37. Deplasmanım ve Gördüğüm 38. Stad: Giresun Atatürk (598 km) + Samsun (5-8 Nisan 2019)

Giresun Atatürk Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 598 km.

1. Lig’e düştükten sonra fikstüre şöyle bir göz gezdirince bir sürü deplasman planı yapsam da bugüne kadar bunlardan sadece Ümraniyespor ve İstanbulspor’u gerçekleştirebildim. Giresun da listede olanlardan biriydi ama sadece deplasman değil aynı zamanda dost ve akrabalarla zaman geçirmek için de bir bahaneydi.

Abreg’le 2011’de yaptığımız Doğu Karadeniz turunda, birçok denize nazır yeri görüp “bir daha hayata gelirsek burada okuyalım”, “burada çalışalım”, “burada oturalım” diye iç geçirirken Giresun Atatürk stadyumu görmüş ve “buraya bir gün deplasman yapmak gerek!” diye kararlaştırmıştık. Yıllar içinde birçok deplasman ve gezi için Karadeniz’e gelsem de Giresun’da hiç durmamış olmam da benim açımdan ilginç bir nottu.

Kısacası hem Abreg ve Esra’yı görmek, hem Cansın’ın Samsun’da yaşayan kuzeni Selda ve ailesiyle tanışmak, hem de yeni bir deplasman, yeni bir stadyum ve yeni bir şehir skoru yapmak için 29 Mart’ta otobüs biletlerimizi aldık ve Cansın’la yolculuk tarihini beklemeye başladık.

Tek kötü haber ise Abreg’in maç günü sınavda görevli olduğu için yanımızda olamayacak olmasıydı…

5 Nisan 2019, Cuma

Sabah kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra 5 Lira ödeyerek maç biletlerimizi aldık ve 12.30’da AŞTİ’den Samsun’a doğru yola koyulduk.

Bir yandan muhabbet ederek, bir yandan da birkaç yıl önce tekrar izleyip beğendiğim bu yüzden de kitabını da okumaya karar verdiğim Kızıl Nehirler’i okuyarak ilerliyorduk.

Bir ara Abreg, bizi Esra’nın alacağını ve kendisinin yemek yapacağı bilgisini iletti. Acaba ne yapacaktı? 🙂

Ankara’daki gibi burada da otobüs firmalarının servisleri belediye tarafından kaldırıldığı için otogardan üniversite dolmuşuna doğru adımladık. İçerisi tıklım tıkış olduğundan bir sonrakini sorduğumuzda şoförün “yarım saat sonra kalkar herhalde ama belli de olmaz” demesi üzerine riske girmemek için içerdekileri ittirerek dolmuşa bindik.

Pelitköy kavşağında Esra ile buluştuk ve en son Mayıs 2017’de Trabzonspor deplasmanı için geldiğim Abreg’in evine ulaştık.

Hoş sohbet, Abreg imzalı et + püre ve şarap eşliğinde günü tamamladık.

6 Nisan 2019, Cumartesi

Sabah 10.15’te Abreg’in önerisiyle sahildeki Müdavim’deydik. Akşamları meyhane olan mekan hafta sonları da kahvaltı veriyordu.

Eskiden ev olan mekan oldukça şirindi ve kahvaltı da gayet doyurucu ve güzeldi.

Kahvaltının ardından Üniversite’de sınavları olan Abreg’e veda edip arabaya atladık ve Kızılırmak Deltası’ya doğru ilerledik.

Şansımıza hava sıcaklığı Ankara’da olduğu gibi burada da artmıştı ve 18-20 derece arasındaydı. O yüzden son derece mutluyduk.

Kumsaldan deltaya doğru ilerliyor ve güzel gördüğümüz yerlerde durup birkaç fotoğraf çekiniyor ardından da yolumuza devam ediyorduk. Her yerden fırlayan kışkırtıcı renklere sahip çiçekler baharın geldiğini müjdeliyorlardı.

Bir ara kumsalda durup epoksi ile tuvaletin zeminine döşemeyi planladığımız deniz kabuklarından topladık.

Tıpkı 2 yıl önce geldiğimde olduğu gibi, yılın neredeyse 40 haftasonunda bir gün burada zaman geçiren Esra deltanın en güzel yerlerini dolaştırıyordu.

Galeriç subasar ormanları,

üzerlerindeki papatyaya benzeyen çiçekleriyle nefis görünüyordu.

Otlayan inekler, koyunlar, kuzular, atlar, renk renk kuşlar,

Belediye Başkanının konuklarını ağırladığı tahta evin etrafı,

ve her yerde gördüğümüz, bu yüzden de “bu yıl çok dolaşacağız” dememize neden olan leylekler…

Kısacası her şeyiyle bir kere daha hayran olduğum deltanın en güzel yanlarından biri de birçok yere artık arabaların giremiyor olmasıydı. Bu yüzden insanlar ya yürüyerek, ya bisiklete binerek ya da ring otobüsleriyle dolaşıyorlardı. Ayrıca bir önceki gelişimde ayakta olan son evler de yıkılmış ve onlardan geriye sadece eskiden bahçelerini süsleyem palmiyeler kalmıştı.

