porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Zvizdan (The High Sun / Güneş Tepedeyken)

TÜR: Dram, Romantik. SÜRE: 123 Dk. ÜLKE: Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya. YAPIM YILI: 2015. imdb: 7,2. Tomatometer skoru henüz yok….

3 farklı dönemde geçmesine rağmen ortak paydası Yugoslavya’nın dağılması sırasında yaşanan vahşi savaşın izlerini taşıyan 3 farklı aşk hikâyesini konu alan Güneş Tepedeyken, oyunculukları, anlatımı ve göz kamaştırıcı sinematografisiyle başarılı bir romantik dram filmi.

Konu

Güneş Tepedeyken, ilki Yugoslavya savaşı başladığı günlerde yaşanan, diğerler ise onar yıl arayla yaşanan 3 farklı ve hüzünlü aşk hikâyesini beyaz perdeye taşıyor.

Hakkında

Güneş Tepedeyken’in senaryosunu Dalibor Matanic yazdı ve yönetti.

Cannes Film Festivali’nde gösterimi yapılan film, Belirli Bir Bakış / Un Certain Regard ödülünün sahibi oldu.

Ivır Zıvır

Yapım Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Hırvatistan’ın Oscar’a adayı oldu ama finale kalmayı başaramadı.

Film, Hırvatistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği 1991 yılından bu yana Cannes’da gösterilen ilk yapım olma özelliğini taşıyor.

Öneren: Bayram Şen (@bayramsen_).

Darbereye Elly (About Elly / Elly Hakkında)

TÜR: Dram, Gizem, Gerilim. SÜRE: 119 Dk. ÜLKE: İran. YAPIM YILI: 2009. imdb: 8,1 rottentomatoes: %99.

Bir grup orta sınıf İranlı arkadaşın Hazar Denizi’ne yaptıkları üç günlük gezi sırasında yaşadıklarını konu alan Elly Hakkında, tüm Asghar Faradi filmlerinde olduğu gibi, nefis konusu, gizemli anlatımı ve ayrıntılı insan portreleriyle oldukça başarılı bir psikolojik dram filmi.

Konu

Hukuk fakültesinden arkadaş olan bir grup orta sınıf İranlı arkadaş 3 günlük bir tatil için Hazar Denizi yakınlarındaki bir eve yerleşirler. Ahmad (Shahab Hosseini) ile tanıştırmak için Sepideh’in (Golshifteh Farahani) davet ettiği Elly (Taraneh Alidoosti) gruptaki diğer insanların tanımadığı tek kişidir.

Hakkında

Hikayesini Azad Jafarian ile birlikte Asghar Farhadi’nin yazdığı Elly Hakkında’nın senaryo yazarı ve yönetmenliğini de Farhadi üstleniyor.

Yapım, Uluslararası Berlin Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Gümüş Ayı ödülünün sahibi oldu.

1,4 milyon dolar bütçesi olan yapım 7 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Yönetmen Asghar Farhadi, filmin birçok yabancı ve özellikle batıdakilerin hayal ettiği gibi bir İran yaşam şekli tasvir etmediği için hiçbir Japon Film Festivali’ne kabul edilmediğini açıkladı.

Sessiz sinema oyunun oynandığı sahnede oyuncular doğru cevabı bilmiyorlardı. Bu yüzden gerçek tepkileri filme alındı.
Elly Hakkında, İran’ın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına aday gösterdiği yapım olmayı başardı.

Yapım, Golshifteh Farahani’nin İran’daki son filmi olma özelliği taşıyor.

Filmin sonunda yer alan “Song for Eli” şarkısını Alman müzisyen Andrea Bauer besteledi.

Yapım İran’da büyük bir hayranlıkla karşılandı. Bir yıl sonra yapılan oylamada İran sinema tarihinin en iyi 4. filmi seçildi.

“Ruhuna Değsin” Ural Abi

“Şerefe”lerden sonra gözlerin aşağıya çevrildiği, yüzdeki mutluluğun yerini mateme bıraktığı, sessizce, ya da çoğu zaman içten, “burada olmayanlar için” diyerek kadehlerin masaya vurulma ritüelini hiçbir zaman anlamlandıramamışımdır. Hep garip, hatta saçma gelmiştir.

Perşembe sabahı 6.30’da Özge, “Urallara gel!” dediğinde, kocaman bir “siktir!” çekip, nefes nefese kalmış bir şekilde Urallara doğru gidiyordum. Eve yaklaştığımda, loş geceyi aydınlatan ambulansın yanıp sönen kırmızı ışığını görünce, “eyvah!” dedim ve yürüyüş hızımı azalttım. Nefes alamadığımı hissediyordum ama çıkmalı, olan biteni görmeliydim…

Ural Abiyi ilk kez 2005 ya da 2006 yılında, muhtemelen, bir maç öncesi/sonrası gittiğimiz Chopin’in barında tek başına otururken gördüğümü anımsıyorum. Birkaç dakika sonra bizim masaya gelmiş ve ortamı şenlendirmişti. Çok fazla güldüğümüzü ve eğlendiğimizi hatırlıyorum. Sonraları eşi Zeynep’le birlikte, çocukluğumun geçtiği Başçavuş sokakta oturduklarını öğrenip ara ara uğramaya başlamıştım. Bir süre sonra oturduğum evin yakınlarına, Ayrancı’ya taşındılar. Özellikle boşanma sürecimde, her ikisi de yaralarıma o kadar çok merhem oldular ki, bu kocaman yürekli iki insan adeta beni yeniden var ettiler. Neredeyse her akşam iş çıkışıma yakın, “mali bak sen seversin”le başlayan cümlelerle yaptığı yemeği anlatıp beni akşam yemeğine buyur eden Zeyno’nun sesiyle içim ısınır, evde Ural Abiyle laklak edip özlemini duyduğum aile ortamını yaşardım. Zeyno’nun deyimiyle artık evin küçük oğluydum.

Abreg’le gittiğimiz Karadeniz turu sonrası da soluğu Nadir’lerde almış uzun uzun gördüğüm yerlerden bahsetmiştim. Eve doğru yürürken gereğinde fazla konuştuğumu fark edip, Ural’a “Abi çok konuştum bugün kusura bakmayın” dediğimde Ural, “valla mali benim de birkaç kelamım vardı anlattıklarınla ilgili ama bir türlü araya giremedim” deyip gülmüştü. Ki bilen bilir Ural araya girmek isterse girebilirdi.

Tribün anıları, deplasman anıları, atkı koleksiyonu, isim koymadan yapamadığımız için Zeyno’dan bol bol laf yediğimiz etkinlikler, saatlerce süren kahvaltılar, midesine kelepçe takıldığı için çok az yemek yediği günlerde iki tabak birden yiyip bir tabak da paket yaptırıp eve götürdüğü, sonraları onlarca kez yaptığımız noodle, Kore’den döndüğünde bizlere öğrettiği kimbap, gittiği yerlerden getirdiği farklı içkileri tatma geceleri, büyük bir rekabetin yaşandığı tabu karşılaşmaları, evde sürekli Eurosport’un açık olması, çikolata geceleri ve elbette hayatımıza renk katan Rafi Abi.

Rafi Abi için Tavukçu’da yaptığımız “hoş geldin” gecesinin ardından Zeyno, Ural ve ben arabaya atlayıp Rafi Abiyi oteline bırakmıştık. “Öyle bir şey içmeden gidilmez” demiş ve bizi otele davet etmişti Rafi Abi. Konu konuyu açıyor konuştukça konuşuyorduk. Bir ara Ural, “Rafi Abi deplasmana gitmeden seni bırakmayız! Ordu’ya gideceğiz, Antep’e gideceğiz, Mersin’e gideceğiz” diye ısrar etmeye başladı. Rafi Abi, “oğlum ben hastayım o kadar uzaklara gidemem ama Eskişehir’e gideriz” diyordu ama Ural’ın duracağı yoktu. Israrla deplasman rotasını hatırlatıp duruyordu. Sonunda Zeyno’ya döndüm “hayırdır” dedim. “Sarhoş” dedi. Oysa hiç ama hiç sarhoşa benzemiyordu. O günden beri her farklı ortamda onlarca kez kahkahalar içinde bu anıyı anlattım. Her birinde, “evet bi buradakiler bilmiyordu mali” diyerek bana laf atardı ama işin asıl zevki Ural’a takılmak değil miydi.

