porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

Antalya Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 485 km.

Birkaç hafta önce Fatih Korhan’la, artık aramızda klasikleşen Cavcav vs Muhalefet muhabbetlerinden birini yaparken, “Antalya ve/veya Bursa deplasmanına mı gitsek?” diye sormuş, ben de, “daha zaman var. Yaklaşınca planlayalım” diye cevaplamıştım. Günler günleri kovaladı ve 16. haftanın ilk günlerinde, Antalya’ya gitmeye karar verdik. İşin ilginç yanı ise, normalde günübirlik yaparız diye düşündüğüm planın konuştukça hafta sonun planına dönüşmesiydi. “Gitmişken tadını çıkartmak gerek” diye düşünen biri olarak, bu değişim canıma minnetti elbet!

Perşembe günü 13 TL’ye misafir tribününden biletlerimizi aldık.

8 Aralık 2017, Cuma

İşten çıkıp Korhan’la buluştuk ve yönümüzü Polatlı’ya çevirip deplasmana resmi olarak start verdik. Cuma gecesi olduğundan, bir süre tampon tampona ilerledikten sonra yol açıldı. Uzunca bir süredir yüz yüze görüşemediğimizden tüm yol boyunca tek muhabbet konumuz, “ne olacak bu Gençlerbirliği’nin hali”ydi. İkbal’de verdiğimiz yemek arasının ardından gece 1,5’ta Antalya’da eve vardığımızda muhabbetten olacak zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim bile.

9 Aralık 2017, Cumartesi

Sabah 9.45’te uyandığımda hava kapalıydı. İnterneti açtığımda Mehmet Soylu ve oğlu Ömer’in Ankara’dan, Mustafa Ateş ve baldızı Necla Ablanın da Muğla’dan maç için yola çıktıklarını öğreniyordum.

Hazırlanıp kahvaltı için dışarı çıktığımızda hafif hafif yağmur çiseliyordu. İlk iş olarak Konyaaltı plajına gidip Akdeniz’e selam vermek oldu.

Beyaz-gri-mavi tonlardaki devasa bulutların kapladığı gökyüzü ile denizin birleşimi ilginç bir manzara oluşturuyordu.

Bulduğu aralıklardan kendini gösterme gayretindeki güneşin denize uzanan huzmeleri, benim fotoğraftaki kötü kreasyonumu görmezden gelirsek, oldukça etkileyiciydi.

Harika Simit’te yaptığımız güzel bir kahvaltının ardından arabaya atlayıp, şehri kuşbakışı görmek için, 4 Şubatta açılışı yapılan Tünektepe Teleferiğine doğru yola koyulduk. Teleferiğe ulaştığımızda “Biz Anadolu’yuz” projesi kapsamında Silopi’den Antalya’ya gelmiş olan çocuklarla karşılaşıyorduk.

Bir süre sekizerli gruplar halinde yukarıya çıkışlarını bekledikten sonra biletimizi alıp teleferiğe bindik. Proje kapsamındaki otobüs şoförleriyle aynı kabinde yukarı doğru çıkarken, hemen solumda bulunan şoförün, ama şov ama gerçek, yükseklik korkusu olduğunu öğrenip, verdiği tepkilerden ötürü bol bol kahkaha attık. Henüz durumdan haberim yokken, ilk sallantıda benim elimi tutmasının şaşkınlığı da enteresandı doğrusu!

Teleferik sona doğru yaklaşırken yavaşlamaya başlaması ister istemez insanın, teleferik hattının çok dik olmasından ötürü kabinin tırmanırken zorlandığı hissine kapılmasını sağlıyordu.

Şehre yukarıdan bakmayı seven biri olarak, buraya geldiğimizden ötürü çok mutluydum. Şehrin üzerine sis çökmüş hali oldukça enteresan görünüyordu.

Korhan’la aynı karede yer almak için bir manzara belirleyip, Korhan’ın yerini ayarladıktan sonra süre sayacını kurup hızlıca yerimi aldığımda sesli uyarıyı açmadığımı fark edip, sesli bir şekilde durumu belirttiğimde telefonun ekranına bakan çocukların geriye doğru saydığını gördüm. Çekim bittiğinde de, “çekti” dediler. Çok hoşuma gitmişti, teşekkür ettim.

Diğer tarafta ise, devasa bulutlar ve ışık huzmeleriyle süslenmiş deniz manzarası eşsiz görünüyordu. Denizin üstünde yer alan balık çiftliğini görünce, az önce teleferikte şoförlerden birinin, “daha birkaç hafta önce deniz çiftliklerinin birinden 50 ton levreğin kaçtığını duydunuz mu?” sorusunu ve akabinde, “deniz levreğe doydu be!” dedikten sonra attığı kahkahayı anımsadım.

İnişe geçip arabayı alışveriş merkezine park ettikten sonra zaman geçirmek için içeride dolaşmaya başladık. Bu sırrada Korhan’ın atkısını işaret edip, “içeride vandallık yapmayalım Abi!” diyerek kahkaha attım. Migros’ta dolaşırken yeni çıkan bir rakı şişesini Korhan’a gösterdikten sonra yerine koyarken elimden kayması ve tuzla buz olması üzerine kahkaha atma sırası Korhan’daydı. İnanın isteyerek yapmadım! 🙂

Tam stadyumun karşısında yer alan ve demir parçalarından yapılmış, sinema çalışanlarını resmeden çok güzel heykellerin bulunduğu parkın içinden geçtik. Aklıma Oslo kalesinin bahçesinde yer alan, ölmüş asker heykelleri gelmişti.

Stadyuma ulaşmak için üst geçitten geçerken gördüğüm çıplak kadın heykeli, muhtemelen, Türkiye’de gördüğüm belediye yapımı ilk çıplak insan heykeliydi. Herhangi bir Avrupa kentinde ya da bu konunun zirvesi olan Oslo’daki Vigeland “Heykel” Parkı’nda görünce “normal” olarak algılasak da kendi ülkemizde birçoğu için yıkılmaz bir tabu sayıldığından, hatta aşağılandığından, “insan bedenini” sergileyen heykelleri görmek oldukça ilginç gelmişti. Oysa dünyanın en büyük heykel parkı olan ve çocuk, genç, yaşlı ama tamamı çıplak heykeller üzerinden hayatı resmeden Vigeland’ı bir süre dolaştıktan sonra heykelleri kadın, erkek diye değil “insan” olarak görmeye başladığınızı fark etmek efsanevi bir farkındalıktı.

Dışarıdan ovalimsi olarak görünen stadyum bundan önce gördüğüm stadyumlardan oldukça farklı görünüyordu.

Deplasman girişini bulup polis aramasından geçerken memur, evimin anahtarının bulunduğu anahtarlıkla stadyuma giremeyeceğimi söyledi. Güldüm ama ciddiydi! “Ankara’daki evimin anahtarı memur bey, ne yapayım anahtarlığı?” diye sorduğumda cevabı basitti, “bilmiyorum!” Şaşkınlığı atlatıp olayın ciddi olduğunu fark ettikten sonra birkaç zorlama daha yapsak da polis, kesin bir şekilde içeriye anahtarla bizi almayacağını söyledikten sonra, “bir arkadaş şuradaki ağacın dibine gömmüştü istersen öyle yapın” dedi. Bön bön yüzüne baktım! Korhan’da da araba anahtarı vardı. Bir süre baktıktan sonra, “tamam buna bir şey demiyoruz” dediler ve eklediler, “madem arabanız var, daha maça zaman var, gidip arabaya bıraksanıza anahtarlığınızı.”

El mecbur söylene söylene arabaya doğru giderken gördüğümüz büfeye emanet alıp almadıklarını sorduk. 2 lira karşılığında emanet alabileceklerini söylediler. Bırakıp arama noktasından geçtikten sonra, muhtemelen arabalı giriş çıkışlarda yaşanabilecek sorunları önlemek adına deplasman tribününe gelenlerin park etmesi için yapılmış olan ama “ultra güvenlik sebepleri” (!) nedeniyle atıl durumda olan kapalı otoparkın içinden geçip stadyuma ulaştık.

Aramadan sonra genç polis memuruna “nasıl anahtarlık almazlar?” diye dertleşmeye başlayınca memur, sezon başında Göztepe ile Eskişehirspor arasında oynanan 1. Lig Play-Off maçında yaşananlardan sonra stadyumdaki güvenliğin Beyaz Saray’dan daha üst seviyeye çıkarıldığını söyledi! Yani, artık alıştırıldığımız, kurunun yanında yaşı da yakmanın mubah olduğu bir başka uygulamaya şahitlik ediyorduk!

Deplasman tribünü 3 katlıydı ama bize sadece ilk katı ayırmışlardı. Memur Beye rica edip hepsi birbirinin aynısı olan 3 katı da dolaştık. Daha önce gördüğüm deplasman tribünlerine göre oldukça dar olan tribünün önünde yer alan, gereğinden uzun cam korkuluklar nedeniyle hangi koltukta olursanız olun, görüş açısı tam anlamıyla felaketti. Muhtemelen tecrit altındaki deplasman tribününün sesi, diğer tribünlerce duyulmuyordu bile!