Park alanından çıkarken ufak bir kaza yaşadık. Arabanın sahibi kadın fotoğraf çektiği için dönmesini bekledik. Geldikten sonra hiç beklemediğimiz şekilde, dünya başına yıkılmışçasına verdiği tepkiler nedeniyle canımız sıkıldı. Neyse ki bir süre sonra etraftakilerin de müdahaleleriyle tutanak tutuldu ve deltadan ayrılıp bir önceki gün konuştuğumuz gibi kaz tiridi yemek için Deveci Torunları’na gittik.

Yeni açılmış olan mekanın genç karı koca işletmecilerinin getirdiği bulgur pilavı üzerine serpiştirilmiş kaz eti ve kaz yağı sürülmüş ince yufka ekmekleri harikuladeydi.

Yemeğin ardından Esra’nın önerisiyle Çiçek Pastanesi’nden aldığımız ve kuru baklavaya benzeyen Çarşamba Kıvratması alıp Cansın’ın kuzeni Selda’nın evine gittik.

Kedileri Smoky’nin biz içeri girince koltuğuna geçip biz çıkana kadar orada uyuması oldukça entteresandı.

Evdeki neredeyse her şeyi dekore ettikten sonra sitenin bahçesine el atan Selda ve eşi Savaş’la bol bol muhabbet ettikten sonra Abreg’e dönüp günü sonlandırdık. Bu arada aldığımız Çarşamba Kıvratması son derece lezizdi!

7 Nisan 2019, Pazar

Sabah kahvaltının ardından Abreg’e bir kere daha veda edip Esra’nın arabasına atladık ve Giresun’a doğru sakin sakin yol almaya başladık.

18 derece civarı olan hava oldukça güzel ve güneşliydi. Yolculuk sırasında, ilk kez 2011’de Abreg’le yaptığımız Doğu Karadeniz gezisinde gördüğüm sahilin oldukça betonlaştığını fark ettim. Esra da özellikle son 5-6 yılda Samsun dahil tüm Karadeniz’in betonlaştığını söyledi.

Saat 13.15’te daha önce Zeyno, Ural, Abreg ve Erdem’le yaptığımız Ordu deplasmanında da yemek yediğimiz Bolaman sahilinde pide yedikten sonra yolumuza devam ettik.

Giresun’a ilerlerken sahilde gördüğümüz sisin maçı etkileyip etkilemeyeceği konusunda şüphe duysak da 16’da arabayı Savaş’ın işlettiği benzinliğe bıraktığımızda herhangi bir sorun olmadığını fark ettik.

Yine ilk kez Doğu Karadeniz Gezisi sırasında yanından geçtiğimiz deniz kenarındaki stadyumun deplasman tribününe ulaşmak için yan sokaktan yukarı doğru çıkıp Gençlik ve Spor Bakanlığı binasının önünden geçmek gerekiyordu.

İçeri girerken Ahmet Ay tellerden bizleri selamlayıp hoş geldiniz demesi çok güzeldi.

11.866 kişilik tek kale arkası tribünü olan Giresun Atatürk Stadyumunun deplasman tribünü, önünün açıklığı nedeniyle gayet güzeldi. İlk aklıma iki kez maç izleme şansı yakaladığım artık olmayan İstanbul İnönü Stadyumu gelmişti.

Samsun’dan gelen Fırat Ayçık ve Doğukan Ağın ile sohbet ettikten sonra maçın başlamasını beklemeye başladık.

Kale arkasında yer alan apartmanların üst katlarından maçlar oldukça rahat bir şekilde izlenebilir görünüyordu. Fakat muhtemelen Giresun’un düşme hattında olması nedeniyle sadece iki evin balkonlarından maç takip ediliyordu.

Aksak Aksak Ama Puanlarla Yola Devam

Son 3 haftadır takımın başında yer alan ve genel olarak Erkan Sözeri’ye benzer bir kadro ve oyun kurgusu sergileyen İbrahim Üzülmez, cezalı ve kızağa çektiği oyuncular nedeniyle farklı bir onbir sürmüştü sahaya.

Uzun bir aradan sonra Matei’nin forma şansını yakalaması ve Nobre ile Stancu’nun ilk 11’de sahada yer alması tribündeki bizler için en önemli ayrıntılardı.

Maçın başında düşme potasında olan Giresunspor’un ürkek hareketlerinin de etkisiyle Alkaralar rakibi üzerinde baskı kurmayı başardılar. Fakat rakiplerini yarı sahasına hapsetseler ve sürekli paslaşsalar da sezon başından beri yaşanan net pozisyon üretememe hastalığı devam ediyor ve bir türlü gol gelmiyordu.

27’de Matei’nin ceza alanı içerisine attığı nefis ara pasını Sessegnon’un düzgün kontrol edemeyişi herhalde ilk yarının en net pozisyonuydu.

İkinci yarının başında bir ara tuvalete gittim. Tribünün en üstünde yer alan tuvaletin pisuarlarındayken sahanın neredeyse yarısını görebiliyor olmak benim için bir “stadyum ilki” idi. Daha önce hiçbir stadyumda bu kadar büyük bir hizmet görmemiştim doğrusu.

Maçın ikinci yarısında kırmızı formalılar aynı oyunlarını sürdürmeye çalışsalar da bir türlü gol gelmediği için Yeşil-Beyaz formalılar iştaha geliyor ama genelde beceriksizlik yüzünden bu iştahları saman alevi kadar sürüyordu.

