porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Aruitemo Aruitemo (Still Walking / Bitmeyen Yürüyüş)

TÜR: Dram. SÜRE:115 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2008. imdb: 8,0. Tomatometer: %100.

Gurur, inat, görmezden gelme, kompleksler, beklentiler, kendini ifade etmeye çalışma, hor görme, umursamama ve sevgi… 15 yıl önce oğullarını kaybeden Japon bir ailenin ölüm yıldönümü için bir araya geldikleri yaklaşık 24 saati anlatan Bitmeyen Yürüyüş, oldukça naif ama bir o kadar da hüzünlü bir aile filmi.

Yapım o kadar samimi bir dille beyaz perdeye aktarılmış ki, izlerken kendinizden, ailenizden kesinlikle bir şeyler yakalıyorsunuz.

Konu

Yokoyama ailesi, 15 yıl önce boğulmak üzere olan bir çocuğu kurtarırken hayatını kaybeden oğullarının ölüm yıldönümünde bir kere daha bir araya gelirler. Dul bir kadınla evlendiği için annesi tarafından hor görülen, babasının isteğini yerine getirmeyip doktor olmadığı için ise babasının küs olduğu Ryota (Hiroshi Abe) o gece evde kalmak istemese de eşi kalması gerektiğini söyler.

Hakkında

Bitmeyen Yürüyüş’ü Hirokazu Koreeda yazıp yönetti.

Yapım 3,26 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

2009’daki bir röportajda Hirokazu Koreeda, Bitmeyen Yürüyüş’ün senaryosunu kendi ailesinden esinlenerek yazdığını ifade etti.

Filmin adı olan Aruitemo aruitemo, “ne kadar yürüdüğümün önemi yok” anlamına geliyor ve adını Ayumi Ishida’nın 1968’de yayınladığı Blue Light Yokohama şarkısının sözlerinden alıyor.

Yapım, 2008 Toronto Film Festivali’nin Resmi Seçki bölümünde yer aldı.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör

Ayrılığın ardından yaşanan kendi başına kalmışlık hali. Haliyle kendi kendine konuşma, düşünme derken bilmem kaçıncı kez mevzuyu tam da anlamıyla çözecek o ayrıntıyı bulduğuna inanıp peşine düşme anı. Sonrası yüksek dalgalı inişler çıkışlar içeren, nefretle aşkın aslında bıçak sırtı olduğunun anlaşıldığı, bir hayat boyu gibi gelen yüksek dozda can sıkıcı zamanlar…

İlhami Algör’ün, halet-i ruhiyesini tanımlamak için film, müzik ve kitaplara gönderme yapan, yüksek ölçekli “delikanlı” jargonu içeren Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, oldukça başarılı bir iç dünya/ruhsal inceleme romanı…

Kitabın arka yüzünden;

“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi.

“Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarsı.”

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.

Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… inceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazar›.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

Kitaptan;

Bir eli omuzumda, diğeri çenesin, bir yerlere dalıp gitti. Nefes bile alamıyordum. Eli orada kalsın istiyordum. Kalsın, bana dönsün, sessiz bir “Ne?” desin, ben kedi olup çene altına sokulayım, sonra gerdanına, göğsüne sarılayım, sarılıp tenime yapıştırayım, sonra yunus, yılanbalığı, yaprak, polen ve… Eski günlerdeki gibi…

Bir resim geldi. Vapurdayım, denize bakıyorum. Denize atılmış nesneler, birer birer yanımızdan geçiyor, geride bıraktığımız yönde uzaklaşıp kayboluyorlar. İçimden bir cümle geçti: Uzaklaşan şeylerin gözden yitişini görmemek için gözlerimizi başka yöne çevirsek bile, yine de ne bok yemeye bir taraflarımızla geyik gibi bakardık?

“Oynuyor” ve “oynar” kelimeleri, birbirlerine bağlanabilir iki resim gibi yan yana duruyorlardı. Şimdi ağlak Sadri için söylediği kelime ile, geçenlerde mutfakta, ufaklığa cevaben ve bana dair kullandığı kelime. Resmi birbirlerine bağlamaya elim gitmiyordu. Müzeyyen, kalkıp başka birinin yürüyüşüyle çamaşır toplamaya gitti.

Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi’ni bıraksalardı. Ne alakaysa?

“Çıkıp bi dolaşayım,” dedim. Sesim boğumlu ve başka birinin sesi gibi çıktı. Ve muhtemelen benden başka kimse duymadı. Tütünümü, anahtarımı aldım. Kapıyı yavaşça çektim. Kilidin dili yuvasına otururken, “Nereye?” der gibi bir ses çıkardı. “Hassiktir” dedim.

Öneren: Cansın

Kareler

belli belirsiz her dalışında… ona ait karelerden birinin gözlerinin önünde vücut bulduğu anlar… güzel bir filmin akla kazınan zirve anlarından biri gibi… sokakta yürürken, aniden havaya kaldırdığın koluyla, kafasının üstündeki hareyi takip ederken, kendi etrafında tam bir tur döndükten sonra kendinden geçmiş şaşkın bir mutluluk içeren gülümsemeyle sana baktığı kare… dağınık saçlarının ardına saklanmış, “gel beni al” diyen kısık gözleriyle içini eriten kare.. gözlerini sabaha açıp yana döndüğünde “yeme de yanında yat” dercesine seni izlediğini fark ettiğin kare… üstündeki beyaz yazılı kırmızı tişörtüyle birden yatakta doğrulup “iyi o zaman sen bilirsin!” diyerek kahkaha attığı kare… ya da sadece sımsıcak gülümsediği… her şeyi değer onlarca kareden birinin gözlerinin önünde yeniden belirdiği…

09:11 – 11:19

Karpuz Şekerinde, Richard Brautigan

Temel elementinin karpuz şekeri olduğu, konuşan kaplanların yaşadığı, ölü insanların camdan ışıklı tabutlarla nehirlere bırakıldığı bambaşka bir dünyada yaşayan insanların, ama hüzünlü ama sevinçli ama bir o kadar tuhaf hayatlarından bir kesit anlatan Karpuz Şekerinde oldukça naif ve başarılı bir roman.

Yazar Hakkında

Beat Kuşağı’nın Kuzeybatılılar diye adlandırılan kolu içerisinde değerlendirilen Brautigan’ın romanlarını diğerlerinden ayrımlı kılan, çok duyarlı ve kolay kırılan kahramanlarının dünyaya hükmeden kaos karşısında yalnızlığa çekilmeleridir. (tr.wikipedia)

Kitaptan;

Suda iki heykel vardı. Biri annemdi.

***

benÖlüm’e geri döndük, elele tutuşarak. Eller çok güzel şeyler, özellikle sevişmeye yollanıp geri geldiklerinde.

***

Sanırım kim olduğumu merak ediyorsun ama ben sürekli bir adı olmayanlardanım. Adım sana bağlı. Aklından geçtiği gibi seslen bana.

Eğer uzun zaman önce olmuş bir şeyi düşünüyorsan, diyelim biri sana bir şey sormuştu ve sen de cevabını bilmiyordun.

İşte benim adım o.

Belki çok sıkı bir yağmur vardı.

İşte benim adım o.
Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış -“hatam için üzgünüm” dedin- ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın.

İşte benim adım o.

Belki çocukken oynadığın bir oyundu ya da yaşlanıp da camın kenarında otururken, aklına öylesine gelen bir şey.

İşte benim adım o.

Ya da bir yerlerde yürüdün. Her yerde çiçekler vardı.

İşte benim adım o.

Belki bir nehre bakakaldın. Yanında seni seven birileri vardı. Neredeyse dokunacaklardı sana. Daha onlar dokunmadan hissetmiştin bunu. Sonra dokundular.

İşte benim adım o.

Ya da birilerinin sana çok uzaklardan seslendiğini duydun. Sesleri neredeyse bir yankıydı.

İşte benim adım o.

Belki uzanmıştın yatakta, uykuya dalacaktın neredeyse ve birden bir şeylere gülmeye başladın, kendinle ilgili bir şakaya, günü bitirmek için güzel bir yol.

İşte benim adım o.

Ya da lezzetli bir şeyler yiyordun ve bir an ne yediğini unuttun ama devam ettin yemeye, iyi bir şey olduğunu bilerek.

İşte benim adım o.

Belki gece yarısıydı ve ateş, ocağın içinde bir çan gibi çaldı.

