Şub 22 2012

Kötü Satıcı

Futbol, sosyal bir aktivitedir. Taraflı ya da tarafsız birçok “futbolsever”, maç günü stadyumun yolunu tutar. Arabasını park edip, yoğunluğa göre gişelerde bir süre bekledikten sonra biletini satın alır. Stadın çevresinde bulunan mekânlarda maçın başlama saatine kadar oyalanır. Varsa maç programını satın alıp, az sonra izleyeceği karşılaşma ile ilgili ön bilgiler edinir. Biletini turnikedeki ilgili yere okutarak güvenliği geçer ve biletteki yönlendirmeleri takip edip koltuğunu bulur. Maç öncesi ya da sırasında temel ihtiyaçlarını gidermek için büfelerden yiyecek, içecek satın alır ya da tuvaletleri kullanır. Maçın bitiş düdüğü ile birlikte (ya da belki maçtan çok sıkılıp, karşılaşma sırasında) çıkışa yönelir. Ve arabasına ulaşıp yoluna devam eder…

Bu satırları okuduğunuzda birçoğumuzun aklına “iyi de, nerede?” sorusu geliyor.

Hangi şehrinde olursanız olun, Türkiye için çok fazlayı içeren bu satırlar, Avrupa’nın birçok ülkesi için çok azı anlatıyor. Mesela, Belçika’da ebeveynleri maça çekebilmek için karşılaşma süresince çocuklarına bakım hizmeti veriliyor. Giuseppe Meazza (San Siro)’ya daha rahat ulaşmanız ya da dönmeniz için ekstra seferler düzenleniyor. Güvenlik görevlileri stadın her yerinde danışma görevini üstleniyorlar. Santiago Bernabeu gibi statların dört tarafından yol dahi geçse, giriş çıkışların sağlıklı bir şekilde yapılması için ekstra önlemler alınıyor.

Uzun lafın kısası, konuyla ilgili tüm kurumlar, maç günü karşılaşmayı rahat bir şekilde seyretmeniz için (kurdukları sistemlerle ve ekstra önlemlerle) olabildiğince büyük bir özveriyle çalışıyorlar.

Önce garip gelse de, biraz üzerinde düşününce bu uygulamaların aslında çok normal olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü bu özverili çalışma, ticaretin en temel kuralından ileri geliyor: “Eğer bir hizmeti satmak istiyorsanız, önce albenisini yaratmalısınız, ardından da onu en iyi şekilde alıcılara sunmalısınız.”

Futbolun ülkedeki albenisini yaratmakta en büyük sorumluluk Futbol Federasyonuna aittir. Bu konuya başka bir yazımda değineceğim ama kısaca Federasyon, ülkede oynanan futbolu daha cazip hale getirmek için rekabet ortamını yaratmalı, her türlü denetlemeyi yapmalı, kuralları herkese eşit olarak uygulayarak “güven” ortamını oluşturmalıdır. Bunun yanı sıra futbolun tüm ülkede ilgi görmesi ve yayılması için, modern stadyumların içinde bulunduğu spor komplekslerinin inşa edilmesine ön ayaklık etmeli ve her yıl denetlemelidir.

Kulüpler ise biletlerini satın alan futbolseverlerin stadyuma gelişlerinden başlayarak, gidişlerine kadar, onlara en iyi hizmeti vermekle sorumludur. Bunun için, sunulan hizmetin profesyonel olarak basamaklandırılması ve her adımın, daha iyi nasıl sunulacağı üzerinde sürekli kafa yorulması gerekmektedir. Bugüne kadar her sıkıştıklarında, kaçış noktası olarak kullanmaya alıştıkları “güvenlik” kelimesinin yerine “güven” ve “samimiyet” kelimelerini kullanmayı öğrenmelidirler!

Fakat bugüne kadar, devletin (sanırım sadece Türk Telekom Arena) ve bazı belediyelerin destekleri ile yapılan birkaç stadyum dışında ne federasyon, ne de kulüpler bu konuda hiçbir çaba sarf etmemişlerdir. Zaten yapılan stadyumlar da sadece “yapı” olarak kalmış, eskisinin içinde ve çevresindeki tüm aksaklıklar aynı şekilde yenisine aktarılmıştır. Sonuçta kafa değil sadece gömlek değiştirilmiştir.

Parasını ödeyerek aldığınız maç bileti ile “kendi” stadyumunuzun girişlerindeki üst aramalarında (bazen ayakkabıları bile çıkartarak) gördüğünüz “terörist muamelesi”ni, tuvalet rezaletini, stat içinde doğru dürüst içecek ve yiyecek bulamayışı, gece maçlarından sonra stat çevrelerindeki güvensiz “loşlukları” birkaç kere yaşadıktan sonra, “aklı başındaki” futbolseverin bir kere daha maç izlemeye gelmesini beklemek sadece “saflık” olur.