Yapılan yanlış transferler ve kötü yönetim nedeniyle yıllardır kan kaybeden ve “başaltılıktan”, “küme düşmeyen takım”lığa indirgenmiş olan Gençlerbirliği, bu sezona da benzer hataları tekrarlayarak başladığı için lig tarihinin en kötü ikinci sezonunu yaşıyordu. Antalyaspor ise, dünyaca ünlü Eto’o’dan sonra bir başka Dünya yıldızı Nasri’yi de kadrosuna katmasına rağmen, ilk 14 haftaya bakılınca, ligde Alkaralarla aynı kaderi paylaşıyorlardı.

Maç başladığında tribünde yaklaşık 20 kişiydik. Takımları kötü durumda olsa da, kişisel yetenekleri üst seviyede olan Eto’o ve Nasri’nin ilk 11’de olmaması Gençlerbirliği için büyük avantajdı.

Her iki takım da, ligde bulundukları durumdan ötürü, oldukça kritik bir öneme sahip olan maça savunmayı düşünerek başladığı için karşılaşmanın ilk dakikaları genelde orta sahada geçiyordu. Fakat zaman ilerledikçe Antalyaspor’un Gençlerbirliği’nden daha kırılgan durumda olduğunu ve bolca pas hatası yaptığına şahitlik ediyorduk.

İlk yarının ortalarında Manu ile bulduğumuz gol hakem tarafından, “öncesinde faul var” gerekçesiyle iptal edilse de maçı televizyondan izleyen arkadaşlardan faul olmadığını öğreniyorduk. Yine ilk yarıda Skuletic’in düşürülmesi de penaltıydı ama ne yazık ki bunu da hakem es geçmişti. İlk yarı golsüz sona erdi.

58’de Sivasspor maçında inatçılığıyla nefis bir gole imza atan Manu, en gerideki defansa benzer bir şekilde ısrarla baskı yapıp topu kazandı ve yaptığı yerden pasla topu en arkadaki Jailton’la buluşturdu. Golle birlikte tribünde çılgına dönüyorduk.

Antalyaspor golden sonra tamamen oyundan düştü. İnanılmaz pas hataları yapıyorlar ve tribünlerden protesto sesleri yükseliyordu. Kısacası her şey Kırmızı-Siyahlılar lehine ilerliyordu.

73’te Gençlerbirliği’nde Serdar’la birlikte çok iyi işlere imza atan Aydın Karabulut oyuna girdiğinde, neler yapabileceğini bilerek, “eyvah” dedik. Aslında öyle de oldu zira, 3 pas yapmayan Antalyaspor’da top Aydın’ın ayağına geldiğince yaptığı ekstra işlerle, takımını hareketlendirmeye başlamıştı. Tabi bunda Ümit Özat’ın yaptığı değişikliklerle takımını kendi sahasına hapsetmiş olmasının da büyük bir etkisi vardı.

Maçın sonlarına doğru tek golün sahibi olan ama sadece bu sezonki maliyeti 1,35 Milyon Euro olduğu için çok fazla eleştirdiğimiz Jailton, bir pozisyonun ardından yerde kaldı. Yekta’nın gelip sert bir şekilde ayağa kaldırmak istemesi üzerine hakem devreye girdi ve birkaç dakika boyunca önce tedavi ardından sedye derken Brezilyalı oyuncu dışarıya çıktı. Hemen akabinde içeri girmek için izin istedi ve maça dahil oldu. Fakat topun dışarı çıktığı ilk pozisyonun ardından yeniden kendini yere bırakınca ve bir de getirilen sedye ile değil, seke seke dışarıya çıkınca, kendi oyuncularına sert bir şekilde tepki veren tribünler ve rakip futbolcular gaza geldikçe gaza geldiler! Akabinde Jailton’un çıkışından saniyeler sonrasında, muhtemelen bu amatör zaman geçirmeden ötürü oyundan düşmüş olan, Gençlerbirlikli oyuncuların sebep olduğu “ele çarpma” penaltısıyla skor eşitlendi.

Golden sonra peş peşe iki takım da pozisyon ürettiler ama skoru değiştiremediler.

Hangi Ara Değerlerimizi Bu Kadar Yitirdik?

Maçın bitiş düdüğü ardından sinirle arkamı döndüm ve arkadaşlara dert yanmaya başladım. “Oldukça kötü bir performans sergileyen, pozisyon yaratamayan, mental olarak kötü günler geçirdikleri her hallerinden belli olan Antalyaspor karşısında üstün oynayıp bir de öne geçtikten sonra ne gerek vardı bu kadar korkup, gömülmeye? Jailton’un şov yaparcasına 2 kere kendini yere atıp rakip oyuncuları, taraftarları hatta hakemi azdırmaya, kendi takım oyuncularını mental ve fiziksel olarak oyundan uzaklaştırmaya ne hakkı vardı?” diye…

Bu arada Mehmet Soylu’nun sesini duydum, “Mali gelsene bak burada ne var!” Sinirimden olacak, “ne olabilir ki!” diye kendi kendime söylenerek yürümeye başladım. Yanlarına gittiğimde, Mehmet Abi, “bak bu arkadaşlar Isparta’da okuyorlarmış ve Behzat Ç.’yi izleyip Gençlerli olmaya karar vermişler. Bu da ilk maçlarıymış, kalkıp Isparta’dan gelmişler” dedi. “Nasıl Gençlerli Oldum” hikayelerine bayılan biri olarak maçı unutmuş hikayenin güzelliğine dalmıştım. Tanıştık, muhabbet ettik ardından da bir anı fotoğrafı çekeyim diye Mehmet Abi, Sultan ve Necet’ten poz vermelerini rica ettim. Mehmet Abi, “sen de gel mali” dedi. Telefonu bir başka arkadaşa verip fotoğraftaki yerimi aldım. Günün en güzel hikayesiydi…

Birkaç saat sonra telefonuma mesajlar yağmaya başladı. Ümit Özat, daha önce küfrettiği ve bu yüzden de davalık olduğu Mehmet Abi’ye oğlu Ömer’in önünde küfür ve tehditler yağdırmış. Futbolculardan Zeki Yavru ve görevini bilmediğim ama Özat’ın yanından bir dakika ayrılmayan Mustafa Çevik, korkmuş bir şekilde ses kaydı almaya çalışan Ömer’in telefonunu zorla alıp kayıtları silmiş. Olay hem uçağa giden otobüste, hem de uçakta devam etmiş, Özat susmasını isteyen yolculara bile terslenmiş.

Şaşkın bir şekilde yazılanları okurken aklıma Necdet ve Sultan geldi. Tüm iyi niyetleri, tüm sevgi doluluklarıyla kulübe sempati duyan, ceplerinden verdikleri parayla atlayıp deplasmana gelen, takımı destekleyen Necdet ve Sultan! Birkaç saat önce kendileriyle muhabbet eden, hikayelerini öğrenen ve heyecanla diğerlerine aktaran, fotoğraf çekindikleri Mehmet Soylu’nun kulüp teknik direktörü tarafından saldırıya uğradığını öğrenince, sempati duydukları Gençlerbirliği hakkında ne düşüneceklerdi?

Rakip takım, taraftar ve futbolcularına her koşulda saygı duyan Gençlerbirliği mi gerçekti, yoksa teknik direktörü herkesin önünde, oğlu yanındaki taraftara saldıran, küfürler eden ve tehditler savuran Gençlerbirliği mi gerçekti?

Kulüp ve taraftarların ilmek ilmek örerek oluşturduğu değerleri, yaklaşık bir yılda yok etme başarısı gösteren güzide Gençlerbirliği yönetiminin, susmaya devam ederek suça ortak olduğunu anlaması için daha ne kadar rezilliğe imza atılması, daha ne kadar değerlerimizin aşağılanması gerekiyor bilmiyorum ama, en azından birileri, her koşulda, “unutulmamalıdır ki ben İlhan Cavcav’ın oğluyum” diye övünen Murat Cavcav’a, babası döneminde böyle rezillikler yaşansaydı, İlhan Cavcav ne yapardı, onu söyleseler bari…

Mustafa Ateş ve Necla Ablayla alışveriş merkezine doğru ilerledikten sonra vedalaştık ve bir süre ısınmak için AVM’de bekledikten sonra arabaya atlayıp kaleiçine gittik.

Güzel bir balık lokantasında maçı ve Gençlerbirliği’ni konuştuktan sonra eve dönerken, üstteki köşe yazımda bahsettiğim saldırı olayını öğrenip oldukça sinirlendim.

10 Aralık 2017, Pazar

Sabah 10 gibi kalkıp hazırlandıktan sonra kahvaltı yapıp 12.30’da dönüş yoluna geçtik.

7 kez gökkuşağı görmek yolculuğun en ilginç yanıydı.

Saat 19.30’da eve vararak bir deplasmanın daha sonuna gelmiş olduk…

Kişisel deplasman karnesi: 32maç, 6g, 11b, 15m, 26ga, 48gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 33 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 15. Hafta Maçı Antalyaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)”

Epileptik, David B.

