porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Rudderless (Dümensiz)

TÜR: Komedi, Dram, Müzik. SÜRE: 105 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 2014. imdb: 7,5. Tomatometer: %62.

Ters köşe bir hikâyeyi usul usul işleyen ve seyirciyi seçime zorlayan Dümensiz, anlatımı, müzikleri ve oyunculuklarıyla ilgi çekici bir müzik, dram filmi.

Konu

Josh Manning (Miles Heizer) yurttaki odasında gitar çalıp şarkı söylemekte ve kayıt yapmaktadır. Birkaç saat sonra derse gitmek için yola çıktığında babası Sam Manning (Billy Crudup) arar ve buluşmak istediğini söyler. Josh okulunu asamayacağını söylese de Sam bir süre onu ikna etmeye çalışır. Buluşacakları yerde uzunca bir süre oğlunu bekleyen baba, pes edip oğlunu arar fakat telefonu kapalıdır. Hesabı ödeyip tam çıkmak üzereyken televizyonda, oğlunun okuduğu üniversitede silahlı bir saldırı olduğunu öğrenir.

Hakkında

Senaryosunu Casey Twenter, Jeff Robison ve William H. Macy’nin yazdığı Dümensiz’in yönetmen koltuğunda da William H. Macy oturuyor.

Yapı, Chigago Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu (Anton Yelchin) ödülünü sahibi oldu.

Galası Sundance Film Festivalinde yapılan filmin bütçesi 5 milyon dolardı.

Ivır Zıvır

Şöhrete Bir Adım (Almost Famous) filmi için gitar alan ve çalmayı öğrenen Billy Crudup, filmdeki şarkıları kendisi çaldı ve söyledi.

Yapım, William H. Macy’nin ilk yönetmenlik deneyimi.

Jeff Robison ve Casey Twenter 2008’de beş aylarını senaryo için çalıştılar. William H. Macy onlarla birlikte yaklaşıp bir yılını harcıyarak senaryoyu yeniden yazdı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Dümensiz, silahlı okul saldırıları düzenleyen ve etraflarındaki herkesin şeytanlaştırıldığı gençlerin ailelerinin yaşadıklarından bir kesiti beyaz perdeye aktararak farklı bir açıdan olaylara bakılmasını sağlıyor.

Gordion Müzesi Tümülüs ve Ören Yeri

Birkaç yıl önce, “müzelere gitmek için bizi gaza getirir” diyerek müzekart almış ama 2-3 yer dışında neredeyse hiçbir yere gitmemiştik. Fakat Kapadokya’ya gidince aldığımız müzekartla bu misyonumuza ulaşmak adına önemli işlere imzamızı atmaya devam ediyoruz. 🙂

Kapadokya, Olimpos Ören Yeri ve Efes’ten sonraki durağımız Ankara’ya 96 km uzaklıktaki, İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion’du. Bahtiyar, Nilüfer ve Zeynep’le yaptığımız Pazar kahvaltısının ardından Güneşin, Burçak, Nuri ve Özge’yle birlikte yönümüzü Gordion’a çevirdik.

Coğrafi konumu ve Sakarya Irmağının suladığı bereketli topraklarda kurulan Gordion’a girerken ilk ilgimizi çeken şey Frig soyluları ve ileri gelenlerinin mezarlarının yer aldığı Tümülüsler (yığma mezar tepeleri) oldu. Bozkırın yüzeyinde yer alan irili ufaklı tepelikler şeklindeki tümülüsler oldukça özel bir yerde olduğunuzu ispatlıyor.

Tarla ve Tümülüslerin arasından geçtikten sonra 2000 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülünde finale kalan müzeye girdik.

Eski Tunç Devri eserleri, Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri, Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı, M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler ve Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmakta.

Gördüğümüz ilginç eserleri birbirimize göstererek, haklarında fikirler yürüterek ve “Midas’ın eşek kulakları” hikayesi hakkında konuşarak müzeyi gezdikten sonra hemen karşıda yer alan ünlü Midas Tümülüsüne doğru yürüdük.

Müzede benim en çok ilgimi, her zamanki gibi, çanak, çömlekler ya da objelerin üzerlerindeki motifler çekti.

300 metre çapında ve 50 metre yüksekliğindeki tümülüsün açılmasında Zonguldak maden işçileri çalışmış ve 80 metrelik bir tünel açmışlar.

Anadolu’da antik dünyaya ait ikinci büyük Tümülüs olan, 3750 yıllık ardıç tomruklarla desteklenen, çam ağacından yapılmış ahşap mezar odası milattan önce 8. yy da yapılmış.

Heybetli ardıç tomruklar ve muntazam bir şekilde yapılmış ahşap oda, hele bir de binlerce yıllık olduğu düşünülünce, çok göz kamaştırıcı görünüyordu.

Mezar odasında bulunan Kralın kemikleri ve odada yer alan materyallerin bazıları 1997’de Avrupa Yılın Müzesi Ödülünü kazanan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yazıyı hazırlarken gördüğüm 2013’teki bir haberde Kazı Direktör Yardımcısı Dr. Ayşe Gürsan Salzmann, Midas tümülüsünde yapılan çalışmaların ışığında tümülüsün kral Midas’tan 100 yıl önce yapıldığı ve ondan önceki başka bir krala ait olduğunun anlaşıldığı fakat ‘Midas tümülüsü’ diye bilindiği için ismini değiştirmediklerini ifade etmiş. Ayrıca Gordion’un ikinci giriş kapısını bulmayı umduklarını söylenen Salzmann, Tümülüsler tarla olarak kullanıldığı için tarihin yok edildiğini söylemiş. Ben de dönüş yolunda tümüsülerin neredeyse orta hizalarına kadar hasat edilmiş ekinler görünce şaşırmıştım.

2015’teki bir haberde de, Gordion Antik Kenti Kazı Yöneticisi ve Amerikan Pensilvanya Üniversitesi’nden antropolog Prof. Dr. Charles Brian Rose, Beyceğiz Mahallesi’nde Frig krallarından birisine ait dünyanın bilinen ikinci ahşap mezarının tespit edildiğini, yeni tespit edilen 21 tümülüsle toplam sayının 124’e yükseldiğini, 3 höyük ve bir de yeni kalenin tescillendiğini dile getirmiş.

Mezardan çıktıktan sonra arabaya atlayıp 2 km uzaklıktaki şehir kalıntıları görmeye gittik. Tabelalar yerine maps’in yönlendirmesini takip edince ana yürüyüş yolunun tam tersinde olduğumuzu fark ettik. Çünkü kalıntıları çevreleyen tepede yürürken gördüğümüz bilgilendirme tabela numaraları biz yürüdükçe küçülüyordu.

Gezimizin en eğlenceli bölümü de burasıydı. Çünkü bir yandan tabelada yazanları anlamaya, bir yandan netten araştırma yapıp Frigler hakkında ya da ondan önce ve sonra gelen medeniyetler hakkında bilgi bulup, bildiklerimizi ortaya dökmeye ve yorumlamaya çalışıyorduk. Haliyle ful geyik muhabbet yüzünden bol bol gülüp eğleniyorduk.

Dönüşe geçtiğimizde, yaşadığımız coğrafyada yüzlerce yıllık medeniyetlerin birer birer hükümdar olduğunu, akabinde de yok olup gittiklerini fark edince, ölümsüzmüşçesine davranan, “dünyaları” yönetme hayalleri kuran insanların aslında çöldeki bir kum tanesi kadar yaşadıklarını düşünüyordum.

Gordion hakkında;

Gordion (ya da Gordiyon), tarihte Frigya’nın (Phrygia) başkenti. Sakarya nehri ile Porsuk Çayı’nın birleştiği noktanın tam yukarısında bulunan höyük.

