porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Ülker- Hindistan Cevizi – Parçacıklı Sütlü Çikolata (%30 Kakao)

Ülker’in yeni çikolatalarından biri olan ve tadı fena halde, satıldığı dönemde en sevdiğim çikolatalardan biri olan, Alpella – Riva’nın Hindistan cevizlisine benzeyen %30 kakaolu Hindistan cevizi parçacıklı sütlü çikolatası oldukça lezzetli bir ürün. Serinin susam ve karadutlu da tablet çikolataları var ama onları çok beğenmedim. Bu ise Hindistan cevizi severler için bulunmaz nimet. 🙂

Qadiyya Raqm 23 (L’insulte / The Insult / Hakaret)

TÜR: Dram ,Gerilim. SÜRE: 112 Dk. ÜLKE: Fransa, Lübnan. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,8. Tomatometer: %89.

Lübnan’daki gündelik hayatta yaşanan “ufak” bir olayın, geçmişte yaşanılan travmaları gün yüzüne çıkartıp olayı çığırından çıkartmak için nasıl da katalizör etkisi yapabileceğini konu alan Hakaret, başarılı bir dram filmi.

Hakaret, Lübnan ve Ortadoğu’nun savaşlarla ve kinle örülmüş, birbirine karışmış, karman çorman olmuş insan ilişkilerini ve patlamak için ufak bir kıvılcım arayan nefreti gözler önüne seriyor.

Konu

Lübnan Hristiyan’ı ve aynı zamanda sadık bir Hristiyan Parti’si üyesi olan Tony Hanna (Adel Karam), hamile eşi Shirine (Rita Hayek) evdeyken, o günlerde sokakta dış cephe düzenlemesi yapan hiçbir işçinin evlerine yaklaşmasını istemektedir. Buna rağmen balkondaki gideri tamir ettiklerini görünce sinirle gideri kırar ve bunun üzerine Filistinli mülteci ustabaşı Yasser Abdallah Salameh (Kamel El Basha) ona küfreder.

Hakkında

Senaryosunu Ziad Doueiri ve Joelle Touma’nın yazdığı Hakaret’in yönetmen koltuğunda Ziad Doueiri oturuyor.

Yapım Yabancı Dilde En iyi Film Oscar’ına aday gösterildi fakat ödülü Muhteşem Kadın’a (Una Mujer Fantástica / A Fantastic Woman) kaybetti.

Hakaret, 1.6 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Yapımın Arapça adı olan Qadiyya Raqm 23’ün anlamı “Dava Numarası 23.”

Hakaret, Lübnan adına Oscar’a aday gösterilen ilk Lübnan filmi oldu.

Film, her iki ana karakterin gençliklerinde başlarından geçen gerçek tarihi olaylara göndermeler yapıyor. Bunlar; 1970’de Filistinlilerin Ürdün’e sürülmesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Ürdün’de etkinliğini arttırmasından ötürü Ürdün Kralı Hüseyin’in rahatsız duyması ve silahlı çatışmalarda her iki taraftan 7 ila 8 bin insanın öldüğü Kara Eylül olayları ve Lübnan iç savaşı sırasında, 1976’da, Hristiyanların yaşadığı Damour’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün desteği ile Müslüman ve sol kanat militanların 1000 ila 1500 insanı öldürdüğü Damour katliamı.

Ayrıca film, Lübnan Falanjları Partisi genel başkanı ve eski Lübnan devlet başkanı olan ve seçimden üç hafta sonra düzenlenen bir suikast sonucu öldürülen Beşir Cemayil’e ve 1982 yılında Lübnan İç Savaşı sırasında İsrail’in Savunma Bakanı olarak görev yapan Ariel Şaron’a göndermeler yapıyor.

Cemayil’in öldürülmesinin ardından İsrail yanlısı aşırı sağcı Hristiyan Falanjist milislerin Batı Beyrut’ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarını basarak çocuklar dâhil yüzlerce (750 ile 3500 arasındadır) kişiyi katletmesi ve dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron’un da bu katliamda payı olması da yapılan önemli göndermelerden biri.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5

19 Haziran 2018, Salı (Amsterdam)

Kahvaltının ardından ilk iş olarak Sloterdijk’daki oy kullanma alanına gittik. Defne oyunu kullandıktan sonra, “ben de kullanabiliyor muyum acaba?” diye kısa süreli bir gel-git yaşadıktan sonra “ne gerek var” diyerek trene atladık ve Ömer Abimin sipariş ettiği ve İlker’in netten bulduğu pikabı teslim almak için Zaandam merkeze gittik.

Yazıyı hazırlarken oldukça renkli ve ilginç bir mimarisi olan Zaandam’a ait çok iyi fotoğraflar çekemediğimi fark ettim. Bu yüzden ilk günlerden çektiğim bir fotoyu koyuyorum buraya.

Zaandam’da bir süre dolaştıktan ve oldukça güzel bir evde yaşayan pikap sahibinden pikabı teslim alıp Amsterdam merkeze gittik.

Saatten ötürü ilk iş olarak Japon lokanta zinciri olan Sumo’ya oturduk.

Öğlen 19,95 ve akşam 25 Euro ödeyerek açık büfe yemek siparişi verebiliyordunuz. Garson yanımıza geldi ve bize bir touchpad bırakıp gitti. Touchpadi kullanarak her bir kişi, her ir sette 5 tane olmak üzere toplam 25 tane yiyecek sipariş edebiliyordu.

Defne rekorlarının 4 set olduğunu vurguladıktan sonra, “bugün rekor kıracağız değil mi?” diye sorup güldü. “Önce porsiyonları görelim” diye politik bir cevap verdim.

Menüde ilgimizi çeken şeyleri seçip sipariş veriyor, masamıza geldiklerinde de afiyetle yiyorduk. Çeşit çeşit sushiler, kırmızı etli yiyecekler, Japon mantısı, mürekkep balığı derken 3. seti yani 15×2 = 30 çeşit yiyeceği büyük bir hazla tükettikten sonra dayanamayıp “pes!” dedim. Defne güldü ve “o zaman 4. sette Hindistan cevizi sütlü meyve ve kızarmış muz söyleyelim” dedi. Son lokmaları büyük bir istekle ama patlamak üzere olduğum için zorlanarak ağzıma doğru götürürken aklıma Ömer Abimle Gaziantep’te dönüş uçağına gitmeden önce nefes alamaz bir halde tabaktaki o son parça küşlemeyle olan uzun süreli bakışmalarımız geliyordu!

Dolu mideyle otobüse atlayıp Defne’nin evinin yakınlarındaki popüler turistlik yerlerden biri olan Zaanse Schans’a gittik.

İlk gözüme çarpan şey tüm bölgenin çikolata kokmasını sağlayan çikolata fabrikasıydı. Heyecanla dükkânına doğru ilerleyelim desek de kapanmıştı.

İlk gelişimde Heval ve Özgür’ün götürdüğü Giethoorn’a benzettiğim Zaanse Schans’ın herhalde en büyük farklı daha büyük su alanlarına sahip olması

ve su değirmenleriydi.

Önünden kanallar akan biririnden güzel bahçelere sahip nefis evler,

oldukça komiğime giden ve bana fena halde Matrix’in son sahnesinde The One’ın telefon kulübesinden çıktıktan sonra kolunu havaya kaldırıp uçuşunu anımsatan heykel,

Defne’nin “hala giyiyorlar” dediği tahta Hollanda ayakkabıları,

bir evin önünü süsleyen ve bir şey istermişcesine size bakan, bugüne kadar gördüğüm en güzel köpek heykeli,

Uzakdoğulu turistlere özenerek fotoğraf çektirdiğim tahta ayakkabı heykeli

ve içime kaçan Uzakdoğulunun hızını alamayıp Defne’nin video çekmesini istediğim ve içine uzanıp çıkmak için seslenmesini beklediğim bir başka ayakkabı heykeli.

Zaanse Schans’daki gezimizi sonlandırdıktan sonra eve doğru giderken, içimden  “güzel şeyler çabuk bitermiş” diye geçiriyordum.

20 Haziran 2018, Çarşamba (Amsterdam, Schiphol)

Kahvaltının ardından Defne’yle, yazıyı hazırlarken su seviyesinin 4 metre altında olduğunu öğrendiğim, Schiphol’un yolunu tuttuk.