İşte benim adım o.

Ya da belki o kadın o lafı edince sana, kendini kötü hissettin. Başka birilerini de anlatabilirdi: onun sorunlarını daha iyi bilen birine.

İşte benim adım o.

Belki de alabalıklar yüzüyordu su birikintisinde ama nehir sadece sekiz santim endeydi ve ay benÖlüm’ün üzerinde parıldıyordu ve karpuz tarlaları alabildiğince ışıldıyordu, karanlık ve ay her bitkiden doğuyor gibiydi.

İşte benim adım o.

Ve keşke Margaret beni rahat bıraksa.

***

Uzun zaman önce birileri sebzeleri çok sevmiş; karpuz şekerinin sağına soluna dağılmış, yaklaşık yirmi ya da otuz tane sebze heykeli vardı.

Kiremit fabrikasının yanında enginar heykeli var ve benÖlüm’deki alabalık üretme havuzunun yakınlarında on metre boyunca bir havuç heykeli durur. Okulun yakınlarında marul kökü heykeli, Unutulmuş İşletmelerin girişinde bir hevenk soğan heykeli var. Barakaların civarında başka sebzelere ait heykeller vee top sahasının yanında da bir şalgam heykeli var.

Bir kez Charley’e bu heykelleri kimin yaptığını bilip, bilmediğini sordum. O da en ufak bir fikrinin olmadığını söyledi. “Sebzeleri gerçekten sevdiği belli ama,” dedi.

Öneren: Cansın

Ait

huzurlu hissettiğin anlar… ona sarıldığında… ait olduğun yeri bulduğunu fark ettiğin… her şeyden sıyrılmışçasına sakin… hiç kimse yokmuşçasına sessiz ve huzurlu… bir o kadar da mutlu olduğun…

16:16-16:40

Manchego (90 Gün Olgunlaştırılmış, İspanya)

Spanish manchego cheese portion with a special cutting knife on a wooden board

Adını, muhtemelen, “kurak yer” ya da “ıssız yer” anlamındaki Arapça al-mansha kelimesinden türetilmesi sonucu alan İspanya’nın La Mancha bölgesine ait aynı adlı yerel koyunların sütünden imal edilen Manchego peyniri, yarı sert formu ve yağlı tadıyla oldukça leziz bir peynir. Benim denediğim 90 gün olgunlaştırılmış olan peynir 60 gün ile 2 yıl arasında olgunlaştırılabiliyor ve olgunluğuna göre fresco (2 hafta), semicurado (3-4 ay), curado (3-6 ay) ve viejo (1-2 yıl) adlarını alıyor.

Ağıza dağılan güzel aroması ve formuyla peyniri, rendeleyerek yiyecek üstlerine serperek, ince dilimler halinde içecekler yanında tüketerek ya da, eğer bol bulduysanız :), eriterek kendinizden geçerek tüketebilirsiniz.

Teslim Olmak

gardını düşürüp… aslında mutlu olduğun gerçeğine teslim olduğun… yaralanmamak bahanesiyle yaratmaya çabaladığın soru işaretlerini… gelip gelmeyeceğini bilmediğin geleceğini bir kenara itip… oluruna bıraktığın… tadını çıkartıp, zevkine varmaya başladığın… seni açık denizlere taşıyacak nehre kendini bıraktığın anlar…

11:06-11:44

Anlamaya Çalışmak

anlattığı… dinlediğin… anlattığın… dinlediği… son cümlenin ardından… en baştaki soru işaretlerinin yerini tebessüme bıraktığı… eller birbirleriyle oynaşırken… tüm vücudu saran huzurun… konuşarak, dinleyerek ve samimiyetle anlamaya çalışarak çözülmeyecek hiçbir şeyin olmadığını ispatladığı… bir kere daha… ona… kendine… ve aşka inandığın anlar…

10:35 – 11:43

35. Deplasmanım ve Gördüğüm 36. Stad: Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” (437 km)

Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 437 km.

