer: %98…

Birçok otorite tarafından gelmiş geçmiş en iyi film olarak değerlendirilen, değerlendirildikçe de değerlenen Baba, hikaye, oyunculuklar ve anlatımıyla oldukça başarılı bir suç dram filmi.

Konu

Corleone ailesi, Don Vito Corleone’nin (Marlon Brando) başında olduğu, suça dayalı bir örgüt kurmuş olan İtalyan asıllı meşhur bir ailedir. Aile, New York’daki diğer dört aileyle birlikte New York’un yeraltı işlerini yönetmektedir. Ancak Corleone ailesini diğerlerinden ayıran özelliği, Don Corleone’nin cebinde bozuk para gibi taşıdığı politikacılar ve yargıçlardır. Politikacılar ve yargıçlarla olan bu yakın ilişkileri diğer ailelerin açamadığı kapıları açabilmesini sağlamaktadır.

İtalya ve New York’un en meşhur uyuşturucu üreticisi ve dağıtıcısı olan “Türk” lakaplı Solozzo (Al Lettieri), Don Corleone’den, ilişkilerini kullanarak kendisine yasal koruma sağlamasını ve 1 milyon dolar nakit para vermesini istemesi ailenin tüm hayatını değiştirecektir.

Hakkında

Mario Puzo’nun aynı adlı eserinden yazar ve Francis Ford Coppola’nın senaryosunu yazdığı Baba’nın yönetmen koltuğunda da Francis Ford Coppola oturuyor.

Baba, aralarında En İyi Film ödülünün de bulunduğu 3 dalda Oscar ve 5 dalda Altın Küre’nin sahibi oldu.

5-6,5 milyon dolar bütçesi olan yapım 245 – 286 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Yapım çok uzun zamandır imdb’nin en iyi 250 film listesinde 2. sırada, rottentomatoes’in tüm zamanların en iyi 100 filmi listesinde de üst sıralarda yer alıyor.

Ivır Zıvır

Vito Carleone’nin eve geri döndüğü ve aile üyelerinin onu merdivenlerden yukarıya taşıdığı sahnenin çekimlerinde Brando, şaka olsun diye vücudunun altına ağırlıklar koydu. öylece onu taşıyan oyuncular oldukça zorlandılar.

Filmdeki Johnny Fontane karakterinin Frank Sinatra olup olmadığı konusunda kitabın yazarı Mario Puzo’ya sorduklarında hiç bir zaman evet demediyse de reddetmemiştir de. Puzo’nun ölümünden 5 yıl kadar sonra kızı çıkıp “Evet o Sinatra’ydı” dedi. (analogmuzik.blogspot.com)

Lenny Montana (Luca Brasi) Marlon Brando’yla oynayacağı için oldukça gergindi. Bu yüzden ilk kez karşı karşıya geldikleri sahnede repliklerini unuttu ve birçok hata yaptı. Fakat yönetmen Coppola bu doğal gerginliği çok eğendi ve o kurguda o sahneleri kullandı. Brasi’nin Brando ile görüşmeden önce prova yaptığı sahne sonradan filme eklendi.

Bir Don Corleone repliği olan “Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım”, sinema tarihinin en çok gönderme yapılan repliklerinden biri haline geldi. Amerikan Film Enstitüsü’nün 2005 yılında yaptığı bir ankette, en çok hatırlanan 2. replik seçildi.

Brando rol için seçmelere katıldığında yanaklarını pamukla doldurarak oynadığı karakterin bulldog cinsi köpeğe benzemesini istedi. Çekimlerde Marlon Brando’nun, ünlü çeneye sahip olmak için her gün 3 saat boyunca bir koltukta oturmak zorunda kaldı. İşlem sırasında alt dişlerinin ön kısmına demir protezler yerleştirildi.

Birçok film sahnesinde Brando’nun replikleri kartlara basılmış olarak getirilirdi. Bazen de bu kartlar Duvall’ın üstüne yapıştırılırdı. Duvall, The Huffington Post’a verdiği bir röportajda “Neden yaptığını hep merak ettim. Onu taze tuttuğunu söyledi. Bence biraz tazelik ve arayış, biraz da tembellik. Ama ona yardımı oldu.”

Hayvan hakları koruyucuları filmin meşhur at sahnesini oldukça eleştirdiler. Bu konuda Coppola, “filmde birçok insan öldürülüyor fakat herkes at hakkında endişeleniyorlar. Sette de durum aynıydı. Hayvan sever set çalışanları ufak köpekler gibi üzgündüler. O at kafasını, küçük köpekçikleri beslemek için günde 200 at katleden evcil hayvan yiyeceği üreten bir şirketten aldığımızı bilmiyorlar mı?

Al Pacino’nun yerine ilk önceleri Sylvester Stallone ve Robert Redford düşünülmüştü.Paramount Picture Michael Corleone’yi oynaması için Robert Redford’u istiyordu ve Al Pacino’nun daha çok genç bir oyuncu olduğu için Francis Ford Coppola tarafından gözden geçirilmesini istiyordu. Ancak Coppola, İtalyan asıllı, Tony ödüllü Pacino’da ısrar ediyordu.Coppola,Michael Corleone rolünü (Al Pacino’yu kastedederek) “Bu rolü bu genç ve hırçın Sicilyalı delikanlıya vereceğim” diyerek Pacino’ya vermiştir. Nitekim Pacino efsanevi yönetmenin yüzünü kara çıkarmamıştır ve muhteşem bir oyunculukla Oscar’a aday olmuştur.

Filmde Coppola’nın toplam 6 akrabası oynadı. Bunların içinde oğulları ve kızı da var. Kronolojik olarak oynayanların listesi şöyle:

– Talia Shire (Coppola’nın kız kardeşi) Connie Corleone karakteri

– Italia Coppola (Coppola’nın annesi) restaurant sahnesinde figüran

– Carmine Coppola (Coppola’nın babası) pianist karakteri

– Gian-Carlo Coppola ve Roman Coppola (Coppola’nın oğulları) figüran

– Sofia Coppola (Coppola’nın kızı) vaftiz töreninde bebek Michael Rizzi karakteri. Sofia Coppola The Godfather Part II ve The Godfather Part III’de de oynadı. Performansı beğenilmedi.

Babanın  Johnny Fontane’ye tokat attığı sahne senaryoda yoktu ve Marlon Brando tarafından doğaçlama olarak yapıldı. O yüzden oyuncu Al Martino’nun sahnedeki tepkisi tamamen gerçekti. James Caan, Martino’nun sahne çekimlerinde Brando’nun tokadının ardından ağlaması mı, gülmesi mi gerektiğini anlamadığını belirterek oyuncunun şaşkınlığını ifade etti.