Bilgisayardan birkaç dosya almak için bana gelmişti Ural Abi. Dosyalar diske kopyalanırken biz de laklak ediyorduk. Birden babasını anlatmaya başlamıştı. Uzun uzun anlatmıştı. Çıkarken bana dönüp, “o kadar az kişiye babamı anlattım ki mali, sana birden döküldüm” demişti. Sıkıca sarılmıştık birbirimize.

Sonra ufaklıklar doğdu hayatlarımıza. Nadir’lerin İdil’in olmasına sebep olduğunu iddia ettikleri crumble gecesi en çok anlatılan anılardan biriydi mesela.

Kısa bir süre sonra Toprak katıldı aramıza. “Susmayacağımı söylemiştim!” diye bize atarlanan “yer cücesi” Toprakla, “kreşteki tüm arkadaşlarımı seviyorum” diyen sevgi böceği İdil arasında kahkahalarla gezindik durduk.

Her biri diğerinden değerli binlerce anı biriktirdik Ural Abiyle. Mersin dönüşü gidemediğimiz Varda Köprüsü içine oturmuştu mesela. Yol boyunca Zeyno’ya döndükten sonra da bana onlarca kez, “sana göstereceğim o köprüyü mali sen kafana takma” demişti. “Gideriz Abi” demiştim, “ne olacak?”

Önceleri istemsizce, öğrendikten sonra ise büyük bir zevkle Ural Abi’nin kimseye oturtmadığı koltuğun “özel” yerine oturur ve özellikle ilk günlerde kapmasın diye yerimden kalkmazdım. Bir tür oyundu aramızda ve en çok eğlenen de hep Zeyno olurdu.

Hastaneye yatmadan önce içtiği çorbanın parasını yanında cüzdanı olmadığı için ödeyememesini dert edip, defalarca “7 lirayı ödeyin” diye tembihleyen, ameliyattan çıkar çıkmaz ilk olarak “parayı ödediniz mi?” diye soran Ural Abi, ameliyattan tam bir hafta sonra yüreğine dokunduğu herkeste kocaman birer boşluk bırakarak aramızdan ayrıldı.

Bu yazıyı yazarken aklıma kadehi masaya vurma ritüeli geldi. Bugüne kadar yüreğime dokunan hiç kimseyi kaybetmediğim için bu ritüelin değerini anlamadığımı fark ettim. Bundan sonra her şerefeden sonra, gözlerimi aşağıya çevirip, yüzümdeki mutluluğun yerini mateme bırakıp, sessizce, “burada olmayanlar için” diyerek kadehimi masaya vuracak ve ardından içkimi yudumlayacağım.

“Ruhuna değsin”, huzur içinde uyu Ural Abi…

Eklenti notları…

Ural Abi için 4 Martta oturduğu evin karşısındaki Adile Naşit Parkında Alkaralar, Zeynep ve arkadaşlarınında dokunuşlarıyla bir pankart hazırlandı.

Pankart ilk kez Başkent Üniversitesinde 6 Martta yapılan anmada kullanıldı.

Ardından da Alkaralar’ın gittiği tüm stadlarda asılmak üzere çıktığı yolculuğun ilk ayağında Akhisar Belediyespor ile Ankara 19 Mayıs Stadında oynanan lig maçında kullanıldı.

Ayrıca kulüp maçtan önce Ural Nadir, Hamdi Nerkiz ve Kızılay’daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden Gençlerbirliği taraftarı Elvan Buğra’nın fotoğraflarını stadyumun ekranına yansıttı.

Maçtan önce onların fotoğrafları “Günlerimiz” eşliğinde ekranda dönerken tüm taraftarlar ayağa kalkıp alkışladılar. Benzer bir şey maçın 6. dakikadasında taraftarlar tarafından bir dakika alkış ve ardından, ‘onlar ölmedi kalbimizde yaşıyor’ tezahüratlarıyla tekrarlandı.

11 Mart 2017’de oynanan Galatasaray – Gençlerbirliği maçında da Ural pankartı tribünümüzü süsledi.

18 Mart 2017’de Gümüşlükspor’un Ortakent Yahşi Gençlikspor ile oynadığı ve 2-0 kazandığı maçın tribünlerinde Zeynep ve ufaklıklar da vardı. Futbolcular maça üzerinde, “Ural Nadir Kalbimizdesin” yazan bir pankartla çıktılar.

 

27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

Bahçeşehir Okulları Arena (Alanya Oba) Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 532 km.

2016-2017 sezonu fikstürü yayınlandıktan sonra, “hangi deplasmanlara gidebilirim” diye 7-8 maçlık bir liste oluşturmuştum. Fakat 20. Haftaya gelmemize rağmen, o ya da bu sebeplerden ötürü Konyaspor, Akhisar Belediyespor, Antalyaspor, Adanaspor ve ertelendiği için, bir umut “hala gidebilirim” dediğim Gaziantepspor maçlarına gidemedim. Alanyaspor maçına gitmek için ise Ömer Abimle sağlam adımlar atmaya başladık ve maçın oynanacağı haftanın ilk gününde uçak biletlerimizi alıp hem deplasmana gitmeyi, hem de kuzen Zeynep Abla ve ailesini görme planını garanti altına aldık.

Salı günü, Gençlerbirliği deplasman tribününden bilet alan ilk kişilerdik. Hemen abimi aradım ve “tribünde iki kişi olursak diye yolda birkaç gol sevinci çalışalım, her golde farklı bir gol sevinci yaparız” önerisinde bulundum. Gülmekle yetindi.

10 Şubat 2017, Cuma

Sabah 8’de evden çıkıp 8.30’da Abimle AŞTİ’de buluştuk ve otobüse binip Esenboğa’ya doğru yola koyulduk. Havaalanına yaklaştıkça sis artıyor ve görüş mesafesi azalıyordu.

Aklıma birkaç yıl önce Küre dağlarına gitmek için yola çıktığımız ama görüş mesafesinin 1-2 metreye düştüğü için karşıdan gelen arabaları dahi göremediğimiz gün geldi. Uçağa bindiğimizde de pistteki diğer uçakları güçlükle görebiliyorduk.

Sisten ötürü 5-10 dakika geç havalansak da tam zamanında Antalya’ya indik. Yolculuk sırasında en etkileyici şey, bulutlar üstüne çıkmayı başarmış dağların karlı zirveleriydi. Aklıma yıllar önce Milano’dan Madrid’e uçarken bulutların üstündeki zirvelerini gördüğüm efsanevi dağlar geldi.

Uçakta bir ara tuvalete gittiğimde, hem kapının iç, hem de dış tarafında açılabilir küllük olduğunu görüp şaşırdım. Çünkü uçakta sigara içilmesi 90’lı yıllardan bu yana yasaktı. Sigara yasağı konusunda nette bakınırken şu enteresan bilgiye de ulaştım; “Amerikan Federal Havacılık Dairesi tarafından konulan kurala göre uçağın herhangi bir bölümünde sigara içmek yasak olmasına rağmen tuvaletlerde küllük bulundurulması da zorunlu. Zira kuralları çiğnemek isteyen yolcular olabilir. Bu durum o kadar önemli ki uçakta bozulan ya da bir sebepten kullanım dışı olan bir küllüğün 10 gün içinde tamir edilmesi zorunluluğu bulunuyor.”