Maçın artık 0-0 biteceğini düşünmeye başladığımız dakikalarda Sessegnon’un ceza alanına kadar taşıdığı topu etrafındaki oyuncuları oyundan düşürdükten sonra Deniz’e çıkartması ve onun da akıllıca topu gerilerden gelen Yasin’e seervis etmesine rağmen oyuncunun kötü bir vuruş yapması ama defans oyuncularına çarpıp topun filelere gitmesiyle havalara uçuyorduk.

Tribün bir anda canlanmış ve “Şampiyon! Şampiyon!” tezahüratları baş göstermişti.

Kalan dakikalarda beklediğimiz üzere başka bir şey olmadı ve mutlu mesut bir şekilde 3 puanı cebe indirip bitime 6 hafta kala lig üçüncüsüyle aramızdaki farkı 7’ye çıkartmayı başardık.

Maçtan sonra takımı tribüne çağırdık. Hemen sol çaprazımızda bulunan ve maç boyu tezahürat yapan Giresunlu taraftarlar nedeniyle uzaktan alkışlasalar da ısrarımız üzerine yürümeye devam ettiler. Bu arada Hakan Arıkan’ın tellere koşup, “arkadaşlar Giresunspor düşme potasında ayıp olmasın” demesi üzerine takımı alkışlayıp oyuncuları soyunma odasına gönderdik..

Galip gelmenin verdiği huzurla bizimkilerle vedalaşıp arabaya atladık ve yine aynı sakinlikte Samsun’a doğru ilerledik.

22.40 civarlarında Pelitköy kavşağında, tıpkı yıllar önce yine bir gelişimde Abreg’le uğradığımız Çorbacı’da çorbalarımızı içtik ve Esra’ya teşekkür edip eve geçtik.

8 Nisan 2019, Pazartesi

Sabah kahvaltısının ardından Abreg bizi terminale giden dolmuşların kalktığı üniversiteye götürdü. Kendisine teşekkür ettik ve Norah Jones – Come Away With Me, Kızıl Nehirler ve bol bol muhabbetin ardından Ankara’ya vardık.

Zeki Baba ve babaanneye uğrayıp akşam yemeğini yedik ve bir deplasman gezinin daha sonuna geldik…

Abreg’in ev sahipliği, Esra’nın rehberliği, Ahmet Ay ve Orhan’ın tribündaşlığı ve elbette Yasin’in galibiyeti getiren golüyle güzel bir deplasmanı daha geride bıraktık… Teşekkürleri borç bilirim… İyi ki varsınız…

Kişisel deplasman karnesi: 37maç, 8g, 12b, 17m, 32ga, 54gy.

Video Anı;

Türkiye’de Gittiğim stadyumların maps’teki görünüşü;

Dip not: Bu maçtan önce gördüğüm 37 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediye, Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı”, Necmi Kadıoğlu.

İlgili Maç: 2018-2019 Sezonu 1. Lig 28. Hafta Maçı Giresunspor 0-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “36. Deplasmanım ve Gördüğüm 37. Stad: Necmi Kadıoğlu (454 km)

Bir de gezi günlüğü skoru ekleyelim yazıya;

Giresun, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 46. il oldu. Bundan önceki 45; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Tokat, Trabzon, Yalova.

Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan, Agato Kristof

Macar yazar Agota Kristof’un 1986, 1988 ve 1991 yıllarında yayınladığı üçleme, Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan, oldukça yalın ve belki de bu yüzden oldukça sarsıcı bir dille, yaşanılan travmalar sonucu kaybolmuş hayat hikayelerini ikiz kardeşler üzerinden kaleme alıyor.

Büyük Defter’deki ikiz kardeşin, içinde yaşadıkları çıldırmış dünyaya ayak uydurmak için hissizleşme alıştırmalarının aslında her birimizin yaşadığı kötü olaylardan sonra bilinçsizce, ya da belki de asla yüzleşmek istemediğimiz ama bilinçli olarak, yaptığımız alıştırmalar olduğunu fark etmek benim açımdan oldukça ilginç bir deneyim oldu.

Arka Kapak;

Agota Kristof’tan savaş, yıkım, göçmenlik, kimlik, insanlık ve yazmak üzerine tüyler ürpertici bir üçleme…

Zamanın ve adın olmadığı bir coğrafyada, savaşın, felaketin, yoksulluğun ortasında anneannelerine emanet edilmiş küçük ikizler, bir yandan hayatı anlamaya çalışırken bir yandan da ne pahasına olursa olsun hayata sıkı sıkı tutunmaya çalışırlar. Gün gelir ikizlerin yolu ayrı düşer. Bir daha görüşebilecekler midir? Belki de, sınırları aşmak, sadece mekânları ve kişileri değil, kimlikleri ve hatta geçmişi bile değiştirebilir…

Kitaptan;

Bellek Güçlendirme Alıştırmaları

Anneanne bize, “İtoğlu itler” diyor.

Kimileri, “Cadı’nın piçleri! Orospunun dölleri!” diyor.