Hem takımınızı yalnız bırakmamak için hem de yeni şehirler ve yeni stadyumlar görmek için deplasmana gitmeyi seviyorsanız her yeni sezona başlandığında takımlara bakıp hızlıca bir plan yapar ve gitmek istediğiniz yerleri aklınıza not edersiniz. Fakat tuttuğunuz takım hep aynı ligdeyse ve deplasman fantezisi olan Avrupa Kupalarına katılamıyorsa, hele bir de çalışıyorsanız ve Türkiye Kupası’ndaki ufak takımlarla oynan maçlara gidemiyorsanız bir süre sonra takımınızın bulunduğu lige yeni çıkan takımlar dışında deplasman yapmak bir kısır döngüye dönüşüyor.

Oysa bir başarısızlık simgesi olsa da, takımınız daha önce yer almadığı bir lige düşerse, işte o zaman gözünüz dönüyor! Çünkü ligde yer alan takımların büyük bir çoğunluğunun oynadığı stadyumlara ve şehirlere muhtemelen gitmemiş oluyorsunuz ve kendinizi “hangilerine gitmeliyim!” diye bir seçim aşamasında buluyorsunuz.

Gençlerbirliği, İlhan Cavcav’ın adının verildiği 2017-2018 sezonunu sonunda, yönetimin vurdumduymaz hatalarıyla göstere göstere 29 sezondur aralıksız olarak yer aldığı Süper Lig’ten 1. Lig’e düştü.

Sezon başında ligdeki takımlara şöyle bir göz gezdirince, uzun bir süredir gitmek istediğim Hatay’ı “kesinlikle deplase olunmalı!”, onun dışındaki 9 deplasmanı ise “uygun olursa gidilmeli!” listelerine not ettim.

Sezonun ilk deplasmanı, Ömer Abimin İstanbul’da okuyan yeğen Alperen’in yeni evine eşya götürüp gitmişken de Ümraniyespor maçını izleme fikriyle alevlendi. Sonrasında Gülay yenge ve yeğen Zeynep de plana dahil oldu ve plan işlemeye başladı.

Google maps dahil birçok yerde Hekimbaşı olarak geçen ama TFF’de Ümraniye Belediyesi Şehir Stadı olarak geçen 1601 kişilik stadyumun deplasman tribünü 96 kişilikti. Bu yüzden Engin’in yardımıyla 5 TL’ye biletimi aldım. Cuma günü Ömer Abim ve yolda da Alperen’e biletlerimizi alarak deplasman için tüm hazırlıkları tamamlamış olduk.

21 Eylül 2018, Cuma

Yola çıkacağım için, Almanya’ya transfer olan Kubilay’a yapılan veda yemeğinden erken kalktım ve dolmuş, metro derken Abimlerin Batıkent’teki evindeydim. Ufak bir hazırlığın ardından arabaya atladık ve 21:45’te yönümüzü İstanbul’a doğru çevirdik.

Yeğen Zeynep’le arka koltukta muhabbet ederek ve arada bir ön koltuktaki Ömer Abim ve Gülay yengeme laf atarak gayet planlandığı gibi Dilovası’na kadar ilerledik. Fakat ondan sonrası oldukça can sıkıcıydı. Çünkü, sonradan anlayacağımız üzere, otobanı çalışma nedeniyle kapatmışlar, bu yüzden de trafiği tek şeride düşürmüşlerdi. Yaklaşık 10 kilometrelik yolu tam 2,5 saatte geçebildik. Eve vardığımızda saatlerimiz 5.15’i gösteriyordu ve tam anlamıyla yorgunluktan gebermiştik.

22 Eylül 2018, Cumartesi

İnanarak, Kenetlenerek Yola Devam

Cumartesi günü yengemin kardeşi Halit’lerin Avcılar’daki evinde güne merhaba dedik. Geç yatmanın verdiği yorgunluğu kahvaltıyla attıktan sonra arabaya atladık ve Alperen’in yeni taşındığı Mecidiyeköy’deki eve doğru yol almaya başladığımızda hava sıcak ve güneşliydi.

1 saat sonra Alperen’in evindeydik. Eşyaları eve attık ve Ankaragüçlü arkadaşı Boran’la birlikte Alpi’yi aldık ve düştük tekrar yollara.