Gordion’un kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. Höyükte, Gordion adını zikreden kitabeye benzer hiçbir açık delil bulunamamıştır. Buna rağmen bu höyüğün eski Gordion olarak belirtilmesi doğru kabul edilmektedir. Bir rivayete göre ilk Frig Kralı Gordios, krallığa çıkışı sırasında sabanını, boyunduruğuna bir kördüğüm atarak bağlamıştır. Şehrin, Gordion adını, krala izafeten aldığı sanılmaktadır. Fakat o zamana ait Doğu belgelerinde bu kralın adından hiç bahsedilmemektedir.

Yapılan kazılar Gordion’daki yerleşmenin, Friglerin buraya gelişlerinden önce olduğunu göstermektedir. Frig devri höyüğünün altında eski bronz çağına ait daha küçük bir höyük bulunmaktadır. Eski bronz çağından Frig şehri tabakasına kadar birbiri üstüne gelen ve birbirlerini takib eden bu yerleşmelere ait on sekiz tabaka çıkarılmıştır. Bu tabakalarda Hitit devrinin bütün safhaları temsil edilmektedir.

Friglerin geliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Trakya’dan ve Balkan Yarımadasından buraya geldikleri farz edilir. Bu düşünce Friglerin çanak, çömlek stillerinin Makedonyalılarınkine benzemesinden ileri gelmektedir. Frigler MÖ 9. yüzyıl ortalarında veya daha önceki yıllarda, buraya gelip yerleşmişlerdi. Muhtemelen burası Orta ve Batı Anadolu’ya sınırları uzanan bir devletin başşehri olmuştur. Krallık, asurlulara yenilmesine rağmen istilaya uğramamış, fakat MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Kimmerler, Lidyalılarla savaşmak için buradan geçmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Gordion dahil, bütün Anadolu Pers İmparatorluğuna dahil olmuştur. Bu devirde de Gordion, Kral Yolu üzerinde önemli bir yer, pazar şehri, konaklama yeri olarak önemini korumuştur. Şehir. MÖ 333’te Pers boyunduruğundan kurtulmuştur. Çeşitli mücadelelerin geçtiği bu bölgede MÖ 200 yıllarından sonraya ait olabilecek bir şey bulunamamıştır. Bundan sonra Gordion önemini kaybetmiş ve terk edilmiş gibi bir hale gelmiştir.

Gordion’un güneydoğusunda yer alan tarihi kapısı, sur içinde yer alan sarayları ve Frig kral ailesi üyeleri ile zenginler ve soylular için yapılmış 80 kadar yığma mezar tepeleri şehrin en önemli özelliklerini yansıtmaktadır. (tr.wikipedia)

* * *

Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir.

Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur.

Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir.

Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur.

Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır. (youtube, Gordion Belgeseli)

Gordion Belgeseli

Mononoke-hime (Princess Mononoke / Prenses Mononoke)

TÜR: Animasyon, Macera, Fantezi. SÜRE: 134 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 1997. imdb: 8,4. Tomatometer: %92.

Ormanı koruyan doğaüstü yaratıklarla, doğanın kaynaklarını hızla ve acımasızca tüketen insanlar arasındaki mücadeleyi konu alan Prenses Mononoke, Hayao Miyazaki’nin imzasını taşıyan başarılı bir Japon animasyonu.

Konu

Aşitaka, köyüne saldıran lanetlenmiş orman tanrısı bir domuzu öldürürken kolundan yaralanır ve lanetlenir. Lanete çare bulmak için köyünden uzaklaşan genç savaşçı, Demir Şehri adında demir madenini işleyip ölümcül silahlar yapan ve bu silahları ormanın hayvanlarıyla savaşmakta kullanan Leydi Eboşi ile karşılaşır.

Hakkında

Prenses Mononoke’yi Hayao Miyazaki yazıp yönetti.

Yapım, Japon Akademisi’nde En İyi Film ödülünün sahibi oldu.

Animasyon imdb’nin en iyi 250 film listesinde üst sıralarda yer alıyor.

23,5 milyon dolar bütçesi olan yapım 160 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Prenses Mononoke’yi yapmak için 144 bin tane geleneksel el çizimi yapıldı. Bunların 80 bininden fazlasını yönetmen Hayao Miyazaki bizzat kendisi çizdi ya da düzeltti.

Japon mitolojisine göre cinsiyetlerinden bağımsız olarak, kurt ve köpekler erkek, kediler ise kadın seslidir. Bu yüzden animenin Japon versiyonunda anne kurdu bir erkek (Akihiro Miwa) seslendiriyor. Amerikan versiyonunda ise anne kurdu bir kadın (Gillian Anderson) seslendiriyor.

Animasyonun Japonca adı Mononoke-hime. Mononoke bir isim değil, Japoncada kızgın, kinci ruh, hime ise prenses anlamında. Fakat animasyonun ismi İngilizceye (ve Türkçeye) çevrilirken Mononoke bir isimmiş gibi kullanıldı ve Prenses Mononoke olmasına karar verildi.

Yapım, geleneksel el çizimi kullanılarak yapılan son büyük animasyondur.

23.5 milyon dolar bütçesi olan yapım, o güne kadar en fazla bütçesi olan animeydi.

Prenses Mononoke, E.T.’nin rekorunu kırarak Japon’ya da en fazla izlenen film olmayı başardı. Fakat rekorunu aynı yıl gösterime giren Titanic kırdı.

Studyo Ghibli’nin karakterlerinin dudakları görünmezken, Lady Eboshi’nin sürdüğü kırmızı ruj sayesinde dudakları fark edilebiliyor.

Hikâye Muromachi döneminin (1336-1573) son yıllarında geçiyor.

Animasyonda 500’ye yakın renk kullanıldı.

Yapım, Japonya adına Yabancı Dilde En iyi Film Oscar’ına aday gösterildi.

Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu, Tanıl Bora

Bosna Savaşı’nın (1 Mart 1992 – 14 Aralık 1995) başlamasına ramak kala yayınlanan ve Yugoslavya üzerine kaleme alınmış en iyi eserlerden biri olan Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu’nu en iyi özetleyen cümle sanırım şu: “Yugoslavya, insanların yüzlerle ölmesinin verdiği acıdan öte bir acı salıyor yüreğe: Sosyalizm adına sahiden özgürleştirici bir alternatifin, ‘milli mesele’de milliyetçiliği aşan, sahiden enternasyonelist ama yerli/milli bir modelin kıyısında gezinirken; bildik reel sosyalizmle bildik kapitalizm arasında bocalayıp, bildik milliyetçiliğin sularına gömülen bir ülkenin acısı…”

Avrupa’nın göbeğinde, yıllarca süren ve her gün Saraybosna’da, Mostar’da, Srebrenitsa’da ya da başka bir bölgede öldürülen, evlerinden uzaklaştırılan, sniper ateşinden kaçmak için koşan insanları, patlayan bombaları, yemyeşil, cennet gibi yerlerde birbirlerini öldürmeye çalışan insanların görüntülerini izleyerek büyüyen biri olarak, Bosna-Hersek her zaman görmek istediğim yerlerin başında geliyordu.