Kimileri de: “Aptal. Serseri. Sümüklü. Eşek. Kirloş. Domuz yavrusu. Rezil. Aşağılık. Çürümüş hayvan leşi. Küçük boklar. Katil tohumu. İpten kazıktan kurtulmuş…”

Bu sözleri duyunca yüzümüz kızarıyor, kulaklarımız çınlıyor, gözlerimiz batıyor, dizlerimiz titriyor.

Artık ne kızarmak ne titremek istiyoruz, küfürlere, bizi yaralayan sözlere alışmalıyız.

Mutfaktaki masanın başına karşılıklı oturuyoruz, göz göze, en ağır sözleri söylüyoruz.

Biri: “Süprüntü. Göt deliği.”

Diğeri: “Götveren, aşağılık.”

Sözcükleri duymaz, hatta beynimize ulaşmaz hale gelinceye kadar tekrarlıyoruz.

Her gün yarım saatlik böyle bir alıştırmadan sonra, sokaklarda dolaşıyoruz.

İnsanları bize hakaret etmeye zorluyoruz, sonunda kayıtsız kalabildiğimizi fark ediyoruz.

Ama eskiden kalma sözcükler de var.

Annemiz bize, “Canlarım. Aşklarım. Mutluluğum. Tapılacak bebeklerim” derdi.

Bu sözcükleri hatırlayınca gözlerimiz doluyor.

Bu sözcükleri unutmalıyız, çünkü artık kimse bize böyle şeyler söylemiyor, bu sözcüklerin anısı da taşınamayacak kadar ağır.

böylece alıştırmaya başka bir yönden başlıyoruz.

Şöyle diyoruz: “canlarım. Aşklarım. Sizi seviyorum… Sizi hiç terk etmeyeceğim. Yalnızca sizi seveceğim…. Her zaman… Sizler benim için hayatsınız…”

Tekrarlamaktan sözcükler anlamlarını yitiriyor, içerdikleri acı da dinmeye başlıyor.

* * *

Ama hayat bir şey olmalıydı ve ben o şeyin olmasını bekliyordum, o şeyi arıyordum.

Green Book (Yeşil Rehber)

TÜR: Biyografi, Komedi, Dram. SÜRE: 130 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 2018. imdb: 8,3. Tomatometer: %78.

Güzel bir konuya, anlatıma ve başarılı oyunculuklara sahip olan Yeşil Rehber, dram ve komedinin tam dozunda ayarlandığı oldukça başarılı bir biyografi, komedi, dram filmi.

Pas ve Kemik (De Rouille et D’os / Rust And Bone) ya da Can Dostum’daki (Intouchables / Untouchable) gibi yapım, ciddi şeyleri aşmak için etrafınızda iyi ama aynı zamanda biraz da hödük, bodoslama birisinin bulunması gerektiğini çok iyi anlatıyor.

Konu

İtalyan bir aileden gelen Frank “Tony Lip” Vallelonga (Viggo Mortensen) çalıştığı gece kulübün kapanması üzerine işsiz kalır ve bir dostunun önerisiyle caz piyanisti Don Shirley’in (Mahershala Ali) şoförü olur. Fakat Tony sadece bir şoför değil aynı zamanda ırkçılığın hala dibine kadar hüküm sürdüğü derin güneye yapılacak tehlikeli müzik turnesinin en önemli isimlerinden biri olacaktır.

Hakkında

Nick Vallelonga, Brian Hayes Currie ve Peter Farrelly’in Afro-Amerikan bir caz piyanisti olan Don Shirley’in derin güneye yaptığı turnenin hikayesinden esinlenerek senaryosunu yazdığı Yeşil Rehber’in yönetmen koltuğunda Peter Farrelly’in oturuyor.

Yapım Oscar ve Altın Küre’de En İyi Film ve En İyi Orijinal Senaryo ödüllerinin sahibi oldu. Ayrıca Don Shirley’i canlandıran Mahershala Ali, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar, Altın Küre ve BAFTA’da mutlu sona ulaştı.

Yeşil Rehber imdb’nin En İyi 250 Film listesinde yer alıyor.

23 milyon dolar bütçesi olan film 294 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Filmin meşhur pizza sahnesi gerçek hayattan bir alıntı. Senaryo yazar Nick Vallelonga babasının dilimlenmemiş pizzayı her zaman dürüp yediğini söyledi. Anekdotu duyan Viggo Mortensen filmde böyle bir sahnenin olması konusunda ısrar etse de yönetmen Farrelly filmde yeterince komik yemek yeme sahnesi olduğunu düşünerek teklifi geri çevirdi ama yine de sahneyi çekeceğini söyledi. Sahne kayda alınırken çekim ekibinin kahkahalara boğulması üzerine yönetmen sahneyi filmde kullanmaya karar verdi.

Mortensen, Nick Vallelonga’nın akrabası olan aktörlerden Louise Venere’nin aile yemek sahnesinde sürekli problem çıkarttığını söyledi. Oyuncunun bir çekimde yönetmenin “kes!” diye bağırmasına rağmen yemek yemeye devam ettiğini ve, “n’oluyor? Hadi ama, bu çok iyi bir balık!” dediğini söyledi.