Havaalanından çıktığımızda hava sıcaklığı 15 derece civarındaydı. Montu çantada bırakıp polarla yolumuza devam ettik. Tramvaya binip şehir merkezine doğru ilerledik. Rahmi Abi bizi karşıladı ve eve geçtik. Apartmanın arka bahçesinde bulunan turunç ağacını portakal sanıp Rahmi Abiye neden toplamadıklarını sordum. Rahmi Abi turunç ağacı olduğunu söyleyip denemek isteyip istemediğimi sordu. Turuncun sadece kabuğunun reçel yapımında kullanıldığını ve meyvesinin acı olduğunu düşündüğüm için şaşkınlıkla “yeniyor mu?” diye sordum. “Biraz fazla ekşidir ama yenir” diye cevap verdi.

Aylin ve Zeynep Abla bizleri bekliyordu. Hoş beş muhabbetten sonra Zeynep Ablamın kurduğu masayı görüp kendimizden geçtik. Zeytinyağlılar, börek, yaprak sarmasını büyük bir mutlulukla mideye indirirken, Zeynep Abla, “bunlar başlangıç, akşam daha güzel yemekler var” deyince Abime dönüp “Konyaspor deplasmanına falan gideceğimiz zaman da gelelim, maça buradan geçeriz” dedim. Güldük.

Yemek sırasında turunç suyu da denedik. Fazlaca ekşiydi ama lezzetliydi. Birçok şekilde kullanabileceğini konuşurken, Zeynep Abla, bazı yemeklerde ve salatalarda kullandığını söyledi.
Yemekten sonra salona geçtik ama yemek faslı bitmemişti. Rahmi Abi nefis bir kahve hazırlarken Zeynep Abla, ayva tatlısı ve ful çikolatalı browni getiriyordu. Az sonra bol bol yürüyeceğimizi bildiğim için nefis tatlıları da büyük bir zevkle hüplettik.

Bir süre dinlendikten sonra arabaya atlayıp merkeze indik. Arabayı park ettikten sonra Karaalioğlu Parkın’dan yürüyüşümüze başladık. Doğma büyüme Antalyalı olan Rahmi Abi, çocukluğu ve gençliğinde yaşadıklarını da ekleyerek bizlere nefis bilgiler veriyor ve takdire şayan bir rehberliğe imzasını atıyordu. Mesela Karaalioğlu Parkı, Antalya’nın ilk parkıymış. Ecevit zamanında parka Karaoğlan denmeye başlanmış ve günümüzde hala birçok kişi tarafından bu isimle biliniyormuş.

Parkın içinden geçerek denize ulaştığımızda bulutların arasından güneşin denize vurduğunu görüyorduk.

Bugüne kadar sadece bir kez, o da yıllar yıllar önce, kaleiçine gelmiş ve bayılmıştım. Yönümüzü oraya çevirdiğimizde neden o kadar sevdiğimi anladım. Dar sokaklar, cumbalı evler göz kamaştırıcı görünüyorlardı.

Bir ara durduk ve Rahmi Abi selfie yapmak için telefonu eline aldı ve sadece bir poz çekti. “Abi film bitmesin diye gayet iyi yaptın” diye takıldığımda, her zaman sadece bir fotoğraf çektiğini öğrenip şaşırdım. Malum üçer beşer fotoğraf çekmeden kimse telefonu elinden bırakmıyordu.

Kaleiçinde dolaşırken gözümüze çarpan şeylerden biri de, kurumuş dallardan yapılmış oldukça başarılı heykellerdi. Adnan Ceylan imzası taşıyan eserler son derece etkileyiciydi.

Bahar havasında dolaşmaya devam ederken yolumuz limana açıldı. Gayet güzel görünüyordu.

Zeynep Ablamdan, limanın diğer tarafından bulunan ufak plajın, Mermerli, Antalya’nın ilk plajı olduğunu öğrendik.

Limandan kaleiçine doğru devam ederken İskele Cami’ni gördük. Altından kuyu suyu çıkan, altıgen biçiminde, tipik Selçuklu Kümbeti biçimindeki caminin ne zaman yapıldığı bilinmese de mimarisinden ötürü 12-13. yüzyıllar arasında yapıldığını düşünülüyormuş. Rahmi Abi küçükken arkadaşlarıyla buraya geldiklerini ve kuyudan su içtiklerini anlattı.

İskele Cami’nin yanından geçerek kalenin girişlerinden biri olan 40 Merdivene ulaştık. Ben fotoğraf çekerken Aylin, Abim ve Zeynep Abla basamakları sayıyorlardı. Sonunda 40’ı buldular mı anımsamıyorum ama herhalde bulmuşlardır çünkü bulmasalar geyiği dönerdi.

Kaleiçinin dar sokaklarında ilerlerken bir sürü nefis kapı gördüm. Aklıma Karaburun ve Pocitelj’de gördüklerim geldi.

Bir sonraki durağımız 1901 yılında, Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından II. Abdülhamit şerefine yaptırılmış olan Antalya Saat Kulesiydi.

13. yüzyıla ait bir Selçuklu eseri ve aynı zamanda Antalya’daki ilk İslam yapılarından biri olan Yivli Minare’nin içinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

2010 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında zeminde Selçuklu dönemine ait su boruları bulunmuş ve cam bir koruma altına alınarak caminin içinde sergilenmesine karar verilmişti.

Kaleiçinden çıktıktan sonra 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti sırasında, ona hitaben yapılmış Hadrianus Kapısı’ndaydık (Üçkapılar). Bir hafta önce gittiğimiz Sagalasos antik kentinde bulunan ve Burdur müzesinde sergilenen, kral Hadrianus’un heykelinden ötürü bilgi sahibi olduğum için, “şimdi sıra bende” diyerek parmağımı kaldırdım ve Hadrianus hakkında ufak birkaç bilgi vermenin zevkini yaşadım. Hep Rahmi Abi puanları toplayacak değildi ya!

“Mermer Kapı”da nar suyu içip biraz nefeslendikten sonra yolculuğumuza, Rahmi Abi’nin “Kaleiçinde en sevdiğim yer” dediği, Hesapçı sokaktan yürümeye devam ettik.

Birbirini kesen dar sokaklar ve sağlı sollu cumbalı evler pek güzel görünüyorlardı.

Sokağın sonuna doğru Kesik Minare’yi gördük. Yapının hikâyesi pek ilginçti doğrusu buyurun; 2. yüzyılda Roma tapınağı olarak inşa edilen yapı, 7. yüzyılda Meryem Ana anısına Bizans kilisesine çevrilmiş. 7. Yüzyıldaki Arap-Bizans savaşları sırasında ağır yara almış ama 9. yüzyılda yeniden onarılmış. 13. yüzyılda Anadolu Selçuklular tarafından camiye çevrilip minare eklenmiş. 1361’de Kıbrıs Krallığı Antalya’yı fethedince yeniden kiliseye çevrilmiş. 15. yüzyılda Şehzade Korkut tarafından tekrar camiye çevrilen yapı, 1800 civarında geçirdiği yangın sonunda minaresi külahsız olarak kurtarıldığı için, “Kesik Minare” adını almış.

Yürüyüşümüz sonunda bir kafeye oturup dinlenmek için ilerlerken Rahmi Abi üzerinde iri dikenler bulunan bir ağaç gösterdi. Gerçekten garipti! Hemen Esra’ya fotoğrafını gönderdim ve “ne bu?” diye sordum. Cevap kısa ve netti: “Maymun Çıkmaz Ağacı (Araucaria Araucana).” Etrafta bilen birilerinin olması güzeldi.

Kahveleri içtikten ve biraz nefeslendikten sonra arabaya doğru adımlarken Rahmi Abi, temel kazarlarken kalıntı bulunduğu için yapımı durdurulan bir inşaatı işaret etti. Etraftaki tüm yapıların altında muhtemelen eski kalıntıların olduğunu düşünmek enteresan bir histi doğrusu.

Arabalara atladık ve ilk önce Antalyaspor’un yıkılmış olan eski stadının yerini gördük. Ardından da yeni stadı, Altın Portakal’ın düzenlendiği Antalya Kültür Merkezi ve Cam Piramit gibi birçok önemli yeri arabadan gördükten sonra son durak olarak 7 kilometre uzunluğundaki Konyaaltı plajına gittik.