Abisi epilepsi hastası olan yazarın, çocukluğundan başlayarak hissettiklerini, yaşadıklarını, anne ve babasının tüm hayatlarını oğullarının hastalığına çare bulmak için adamlarını konu alan Epileptik, karanlık anlatım tarzına rağmen özellikle “elden bir şey gelmeyiş / çaresizlik” hissini nefis bir şekilde işliyor.

Çizgi romandaki paneller arasındaki geçişler ve çizgiler oldukça yaratıcı ve etkileyici.

Ivır Zıvır

Türkçe adını İngilizce adı olan Epileptic’ten alan çizgi romanın orijinal adı, L’Ascension du haut mal (“The Rise of the High Evil”), “Kötülüğün Yükselişi”.

“Haut mal” tanımı, yalnızca Fransızca dilinin tarihi dönemlerinde, epilepsi hastalığı için kullanılan, eski bir mecaz olma özelliği de var. Eserin İngilizce adı buradan geliyor. (altevren.net)

Çizgi roman 1996-2002 yılları arasında 6 cilt olarak yayınlandı.

Epilepsi hastalığı, beyin normal aktivitesinin, sinir hücrelerinde geçici olarak meydana gelen anormal elektriksel aktivite sonucu bozulması ile oluşan klinik bir durum, diye tanımlanıyor.

Publishers Weekly çizgi romanı, “bugüne kadar yayınlanmış en iyi çizgi romanlardan biri” diyerek tanımadı.

Çizgi roman Metacritic’de yapılan 15 eleştiriden 100 üzerinden ortalama 92 puan aldı.

Kitabın tanıtımından;

Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali – En İyi Senaryo Ödülü
Ignatz – En İyi Sanatçı Ödülü

Avrupa’nın en önemli çizerlerinden David B., bu kitapla yüzyılın çığır açan çizgi romanlarından birini yarattı. 1996-2002 yıllarında Fransa’da 6 cilt olarak yayınlanan Epileptik, bu kitapta tek ciltte toplandı. David B’nin, abisinin epilepsi hastalığı üzerinden anlattığı hikayesi; şiirsel dili ve baş döndürücü kurgusuyla tarihi ve ruhani bir yolculuğa dönüşüyor. Epileptik, bütünlüklü hikayesi ve güçlü çizgisiyle edebi, entelektüel, estetik bir başyapıt.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3

19 Kasım 2017, Pazar

Sabah 9’da kalkıp evde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra 12’ye doğru Özge’nin arkadaşı Abdullah geldi. Arabaya atlayıp evine gittik ve kahvelerimiz eşliğinde bol bol muhabbet ettik.

Tekrar arabaya atladığımızda hafif hafif yağmur yağmaya başlamıştı. Önceki iki güne göre hava serin ama dolaşmaya mani değildi.

Gümrükhana gidip hızlıca hediyelik aldıktan sonra Abdullah, Özge’yi Batman otobüsüne bırakmaya giderken biz de Güneşin’le Mozaik Müzesi’ne doğru yürümeye başladık.

Şanlıurfa Müzesi’nin hemen yanında yer alan Haleplibahçe Mozaik Müzesi, Şanlıurfa Belediyesi’nin alt yapı çalışmaları sırasında bulunmuş ve yapılan arkeolojik kazılarla tamamı gün yüzüne çıkarılmış.

Mozaiklerin bulunduğu alan, Roma villalarını içine alacak şekilde inşa edilmiş. Zaten müzenin hemen yanında bir de Roma Hamamı bulunuyor.

Müze son derece güzel bir şekilde hazırlanmış ve tasarlanmış.

Bir mozaik sever olarak, 2017 yılı içinde önce Gaziantep Zeugma ardından Arles, L’ouvre ve son olarak Efes’ten sonra Urfa’da Roma mozaiklerini görmekten ötürü oldukça mutluydum. Aralarında en çok Zeugma Mozaik Müzesini sevdiğimi de not olarak düşmekte fayda var.

Haleplibahçe Mozaik Müzesi, mitolojide ismi geçen kadın savaşçı Amazonların tasvir edildiği tek mozaiğe de ev sahipliği yapılıyor.

Mozaikler, Amazon kadınlarının av sahnelerini, bazı hayvanları ve kişileri tasvir etmekte. Savaşçı Amazon Kraliçelerinin anlatıldığı mozaikler, dünyanın ilk örneklerinden kabul edilmekte.

Büyük bir keyifle müzeyi dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerlerken özel olarak sergilenen son iki mozaikle karşılaştık. Bunlardan biri Hz. İsa’nın mozaiği,

diğeri de yurtdışına kaçırılan ve Dallas Sanat Müzesi’nden önce İstanbul Arkeoloji ardından da Şanlıurfa Müzesi’ne getirilen Orpheus Mozaiğiydi. Mozaikte etrafı hayvanlarla çevrili Frig başlıklı ozan Orpheus lir çalmakta. Süryanice yazının yer aldığı dikdörtgen mozaik, bir zamanlar bir kaya mezarının tabanını süslemekteymiş. Orpheus Mozaiği, Edess/Urfa mozaikleri içinde en eski tarihli (MS 194) mozaik olmasının yanı sıra, mozaikte sanatçı Bar Saged adının olması nedeniyle de oldukça önemli.

Müzeden çıktıktan sonra Güneşin’le kaleye doğru yürümeye başladık. Bu arada hava iyice serinlediğinden hafif hafif üşüyorduk ama “gösteri devam etmeli”ydi! Tepenin eteklerinden kaleye doğru tırmanan tahta merdivenler gayet hoş görünüyorlardı.

Bir yandan basamakları adımlıyor bir yandan da, arada bir dönüp şehre kuş bakışı bakmanın zevkini yaşıyorduk.

Camiler, Balıklıgöl (Halil-ür Rahman), Mevlidi Halil Küllyiesi, hanlar ve nice eski yapıların toplandığı merkez ve geri kalan tüm tepeleri saran iç içe geçmiş eski evlerin otantik görüntüsü gözlerimizin önündeydi.

Bir süre tırmandıktan sonra Balıklıgöl efsanesine konu olan ve Hz. İbrahim’in Urfa kalesinin burçlarına konulan mancınığın olduğu yerdeydim.

Bir süre de buradan şehri izledikten sonra dönüşe geçtiğim sırada Özge’yi otogara bırakmış olan Abdullah’ın geldiğini gördüm.

Nefeslenmek için hemen kalenin altında yer alan Büyük Mağara adındaki kahvehaneye girdik. Adı üstünde kahvehane mağaranın içine yapılmış ve tüm duvarlara otantik objeler serpilmişti. Bir süre muhabbet edip nefis melengiçleri mideye indirdikten sonra gezimize kaldığı yerden devam ettik.

Kahvehaneden dışarı çıkar çıkmaz bir yandan sığırcıkların gökleri yırtan çığlıkları, bir yandan da taklacı güvercinlerin şovlarıyla karşılaşıyorduk. Bir süre durup kuşları videoya çekerken, iki gündür duyup merak ettiğimiz “güm!” sesine tekrar şahit olup Abdullah’a ne olduğunu sordum. Güvercinlerin yere konmalarını engellemek ve böylece uçmaya devam etmelerini sağlamak için sahiplerinin bezden yaptıkları ve yere vurunca ses çıkartan bir alet olduğunu söyledi.

Bir süre sonra, Urfa’ya geldiğim günden bu yana çok merak ettiğim eski evlerin bulunduğu tepelerden birindeydik.

Dar sokaklar ve birbirleri içine geçmiş gibi görünen taş evlerin dış duvarları oldukça farklı ve güzel görünüyordu.

Bir ara Abdullah evlerden birinin kapısının üstünde bulunan Kâbe resmi ve Allah-Muhammed yazılarını gösterip, bunları hacca gidenlerin yaptırdığını, böylece eskiden şehre gelen “tanrı misafirlerinin” bu evde yaşayanların varlıklı olduğunu fark edip yardım için bu evlerin kapılarını çaldıklarını söyledi.

Muhtemelen kiliseden çevrilmiş olan Sultanbey caminin minaresi oldukça ilginç görünüyordu.

Abdullah’ın rehberliğinde sokağın bağlandığı hanların içinde dolaştıktan sonra arabanın bulunduğu yere doğru ilerlerken Şanlıurfa merkezin gece halinin çok güzel olduğunu fark ediyordum.

Abdullah az önce sokaklarda gezdiğimiz ve haliyle dış duvarlarını gördüğümüz evlerin aslında avlulara açıldığını ve büyük çoğunluğunun eski olsa da çok güzel olduklarından bahsedip bizi, ismi biraz ilginç gelse de, Eyyübiye Belediyesi Yerel Yönetim Konağı’na götürdü.

Konağın avlusu oldukça masalımsı görünüyordu.

Abdullah konak hakkında bilgi verirken, biz de merdivenlerden çıkıp hem avlunun yukarıdan nasıl göründüğüne, hem de yukarıdan dışarının nasıl göründüğüne bakıyorduk.