Tanıl Abi (Bora), 2 yıl önce Bosna’ya gideceğimizi öğrenince beni orada yaşayan Bayram Şen’le irtibata geçirmişti. Saraybosna’ya indikten sonra Bayram ve eşi Bahar bizi karşılayıp, nefis bir şekilde ağırlamışlardı. Bu süre zarfında Yugoslavya, Bosna Hersek ve savaşla ilgili bize o kadar can yakıcı hikayeler anlattılar ki tüylerimiz diken diken oldu. Hele bir de dolaşırken gördüğümüz yerlerin, binaların savaş zamanındaki hallerini anımsıyor olmak beni daha da duygusallaştırmıştı. Aylar önce biletlerimizi alıp Saraybosna’ya indiğimiz gün Srebrenitsa Katliamı’nın 20. yıl dönümüydü ve bir barda tek başına oturup dertli dertli etrafa bakan kişi, çocukluğumda neredeyse her akşam “cepheden” haber aktaran savaş muhabiri Mete Çubukçu’ydu. Hayatımın en acayip ve duygu dolu gecelerinden birini yaşıyordum.

O gece Bayram bana, Tanıl Abi’nin Yugoslavya ile ilgili iki kitabını (Yugoslavya, 1991 ve Bosna Hersek, 1995) önermiş ve “kendisi mütevazilik yapıyor ama bence bu bölgeyi anlatan gelmiş geçmiş en iyi kitaplar” demişti. Ben de ilk fırsatını bulunca okumaya başladım ve neredeyse her satırında Bayram’ın ne kadar haklı olduğunu fark ettim.

Savaşın başlamasına sayılı günler kala 1991’de yayınlanan Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya, farklı din ve milli duygulara sahip bölge halklarının bir arada yaşama süreçlerini ve akabinde milliyetçi provokasyonlarla tüm birlikteliğin bir anda tuzla buz olmasını konu alıyor.

Oldukça ince elenmiş ve sık dokunmuş bir çalışmanın ürünü olan kitap, tüm ayrıntılarıyla bölgenin geçmişini ve gelinen noktayı gözler önüne seriyor. Bu sayede savaş öncesinde neler yaşandığını ve aslında gerçekten nelerin yok olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Kitabın Arkasından;

Yugoslavya sosyalizmi 2. Dünya Savaşı sonrası dünyasında, aynı toplumsal ve siyasi sistematiğin kutuplaşmış uçlarına dönüşmeye yönelen kapitalizm – reel sosyalizm geriliminde “üçüncü yol” arayışına girenler için bir umut ışığı, önemli bir tecrübe gibiydi.

Yugoslavya’nın federal yapısı, “milli mesele”yi, üniter milli devlet sisteminden de, Soviyetik merkeziyetçi çokuluslu “imparatorluk” sisteminden de farklı, milliyetçilik dışı bir “üçüncü yol”dan çözmüş görünüyordu.

1990’lara girerken Yugoslavya’nın sunduğu “üçüncü yol” işaretlerinin “gibi”si bile kalmadı. Ülke, kapitalizmle reel sosyalizmin kaotik bir bileşeni altında eziliyor: milliyetçiliğin en şoven, en fanatik biçimleri altında ölümüne düşmanlığı, vahşeti, kütlesel göçü yaşıyor.

“Gibi”si bile olsa “üçüncü yol” umutlarını üreten de Yugoslavya toprağı, Yugoslavya halklarıydı, bu umutları yitirip bütün “yol”ları sonlandıran, tüketen de o. Ama bu ülkenin siyasi altüst oluşlarla, insani-toplumsal çilelerle dolu yakın tarihinde, hep milliyetçiliğin provokasyonu var. Yugoslavya’nın kaderinde bu provokasyonu besleyen, inadına bereketli kaynakları kurutamamanın acısı var.

Yugoslavya’nın bugünü içeren tarihi hikâyesi, sadece coğrafi bakımdan değil, toplumsal siyasi meseleler ve en temel insani duyarlılıklar bakımından Türkiye’nin çok yakınında. Yugoslavya’yı “laboratuvar” gözüyle değil yakınlık duygusuyla izlemek, dünyanın gidişatını anlamak ve o gidişatta bir yer, bir taraf tutabilmek açısından çok önemli.

Kitabın Künyesi;
Birikim Yayınları 4
Bölgeler / Sorunlar Serisi 1
1. Baskı, İstanbul, 1991

Lindt – Excellence – Intense – Pink Grapefruit (%48 Kakaolu Yoğun Greyfurt)

Defne İsviçre’den, bugüne kadar yediğim en güzel ve ferahlatıcı çikolatalardan olan Lindt’in “Yaz Mevsimi” serisine dahil mango & passion fruitlu ve lime & naneli çikolata dışında bir de sepete hem kokusu, hem de yoğun meyve tadıyla, en sevdiğim çikolata serisi olan Lindt’in “Yoğun” serisine dahil yeni bir ürün eklemiş.

%48 kakaolu, yoğun greyfurtlu çikolata, serideki diğer tüm çikolatalar gibi nefis bir kokuya ve yoğun, gerçekçi meyve tadına sahip. Oldukça başarılı ve leziz. Yavaş yavaş yemek gerek 🙂

Greyfurtun macun kıvamında çikolatay eklendiğini de belirtmekte fayda var.

BBC – Planet Earth II (Yeryüzü II)

2006’da “daha önce hiç görmediğiniz yeryüzü” sloganıyla lanse edilen ve o günün son teknoloji kameraları ve çekim teknikleri kullanılarak hazırlanan Yeryüzü’nün 10 yıl sonra yeni teknolojik “oyuncak”larla yeniden ele alınmasıyla hazırlanan Yeryüzü II, teknolojinin nasıl da hızlı aşama kaydettiğini gözler önüne seren efsanevi bir doğa belgeseli.

David Attenborough’nun eşsiz sunumu ve masalımsı anlatımıyla tek kelimeyle bir başyapıta dönüşen belgeselin en etkileyici anlarından biri, 10 yıl önceki ilk bölümde, ilk kez bir kar leoparının görüntüsünün ekrana yansıtıldığı söylenirken, II’de kar leoparını adeta bir ev kediymişçesine izleyebiliyoruz. Elbette bunun en önemli sebebi, canlıları takip edebilen, uzaktan çekebilen vs. teknolojinin olabildiğince geliş olması.

Bu sayede birçok hayvanın avlanma taktikleri ve aynı zamanda avlananların kaçma taktiklerini adeta bir gerilim-korku filmiymişçesine izleyebiliyorsunuz.

Adalar, dağlar, tropik ormanlar, çöller, çayırlar ve şehirler adında 6 bölümden oluşan belgeselin bölüm sonlarında yer alan “günlükler” tıpkı ilkinde olduğu gibi oldukça başarılı.

Yapım, imdb’nin en iyi tv programları listesinde ilk sırada yer alıyor.

BBC – Planet Earth (Yeryüzü)

BBC’nin 2006 yılında imzasını attığı ve günün son teknoloji kameralarını ve çekim tekniklerini kullanarak doğa ve hayvan dünyasını televizyon ekranına aktaran Yeryüzü, efsanevi bir doğa belgeseli.

Kutuplar, dağlar, çöller, tatlı sular, büyük ovalar, ormanlar, sığ denizler, derin okyanuslar, mağaralar, buz dünyaları ve mevsimlik ormanların anlatıldığı her biri birbirinden bağımsız 11 bölümden oluşan belgesele, doğa tarihi programlarının yüzü ve sesi olarak kariyerine 50 yıldan fazla süredir devam eden David Attenborough’nun eşsiz sunumu büyük bir değer katıyor.

Hayvanların zekice kurguladıkları avlanma planlarını, duyu organlarını en üst düzeyde kullanma becerilerini ve özellikle kuşların eş ararken sergiledikleri efsanevi kur hareketlerini, görsel bir şölen şeklinde ekrana getiren belgeselde Attenborough’un merak uyandırıcı ve masalımsı anlatımı göz kamaştırıcı.