Sollozzo’nun (Al Lettieri) Sicilya diliyle konuştuğu ünlü sahnede altyazı olmamasının nedeni üzerine fazlasıyla spekülasyon üretildi. Altyazıların olmaması sahnenin derinliğine ve ciddiliğine artı katmış olsa da, altyazıların olmamasının çok daha basit bir nedeni var. The Godfather’ın DVD’sinde konuşan Coppola, altyazıların eklenmemesinin nedeninin aktörlerin çok hızlı konuşması olduğunu söyledi.

James Caan’ın FBI fotoğrafçısının fotoğraf makinasını yere attığı sahne tamamen doğaçlamaydı. Bu yüzden fotoğrafçının tepkisi tamamen gerçekti. Caan ayrıca fotoğraf makinasını kırdıktan sonra yere para atma fikrinin de sahibiydi. Oyuncu, “geldiğim yerde birinin bir şeyini kırarsan yenisini alır ya da parasını ödersin” dedi.

Marlon Brando’ya En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı aldığı bu rolü oynaması için ağır bir yaşlandırma makyajı yapılmıştır ve Brando Don Vito Carleone’yi canlandırdığı sırada sadece 42 yaşındadır.

Sinematograf Gordon Willis sahneleri oldukça karanlık çektirdiği için “Karanlık Prensi” lakabını kazandı. Willis’in az ışıkta çektirdiği sahneler yapımcılar tarafından oldukça karanlık olduğu için değiştirilmesi istenirken Willis ve yönetmen Coppola onları karanlığın Carleone ailesinin karanlık iş ilişkisine vurgu yaptığı konusunda ikna ettiler.

Sonny’nin Connie’nin kocası Carlo’yu sokakta dövdüğü sahne dört günde çekildi ve 700 ekstra oyuncu kullanıldı. Sahnede çöp tenekesi ve kapağının kullanılması tamamen James Caan’ın doğaçlamasıydı.

Mafya’nın The Godfather’la olan bağlantısı gerçek bir ölüme neden oluyordu. The Guardian yazarı John Patterson bu skandalla ilgili detaylı bilgi vermişti. Film yayınlanmadan önce Italian-American Civil Rights League (İtalyan-Amerikan Sivil Haklar Topluluğu) filmle fazla ilgili oldular. Topluluk prodüktör Al Ruddy’nin fazlasıyla istediği New York konumlarına giriş izni karşılığında filmin danışmanlığı yaptılar. Ancak bu topluluk New York’un Beş Ailesi’nden birinin lideri tarafından yönetiliyordu: Joe Colombo. Colombo ‘The Godfather’ın medyada aldığı ilgiden fazla memnundu.

‘The Godfather and the Mob’ isimli belgesele göre Colombo’nun medya ışıklarına olan aşkı, daha gizli olan iş arkadaşlarını rahatsız etti. Bu olay, yakın zamanda ortaya çıkan bölge savaşı ve içerideki sıkıntılarla birleşerek, Colombo’nun 2. Geleneksel İtalyan-Amerikan Toplantısı’nda vurulmasına neden oldu.

Francis Ford Coppola romandaki at başı bölümünü ilk anlarda çok da umursamadı fakat sonraları bu bölümün es geçilmek için fazla ikonik olduğunu düşünerek çekmeye karar verdi.

Brando’nun kendisi de dahil Hollywood’daki herkes Marlon Brando’nun En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazanacağını biliyordu. İkinci heykelciğini kabul edip, bunu başka bir galibiyet adımı olarak görmektense, Brando ödülleri boykot etti. Kendi yerine ödülü alması için Amerikan Yerlisi bir aktivist olan Sacheen Littlefeather’ı gönderdi. Littlefeather ödülü almak için çıktığı sahnede, Brando’nun Hollywood’un Amerika’nın yerlilerine karşı tutumunu protesto ettiğini söyledi. Sonucunda yuhalandı…

Aynı zamanda o yılki Akademi Ödülleri’ne Al Pacino da gelmedi. Birçok insana göre Pacino’nun boykot nedeni En İyi Erkek Oyuncu yerine En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı gösterilmesiydi.

Coppola, 1970’te General Patton (Patton) filmi ile en iyi senaryo dalında Oscar kazanmıştı ama yönettiği filmler, büyük kitlelere ulaşamamıştı. Yapımcı firma Paramount Pictures başarılı olacağından emin olamadığı için film, 6 milyon dolar gibi oldukça düşük bir bütçeyle çekildi. Filmin çekimleri 29 Mart – 6 Ağustos 1972 tarihleri arasında yapıldı. Çekimler, Coppola ile Paramount Pictures arasındaki gerginlikle başladı. Bunun en büyük sebebi, Coppola’nın ısrar ettiği birçok harcamanın stüdyo tarafından gereksiz bulunması idi. Ayrıca çekimler için Cappola 80 gün talep ettiğinde Paramount ona sadece 53 gün verdi.

Ünlü yönetmen Sergio Leone yapımın yönetmen koltuğuna oturmayı düşünüyordu fakat senayoyu okuduktan sonra hikayenin mafyayı övdüğünü düşünerek bu isteğinden vazgeçti. Sonraları bu kararından ötürü pişmanlık duydu ve 1984’te kendi mafya filmi olan Bir Zamanlar Amerika’yı (Once Upon A Time In America) çekti.

Romanın yazarı Mario Puzo hem senaryoyu Coppola ile birlikte yazdı, hem de çekimlere katıldı.

Filmin hikâyesi, II. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl olan 1945’te başlar ve 10 yıllık bir dönemi kapsıyor.

Film, 24 Mart 1972 günü gösterime girdi ve ilk hafta 5,3 milyon USD gişe geliri elde etti. Toplamda ise 81,5 milyon USD’ye ulaştı. Yeniden gösterimlerle birlikte 1997 yılı itibarıyla ABD’de 134 milyon USD, dünya çapında ise 245 milyon USD gişe geliri elde etti. Bu, gelmiş geçmiş tüm rekorların altüst olması anlamına geliyordu. Film bu rekoru, 1975 yılında Jaws filmi tarafından geçilene kadar elinde tuttu.

Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı

James Caan ve Gianni Russo’nun film çekimleri sırasında araları hiç iyi değildi. Çünkü Sonny’nin Carlo’yu dövdüğü meşhur sahnenin çekimlerinde Caan doğaçlama olarak Russo’ya çöp tenekesi fırlatmıştı. Bu yüzden Russo’nun 2 kaburga kemiği kırıldı ve dirseğinden yaralandı.