Bu arada duvarlara vuran merdiven demirlerinin gölgesi çok güzel görünüyordu.

Konaktan çıktıktan sonra park yerine doğru ilerlerken, oldukça havalı görünen ve altında mağara bulunan eski bir konağın büyütülerek otele çevrildiği El Ruha Otel’deydik. Abdullah Urfa’daki herkesi tanıdığı için selam verip içeri daldık ve doğrudan otelin içindeki serin mağaraya geçip incelemeye başladık. Oldukça ilginçti doğrusu.

Otelden sonra arabaya atlayıp son durağımız olan Köz Mangal’a gittik ve “tam benim kalemim” dediğim, ağızda biten acı biberiyle Urfa usulü lahmacunları afiyetle hüplettik.

Lahmacunun ardından Urfa gibi muhafazakâr bir şehir için ismi oldukça enteresan görünen ve daha 3 gün önce Urfa ili tarafından tescillenen şıllık tatlısından sipariş ettik. Kaymak, fındık ve fıstığın krepe sarıldığı ve üstüne şerbet dökülerek hazırlanan tatlı, hafif ve lezizdi doğrusu ama nedense bir türlü Urfa’yla eşleştiremiyordum. Çünkü doğu için fazla basit görünen, kolaya kaçılmış bir batı yiyeceği gibiydi.

Karnımızı da doyurduktan sonra “yolcu yolunda gerek” dedik, ultra misafirperver Abdullah’la vedalaştıktan sonra Havaş’la havalimanına gittik. 35 dakika rötar yediğimiz için Ankara’ya indiğimizde Güneşin uçağını kaçırmıştı. Bu yüzden gidip önce biletini boşa aldı ardından da bagajını teslim almak için bir süre bekledik. Son olarak yanlış Belko’ya binip Batıkent üzerinden AŞTi’ye oradan da taksiyle eve geçtik. Yatağa girdiğimde saat 2.15’i gösteriyordu. Ama olsun kış kaçamağımızın lezzeti her şeyin üstünden geliyordu.

Nice güzel gezilere…

Video Anı;

Şanlıurfa gezisi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim anı olsun…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2

18 Kasım 2017, Cumartesi

Sabah 10 gibi kalkıp 11’de kahvaltı için merkeze doğru yürürken hava sıcaklığı 22-23 derecelerde ve oldukça güzeldi.

Köprübaşı Kahvaltı Salonuna vardığımızda Afşin garsona el işaretiyle, “donat masayı” dedi. “Vay be helal olsun!” dedim. Güldü. Kısa bir süre sonra gerçekten de masa donatıldı.

Gelenlerden en orijinalleri “reçelli yumurta” dedikleri ve annemin biz küçükken domates salçasıyla yaptığı, acı kırmızı biberli sahanda yumurta, ballı yoğurt kaymağı, kokusuz leziz beyaz tereyağı, tam kıvamında çay ve taze taze servis edilen sıcacık lavaştı.

Bir sonraki gün kahvaltıda da ekmek üstüne sürüp yiyeceğim Urfa usulü kırmızı biber tam benim kalemimdi. Özellikle Mersin ve Adana’da daha önce deneyimlediğim ve girişinden çıkışına kadar tüm bölgeleri cayır cayır yakan biberlerden oldukça farklı olan ve tam anlamıyla “acısı ağızda biten” Urfa biberi nefis ötesiydi. O yüzden de her şeye yakışıyordu.

Dün Altın Kupa’da olduğu gibi bıçağın servis edilmemesi ve sadece kaşık ve çatılın getirilmiş olması ilginçti.

Nefis kahvaltının ardından hanlar bölgesine doğru yürümeye başladık.

Cumartesi olduğundan mıdır bilinmez ama hanlar tıklım tıklımdı. İnsanlar alışveriş yapıyor ya da dolaşıyorlardı.

Bizimkiler Gümrükhan’da bir masaya yerleşirken biz de Özgeyle araba gelene kadar etrafta keşfe çıkmıştık.

Saat 13.30’da Müslüm Beyin arabasına atlayıp Harran’a doğru ilerlemeye başladık. Dönem bitmek üzere olduğu için yolda, tek tük istiflenmiş pamuk balyaları ya da pamuk taşıyan araçlar görüyorduk. Birkaç kere, arabalardan ya da istiflenirken dökülüp yol kenarındaki çalılara takılmış pamukları toplayan insanlar gördük. Müslüm Bey, “bu yıl kilosunu 3 liradan aldı devlet, toplayıp satıyorlar” dedi. Aklıma küçükken gittiğimiz K. Esat pazarı dağıldıktan sonra atılmış meyve ve sebzeleri seçen gariban insanlar gelmişti.

Yolculuğun en sevdiğim yanı, bilen birinden bölgeyle alakalı bilgiye doğrudan ulaşmaktı. O yüzden bir yandan Müslüm Bey’in anlattıklarını dikkatle dinliyor, bir yandan da merak ettiklerimi soruyordum. Birkaç kez Suriye’den atılan bombanın isabet ettiği Akçakale, gitmekte olduğumuz Harran’a 20 km uzaklıktaydı.

Akçakale’nin Türkiyeli Arap nüfusuna sahip olduğunu, ayrıca Urfa’da ve özellikle sınır bölgelerinde yoğun Arap nüfusu yaşadığını ilk kez öğreniyordum. Yolculuk sırasında gördüğümüz insanların giysi tarzlarının ırklarını işaret ettiğini öğrenmek te ilginçti.

Daha önce sadece Sarp sınır kapısını gören biri olarak, Suriye sınırını görmek istiyordum ama yolu uzatmamak adına ses çıkarmıyordum. Muhabbetimiz sırasında bir ara Müslüm Bey, “eyvah dönüşü kaçırdım!” dedi. Mecbur sınıra gidecektik!

Kısa bir süre sonra mülteci kampının yanından geçtik. Oldukça sakin görünüyordu. Müslüm Bey, “eskiden çok yoğundu ama bu aralar sakin” dedi.

Akçakale’nin içinden geçtikten sonra eski sınır kapısına ulaştık. Suriye’deki savaşla birlikte sınırdaki teller ve yapılar güçlendirilmişti. Müslüm Bey sınırın arkasındaki Tell Abyad’ı gösterip orada akrabalarının yaşadığından, 10-11 kez oraya gittiğinden ve yaşadıklarından bahsetti.

Arap, Kürt, Ermeni ve Türkmenlerden oluşan 200 bin kişinin yaşadığı Suriye şehri 2012’den bu yana Özgür Suriye Ordusu, El Kaide ile bağlantısı olan El Nusra, İŞİD, YPG ve YPG ile Özgür Suriye Ordusu bileşenlerinden olan Burkan el-Fırat arasında el değiştirmiş ve çokça çatışma yaşanmış.

Bir ara Özge ile Güneşin sınırın dibinden geçen tren hattına doğru yürüdüler. O sırada “uzaklaş!” diye bir ses duyduk. Kuledeki nöbetçi asker aşağıya inmiş geri çekilmeleri için uyarıyordu. El işaretleriyle, özür dileyip geri çekildiler.

Akşam sınıra gittiğimizi öğrenen Afşin, “2-3 yıl önce orada yaşanan insan kalabalığını gördükten sonra bugünlerdeki sakin hali gerçekten garip geliyor” dedi.

Arabaya atlayıp yönümüzü Harran’a çevirdik. Sümercede ve Akatçada “seyahat” veya “kervan” anlamına gelen “haran-u” sözcüğünden adını alan Harran Ören Yeri’nin kapılarından birinden arabayla geçer geçmez yanımıza bir Renault Toros geldi ve bize bir broşür uzatarak, “gezmeye geldiyseniz bizi takip edin, hem çevreyi gezdirelim hem de Harran Kültür Evi’nde ağırlayalım” dedi. Biz de onay verip peşlerine takıldık. Güneşin bunun bir pazarlama taktiği olduğunu ve her kapıda birilerinin misafirler için beklediğini anlattı.

Arabayı park ettikten sonra ören yerinde dolaşmaya başladık. Bize broşür uzatan arkadaş bizi Harran kalesine götürdü ve tarihini anlattı. Giriş yasak olduğu için uzaktan bakınıp yürümeye devam ettik.

Akdeniz ile Dicle Nehri civarındaki ovalar arasındaki konumu nedeniyle ticaret merkezi olma özelliği kazanan ve ay tanrıçasına adanan Harran’ın simgesi olan kubbe/kümbet evleri oldukça enteresan görünüyordu. Renk tonları göz alıcıydı.

Rehberimiz, günümüzde sadece depo ya da ahır olarak kullanılan kümbet evlerin sadece bir tane ustası kaldığını ama onun da yaşlandığı için artık bu işleri yapamadığını söyledi.

Kubbelerin arasında dolaşan ve yaklaştığımızı görünce kaçamayıp orada kalan keçi oldukça sevimli görünüyordu.