Film yayınlanırken Shirley ailesi filmin gerçekçiliği konusunda itiraz ettiler ve Tony ve Doc’un arkadaş olmadıklarını iş ve işveren ilişkilerinin olduğunu iddia etiler. Ocak 2019’da yayınlanan ses kaydında Don Shirley bu konuda kendisiyle yapılan bir röportajda, “Ona tam olarak güvendim… Görüyorsunuz… Tony sadece benim şoförüm değildi; biz asla iş-işveren ilişkisinde olmadık. Hayatım onun ellerindeyken bu tarz saçmalıklarla uğraşmazsınız zaten. Bunun yerine diğeriyle arkadaş olursunuz” diyor.

Çekimler öncesinde Viggo Mortensen, senaryo yazarı Nick Vallelonga’nın ailesi tarafından tanışmaya çağırıldı ve 6 saati aşkın bir süre akşam yemeği yediler. Mortensen, ailenin yemeği sevmediği için daha fazla yardım almak istemediğini farz ettiğini düşündüğü zaman tabağındakileri bitirdiğini fakat biter bitmez yenisinin geldiğini söyledi. Mortensen, “neredeyse beni mahvetti çünkü henüz kilo almamıştım ve midem küçüktü. Bu yüzden yemek neredeyse ölümcüldü” dedi.

Nick Vallelonga anne ve babasını canlandıran oyuncuların kusursuz performanslarını izlerken sürekli gözyaşı döktüğünü söyledi.

Gerçek Tony Lip, The Sopranos’da canlandırdığı Carmine Lupertazzi karakteri ve birçok mafya filmindeki oyunculuklarıyla tanınmaktadır.

Filme adını veren Siyahi Gezginlerin Yeşil Rehberi 1936-1966 yıllarında yayınlandı ve Afro-Amerikalı gezginlere hizmet veren lokanta ve otellerin listesini yayınladı. Rehber sadece Güney Amerika için değil aynı zamanda Kuzey Amerika, Bermuda ve Karayipler için de yayınlandı.

Mahershala Ali’nin piyano dublörlüğünü film müziklerini besteleyen Kris Bowers yaptı.

Vallelonga aile sahnesindeki oyuncuların birçoğu Tony ve Dolores’in gerçek aile dostları veya akrabaları.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Tony’nin polis memuruna yumruk attığı ve ardından Doc’la birlikte karakolda tutuldukları sahne gerçek hayatta, filmdeki tarihe göre bir yıl sonra yani 1963 kışında gerçekleşti. Olay sonrası Shirley kendisini kurtarması için karakoldan General Robert Kennedy’i aradı. Bu konuşma Robert Kennedy’nin kardeşi Başkan John F. Kennedy’nin suikasta kurban gitmesinden birkaç gün önce yapıldı.

Filmin sonlarında Doc’un barda çaldığı Frédéric Chopin’nin Etude Op. 25 No. 11 “Winter Wind” bestesi. Eser en zor çalınan piyano besteleri arasında yer alıyor.

Don Shirley ve Tony Lip arasındaki arkadaşlık yaklaşık 50 yıl sürdü. 2 ay olarak planlanan turne yaklaşık bir yılda bitti. Shirley sonraları Tony’e Avrupa turnesinde de kendisine eşlik etmesini teklif etti ama Tony ailesinden daha fazla uzak kalmamak için teklifi reddetti. Her iki arkadaş da 3’er ay arayla 2013’te hayatlarını kaybettiler.

Yeniden

bakınca… dokununca… koklayınca… öpünce… ilk günlermişçesine afalladığın… ona ait olmayan şeylerin bile onu anımsattığını fark ettiğin… içinin kıpır kıpır olup içine sığmadığı… yenilenmek gibi… yeniden aşık olduğun anlar…

14:29 – 14:42

Kelebekler (Butteerflies)

TÜR: Komedi, Dram. SÜRE: 117 Dk. ÜLKE: Türkiye. YAPIM YILI: 2018. imdb: 7,8. Tomatometer: %100.

Annelerinin intiharının ardından 3 farklı akrabada büyüyen ve birbirlerine yabancılaşan 3 kardeşin ilişkilerini konu edinen Kelebekler, kimi zaman komik ama son derece kalpten bir kara komedi drama filmi.

Filmdeki tavuklar,, imam karakteri ve son sahne muazzam!

Konu

Cemal (Tolga Tekin), Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ve Suzan (Tuğçe Altuğ) annelerinin intiharının ardından 3 farklı akraba tarafından yetiştirilmiş ve babalarıyla yaklaşık 20 yıldır görüşmeyen 3 kardeştir. Almanya’da astronot olan Cemal (Tolga Tekin) 20 yıldır görmediği babasının “köye gelin” telefonun ardından kardeşlerini zorla ikna eder ve köye doğru yola koyulurlar.

Hakkında

Kelebekler’i Tolga Karaçelik yazıp yöneetti.

Yapımın ilk gösterimi Sundance Film Festivali’nin Dünya Sineması Dramatik Film Yarışması bölümünde gösterildi ve Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı. Film ayrıca Bükreş Film Feestivali’nde En İyi Film ödülünü kazandı.

Ivır Zıvır

Aynı zamanda filmin senaryosunu yazan Tolga Karaçelik filmin senaryosunu 2012’nin başlarında yazdı ve Köprüde Buluşmalar ve Antalya Film Forum’da senaryo ödülleri kazandı. 2017’de senaryo üzerinde yeniden çalışmaya başladı ve son halini vererek filmi çekti.