Meşhur at sahnesinin provasında sahte bir at kafası kullanıldı. Oyuncu John Marley yataktaki çığlığının tamamen gerçek olduğunu çünkü gerçek sahnenin çekimlerinde gerçek bir at kafası kullanacağı konusunda uyarılmadığını söyledi.

Filmde portakal görünen tüm sahneler, Carleone ailesinden birinin öleceği ya da yaralanacağına dair bir gönderme.

Filmde at da dahil olmak üzere 18 kişi ölüyor.

Aşk + Kapadokya Gezi Günlüğü

“Hiç ummazdım, oldu, sonbaharda, hediye gibi geldin, hoş geldin. Seyirlik değil, ömürlük olsun, dilerim bu defa bu son olsun, seyirlik değil, ömürlük olsun, bir yastıkta nasip olsun…”

Sezen Aksu’nun en sevdiğim şarkılarından biridir; Hoş Geldin. Cansın sonbaharda değil ama Temmuz ayının ortalarında, hiç ummadığım bir anda, hediye gibi geldi hayatıma.

O kadar çok ortak yönümüz vardı ki, ilk günlerden itibaren, uzunca bir aradan sonra ilişkimize kaldığımız yerden devam etmeye karar vermiş gibiydik.

Hatalarımızı, başarılarımızı, ilişkilerimizi, korkularımızı, mutluluklarımızı, kısacası hayatımıza dair anlatılmaya değer her şeyi birbirimize anlatıyor, tüm ayrıntılarıyla yaşadıklarımızı birbirimizin paylaşımına açıyor, yaralarımızı sarıp “bir” oluyorduk.

Günler kendi hallerinde yollarına devam ederken, hayatımda ilk kez saniyeleri bile dolu dolu yaşadığımı hissediyor, onu keşfettikçe, ihtiyacım olan, eksik parçamı bulduğumu daha iyi anlıyordum.

Birkaç hafta sonra, lise yıllarında düşlediğim, “haddinden fazla birbirini seven iki kişi” olmuştuk.

Gözler, bakışlar, gamzeler, benler, dokunuşlar, derin bir nefesin ardından tadılan kokular, öpücükler, nefes alış verişleri, tenin sıcaklığı, gülümseme, sarılma ve mutluluk…

Zaman her insan için farklı işler. Kimisinin yıllar boyunca tadamadığı duyguları, kimisi ilk günden tatmaya başlar. Evlenmeye karar verdiğimizde üçüncü ayımızın ilk günlerindeydik fakat o kısa sürede yaşadıklarımız o kadar yoğundu ki, yıllardır birbirimizi tanıyor, seviyor gibiydik. Cansın benim için doğru kadındı, ben de Cansın için doğru erkek… Saf bir şekilde hissettikten sonra beklemenin ne anlamı vardı?

Kendi halinde yaptığımız nişan;

Cansın’ın annesinin düzenlediği sürpriz kına;

Ve nikah…

Her şey o kadar sade, o kadar basit, o kadar hafif ve anlayış çerçevesinde ilerledi ki, tam da hayalimdeki gibi formaliteleri aradan çıkartıp, hayatı bir olarak yaşamak için adımlamaya başladık.

İlk plana göre, nişanı aradan çıkardıktan sonra nikahı baharda yapıp, döneme uygun bir balayı planlıyorduk. Fakat nişandan sonra, hazır potansiyel enerjimiz kinetik enerjisine dönüştüğüne göre nikah olayını da aradan çıkartmaya karar verince balayı planı da iki ayaklı bir hal aldı.

Kış olduğu ve yurtdışı işleri biraz meşakkatli olacağı için hazır iyi bir rehber bulmuşken balayının ilk ayağında Ürgüp’e gitmeye karar verdik.

24 Aralık 2018, Pazartesi

Sabah 9’da Göktuğ’un ayarladığı Renault Megane’ı teslim almaya giderken Talisman’la eve döndüm. İlk kez D sınıfı bir araba kullanmak ufak arabalara alışkın bünyeme fazlaca konforlu gelmişti.

Bavulları yükleyip ilk önce babaannelere gidip sıkı bir kahvaltı yaptık. Ardından da onlarla vedalaşıp 11’de Göreme’ye doğru yolculuğumuza başladık.

5-7 derecelik hava ve boş yollar nedeniyle oldukça keyifli bir yolculuğun ardından Göreme’ye varıp Cansın’ın kuzeni Hakan’la buluştuk.

Hakan’ın ayarladığı Aren Cave House’a arabayı park edip, bavulları odaya attık ve öğle yemeği için Cappadocia Pide House’a gittik.

Bir yandan midelerimizi şenlendirirken, bir yandan da uzun uzun muhabbet ettik.

Yemeğin ardından Hakan’a veda edip arabaya atladık ve en son Mehmet Soylu, Bülent ve Ömer’le Kayseri deplasmanına giderken durup fotoğraf çektirdiğimiz Ürgüp’ün en önemli simgelerinden biri olan Üç Güzeller’e gittik.

Hava oldukça soğuduğundan titreyerek hem Üç Güzeller’in karşısındaki güneş batışını bir süre izledik,

hem de Üç Güzeller’in yanına gelip Ürgüp’ün eşsiz doğasına şahitlik ettik.

Üç Güzeller’den sonra yeniden arabaya atlayıp önce Merkez Pastanesi’ne gidip Cansın’ın küçükken bayıldığı tulumba tatlısından alıp ebeveynlerinin yakın arkadaşları olan Ayşe Abla ve Salih Abilere gittik.

Yolculuk sırasında Aşkımın çocukken oturdukları evi, anılarının geçtiği yerleri anlatırken yaşadığı heyecanı tatmak eşsiz bir duyguydu benim için.

Ayşe Abla ve Salih Abiyle yaptığımız hoş sohbet ve ufak oğulları Ahmet’le oynadığımız ufak oyunlardan sonra onlara veda edip Göreme’ye doğru yola koyulduk. Arabayı park ettikten sonra dışarı çıkıp bir süre adımladık.

Aralık ayının son günleri ve soğuk havaya rağmen ortalıkta özellikle Uzak Doğu ve Asyalı turist vardı.

Sohbet ederek usul usul bir süre dolaştıktan sonra otele dönüp günü sonlandırdık.

25 Aralık 2018, Salı

Sabah 10’da kalkıp hazırlandık ve Salkım Tepesi’ne gittik.