Bir önceki gelişimde olduğu gibi hiç arama yapılmadan bavulumu teslim ettim, biletimi aldım ve Defne’ye her şey için teşekkür ettikten sonra ilerlemeye başladım. Muhtemelen 2016’da Bürüksel’deki havalimanı saldırısından sonra Schiphol’daki tüm güvenlik sistemi değiştirilmişti.

Daha önce bavulu teslim edip biletinizi aldıktan sonra hiçbir arama yapılmadan önce pasaport kontrolüne ardından da uçağın kalkacağı kapıya kadar gidiyor ve sadece uçağı bekleme alanında arama yapılıyordu. Fakat bu sefer bavulu teslim edip bileti aldıktan sonra doğrudan aramaya giriyordunuz.

Yine bir önceki gelişimde etraftakilere göre sadece bizim uçağın kalkacağı kapıda olmadığı için şaşırdığım, uyuşturucu ve detaylı arama yapan x-rayden geçip önce pasaporta ardından da uçağın kapısına gittim.

Gelirken güzel havaya rağmen yanlış tarafı seçtiğim için ilk gelişimde hayran olduğum ve yeniden görmek için heyecanlandığım deniz manzarasını görememiştim.

Bu yüzden de bir önceki gün online chekin açılınca diğer taraftan koltuğumu ayarladım ve uçağın havalanmasın için heyecanla beklemeye başladım. Fakat bu sefer de hava oldukça bulutlu olduğu için yine amacıma ulaşamadım! Yani demem o ki, mecbur bir kere daha Amsterdam yapmam gerekiyor. 🙂

Yolculuğun en güzel yanı; hava parçalı bulutlu olsa da uçaktan boğaz manzarası ve adaların oldukça güzel görünmesiydi.

Ankara yolculuğunun en güzel anı ise Ankara’ya yaklaşırken bulutlar arasından yere ulaşan ışık hüzmeleriydi.

Eve girdiğimde saat 22’ye geliyordu. Hem tatil, hem de Defne ile bol bol muhabbet edip zaman geçirmek oldukça güzeldi.

Bakalım bir sonraki neresi olacak…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa, Samos (2017, 2. Kez Yunanistan)

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4

17 Haziran 2018, Pazar (Berlin, Amsterdam)

Sabah çantaları hazırlayıp odadan çıkınca duvarda fark ettiğim grafitiler oldukça yaratıcı ve güzel görünüyorlardı.

Otelden çıkış yaptıktan sonra “iyi bir yerde kahvaltı yapmalıyız” diyerek, hakkında yüzlerce iyi yorum bulunan Benetict’e doğru yürümeye başladık.

Kahvaltıcıya ulaştığımızda tamamen dolu olduklarını ve bir bekleme listeleri olduğunu öğrenip, Defne’nin Pazartesi okula gitmesi gerektiği için 14.30’a aldığımız dönüş biletlerini düşünerek mekânın büfe bölümünden peynirli börek (borekas feta), fesleğenli poğaça (pesto bebka-kranz), üzümlü çikolatalı kek (rogellach) ve iki kahve alıp muhabbet ederek atıştırdık.

Metroya atlayıp Tanıl Abi’nin önerdiği bir başka yer olan Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı ya da diğer adıyla Hoolakost Anıtı’na doğru güneşli havada usul usul yürüyorduk.

19.000 metrekarelik bir alana yayılmış, her biri 2.38 metre uzunluğunda, 0.95 metre genişliğinde ve 0,2 ile 4,8 metre arası değişen yüksekliğe sahip 2.711 adet beton bloktan oluşan anıt mezarın tasarımcısı Peter Eisenman’a göre bu tasarımın amacı oldukça rahatsız edici ve kafa karıştırıcı bir ortam yaratmaktadır; böylelikle bu tasarımlar sözde düzenli olan bir sistemin insanlıkla bağının kopmasını simgelemektedir.

Anıt aklıma Budapeşte’de gördüğüm ve 1956’da Macaristan’da Sovyetler Birliği destekli Stalinist hükümete karşı başlattığı halk hareketi anısına yapılan, farklı uzunluktaki ama içe doğru ilerledikçe aralarındaki boşluğun azaldığı anıtı getiriyordu.

Anıttan sonraki durağımız savaş sonrası Berlin’in Doğu tarafında kalan ama günümüzde şehrin ana sembollerinden biri olan Brandenburg Kapısı’ydı (Brandenburg Tor / Brandenburg Gate).

Oraya doğru giden yolda bir süre ilerledikten sonra polisin bölgeye girişlere izin vermediğini görüp şaşırdık. Defne polise ne olduğunu sormak için yanaşsa da ortam o kadar kalabalıktı ki ona seslenip arkadan alana gitmeyi önerdim.

Aynı yolda devam edip bir sonraki sokaktan alana doğru döndüğümüzde saat 17’de Almanya ile Meksika arasında oynanacak olan Dünya Kupası maçı için yapılan hazırlıklardan ötürü alanın kapalı olduğunu fark ettik. Almanlar 5 saat önceden toplanmaya başlamışlardı bile.

Ağzımızı ıslatmak için oturduğumuz mekân bile üzerlerinde Alman forması olan her yaştan insanla doluydu.

Mekândan çıktıktan sonra Brandenburg Kapısı’na doğru yürümeye başladığımızda ortalık turistler, maç izlemeye gelenler ve polislerle dolmaya başlıyordu.

1788-1791 yılları arasında yapılan kapının üstünde yer alan Quadriga (Olimpiyat Oyunlarında ve diğer oyunlarda yarıştırılan, yan yana koşulmuş dört at tarafından çekilen araba) 1793 yılında Alman heykeltıraş Johann Gottfried Schadow tarafından barışın sembolü olarak tasarlanmış.

Quadriga 1806 yılında Napolyon tarafından Fransa’ya götürülmüş ancak sonradan Mareşal Gebhard von Blücher tarafından 1814 yılında geri getirilmiş. Zeytin dalından çelengi sonradan demir haçla değiştirilmiş. II. Dünya Savaşı sırasından kısmen zarar gören heykelin demir haçı savaştan sonra Prusya militarizmini simgelediği gerekçesiyle Doğu Almanya’nın Komünist Hükümeti tarafından sökülmüş. Demir Haç, 1990 yılında Almanya’nın birleşmesinin ardından yeniden yerine yerleştirlmiş.

Metroya doğru ilerlerken gördüğüm polis aracı, bugüne kadar izlediğim Alman filmlerinden birinden fırlamış gibiydi.

Gittiğim ülkelerin o yıla ait demir paralarından yaptığım koleksiyon için Hollanda parasını ilk günlerde Veendam’da bulmuş fakat bir türlü Almanya parasını Berlin’de bile denk getirememiştim. Otobüsü beklerken girdiğimiz bir dükkânda para ödemek için beklerken, kafamı çevirip raflara bakınırken, oraya bırakılmış 2018 tarihli 1 cent bulup, bilye bulmuş çocuk gibi mutlu oldum!

Gelişimiz 9,5 saat sürmesine rağmen, dönüşümüzde otobüs sadece Hannover’da duracağı için 7 saat sürecekti.

Saat 14.30’da bilet kontrolünün ardından önden ikinci sıraya geçip otobüsün kalkmasını beklerken İspanyol olduğunu sandığım bir eleman önümüzdeki koltuğa oturdu. Biraz sonra yanına nereli olduğunu anlamadığım bir genç geldi ve muhtemelen, “yanın boş mu?” diye kendi dilinde soru sordu. İspanyol anlamadı ve “ne?” diye cevap verdi. Buna rağmen genç kendi dilinde soruyu tekrarlayınca İspanyol, “senin dilini bilmiyorum!” diye cevap verdi. Bunun üzerine yabancı çocuk tak diye koltuğa oturdu. Defne ile yaşanan olaya yol boyunca baya güldük.

Maç saatlerinde İspanyol dediğimiz elemanın Brezilyalı olduğunu anlayacaktık. Çocuk cep telinden Brezilya 1-1 İsviçre maçını açtı ve izlemeye başladı. O ana kadar tek bir kelime etmedikleri yanındaki eleman hemen doğruldu ve nerdeyse omuz omuza maçı izlemeye başladılar! Brezilyalı çocuk kaçan pozisyonlara kendi dilinde saydırırken yanındaki sakin sakin maçı izledi. Ve kendi aralarında tek kelime bile etmediler.

“Futbol sen her şeye kadirsin” demekten başka bir şey kalmadı bize de…

Otobüste giderken “Berlin’e bir kere daha ama daha uzun süreli gelmeli” diye aklımdan geçiriyordum.