Yönetmen Tolga Karaçelik film hakkında Brexwedan Yaruk’a, “kendimi pozitif tutmaya çabalarım genelde ama karanlığa doğru çekildiğimde oradan çıkmam çok zor oluyor. Delirmemek için tam da bu dönemimde Kelebekler’i çektim ve insanlara da iyi gelecek bir film olsun istedim” dedi.

Karaçelik aynı röportajda kendisine yöneltilen “Filmin girişinde Ezgi Mola’nın canlandırdığı Sevtap karakteri görünmediği bir esnada “Artık ne gerçek ne yalan anlamıyorum” diyor. Sen miydin o ses? Hakikat yok mu sana göre?” sorusuna, “Hakikat inanmaktır. Bir yönetmenin de işi izleyiciyi, kurgulanmış yalanlara inandırmaktır. Sarmaşık’tan sonra “Hayatımda izlediğim en gerçek filmdi” diyebiliyor insanlar mesela. Bu filmin hakikati de inanmak aslında. Onun seni sevmesine ihtiyacın yok, senin onun seni sevdiğine inanmaya ihtiyacın var. Çünkü gerçeği zaten hiç bilemezsin. Ama inanmak, o bağı oluşturuyor. Aile diyoruz aile var oluyor, sınırlar, din, Allah diyoruz onlar var oluyor. Var olmayan bir şeyi insanların ortak hikayesi haline getirebilmeyi sevdiğim için filmi tercih ediyorum. İmamın hakikat sorgusu da, kardeşlerin hatırlama derdi de bu noktadan var oluyor.” diye cevap verdi.

Ayrıca yönetmen, ciddi insanların hayatlarımızı mahveettiğini söyleyerek, “Öleceğini bilerek, güneşin bir gün patlayacağını bile bile üretmeye devam etmek çok güçlü bir inanç ve bu yüzden insanı çok seviyorum aslında. İnsanı hâlâ ciddiye alıyorum Ama bir yandan da kendini çok ciddiye alan, ciddi insanlar hayatımızı mahvediyor hep. İnsan olarak var olan durumları çok fazla ciddiye almamaya başlamamız lazım. ‘Çok da şey etmemek’ belki de onların oyununu bozacak şeydir.” dedi.

Yapım Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından destek alamadı.

Çekimler Ağustos 2017’de başladı ve 18 günde tamamlandı.

Tolga Karaçelik Geeekyapar!’daki röportajında filmle ilgili olarak, “Çok garip bir filmdi. Çekerken %100 nasıl olacağı konusunda emin olamadığım bir filmdi. Yani her sahnesini, her tonajını biliyordum fakat bir araya gelecek parçaların nasıl görüneceği konusunda şüphelerim vardı.” dedi.

Geekyapar!’da “İmam karakteri konusunda sizi üzecek bir tepki aldınız mı?” sorusuna Karaçelik, “aksine muhafazakar diyebileceğim bir kesimden çok iyi dönüşler aldım. İmam müessesesinin yenilenmesi hatta bir arkadaşın tabiriyle ‘reset atılması şart’ tepkisini aldım.” dedi.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Brexwedan Yaruk’la röportajında “Tavuğu konuşalım mı artık sanki? Durum öykülerine hareket katmak için aksiyon, ülkede sağda solda patlayan bombaların normalleşmesi metaforu ya da benzer çokça teori var aklımda ama?” sorusuna Tolga Karaçelik, “Bir kere bıyıklı bıyıklı adamları tavuklara kovalatmak fikri çok eğlenceli bence. Amcamı kaybettikten sonra bir gülme isteği vardı. Gülmek istiyordum sadece. Ölümle ilgili büyük sorunları da olan bir insanım, galiba çok korkuyorum. O yüzden tavukları patlatmak olayı sembolizmden öte bu noktadan çıkmış olabilir.” cevabını verdi.

Dr. Strangelove: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (Garip Doktor veya Dr. Garipaşk: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim)

TÜR: Komedi. SÜRE: 95 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1964. imdb: 8,4. Tomatometer: %99.

Dr. Garipaşk: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim; silahlanma, savaş, üst rütbeli askerler ve politikacılar üzerine son derece başarılı politik kara komedi filmi.

3 farklı rolde oynayan Peter Sellers’a şapka çıkartmamak ise imkansız!

Konu

Amerikalı general Ripper (Sterling Hayden), astlarını yukarıdan bir emir aldığına ikna ederek bombardıman filosuna Sovyetler Birliği’ndeki pek çok hedefe aynı anda nükleer saldırı düzenleme emri verir. Üsteki İngiliz değişim subayı Yüzbaşı Mandrake (Peter Sellers) ise Ripper’ın yalan söylediğini anlar ve onu caydırmaya çalışır.

Hakkında

Yapım Peter George’un Kırmızı Alarm adlı kitabından uyarlandı. Senaryoyu yazar Peter George, yönetmen Stanley Kubrick ve Terry Southern yazdı.

BAFTA’da En İyi İngiliz Filmi ödülünü kazanan Dr. Garipaşık, En İyi Film, Erkek Oyuncu (Peter Sellers), Yönetmen ve Senaryo dallarında Oscar’a aday gösterildi.