Dünkü yumuşak ve ılık havadan eser bile yoktu. Sert ve soğuk rüzgar içimizi üşütüyordu. Önce Cansın’ın önerisiyle patatesli ve buralara özel basma çömlek peynirli gözleme yiyerek kahvaltımızı yaptık. Sonrasında ıspanaklı peynirli gözlemeyi de denesek de patates-peynirli gerçekten nefisti!

Karınlarımızı doyurduktan sonra evlenmeden önce kararlaştırdığımız şeyi yapmak üzere gelinlik ve damatlığımızı giydik ve birkaç fotoğraf çekinmeye çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü rüzgar o kadar soğuk ve sert esiyordu ki titreyerek tripoda asılı telefona tıklıyor 10 saniye içinde yerime geçip gülümseyerek fotoğrafın çekilmesini bekliyorduk.

Neyse ki dönüp bakınca birkaç tanesi gayet güzel çıkmıştı.

Bir sonraki durak daha önceki gelişimde gidemediğim meşhur yeraltı şehirlerinden biri olan Kaymaklı yeraltı şehriydi.

Nevşehir’e 21km uzaklıkta bulunan yeraltı şehri, 5000 kişinin yaşamasına izin veren 8 katlı akıl almaz bir yer.

M.Ö. 4 ila 8. YY arasında yapılmaya başlandığı düşünülen yeraltı şehrinin neden yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Fakat ilk yapımından itibaren geliştirilerek savaş durumunda halkın gizlenmesi için yapıldığı düşünülüyor.

Aşağıya doğru inmemize rağmen hava sorununun olmaması yeraltı şehrindeki havalandırma sisteminin çok iyi olduğunu ispat ediyordu. Ayrıca kanalizasyon, su dağıtımı ya da saldırı anında gizlenmek için hazırlanmış olan 500-1000 kg ağırlığındaki silindir kapaklar insanların ihtiyaç halinde burada uzun süre yaşadıklarını gösteriyor.

Yeraltı şehri bugüne kadar gördüğün en eşsiz yerlerden biriydi.

Çıktıktan sonra etraftaki ev kalıntılarında da gelinlik ve damatlıklarımızla fotoğraflar çekinerek “evlilik arşivimize” anılar eklemeye devam ettik.

Bunlardan birinde dibimize kadar gelen ve bir an olsun bizden ayrılmayan köpek çok sevimliydi.

Diğerinde ise kamerayı 10 saniyeye kurup koşarak merdivenleri adımlarken Uzak Doğulu bir turist çiftin kameraya yaklaşıp rakamları sayarak bize yardımcı olmaları gezimizin en eğlenceli anlarından biriydi.

Günün son durağı Cansın’ın “hiç gitmedim” dediği Aynalı Kilise’ydi.

10-11. YY’da yapıldığı düşünülen kiliseye ulaştığımızda kapalı olduğunu gördük.

Döndükten sonra bu yazıyı hazırlarken kilise hakkında yaptığım araştırmada, kiliseye aynalı kilise adının verilme sebebinin duvarlarındaki karşılıklı geometrik şekillerin kusursuz simetrisi olduğunu öğrenip bir sonraki gidişimde kesinlikle uğramaya karar verdim.

Kiliseden sonra otele dönüp üstümüzü değiştirdik ve bir süre dinlendik. Arından bizi akşam yemeğine davet eden Ayşe Ablalara, gecenin ilerleyen saatlerinde ise Hakan ve ailesini ziyaret edip günü sonlandırdık.

26 Aralık 2018, Çarşamba

Sabah uyandığımızda deli gibi kar yağmıştı.

Kapadokya’nın karlar altındaki görünümü nefisti.

Fakat ilerleyen saatlerde yolların buzlanacağı düşüncesiyle kahvaltı yaptıktan sonra hızlıca toparlanıp karın keyfini çıkaramadan yollara düştük.

Bir önceki gece Zeki Baba’nın arayıp, “kar olursa Aksaray üzerinden gelin” sözünü dinlediğimiz için gayet mutluyduk. Çünkü kara rağmen yolların büyük bölümü açıktı ve trafik muntazam bir şekilde ilerliyordu. Buna rağmen yolda ne yazık ki birçok kaza gördük.

Dönüş yolunun en kötü anı ise Aksaray – Ankara yolu üzerinde, muhtemelen bir kamyondan dökülen yiyecekleri almak için, aniden yola inen ve selektör, fren ya da kornaya rağmen son ana kadar hareket etmediği için birkaçına çarpmak zorunda kaldığımız ufak kuşlardı. Hızlı akan trafik nedeniyle çok fazla manevra imkanı olmadığı için son derece can sıkıcı bir olaydı! 🙁

Ankara’ya sağ salim vardıktan sonra hızlıca üstümüze yeniden gelinlik ve damatlığımızı geçirip Dikmen Vadi’sine gittik ve karlar içinde birkaç fotoğraf çekerek içimizde kalmasını engellemiş olduk!

Nice güzel yerlerde, nice gelinlikli ve damatlıklı fotoğraflar çekinmeye diyelim… Kısa ama benim için Cansın’ın doğduğu büyüdüğü yeri gördüğüm için oldukça anlamlı bir geziydi…

Anı Videosu;

Her An

ayların… haftaların… günlerin… saatlerin… dakikaların… saniyelerin…. anların parçalara bölündüğü… her bir anın onunla… güzellikle dolduğu… doldukça daha da büyüdüğü… sonunda bölünerek daha da mutluluk verdiği anlar…

16:03 – 16:06

La Marche de Lempereur (March of the Penguins / İmparatorun Yolculuğu)

TÜR: Belgesel, Aile. SÜRE:80 Dk. ÜLKE: Fransa. YAPIM YILI: 2005. imdb: 7,6. Tomatometer: %95.

Dünyanın en sert iklim koşullarından birine ev sahipliği yapan Antartika’da yaşayan İmparator penguenlerinin bir yılını konu edinen İmparatorun Yolculuğu, oldukça başarılı bir belgesel.

“Dünyanın en sert yerinde bile aşk yolunu bulur” sloganıyla lanse edilen belgeselin en vurucu anı, hiç şüphesiz ki, dişi ve erkek penguenlerin çocuklarını büyütmek için ortaklaşa yürüttükleri saygı duyulası mücadelenin yanında birbirlerini dans edercesine, koklayarak ve/veya dokundukları aşk dolu anlar.

Konu

Belgesel Antartika’da yaşayan İmparator penguenlerinin çiftleşmek ve yavrularını büyütmek için gösterdikleri efsanevi mücadeleyi konu ediniyor.