18 Haziran 2018, Pazartesi (Amsterdam)

2 sıcak Berlin gününden sonra Amsterdam’da hafif yağmurlu ve kapalı bir hava vardı. Sabah Defne okula gittiği için tek başıma yaptığım kahvaltının ardından otobüsle merkeze gittim.

Tren istasyonunun yanındaki durakta inmeyi atladığım için arkadaki durakta indim ve duvarlarında oldukça güzel figürlerin yer aldığı bir altgeçitten geçerek istasyonun önüne geçtim.

Dam Meydan’ına doğru ilerlerken şehrin simgesi olan ince uzun evlerin yan yana dizilmiş halleri oldukça ilginç görünüyordu.

Ara ara yağmur hızlansa da genel olarak hafif yağdığı için dolaşmakta sorun olmuyordu.

Dar sokaklar,

çiçekli pencereler,

kanallar,

kanallar üzerinde yer alan tekne evler,

bisiklet manzaraları,

martılarına alıştığım ama ilk kez fark ettiğim ama sonradan bol bol göreceğim gri balıkçıl (Grey Heron),

ve gördüğüm birçok batmak üzere olan sandal gezimin ilgi çekici kareleriydi.

Aylak aylak daha önce geçmediğim Amsterdam sokaklarında ilerlerken, bir önceki gelişimde “kaçırdım” diye üzüldüğüm Heineken Experience Müzesi’nin önündeki kuyruğa ulaştım. Bir süre sonra giriş ücretinin 21 Euro olduğunu öğrenince nette biraz bakındım ve pas geçip sokaklarda dolaşmaya karar verdim.

Sonra’dan Defne’nin beni götürmek istediği plakçı olduğunu anladığım, sokak arasında bir plakçı (Record Mania) görüp içeri daldım ve incelemeye başladım. Bakması daha kolay olan üst raflardakiler daha popüler ve pahalı plaklardı. O yüzden incelemesi daha zor olan alt raftaki plakları incelemeye başlarken ilginç bir şekilde aklımdan Portekiz’in Fado kraliçesi Amalia Rodrigues geçiyordu. Gerçekten de raflardan birinde tam da aradığım şey olan Amali’nın “The Very Best Of” albümü buldum ve 5 Euro’ya aldım.

Plakçıdan çıktığımda Defne’de tramvaydan iniyordu. Hava da açılmış güneşi görmeye başlamıştık.

Defne’nin bir başka yemek önerisi olarak, İranlı bir sahibi olan, Türkiye, İran ve Kuzey Afrika yemekleri yapan Bazar’a doğru ilerledik.

Eski bir kiliseden dönüştürülen, ortada barı ve üst katı olan, mutfağı da görünür bir şekilde üst katta yer alan lokantanın masa işlemeleri ve duvarları çok güzel görünüyordu.

Tatlı biber ve madras körili domates çorbası olan Yeni Delhi Çorbası ile nohut ve bademli kuzu eti yemeği olan, pilav ve haydariyle servis edilen Royal Persian Lamb sipariş ettik.

Oldukça leziz olan çorbayı yedikten sonra Ankara’ya dönünce, taze sebzeli ve Defne’nin önerisiyle taze zencefil kullanarak keskin bir aroma katacağım çorba denemeleri yapmaya karar verdim. Yazıyı hazırladığım günlerde ilk denememi yaptım. Yolum uzun ama sonunda güzel bir şeyler “uyduracağıma” olan inancım tam! 🙂

Ufak bir tencerede servis edilen kuzu yemeği de çorba gibi oldukça güzeldi.

Yemekten sonra Defne peş peşe, Amsterdam’da daha önce görmediğim iki parka götürdü beni.

Bunlardan biri Sarphatipark idi. Koşan, spor yapan, bisiklete binen, laflayan insanlarla dolu park çok güzeldi ama Defne, “az sonra daha güzeline gideceğiz” dediği için sözümü geri alıp beklemeye başladım.

Diğer parka doğru ilerlerken bir evin önünde gördüğüm, meşhur pasiflora (çarkıfelek) çiçeği tek kelimeyle kusursuz görünüyordu.

Bir süre laklak edip ilerledikten sonra Defne’nin Amsterdam’daki favori parkı olan Vondelpark’a ulaştık.

Sarphatipark’ın yanında çocuk oyuncağı olarak kaldığı Vondelpark muazzam bir yerdi.

Spor yapan, koşan, pinekleyen insanlara göz atınca Amsterdam’ın yerlilerinin takıldığını düşündüğüm parkta bir süre dolaşıp ardından çimlere yayılıp pineklerken Defne şaşkınlıkla, “Sunay Akın geliyor” dedi. Ben de telefonu açıp ön kamerayı çalıştırarak arkamdan geçen Sunay Akın’a bakıyordum ki fotoğraf çekmeye karar verdim. Ardından da bu aptal fotoyu instagrama atıp Defne’yle bir süre eğlendik.

Parktan çıkışa doğru yürürken Sunay Akın ve oğluyla bir kere daha karşılaştık ve selam verip bir süre muhabbet ettik. Oldukça sıcak davranan Sunay Akın, hal hatır sorduktan sonra elimdeki Amalia’nın plağıyla ilgilenip ardından da Amsterdam’daki bir plak dükkânını önerdi. Teşekkür edip yanlarından ayrıldıktan sonra Foodhallen’a doğru yürümeye başladık.

İçerisinde bir de sinemanın bulunduğu Foodhallen’in yemek bölümü, birçok farklı ülkenin, genelde atıştırmalık şeklinde, yemeklerini yapan büfeler şeklinde, bir nevi Türkiye’deki AVM’lerin yemek bölümleri gibi tasarlanmıştı. Yemeğinizi alıp ortak alanda bir yere oturup tüketiyordunuz. Dünya Kupası nedeniyle yemek bölümüne birkaç büyük televizyon koyulmuş ve karşısına da tribün oluşturulmuştu.

Tribündekilerle birlikte Tunus 1-2 İngiltere maçını takip ederken seçtiğimiz atıştırmalık, daha önce Viyana ve Kopenhag’da denediğim Vietnam “sarması”ydı. Güzeldi ama hala favorim Viyana’da yediğimdi.

Mekandan çıkarken insanların bisikletlerini ücretsiz olarak park edbilecekleri duvardaki yönlendirmeleri oldukça sevimli buldum.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3

15 Haziran 2018, Cuma (Den Haag, Scheveningen)

Den Haag’ın (Lahey) gezi listemizde olmasının iki sebebi var. Bunlardan biri, önceki gelişimde ıskaladığımı fark ettiğim ve oldukça üzüldüğüm Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı M. C. Escher’in müzesine gitmek, ikincisi de Defne’nin “Hollanda’da en sevdiğim iki yerden biri” dediği Scheveningen’i görmek!

Hollanda’ya geldiğimden bu yana, yer adları üzerinden, Defne’den Felemenkçe telaffuz dersleri alıyordum. Haliyle otobüste, trende, metroda defalarca tekrarladığım yer adları yüzünden yolculardan bol bol tebessüm ya da “kim bu yahu!” bakışlarıyla karşılanıyordum. V’yi f, g’yi hı, e’yi ı, ee’yi e, tekrarlanan iki harfi uzatarak okumanın üstesinden geldiğime inanıyordum ama bu sefer işim çok daha zordu. Çünkü Defne’nin, “bunu söylersen oturum verirler” dediği yer adı Scheveningen’di.

Haliyle Den Haag’a doğru yol alırken sürekli bu kelimeyi söylemeye kasıyordum. Defne düzeltiyor ama bir kere daha aynı hatayı yapıp “nasıl ya!” diye çıkışıyordum. Bu yüzden bir ara tren beklerken Defne’nin yanında oturan Hollandalı çocuğun kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu fark ettim!

Yolculuğun ilginç yanlarından biri de nerdeyse her durakta gördüğümüz polislerin ve bilet kontrolcülerinin fazlalığıydı. (Den Haag’dan dönerken bu yoğunluğunun sebebinin Den Bosch’daki bir bomba ihbarı olduğunu öğrenecektik.)

Bol kahkahalı yolculuğun ardından Den Haag’a ulaşıp trenden indik ve güneşli havada sallana sallana yürümeye başladık. Haliyle ilk durağımız Escher Müzesiydi.