Bir de işin deplasman boyutu var. Ama bu ülkenin en zengin 3 kulübünden birinin eski stadyumu olan ve onlarca kez Avrupa Kupası maçına da ev sahipliği yapan Ali Sami Yen’in deplasman girişlerinin durumu düşünüldüğünde bile bu ülkede futbolsevere verilen değer ortaya çıkacaktır.

Bu satıları okuyanların aklına hemen deplasmana giden ve olay çıkaran holiganlar gelecektir. Ya da “kolaya kaçıp” üst-baş aramasının “güvenlik” için şart olduğu düşünülecektir. Ama Avrupa’da üst-baş araması yapılmadan biletinizi alıp rahatça maçınızı izleyebilirsiniz. Çünkü orada güvenlik, içerideki görevliler ve “taraftarlar” tarafından sağlanmaktadır. Elbette bunun sağlıklı bir şekilde yürümesi de kulübün ve federasyonun ortak hareket etmesi ile olur.

2008’de Kayserispor ile oynayacağımız Türkiye Kupası final maçını izlemek için Bursa Atatürk stadyumuna gitmiştim. Ankara’da yaşadığımız sorunların benzerleri orada da vardı. Bu maçtan iki yıl sonra Bursaspor ile Valencia arasında oynanan Şampiyonlar Ligi maçı için aynı stada yolum düştüğünde şoke olmuştum. Stadın birçok yeri yenilenmişti. Elbette bazı şeyler “göstermelik” idi ama yine de bu değişim çok hoşuma gitmişti. Fakat bu iyileştirme çalışmalarında ne Bursaspor kulübünün ne de Türk Futbol Federasyonu’nun “istekli / planlı” bir çalışması söz konusu değildi. Uygulama, UEFA’nın Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak takımlara getirdiği zorunluluklar yüzünden yapılmıştı. Yani bu çalışma ne maçı izleyecek seyircinin rahatlığı için, ne de milyon dolarlık futbolcuların düzgün bir zeminde mücadele etmesi için yapılmıştı!

İşin en ilginç yanı ise, 43 sezondur Türkiye’nin en üst futbol liginde yer alan Bursaspor’un stadında bile UEFA’nın şart koştuğu “temel ve basit” özelliklerin bulunmayışıydı. Varın, alt liglerde yer alan takımların oynadığı statların durumlarını siz düşünün.

Bu ülkenin futbol çarpıklıklarını yazmaya/konuşmaya başladığınızda hep aynı yere varıyorsunuz: eşitsizlik ve denetimsizlik. Bu konuda da bunun örnekleri mevcut. Ama herhalde, Türkiye futbolunda sadece bu konuda bir eşitlik var. O da stadyumda maç izlemeyi seven tüm futbolseverlere çektirilen cefa! İstanbul’un 3 büyük takımı ya da herhangi bir Anadolu takımının stadyumunda maç izlediğinizde benzer muamelelerle karşılaşıyorsunuz.

Kısacası kötü satıcı, size çürük elmalarını satıyor ve karşılığında da sevdiğinizi söylemenizi bekliyor…

Share

Şub 22 2012

Looking for İstanbul

Dünyaca ünlü futbolcu Eric Canton’nın İstanbul’a geldiğini ilk kez Banu Yelkovan’ın twitinden öğrenmiştim. Sonraları bu ziyaretin Galatasaray-Fenerbahçe arasındaki rekabeti anlatan bir belgeselin çekimleri için olduğunu öğrenecektim.

2007 yılında çekilen Football Hooligans International (en.wikipedia’ya göre: The Real Football Factories International) belgeselinde de Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti konu edilmişti. Belgeselde her iki takımın önde gelen taraftar gruplarının liderleri rol almış ve “diğer” takım taraftarlarından açık açık nefret ettiklerini anlatmışlardı. Hatta Fenerbahçeli bir taraftarın, derbi maçlarından birinde rakip taraftarlar arasında üniversiteden arkadaşları olmasına rağmen elinde yanan meşaleyi “arkadaşım olabilirler ama Galatasaraylılar sonuçta” deyip fırlatmasını övgüyle anlattığı bölüm ya da Galatasaraylı bir taraftarın Leeds’lilerin öldürülmesi ile ilgili olarak “olmasaydı iyiydi ama hak ettiler!” açıklamaları beni şaşkına çevirmişti. Türk futbolundan bir kere daha soğumuştum!