BBC One’daki ilk gösteriminde 8,7 milyon insanın izlediği ve %32.1’lik izlenme oranı yakalayan belgeselin her bölüm sonunda yer alan “günlükler”, o bölüme dair en özel çekimlerin nasıl yapıldığını konu ediniyor. Böylece çekim ekibinin günler, haftalar hatta aylar süren çalışmaları sırasında yaşadıkları zorlukları, yerel halk ve rehberlerle “konu”larına ulaşmak için sergiledikleri çabaları, komik anları ve belki de en önemlisi şans eseri yakaladıkları muazzam görüntüleri ya da anları görüp, kendinizi “takımın bir parçası” gibi hissedebiliyorsunuz.

Bir tane kar leoparının ekrana geldiği bölümde Attenborough, ilk kez bir kar leoparı bu kadar iyi bir şekilde çekilebildiğini söylüyor. 10 yıl sonra yani 2016’da yayınlanan Yeryüzü II’de (Planet Earth II) birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bir sürpriz bizleri bekliyor.

Yapım imdb’nin en iyi tv listesinde 3. sırada yer alıyor. İlk sırada ise  Yeryüzü II var.

It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat)

TÜR: Dram, Aile, Fantezi. SÜRE: 130 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1946. imdb: 8,6. Tomatometer: %94.

Ünlü yönetmen Frank Capra’nın 1930’lu yıllarda sıklıkla işlediği iyimserlik temasına başarıyla geri dönüş yaptığı Şahane Hayat, oldukça başarılı bir fantastik-aile-dram filmi.

Konu

Doğduğundan bu yana aynı küçük kasabada yaşayan George Bailey (James Stewart), kendisini buraya ve insanlarına adamış, hoşgörülü, güvenilir ve yardımsever bir insandır. İflasın eşiğine gelen Bailey bir Noel gecesinde nehre atlayarak intihar etmek üzeredir. Tanrı Bailey için edilen dualara kulak verir ve kanatsız melek Clarence’i (Henry Travers) yer yüzüne gönderir.

Hakkında

Philip Van Doren Stern’in En Büyük Armağan (The Greatest Gift) adlı hikâyesinden Frances Goodrich, Albert Hackett ve Frank Capra tarafından senaryolaştırılan Şahane Hayat’ın yönetmen koltuğunda Frank Capra oturuyor.

Yapım, En iyi Film ve En İyi Yönetmen’in dahil olduğu 5 dalda Oscar’a ve En iyi Yönetmen kategorisinde Altın Küre’ye aday gösterildi.

3 milyon dolar bütçesi olan yapım 3.3 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Şahane Hayat, imdb’nin en iyi 250 film listesinde üst sıralarda yer alıyor.

Ivır Zıvır

Donna Reed’in terkedilmiş binanın camına taş attığı sahnenin çekimleri için Frank Capra usta bir nişancı kiraladı. Çekimler başladığında Reed nişancıya işaret vermeden taşı salladı ve camı tutturmayı başardı. Herkes şaşkınlıkla karşılasa da lisede beysbol oynamış olan Reed kuvvetli atışlar yapabiliyordu.

Dans pistinin ikiye ayrıldığı ve altından havuzun çıktığı sahne Los Angeles’taki Beverly Hills Lisesinde çekildi. Okulun spor salonu gerçekten de ikiye ayrılabiliyor ve altında havuz bulunuyordu.

Billy amca sarhoş bir şekilde evden ayrıldığı sahnenin devamında, sanki bir yere takılıp sendelemiş gibi bir ses geliyor. Aslında çekimlerde böyle bir ses düşünülmüyordu. Fakat sakar bir sahne görevlisi oyuncunun fark edemeyeceği bir yere sahne malzemeleri yığdığı için, oyuncu gerçekten malzemelere takılarak sesin çıkmasını sağladı. Capra, filmin kurgusunda bu sesi kullandı ve sakar görevliye “doğaçlama ses” nedeniyle 10 dolar ekstra prim verdi.

Savaş sonrası Hollywood’a geri dönen James Stewart’ın uzun bir aradan sonraki ilk öpüşme sahnesinin çekimlerinde oyuncu oldukça gergindi. Frank Capra’nın dikkatlice takip ettiği sahne çekiminde Stewart, doğaçlama olarak tek seferde sahneyi başarıyla tamamladı. Fakat kurgu aşamasında Stewart’ın tutkulu kucaklama sahnesi sansür takılacağı düşünülerek filmden çıkartıldı.

Yapım bazı kaynaklara göre Türkiye’de Yaşamak Güzeldir adıyla gösterilmiştir.

Frank Capra, Şahane Hayat için “en iyi filmim” dedi.

75 dükkan, bir ana cadde, fabrika, gecekondu ve yerleşim alanlarıyla 16 bin metre karelik bir alana inşa edilen Bedfard Falls kasabası yaklaşık iki ayda hazırlandı. Set Amerikan film tarihinin o günlerdeki en büyük setiydi.

Martini’ler 1903’te Sicilya’dan Amerika’ya göç eden Frank Capra’nın kendi ailesinden esinlenilerek yaratıldı.

Projeyi daha önce elinde bulunduran stüdyo George Bailey karakteri için Cary Grant’ı düşünüyordu. Fakat proje Frank Capra’ya geçince karakteri doğrudan James Stewart için yazdı. Stewart sonraları George Bailey karakterinin kariyeri boyunca oynadığı favori karakteri olduğunu söyledi.

Yapım 1946’da yayınlandığında başarı elde edemedi.

Capra filmi 90 günde çekebileceğini iddia etti ve kazanınca tüm çekim ekibi ve oyuncu kadrosuna bir kutlama partisi verdi.

Clarence’nin George’u kurtardığı köprü çekimleri 32 derece sıcaklıkta yapıldı. Bu yüzden bazı anlarda James Stewart’ın terlediği görünüyor.

Filmin konusu Noel’de geçiyor olsa da çekimler oldukça sıcak bir dönemde yapıldı. Bu yüzden Capra, ekibin sağlığı için sık sık çekimlere ara verdi.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra demoralize olmuş olan James Stewart’ı George rolünü oynaması konusunda filmde Mr. Potter rolünü canlandıran Lionel Barrmore ikna etti.

Mr. Potter’ın 1939 yılında George’a yıllık 20 bin dolar maaş önerisi 2015’de 337 bin 730 dolar değerinde.

Zuzu adındaki küçük kız çocuğunu canlandıran Karolyn Grimesi isminin meşhur zencefilli çörek olan Zu Zu Ginger Snaps’den geldiğini söyledi. George filmin sonlarına doğru merdivenin başındaki zuzu’ya “zu zu my little ginger snap!” diyor.

Orijinal olarak siyah beyaz çekilmiş bu film şimdiye kadar üç kez de renklendirilmiştir. İlk renklendirme işlemi 1986’da , ikincisi 1989 ‘da ve sonuncusu ise 2007 yapılmıştır. İlk iki renklendirme pek başarılı değillerdi. Filmin özgünlüğünü zedelediği için o zaman hayatta olan Capra (ö.1991) ve Stewart (ö.1997) tarafından da sertçe eleştirildi. Ticari nedenlerle TV kanalları yine de renkli kopyalar için talepte bulunuyorlardı. Sonunda her iki renkli kopya da piyasadan çekildi. Üçüncü ve daha gelişmiş olan renkli kopya Sadece DVD setlerine koymak üzere bastırtıldı. Artık televizyonlarda sadece siyah beyaz orijinal kopyalar gösteriliyor.