Biletleri alıp Hollanda Kraliçesi Emma’nın (1858 – 1934) malikânesinin ev sahipliğini yaptığı Escher’in nefis çalışmalarını incelemeye başladık.

Birbirine geçmiş zıt karakterlerin dansı; Circle Limit IV (Heaven and Hell),

Yaradılışın günleri; the First Day of Creation,

Gün ve gecenin durmak bilmez dönüşümleri; Day and Night,

derken müzenin en ilginç bölümlerinden biri olan Escher vari göz yanılmalarının olduğu bölüme ulaştık. Daha önce Fahriye’nin burada çekindiği fotoğraftan bildiğim, aslında oldukça yakın durmasına rağmen Escher vari bir “oyun”dan ötürü iki kişiden birinin uzun, büyük diğerinin ise ufak ve kısa göründüğü alanda hemen bir fotoğraf çekildik.

Escher’in elinde tuttuğu ünlü cam kürenin büyük halindeki yansımızı da fotoğrafladıktan sonra gayet tatmin olmuş şekilde dışarıya çıkıp şehri adımlamaya başladık.

İkinci durağımız ünlü Çin mahallesiydi. Fakat oraya doğru giderken Mescid-i Aksa Cami’ni görüp avlusuna girdik. İçeride 5-6 orta yaşlı amca muhabbet ediyorlardı.

Selam verip caminin içine girdiğimizde oldukça sadece bir cami bizleri karşılıyordu. Dışarıya çıkıp oturanların bayramını kutladık ve bayram şekeri olarak ikram ettikleri bisküvi ve lokumdan aldık.

Camiye girerken Defne buranın aslında bir Sinagog olduğunu fakat sonradan camiye çevrildiğini anlatmıştı. Ben de yazıyı hazırlarken merak edip tarihçesine baktım ve burasının tabiri caizse ilk aşamada bir “işgal evi” olduğunu şaşkınlıkla öğrendim. Hikâye şöyle; 1843’te yapılan bina 1975 yılına kadar Yahudi cemaati tarafından Sinagog olarak kullanılır. Fakat bölgedeki cemaatin sayısı oldukça azaldığı için 1976’da yapıyı belediyeye satarlar. Bunun üzerine, 1960’lı yıllarda buraya yerleşmiş olan Türkiyeli cemaat cami ihtiyaçlarını karşılamak için bu binayı belediyenin kendilerine tahsis etmesi için defalarca girişimde bulunurlar fakat bir türlü olumlu sonuç alamazlar. Bunun üzerine 27 Temmuz 1979’da Türk İslam Cemiyeti üyeleri Cuma namazının ardından boş olan Sinagogun kapılarını kırıp işgal ederler. Aynı gün gerekli değişiklikleri yapıp ikindi namazını kılarlar ve dışarı çıkarılmalarını engellemek için 933 kişi 40 gün boyunca, bir yandan gece gündüz burada kalıp, bir yandan da içerisini boyayıp düzenlerler. Sonunda belediye binayı cemaata 1 milyon 48 bin florine satmaya karar verir ve yapı resmi olarak camiye dönüştürülür.

Camiden çıkıp sağlı sollu Uzakdoğu dükkân ve lokantalarının olduğu Çin Mahallesinde hızlı bir tur attık.

Mahalleden çıktıktan sonra artık oldukça merak ettiğim Scheveningen’e gitmek için tren garına yürüdük ve treni beklemeye başladık. Merkezde oldukça farklı ırktan çok fazla insan görmek şehirde çok fazla yabancı kökenli insanın yaşadığının bir kanıtıydı sanırım.

Trene atlayıp daha önce Fazilet’le bir Aralık gecesi balık yemeye geldiğimiz kumsala ulaştık. Bu sırada gördüğüm “turist treni” oldukça ilginç görünüyordu.

Havanın da güneşli olmasından ötürü daha da göz kamaştırıcı görünen, uzun kum plaj, deniz, dalga sesleri, yosun kokusu ve ortam Defne’nin de dediği gibi, hiç de Hollanda gibi değildi. İnsan kendisini Türkiye’deki bir deniz kıyısında sanabilirdi. Fakat orada olmadığınızı anlamak için 3 tane neden vardı. İlki insanların büyük çoğunluğunun giyinik olarak güneşlenmesi, ikincisi denizde çok az insanın olması ve üçüncüsü kumsaldaki insanların arasında oldukça pervasız bir şekilde martıların dolaşması!

Denize girebilirim belki diye yanıma şort almıştım. Fakat hem yanıma büyük bir havlu almadığımdan hem de yüzüp, çıkıp kurumak için zamanımız az olduğundan yüzmeyi bir sonraki sefere bıraktım. Fakat gidip denize ayağımı sokmayı ihmal etmedim elbette. Günle mi alakalı bilemem ama deniz sıcaklığı Ege’deki birçok yerle boy ölçüşebilecek sıcaklığa sahipti.

Bir süre güneşin altında mayıştıktan sonra dönüş yoluna düştük. Bu arada Defne, bazı evlerin camlarına asılmış olan çanta ve Hollanda bayraklarını gösterip, bunların birkaç gün önce açıklanan üniversite sınavını kazanan öğrencilerin yaşadığı evler olduğunu söylüyordu.

Akşam eve ulaşıp pizza sipariş ettik, maç izledik, bir şeyler izledik, muhabbet ettik ve dünkü gibi aynı saatte dışarı çıkıp Sloterdijk’a gittik ve Berlin otobüsünü bulduk. Pasaportları hazır edip biletleri uzattığımızda görevli bakmaya bile tenezzül etmeden “buyurun” dedi! Şaka gibiydi gerçekten de, muhtemelen dün en ciddi otobüs görevlisine denk gelmiştik.

Otobüsün tekerlekleri Berlin’e doğru dönerken şoförün, “otobüse hoş geldiniz. Eğer yanınızda uyuşturucu varsa yok etmenizi önerim. Çünkü Almanya’ya gidiyoruz ve sınırda polise yakalanma riskini almak istemezsiniz!” anonsu oldukça ironikti!

16 Haziran 2018, Cumartesi (Berlin)

Otobüs yarımşar saat mola vererek sırasıyla Groningen, Bremen ve Hamburg güzergâhını izleyerek 9 saat sonra Berlin’e ulaştı. Yol boyunca ara ara uyansam da genel olarak uyuyabildiğim için gayet mutluydum. Berlin’deki otobüs terminaline ayak bastığımızda karşılaştığımız güneşli ve sıcak hava içimizi ısıtıyordu.

Bir önceki gün iki kişilik 70 Euro’ya bulduğumuz 4 yıldızlı Scandic hoteline gitmek için metro durağına yürüdükten sonra bilet almak için bir bilet otomatının önünde durup, ilginç bir ayrıntı olarak, Türkçe seçeneğini seçtik ve incelemeye başladık. Günlük mü, iki günlük mü, yoksa tek yön bilet mi alsak acaba diye düşünürken arkamızdaki Alman bir eleman bize yardım önerisinde bulundu ve onun önerisiyle 7,60 Euro’ya günlük bilet aldık. Bu sayede tüm gün boyunca 1, 2 ve 3. bölgede istediğimiz kadar metroya binebilecektik. Hollanda’daki metro ücretlerini düşününce Almanya oldukça uygundu! Sıcakkanlı elemanla aynı trene bindik ve o inene kadar bol bol muhabbet ettik. Berlin’e oldukça güzel bir başlangıç yapmıştık.

Hotele ulaşıp üstümüzü değiştirip çantaları bıraktık ve Berlin’i adımlamaya başladık.

Sokağa çıkar çıkmaz ilk ilgimi çeken şey, trafik lambalarında kullanılan ilginç şapkalı adam figürüydü. Ampelmännchen adındaki sembol, Doğu Almanya’dan günümüze kadar gelmiş olan nadir figürlerden birisi. Normalde Doğu Almanya’daki trafik lambalarında kullanılan figür iki ülkenin birleşmesinden sonra oldukça popüler olmuş ve ülkenin ikonlarından biri haline dönüşmüş.

Hotelin biraz ilerisinde bulunan bir kafeye oturup kahvaltılık bir şeyler sipariş ettik ve uzun günümüze başladık.

Berlin’in merkezi olan Alexanderplatz’a gidecek metroya doğru ilerlerken harabe halinde bir kilise görüp şaşırdık. 1895’te Almanya imparatoru I. Wilhelm adına bir anıt olarak açılışı yapılan Protestan kilisesi, 1943’teki bombardıman sırasında büyük hasar görmüş fakat o günkü haliyle korunarak Batı Berlin’in bir simgesi haline dönüşmüş.