Eve vardığımızda öğlen yediklerimizi eritmiş olduğumuzu düşünerek iştahla Zeynep Ablanın yaptığı nefis akşam yemeklerini yiyip bol bol muhabbet ettik ve günü tamamladık.

11 Şubat 2017, Cumartesi

Dün hayretle, Antalya ile Alanya arasının 120 km olduğunu ve otobüsle 2,5-3 saat sürdüğünü öğrenince sabah 9.30’a bilet almıştık. Ona yetişmek için 8’de uyanıp bu sefer de Zeynep Ablanın, Antalya’dan önce uzunca bir süre Kastamonu’da yaşadıkları ve geçen hafta orada olup sevdikleri yiyeceklerle Antalya’ya döndükleri için, “Kastamonu izleri” taşıyan nefis ötesi kahvaltısını mideye indirdik ve yola koyulduk.

Dolmuş kıvamındaki otobüsümüz neredeyse her el kaldırana durduğu için Alanya’ya vardığımızda saatlerimiz 12.15’i gösteriyordu. Yolculuğun en kritik anı, benzinlikte otobüsten inen muavine, bir arabanın şükür sadece, dikiz aynasıyla çarpmasıydı. Bir adım daha attıktan sonra araba çarpmış olsaydı bu yazının konusu tamamen değişirdi. Verilmiş sadakası varmış, ufak bir kol incinmesiyle atlattı.

Alanya’ya girerken gördüğümüz bir kamyonun arkasında yazan, “bize ayar olan çok ama frekansı yakalayan yok” yazısı Abimle bir müddet gülümsememizi sağladı.

Otobüsten indiğimizde hava sıcaklığı 18’i gösteriyordu. İlk iş olarak sahile indik ve bir süre yürüdük. Artık üzerimizdeki polar da çok geliyordu.

Maça yarım saat kala taksiye atladık ve taksiciyle Alanyaspor muhabbeti yaparak dağın eteklerinde bulunan Oba stadyumuna doğru ilerledik. Dağı tırmandıkça araba trafiği arttığı için yavaş yavaş ilerliyorduk.

Sonunda misafir tribünün önüne vardık. Taksiden inerken bizi gören Alanyaspor’lu taraftarlar “hoş geldiniz” diyerek bizlere büyük bir nezaket gösteriyorlardı, bizler de teşekkür edip, “hak eden kazansın” dedik. “Hoş geldiniz” aklıma doğrudan Samsun deplasmanını getiriyordu ama aslında neredeyse tüm deplasmanlarda “hoş geldiniz”lerle karşılanıyorduk.

10.842 kişilik tek katlı “kutu” gibi stadyumun en enteresan özelliği ziyaretçi tribününün file, tel ya da cam ile çevrilmemiş olmasıydı. Kısacası ziyaretçi tribünü kale arkasındaki ev sahibi tribünleri ile aynı konfora sahipti.

Maçtan önce ve sonra Alanyaspor taraftarları, “İlhan Cavcav ölmedi kalbimizde yaşıyor” tezahüratlarıyla Gençlerbirliği kulübüne ve taraftarlarına güzel bir jest yaptılar.

Nevzat, Onur ve Kubilay Abiler de maç için sabah İstanbul’dan yola çıkıp Alanya’ya gelmişlerdi. Stadyuma giderken onların VIP tribününde olacağını öğrendik ve çıkışta buluşmak üzere anlaştık.

Devre arasında Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci ve Stancu’nun satılması ve özellikle defansta Ahmet’in yerini dolduracağını düşündüğümüz Ante’nin sözleşmesinin karşılıklı fesih edilmesinden ötürü Gençlerbirliği ligin ikinci yarısına felaket bir giriş yaptı. Önce Kasımpaşa’ya 3-0 yenildi, Osmanlıspor’la 1-1 berabere kaldı ve Kayserispor’a 3-2 yenilerek Türkiye Kupası’ndan elendi. Buna karşılık ligde oynadığı son 5 maçta sadece 1 puan toplayan Alanyaspor, yeni hocası Safet Susic ile ilk maçına çıkıyordu.

İrfan’ın gidişinden sonra gol yollarında pozisyon üretebilecek sadece Serdar Gürler ve Aydın Karabulut kalmıştı ama teknik direktör Ümit Özat, Aydın’ı ilk 18’e bile almayarak pozisyon üretme şansımızı %50 düşürmüştü. Öyle de oldu. Maç başlar başlamaz özellikle Uğur Çifçi’nin kanadından akın akın gelen Alanyasporlular tehlike yaratmaya başladılar ki, daha 6. dakikada 1-0 öne geçmeyi başardılar. Golden sonra Gençlerbirliği’nin hareketleneceğini düşünüyorduk ama ne bireysel olarak, ne de takım halinde Kırmızı-Siyahlılar en ufak bir pozisyon dahi yaratamadılar. Devre biterken Alanya’nın skoru 2-0 yapması da iyice morallerimizi bozmaya yetmişti.

Maçın 30. dakikası civarında 50’lerinde bir çift ve 20’lerinde oğulları tribüne giriş yaptılar. Devre arasında, oğulları Cuma günü çalıştığı için Ankara’dan gece 3 yerine 4’te yola çıktıklarını ve maça yetişemediklerini, Ankara’da maçlara geldiklerini ve zaman buldukça deplasmanlara gittiklerini öğrenecektim. Teyzenin gittiği deplasmanlardaki stadyumları ve takımları tartması ise inanılmaz hoşuma gitti!

Bir umut izlemeye başladığımız ikinci yarının daha 4. dakikasında farkın 3’e çıkması ile içimizdeki en ufak umut kırıntılar da yok olup gitti. Muriqi’nin son dakikada üst direkten dönen kafa vuruşu hariç takım 90 dakik boyunca çok ama çok kötü futbol oynadı ve sahada 3-0 yenilgiyle ayrıldı.

Devre arasında Alanyaspor’a giden Landel’in maç sonu doğrudan tribüne gelip formasını taraftarlardan birine vermesi maçın herhalde tek güzel anıydı.

Alanyaspor taraftarlarıyla atkı değiştirerek ve görevli jandarmalarla muhabbet ederek kapıların açılmasını bekledik. Süper Lig’deki takımlar arasında jandarmanın görevli olduğu tek stadyumun burası olduğunu öğrendik. Zira diğer tüm stadyumlarda polisler görevliydi.

Maçın başında sivil güvenlik görevlisinin bize işaret edip, “bir şey olursa sahaya atlamazsınız değil mi?” diye sorması ve benim de, “bir şey olmaz rahat ol” dedikten sonra rahatlayıp, “atlamanıza gerek yok zaten burada kapı var ben açarım” diyerek gülümsemesi günün en ilginç anıydı.

Stadyumdan ayrıldıktan sonra Onur, Nevzat ve Kubilay Abiyle buluştuk. Normalde son derece pozitif olan üçlü hem oynanan oyundan, hem teknik direktörden hem de Cavcav sonrası kulübün “başsız” halinden son derece mutsuzdular. Beraber Bülent’in bulunduğu lokantaya gittik ve bir yandan bir şeyler atıştırıp, uzun uzun “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna cevap aradık. Bu sırada Ümit Özat’ın maç sonrası yaptığı açıklamalarla, takımda top yapan 2 oyuncu olan Serdar ve Aydın’a savaş açtığını öğrenince iyice morallerimiz bozuldu. “Hayırlısı” demekten başka elden bir şey gelmiyordu.

Yemekten sonra arabaya atladık ve önce Atatürk Havalimanına gidip İstanbul tayfasıyla vedalaştık ardından da tramvayla merkeze ve akabinde Zeynep Ablamlara gittik. Alışıldığı üzere, çay, kahve eşliğinde tatlıları hüplettik, bol bol muhabbet ettik ve geceyi tamamladık.

12 Şubat 2017, Pazar

Pazar sabahı 7’de uyanıp, güzel bir kahvaltı ve hoş sohbetle güne başladık. Zeynep Ablaya her şey için teşekkür edip arabaya atladık ve havaalanına gittik. Rahmi Abiye de teşekkür edip uçağın yolunu tuttuk.