Looking for İstanbul’da da aynı konu işlenecek diye izlemek istemiyordum ama Tanıl Bora’nın tarihçi olarak belgeselde yer aldığını duyunca izlemeye karar verdim. Canal+’nın web sitesinde yayınlanan belgeselin anlatımlar Fransızca, röportajlar ise orijinal dilinde veriliyor. Özge’nin Fransızca bölümlerde yaptığı çeviriler sayesinde belgeseli dün gece izledik.

53 dakikalık belgesel, futbolun Türkiye’ye ve İstanbul’a nasıl geldiğinin anlatılmasıyla başlıyor. Galatasaray ve Fenerbahçe’nin kurulma öyküleri ve ardından bir yandan Cumhuriyetin kurulması ve bir yandan da ilgili takımların tarihleri anlatılıyor. Galatasaray’ın önde gelen taraftar gruplarından birileriyle konuşuluyor. Orta yaşlarda olan ve bol bol “futbol eskidendi, nerede o günler” sözlerini kullanan bu taraftarların yanında birkaç tane de 20lerin başlarında taraftarlar var. Onlara eskiyi anlatıyorlar. Fenerbahçe tarafında ise kulüpten bir kadın yüzücü ve birkaç 20lerin başında taraftar var. Fenerbahçe taraftar gruplarından birilerinin belgeselde yer almamış olması ilginç bir ayrıntı.

1900’lerin ilk günlerinden başlayıp 2000 yılında Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasına kadar geçen sürecin anlatıldığı belgeselde bazı futbolcu, teknik adam ve ünlü taraftarla da konuşuluyor.

Tarihi anlatımlar sırasında söz Tanıl Bora’ya geliyor. O da ilgili dönemle ilgili bilgiler aktarıyor. Benim ilgimi çeken bölüm de bunlar aslında. Çünkü Tanıl Bora, Atatürk’ün aslında hiçbir takımla kesin bir bağının olmadığını, 1980 darbesinin futbol üzerindeki etkilerini, siyasetin bazı dokunuşlarını, Türk takımlarının Avrupa Kupalarındaki maçlarının çok fazla önemsenmesinin arkasında yatan sebeplerini kısa kısa anlatıyor. Bu dokunuşlar aslında belgesele güzel bir derinlik katıyor ve değerini arttırıyor. Çünkü bu söylemlerden bazıları (Atatürk’ün takım tutmaması, Şükrü Saraçoğlu ve siyasetin dokunuşları, Avrupa Kupalarındaki Türk takım maçlarına yüklenen fazla değer) ülkemizdeki herhangi bir futbol programda dahi dile getiril(e)miyor.

Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu şike soruşturması ve Aziz Yıldırım’ın tutuklanma süreçlerinin de kısaca üzerinde durulduğu belgesel 7 Aralık’ta oynanan ve Galatasaray’ın 3-1 galibiyetiyle sona eren Fenerbahçe maçından görüntülerle sona eriyor.

Bir futbolsever olarak, iki takım taraftarları arasındaki ufak-tefek laf sokmalarına “bir şekilde” alıştım ama son bölümde Galatasaray taraftarı Emin’in övünerek Arsenal maçı ile ilgili olarak anlattıkları yine kanımı dondurdu ve bir kere daha “Türkiye’de futbol gerçekten buysa ben yokum!” dedim.

Emin: “Kopenag’da, benim için çılgınlık. En az 5000 İngiliz’e karşı 50 kişi saldırdık. Saçma sapan ama çılgınlık herhalde. Yani arkası gözükmüyor insanların. İngilizlerin. 50 kişiyi geçmezdik yani. Herhalde budur. Resmen ölüme gittim orada!”

Share

Şub 20 2012

The Big Lebowski (Büyük Lebowski)

Son zamanlarda birkaç kez Pınar’ın bahsetmesi üzerine tekrar aklıma gelen Büyük Lebowski’yi 2000′lerin başında Star’da yarım yamalak izlediğimi hatırlıyorum. Filmle alakalı olarak aklımda sadece birkaç sahne (kapı açılmasın diye yere tahta çivilemesi gibi) ve sürekli bownling oynadıkları kalmış.

Joel ve Ethan Coen’in yazıp, yönettiği 1998 yapımı suç-komedi filmi Büyük Lebowski, şu anda 8.2 puanla imdb’nin en iyi 250 listesinde 133. sırada yer alıyor. Büyük Lebowski için “internet dünyasının yarattığı ilk kült film” deniyor. Çünkü 15 milyon dolara malolan film sadece 17 milyon dolar gişe yapmış.