Alexanderplatz’da dolaşırken fark ettiğim geniş yol ve alanları, büyük ve heybetli yapılarıyla (Doğu) Berlin daha önce gittiğim hiçbir Avrupa ülkesine benzemiyordu.

Grafiti ve sokak sanatlarını çok seven biri olarak, kaldırıma çizilmekte olan resim oldukça etkileyiciydi.

Alexanderplatz’da karşımıza çıkan en ilginç şeylerden biri, 1969’da Doğu Almanya’nın 20. yılından önce açılışı yapılan ve aynı anda 148 önemli şehrin saatini görebildiğiniz Dünya Saat’iydi.

Tıpkı saat gibi 1969’da açılışı yapılan ve 368 metre yüksekliğiyle Almanya’daki en uzun yapı olan Televizyon Kulesi anlamındaki Fernsehturm, hem Berlin, hem de Komünizmin gücünün bir sembolü olması için Doğu Almanya’da inşa edilmiş ve zamanla bunu da başarmış.

Pergamon (Bergama) Müzesi’ne doğru aylak aylak yürürken, ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen fakat hakkında en eski 1292 yılına ait bir yazı bulunduğu için 13. Yüzyılın sonlarında yapıldığı düşünülen Marienkirche (St. Mary) Kilisesini görüp içine girdik. İçi oldukça sade olan kilise normalde Katolik kilisesiyken sonradan Protestan kilisesine dönüştürülmüş.

Kiliseden çıktıktan sonra Spree nehrinin yanından yürürken kafamı kaldırdığımda nehri izleyen 3 kız ve bir erkek heykelle (Three Girls and a Boy) karşılaşıyordum. Wilfried Fitzenreiter’in 1977-79 yıllarında yaptığı heykeller, kişinin kendindeki güven ve rahatlığın kaygısız ifadesini yansıtıyor ve çok güzel görünüyorlardı.

Aval aval etrafa bakıp yürürken üzerimde bir hafiflik hissettim. Tripod yanımda değildi. Hızlı bir düşünmeyle sabah kahvaltı yaptığımız kafe Clave’deki sandalyede unuttuğumu anımsadım. Defne defalarca kafeyi aradı, facebook sayfalarına yazdı ve sonunda görevli birine ulaştı. Fakat karşıdan gelen cevap olumsuzdu; görmemişlerdi. Akşam dönüşte otele yakın olduğu için uğrayıp bizzat aynı soruyu yönelttim ama görmediklerini söylediler. Yapacak bir şey yoktu, video çekimlerini eski usul titreterek yapacaktım. 🙂

Berlin Eski Ulusal Galeri’si,

ve ön cephedeki heykeller oldukça güzel görünüyordu.

En çok merak ettiğim müzelerden biri olan Pergamon (Bergama) Müzesinin bilet kuyruğundaydık. Hemen arkamızda bulunan yabancı genç bir kadının okuduğu kitabın kapağı ilgimi çekti. Gözlerimi kısarak baktığımda benim de okuma listemde olan Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’nın İngilizcesini okuyordu.

Defne’ye göre, bu müze için, oldukça kısa süren bir bekleyişin ardından biletlerimizi ve bir tane de Türkçe anlatımlı kulaklık alarak müzeyi dolaşmaya başladık.

1910’da yapımına başlanan ve 20 yıl sonra, yani 1930’da tamamlanan Bergama Müzesi’nin ününü çocukluğumdan beri biliyorum. Çünkü yüzlerce tonluk Bergama Zeus Sunağı’nın Türkiye’den eşeklerle ve savaş gemileriyle nasıl çalındığı ve Almanya’da kurulan müzede nasıl sergilendiği konusunda milyon tane tartışma ve haber programı izleyerek büyüdüm. Bu yüzden de Berlin’de en fazla görmek istediğim yer haliyle müze ve sunaktı.

Türkçe anlatımlı kulaklığımı takıp müzede dolaşmaya başlayınca müzenin neden bu kadar meşhur olduğunu anlıyordum. Çünkü daha önce hiçbir müzede görmediğim kadar büyük yapılar müzede sergileniyorlardı. Bunlardan en etkileyicilerinden biri de 120-130 yılları arasında, İmparator Hadrian döneminde inşa edilmiş olan Milet’in Market Kapısı’ydı.

Efes Ören yerinde yer alan Celsus Kütüphanesi’nin ön yüzünün kardeşi olan Milet Kapısı’nı Alman arkeolog Theodor Wiegand, 1903 yılında bulmuş ve Alman kralı 2. Wilhelm’e takdim etmiş.  Yüzlerce tonluk yapı 1907-1908 arasında Almanya’ya parça parça götürülmüş. Türkçe anlatımda bu konuda yapı için, “bir yerden getirilip müzeye kurulmuş ve sergilenmekte olan en ağır yapı” deniyor.

Tıpkı L’ouvre’da sergilenen Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykelinin Türkiye’den götürülme hikâyesi gibi müzede sergilenen Zeus Sunağı, Milet Market Kapısı ya da birçok eser Türkiye’den benzer bir şekilde yurtdışına götürülmüş. Yazıyı hazırlarken çok merak ettiğim bu konuda Türkçe ve İngilizce birçok iddia okudum ve eserleri bulan arkeolog, büyükelçi ya da yabancıların bir şekilde bu eserleri yurtdışına kaçırmış olabileceklerine inanmak istedim. Fakat ortada kabul edilmesi gereken daha önemli bir konu var. O da; dönemin Osmanlı yönetiminin bu eserleri önemsemediği ve hatta bir şeyler karşılığında vermiş olduğunun daha gerçekçi bir iddia olması. Yoksa yüzlerce ton ağırlığındaki eserlerin yıllar boyunca eşeklerle, kimseye çaktırılmadan kaçırılması gibi bir şey nedense aklıma bir türlü yatmıyor. Hatta bir kaynakta Zeus Sunağı’nın gizli bir şekilde taşınmasından ötürü bölge halkının durumdan rahatsız olduğu ama Osmanlı yönetiminin asker göndererek halkın tepkisini önlediği bile iddia ediliyor.

Müzede ülkemizden birçok eser sergilediği için, dolaşırken Türkiye’de herhangi bir müzede dolaştığınızı düşünüyorsunuz.

Müzede sergilenen en ilginç eserlerden biri, İslam Eserleri bölümünde yer alan ve “bir mihrap değil” başlığı altında sunulan, ilk bakışta bir cami mihrabına benzeyen ama aslında Yahudi Samiriler’in işgalindeki Şam’daki bir evi süsleyen eser.

Müzenin artık sonuna gelmemize rağmen ortalıkta sunak olmadığı için bir görevliye sormaya karar verdik. Büyük bir düş kırıklığı olarak meşhur sunağın yenilme çalışmaları nedeniyle 2014’ten bu yana ziyaretçilere kapalı olduğunu ve görevliye göre 6 yıl daha ziyaretçilere kapalı olacağını büyük ir düş kırıklığıyla öğrendik! Berlin’e yeniden gelmek için bahane listeme bunu da eklemek zorundaydım. Ekledim!

Müzeden çıktıktan sonra yakınlardaki bir lokantaya oturup bir şeyler içip atıştırdık. Ardından Defne dinlenmek için otele dönerken ben de Berlin Katedrali’ne (Berliner Dom) gittim ve terasından Berlin’e bakmak için 7 Euro’ya bilet alıp dolaşmaya başladım.

1700’lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanan katedral defalarca elden geçilerek değişikliklere uğramış.

Wikipedia’daki bilgiye göre Berlin Katedrali, içinde hiçbir zaman bir piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral değilmiş.

Önceleri geniş sonraları ise değişkenlik gösteren 267 basamak tırmandıktan sonra sonunda katedralin en üst noktasındaydım. Şehir ve katedralin önündeki yeşil alana yayılmış insanlar pek güzel görünüyordu.

Katedralden çıkıp çimlere yayılarak bir süre etrafı izledikten ve soluklandıktan sonra Tanıl Abi’nin “Berlin’de kesinlikle görmelisin” dediği 3 yerden biri olan ve Doğu Almanya’yı konu edinen DDR Müzesine gittim.