Önce İstanbul’a;

oradan da Ankara’ya uçarak evimize ulaştığımızda, “3 puan için gittik, 3 golle döndük” diye düşünüyordum.

Ama her şey bir yana, ilk kez bilen birileriyle Antalya’yı dolaşmak herhalde bu deplasmanın en güzel yanıydı. Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 27maç, 5g, 9b, 13m, 24ga, 41gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 28 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 20. Hafta Maçı Aytemiz Alanyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “26. Deplasmanım ve 3. Kez Yenikent ASAŞ “Osmanlı” (33,4 km)

Cesur, Sert, Fedakar ve 3 Numara

Ahmet Çalık’ı; onu en çok izleyen, yakından takip eden birinden anlatmasını rica ettik. Yazıdan da anlaşılacağı üzere “Gençlerbirlikli” Mehmet Ali Çetinkaya Ankara’da yaşayan futbol sevdalısı. İyi de bir forma koleksiyoncusu. Hayata, futbola ve Gençlerbirliği’ne ait düşüncelerini halen mehmetalicetinkaya.com isimli kişisel web sitesinde aktarıyor. Futbolseverler için önemli bilgi kaynağı olan macanilari.com platformuyla da futbola kişisel katkısını sunuyor.

Ara transfer döneminde Türkiye Ligi’nin yükselen değerlerinden Ahmet Çalık, Galatasaray kadrosuna katıldı. 26 Şubat 1994 doğumlu Ahmet Çalık; Ankara’daki 13 yıllık amatör-profesyonel futbolculuk yaşamının ardından artık Galatasaray için ter dökecek.

“Daha çok genç, öğrenecek”

Gençlerbirlikliler, yaşını almış yıldız bir futbolcu yerine, sahaya çıktığı zaman kalbinin güm güm attığını tribünden duydukları, nefesinin son noktasına kadar takımı için iyi niyetli bir şekilde savaşan genç bir futbolcuyu izlemeyi yeğlerler. Sahaya çıktığı ilk maçtan itibaren gözlerini genç oyuncuya kilitleyip, tıpkı yürümeyi yeni öğrenen bir çocukmuşçasına yaptığı her hareketi özenle takip etmeye başlarlar. Yaptığı hatalardan sonra “daha çok genç öğrenecek!” diyerek ona kol kanat gererler ve her maçtan sonra biraz daha büyümesine şahit etmekten büyük bir haz ve mutluluk duyarlar.

Derken yıllar hızla akıp gider. Daha dün sahada ilk kez gördükleri, kimsenin adını bile bilmediği genç oyuncunun ismi artık gazete sütunlarını süslemektedir. Hele bir de o isim milli takımda Gençlerbirliği’ni temsil etmeye başladıysa değmeyin Gençlerbirliklilerin keyfine…

Ve Ahmet sahada…

26 Şubat 1994’te Ankara’da doğan Ahmet Yılmaz Çalık, 18 yaşının ilk günlerinde Gençlerbirliği A takım formasını ilk kez sırtına geçirdi. Malum “3 Temmuz süreci” sonrasında “uzatılmış” olarak düzenlenen 2011-2012 sezonuna dâhil edilen Spor Toto Kupası B Grubu 3. maçında Kayserispor’a karşı stoper olarak ilk 11’de sahaya çıkan Ahmet, daha sonraları Trabzonspor’a gidecek olan Soner Aydoğdu ve bu sezon devre arasında Başakşehir’e gidecek olan İrfan Can Kahveci gibi, o gün sahada yer alan altı Gençlerbirliği altyapı oyuncusundan biriydi.

Ahmet, düzenli olarak Alkaralar formasını ise 2012-2013 sezonunun 30. haftasında Ankara’da Gençlerbirliği’nin Fenerbahçe’yi 2-0 yendiği lig maçından itibaren giymeye başladı. Özellikle Sow ve Webo’ya nefes aldırmayan genç oyuncu Gençlerbirliklilerin gözlerini kilitlediklerioyuncular arasındaydı artık.

Günler günleri kovaladı ve Ahmet, takımın vazgeçilmez oyuncularından biri haline geldi. Özellikle hava toplarındaki hâkimiyetiyle göz dolduran genç oyuncu, oyunu açma konusunda eksikleri olsa da, savunma oyuncularını liderlik etmesi ve son dakika müdahaleleriyle takımının en güvenilen oyuncusu olmayı başardı.

O artık milli

Sonraki günlerde takımın kaptanlığını da üstlenen Çalık, 2010 yılında giydiği U16 formasıyla başladığı milli takım serüvenini 2015’te Yunanistan’a karşı A Milli takım formasını giyerek zirveye taşıdı. Çalık’ın ismi de o günden sonra ulusal basının sütunlarını süslemeye başladı. Gençlerbirliği formasını 123 maçta 10.835 dakika ıslatan Ahmet Yılmaz Çalık, bu maçlarda 4 gol attı, 2 de asist yaptı. Oynadığı maçlar içinde sadece bir kez, o da maçın uzatma anlarında, kırmızı kart gören Ahmet, 18 tane de sarı kart gördü. Gençlerbirliği’nde en fazla forma giyen 46. futbolcu olan Ahmet’in, kendini geliştirirse Bülent Korkmaz’ın biraz daha insaflısı olma potansiyeli de var. Yani hem cesur, fedakâr ve sert…

Sitem

Galatasaray’a transfer olurken Gençlerbirliklilerin aklında, rakip hücum oyunculara karşı her maç sergilediği amansız mücadele kaldı. İşte o an “keşke” dedik; kulüp altyapısında yetişen, “bizim çocuklar” denen futbolculara özel bir sempati duyduğumuz için, onlardan da hiç değilse bir özel selam almayı bekliyoruz.

Galatasaray Dergisi, #163, Şubat 2017

Mystic River (Gizemli Nehir)

TÜR: Suç, Dram, Gerilim. SÜRE: 138 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 2003. imdb: 8,0 rottentomatoes: %87.

3 çocukluk arkadaşının küçükken yaşadıkları bir olay nedeniyle hayata olan bakış açılarının değişimini, yıllar sonra yaşadıkları başka bir olay üzerinden anlatan Gizemli Nehir, güçlü oyuncu kadrosu ve özellikle Sean Penn’in göz kamaştırıcı oyunculuğuyla oldukça başarılı bir suç, gerilim, dram filmi.

Konu

Jimmy, Dave ve Sean aynı mahallede yaşayan üç arkadaştır. Bir gün sokakta oyun oynarlarken bir polis otosu gelir ve Dave’i götürür. Fakat küçük çocuğu götüren araç polis aracı olmadığı gibi, götürenler de polis değildir. Bu olay 3 arkadaşın hafızalarında kötü bir anı olarak kalır fakat Dave’in psikolojisini bozmuştur.

Hakkında

Dennis Lehane’nin aynı adlı romanından Brian Helgeland tarafından senaryolaştırılan Gizemli Nehir’in yönetmen koltuğunda Clint Eastwood oturuyor.

Yapım, aralarında En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En iyi Senaryonun da bulunduğu 6 dalda Oscar ödülüne aday gösterildi ve En İyi Erkek Oyuncu (Sean Penn) ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Tim Robbins) ödüllerinin sahibi oldu. Ayrıca her iki oyuncu Altın Küre’de de aynı kategoride ödüllerin sahibi oldular.

30 milyon dolar bütçesi olan Gizemli Nehir, 157 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Orijinal plana göre Sean Devine rolünü Michael Keaton oynayacaktı. Oyuncu rolüne hazırlanmak için Massachusetts Polis Departmanında araştırmalara başladı ve birkaç hafta Boston’da yaşadı. Fakat çekimlerin başlamasına bir ay kala yönetmen Clint Eastwood ile yaşadığı gürültülü tartışmanın ardından Keaton projeden ayrıldı. Bir hafta sonra onun yerine Kevin Bacon kadroya dâhil edildi.