Her şey Los Angeles’da yaşayan işsiz-güçsüz, rahat tavırlı, tüm gününü Walter Sobchak (John Goodman) ve Theodore Donald ‘Donny’ Kerabatsos (Steve Buscemi)  ile bowling salonunda geçiren Jeff “The Dude / Ahbap” Lebowski (Jeff Bridges)’nin milyoner Jeffrey Lebowski – The Big Lebowski (David Huddleston) ile karıştırılıp evinin basılmasıyla başlar. Saldırganlardan birinin Ahbap’ın halısına işemesine kızan Lebowski, milyoner Lebowski’nin malikanesine gidip durumu anlatmak ister ama milyoner, Lebowski’yi dinlemez bile. Bir de fırça atar. Birkaç gün sonra milyoner, Ahbap’ı çağırıp genç eşi Bunny Lebowski (Tara Reid)’nin kaçırıldığını ve bunu evini basanların yapmış olabileceğini söyler. Ona içinde 1 milyon dolar bulunan bir çanta verip fidyecilere teslim etmesini ister. Walter’ın 1 milyon doları kendilerine alıp fidyecilere kirli iç çamaşırlarını doldurduğu çantayı vermesi ile olaylar birbirine karışır…

Filmde Ahbap’ın aşırı rahat hareketleri ve Walter’ın her şeyi bilen, her şeye karışan tavırları çok güzel. Birçok sahnede kahkahalara boğuluyorsunuz. Benim filmdeki en favori sahnem Walter’ın Larry’nin arabasına saldırdığı sahne ve sonrası… Zaten bana göre filmin başından sonuna kadar en enteresan “karakter/unsur” Ahbap’ın arabası…

Share

Şub 19 2012

Bir… Şey…

aslında… sadece… içini doldurmaya çabaladığını fark ettiğin anlar… zamanın… hayatın… hayatının… boş olmaması için… boş kalmaması için… geride… arkada… bir şeyler bırakmak için… sadece kendinin görebileceği… silik bile olsa… izler bırakmak… belki de… sadece… her zamanki gibi… herkes gibi… kendini tatmin etmek için… düşününce… düşleyince… en azında bir… şey… için…

22:34-22:41

Share

Şub 19 2012

Değersiz

aslında her şeyin bir oyun olduğunu düşündüğün anlar… gibi… elde olmayan bir sürü kontrolsüz şeyin havada uçuştuğu saçmalıkların toplamı… aynı değerde değersiz/gereksiz… yaşanmışlıkların üzerine pislediği… durup önemsemekle devam etmek arasındaki seçimlerin karanlık yolda yönünü tayin ettiği…

17:51-17:56

Share

Şub 18 2012

True Grit (İz Peşinde)

Sanırım en son izlediğim Western filmi Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford) idi. Çok hoşuma gitmişti. Bunun en büyük sebeplerinden biri gerçekliğiydi. Sürekli büyütülerek ve çarpıtılarak efsane haline gelen vahşi-batı zamanının daha gerçekçi bir uyarlamasıydı. Tıpkı Affedilmeyen (Unforgiven) gibi. İz Peşinde de gerçekliği ile aynı lezzette bir western olmuş.

İz Peşinde’yi Charles Portis’in 1968′de yayınladığı aynı adlı romanından Coen kardeşler (Ethan Coen ve Joel Coen) hem uyarlamış hem de yönetmişler. Film ikinci uyarlamaymış. İlk kez 1969′da uyarlanan ve Henry Hathaway tarafından yönetmiş filmde John Wayne, Glen Campbell ve Kim Darby rol almışlar.

Tom Chaney (Josh Brolin), 14 yaşındaki Mattie Ross’un (Hailee Steinfeld) babasını öldürmüş ve kızılderililerin bölgesine kaçmıştır. Mattie, Chaney’i bulmak için babasının öldürüldüğü kasabaya gelir ve “ödül avcısı” Rooster Cogburn (Jeff Bridges)’i kiralar. Akşam LaBoeuf (Matt Damon) adından bir “ödül avcısı” Mattie’ye gelir ve Chaney’in Texas’da bir senatör öldürdüğünü ve üzerine büyük bir ödül koyulduğunu söyler. Onlara katılmak ister. Fakat Chaney’i öldürüp babasının intikamını almak isteyen Mattie bu isteği kabul etmez. Sabah Cogburn, Mattie’ye Chaney’i bulup geleceğini ve kendisini takip etmemesini söylediği bir mektup bırakıp yola çıkmıştır. Mattie’de onu bulmak için yola koyulur ve Cogburn ile LaBoeuf’in ortak hareket ettiklerini görür…

Jeff Bridges’in hayatta bir amacı kalmayan, umursamaz ama işini bilen yaşlı bir “ödül avcısını” oynarken sürekli soluk soluğa kalması bir süre sonra sizi de etkisine alıyor. Onu izlerken yorulduğunuz hissediyorsunuz. Film sırasında 14 yaşında olan 15.000 aday arasından seçilen Hailee Steinfeld’in oyunculuğu (ki en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında birçok ödülü kazanmış) ve oynadığı roldeki Matrie’nin çokbilmişliği de gayet eğlenceli.