Film en tanınmış “Noel Filmleri” arasındadır. ABD ‘de her Noel zamanı birçok TV kuruluşu bu filmi yayınlamayı adet haline getirmişlerdir.

Bağımsız bir filme göre çok pahalı bir prodüksiyon sayılır, filmin 3.7 Milyon dolarlık bir bütçesi vardı (üstelik 1946 yılının değeri ile). Oysa ilk etapta gişede sadece 3,3 Milyon dolar toplayabildi. Bu başarısızlığın bir sebebi de William Wyler’ın bol Oscar’lı Hayatımızın En Güzel Yılları (The Best Years of Our Lives) filminden sadece bir hafta sonra gösterime girmesidir.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Mr. Potter 8.000 doları çalsa da filmde yakalanmıyor. Bu o günler için olağandışı bir durum. Çünkü Hays Office yani sansür kurulunun koyduğu kurallara göre filmlerdeki kötülerin cezalandırılması ya da tövbe etmesi gerekiyordu.

Orijinal senaryoya göre Clarence, George’a yaptığı kötülük yüzünden Potter’la yüzleşiyordu.

Mary, George’a evde kalmamak için onunla evlendiğini söylüyor. George olmadığı dünyayla yüzleşince Mary’i evde kalmış olarak buluyor.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3

2 Eylül 2017, Cumartesi (Sisam Adası)

Sabah ilk iş olarak arka sokakta yer alan pastaneden, beklediğimden çok fazla yağlı olduğundan yiyemediğimiz, sade ve çikolatalı kruvasan alıp eve döndüm. Kahvaltıyı güzel güzel midelerimizi indirdikten sonra hazırlanıp Kokkori’nin yakınlarındaki Tsambou plajına doğru yola koyulduk.

Kumsal yolundan 16 kilometreyi yaklaşık 25 dakikada aldıktan sonra büyük çakıllı plajdaydık.

6 Euro’ya 2 şezlong kiraladık ve önce döküldük sonra hazırlandık ve adanın kuzeyinde ilk kez durgun bir denize kendimizi bıraktık. Orta derece soğukluktaki denizde bir süre yüzüp balıkları kestikten sonra şezlonglara dönüp deniz tatili klasiklerimizi tekrarladık.

Saat 13 gibi hazırlanıp öğle yemeği için 5 km uzağımızdaki tepede bulunan Vourliotes’e doğru sürmeye başladık. Günlük 19,90 TL ödeyerek internet kullandığım için tatilimiz boyunca maps.google’ın navigasyonunu kullandık. Ufak tefek şeyler hariç normalde herhangi bir sorun yaşamadığımız için, köye doğru tırmanan normal yol yerine hemen altındaki daha dar ve bozuk yolu önerdiğinde “bir bildiği vardır” diyerek sözünü dinledik.

Fakat kısa bir süre sonra oldukça daralan yolları arşınlayarak evlerin arasından geçmeye başlayınca şüphelenmeye başladık. Derken sola doğru tırmanan keskin virajlı beton yola doğru döndüğümüz an, otomatik vites geçişlerinde yığıldığı için bir türlü ısınamadığımız, Suzuki marka kiralık arabamız patinaj yapmaya başladı. Özge arabayı durdurup biraz geri gelip tekrar çıkmayı denedi ama nafile.

Pes edip geri dönmek adına Özge’ye yardım etmek için arabadan indiğimde, arkadaki 50 santimlik boşluktan sonra arabanın aşağıya düşebileceğini fark ettim. Özge’nin birkaç kere usulca sağ-ileri, sol-geri yapması gerekiyordu. Fakat sorun; arabanın ileriye gitmeden önce bir süre arkaya doğru gelmesiydi! Bir iki denemeden sonra faka bastığımızı anladık. Özge arabayı durdurup derin bir nefes aldı ve tam tekrar denemek üzereyken karşıdan motosikletiyle gelen 30’larında bir adam motordan inip adeta koşarak yanımıza geldi. Yukarıda hiçbir şey olmadığını, nereye gittiğimizi sordu. Köyün adını söyleyince “geri dönmelisiniz” dedi ve “Arnavut” olduğunu söyledi. Biz de tam “Türkiye’den geliyoruz” demek üzereyken “anladım” dedi ve güldü. Ardından bana dönüp “Abi push!” dedi. Arabanın arkasına geçtik ve Özge gaza basınca arabayı itekledik. Birkaç denemeden sonra mutlu sona ulaşmıştık.

Yardım meleği gibi imdadımıza yetişen Arnavut, beni takip edin diyerek motoruna atladı ve bizi ana yola çıkardıktan sonra el sallayarak uğurladı. Adada ikinci kez insanlığa olan inancımız artıyordu!

Kısa bir süre sonra Vourliotes köyündeydik. Dağın eteklerinde yer alan köyün deniz manzarası nefisti.

Dar sokaklardan etrafa bakına bakına yürüyerek köyün merkezine ulaştık.

Eleni & Diamantis Yunan lokantasına oturup köfte, patates, boğma rakıya benzettiğim suma ve uzo sipariş ettik. Yemek öncesinde aperatif olarak, üzerine leziz bir zeytinyağının gezdirildiği, salatalık ve iri kuru fasulye geldi. Gayet lezzetliydi. Sumayı sert bulsam da köfte bayağı bayağı ev köftesi tadında ve çok güzeldi.

Yemekten sonra köyün sokaklarında bir süre daha dolaştık.

Özellikle merkezde özene bezene hazırlanmış merdiven sokaklar ve renkli kapılar çok güzel görünüyordu.

Ufak gezintimizin ardından arabaya atlayıp adanın, muhtemelen, en ünlü yeri olan Kokkari’ye gittik.

Sahil kenarındaki yolun neredeyse tamamı keyifli bir şekilde döşenmiş lokantalar ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu olan Kokkari, adada gittiğimiz yerler arasında en canlısıydı. Aynı zamanda en fazla genç turisti de burada görüyorduk.

Denize açılan dar sokaklar göz kamaştırıcı görünüyordu.

Kokkari’den sonra yine yakınlarda yer alan bir başka plaj; Lemonakia’daydık.

Alıştığımız üzere burası da çakıllı bir kumsala, berrak bir denize ve 6 Euro’ya 2 şezlonga sahipti.

Daha önce yazdığım şeylerin benzerlerini bu plajda da yaptıktan sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk.

Normal deniz tatillerimizde kahvaltı yaptıktan sonra bir plaja gidip birkaç kere yüzer, öğlene doğru patates kızartması – bira gibi yaramaz atıştırmalar yapıp ardından da birkaç kere daha denize girip akşama doğru eve geçer. Sonrasında da hazırlanıp akşam yemeğine giderdik. Fakat adada kendiliğinden bambaşka bir düzene ayak uydurduk. Sabah bir plaja gidip öğlene kadar orada takılıyor, öğle yemeği için bir başka yere ya da bir başka plaja gidip orada güneşi güçsüzleştirene kadar pinekliyor. Dönüş yolunda da gözümüze çarpan bir yerde akşam yemeğimizi yiyorduk.

Adadaki son tam günümüzde de değişen bir şey olmadı. Gelirken gözümüze çarpan bir başka deniz kenarı mekânı olan Kalypso’ya ulaştığımızda güneş irtifa kaybediyordu.

Kısa bir süre oturduktan sonra dayanamayıp tripodu kurdum ve güneşin batışını çekmeye başladım. Bir süre sonra hayatımda ilk kez güneşin denize battığına şahitlik ediyordum. Gerçekten nefisti!

Çupra, karides ve uzo sipariş edip pişti oynamaya başladık. Yemekler masaya gelirken oyunumuz da “beraberlik”le sonuçlanıyordu.