Filmin girişinde yer alan sahne gerçek bir olaydan esinleniyor. Yazar Dennis Lehane çocukken, kendilerini sivil polis olarak tanıtan birilerinin arabasına binmiş ama annesi durumu fark edip oğluna kızarak arabadan indirmiş.

Film stüdyosu giderleri azaltmak adına Client Eastwood’dan filmi Toronto’da çekmesini istedi fakat yönetmen bu isteği reddederek tüm filmi planladığı gibi Boston’da çekti.

Filmin başındaki sahnede Dave arabaya bindikten sonra ön koltukta oturan adam çocuğa doğru döndüğünde parmağındaki yüzükten adamın piskopos olduğunu anlaşılıyor. Fakat filmin uyarlandığı kitapta böyle bir ayrıntı yer almıyor. Bu ayrıntı, film çekilirken gündeme düşen, Boston’daki rahiplerin çocuklara yönelik cinsel taciz skandalı üzerine sahneye eklendi. Skandal 2015’te Spotlight filminde işlendi ve yapım En İyi Film Oscar’ının sahibi oldu.

Sean Penn ve Tim Robbins, Gizemli Nehir’den önce Ölüm Yolunda’da (Dead Man Walking) bir araya gelmişler ve her ikisi de tıpkı bu filmdeki gibi Oscar ödülüne aday gösterilmişlerdi. Ölüm Yolunda’daki performanslarıyla En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yönetmen ödülüne aday gösterilen ikili, ödül kazanamasalar da Gizemli Nehir’deki performanslarıyla En İyi Erkek ve Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ının sahibi oldular.

Filmin basın konferansı sırasında yönetmen Client Eastwood, o günlerde yaşanmakta olan Irak Savaşı’nı “büyük bir hata” olarak eleştirdi ama Bağdat’a ziyarette bulunan Sean Penn’i “onun yaşında olsam ben de aynısını yapardım” diyerek savundu.

Kevin Bacon rolüne hazırlanmak için Massachusetts Polis Departmanında araştırmalar yaptı ve polis ofisinde çalıştı.

Filmde ekstra rollerde yer almak için 2 bin kişi başvuruda bulundu.

Gizemli Nehir, 1959 yapımı Ben-Hur’dan sonra, En İyi Erkek ve Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar ödüllerini aynı anda kazanan ilk film oldu. 10 yılda sonra Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club) aynı başarıyı gösterdi.

Film 39 günde çekildi.

Yönetmen Client Eastwood, filmin teaserında anlatıcı oldu.

Kitapta Jimmy karakterinin soyadı Marcus olmasına rağmen filmde Markum olarak kullanıldı.

Kitabın yazarı Dennis Lehane geçit töreninde ve İyi, Kötü ve Çirkin’de (Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo / The Good, The Bad and The Ugly) Client Eastwood’la birlikte rol alan Eli Wallach, içki dükkânının sahibi rolünde beyaz perdede yer aldılar.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Yaklaşık 33. dakikada, Jimmy’nin kızı Katie’nin cesedini gördüğü ve sızlandığı, haykırdığı ve dövündüğü sahnenin çekiminden sonra Sean Penn ayakta durabilmek için oksijen tankına ihtiyaç duydu.

Yaklaşık 66. dakikada, Jimmy’nin (Sean Penn) morgda kızı Katie’yi (Emmy Rossum) gördüğü ve intikam yemini ettiği sahnede Rossum gözyaşlarını tutamadı ve “sahne, duygu yoğunluğu ve Sean Penn’in oyunculuğu çok güçlü ve inanılmazdı” diyerek o anları anlattı.

Gençlerbirliği Taraftarlarının Yeni Yönetimden Ortak Beklentileri;

İlhan Cavcav sonrası yapılacak olan ilk seçim öncesi Gençlerbirliği taraftarlarının yeni yönetimden ortak beklentilerini not edelim;

Akşit (Özkural) Abinin sürekli dile getirdiği ama hep kulak arkası edilen; kulübün uzun vadeli gelir elde edebileceği projelerin hayata geçirilmesi, tek adamlığın yok edilip kurumsallaşma için adımlar atılması, yönetimin üye yapma, seçim ve diğer tüm konularda taraftarına ve kamuoyuna karşı şeffaf davranması, yüzlerce oyuncu olmasına rağmen, birkaç dönem dışında, neredeyse hiç işlevsel olarak kullanılmayan altyapıya çeki düzen verilerek, hem as takıma sürekli oyuncu sağlanması, hem de bu sayede kilit oyuncular dışında gereksiz yabancı oyuncu alınmaması, menajer ve/veya komisyoncuların ellerindeki futbolcuları almak yerine düzgün bir izleme/transfer komitesinin hayata geçirilerek transferlerin yapılması, oyuncu – teknik direktör ve kulüp arasındaki bağların yeniden gözden geçirilip yapısal düzenlemelerin hayata geçirilmesi, hiçbir şekilde rantçı taraftar oluşumlarına müsaade edilmemesi, kulübün UEFA kriterlerine uygun bir şekilde finansal dengenin sağlanması, Gençlerbirliği’nin yeniden albenisi yüksek bir kulüp haline getirilmesi ve artık, kalın ve altı çizgili bir şekilde belirtmek gerekir ki, sportif başarılar için ter dökülmesi, tüm Gençlerbirliklilerin yeni yönetimden ortak beklentileridir. Çünkü ancak bu sayede kulübün geleceği sağlam ayaklar üzerinde yeniden inşa edilmeye başlanmış olacaktır.

Sagalassos Antik Kenti, Burdur Gölü, Salda Gölü ve Burdur Gezi Günlüğü

Birkaç ay önce Özge, veteran kuş gözlemcilerinin özlem gidermek için Burdur’da bir araya geleceklerini benim de katılmak isteyip istemediğimi sormuştu. “Bana gezi olsun” modunda biri olarak, bu güzel teklifi elbette pas geçemezdim.

26 Ocak 2017, Perşembe

Perşembe sabahı 7.30’da evden çıkıp, saat 8’de Burdur’a doğru yola çıkmak için bekleyen otobüste yerlerimizi aldık. Otobüs hareket ettikten kısa bir süre sonra, çaprazımda oturan genç kadının muavini çağırıp, üst taraftaki genelde giysi ya da ufak çantaların koyulduğu yeri işaret edip bir şeyler anlatıyordu. Üç beş dakika sonra aynı kadın muavine aynı noktayı göstererek bir şeyler anlattığını görünce ister istemez kulaklarımı kabarttım. Tedirgin bir şekilde, yukarıya koyulmuş bir çantadan bahsediyordu. “Herhalde muavinden çantasını istiyor” diye düşündüm ama saçmaydı. “Neyse” diyerek kitabıma geri döndüm. Birkaç dakika sonra muavin ve orta yaşlı başka bir görevli kadının yanındaydı. Biraz daha sesli konuştukları için bu sefer durumu anlıyorduk. Genç kadın, otobüs kalkmadan önce bir kadının otobüse binip bir çanta bıraktığını, sonra otobüsten inip bir daha gelmediğini, çantada tehlikeli bir şey olabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Orta yaşlı adam kadının gösterdiği yerden ufak bir sırt çanta ve bir kadın montu çıkarttı ve çantayı göstererek “bu mu?” diye sordu. Kadından onayı aldıktan sonra “muhtemelen bir yolcu yanlışlıkla bu otobüse eşyalarını bıraktı ama diğer otobüse bindi” dedi ve eliyle çantayı yokladıktan sonra fermuarını açtı. “Elbiseler var, hatta cep telefonu bile burada” dedi. Ardından öne doğru gidip, AŞTİ’yi aradı ve unutulmuş çanta için gelip giden var mı diye sordu. Son bir yıldır ülkede yaşanan patlamalar nedeniyle insanların ne kadar tedirgin olduklarının bariz bir örneğini yaşıyorduk.

Yolculuğumuz sırasında kardan ötürü gri renge bürünmüş ağaçlar oldukça enteresan görünüyordu.