Eski Demokratik Almanya cumhuriyetiyle ilgili, biraz “alaycı” ama fikir verici, ilginç ve ziyaretçilerle etkileşimi olan müze oldukça ilginçti.

Ufak notlarla ve yaşama dair eşyalarla Doğu Almanya’nın anlatıldığı müzede eski bir arabanın direksiyonuna geçip ekrana yansıtılan görüntülerle sokaklarda dolaşabiliyor ya da özel olarak hazırlanmış çekmeceyi ya da dolabı çekip anlatılan konuya dair ilginç ayrıntı ve eşyalara ulaşabiliyordunuz.

Müzenin ilgi çekiçi bölümlerden biri de, ortalama bir Doğu Alman ailesinin evinden modellenen salonda, odalarda, mutfakta ya da banyoda dolaşmaktı.

Müzeden çıktıktan sonra önce otele dönmeyi düşünsem de sonrasında bölünmüş Berlin’de Doğu-Batı geçiş noktası Helmstedt (“Alpha”) ve Dreilinden’den (“Bravo”) sonra 1961 senesinden 1990 senesine kadar üçüncü ittifak geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısı olan Checkpoint Charlies’e doğru yürümeye başladım.

Şu anda turistlik bir yer olan noktada yaşanan en ilginç olay, II. Dünya savaşının bitiminden sonra 27 Ekim 1961’de bu noktada karşı karşıya gelen Sovyetler Birliği ve ABD asker ve panzerleri 16 saat boyunca tek bir kurşun atmadan karşılıklı beklemeleri olmuş. O tarihte atılacak tek kurşunun 3. Dünya Savaşının başlangıcı olacağı düşünülmüş. Söz konusu gerginlik, zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy’nin Sovyet başkanıyla yaptığı görüşmeler sonucunda giderilmiş.

Bölgede hala duran ve büyüklük sırasıyla İngilizce, Rusça, Fransızca ve en altta en ufak puntoyla Almanca olarak “Amerikan bölgesinden ayrılıyorsunuz” uyarı tablosu ise Almanlar için oldukça iğneleyici bir ayrıntı.

Noktanın hemen çaprazında bulunan bölümde ise Berlin’i ikiye ayıran duvara ait 2 parça ve yeni bir savaş çıkma ihtimali olan ama bir şekilde atlatılan krizleri anlatan billboard bulunuyor.

Otele dönme kararı verip metro durağına doğru ilerlerken gözüme Terörün Topografyası (Topographie des Terrors) adındaki müze çekti.

Oraya doğru yürüdüğümde müzenin dışında yer alan eski Berlin duvarının hemen altında 1933 Berlin: Diktatörlüğe Giden Yol (1933 Berlin: The Path To Dictatorship) adlı bir sergi yer alıyordu. Sergide yazı ve fotoğraflarla 1933’de Nazi’lerin yükselişi ve Yahudilere karşı yapılmaya başlanan baskılar gözler önüne seriliyordu.

Hem gerçek Berlin Duvarını, hem de Nazizm’in emeklemeden koşmaya geçtiği günlerde gelecekte yapacaklarının teminatı olan olayları görmek oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra metroya atlayıp otele ulaştığımda Defne daha yeni uyanmıştı. Bir süre dinlendikten sonra dışarı çıktık ve yakınlardaki Sylt’a oturup Akdeniz salatası ve siyah angus antrikot yiyerek karnımızı doyurduk ve bol bol laklak ettik. Muhabbetimizin en eğlenceli bölümü Defne’nin ufakken okul gezisiyle geldikleri Berlin’de kaybolması ve girdiği bir dükkândaki Türkiyeli adamın neredeyse hemşerisi çıkması ve ona yardım etmesiydi.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2

13 Haziran 2018, Çarşamba (Veendam, Amsterdam)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra İlker’le vedalaşıp arabaya atladık ve;

Levent Abi bizi Assen tren istasyonuna bıraktı.

Birkaç tren değiştirdikten sonra Defne’nin Zaandam’daki evine ulaştık. Çay içip bir süre laklak ettikten sonra apartmandan çıktığımızda yoğun çikolata kokusuyla irkiliyordum! Defne buraya taşındığında, heyecanla, yakınlarda bulunan çikolata fabrikası nedeniyle bölgenin çikolata koktuğunu söylemişti fakat bu kadar yoğun ve güzel bir koku olacağını asla düşünmemiştim. Nefisti!

Bir o kadar güzel olan şey de güneşli havaydı. Trene atlayıp Amsterdam Centraal’a gittik.

5 yıl önce kışını gördüğüm Amsterdam’ın bu sefer yazını gördüğüm için son derece mutluydum. Fakat yarın buralarda havanın aslında ne kadar değişken olduğuna şahit olacaktım.

Güneşli havada, sokakları kesen kanalların nefis manzaralarına bakınarak ilerliyorduk.

Bir süre sonra yolumuz Rembrandt’ın 1642’de yaptığı Gece Devriyesi’nin (The Night Watch) heykel canlandırmasının bulunduğu Rembrandt Meydanı’na çıktı.

Birkaç foto çekindikten ve etrafa bakındıktan sonra aklıma Esther’in bir önceki gelişimde “kesinlikle denemelisin” dediği ve deneyip beğendiğim Van Dobben geldi. Hatırladığım kadarıyla tam karşı sokaktaydı diyerek sokağa girdiğimde yanılmadığımı fark ettim. İçeri girip bir hamburger arası bir de sade olarak kroket sipariş ettik. İçecek olarak ise kadın garsonun önerisiyle süt söyledik. Hem kroketler hem de sütle gayet güzeldi.

Yemekten sonra oradan buradan laklak ederek dolaşmaya devam ediyorduk.

İlk kez geldiğimde hem içinden bisikletliler geçtiği için, hem de sokak çalgıcılarının binanın akustiğini çok iyi kullandıkları için çok beğendiğim Rijks Müzesi’nde bir süre harp çalan bir kadın sokak müzisyenini dinledikten sonra müzeler bulvarına doğru ilerledik.

Hava 22.45 gibi karardığı için akşam-gece ayrımına tam varamasam da Defne, “hadi akşam yemeği yiyelim” deyince günün hangi evresinde olduğumuzu anlıyordum. Neredeyse tamamını “yabancı” nüfusun oluşturduğu merkeze 10km uzaklıktaki Osdorp’ta Warung Spang Makandra adında bir Surinam lokantasına gittik.

Defne’nin önerisiyle önce tavuk, haşlanmış yumurta, taze soya ve soğanla yapılmış Saota çorbası sipariş ettik. Çorbanın yanında gelen, tuzsuz sade pirinç pilavı da çorbaya ekleyip yeniyordu. Yemeğe girişmeden önce yanında getirdikleri acı biber sosundan ağzıma büyük bir parça attığım için bir süre acının azalmasını bekledikten sonra çorbayı denedim ve çok beğendim.

Çorbadan sonra pilav, yeşil fasulye, domates ve Uzakdoğu usulü olduğunu düşündüğüm taze salatalık ve lahana turşusu ve patatesle servis edilen özel soslu tavuk yemeği olan kip ketjap yedik. Oldukça leziz olan yemeğin sosu aklıma Paris’te gittiğimiz Etiyopya lokantasında yediğimiz yemekteki tavuk sosunu anımsattı.

14 Haziran 2018, Perşembe (Amsterdam)

Güne uyandığımızda hava güneşli ve güzel bir izlenim vererek içimizi ısıtsa da, kahvaltının ardından yerini hafif bir yağmura bırakmıştı. Dün Amsterdam’da grev nedeniyle otobüslerin çalışmayacağını duymuş olsak da, duraktaki tabelada otobüs saatlerini görünce şansımızı denmeye karar verdik. Fakat hiçbir otobüs gelmeyince tren istasyonuna doğru yürümeye başladık.

Şansızlık bu ya, bir süre treni bekledikten sonra yapılan anonsla, bir kişinin tren önüne atladığı için ulaşımın kesintiye uğradığını öğrendik. 5-10 dakika ne yapacağımızı bilemez şekilde bekledikten sonra karşı yöne bir tren geldi ve görevli bizim tarafa işarette bulunarak oraya gelmemizi istedi. Karşıya geçip trene bindikten sonra, tren ters yönde bir süre ilerledikten sonra kendi şeridine geçerek bizi Amsterdam’a ulaştırdı.Yolculuk sırasında Defne, tren önüne atlamanın buralarda ara ara yaşandığını anlattı.

Saat 14’te Stedelijk modern sanat müzesindeydik.