Filmdeki favori sahnem ise Jeff Bridges’in uğradıkları bir kulübenin önünde oynayan 2 çocuğu önünden çekmek için pataklaması. Özellikle sağ ayağının tersi ile yaptığı ani hamle! Gerçi kulübeden çıktıktan sonraki hareketi de çok iyi… Çok güldüm…

Share

Şub 17 2012

Wild Things (Vahşi Şeyler)

İzleyeceğim filmler hakkında genelde bilgi almayı sevmiyorum. Bazen sadece oyuncuları biliyorum ya da aldığı ödülleri. Böyle olunca da her şey sürpriz oluyor. 1998′de bu filmi izlemeden önce aklımda sadece Scream’den tanıdığım Neve Cample’ın rol aldığı bilgisi vardı. Sürekli ters köşe yapan senaryosu nedeniyle çok sevmiştim. Tabi Denise Richards’ı da atlamamak gerek. 2001’de Dolby Digital ses sistemine sahip olduktan sonra aldığım ilk orjinal DVD Vahşi Şeyler’di. Karum’un 2. katındaki bir DVD’ciden almıştım.

Dün, yıllar sonra bir kere daha izledim ve ters köşe kurgusundan ötürü yine sevdim. Özellikle film bittikten sonra hikayedeki bazı ” üstü kapalı” bölümlerin ekrana gelmesi yine hoşuma gitti.

Film hakkında biraz araştırma yapınca, Vahşi Şeylerin erotik sahnelerinden dolayı çok tepki gördüğü ile ilgili yazılar vardı. Aklıma Temel İçgüdü geldi. Galiba günümüzdeki filmlere bakınca yapılan eleştirilerin birçoğunun dönemli ilgili olduğunu görüyorsunuz.

Vahşi Şeyler’i, Stephen Peters yazmış ve John McNaughton yönetmiş.

Lisede rehber öğretmen olan Sam Lombardo (Matt Dillon), bölgenin en zengin ailelerinden birinin kızı olan Kelly Van Ryan (Denise Richards) tarafından tecavüzle suçlanır. Bir süre sonra bu suçlamaya sessiz ve vamp bir kız olan Suzie Toller (Neve Campbell) da katılır ve Lombardo’nun kendisine de tecavüz ettiğini söyler. Dava sürecinde bu suçlamanın Kelly ve Suzie arasında kurulmuş bir tezgah olduğu ortaya çıkar. Lombardo, Kelly’nin ailesine tazminat davası açar ve kazanır. Dedektif Ray Duquette (Kevin Bacon) bu olaylarda Lombardo’nun da parmağı olduğu söyleyip davanın üzerine gider…

Share

Şub 15 2012

Ayık

hissettiğin anlar… nefes aldığını… yaşadığını… ilk kez gibi… uyanmak gibi… zamanın durması gibi… geçmişi düşününce… devasa zaman yığını içerisinde ayık anların azlığıyla yüzleştiğin… sanki geri kalanların hepsinde sarhoşmuşsun gibi… iplerin başkalarının ellerindeymiş gibi… sen değil gibi… sürekli koşmanın algını azaltması gibi… içini boşaltması… varmışsın… ama… içinde sen yokmuşsun gibi… yaşamamışsın gibi… hikayeni bir başkasının dillendirmesi gibi…

08:47-11:11

Share

Şub 14 2012

The Artist (Artist)

Sessiz sinema deyince aklıma 3 bilgi düşüyor. Bunlardan ilki Kerem abinin ısrarıyla izlediğim ve çok şaşırdığım 1925 yapımı Potemkin Zırhlısı (Battleship Potemkin / Bronenosets Potyomkin). İkincisi küçükken televizyonda kısa kısa gördüğüm Şarlo. Üçüncüsü ise Chuck Palahniuk’ın Ölüm Pornosu romanında yer alan, Hollywood’un sessiz sinemadan sesli sinemaya geçerken yaşanan değişimi anlattığı bölüm. Filme gitmeden önce hakkında sadece sessiz film olduğunu bildiğim Artist’in konusunda bu bölümün yer alması da benim için ilginç bir rastlantı oldu.