Denizden gelen hafif esintiyle mideye indirdiğimiz ızgara çupra, karides ve uzo olabildiğince leziz ve güzeldi.

Yemekten sonra eve ulaşıp arabayı park ettikten sonra Karlovasi’nin merkezine hiç gitmediğimize fark edip kendimize hayıflandık. İki sokak ilerimizde bulunan merkezdeki lokanta, bar ve kafelerde oturan insanları görünce hayıflanmalarımızı iki katına çıktı. Neden daha önce gelmemiştik ki!

Hayıflanmalarımız sakinleşmeye yüz tutunca, olabildiğince uzatarak eve doğru yürümeye başladık. Çok şirin yazlık evler, çiçeklerle bezenmiş bahçeler ve süslenmiş duvarlar gördükçe içimiz açılıyordu.

3 Eylül 2017, Pazar (Sisam Adası, Kuşadası)

Sabah 8.30’da kalkıp, dün aldığım ama beğenmediğimiz kuruvasanları telafi etmek adına, dün gece dolaşırken fark ettiğimiz daha cici pastanelerin yolunu tuttum.

Madem erken çıktım biraz gezineyim diyerek önce merkezde turladım. Kilisenin yanından geçerken pazar ayini olduğunu fark edip insanları rahatsız etmemek için girişten içeriye kısa bir bakış attım ve pastanelere devam ettim.

Gözüm dönmüş olacak ki eve geri döndüğümde elimde, sade, elmalı ve çikolatalı kuruvasan tutuyordum. Fakat ne yazık ki dünküler gibi bunların da fazla yağlı ve tatlıydı. Neyse ki diğer kahvaltılıklar güzeldi.

Samos’taki son kahvaltının ardından hazırlanıp ilk gün gittiğimiz Hippy’s’in bulunduğu Patomi plajına gittik. Dalgasız denizde yüzdük, güneşlendik, pinekledik ve 12 gibi toparlanıp evin yolunu tuttuk.

Plajdan eve doğru dönerken, bugüne kadar gördüğüm en güzel graffitilerden birinin yanından geçiyorduk. Arabadan indim ve yakından bakıp fotoğraf çektim. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Eve geçip bavulları topladık ve saat 1’de Mitch’e anahtarları teslim edip önerileri için çok teşekkür ettik. Arabaya atladık ve Karlovasi’ye veda edip tatile başladığımız; eski adı Vathi yeni adı Samos Town’a doğru sürmeye başladık.

Yolda bir benzinlikte durup depoyu doldurduğumuzda toplam 21 Euro’luk benzin harcadığımızı öğreniyorduk. (1lt benzin = 1,598 Euro.)

Arabayı görevliye teslim ettiğimizde güneş tepemizdeydi ve Samos Town adeta yanıyordu. Vapurun kalkmasına daha 3 saat olduğu için ve gelmişken en azından merkezi dolaşmak istediğimiz için derin bir nefes aldık ve önce aslan heykelli meydana ulaşıp kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra arka sokağa geçip bir banka oturduk ve evden çıkarken hazırladığımız şeyleri yedik.

Yemeğin ardından Samos Town’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Tüm adada olduğu gibi burada da dar sokaklar, önlerinde rengârenk açmış çiçekler olan evler ve merdiven sokaklar çok güzel görünüyorlardı.

Bir süre ilerledikten ve yükseldikten sonra güneşten ötürü yorularak dönüş yoluna geçtik.

Yeğenler Gülce, Zeynep ve Sümeye’ye ufak hediyeler aldıktan sonra yemek yediğimiz bankın karşısındaki dondurmacıda mola verdik.

Dondurma ile serinlemeye çalışarak bir süre idare ettikten sonra saat 15.00 civarında araba kiralama şirketine bıraktığımız bavullarımızı aldık ve hemen karşıdaki limana ulaştık. Haliyle aklımızdaki soru; geliş gibi dönüşün de bol beklemeli olup olmayacağıydı. Biz kuyrukta beklerken Yunanlı görevlilerin bazıları motorlarıyla, bazıları yürüyerek limana geliyorlardı.

Muhtemelen, kuyruğun sonu güneşte kaldığı için bir görevli S şeklinde bir düzen kurmak için kuyruğu ikiye bölüp, arka kısmı öne doğru ilerletti. Fakat tıpkı geldiğimizde bir görevlinin herkesi, yine muhtemelen güneşte beklemesinler diye, sık ve çoklu sıralar yaptırarak binanın içine aldığında olduğu gibi, bir sürü kişi, “bu Yunanlılar Türk’ü Türk’e düşman ederler ha!” kıvamında hafif gülerek ama kinayeli muhabbetler döndürüyorlardı. Hatta tam arkamızda duran 14-15 yaşlarındaki çocuğun, benzer bir gönderme yapan babasına, “baba öyle bir şey olursa, ben onlara ne yapacağımı biliyorum sen merak etme!” çıkışı da garipti doğrusu. Ama daha çocukken “ayıdan post, Yunandan dost olmaz”  sözü öğretilen insanların, hele bir de “düşman” ülkede paranoyak olmaması söz konusu bile olamazdı herhalde!

Pasaport kuyruğu beklediğimizden hızlı ilerliyordu. Bu yüzden kontrolden geçip freeshoptan birkaç şey alıp, görevliye sorarak belirlediğimiz, vapurun gölgede kalacak tarafına oturduk.

Tam planlandığı gibi 17’de kalkıp 18.30’da Kuşadası’na ulaştık.

15-20 dakika süren pasaport ve x-ray kontrolünden sonra Kuşadası’na resmi olarak girişimiz yaptık. Ardından karşıya geçip deniz kenarındaki Mavi Balık & Meze’ye oturduk. Birkaç meze ve rakı söyleyip bir süre takıldıktan sonra taksiye atladık ve otobüse binip evin yolunu tutuk.

Lokantada otururken şahit olduğum Kuşadası merkezin inanılmaz yoğunluğu ve trafiği, bir tatil yöresinde olduğumuzu düşününce, bana oldukça ürkütücü geldi. Bu durumu taksiciye ve döndükten sonra Kuşadası’nda yazlığı olan arkadaşlara sordum, merkezin hep öyle olduğunu söylediler. Tatil yöresi değil de sanki büyük bir şehirdi.

Samos adası, çok katlı evlerin olmayışı, köy/kasaba yapısının ve yeşilliklerin korunuyor olması kısacası bozulmamış görünümüyle şirin bir sayfiye kasabası gibiydi. Bu yüzden de bayıldık. Zaman olmadığı için Potami Şelaleleri ya da Pisagor’a gidemedik bu yüzden de “bir dahaki sefere” bıraktık. Geçen yıl Yunanistan anakarada çok çok iyi balık ve deniz ürünü yediğimiz için Samos bizi çok fazla tatmin etmedi ama bu demek değil ki yiyecekler vasattı. Gayet güzel ve leziz şeyler yedik, içtik ama anakara bambaşkaydı. Deniz ve kumsallar gayet güzeldi. Favorimiz ise bakir ve eşsiz görüntüsüyle Mikro Seitani’ydi…

Böylece 2017’yi “yurtdışı” anlamında kapattık. Bakalım 2018 bizi nerelere götürecek…

Anı videosu;

Samos Adası Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2

31 Ağustos 2017, Perşembe (Yoncaköy, Kuşadası, Sisam Adası)

Sabah 7.15’te kalktığımızda ev halkı uyanmış bize yolluk sandviç bile hazırlamışlardı. Evin büyükleriyle kucaklaşıp nefis ötesi misafirperverlikleri için teşekkür ettik ve 7.30’da “Özlem seyahat” ile yollara düştük. 8’de Kuşadası’ndaki Ege Ports’un (Büyük Liman) önündeydik. Özlem’le vedalaştıktan sonra uzun kuyruğa girip internetten aldığımız biletlerin “boarding kart”a çevrilmesi için beklemeye başladık. Kuyruğun yavaş ilerlemesi dokuzdaki feribotumuzu düşününce endişelenmemize sebep oluyordu. Fakat gelip gidenlerin yaptığı muhabbetlerden feribotun buradaki işlemler bitene kadar bekleyeceğini, bunun da normal bir şey olduğunu öğrenip derin bir nefes aldık. Saat 9’da sıra bize gelmiş, turizm acentasından biletlerimizi almıştık.