Boran’ın Ankaragücü passoligi olduğu için deplasman tribününe bilet alamıyordu, bu yüzden de Ümraniye tarafından biletini almıştı. Arabada, “truva yapacağım siz rahat olun!” diyerek yüreklerimize su serpiyordu. Gülüştük…

Ankaragücü’nden, İstanbul’dan, bir yandan okuyup bir yandan çalışmanın nasıl olduğundan ve Gençlerbirliği’nden konuşa konuşa 1601 kişilik ufacık bir stadyum olan ve kişisel deplasman kariyerimin ilk ve stadyum kariyerimin Mudanya İlçe stadyumundan sonraki ikinci en az seyirci kapasiteli stadyuma ulaşıyorduk.

Maratonun sol tarafında yer alan ufacık deplasman tribününde yerimizi alırken Luccas’ın anne babası ve muhtemelen eşi de seyirciler arasında yer alıyorlardı.

İstanbul tayfa ve tanıdıklarla yapılan hoşbeşin ardından stadyumun videosunu çekerken yan tribünün kapısı açıldı ve üzerinde Ümraniyespor forması olan bir taraftar elindeki bir tepsi çayla tribüne gelip, “hoş geldiniz arkadaşlar, çay ikramımızdır buyurun” dedi. Aklıma bundan önce gittiğimiz deplasmanlarda mesela Ordu’da, Konya’da, Alanya’da, Trabzon’da yaşadığımız rakip taraftarların yaptığı hoşluklar geliyor hem mutlu oluyor, hem de Gençlerbirlikli olmaktan ötürü bir kere daha gurur duyuyordum.

1. Lig’e 5’te 5 yaparak, hiçbirimizin hayal dahi edemeyeceği bir başlangıç yapan Gençlerbirliği, Süper Lig’e çıkma konusunda kendisini zorlayabilecek olan bir takımla ilk kez karşı karşıya geldiği için tribünlerde oldukça tedirgindik. Fakat bu ligi iyi bildiğini ilk 5 maçta ispatlayan Erkan Sözeri’nin bu sezon ilk kez Selçuk, Sessegnon ve Nobre’yi ilk 11’e dahil etmesi takımın tecrübe olarak bir adım önde olmasını sağlayacaktı.

Takım sahaya çıktığında Mert’in yerine ilk kez Gençlerbirliği forması giyecek olan İzlandalı Kari Arnason da ilgi odağımızda yer alıyordu.

Maçın ilk dakikaları iki takımın birbirini tartmasıyla geçti. Oyun çoğu zaman orta sahada sıkıştığı için, her iki takım da rakip defansın arkasına uzun paslar atarak gol pozisyonu yaratmaya çalışıyordu. Ümraniye iki ve Gençlerbirliği bir kere uzun pasla pozisyon yaratmayı başardı fakat zayıf vuruşlar skoru değişmeye yetmedi.

Arnason’un bir türlü takıma uyum sağlayamaması, pozisyon hataları yapması ve bir de sarı kart görmesi takım adına ilk yarıdaki en negatif nottu. Bunun dışında Selçuk’un takımı toplaması, Sessegnon’un adam eksilterek göze hoş gelen top taşıma, Nobre’nin her zamanki gibi ful konsantre oynayıp tüm topları alma çabası ve Alper’in geçen hafta olduğu gibi başarı bindirmeleriyle yükselen grafiği göze çarpanlar arasındaydı.

Devre arasında tribünün sahaya yakın olmasının seyir zevkini oldukça arttırdığını konuşuyorduk. Çünkü sahaya yakın olunca oyuncuları ve vücut dillerini daha iyi okuyabiliyor ve maçın içinde olduğunuzu hissedebiliyordunuz.

Onur’un kızı Ekin ilk yarıdan sıkılmış suratını asarak duruyordu. Yanına gidip, “takma kafana ikinci yarı goller izleyeceğiz çok eğleneceksiniz” desem de çok fazla umursamamış ve somurtmaya devam etmişti. Ta ki babası, “Ekin bak çimleri ıslatmaya başlamışlar belki gökkuşağı görürüz” deyince yüzünde çiçekler açıp koşmaya başlayana kadar.

İkinci yarıya Alkaralar daha istekli ve etkili başladılar. Önce Ahmet İlhan’ın ortasına Alper’in direkten dönen kafası, ardından da yine Alper’in bireysel çabasıyla rakip takımın yaptığı bariz hatada topu kapıp önündeki oyuncuyu çalımladıktan sonra geçen hafta olduğu gibi çaprazdan kalecinin yanından filelere göndermesiyle havalara uçuyorduk.