Hakkında

İmparatorun Yolculuğu’nu Luc Jacquet yazıp yönetti.

Yapım En İyi Belgesel dalında Oscar ve BAFTA’ya aday gösterildi Oscar ödülünün sahibi oldu.

8 milyon dolar bütçesi olan belgesel 127 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Yapım, rottentomatoes’in en iyi 100 belgesel listesinde yer alıyor.

Ivır Zıvır

En İyi Belgesel Oscar’ını kazanan İmparatorun Yolculuğu, 2006 Oscar ödüllerinde En İyi Film kategorisine aday gösterilen 5 filmin herbirinden daha fazla gişe hasılatı elde etmişti. Örneğin En İyi Film Oscar’ını kazanan Brokeback Mountain 75 milyon dolar gişe hasılatı elde ettiğinde yapımın gişe gelirleri 77 milyon dolardaydı.

Belgeseli seslendiren Morgan Freeman tüm seslendirmeyi aynı gün içerisinde tamamladı.

İmparator penguenleri, yaşayan penguenler arasından en uzun ve en ağır penguen türü. Ek bir bilgi olarak Antartika kışı süresince yılda sadece bir kere doğurabiliyorlar.

Yapım yayınlandığında 2004’teki Fahrenheit 9/11’den sonra en fazla gişe hasılatı elde eden belgesel unvanını ele geçirdi.

36. Deplasmanım ve Gördüğüm 37. Stad: Necmi Kadıoğlu (454 km)

Necmi Kadıoğlu Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 454 km.

Maçtan üç hafta önce Ömer Abim, “İstanbul’a gidelim, böylece hem Alperen’i görür, hem de İstanbulspor maçını izler; kısaca bir taşla iki kuş vururuz!” diyerek, “vermişti coşkuyu!”

İlk telefon hakkımla, bir süredir İstanbul’a gitme hayali kurduğumuz Cansın’a ulaşmış, olumlu cevap alınca, ikinci ve son telefon hakkımı da yaban ellerde yaşayan kuzen Fahriye’ye “şu söz verdiğin somonu yapma zamanı geldi!” demek için kullanmıştım.

Maça 9 gün kala Ömer Abimin gelemeyeceği bilgisi kulaklarımıza ulaşsa da ok çıkmıştı bir kere yaydan. Geri dönüş söz konusu olmazdı!

Biriken miller ve kredi kartı puanlarıyla olabilecek en uygun uçak biletlerini alıp uçak gününü beklemeye başladık.

23 Kasım 2018, Cuma

Cansın’la Esenboğa’ya vardığımızda ekrandaki tek kırmızı yazılı uçağın bizimkisi olduğunu fark etmemiz zor olmadı. Hem kapısı değişmiş, hem de 20 dakika rötar yemiştik. Neyse ki başka rötar ya da kapı değişimi yaşamadan 20.55’te uçmaya başladık.

Sabiha Gökçen’e inip Havabus’a bindiğimizde 18 TL’lik ücreti öğrenip oldukça şaşırdım. Çünkü İstanbul’daki işlerim için hep aynı havalimanına uçtuğum için Ankara’daki Havaş ya da Belko’dan hep pahalı olsa da hiçbir zaman %50 fazla olduğunu anımsamıyordum.

Zincirlikuyu’da inip taksiye atladık ve 23 civarlarında Fahriye’nin Beşiktaş’taki evindeydik.

Hoş beş ve nefis tarhana çorbasından sonra biraz dinlendik ve ardından Nişantaşı civarında bir süre adımlayıp sonrasında Saray Muhallebicisi’ne oturduk ve muhabbetimize orada devam edip akabinde güne noktayı koyduk.

24 Kasım 2018, Cumartesi

Sabah 10.30’da İstanbul Tayfa’nın organizasyonuyla Beyoğlu’ndaki 5. Kat’daydık.

Adı gibi binanın 5. katında yer alan mekanın oldukça güzel bir manzarası vardı.

Kubilay Abinin anlattığına göre Onur Abi, “Malilere güzel bir kahvaltılık mekan ayarlamamız lazım” demiş, akabinde de bu mekan bulunmuştu.

Kubilay Abi, “maden böyle güzel bir yer vardı neden bize daha önce söylemediniz” diye sitem ediyordu İstanbul Tayfa’ya.

Bir yandan Gençlerbirliği’nden, takımdan, İstanbul’dan, Ankara’dan, oradan buradan konuşa konuşa kahvaltımızı ettik.

Ümraniye maçında olduğu gibi “skor tahmin videoları” çektim, birkaç fotoğraf çekindik.

Ardından arabalara atlayıp takımın kaldığı hotele doğru yol almaya başladık.

Beyoğlu’ndan kıvrıla kıvrıla takımın bulunduğu Güneşli’deki Wyndham Grand’a doğru yol alırken bir yandan da Fahriyeyle birlikte İstanbul’a ilk kez gelen Cansın’a rehberlik ederek etrafı tanıtıyorduk.

Otelin önünde duran takım otobüsü doğru yerde olduğumuzun kanıtıydı.

Büyüklerimiz lobide oturan teknik direktörümüz Erkan Sözeri’ye selam verdi ve kısa ama koyu bir futbol sohbetine yelken açtılar. Özellikle kaybedilen Balıkesirspor maçıyla ilgili sorular dillendirildi. Hoca da hepsine içten cevaplar verdi. Muhabbetin ardından başarılar dilendi ve bir hatıra fotoğrafı çekilerek arabalara binip stadyumdan önceki son durağımıza doğru ilerledik.

Akbatı’da oturduğumuz bir mekanda maç öncesi son muhabbetleri yaptık ve ardından Necmi Kadıoğlu Stadyumuna doğru yollandık.

Mehmet Soylu’nun önderliğinde arabaları VIP girişine yakın bir yere park edip deplasman tribününe doğru yürümeye başladık.

Kale arkaları olmayan 4491 kişilik stadyumda maratonun bir köşesinde yer alan deplasman tribününe ulaştığımızda hava iyice soğumaya başlamıştı.

Takım ısınırken biz de bir yandan laklak edip bir yandan da maçın başlamasını bekliyorduk ki tribünlerimize Alperen teşrif etti. Şaşırmıştım çünkü dün akşam yaptığımız telefon görüşmesinde, bir yandan Bilgi Üniversitesinde Sinema Televizyon okuyan Alpi, bir yandan da otelde çalışıyordu ve bugün mesaisi olduğu için maça geç gelecekti. İstanbul’a gelirken bavullarının kaybolduğunu söyleyen Singapurlu otel müşterisine karakolda eşlik etme görevi aldığı için işini erkenden bitirip maça yetişmeyi başarmıştı.