Feribota doğru ilerlerken, biletini alan limana gittiği için, “en azından pasaport kontrolü kısa sürecek” diye konuşuyorduk. Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi. Sabah girdiğimiz kuyruğun bir benzeri de pasaport kontrolünde bizi bekliyordu. Sıkılmıştık ama yapacak bir şey yoktu. Kısa bir süre sonra bir görevli yanımıza gelip, “memur musunuz?” diye sordu. “Hayır” dedik, “SGK dökümünüz var mı?” diye ikinci aşamaya geçti. “Yok” dedik. “Genelde bu cevabı veriyorlar, bir inceleyelim” dedi. Pasaportları aldı ve gitti. Aklıma 15 Temmuzdan bir hafta sonra Göteborg’a giderken ne olur ne olmaz diye yanıma aldığım SGK dökümler gelmişti.

Pasaportların geri gelmesi, kontrolden geçiş derken feribot hareket ettiğinde saatlerimiz 10.22’yi gösteriyordu. Kısacası Kuşadası’ndan çıkmamız 2 saat 22 dakika sürmüştü.

Feribot dense de İstanbul’daki vapurların bir benzeri olan seyahat aracımızla tam planlandığı gibi 1,5 saat sonra Vathy Limanındaydık. Vapurdan inerken burada da uzunca bir kuyruğun bizi beklediğini görüp üflemeye başladık. Vapur görevlisine “hep mi böyle?” diye sorduğumuzda, “bayram yoğunluğu, normalden 2 kat daha fazla insan var” cevabını alıyorduk. Ufacık limanda 2 gişe çalışıyordu ve işin garibi x-ray cihazı olmadığı için kontrolden sonra bir kadın görevli tek tek bagajları açıp içlerini inceliyordu. Haliyle bu da işlemlerin uzamasını sağlıyordu. Derken, derken saat 13’te adaya resmi olarak girişimizi yaptık. 500 metre ilerideki araba kiraladığımız yerden aracımızı teslim aldık ve kalacağımız Karlovassi’ye doğru sürmeye başladık.

Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla, ara ara da deniz kenarındaki yerleşim yerlerine ait evlerin arasından süzüle süzüle Karlovassi’de kiraladığımız evin önündeydik. Daha önce yazıştığımız Mitch’le selamlaşıp evi teslim aldıktan sonra, “önerdiğiniz lokantalar, plajlar ya da kesin gidin diyeceğiniz bir yerler var mı?” diye sorduk. Anlattılar, harita üzerinden gösterdiler, biz de notlarımızı aldık.

Eve yerleşip bir süre nefeslendikten sonra yemek yemek üzere Mitch’in önerdiği, geleneksel Yunan yemekleri yapan Kerkes’e doüru yürümeye başladık.

Dar sokaklardan bir süre ilerledikten sonra yemek dağıtan bir motorluya sorup mekânı bulduk ve içeriye girdik. Beklediğimizden çok uzun süren yolculuk nedeniyle karnımız normalin birkaç misli daha fazla gürültülü bir şekilde zil çalıyordu.

Bar-lokanta kıvamındaki mekânın içinde, birkaç masayı birleştirip oturmuş bir grup erkek ile en arka masada 2 orta yaşlı erkek bulunuyordu. Kısa bir süre sonra görevli yanımıza geldiğinde, menü istedik ama utana sıkıla bir gülümsemeyle menülerinin olmadığı cevabını aldık. Özge karnını sıvazlayıp “açız” deyip gülünce adam, “gelin benle” işareti yaptı ve bizi barın arkasında yemelerin bulunduğu yere götürüp çat pat İngilizceyle neler olduğunu tek tek anlattı. Biz de 2 yemek seçtik ve ardından içecek olarak şarap istediğimizi söyledik. Bira otomatları gibi bir musluktan bir bardağa şarap doldurup tatmamız için bize uzattı. Tam denerken de arkadaki dolaptan yerel şaraplardan birini çıkarttı ve onu da başka bir bardağa doldurup uzattı. Seçimimizi yaptıktan sonra 0.25’lik bir karafı işaret etti, biz de onayladık ve masamıza geri döndük.

Orta yaşlı görevlinin sevimli hareketlerini birbirimize anlatıp “çok güzelmiş burası” diye muhabbet ederken, sonradan adının Nik olduğunu öğreneceğimiz, yan masadaki Abilerden biri bize selam verip, “nerelisiniz?” diye sordu. “Türkiye” yanıtını duyunca da, “merhaba!” dedi ve güldü. Ardından da, çat pat İngilizcesiyle kısaca, “biz dostuz, aramızda hiçbir sorun yok, tek sorun politikacılarda” dedi. Biz de kendisini içten bir şekilde onayladık. Ardından bize, “şarap mı içiyorsunuz?” diye sordu. “Evet” dedik. Bir kere daha sordu, şaşırmıştık ama cevabımızı yeniledik. Akabinde “ister misiniz?” diye sorduk. “Biz uzoyla başladık, birayla devam ediyoruz. Şarap da içersek evin yolunu bulamayız” dedi. Gülüştük. Birkaç dakika sonra masaya 0,25 karaflık bir şarap geldi. Tam “biz istemedik” diyecekken Nik Abi “benden” işaretini yaptı. Diyecek söz yoktu, tam teşekkür ederken bir 0,25’lik daha masaya geldi. Bu sefer de yanındaki Abi “benden” işareti yapıyordu. Çok çok teşekkür edip ardından kadeh kaldırdık. Nik Abi diğer masaya seslenip, Yunanca bir şeyler söyledi. Masadaki adamlardan biri bize dönüp, “merhaba” dedi güldük. Ardından da, ne diyoruz diye sordu, “şerefe!” dedik.

Yemeğin son bölümünde Nik Abi yanımıza gelip, ismi, adresi ve telefon numarası yazan bir notu bana uzattı ve “bir kere daha gelin ve bende kalın” dedi. Teşekkür ettik, vedalaştık ve gitti.

5-10 dakika sonra masadaki diğer Abi bize selam verip, elimizi sıktıktan sonra mekândan ayrıldı. Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken tekrar masaya geldi ve dışarıdan kopardığı bir demet çiçeği Özge’ye uzattı ve gitti. Diyecek bir şey yoktu. Hem de çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuştuk. “Vay be!” diyerek birbirimize baktık. Eğitim sistemimizin çocukluğumuzdan beri bize “düşman” olarak anlattığı iki yabancının bize gösterdiği misafirperverlik, insana olan inancımızı arttırmıştı.

Hesabı ödemeye gittiğimizde elimizde içemediğimiz 0,25 karaflık şarap vardı. O yüzden sadece 11 euro olarak yemek parasını ödemek için 20 euro uzattık. Görevli “1 euro var mı?” diye sordu, yoktu. O yüzden 10 euro aldı. Bu da ayrıca bir güzellikti. Çok teşekkür edip, mutlu mesut bir şekilde eve döndük, plaj çantamızı hazırladık ve yönünüzü Patomi plajındaki Hippy’s’e doğru çevirdik.