Dünyanın ilk bilim merkezlerinden (Atina, Mardin, Şanlıurfa gibi) biri olan Harran’da Dünyanın ilk üniversitesinin kalıntıları da bulunuyor. Günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış olan en önemli yapı, üniversitenin gezegen ve yıldız hareketlerinin gözlemek için kullandığı rasat kulesi.

Turumuzun ardından turizm için otantik bir şekilde döşenmiş olan Harran Kültür Evi’ni dolaşmaya başladık. Yapıların tavanlarına ve kubbelerine hayran biri olarak içeriye girer girmez kafamı yukarı çevirdiğimde nefis bir görüntüyle karşılaştım!

Gezimizin sonunda arabaya atladık ve seyir tepesinden kümbet evler ve üniversite kalıntılarına bakındıktan sonra yönümüzü bir başka ören yeri olan Şuayip Şehrine çevirdik. Fakat bir süre sonra havanın kararacağını fark edip Urfa’ya dönmeye karar verdik.

Saat 17 civarlarında İbrahim oğlu İshak’ın soyundan gelen, hastalık ve sıkıntılara karşı sabır konusunda örnek gösterilen bir peygamber olan Hz. Eyüp’ün sabır mekanındaydık.

Varlıklı biri olan ama çocuklarını ve servetini kaybettikten sonra vücudunda yara ve çıbanlar çıkan Hz. Eyüp, 10 yıl boyunca bu mağarada sabrettiği için Allah tarafından mükafatlandırılır ve ayağını vurduğu yerden çıkan suyla tüm hastalıklarından kurtulur. Bahsi geçen kuyu da sabır mekanının tam karşısında yer alıyordu.

Günün son mekanı midelerimizi şenlendirmek için Müslüm Beyin önerisiyle Ciğerci Ali Usta’ydı.

Salaş mekanda bizler nefis dürüm ciğerleri mideye indirirken, Müslüm Beyin yediği yüreğe özenip eve götüreceğimiz pakete bir de yürek eklettirdik.

Dönüş yolunda perşembe akşamından beri hayalini kurduğum billuriyeyi tatmak için Miroğlu’ndaydık. Birazcık daha az şekerli olsa, nefis ötesi diyeceğim, tel kadayıfa sarılmış tüm ve parça antepfıstıklarından yapılmış olan yeşil tatlı nefisti!

Akşam 19 civarlarında evdeydik. Afşin ve Ebu Burak’ın doğum gününü kutlayarak, hanlardaki dükkanlardan birinden aldıkları teflerle melodi tutarak, 23 Nisanda uçurtma şenliklerine gitme planlarına başladığımız Mardin’i özellikle görsel olarak resmeden, Mardin’in Sesleri belgeselini ve etnik müzik kliplerini izleyerek ve bol bol laklak ederek günü tamamladık.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1

Deplasman için gittiğim ve bayıldığın Gaziantep’ten sonra, denk geldikçe Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu gezmeye karar vermiştim. Eylülün ilk günlerinde, gezme planları için yaratılmış olan, Güneşin’le konu hakkında muhabbet ederken, tarih belirlemesek de, ilk olarak Mardin-Urfa gezisi yapmaya karar verdik.

Bu konuşmadan birkaç hafta sonra Özge’nin kasımın ortasında iş için Urfa’ya gideceğini söylemesi planda katalizör etkisi yaptı ve 2 gece 3 günlük Urfa gezisine start verdik. 17 Kasım Cuma sabahı gidiş (39,99 TL) ve 19 Kasım pazar gecesi dönüş (27,99 TL + 3750 Mil) şeklinde, gayet uygun rakamlara, THY’den biletleri aldım ve heyecanla günleri saymaya başladım.

Perşembe akşamı Güneşin kötü haberi verdi. Göbeklitepe ören yeri ziyarete kapalıydı, bu yüzden de ancak müzedeki  replikasıyla idare edecektik. Daha gitmeden, bir kere daha Urfa’ya gitmek için bahanemiz oluşmuştu!

Gecenin ilerleyen saatlerinde Güneş, “bunu not edelim dursun” notuyla birlikte bir konum gönderdi. “Neresi burası?” soruma cevaben ekranıma düşen fotoğrafı görünce, sabah uçağını beklemeden koşmaya başlamak aklımdan geçmedi değil! Antepfıstığı manyağı olarak, tatlı kariyerime ilk kez eklemekten gurur duyacağım “yeşil tatlı”nın adı billuriyeydi…

17 Kasım 2017, Cuma

Cuma sabahı 5.55’te uyanıp ufak bir hazırlığın ardından 6.20’de Kızılay’dan Belko’ya bindim ve Esenboğa’ya ulaşıp yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra uçağa geçtim.

Uçakta ilk dikkatimi çeken şey kesin bir şekilde yapılan, “kalkış ve inişlerde telefonunuzu kapatın!” uyarısının, “telefonlarınızı uçuş modunda kullanabilirsiniz” olarak değiştirilmiş olmasıydı. Benim gibi kuş bakışı fotoğraf ve videoları seven biriyseniz bu oldukça önemli bir gelişmeydi.

Hava bulutsuz olduğu için kuş bakışı seyir zevkim oldukça yüksekti. Erciyes dağının ihtişamına tanıklık etmek yolculuğun en güzel anlarından biriydi.

Adıyaman’ın üstünden geçerken görmeye başladığım ve Şanlıurfa’ya kadar görmeye devam ettiğim, Avrupa’nın ve Türkiye’nin en büyük barajı olan Atatürk Barajı ise bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Hem devasa oluşu, hem de suyu sınırlayan tepelerin eteklerine kadar yükselen baraj suları oldukça enteresan ve ihtişamlı bir görüntü sergiliyordu.

Tıpkı Madeira, Gaziantep ve Samsun’daki gibi uçaktan yürüyerek ulaştığım Şanlıurfa GAP Havaalanının tıpkı Antep’teki gibi 2 tane konveyörü vardı ve oldukça sevimliydi.

Bagajı olmadığı için merkeze ulaşmak için doğrudan HAVAŞ’taki yerimi aldım. Yaklaşık 45 dakika sonra merkezde inip, Özge ve Güneşin’in bulunduğu 2,6 km uzaklıktaki Hilton’a doğru yürümeye başladığımda 22 derecelik hava sıcaklığının tadını çıkarıyordum. (Akşam Şanlıurfa’da yaşayan Deniz ve Afşin’den Urfa’da yazın 50-55 derecenin görüldüğünü, bir sonraki gün ise Müslüm Beyden kışın, en soğuk eksi 1-2 derece görüldüğünü öğrenecektim!)

Yolculuğum sırasında büyük çoğunluğu orta yaş üstü şalvarlı ve renk renk poşuları olan erkekler ya da oldukça otantik giysili kadınlar görmek farklı bir coğrafyada olduğumu ispatlıyordu. (Sonraki gün Afşin, erkeklerin taktıkları poşuların renkleri ve tarzlarının, onların ırklarına ya da nereli olduklarını işaret ettiği bilgisini verdi.)

Doğunun ülkenin geri kalanına göre daha farklı ve kendine has bir havası vardı ve bu da gezmek için bu bölgenin cazibesini arttırıyordu. (Sonraki günlerde Musa Bey ve Abdullah’tan Şanlıurfa’da ve ülkenin güney sınırlarında yoğun bir Türkiyeli Arap nüfusu olduğunu, Şanlıurfa’da ise Arap, Türkmen ve Kürt nüfusunun bulunduğunu öğrenecektim.)

Maps’ten açtığım yürüyüş takip ederken haritaya göre az sonra yeşil bir alanın ortasından geçeceğimi fark ettim. Bir süre sonra burasının Bediüzzaman mezarlığı olduğunu ve ortasından bir yol geçtiğini anladım. Çoğu mezar taşının yakınlarda ölenlere ait olmasına rağmen hem kremsi rengi, hem de ince uzun ve ovalimsi eski Osmanlı mezar taşlarına benziyor olması ilgi çekiciydi. Mezarlıktaki bir ilginçlik de mezar taşlarının altında yer alan simgelerdi. Örneğin kişi araba kazasında öldüyse mezar taşının altında araba logosu ya da öldürüldüyse silah logosu yer alıyordu.

Hilton’a vardığımda saat 11’e geliyordu. Özge ve Güneşin’le buluştum, odaya çantayı attım ve onların 1’e kadar işleri olduğunu öğrenip hazırlandım ve gelirken gördüğüm mezarlığın girişindeki eski görünümlü camiye doğru yürümeye başladım.

1967’de inşa edilmiş olan Nebiefendi Caminin hem dışı hem de içi olabildiğince sadeydi.

Camiden sonra gelirken mapste gördüğüm Tarihi Hızmalı Köprüsü’ne doğru yürüdüm. Vardığımda Terminatör 2’deki şehrin içinden geçen derin su kanallarını anımsatan bir görüntüyle karşı karşıyaydım ve tarih denilen köprü ya replika olduğundan ya da başka bir sebepten ötürü gözüme hiç de “tarihi” gibi gelmemişti.