2011 Fransa yapımı olan romantik-drama filmi Artist’i Michel Hazanavicius yazıp yönetmiş. Film şu anda 8.4 puanla imdb’nin en iyi 250 film listesinde 124. sırada yer alıyor. 2012 Altın Küre’lerinde en İyi film, müzik ve aktör ödüllerini kazanan Artist aynı zamanda 10 dalda Oscar adayı.

1927 yılında Hollywood’un en ünlü aktörü George Valentin (Jean Dujardin) dir. Filmin girişinde Valentine’in şaşalı yaşamı gözler önüne serilir. Son filminin galasının çıkışında kalabalığın önünde pozlar verirken hayranlarından Peppy Miller (Bérénice Bejo) elinden düşen bir şeyi almak için eğilir. Tam o sırada Valentin ile çarpışırlar. Valentin önce şaşırır ama sonra onu da şovunda kullanmaya başlar. Peppy de havaya girer ve pozlar vermeye başlar. Peppy’nin Valentin’i yanağından öptüğü kare bir sonraki gün “kim bu kız” başlığı ile gazetelere yansır. Peppy şansını denemek için çekim stüdyosuna gider. Valentin’in de rol aldığı filmde dansçı kız rolünü kapar. Aralarında bir yakınlaşma başlar.

Bu arada Hollywood yavaş yavaş sesli sinemayla tanışmaktadır. Yapımcı Al Zimmer (John Goodman), Valentin’e durumdan bahseder ve bir demo yapar. Ama Valentin bunun asla gerçekleşmeyeceğini söyleyerek Zimmer’i küçümser. Gel zaman git zaman bir yandan sesli film çağı başlar bir yandan da ekonomik kriz patlak verir. Peppy’nin yıldızı parlarken, Valentin’in yıldızı ve hayatı gün geçtikçe sönmektedir…

Artist’in tamamen sessiz film yıllarında kullanılan tekniklerle, siyah-beyaz ve sessiz olarak çekilmesi başlı başına çok güzel ve etkileyici bir düşünce. Filmin girişinde 1920′lerdeki sessiz filmlerin sinemada nasıl sahnelendiğini görmek ilginç geliyor. Sahne sonlarında ekrana gelen yazıların Türkçe olması garip ve güzel bir ayrıntı. Peppy’nin ilk çekimden sonra teşekkür etmek için Valentin’in odasına gitmesi ve onu bulamayınca smokinine sarıldığı sahne çok güzel. Son sahnede sadece sessiz sinema koşullarında yapılabilecek şaşırtmaca ise çok enteresan.

Filmin birkaç yerinde ve sonunda yer alan dans sahnesi sırasında içimden aynı şekilde dans etmek geldi. Sinema salonundan çıkarken önümüzdeki çiftteki erkeğin birkaç kere aynı şekilde dans etmeye çalışması ise çok hoşuma gitti.

Yazıda çok fazla “çok” kullandığımın farkındayım ama Artist’i gerçekten çok sevdim :)

Ek bölüm: Yazıyı yayınladıktan sonra Zeynep, “filmdeki köpekten neden bahsetmedin” dedi. Büyük ayıp etmişim, zira Uggie filmdeki en ilgi çekici oyunculardan biri. Hem hikâyedeki rolü hem de alışkın olmadığımız sessiz filmin ilerlemesinde katkısı büyük. İşin en ilginç yanlarından biri ise, Uggie hakkında en.wikipedia’da bir “aktör” sayfasının hazırlanılmış olması. Bu sayfada yaşamı, kariyeri, ailesi, ödülleri ve bilgileri yer alıyor.

Araştırırken bir ilginç bilgiye daha ulaştım; Artist, güzel eleştiriler alınca internette “Uggie’yi Dikkate Alın” adında bir kampanya başlatılmış ve en iyi aktör dalında aday yapılması istenmiş. Örnek olarak da efsaneye göre 1929 yılındaki ilk Oscar ödüllerinde en iyi erkek oyuncu dalında yapılan kapalı oylamada en çok oyu “Rin Tin Tin” adındaki bir Alman çoban köpeğinin aldığını öne sürmüşler. Tabi kabul görmemiş ve ödül Emil Jannings’e verilmiş. 14 yaşına kadar yaşayan Rin Tin Tin’in 19 filmde oynamış, birçok radio ve televizyon programında, dizisinde de rol almış…

Share

Şub 12 2012

(Bölüm 17), Sinek Isırıklarının Müellifi, Barış Bıçakçı

Almanya da, Kara Ormanlar’ın kıyısında, içinden nehirler geçen, taş köprüleri ve dik çatılı binaları olan bir şehirde yaşamış, yüzlerce yıllık ağaçlara sırtını dayamış, eski kadifeleri okşamış, kararmış gümüş kadehlerde yıllanmış şaraplar içmiş bir filozof, insanın cisimleşmiş zaman olduğunu söylemişti.