Sezonun ilk 11 maçında 10 galibiyet ve 1 beraberlik alarak taraflı tarafsız herkesin kesin şampiyonluk favorisi olan Alkaralar, ligin 12. haftasında Balıkesirspor’a deplasmanda 3-1 yenilerek namağlup unvanını yitirmişti. Hotelde Erkan Hoca bu mağlubiyete gönderme yapıp, “ders oldu, bugün tekrar yükselişe geçmeliyiz” demişti.

Maç kadrosuna baktığımızda Balıkesirspor karşılaşmasına göre sadece, döndükten sonra Ateş Abiden hasta olduğunu ama oynamak istediğini söylediği için ilk 18’e dahil edilen, Mert Nobre’nin yerine Bekir’i sahaya sürmüştü Erkan Sözeri.

Karşılaşmanın ilk dakikalarında İstanbulspor, bu sezon karşılaştığımız tüm takımlar gibi kendi sahasında Gençlerbirliği’ni beklediği için Beyaz formalılar daha etkili görünüyorlardı. Fakat sahada gerçek forvet oyuncusu olmaması, tek oyun kurucu olan Sessegnon’u ligdeki tüm takımlar öğrendiği için çoklu kapatarak ya da sert yaparak etkisizleştirdiği için ve bir de buna kanat beklerinin dengesiz performansları eklenince takım bal yapmayan arı gibiydi.

Bu yüzden de İstanbulspor yapabileceği en akıllı mücadeleyi ortaya koyuyor ve rakibini geride karşılayıp bulduğu toplarla hızlı çıkarak kontra deniyordu.

İlk yarıda 2 tane net pozisyon vardı onların ikisi de Siyah formalıların kontra ataklarıydı. Birinde Hakan nefis bir kurtarışla golü engelledi, ikincisinde ise top yerden direğin iç yüzüne çarpıp filelere gitti ve hemen ardından çalan bitiş düdüğüyle Siyahlar mutlu, Beyazlar ise mutsuz bir şekilde soyunma odasının yolunu tuttular.

İkinci yarı başlarken Erkan hoca Nobre ve Nadir’i Ahmet Oğuz ve Bekir’in yerine sahaya sürerek kaybedecek bir şey olmadığını fark ettiğini göstermişti.

Skor avantajını da ele geçiren İstanbullular ilk yarıdaki taktiklerini daha motive bir şekilde sahaya yansıtarak Gençlerlileri sahalarında bekliyorlardı.

Özellikle Nobre’nin yırtıcılığı takıma artı değer katsa da, son vuruşlardaki beceriksizlikler nedeniyle bir türlü beraberlik golü gelmiyor, gelmedikçe de rakip daha fazla boş alan bularak daha fazla tehlike yaratıyordu.

79’da gelişen bir kontraya kaleci Hakan engel koyacakken Alper ve Luccas’ın havadan gelen topa aynı anda müdahale etme çabası nedeniyle fark ikiye çıktı ve Alkaralar havlu attılar.

Maçın bitiş düdüğünün ardından Gençler tribünleri oyuncuları çağırdı. Boyunları eğik tribüne gelen futbolcular teşekkür edip soyunma odasına yöneldiler.

Karşılaşmanın belki de tek güzel yanı karşı tribünde yer alan bandonun ara ara, bizim tribünün yaptığı tezahüratlara uygun besteler çalmasıydı. Gerçi maç 0-0 giderken bizim tribünün erik dalı istemesine cevapsız kalıp, 2-0 öne geçtikten sonra Ankara havaları çalmaları durumu da var ama sonuçta onlar rakip, öyle değil mi. 🙂

Kapıların açılmasını beklerken yüzü düşmüş Akşit Abinin yanına gidip, “sağlık olsun be Abi!” dedim. “Malicim insanın tüm enerjisini emdiler valla yazık oldu” diye önce sitem etti ardından da, “ya hadi Ankara’dan gelenler neyse atlayıp evlerine dönecekler. Ya Anadolu tarafında oturan, bizler, nasıl döneceğiz, bitmez şimdi yol” diyerek Esenyurt’un uzaklığına laf attı. Gülüştük.

Yaklaşık 20 dakikalık bekleyişin ardından arabalara atladık ve Kubilay Abi ve oğluyla yol boyunca “nolcak bu Gençlerin hali?” muhabbeti yaparak İstanbul trafiğinde yavaş yavaş süzülerek Fahriye’nin mekanı olan Beşiktaş’taki Hayat Memat’a ulaştık.

Tribünde donduğumuz için hem sıcak, hem de yemek oldukça iyi gelmiş, çenelerimizin buzu çözülmüştü. Uzun soluklu muhabbetlerimizin ardından Alpi’yi 00’da evine uğurladıktan sonra muhabbete devam ettik ve yatağa uzandığımızda saatlerimiz 4’ü gösteriyordu.

25 Kasım 2018, Pazar

Telefonum çaldığında saat 12.30’u gösteriyordu ve arayan 13’te Kadıköy’de buluşalım diye plan yaptığımız Hakan’dı.

Geç yattığımız için uyanamadığımızı söyleyip yeni bir buluşma saati belirledik, hazırlandık ve iskeleden vapura atlayıp Kadıköy’e geçtik.

Hakan, eşi Özlem ve 3 yaşındaki oğulları Barış’la buluşup önce Çiya’da bir şeyler yedik, ardından da bir mekana oturup muhabbet ettik. Bizim yanımızda, muhtemelen youtube’un da sayesinde, oldukça uslu görünen Barış’ın aslında normalde canlarını okuduğunu öğrendik, bol kahkahalarla tanışma hikayelerini dinleyip, tanışma hikayemizi anlattık, oradan buradan konuştuk derken saat 17’de onlara veda edip iskeleye doğru yürümeye başladık. (Yazıyı hazırlarken buluşmamıza dair hiçbir fotoğraf çekmediğimiz için şaşkındım!)

Canlı müzik yapan ekip vapur yolculuğumuzu güzelleştiriyordu. Bir ara birkaç video çekmek için dışarı çıktığımda son demlerini yaşayan güneşin bezendiği gökyüzünün arka ve üst fonluk yaptığı Eminönü ve Topkapı’nın silueti oldukça nefis görünüyordu.