Otobüsümüz neredeyse tüm otogarlarda durduğu için 14.30’da ancak Burdur otogarındaydık. Temmuz 2016’da Abreg ve Özge’yle yaptığımız Salda Gölü gezisinden sonra ikinci kez Burdur’a gelmiştim. Ama ilk kez merkezdeydim.

Otelin bulunduğu Ağlasun’a otogardan yaklaşık 2 saatte bir minibüs kalkıyordu. Şansımıza yarım saat kadar bekledik ve saat 3’te minibüsteki yerimizi aldık. Burdur otobüsü gibi minibüs de birçok yere girip çıktığı için 36 kilometrelik yolu yaklaşık 75 dakikada aldık ve 4.15’te Sagalassos Lodge’a ulaştık.

Odamızın, sabah güneşin doğunu da izleyebildiğimizi fark edeceğim, nefis dağ manzarası vardı.

Eşyaları yerleştikten sonra Burcu, Atilla, Alper, Güneşin ve Esra ile hotelin barında buluştuk. Bir şeyler atıştırıp, içtikten ve bol bol laklak ettikten sonra akşam yemeğine geçtik. Yemekler de hotelin manzarası ve odaları gibi oldukça başarılıydı.

Otel özellikle yabancı turist çekmek için kaliteyi üst seviyede tutarak işletiliyordu ve bunda da başarılı olmuşlardı. Fakat son yıllarda ülkede yaşananlar nedeniyle artık yabancı turistler gelmediği için kaliteden ödün vermeden yerli turistler çekmeye çalışıyorlardı ama işler hiç de iyi gitmiyordu.

Yemekten sonra yine bardaydık. Özellikle güneş battıktan sonra yüz göstermiş olan şiddetli rüzgâr sesi ara ara muhabbetimizi kesiyordu. Bol bol gülüp eğlendikten ve sabah 4,5 kilometre uzaklıktaki Sagalassos Antik Kenti’ne yürümeye karar verdikten sonra odalarımıza çekildik. Kafamı yastığa koyduğumda rüzgâr hala tüm şiddetiyle esiyordu.

27 Ocak 2017, Cuma

Sabah 9’da lezzetli kahvaltımızı mideye indirirken rüzgâr hala tüm şiddetiyle esmeye devam ediyordu ama bu, yürüyüş planımızı bozamazdı elbette! Saat 10 gibi lobide toplandık ve kapıyı açar açmaz rüzgârın şakasının olmadığın anladık. Yine de dışarı çıkıp birkaç adım atıp şansımızı denedik ama sert ve soğuk rüzgâr insanı perişan ediyordu. Yürüme planını rafa kaldırıp tek arabamız olduğu için iki sefer yapıp antik kente ulaşmaya karar verdik.

Atilla, Özge ve Güneşinle dağın eteklerinde kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru tırmanırken, yoldaki kar ve buz oranı artıyordu. Sagalassos’un girişinde arabayı park edip dışarı çıktığımızda aşağıdaki rüzgâr ve soğuğun iki katıyla karşılaşıyorduk. “Bu havada dolaşabilir miyiz sizce?” diye şansımızı zorladığımız görevli, kısa bir süre şaşkınlıkla bizi süzdükten sonra kısaca, “canınızı seviyorsanız bir an önce topuklayın ve hava ısınınca geri gelin!” dedi. Cevabımızı almıştık ama ben yine de kısa bir çekim yapmak konusunda ısrarlıydım. Kafamdaki süre 5 dakikaydı ama 4. dakikasında donmak üzere olduğumu fark edip telefonu kapattım ve arabaya atladım. Hava -9 ama rüzgâr nedeniyle hissedilebilir -14 derece idi…

Hotele vardıktan sonra Burdur’a gitmeye karar verdik ama tek arabamızın vardı ve biz 7 kişiydik. Önce minibüs kiralama fikri üzerinde kısa bir süre dolansak da sonradan “36 kilometre sonuçta!” diyerek arabaya doluştuk. Kişisel araba yolculuğu kariyerim boyunca “en fazla yetişkinin aynı anda bindiği araba”da seyahat ediyordum. Atilla arabayı sürüyor, ben, şans eseri, yan koltukta yayılıyor ve diğer 5 arkadaş arka koltukta sıkışıyorlardı!

Burdur’a vardığımızda ilk durağımız kuzen Anıl’ın da “kesin gidin” dediği Burdur Müzesiydi.

Müzeye girince bizi ilk karşılayan, sabah dolaşamadığımız Sagalassos’da bulunan görkemli heykel ve eserlerdi.

Yaklaşık 2 metre yüksekliğindeki mermerden bacakları görünce Sagalassos’un ne kadar ihtişamlı bir yer olduğu anlaşılıyordu. Bilgi yazılarına göre bu ayaklar oldukça büyük bir imparator heykelin ayaklarıydı ve muhtemelen üst tarafı daha hafif ve yok olabilir bir malzemeden yapıldığı için sadece bu ayaklar günümüze kadar ulaşabilmişti.

Giriş katında bulunan bir başka ilgi çekici bölüm de Burdur’a 110 km uzaklıktaki Gölhisar ilçesinde bulunan Akdağ’ın eteklerindeki Likya antik kenti olan Kibyra’da bulunan heykel ve taş kabartmalarıydı. Özellikle gladyatörleri konu alan eserler oldukça ilgi çekiciydi.

Müzenin üst kısmında ise Burdur ilinin çevresindeki höyüklerde bulunan tarih öncesi (Prehistorik), Neolitik (8000 – 5500) ve Kalkolitik (5500 – 3200) çağlara ait takılar, küpler, çanaklar, dini motifler ve gündelik hayatta kullanılan eşyalar sergileniyordu.

Bu eşyaların şekilleri, üzerlerindeki motifler ve her şey bir yana bazılarının günümüzden 8 bin yıl önce kullanıldığını düşünmek oldukça büyüleyiciydi.

Müzeden çıkarken hepimiz oldukça etkilenmiştik. Atilla, “Burdur gözümde bir seviye birden yükseldi” diyordu.

Karnımızda ziller çalarken Özsarı’yı aramaya başladık. Birkaç kişiye sorduktan sonra adına tezat kırmızı tabelaları nedeniyle fark edemediğimizi düşündüğümüz Özsarı’daydık. Duvarda asılı duran afişteki yazıya göre kendi çiftlikleri vardı ve her şeyi kendileri üretiyorlardı. İki kişi et yemediği için peynirli pide, diğerleri ise Burdur şiş ve kuzu şiş sipariş ettiler.

Yemekler geldiğinde Burdur şişin aslına parmak şeklinde ince uzun köfte olduğunu fark ettim. Çok lezzetliydi ama asıl bizi şaşırtan hiçbir beklentimiz olmayan peynirli pide idi. Çünkü pastörize olmayan sütten kendileri tarafından üretilen ve künefe peyniri tadında, tuzsuz beyaz peynir nefisti!

Yemeğin üzerine kaymaklı tel kadayıfı söyledik. Hem kaymak, hem de az şekerli tel kadayıfı lezzetliydi.

Yemekten sonra tatlıcı Ensar’a uğrayıp eve götürmek için birkaç şey almaya karar verdik. Aslında aklımda sadece Burdur’un meşhur ceviz ezmesi vardı ama tatlıcıya girdikten sonra kazın ayağının öyle olmadığını fark ettim. Çünkü ceviz ezmesi yanında, kenevir tohumlu helva ve haşhaşı helva da nefisti. Bunlar dışında gerçek manda kaymağı ile yapılmış kaymaklı lokum da baş döndürücüydü ama bir yerde durmalıydık!

Bol bol ikram tatlıları yedikten ve paketleri yüklendikten sonra ikinci durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne doğru yürümeye başladık. Hiçbir mantığı olmadan yapılmış, ne eskiye, ne de yeniye uymayan, kimisi iki, kimisi üç-dört katlı ve yan yana duran biçimsiz evlerin arasından geçerken, Burdur müzesinde gördüğümüz ve çok etkilendiğimiz 2 bin yıl önce yapılmış görkemli yapılar aklıma geliyordu. Gerçekten de git gide daha da çirkinleşerek modernleşiyorduk!