Yaklaşık 5 kilometre uzağımızda yer alan plaja varıp arabayı park ettik. Merdivenlerden indiğimizde ilk olarak sağlı sollu sebze ekilmiş ufak bahçelerden, ardından da incik boncuk bir sürü güzel objeyle, tabloyla çok güzel ve salaş bir şekilde tasarlanmış olan Hippy’s’in içinden geçip plaja ulaştık.

İçecek alınması durumda ücretsiz olan şezlonglarımıza yerleşirken bir yandan da yan gözle dalgalı denizi kesiyorduk. Bir süre bekledikten sonra durulmayacağını anlayıp hazırlandık ve çakıllı kumsaldan geçip orta derece soğukluktaki suya atladık. Dalgalardan ötürü bulanıklaşan denizde bir süre yüzüp serinledikten sonra her yerimize kuru yosun parçaları doluşmuş şekilde şezlongumuza geri döndük.

Güneşlendik, etrafı izledik, kitap okuduk, uyukladık ve akabinde toplanıp arabaya atlayıp eve döndük.

Duş alıp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için plajdan dönerken deniz kenarındaki masalarını görüp gelmeye karar verdiğimiz Meltemia’ya gittik.

Garson yanımıza geldiğinde Türkiye’den olduğumuzu anlayıp hemen Türkçe menüler getirdi. Kızarmış mastello peyniri, ızgara ahtapot, kızarmış sardalya ve uzo sipariş ettik. İşin ilginç yanı, geçen yıl anakarada bol bol içtiğimiz ve beğendiğimiz uzo markası olan, “babacım” diye telaffuz edilen mpampatzim var mı diye sorduğumuzda garsonun “yok, hiç de duymadım” yanıtını vermesiydi. Şaşırmıştık fakat sonraki günlerde Samos’ta, genelde, adada üretilen uzo markaları satıldığını öğrenecektik. Biz de garsonun önerisiyle %45’lik giokarinis marka uzo söyledik.

Uzo oldukça kolay içimli ve lezzetliydi. Yemeğin özeli ise, hellime benzeyen ama keçi sütünden yapılan kızarmış mastello peyniriydi. İkinci sırada ise ızgara ahtapot geliyordu. Tıpkı anakarada olduğu gibi burada da yemekten sonra bir ikram geliyordu bu da genellikle tatlı oluyordu. Meltemia’da da limonlu ve bademli bir tatlı ikram edildi. Gayet güzeldi.

Hesabı istediğimizde yanımıza gelen garsonun Türk olması da ilginçti.

Bol beklemeli geliş kısmı moral kırıcı olsa da adadaki ilk günümüz beklediğimizden çok güzel geçmişti.

1 Eylül 2017, Cuma (Sisam Adası)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltımızı yaptık ve 10 gibi adada en çok görmek istediğim plaja doğru tekerlekleri döndürmeye başladık.

Çoğunlukla tırmanarak, 10 kilometre sürdükten sonra gitgide daralan ve bozulan, bol virajlı 5 kilometre daha ilerledik.

Bir süre sonra arabayla daha fazla gitmenin tehlikeli olacağına karar vererek bir çıkıntıya arabayı park ettik ve denize doğru yürümeye başladık.

30 dakika sonra gözlerimize inanmayacağımız kadar güzel olan “Küçük” Mikro Seitani plajındaydık.

Yeşilden maviye doğru ilerleyen deniz ve kumsalın hemen girişinde yer alan kocaman sarımsı kaya efsanevi bir görüntü sergiliyordu.

Görüntüsü aklıma ilk kez 2000’de gittiğim ve hayran kaldığım Sedir Adasını berraklığı ise geçen yıl anakarada gittiğimiz ve taptığımız Elafonisos plajını getiriyordu.

Plaja vardığımızda sadece orta yaşlı bir çift vardı. Biz de havlumuzu serdik, hazırlandık ve cam gibi berrak denize atladık.

Dalgalı olmasına rağmen deniz olağanüstü derecede berraktı.

Denizden çıkıp kumsala uzandıktan bir süre sonra 8-9 kişi daha “yerleşimden uzak” plaja ulaştılar. Evi kiraladığımız Mitch’in, muhtemelen İngiliz olan, arkadaşı bir gün önce bize bu bölgenin koruma altında olduğunu ve yunusların geldiğini söylemişti.

Dönüş yolumuzun da uzun olacağını düşünerek, öğlene doğru nefis plaja veda ettik ve yokuş yukarı tırmanmaya başladık. 30 dakika sonra arabadaydık.

Bu sefer hedefimiz güneyde yer alan ve normalde planımızda olmayan ama Mitch’lerin önerdiği 30 km uzaklıktaki Limnionas plajıydı.

Bol tırmanmalı ve virajlı bir yolculuğun ardından çarşaf gibi önümüze serilmiş bir denize sahip olan plaja ulaştığımızda karınlarımız “açız açız açız” diye tempo tutuyorlardı.

Arabayı park edip ilk gördüğümüz lokantaya ulaştığımızda bizi oğluyla tavla oynayan yabancı bir turist karşılıyordu. “Muhtemelen burası bir lokanta ama biz geldiğimizden beri kimse yok. Eğer yemek yemek istiyorsanız az ileride kumsalın yanındaki yeri deneyin. Biz öğlen yedik beğendik” önerisine uyup kumsalın dibindeki lokantaya kurulup karışık atıştırma tabağı ve lokal şarap siparişi verdik.

Midelerimizi şenlendirdikten sonra şezlonglara kurulup Samos’taki ilk çarşaf gibi denizde yüzmenin hazzını tattık. Tamamen kum zeminli berrak denizde şnorkelle yüzüp balıkları takip ederken kendimi kocaman bir havuzda gibi hissediyordum. Harikulade bir duyguydu.

Deniz tatili klasiği olarak güneşlenip, kestirip, kitap okuyup, pinekledikten sonra “adettendir” diyerek deniz camı ya da fayansı bulmak için plajı kısa bir süre arşınladım. Samos’ta gittiğimiz tüm plajlar çakıl olmasına rağmen deniz camı ya da fayansı bulmak imkânsızdı. Ama burada özel bir durum söz konusuydu. Şöyle ki; hayatımın en güzel mavi tonuna sahip, tombul ve ful oval hatlara sahip deniz camını burada buldum. Zaten onun dışında tüm adada biri ham, biri de olgun olmak üzere iki tane yeşil cam buldum o kadar.

Keşif işlerini de bitirdikten sonra toplanıp yine Mitch’lerin önerdiği ve “hem yemek yersiniz hem de güneşin batışını izleyebilirsiniz” dediği Orizontas’a doğru yola koyulduk.

Orizontas’a vardığımızda saatlerimiz 19.30’u gösteriyordu ve güneş dağın arkasına doğru inişe geçmişti.

Lokanta adanın en yüksek yerlerinden birinde bulunduğu için güneş dağın arkasına düşerken bir yanda Karlovassi diğer yanda da Agios Kirykos dâhil birçok adanın siluetlerini izleyebiliyordunuz.

Bizimle ilgilenen elemanın hoş muhabbeti nedeniyle aklımıza geçen yıl Nuri ve Burçak’ın önerisiyle anakarada gittiğimiz ve bayıldığımız Neraida’yı getiren Orizontas’da lokal beyaz şarap eşliğinde kuskus pilavlı ve parmesan peynirli keçi eti yedik. Tek kelimeyle muhteşemdi!

İkinci günümüz de pek güzel geçmişti.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Mehmet Ali Çetinkaya