Alperen ve Yıldız’a göre, ilk yarıdaki önemli pozisyonları kameraya aldığım için gol atamadığımız, ikinci yarıda ise kameraya dokunmadığım için gol attığımız iddiası bir süre havalarda uçuştu ama bu asılsız iddiaları asla ciddiye almadım!

Golden sonra takımın disiplininden hiçbir taviz vermeden oyununa devam etmesi ve rakibine gol şansı vermemesi takımın her geçen gün şampiyonluğa daha fazla alıştığının ama ciddiyeti de elden bırakmadığının göstergesiydi.

Maçın son bölümünde oyuna giren Nadir Çiftçi’nin aynı dakika içerisinde iki kere pozisyona girmesi ve ilkinde direğe takıldıktan sonra ikincisinde nefis bir şutla topu filelere göndererek, Altınordu ve Eskişehirspor maçlarından sonra oyuna girer girmez üçüncü kez gol atmayı başarmasını uzun süre alkışladık.

2-0 galibiyetin ardından mutlu mesut bir şekilde takımı tribüne çağırıp üçlü çektirdik ve alkışladık. Ardından Erkan Sözeri’yi tribüne çağırdık. Erkan hoca tribüne yaklaştığında önünü ilikledi ve “buraya kadar geldiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Size daha iyi bir takım izlettireceğiz” diyerek hepimizden yoğun bir alkış aldı. Aklımıza bir an Ümit Özat geldi sonra da buharlaşıp gitti. Kendimizi bulutların üstünde hissediyorduk.

Maçtan sonra Kısıklı’da Mavera’ya oturduk ve İstanbul tayfasıyla uzun uzun rüya gibi sezona girişimizi, yönetimi, yapılan iyi ve kötü şeyleri kısacası “ne olacak bu Gençlerbirliği’nin hali?”ni masaya yatırıp bol bol muhabbet edip özlem giderdik.

Etrafta görünmeyen Onur, kızı Ekin ve erken kalkan Özgür’süz hatıra fotoğrafımızı çekindikten sonra arabaya atlayıp önce Boran’ı Mecidiyeköy’e bıraktık ardından da Halitlere geçip yemek yedik, muhabbet ettik ve günü tamamladık.

23 Eylül 2018, Pazar

Sabah kahvaltının ardından iki gündür yaptıklarıyla bizi kahkahalara boğan ufaklık Mithat, Abimin kahvaltı sofrasında, tabağından sürekli bir şeyler afırıp didiştiği ufak Neva ve Halit ile Zehra’ya veda edip arabaya atladık ve yengemin co-pilotluğunda Ankara’ya doğru yol almaya başladık.

Bir süre sonra kendimizi yemyeşil bir doğanın içinde bulup şaşırıyorduk. Yengem bizi yanlışlıkla 3. Köprüye doğru yönlendirmişti. Sağlı sollu çamlıkların arasında giderken Viyana’dan Ljubljana’ya doğru ya da Berlin’den Amsterdam’a doğru gidiyor gibi hissediyordum.

Ortalıkta hiçbir yapının olmadığı sadece birkaç benzinliğin bulunduğu yol gerçekten rüya gibiydi. Bir süre sonra ismini çok duyduğum ama hiç gitmediğim Karadeniz kıyısındaki ufak yerleşim yerlerini görüp şaşırıyordum. Gerçekten de söylendiği gibi İstanbul’un ciğerleriydi buralar. Ama ne yazık ki, tıpkı diğer köprüler açıldıktan sonra olanlar gibi, kısa bir süre içinde buralar da beton yığınına dönecekti…

Bolu’da ara verip yemek yedikten sonra saat 21 civarında eve vardığımda Cansın çok özel bir sürprizle karşılıyordu beni…

Kişisel deplasman karnesi: 35maç, 7g, 12b, 16m, 31ga, 52gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 35 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediye.

İlgili Maç: 2018-2019 Sezonu 1. Lig 6. Hafta Maçı Ümraniyespor 0-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:36. Deplasmanım ve Gördüğüm 37. Stad: Necmi Kadıoğlu (454 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

Mehmet Ali Çetinkaya