Kısa bir süre sonra doğa tarihi müzesinin önündeydik. 1875’ten önce inşa edildiği düşünülen Kavaklı Rum Kilisesine kurulmuş olan ve Mart 2016’da açılışı yapılan müze ufak ama pek sevimliydi.

Müzedeki en ilgi çekici parça, Elmacıkta yapılan bir baraj kazısı sırasında bulunan mamut kemikleriydi.

Müze müdüründen Kavaklı Rum Kilisesi’nin bulunduğu bu bölgede daha önce çok fazla Rum ve Ermeni’nin yaşadığını öğrendik.

Akşam otele geri dönerken Güneşin’i yeni gelen arkadaşlara teslim ettiğimizden 6 kişiydik. 1477 rakımlı Çatak Beli’nde yolculuğumuza bir ara verdik ve nefis dağ fotoğrafları çektik.

Hotelde ekibimize Sancar, Gernant, Emine ve Yalçın da eklendi. Gelmeden önce “kuşçu ekibi” bol bol hamam muhabbeti yapmışlardı ama “teknik bir arıza” nedeniyle hamam çalışmıyordu. Bu yüzden moraller düşmüş olsa da saunaya karar verildi. İşin en eğlenceli yanı ise saunanın ardından buz gibi havuza “cumburlop” atlanmasıydı. Pek eğlenceli anlara şahitlik ettik.

Güzel bir akşam yemeğini ardından, geçtiğimiz barda bizi bir sürpriz bekliyordu. Otelin sahibi elinde gitarıyla çalıyor bizler de eşlik ediyorduk. Oldukça keyifliydi.

28 Ocak 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı daha sakin bir güne merhaba dedik. Kahvaltının ardından 9’da yeni gelenlerle birlikte arabalara atladık ve kuş gözlemlemek için ilk durağımız olan Burdur Gölü’ne doğru yola koyulduk.

Gernant ve Sancar’ın arabasını takip ederek gittiğimiz ilk durakta yol kötüleştiği için geri dönüp bir başka yere doğru ilerledik. Bir ara Burcu, yolun diğer tarafındaki sazlıklar arasında duran angıtları görüp heyecanla bizlere işaret etti. Arabayla biraz geriye gidip bir süre dürbünle izledikten sonra diğer arabalara yetiştiğimizde teleskopu kurup gölü tarıyorlardı. Fakat ne yazık ki birkaç kuş dışında işler kesattı.

Tekrar arabalara atlandı ve gölün farklı bir noktasına doğru yola koyuldu ama ne yazık ki sonuç değişmedi. Birkaç kuş dışında hiçbir şey yoktu. Bu arada Antalya’dan hotele doğru gitmekte olan Nilüfer aradı ve Bahtiyar’ın taş düşürdüğünü, bu yüzden de bir hastane aradıklarını söyledi. Morallerimiz bozulmuştu.

Tekrar arabalara bindik ve göl kenarında yer alan Lisinia Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi’ne gittik. Bizi bir gönüllü karşıladı ve merkezi dolaştırmaya başladı.

Doğada bulunmuş yaralı veya yavru vahşi hayvanlar merkezde iyileştirilip yeniden doğaya kazandırılmaya çalışılıyordu. Şahin, kartal, doğan, kurt, çakal, baykuş gibi birçok vahşi hayvanı görmek oldukça enteresandı. Merkezde yabani hayvanların bakımı dışında organik tarım çalışmaları da yapılıyordu. Lisinia’da Burçak, Nuri ve Yıldıray’da ekibe dâhil oldular.

Lisinia’dan çıktıktan sonra yönümüzü Salda Gölü’ne doğru çevirdik. Salda’ya varırken iyi haberi aldık; Bahtiyar iğneyi yemiş ve kendisine gelmişti. Hotele doğru ilerliyorlardı.

Midedeki ziller solo yaparken Sultan Pınarı adında göl kenarında bulunan bir lokantaya attık kendimizi. İçerisi ana baba günüydü. Kısa bir süre bekledikten sonra masaya otururken o kadar çok “açız” dedik ki, etrafımızda pervane oldular. Kısa bir sürede aperatifler, alabalık ve saç kavurma geldi masaya. Buranın bana göre en güzel yiyeceği ise, tahin ile birlikte servis edilen, kireçte yapılmış ince şeritli, hafif yumuşak kabak tatlısıydı.

Uzun yemek faslı sırasında Kerem ve ailesi de gruba eklendi. Onlar da yemeklerini yedikten sonra hep beraber Salda gölünün çevresinde dolaşmaya başladık.

Yaklaşık 6 ay önce, oldukça sıcakta kamp yaptığımız gölü bir de soğuk havada görmek ayrı bir güzeldi.

Beyaz kum ve turkuaz tonlarındaki göl yine nefis görünüyordu. Tek zorlayıcı olan ise esen dondurucu rüzgârdı. Birkaç fotoğraf çekindikten sonra dönüş yoluna geçtik.

Hotele vardığımızda saat 19’a geliyordu.

Güzel bir akşam yemeğinin ardından yeniden barda toplandık, muhabbet ettik, arada otelin sahibinin çaldığı birkaç şarkıyı dinledik ve ardından günü tamamladık.

29 Ocak 2017, Pazar

Pazar sabahı saat 8.30’da kalktık, bavulları topladık ve kahvaltıya indik. Gezinin benim için en heyecanlı yeri olan Sagalassos’a gitme vakti gelmişti.

Havanı 5-6 derece ve rüzgârsız olması çok büyük şanstı. Arabalara atladık ve karlarla kaplı antik kente ulaşıp dolaşmaya başladık.

İlk durağımız kentin girişinde yer alan ufak müzeydi. Müzede bulunan kentin maketi Sagalasos’un ne kadar büyük olduğu konusunda fikir veriyordu.

Kentin her açısından görülen nefis dağ manzaraları eşliğinde, ihtişamlı kalıntılar, kapılar, sütunlar arasında dolaşmak son derece büyüleyiciydi.

Bir ara Atilla’nın aklına bir fikir geldi. Cep telefonunu aldı ve kentin en heybetli sütunları karşısına geçip bize fikrini anlattı. Ortada 3 kişi sabit duracak, diğer kişiler de önce sütunların sağında poz vereceklerdi. Atilla panoromik olarak çekime devam ederken kadrajdan çıkanlar Arilla’nın arkasından koşup sütunların bu sefer de solunda  poz vereceklerdi. Böylece hem sağda, hem de solda olacaklardı. Sonuç harikaydı!

“Bir de ilkbaharını görmek gerek” diyerek gezimizi mutlu ve mesut bir şekilde sonlandırdık ve arabalara atlayıp dönüş yoluna başladık.

Bu sefer Gernart, Atilla ve Sancar ile birlikte Ankara’ya gidiyordum. Bol kahkahalı yolculuğumuz daha önce hiç gitmediğim, Eğridir ve Akşehir üzerindendi.

Eğridir’e doğru inişe geçtiğimizde gölün üstünde yer alan ve ilk anda ada olduğunu zannettiğim yarım ada doğrudan aklıma Gölyazı’yı getiriyordu.

Kısa bir mola için göl kenarında durduğumuzda gölün etrafındaki kayaların buz tutuğunu fark ettik. Çok enteresan görünüyorlardı.

Ufak bir kafeye geçip kahve içtik, simit ve açma yedik. Ardından arabaya atlayıp Ankara’ya doğru yolumuza hiç ara vermeden devam ettik. Eğridir gölü gerçekten çok güzel görünüyordu. Atilla, Eğridir gölü ile Beyşehir gölü arasında çok güzel bir ağaç yol olduğunu, akabinde de leyleklerle dolu bir mezarlığa ulaşıldığından bahsetti. Pek leziz bir fikirdi. Hemen bir sonraki “kamp planı” olarak not ettim.

18’de eve ulaştım. Her şeyiyle dört dörtlük nefis bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Gezi sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Gezinin video anısı…

Mehmet Ali Çetinkaya