Biletlerimizi alıp içeri girdiğimizde bizi Endonezyalı sanat grubu Tromarama’nın eserleri karşıladı.

Bir süre çalışmalara göz gezdirdikten sonra, oldukça gerçekçi görünen, tohuma kaçmış bir karahindibayı anımsatan elektronik devreyle karşılaştık.

“Nasıl yapmışlar acaba?” diye bir süre inceledikten sonra ulaştığımız oda hindibaların onlarcasıyla donatılmıştı. Nefis görünüyorlardı.

Sonradan bunların elektronik devre olduğunu fakat üstlerindeki tohumların gerçekten de hindiba tohumları olduğunu gösteren bir video izledik.

Studio Drift’in “Kodlanmış Doğa” adındaki sergisini geziyorduk. “Doğa, teknoloji ve insanlık arasındaki kararsız ilişkinin on yıllık keşfi” olarak tanımlanan sergide kuşların kanat çırpışındaki zarafet,

çiçeklerin ani bir şekilde aşağıya doğru düşerek kanatlarını açışları,

ağaç dallarına yerleştirilmiş renk değiştiren yapraklar,

sanal gerçeklik gözlüğüyle bakıldığında yıkılmakta olan sütunların görüldüğü oda gibi birçok ilgi çekici bölüm yer alıyordu.

En etkileyici bölüm ise, bilim kurgu filmlerini andıran hafif metalik bir müzik eşliğinde, havada asılı duran bir küpün yavaş hareketlerine şahit olunan odaydı. Müzeden dışarıya adım atarken, serginin hayal gücümü arttırdığını düşünüyordum.

Merkeze inip birkaç hafta önce Nilüfer’le buralarda olan Bahtiyar’ın Hollanda tatlısı olduğunu düşünerek önerdiği ama Defne’den aslında bir İspanyol hamur tatlısı olduğunu öğrendiğim churros yemek için bir dükkâna oturduk. Hem fiyatı gereğin fazla olduğu, hem de üzerine ekleyecekleri çikolata, çerez vesaireye göre fiyatın çok daha fazla yükseleceği için Defne’nin bir süre yaptığı pazarlıktan sonra üzerine sadece çikolata dökülecek 4 tane tatlı almaya karar verdik. Taze, sıcak, ince, uzun ve az şekerli tulumbaya benzettiğim tatlı gayet lezzetliydi.

Tatlıyı da yedikten sonra 3 Sisters’a oturup bir şeyler içerken Dünya Kupası’nın açılış maçı olan Rusya – Suudi Arabistan maçını takip etmeye başladık.

Rusya’nın ilk golüne oldukça sesli şekilde sevinenlerin kim olduğunu görmek için kafamı çevirdiğimde, 6-7 tane takım elbiseli, muhtemelen, Çinli iş adamı olduklarını görüp, Rus olmadıkları için şaşırdım. Fakat sonraları Suudi’lerin kaçırdığı bir gol pozisyonunun ardından da aynı kişilerin sesli tepkilerini görünce futbolsever olduklarını anlayacaktım.

Gece çıkacağımız 9 saatlik Berlin yolculuğunu düşünüp eve geçtik, yemek yedik, bavulları hazırladık, bir şeyler içtik, pinekledik ve 22.30’da Sloterdijk’a gidip Flixbus’ın kalkacağı yere doğru yürümeye başladık.

Adımlarken, sonraki hafta sonu Türkiye’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi için burada yaşayanların oy verebileceği alanı işaret eden bir tabela fark ettik. İyi ki de fark etmişiz çünkü birkaç gün sonra Defne oy kullanmanın son gününde buraya gelip oyunu kullandı.

Otobüs geldikten sonra biletlerimizi görevliye gösterdiğimizde, Avrupa Birliği vatandaşı olmasına rağmen Defne’nin pasaportu olmadığı için yolculuk edemeyeceğini öğrenip şaşırdık. Defne böyle bir zorunlulukları olmadığını şoföre anlatsa da bir türlü sonuç alamadık ve biletleri iptal edip bir sonraki gün aynı saate bilet aldık.

Soluklanmak için Defne tren istasyonundaki Starbucks’ta birer kahve sipariş edip yanıma geldiğinde, görevliye isim olarak 2 kere “mali” dediğini ve onun kahve bardağına “marie” yazdığını gösterip gülüyordu.

Kahvelerimizi yudumlayıp yanımızdaki çikolataları yerken bir yandan da oradan buradan laklak ediyorduk. Bu arada neredeyse tüm istasyonlarda insanların çalması için konan piyanonun başına geçmiş yakışıklı bir elemana kitlenmiş, muhtemelen, 15-18 yaş aralığındaki 4 kızın heyecanlı ve kendinden geçmiş tavırları ilgimizi çekti. Bir süre onları takip ettikten sonra eve dönüş yolunda yarın Den Haag ve Defne’nin “kesinlikle Hollanda’daki en güzel iki yerden biri” dediği Scheveningen’e gitmeye karar veriyorduk.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1

Özellikle Defne’nin Amsterdam’a taşınmasının ardından, yeniden Hollanda’ya gitme fikri aklımın bir köşesinde dönüp duruyordu. 2018’in ilk günlerinde, daha önce kışını gördüğüm Hollanda’nın bir de yazını görmek adına uçak bileti bakınırken Haziran’da, psikolojik sınır olan, 1000 TL’nin altında (975 TL) gidiş-dönüş bilet görüp planı hızlıca aktive ettim ve biletleri alıp, Defne’ye “11-20 Haziran’da oradayım, şenlikler başlasın :)” diye bir mesaj attım.

İlk hamlede “doc”umuzu yarattık ve “nereye gidelim, neler yapalım” diye karşılıklı olarak notlar düşmeye başladık. Daha önce Almanya’ya hiç gitmemiş biri olarak, Berlin’in, Defne tarafından,  listeye dahil edilmesi benim için gezinin cazibesini kat be kat arttırmaya yetmişti.

Yolculuğa 40 gün kala Defne ödevlerini bitirmeye kasıp ardından sıkı bir şekilde gezi planı yapacağını söylerken ben de Schengen vizemi alıp günleri saymaya başlıyordum. Az kalmıştı…

11 Haziran 2018, Pazartesi (Schiphol, Veendam)

5.45’te uyanıp,

önce Esenboğa – İstanbul Atatürk,

ardından da İstanbul Atatürk – Schipol yolunu izleyip saat 12.45’te havaalanındaydım.

Bir önceki gelişimde deniz ve kanallarla dolu manzarasından oldukça etkilendiğim için Amsterdam’a doğru inişe geçerken heyecanlıydım fakat kısa bir süre sonra A’nın ters tarafa baktığını fark edip ayaklarımı yere bastım.

Uçak beklenenden 20 dakika erken iniş yaptığı için bir süre uçak içinde bekledik. Pasaport kontrolünde sıradayken, hemen yanımızdaki AB vatandaşları self servis pasaport kontrolünü kullanarak kendilerinin geçiş yaptığını görüp imrendim.

Pasaporttan çıktıktan sonra Defne’yle buluştuk ve trene atlayıp bol bol muhabbet edip özlem gidererek Groningen’e doğru yol almaya başladık. Artık ne kadar çok konuştuysak yanımızdaki Hollandalı yaşlı çift “nece konuşuyorsunuz?” diye sordu.

Groningen’e vardığımızda İlknur Abla bizi bekliyordu. Güneşli havada arabaya atladık ve son durak olan Veendam’a doğru ilerlemeye başladık. Saat 16.15’te eve vardığımızda İlker ve arkadaşı yemek hazırlıklarına başlamışlardı.

Daha önce gittiğim Hengelo’ya acayip derecede benziyordu.

Çantaları yerleştirdikten sonra İlker ve Defne beni Groningen’e özgü bir yiyecek olan eierbal “yumurta topu” yedirmek üzere “atıştırmalıkçı” De Brink’e götürdüler.

Daha önce Hengelo ve Amsterdam’da yediğim kroketlere benzeyen, dışı galeta ununa batırılıp kızartılmış eierbal’ın içinde körili bir sosla kaplanmış tüm haşlanmış bir yumurta bulunuyordu ve oldukça lezzetliydi.

De Brink’te ayrıca içeriğinde noodle, sebze, tofu ve acılı sosun olduğu bamischijf yedik. Endonezya, Singapur ve Malezya’da yenilen, mie goreng/ bakmi goreng adındaki acılı sebzeli noodleın bir uyarlaması olan bir içeriği sahip atıştırmalık çok güzeldi.