Hotele dönüp öğle yemeği yedikten sonra çantaları lobiye bıraktık ve hemen karşıdaki Şanlıurfa Müzesi’ne doğru heyecanla yürümeye başladık. Çünkü Urfaya gelme sebeplerimizden olan Göbeklitepe kapalıydı ama en azından en ünlü tapınaklarından birinin replikası ve bulunan eserler müzede sergileniyordu.

1969 yılında ziyarete açılmış olan ve 2015’te yeni binasına taşınmış olan Şanlıurfa Müzesinde, Şanlıurfa’nın etrafındaki Höyüklerden, Harran’dan, baraj inşaatları sırasında yapılan kurtarma kazılarından ve Göbeklitepe’den elde edilen oldukça uzun bir periyoda yayılmış olan oldukça ilgi çekici materyaller sergileniyor.

Müzenin en özel materyallerinden birisi, orijinal insan boyutlarında olup günümüze kadar bozulmadan gelen en eski insan heykeli olan Balıklıgöl heykeliydi. Milattan önce 9.500’lü yıllara ait olan heykel, 1995’te belediye ekiplerinin altyapı çalışması sırasında 4 parça halinde bulunmuş.

Derin ve yuvarlak göz yuvalarında obsidyen/volkan camı taşları bulunan heykelin burnu zaman içerisinde deforme olmuş. Ağzının betimlenmemesinin ise araştırmacılarca dini figür şeklinde yorumlanmaktaymış.

Tarım devriminin topluluklara bol ve güvenli besin kaynağı ve zaman sağlamasının ardından anıtsal mimari ve zengin sembolik anlatımın geliştiği düşünülse de, Göbeklitepe’deki kült yapıların bilim dünyasınca oldukça basit standartlarda yorumladığı avcı-toplayıcı toplulukların zamanından olması tarihin yeniden yorumlanması gerektiğini ortaya çıkartıyor.

Kazı başkanı Klaus Schmidt ve ekibi, tonlarca ağırlıktaki dikilitaşları kayalardan kesip çıkarmak, işlemek, yarım kilometreye yakın bir mesafeyi kat ederek Göbekli Tepe’ye getirmek ve yapıları inşa etmek için en az 500 kişinin çalışmış olması gerektiğini düşünüyorlar. Bu insanların yiyeceklerinin sağlanması, özellikle hayvan kabartmalarında ister istemez dikkat çeken ustalığın/sanatın gelişmiş olması, Bilim dünyasının avcı-toplayıcı grupların küçük birimler olduğunu, her gün besin sağlamak için uğraşmak zorunda kaldıklarını ve sadece o günü kurtarabildiklerini düşüncesini çürütüyor.

10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizildiği, araları taş duvarla örtülmüş ve merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaşın karşılıklı olarak yerleştirildiği D Tapınağının birebir replikası oldukça haşmetli görünüyor. Tapınağı içinde dolaşabilmek ise müzenin çekiciliğini arttırıyor.

T biçimdeki dikilitaşların üzerlerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiş. Söz konusu motiflerin yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmış olması, bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmesini sağlıyor.

Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motifler.

Daha önce şahit olmadığım bir döneme ait olan heykel, çizim ve materyalleri incelemek oldukça büyüleyiciydi.

Müzede Göbeklitepe’den çıkartılmış birçok hayvan heykeli ve çeşitli taş işlemeler/çizimler sergileniyor.

Bunların en ilgi çekenlerinden biri, doğumun anlatıldığı heykel,

diğeri ise yine doğumun anlatıldığı işleme/çizim.

Müzenin en büyük eksikliği, aslında birçok müzede olduğu gibi, materyallere ait başlıkların anlamsızlığı ya da basitliği ile ait olduğu yılların belirtilmemiş olmamasıydı. Örneğin doğumla ilgili heykel ve işlemeyi güvenlik görevlisi bir arkadaşın şans eseri bize yanaşıp anlatmasıyla öğrendik.

Müzede ilgimi en çok çeken diğer materyallerden biri oyuncak arabalar,

diğeri Zafer Tanrıçası heykeli,

ve kabartma insan başı steliydi.

Büyülenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra biraz oturmak ve kahve içmek için Gümrükhan’a doğru yürümeye başladık.

Yolumuzun solunda kalan mağaralar oldukça ilginç görünüyordu. Güneşin birkaç yıl öncesine kadar mağaraların üstünde gecekonduların olduğunu ve mağaraları depo gibi farklı amaçlarla kullandıklarını anlattı.

Sora sora, sonraki günler daha ayrıntılı bir şekilde gezeceğimiz, labirent vari hanların içerisinden geçip avluya ulaştığımızda çoğu yerli turist olmak üzere bir sürü insan bir şeyler içiyor, yiyor ve muhabbet ediyordu. Biz de bir masaya kurulup daha önce Antep’te içtiğim ve bayıldığım melengiç kahvesi ve dolaşırken düşündüğümün aksine kebaptan çok tabelasını gördüğüm için ciğer sipariş ettik. Bir sonraki gün daha iyisini yiyeceğimden habersiz olarak, ciğeri ve kahveyi büyük bir zevkle mideye indirirken bol bol muhabbet ettik.

Birkaç saat sonra toplanıp geldiğimiz yoldan Hilton’a doğru yürürken Balıklıgöl’de bir süre durduk. İlk kez gördüğüm Balıklıgöl’ün gece hali çok güzel görünüyordu. Daha önce buraya gelmiş olan Özge, “gecesi daha büyüleyiciymiş” diyordu ki, Pazar günü gündüz halini gördükten sonra ben de aynısını düşünecektim.

Otelden bavullarımızı aldık ve taksiye atlayıp Güneşin’in arkadaşları Deniz ve Afşin’in evine geçtik.

Sıcacık tanışma ve muhabbet faslından sonra hazırlanıp gittiğimiz Altın Kupa’nın Urfa’da yer alan tek meyhane olduğunu öğrenince, Yeni Rakı’nın 1937 Şehir Kadehleri serisinde neden Urfa’nın olmadığını anlıyordum. Meyhanede, ağızda biten acısıyla tam benim kalemim olan biberlerle yapılmış yoğurtlu atom, güvençte kaşarlı mantar, baharatlı zeytin ve oldukça ince doğranmış çıtır patates kızartması nefisti.

İlerleyen saatlerinde yan masadan şalgam suyuna batırılmış havuç ve marul gönderilmesi de gecenin hoş sürprizlerden biriydi.

Bol kahkahalı muhabbetin ardından eve dönmek için dışarı çıktığımızda önce bir süre yürümeye karar verişimiz ama ardından hava soğuk olduğu için taksi arayışımız görülmeye değerdi.

Urfa’daki ilk günümüz gayet lezizdi…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

 

İşe Yarar Bir Şey (Something Useful)

TÜR: Dram. SÜRE: 104 Dk. ÜLKE: Türkiye, Fransa, Hollanda, Almanya. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,6. Tomatometer: Tomatometer skoru henüz yok…

Bir gece trende yolları kesişen iki kadının “gel beni öldür” diyen bir adama doğru uzanan yolculuklarını konu alan İşe Yarar Bir Şey, oyunculukları, konusu, işlenişi, sinematografisi ve güzel şiirleriyle başarılı bir dram.

Konu

Leyla gibi biri neden lise arkadaşlarıyla buluşma yemeğine gider ki? Yirmi beş yıldır hiçbir lise yemeğine gitmemiş… Üstelik 16 saat süren bir tren yolculuğuyla! Hemşirelik son sınıf öğrencisi Canan, o niye trende? Gönlünde oyuncu olmak varken hemşire adayı olarak hiç istemediği bir iş görüşmesine gidiyor. Peki Yavuz? Hareketsiz yatıyor bir pencerenin önünde, seyyar satıcıları, faytonları, sokaktaki insanları izliyor bütün gün. Canan’ı bekliyor, belki de Leyla’yı, belki de bir gece treninde yolları kesişen katil ile şairi.

Hakkında

Senaryosunu Barış Bıçakçı ve Pelin Esmer’in yazdığı Yararlı Bir Şey’in yönetmen koltuğunda Pelin Esmer oturuyor.

Ivır Zıvır

Koleksiyoncu, Oyun, 11’e 10 Kala ve Gözetleme Kulesi filmlerinin ödüllü yönetmeni Pelin Esmer 5 yıl aradan sonra İşe Yarar Bir Şey için yönetmen koltuğuna oturdu. Başak Köklükaya ise 9 yıl aradan sonra kamera karşısına geçti. Köklükaya en son Semih Kaplanoğlu’nun Süt filminde oynamıştı.

Öteki Sinema’da Polat Öziş filmle ilgili olarak “Pelin Esmer’in Ustalık Eseri: İşe Yarar Bir Şey” başlıklı yorumunda; “İşe Yarar Bir Şey için söylenilmesi elzem olan ilk söz, filmin adeta ustaca yazılmış bir kitap edasında ilerlemesi ve tek solukta tüketilmesi. Henüz ilk dakikalarından itibaren izleyicisi ile yakın bir bağ kurmayı başaran film, son dakikaya kadar üslubunu terk etmiyor ve her bir sekansıyla izleyenlerin içine nakşetmeyi başarıyor. Bundaki en büyük pay ise, Pelin Esmer’in tutturduğu samimi anlatım tarzı olduğunu dile getirebiliriz. Abartıya mahal vermeyen, aksine derinlikle yazılmış karakterlerini realist şekilde resmetmeyi başaran Pelin Esmer, böylelikle inandırıcılık dozajı fazlasıyla yüksek bir filmi de huzurlarımıza getiriyor” dedi.