Vapurdan inip eve doğru adımlarken renkli renkli görünüşünden ötürü ilgimizi çeken, Mathilda kafedeki görevlinin anlattığına göre, bir Fransız tatlısı olan ve içi farklı farklı kremalarla doldurulmuş profiterole benzeyen tatlılardan alıp yolumuza devam ettik. (Yemek öncesinde hüplettiğimizde özellikle ekşi-tatlı olanlar pek başarılıydı.)

Akşamın ilerleyen saatlerinde Fahriye’nin nefis közlenmiş sütlü patlıcan çorbası ve sebzeli somonunu büyük bir afiyetle midelerimize indirdik ve akabinde bol bol laklak edip güne noktayı koyduk.

26 Kasım 2018, Pazartesi

Pazartesi sabahı erken uyanıp İstiklal çevresindeki müzelere gitmeyi planlıyorduk fakat müze severlerin en nefret ettiği günün Pazartesi olduğunu hatırlayınca sadece İstiklal’e gitmeye karar verdik.

Hava hem kapalı hem de yağmurlu olduğu için usul usul Galata Kulesi’ne doğru adımlıyorduk.

Hayatımda gördüğüm ilk Kilise olan St. Antuan Katolik Kilisesi’ni görünce yağmurdan da korunmak için ara verdik.

Gotik mimariyle şu anki hali 1906-1912 yılları arasında yapılan kilise, 1724 yılında Pera’da Aziz Antuan Osmanlı İmparatorluk saray ve devlet hizmetinde bulunan ve ayrıca ticaretle uğraşan Katolik ülkelerin (ekserisi İtalyan-Fransız) vatandaşları ve onların aileleri için inşa edilip kutsanmış.

İstiklâl Caddesi girişindeki avlunun önündeki 6’şar katlı ve birbirlerine bir geçitle bağlanan 2 adet apartman, kiliseye gelir getirmesi için inşa edilmiş. Bunlar St. Antoine Apartmanları’dır ve İstiklâl Caddesi’nin ilk betonarme yapılarındanmış.

Kiliseden çıktıktan sonra hala yağmur devam ettiği için Galata Kulesi’ni de bir sonraki ziyaretimize bırakıp dönüşe geçtik ve adet olduğu üzere Kızılkayalar’da ıslak hamburgerimizi yedikten sonra Havabus’a bindik ve havalimanının yolunu tuttuk.

Her geldiğimde bir öncekine göre daha fazla kalabalıklaştığını hissettiğim İstanbul’a, yağmurlu, soğuk ve gri havaya, kötü futbol ve sonuca rağmen hem kuzen Fahriye, hem de İstanbul Tayfa’yla zaman geçirmek ve elbette Cansınla “ilk şehrimizi” işaretlediğimiz için her daim anılarımızda özel olacak bir gezi/deplasmanı arkamızda bırakmış olduk.

Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 36maç, 7g, 12b, 17m, 31ga, 54gy.

Video Anı;

Gittiğim stadyumların maps’teki görünüşü;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 36 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediye, Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı”.

İlgili Maç: 2018-2019 Sezonu 1. Lig 13. Hafta Maçı İstanbulspor 2-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “35. Deplasmanım ve Gördüğüm 36. Stad: Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” (437 km)

Aruitemo Aruitemo (Still Walking / Bitmeyen Yürüyüş)

TÜR: Dram. SÜRE:115 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2008. imdb: 8,0. Tomatometer: %100.

Gurur, inat, görmezden gelme, kompleksler, beklentiler, kendini ifade etmeye çalışma, hor görme, umursamama ve sevgi… 15 yıl önce oğullarını kaybeden Japon bir ailenin ölüm yıldönümü için bir araya geldikleri yaklaşık 24 saati anlatan Bitmeyen Yürüyüş, oldukça naif ama bir o kadar da hüzünlü bir aile filmi.

Yapım o kadar samimi bir dille beyaz perdeye aktarılmış ki, izlerken kendinizden, ailenizden kesinlikle bir şeyler yakalıyorsunuz.

Konu

Yokoyama ailesi, 15 yıl önce boğulmak üzere olan bir çocuğu kurtarırken hayatını kaybeden oğullarının ölüm yıldönümünde bir kere daha bir araya gelirler. Dul bir kadınla evlendiği için annesi tarafından hor görülen, babasının isteğini yerine getirmeyip doktor olmadığı için ise babasının küs olduğu Ryota (Hiroshi Abe) o gece evde kalmak istemese de eşi kalması gerektiğini söyler.

Hakkında

Bitmeyen Yürüyüş’ü Hirokazu Koreeda yazıp yönetti.

Yapım 3,26 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

2009’daki bir röportajda Hirokazu Koreeda, Bitmeyen Yürüyüş’ün senaryosunu kendi ailesinden esinlenerek yazdığını ifade etti.

Filmin adı olan Aruitemo aruitemo, “ne kadar yürüdüğümün önemi yok” anlamına geliyor ve adını Ayumi Ishida’nın 1968’de yayınladığı Blue Light Yokohama şarkısının sözlerinden alıyor.

Yapım, 2008 Toronto Film Festivali’nin Resmi Seçki bölümünde yer aldı.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör

Ayrılığın ardından yaşanan kendi başına kalmışlık hali. Haliyle kendi kendine konuşma, düşünme derken bilmem kaçıncı kez mevzuyu tam da anlamıyla çözecek o ayrıntıyı bulduğuna inanıp peşine düşme anı. Sonrası yüksek dalgalı inişler çıkışlar içeren, nefretle aşkın aslında bıçak sırtı olduğunun anlaşıldığı, bir hayat boyu gibi gelen yüksek dozda can sıkıcı zamanlar…

İlhami Algör’ün, halet-i ruhiyesini tanımlamak için film, müzik ve kitaplara gönderme yapan, yüksek ölçekli “delikanlı” jargonu içeren Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, oldukça başarılı bir iç dünya/ruhsal inceleme romanı…

Kitabın arka yüzünden;

“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi.

“Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarsı.”

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.

Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… inceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazar›.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

Kitaptan;

Bir eli omuzumda, diğeri çenesin, bir yerlere dalıp gitti. Nefes bile alamıyordum. Eli orada kalsın istiyordum. Kalsın, bana dönsün, sessiz bir “Ne?” desin, ben kedi olup çene altına sokulayım, sonra gerdanına, göğsüne sarılayım, sarılıp tenime yapıştırayım, sonra yunus, yılanbalığı, yaprak, polen ve… Eski günlerdeki gibi…

Bir resim geldi. Vapurdayım, denize bakıyorum. Denize atılmış nesneler, birer birer yanımızdan geçiyor, geride bıraktığımız yönde uzaklaşıp kayboluyorlar. İçimden bir cümle geçti: Uzaklaşan şeylerin gözden yitişini görmemek için gözlerimizi başka yöne çevirsek bile, yine de ne bok yemeye bir taraflarımızla geyik gibi bakardık?