Eve döndüğümüzde yemek hazırdı. Keyifli sohbetle birlikte karınlarımızı doyurduktan sonra araaya atlayıp Veendam’da turlamaya başladık.

Kısa bir süre sonra yolumuzu oldukça kalabalık bir şekilde ilerleyen ilkokul öğrencileri kesti. İlknur Abla, bunun her yıl düzenlenen bir etkinlik olduğunu ve öğrencilerin haftanın ilk dört günü 5’er kilometrelik bir yürüyüş yaptıklarını Cuma günü de eğlence düzenlendiğini anlattı.

Önlerinde su kanalları bulunan oldukça güzel evlerin yanlarından geçip Borgerswold’e ulaştıktan sonra arabayı park edip yürümeye başladık.

Dışarıdan getirilen kumlarla yapılmış bir plajı olan göle kurulmuş düzenekle su kayağı da yapılıyordu.

Bir süre daha gölün etrafında yürüyüş yaptıktan sonra arabaya atlayıp Heiligerlee’e gittik.

Yazıyı hazırlarken burada gördüğümüz anıtın, Hollanda’da bulunan on yedi ilin 16. Yüzyılda bağımsızlık için İspanya’ya karşı başlattığı ayaklanmanın yaşandığı Seksen Yıl Savaşı’nda, burada kazanılan ilk zafer için yapıldığını öğreniyordum.

Eve döndükten sonra kısaca arasında krema/muhallebi olan milföylü Hollanda tatlısı olan tompouce yiyip günü sonlandırdık.

12 Haziran 2018, Salı (Veendam, Groningen, Termunterzijl)

7.30’da uyanıp, 12 derece hava sıcaklığında ara ara esen rüzgâr yüzünden üşüyerek Veendam’da adımlamaya başladım.

Düzenli evler, muntazam sokaklar ve yemyeşil bir doğaya sahip, İlknur Ablanın dediği gibi “köy”, çok güzel görünüyordu.

Geldiğimden beri benzettiğim Hengelo’dan farklı olarak, bazı sokaklarda evlerin önünden, yanından geçen su kanallarının üzerlerindeki nilüferler aklıma Rydbohom’ü getiriyordu.

Gün içinde Levent Abi’den öğreneceğim üzere, kendiliğinden gelip buraya yerleşen yabani kazlar kafalarına göre takılıyorlardı. Gün boyu kazların umarsızca sokak aralarında yola atlayıp arabaları durduracağına şahit olacaktım.

Yolculuğum sırasında kimleri okula, kimileri işe giden ya da dolaşmaya çıkmış, her yaştan onlarca bisikletli gördüm. Göz teması kurmanıza bile gerek kalmadan birçoğu yanımdan geçerken selam veriyordu.

Yaklaşık 1,5 saatlik gezimin ardından, kulaklarımı üşütmüş bir vaziyette eve ulaştığımda İlker uyanmış beni bekliyordu. Scooterla markete gidip alışveriş yaptık ve dönüşte gayet güzel bir kahvaltı masası hazırlayıp bol muhabbet eşliğinde midelerimizi doyurduk. Sadece masada bulunan 7 çeşit peyniri görmek bile Hollanda’da olduğumu hissettiriyordu!

Kahvaltının ardından hazırlanıp önce otobüs ardından trenle Groningen’e geçtik.

Defne’nin, nüfusunun neredeyse 4’te birini, Türkiye’de dâhil olmak üzere birçok ülkeden gelen öğrencilerin oluşturduğunu söylediği şehrin merkezine doğru yürürken pazarın kurulu olduğunu görüp dolaşmaya başladık. Bu arada, geldiğim günden bu yana beni yedirmek için programlanmış olan İlker, “kesin bundan yemelisin!” diyerek bizi taze stroopwafel yapan bir stanttın önüne götürdü. İlk kez Heval’in ofise getirmesiyle denediğim waffleı ilk kez taze taze denedim ve çok beğendim.

Bir süre dolaştıktan sonra 1482’de açılışı yapılan 97 metre yüksekliği olan Aziz Martin’in Kulesi’ne (Martinitoren / St. Martin’s Tower) çıkmaya karar verdik. Hem İlker, hem de Defne, benim gibi ilk kez zirveye çıkacaklardı.

Dar merdivenli Milano’daki Duamo, Brugge’daki Belfart Çan Kulesi, Paris’teki Sacré-Cœur Bazilikası ya da bol merdivenli Kotor Kalesi’ne tırmandıktan sonra 260 basamaklı kule benim için çerez gibi gelse de, bizimkilerin, doğal olarak, zorlandıkları notunu düşmekte fayda var. Çünkü insan zamanla öğreniyor. 🙂

Hem orta katta, hem de çanın bulunduğu en yüksekten şehre kuşbakışı göz atmak benim için oldukça keyifliydi. Çanın bulunduğu zirveye ulaşınca İlker’in, “çan çalsa ne olur ki?” sorusuna gülsek de tam dönüşe geçerken çalmasıyla havaya zıpladık! Neyse ki saat yarım olduğundan sadece bir kere çaldı da ucuz yırttık. Akşam Levent Abi, iş için, yanlış anımsamıyorsam, bu kuleye çıktığını ve bir yere kaçamadığı için defalarca dinlemek zorunda kaldığını anlattı da ucuz yırttığımız için şükrettik.

Kuleden aşağıya indikten sonra biraz soluklanmak için Cappuvino’ya oturup birer kahve içtik ardından da aşağıya inip Hollanda’ya gelen her ölümlü gibi külahta patatesimizi yedik.

Ardından da İlknur Ablayı görüp Veendam’a döndük.

Levent Abinin gelmesiyle birlikte arabaya atlayıp hem kuzeyde, hem de Almanya sınırında yer alan Termunterzijl’e doğru yola koyulduk.

İlk önce Westerhuis’e oturup bir şeyler sipariş ettik. Burada deneyeceğim en ilginç şey tuzla marine edilmiş, haring adındaki Baltık Ringa balığıydı. Bu balığın İsveç’te genelde Noel’de yenen sarımsaklı ve tatlı-ekşi soslu halini Rydboholm’de Göran’ın önerisiyle yemiş ve sevmiştim. Fakat bu halini ilk kez deneyecektim; çiğ göründüğü için ilk anda garip gelse de balığın tadı çok güzeldi.

Ana yemek olarak kızartılmış karides, alık, patates ve salata yedikten sonra Hollanda’nın deniz seviyesinin altında olduğunu yerinde anlamak için arabaya atladık.

Çadır kampının önündeki park alanına arabayı bırakıp tam karşımızda yer alan merdiveni tırmanmaya başladık.

Zirveye ulaştığımızda hem denizin gelgitten ötürü geri çekilmiş olduğunu, hem de gerçekten de deniz seviyesinin setin diğer tarafındaki karadan daha yüksekte olduğunu yani Hollanda’nın su seviyesinden aşağıda olduğunu fark ediyordum.

Gelirken yapılan soğuk rüzgâr uyarısıyla kat kat giyinmiş olsam da hava beklediğim kadar soğuk değildi. Bir süre suyu çekilmiş denizde dolaştıktan sonra tekrar arabaya atladık ve eve döndük.

Çay atıştırma derken, gece İlker’le Veendam’ın boş sokaklarını arşınladık. Birkaç kişi ve araba dışında ortalık oldukça sakindi. İlker gördüğümüz arabaların da muhtemelen burada yaşayan Türkiyeliler olduğunu söylüyordu.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Delicata – Melk Geroosterde Mais Jalapeno Peper (Kavrulmuş Mısır ve Jalapenolu Sütlü)

Hollanda’nın en büyük market zincirlerinden biri olan Albert Heijn’ın çikolata markası olan Delicata’nın, benim için bile oldukça şaşırtıcı karışımlarla oluşturduğu çikolataların en acayiplerini alıp Türkiye’ye döndüm.

Bugüne kadar birçok biberli çikolata deneyip bazılarını oldukça sevmiştim fakat ilk kez hem jalapeno biberli, hem sütlü, hem de kavrulmuş mısırlı bir çikolata denedim. Sütlü Belçika çikolatası ile acı biber düşündüğümün aksine birbirlerine oldukça yakışıyordu. O yüzden çikolatayı çok beğendim.

Mehmet Ali Çetinkaya