Filmin ilk gösterimi 12 Nisan 2017’de 36. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gerçekleştirildi.

Tokyo Godfathers (Tokyo Tanrıları)

TÜR: Animasyon, Macera, Komedi. SÜRE: 92 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2003. imdb: 7,9. Tomatometer: %89.

Tokyo’da yaşayan 3 evsizin, buldukları terk edilmiş bir bebek üzerinden, hayal ya, kadın, erkek ve çocuk rollerine bürünmelerini konu alan Tokyo Tanrıları, nefis göndermelerle dolu, oldukça başarılı bir macera, komedi, dram animasyonu.

Konu

Geçmişinden utanan bir adam, eve gitmekten korkan bir genç kız ve önemli bir sırrı olan bir kadın… Sokaklarda yaşayan 3 evsiz, çöpleri karıştırdıkları sıradan bir günde terk edilmiş bir bebek bulurlar. Kadın, onunla yaşamak ister, adam, “evsiz, ona nasıl bakabiliriz saçmalama, polise gidelim” der, kız ise elinden geldiğince bebeğe bakmak için yardım etmeye başlamıştır bile.

Hakkında

Esnek bir şekilde Peter B. Kyne’in Üç Tanrı (Three Godfathers) romanından esinlenerek Satoshi Kon ve Keiko Nobumoto’nun senaryosunu yazdığı Tokyo Tanrıları’nın yönetmen koltuğunda Satoshi Kon oturuyor.

Yapım, Tokyo Anime Ödüllerinde En İyi Yönetmen ve En İyi Sanat Yönetmeni dahil 3 ödülün sahibi oldu.

2,4 milyon dolar bütçesi olan animasyon 610 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Ana tema olarak tesadüflere vurgu yapan animasyonu film eleştirmeni George Peluranee, “Tokyo Tanrıları yabancı olarak gördüğümüz insanlara aslında görünmez iplerle bağlı olduğumuzu gösteriyor ve güzel bir şekilde mucizeler, aile, aşk ve affetmeyi anlatıyor” dedi.

Animasyonun birçok bölümünde 12-25 olan (25 Aralık) Noel Gecesinin rakamlarına gönderme yapılıyor. Anahtarlık üstündeki numara, taksi ücreti, taksi plakası ya da gazetedeki adres, Sachiko’nun yıkılmış evindeki durmuş saatin üstünde vs.

Animasyonun başında üçlünün geçtiği sokağın arka planında 3 tane film afişi görünüyor. Kusursuz Mavi (Perfect Blue), Milenyum Aktristi (Millenium Actress) ve Tokya Tanrıları (Tokyo Godfathers). Üç film de animasyonun yönetmeni Satoshi Kon’un yapımları.

Filmin başkarakterleri olan evsizler hakkında 2009’da Japonya’da ilginç bir olay yaşandı. Japonya’da en fazla evsizin yaşadığı Osaka şehrinde bulunan hayvanat bahçesi Avustralya’dan, yıllık besleme ücreti 120 milyon yen olan 6 tane koala aldı ve bu maliyeti karşılamak için vergilerden kullanmaya karar verdi. Evsizler yerine koalalar için vergilerin harcanması evsizleri ve onlara destek verenler tarafından kızgınlıkla karşılandı.

Gizemli / Olaylı Şarkı Sözleri: Falco – Jeanny

Avusturyalı müzisyen Falco’nun 1985’te piyasaya sürdüğü Falco 3 albümünden yayınladığı üçüncü teklisi olan Jeanny, şarkı sözleri nedeniyle döneminde gündemi oldukça meşgul etti.

Falco’nun, “bir stalkerın düşüncelere dalmış hali” dediği şarkının sözleri, bir erkek ve Jeanny adındaki bir kadının arasındaki ilişkiyi konu ediniyor.

Bir numara olduğu günlerde, doğrudan tecavüz ve şiddet kelimeleri içermese de, şarkı sözlerinin tecavüzü yücelttiği eleştirilerinin yapılması popülerliğinin daha da artmasını sağladı.

Birçok feminist derneğin boykot çağrısı yaptığı şarkı, Doğu Almanya’da resmi olarak yasaklandı.

Batı Almanya’da da şarkının resmi olarak yasaklanması için başvurularda bulunuldu fakat Nisan 1986’da başvuru reddedildi. Bu sonuca oldukça sinirlenen devlet televizyonunun ünlü haber spikeri Dieter Kronzucker, Heute Journal’a katılarak, 1980’de iki genç kızının ve bir kuzenlerinin tatil için bulundukları İtalya’nın Tuscany bölgesinde fidye için kaçırıldığını ve 68 gün boyunca tutsak edildiğini anlatması ve şarkıyla bağlantı kurması üzerine TV ve radyo istasyonlarının bazıları “etik nedenler”den ötürü şarkıyı boykot etmeye başladılar. Almanya’nın Hesse eyaletinde şarkının “uyarı” yapılarak yayınlanmasına karar verildi. Bunun yanında popüler müzik programı Formel Eins şarkının sansürlenmiş video klibini yayınladı.

Bir dip not olarak; video klipte yer alan “haber bülteni” görüntüsü, o günlerde hapishanede bulunan seri katil Jack Unterweger hakkında.

Baby Driver (Tam Gaz)

TÜR: Aksiyon, Suç, Müzik. SÜRE: 112 Dk. ÜLKE: İngiltere, Amerika. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,8. Tomatometer: %93.

Müzikle aksiyonun nefis bir şekilde harmanlandığı, sinematografisiyle göz dolduran Tam Gaz, tıpkı Scott Pilgram Dünyaya Karşı (Scott Pilgram vs. the World) gibi eğlenceli ve “çatlak” bir aksiyon suç müzik filmi.

Konu

Çocukken geçirdiği bir trafik kazasından ötürü kulağının çınlamasını bastırmak için sürekli müzik dinleyen Baby (Ansel Elgort), soygun baronu Doc’a (Kevin Spacey) olan borcunu ödeyebilmek için soyguncuları olay yerinden kaçırmak için araba sürmektedir.

Hakkında

Tam Gaz’ı Edgar Wright yazdı ve yönetti.

34 milyon dolar bütçesi olan yapım 227 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Jamie Foxx’un karakteri Bats’in sarf ettiği, “Barbra Streisand’ın ***tiğim kulak çınlamasını biliyor gibi mi görünüyorum?” sözü hakkında Edgar Wright, ünlü şarkıcının nasıl tepki vereceği konusunda endişeleniyordu. Barbra’nın yakın arkadaşı olan Jamie Foxx yönetmene, “Barbra gangsterdir” dedi.

Joseph karakteri normal senaryoya göre 80’lerinin ortasında biriydi. Sağır Joseph karakterini canlandıran CJ Jones ekip yönetmeni Francine Maisler tarafından keşfedildi ve önerildi. Gerçek hayatta da sağır olan Jones ile iletişim kurabilmek için Ansel Elgort işaret dili öğrendi.

Jamie Foxx çekiminin olmadığı günlerde bile sette kalıp Kevin Spacey’in çekimlerini izledi. Foxx bu konuda, “muhteşem artistleri rollerini canlandırırken izlemek çok büyük bir şans” dedi.

Yönetmen Edgar Wright, araba kovalama sahnelerinin hiçbirinde yeşil ekran ya da bilgisayar efekti kullanılmadığını ifade etti.

Filmin başında Baby’nin kahve getirdiği sahne 28 kere çekildi. 21. çekim final kurgusunda kullanıldı.

Jon Hamm’ın rolü doğrudan oyuncu için yazıldı.

Yönetmen Edgar Wright, Jamie Foxx ve Kevin Spacey ile yaptığı bir çekimde ekip arkadaşlarına, “duble Oscar çekimi!” diye fısıldadı.

Debora karakteri için Emma Stone düşünülüyordu fakat oyuncu Aşıklar Şehri’ni (La La Land) tercih etti.

Müziğin olmadığı neredeyse tüm sahnelerde Baby’nin kulak çınlamasını duyabiliyorsunuz.

Edgar Wright, Ansel Elgort’tan çekimlerde A Clockwork Orange’taki (Otomatik Portakal) Alex (Malcolm McDowell) gibi sert, katı, acımasız olmasını istedi.

Filmdeki silah sesleri ile müziklerin basları uyum içinde.

Tam Gaz, Edgar Wright’ın Amerika’da çektiği ilk film.