Drr. Garipaşık hem imdb’nin en iyi 250 hem de rottentomatoes’in en iyi 100 film listesinde yer alıyor.

1,8 milyon dolar bütçesi olan film Kuzey Amerika’da 9,4 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Film için Grönland’ın havadan çekimlerini yapan kamera ekibi yanlışlıkla bölgede yer alan gizli bir Amerikan üssünü kayda aldılar. Bunun üzerine askeri yetkililer tarafından uçakları yere indirildi ve ekip Rus ajanı şüphesiyle gözaltına alındılar.

Film Amerika ve Rusya’nın savaş politikalarında gerçek değişimlere sebep oldu.

3 rolde oynayan Peter Sellers’a 1 milyon dolar ödendi. Bu rakam filmin toplam bütçesinin %55’ini oluşturduğu için Kubrick bu konuda, “6’nın bedeli olarak 3’üm var” diyerek şaka yaptı.

Filmin çekimleri 1963’ün bahar ve yaz aylarında yapıldı. İlk test gösterimi 22 Kasım 1963’te yapıldığı gün JFK suikasta uğradı. Yapımcılar böyle bir dönemde kara komedi filminin uygun düşmeyeceğini düşünerek yayın tarihini Ocak 1964’e ertelediler.

General Turgidson’un Savaş Odası’nda düştüğü sahne senaryoda yoktu. Oyuncu kazara yere düştü fakat kalkıp rolüne devam etti. Kubrick sahnede George C. Scott’ın değil canlandırdığı karakterin olduğunu düşünerek kurguda bu sahneye yer verdi.

Peter Sellers birçok repliğini doğaçlama olarak yaptı.

Pilot Kong hayati idame çantasının içinde yer alanları saydıktan sonra, “bunlarla Vegas’ta iyi bir hafta sonu geçirilebilir” diyor. Orijinal senaryoda Vegas yerine Dallas kullanılıyordu. Fakat John F. Kennedy’nin Dallas’ta suikasta uğraması nedeniyle sahnedeki yer adı sonradan Vegas olarak dublajlandı.

Kubrick nükleer savaşla ilgili 50’den fazla kitap okuyup araştırma yaptı.

Savaş Odası’ndaki bir sahnede yiyeceklerle dolu büyük bir yemek masası görünüyor. Aslında Kubrick filmin sonunda Ruslarla Amerikalıların bir pasta savaşı yapmalarını istiyordu. Fakat sonradan sahnenin çok komik olacağını ve filmin hiciv seviyesini düşüreceğini düşünerek bu fikrinden vazgeçti. Pasta savaşı sahnesi, yönetmenin 1999’daki ölümü üzerine Londra’daki özel gösterim sırasında ilk kez beyaz perdeye yansıtıldı.

Kubrick, rolünü abartılı oynamasını sağlamak için oyuncu George C. Scott’ı sürekli sinirlendirdi. Bu yüzden Scott bu filmden sonra bir daha Kubrick’le çalışmadı. Fakat oyuncu sonraları bu filimdeki oyunculuğunun kariyerinin en iyilerinden biri olduğunu ifade etti.

1960’ların en ileri teknolojileriyle üretilen B-52 bombardıman uçaklarının ayrıntıları ulusal güvenlik açısından oldukça gizliydi. Bu yüzden Pentagon filmin senaryosunu okuduktan sonra yapım ekibinin yardım isteğini geri çevirdi. Uçağın set tasarımcıları İngiliz uçak dergisinde yer alan tek bir B-52 kokpit fotoğrafından yararlanarak seti hazırladılar. Seti gören Amerikalı askerler kokpitin gerçeğine oldukça benzediğini söylediler. Kubrick yasal bir izin almadan yaptıkları bu set tasarımı nedeniyle FBI tarafından soruşturulacakları korkusunu yaşadı.

Kubrick oyuncuların kendilerini dünyanın kaderiyle oynayan bir poker oyuncusu gibi hissetmeleri için Savaş Odası’ndaki masa örtülerini yeşilden yaptırdı.

Dr. Strangelove’ın Alman ismi olan Merkwuerdigliebe aslında Merkwuerdige Liebe’nin eksik telaffuzu. Ki bu da Almancada “Strange Love” anlamına geliyor.

Savaş Odası yapılırken 1927 yapımı Metropolis’ten esinlenildi.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Kurguda silinen pasta savaşı sahnesinde başkan Muffley’in yüzüne bir pasta isabet ediyor ve başkan yere düşüyor. Bunun üzerine general Turgidson bağırarak, “Beyler! Cesur başkanımız gençliğinde vuruldu/düşürüldü!” diyor. JFK’in suikaste uğraması üzerine Kubrick garip bir şekilde suikastı çağrıştıran sözleri nedeniyle sahneyi yayınlamamaya karar verdi.

Gülümsemek

yüzüne düştüğünde… senin de yüzüne yansıyan… içini ısıtan… seni sevdiğinin… onu sevdiğinin bir kanıtıymışçasına… mutluluktan gözlerinin buğulandığı… her şeyin güzel gittiğini düşündüğün… gülümsediği… gülümsediğin anlar…

13:16 – 13:26

Testről És Lélekről (On Body And Soul / Beden ve Ruh)

TÜR: Dram, Fantezi, Romantik. SÜRE: 116 Dk. ÜLKE: Macaristan. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,6. Tomatometer: %89.