Cemil ise toplu konutlarda yaşıyordu; insan ile zaman arasındaki bu köklü ilişkiyi hissedebileceği bir hayat sürmüyordu. Sadece, bütün küçük burjuvalar gibi o da zamanın geçişini mesele ediyor, nesne olarak her türlü saati çok sevdiği halde kol saati taşımayı hiç sevmiyordu.

Bir gün halı saha maçına giderken, daha birinci etaptan çıkmadan otobüse yaşlı bir adam bindi, Cemil’in ön çaprazındaki koltuğa oturdu. Akşamüzeri toplu konutlardan şehir far merkezine pek az insan gittiğinden otobüs boştu. Adam sevimli ama huzursuzdu, saatine bakıp duruyordu. Bir yere mi yetişecek acaba, diye düşündü Cemil. Otobüs toplu konut bölgesinden çıkıp Şeker Fabrikasının nizamiyesine doğru yol alırken adam döndü, “Saatiniz var mı?” diye sordu. Cemil kollarını göstererek, “Maalesef yok!” dedi. Adamın kol saati olduğu halde kendisine saat sorması Cemil’e tuhaf geldi, ama sonra, vardır bir nedeni, diye düşündü. Belki de adam özel görelilik kuramıyla ilgili bir araştırma yapıyordu.’ Otobüs İstanbul Yoluna çıktığında yaşlı adamın huzursuzluğu ve sevimliliği arttı. Cemil cüzdanından otobüs kartım çıkarmaya yeltendi, makine kalan parayla birlikte biniş saatini de basıyordu kartın üzerine, oradan bakıp saati yaklaşık olarak söyleyebilirdi. Bu sırada yaşlı adam saatli kolunu Cemil’e doğru uzattı, “Benim saatim var aslında, çalışıyor da. Ama torunlarım, yaramazlar, bazen ben uyurken saatimi kurcalıyorlar, ileri veya geri alıyorlar, ben fark edemiyorum. Hep şüphe ediyorum. Acaba yaptılar mı yine bir muzırlık, diye hep şüphe ediyorum. Teyit etme ihtiyacı duyuyorum. Onun için sordum.” Adamın bunu gülümseyerek, neşeyle anlatması Cemil’in çok hoşuna gitti. Kendi kendine gülerek dışarıyı seyreden yaşlı adama baktı. Zamanın elinde oyuncak olmaktan bir biçimde kurtulduğumuzda, diye düşündü, bu kez gençlerin elinde oyuncak oluyoruz.

Bu olaydan bir hafta kadar sonra evdeki masa saati bozuldu. Saat en az elli yıllıktı. Cemil onu boyunun ancak ulaştığı bir sehpanın üzerinde gördüğünü hatırlıyordu. Annesinin hayatta olduğu zamanlar. Anne hayatta, baba hayatta, saat yeni ve çok yuvarlak çok güzel yuvarlak.

Şimdi bozulmuştu, kurma düğmesi dönmüyordu. Zembereği kırılmış olabilirdi, durmadan başa dönmek yorar, metalleri de insanları da. Dörde on kalanın kesinliği de yol açmış olabilirdi zembereğin kırılmasına, çünkü kesinlik de yorar.

Yürüyüşe çıkmadan önce masa saatim küçük bir naylon poşete koyup yanına aldı.

Saati evin dışına çıkarmak onu huzursuz ediyordu. Yanlış bir iş yapıyorum duygusu… Elinde naylon poşet ile iş merkezinin ikinci katına çıktı. Camekânında kol saatlerinin, pilli masa saatlerinin ve renkli ambalajlar içinde irili ufaklı bir sürü pilin sergilendiği tamirciye girdi. Dükkân küçücüktü, kapıdan içeri bir adım atınca üzeri kalın camla kaplı yüksek tezgâhla karşı karşıya kaldı. Küçük tornavidalar, penseler, cımbızlar, büyüteçler güven vericiydi. Tamirci başını eğmiş, kendini işine kaptırmıştı, elleri görünmüyordu. Adamı öyle kendini işe kaptırmış görünce cemil’in huzursuzluğu bir an için geçer gibi oldu. Ama tamirci başını kaldırıp yüzünü gösterdiğinde yine o yanlış bir iş yapıyorum duygusu içine çöreklendi. Keçisakallı bir adamdı, Cemil birden ona güvenemeyeceğini hissetti. Oysa bu dünyada bir saat tamircisine güvenemeyeceksin de kime güveneceksin! Yüksek bir tezgâhın önünde durmak mide bulantısına benzer bir itaat duygusuna yol açtı. Derin bir nefes aldı, saati poşetten çıkarıp gösterdi, sorunu anlattı.