“Oynuyor” ve “oynar” kelimeleri, birbirlerine bağlanabilir iki resim gibi yan yana duruyorlardı. Şimdi ağlak Sadri için söylediği kelime ile, geçenlerde mutfakta, ufaklığa cevaben ve bana dair kullandığı kelime. Resmi birbirlerine bağlamaya elim gitmiyordu. Müzeyyen, kalkıp başka birinin yürüyüşüyle çamaşır toplamaya gitti.

Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi’ni bıraksalardı. Ne alakaysa?

“Çıkıp bi dolaşayım,” dedim. Sesim boğumlu ve başka birinin sesi gibi çıktı. Ve muhtemelen benden başka kimse duymadı. Tütünümü, anahtarımı aldım. Kapıyı yavaşça çektim. Kilidin dili yuvasına otururken, “Nereye?” der gibi bir ses çıkardı. “Hassiktir” dedim.

Öneren: Cansın

Kareler

belli belirsiz her dalışında… ona ait karelerden birinin gözlerinin önünde vücut bulduğu anlar… güzel bir filmin akla kazınan zirve anlarından biri gibi… sokakta yürürken, aniden havaya kaldırdığın koluyla, kafasının üstündeki hareyi takip ederken, kendi etrafında tam bir tur döndükten sonra kendinden geçmiş şaşkın bir mutluluk içeren gülümsemeyle sana baktığı kare… dağınık saçlarının ardına saklanmış, “gel beni al” diyen kısık gözleriyle içini eriten kare.. gözlerini sabaha açıp yana döndüğünde “yeme de yanında yat” dercesine seni izlediğini fark ettiğin kare… üstündeki beyaz yazılı kırmızı tişörtüyle birden yatakta doğrulup “iyi o zaman sen bilirsin!” diyerek kahkaha attığı kare… ya da sadece sımsıcak gülümsediği… her şeyi değer onlarca kareden birinin gözlerinin önünde yeniden belirdiği…

09:11 – 11:19

Karpuz Şekerinde, Richard Brautigan

Temel elementinin karpuz şekeri olduğu, konuşan kaplanların yaşadığı, ölü insanların camdan ışıklı tabutlarla nehirlere bırakıldığı bambaşka bir dünyada yaşayan insanların, ama hüzünlü ama sevinçli ama bir o kadar tuhaf hayatlarından bir kesit anlatan Karpuz Şekerinde oldukça naif ve başarılı bir roman.

Yazar Hakkında

Beat Kuşağı’nın Kuzeybatılılar diye adlandırılan kolu içerisinde değerlendirilen Brautigan’ın romanlarını diğerlerinden ayrımlı kılan, çok duyarlı ve kolay kırılan kahramanlarının dünyaya hükmeden kaos karşısında yalnızlığa çekilmeleridir. (tr.wikipedia)

Kitaptan;

Suda iki heykel vardı. Biri annemdi.

***

benÖlüm’e geri döndük, elele tutuşarak. Eller çok güzel şeyler, özellikle sevişmeye yollanıp geri geldiklerinde.

***

Sanırım kim olduğumu merak ediyorsun ama ben sürekli bir adı olmayanlardanım. Adım sana bağlı. Aklından geçtiği gibi seslen bana.

Eğer uzun zaman önce olmuş bir şeyi düşünüyorsan, diyelim biri sana bir şey sormuştu ve sen de cevabını bilmiyordun.

İşte benim adım o.

Belki çok sıkı bir yağmur vardı.

İşte benim adım o.
Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış -“hatam için üzgünüm” dedin- ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın.

İşte benim adım o.

Belki çocukken oynadığın bir oyundu ya da yaşlanıp da camın kenarında otururken, aklına öylesine gelen bir şey.

İşte benim adım o.

Ya da bir yerlerde yürüdün. Her yerde çiçekler vardı.

İşte benim adım o.

Belki bir nehre bakakaldın. Yanında seni seven birileri vardı. Neredeyse dokunacaklardı sana. Daha onlar dokunmadan hissetmiştin bunu. Sonra dokundular.

İşte benim adım o.

Ya da birilerinin sana çok uzaklardan seslendiğini duydun. Sesleri neredeyse bir yankıydı.

İşte benim adım o.

Belki uzanmıştın yatakta, uykuya dalacaktın neredeyse ve birden bir şeylere gülmeye başladın, kendinle ilgili bir şakaya, günü bitirmek için güzel bir yol.

İşte benim adım o.

Ya da lezzetli bir şeyler yiyordun ve bir an ne yediğini unuttun ama devam ettin yemeye, iyi bir şey olduğunu bilerek.

İşte benim adım o.

Belki gece yarısıydı ve ateş, ocağın içinde bir çan gibi çaldı.

İşte benim adım o.

Ya da belki o kadın o lafı edince sana, kendini kötü hissettin. Başka birilerini de anlatabilirdi: onun sorunlarını daha iyi bilen birine.

İşte benim adım o.

Belki de alabalıklar yüzüyordu su birikintisinde ama nehir sadece sekiz santim endeydi ve ay benÖlüm’ün üzerinde parıldıyordu ve karpuz tarlaları alabildiğince ışıldıyordu, karanlık ve ay her bitkiden doğuyor gibiydi.

İşte benim adım o.

Ve keşke Margaret beni rahat bıraksa.

***

Uzun zaman önce birileri sebzeleri çok sevmiş; karpuz şekerinin sağına soluna dağılmış, yaklaşık yirmi ya da otuz tane sebze heykeli vardı.

Kiremit fabrikasının yanında enginar heykeli var ve benÖlüm’deki alabalık üretme havuzunun yakınlarında on metre boyunca bir havuç heykeli durur. Okulun yakınlarında marul kökü heykeli, Unutulmuş İşletmelerin girişinde bir hevenk soğan heykeli var. Barakaların civarında başka sebzelere ait heykeller vee top sahasının yanında da bir şalgam heykeli var.

Bir kez Charley’e bu heykelleri kimin yaptığını bilip, bilmediğini sordum. O da en ufak bir fikrinin olmadığını söyledi. “Sebzeleri gerçekten sevdiği belli ama,” dedi.

Öneren: Cansın

Mehmet Ali Çetinkaya