Farklı fiziksel ve mental sorunlara sahip iki kişinin aynı rüyaları gördüklerini fark etmeleriyle başlayan değişimlerini konu edinen Beden ve Ruh, ilgi çekici bir romantik, fantezi dram filmi.

Konu

Mezbahanede yönetici olarak çalışan Endre (Géza Morcsányi) ve yeni işe başlayan ürün kalite yöneticisi Mária (Alexandra Borbély) mezbahanede yaşanan bir hırsızlık olayı soruşturması sırasında aynı rüyaları gördüklerini fark edip birbirlerine yakınlaşmaya başlarlar.

Hakkında

Beden ve Ruh’u Ildikó Enyedi yazıp yönetti.

67. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünün sahibi olan yapım 90. Oscar Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Dilde Film kategorisinde ödüle aday gösterildi. Fakat mutlu sona Muhteşem Kadın (Una Mujer Fantástica / A Fantastic Woman) ulaştı.

Yapım 2 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Beden ve Ruh, yönetmen Ildikó Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra yönettiği ilk film oldu. Enyedi bu yapımdan önce en son 1999’da Simon Mágus’un yönetmen koltuğuna oturmuştu.

Yapımın iki başrol oyuncusundan biri olan Géza Morcsányi ilk kez kamera karşısına geçti. Macaristan’daki en büyük edebi yayın şirketinde yöneticilik yapan Morcsányi, 1986’da bir televizyon dram filmi için oyun yazarlığı ve 2000’lerin başında iki filmde senaryo editörlüğü yaptı.

Filmin başrol oyuncusu Alexandra Borbély gerçek hayatta filmde Sanyi’yi canlandıran Ervin Nagy’yle eşler.

Laura Marling – What He Wrote

Toni Erdmann

TÜR: Komedi, Dram. SÜRE: 162 Dk. ÜLKE: Almanya, Avusturya. YAPIM YILI: 2016. imdb: 7,4. Tomatometer: %93.

Yaşlı bir babanın, acımasız iş dünyasının ortasında debelenen kızına, yaşamak için nefes alması gerektiğini anımsatmak için yaptığı komiklikleri konu edinen Toni Errdmann oldukça başarılı bir komedi dram filmi.

Konu

Boşanmış bir müzik öğretmeni olan Winfried Conradi (Peter Simonischek), farklı karakterlere bürünerek etrafındakilere şaka yapmayı sevmektedir. Köpeğinin ölümü üzerine Bükreş’te çalışan ve kariyerinde yükselmek için didinen kızını ziyaret etmeye karar verir. İşine odaklanmış olan kızını biraz olsun mutlu etmek için kendince şakalar yapmaya başlar.

Hakkında

Toni Erdmann’ı Maren Ade yazıp yönetti.

Yapım 29. Avrupa Film Ödüllerinde En İyi Film dahil 5 dalda ödül kazandı. Ayrıca Oscar, BAFTA ve Altın Küre’de Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde ödüle aday gösterildi. Oscar’ı Satıcı’ya (Forushande / The Salesman) ve BAFTA’yı Saul’un Oğlu’na (Saul Fia / Son of Saul) kaptırdı.

3 milyon dolar bütçesi olan film 12 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Winfirred’in giydiği hayvan kostümün adı Kukeri. Bulgaristan’da kötü ruhları kovduğuna inanılan kostüm keçilerin uzun kıllarından hazırlanıyor. Oyuncu Peter Simonischek kostümün aşırı derecede sıcak ve çok ağır olduğunu ayrıca keçi ahırı gibi koktuğunu söyledi.

Maren Ade, Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Film ödülünü kazanan ilk kadın yönetmen oldu.

Yönetmen Ade, Winfried karakterini oluştururken, dişlik takıp kendini güldürmeye çalışan babasından ve komedyen Andy Kaufman’ın karakteri olan Tony Clifton’dan esinlendi.

Yapım Cannes’ın en ilgi çekici filmlerinden biri olmasına rağmen herhangi bir ödüle ulaşamadı. Birçok eleştirmen jürinin kararının oldukça şaşırtıcı olduğunu, hem filmin Altın Palmiye’yi hak ettiğini, hem de jürinin kadın bir film yapımcısına en büyük ödülü verme şansının kaybettiğini söylediler.

Filmin kurgu aşaması bir yıldan fazla sürdü. Bu süre zarfından yönetmen Ade, ikinci çocuğunu doğurdu.

Filmin türü komedi-dram olsa da yönetmen Ade yapımı komedi olarak izlemediğini aksine izlediğinde üzgün ve çok ciddi olduğunu söyledi. Oyuncular da aynı hisleri paylaştılar.

Yapımcılar yapımın daha kısa olmasına karar verseler de kesilen sahnelerin filmin temposunu düşürdüğü için uzun kalmasına karar verdiler.

Toni Erdmann 2016’da yayınlanan BBC’nin 21. Yüzyılın En İyi 100 filmi listesinde yer almayı başardı.

Film için 56 günde yaklaşık 120 saatlik çekim yapıldı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Filmdeki çıplaklar partisi vulture.com tarafından “yılın çıplak sahnesi” seçildi.

Mehmet Ali Çetinkaya