Cemil bir an için, saat tamircisinin, kendisine ilanı aşk edilmiş bir genç kızın saflığıyla “Neden ben?” diye soracağını sandı.

“Yarın bu saatlerde hazır olur,” dedi tamirci. O gün Cemil birinci etabın çevresinde yaptığı yürüyüş boyunca topalladı. Yürüdüğü yolun Etimesgut’u, Şeker Fabrikası’nın geniş arazisini ve tren yolunu gören kısmında başını kaldırıp manzaraya bakmadı. Yeni açılan bir giyim mağazasının önündeki palyaço, enine san çizgileri olan kırmızı çoraplarını dizine doğru çekti. Bir askeri yük uçağı toplu konut binalarına çarpacakmış gibi alçaktan gürültüyle geçti. Saat bozulmuştu ama hayat yine de gökyüzünün mavi kadranının önünde dönmeye devam ediyordu. Peh!

Akşam Nazlı’nın gelmesine yakın makarna pişirdi. Ceviz, peynir ve havuç salatası eşliğinde yediler. Çay içtiler, kabak çekirdeği çitlediler. Simply Red’in A New Flame albümünü dinlerken Cemil iyice huzursuzlandı. Albüm en az yirmi yıllıktı, seslerden değil hatıralardan müteşekkildi ve merkez yer değiştirmişti, artık ev değildi, saat tamircisiydi…

Nazlı, Cemil’in huzursuzluğunun yayınevinden haber beklemesiyle ilgili olduğunu düşündü. “Yayınevinden bir haber var mı?” diye sordu.

“Yok!” dedi Cemil. “Yok, bekliyorum. Bu arada kendi kendime editörle konuşup duruyorum.”

“Niye? Editör güzel bir kadındı herhalde.”

“Evet,” dedi Cemil ve bir şey kırıldı Nazlı’nın içinde Cemil’in içinde. Şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar.

“Sormam seni rahatsız ediyor mu?”

‘Saatin evde olmaması beni tedirgin ediyor.”

“Ah Cemil!” diye karşılık verdi ona Nazlı, “Seni ne tedirgin etmiyor ki!”

Cemil ertesi gün saati tamirden almaya gittiğinde dükkânın kapalı olduğunu gördü. Kapının camından baktı. saat dağılmış bir halde tezgâhın üzerindeydi. Tepesindeki çan sökülmüş, kadran cam muhafazanın ve metal çerçevenin içinden çıkarılmış, çarklar, maşalar, zemberekler, kurma düğmeleri, irili ufaklı vidalar ve somunlar tezgâhın üzerine dağılmıştı. Cemil bütün bunlar bir canlının iç organlarıymış gibi soluğunu tutarak baktı: Bir hayat belirtisi var mı? Kıpırdayan bir şey? Nabız? Kulakları uğulduyordu. Dükkânın önünde volta attı, komşu dükkânlara tamirciyi sordu. “Şimdi gelir,” dediler. İş merkezinin ikinci katında döndü durdu, giriş katındaki kuruyemişçinin önünde bahis kuponu dolduran insanları seyretti. Tamirci ortalıkta yoktu. Eve dönmeye karar verdi. iş merkezinden çıkarken tamirciyi gördü. Sakin olmaya çalışarak, “Saat için gelmiştim,” dedi. Tamirci, “Akşama hazır olacak,” dedi. Cemil, “Saat hususi bir şeydir, hatta mahrem bir şeydir Saat bir sırdır. Bunu en iyi sizin idrak etmeniz lazım gelirdi. Onu… Saati… Nasıl öyle ulu orta tezgâha yayarsınız!” diye çıkıştı. Nedense, bir saatçiyle konuşurken eski kelimeler kullanması gerektiğini düşünüyordu.

“Elimdekiler uymadı, Ulus’tan yeni zemberek almaya gitmiştim,” diye cevap verdi tamirci, elindeki küçük siyah naylon poşeti gösterdi.

Cemil hoşnutsuzlukla başını salladı. Akşam yine uğrayacağım söyledi. İnsanlara laf anlatılamıyordu, zaman konusunda.

Evde, koltuğuna oturmuş akşam olmasını beklerken birkaç bira içti ve saatçinin tezgâhı üzerinde gördüklerinin kendi iç organları olduğunu anlayıverdi. Evet, tezgâhın üzerinde parçalanmış dağılmış yatan şey, Cemil’in kendisinden başka bir şey değildi.

İşte bu da toplu konutlarda yaşayan bilinin payına düşen felsefe. Üç gram. İlaç niyetine.

Share