Yönetmen, başrol oyuncularının sahnede vurgulanan tona daha iyi hazırlanmaları amacıyla, karakterleriyle ilgili senaryoyla birlikte sahnede çalınacak şarkıları Ipod’a yükleyerek gönderdi.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Yönetmen Baby’nin hapishaneden çıktığı son sahnenin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını izleyiciye bırakmak adına kasten muğlak bıraktığını söyledi. Bu konuda başrol oyuncuları Ansel Elgort ile Lily James de ayrılık yaşadılar. Elgort son sahnenin karakterin hayali olduğunu söylese de, James sahnenin gerçek olduğunu düşündüğünü ifade etti.

Posta ofisindeki sahnede görevli, “herkes mutlu olmak ister, kimse acı istemez ama birazcık yağmur olmazsa gökkuşağını göremezsin” diyor. Filmin zirve sahnesi yağmurlu bir havada yaşanıyor. Baby hapishaneden çıktığında ise gökyüzünde gökkuşağı görünüyor.

İlk banka soygununda Griff (Jon Bernthal) şakayla, “beni bir kere daha görmezseniz ölmüşümdür” diyor. Karakteri film boyunca bir daha görünmüyor.

Baby’nin hapishane numarası olan 28071978, 1978 yapımı Sürücü (The Driver), filminin yayınlanma tarihi.

Gençlerbirliği: Yükseliş, duraklama ve çöküş

İlhan Cavcav başkanlığının yükseliş döneminde ‘başaltı takımı’ diye anılan Gençlerbirliği neden artık sadece ‘kümede kalmaya’ oynuyor? Gençlerbirliği’nin başarısızlığı sadece sportif mi? Bu durumdan çıkış yolu nasıl olmalı?

Mehmet Ali Çetinkaya

YÜKSELİŞ

İlhan Cavcav’ın yaklaşık 39 yıl süren Gençlerbirliği yönetiminin zirve noktası, parasızlıktan ötürü ayakta durmakta zorlanan Anadolu takımlarına dahiyane bir çözüm bulmasıyla başladı. İnce eleyip sık dokunarak keşfedilen genç ve yetenekli oyuncular, Gençlerbirliği’nin başaltı takımı olmasının yarattığı albeniyle transfer ediliyor, görsel ve yazılı basının önem verdiği tek “eğlence” olan Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında sahneye çıkartılıyor ve sezon sonu bu kulüplerden birine “güzel” rakamlara satılıyordu.

Bu sayede kulüp bir yandan isim yapıyor, bir yandan da genç yeteneklere göz kırparak döngüyü devam ettirerek ayakta kalmayı başarıyordu. Cavcav’ın Gençlerbirliği kariyerinin pik yapmasını sağlayan isim, ilginç bir inatlaşma sonucunda, Fenerbahçe’ye 2,5 milyon Dolara, o günler için oldukça yüksek bir rakama, transfer olan Tarık Daşgün’dü.

Kulübün transferlere çok fazla ve pozitif mesai harcadığı bu dönemin sportif anlamda zirvesi ise, 37 yıl aradan sonra kulübün lig tarihinde ikinci kez üçüncü olduğu, 2 kez üst üste Türkiye Kupası finali oynadığı ve UEFA Kupası’nda son 16’ya kaldığı 2002-2004 yıllarıydı.

DURAKLAMA

Zirve noktasının ardından “şöhreti” üzerinde tutamayan ve bocalamaya başlayan kırmızı-siyahlılar, özellikle yanlış teknik adam tercihleri ve bunun futbolculara kötü yansımalarıyla birlikte gün geçtikçe sıradanlaşmaya başladı. Böylece İlhan Cavcav’ın yükseliş devri sona erip duraklama dönemi başlamış oldu.

2004-2006 yılları arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Levent Bıçakcı’nın, naklen yayın gelirlerini Anadolu takımları lehine daha adaletli bir şekilde dağıtmaya başlayacak adımlar atması ve “puana para” diye adlandırılan Süper Lig’deki maçlarda galibiyet ve beraberliğe, 2010-11’de galibiyete 750 bin TL (500 bin Dolar), beraberliğe 375 bin TL (250 bin Dolar), 2017-18 sezonunda galibiyete 2 Milyon TL (670 bin Dolar) ve beraberliğe 1 Milyon TL (375 bin Dolar), prim verilmeye başlanmasıyla birlikte Türkiye futbol tarihinin olduğu kadar Gençlerbirliği’nin de kaderi değişmeye başladı.

Kulübün kurumsallaşması ve gençleştirilmesi gerektiğini savunan ve bu konuda adımlar atılmasına rağmen, Karşıyaka’ya giderken “taraftarı olan bir kulübe gittiğim için mutluyum” gibi acayip bir cümle kuran eski Genel Menajer Cem Onuk’un, Cavcav tarafından yeniden göreve getirilmesine karşı çıkan Atilla Aytek’in 2006 seçimlerinde başkan adayı olması ve yaşanan “naylon üye” skandalının ardından, Cavcav’ın bir kere daha başkan seçilmesi ve ilk hamlede muhalif sesleri ebediyen sindirmek için üyeliklerinin silinmesiyle birlikte duraklama dönemi kapanarak çöküş dönemine girildi.

ÇÖKÜŞ

2007-2008 sezonunda Gençlerbirliği’nin altyapı takımı ASAŞ/OFTAŞ’ın çok büyük bir başarıya imza atarak mütevazı kadrosuyla en üst lige çıkması, ilginç bir şekilde, kulübün çöküş dönemine adım atmasını sağladı. OFTAŞ/Hacettepe’nin Süper Lig’de yer aldığı 2007-2009 sezonlarında rekor sayıda transfer yapıldı ve Hacettepe’nin düşüşünün ardından da bir sürü oyuncu doğal olarak elde kaldı.

Levent Bıçakcı’nın daha kaliteli bir futbol ligi hayal ederek Anadolu takımlarına kazandırdığı gelirlerin yıllar geçtikçe artmasıyla, Gençlerbirliği için 2007-08 sezonunda 8 milyon TL iken 2016-17 sezonunda 63 milyon TL, doğru orantılı olarak Gençlerbirliği’nin yaptığı transfer sayıları artmaya ancak oyuncu kaliteleri her geçen gün daha da düşmeye başladı.

Bu süre zarfında, hiç dillendirilmese de, her sezon tek amaç “kümede kalmak” olarak belirlendi. 2007-08 sezonundan bu yana lig tablosunda 8’incilikten yukarıya çıkılamaması, sürekli “batık” transferler yapılması ve her sezon, kulübün gelir hanesindeki tüm paranın tüketilmesi yetmiyor gibi, İlhan Cavcav’ın yükseliş döneminde verdiği röportajlarda övünerek defalarca dile getirdiği, “kötü günler için bankada bulunan 25 milyon Dolar” bile suyunu çekmeye başladı.

Aslında bu kötü bir kısır döngüydü; sezon arası ya da sonu eldeki iyi oyuncular vizyonsuzluktan ya da parasal nedenlerden ötürü koşarcasına başka kulüplere gidiyor veya bir sonraki sezon “buharlaşan paralar kolonu”na eklenecek bir başka kalem olarak, satılıyor; kötü oyuncular, gerekirse tazminat ödenerek gönderiliyor, yerlerine, çoğu “soru işareti” olan, bir sürü futbolcu alınıyor; fazla transfer nedeniyle altyapının önü tıkanıyor; lige kötü başlayınca devre arasında “kurtarıcı” takviyeler yapılıyor ve sezon sonunda kümede kalınca yapılanların hepsi aklanarak yeni sezona paragrafın başından yeniden başlanıyordu.

Bu konuda tek istisna, yine çok fazla transfer yapılıp oldukça kötü geçen bir sezonun ardından İlhan Cavcav’ın “çok transfer yapmayalım!” uyarısıyla altyapıdan Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci, Ahmet Oğuz ve Uğur Çiftçi’nin as kadroya alınıp uzun süre forma şansı bulmasıydı. Zaten uzunca bir aradan sonra 2016-17 sezonunda kulübe para kazandıran futbolcu satışının aktörlerinin de bu oyunculardan ikisi olması düşündürücüdür.

Yükseliş döneminde “başaltı takımı” ilan edilen Gençlerbirliği’nin gün geçtikçe “küme düşmeyen takım” konumuna gerilemesi, sezonun son haftasında başka bir maçta atılan golle kümede kalması ya da bu sezon da olduğu gibi, her sezon “lig tarihinin en kötü başlangıcı”na imzasını atmasına rağmen kulüp yönetimi, sezon sonu kümede kalındığı için hep 3 maymunu oynadı.

UZATMALAR

Eleştirmenin, muhalif olmanın, “hainlik” ya da “yok edilmek” anlamına geldiği, adeta yasaklandığı 2006’dan bu yana Gençlerbirliği, her açıdan “değer” kaybetti. Ümit Özat’ın teknik direktörlük koltuğunda oturduğu süre boyunca, “iyi futbolcu olsalar Gençlerbirliği’ne gelmezlerdi” ya da Süper Lig’de elde edilebilecek bir beraberlik primi kadar farkla Osmanlıspor’a giden Serdar Gürler için, “Serdar’ı Gençlerbirliği’nin tutması mümkün değil; o daha iyi yerlere layık” türevinde sözleri, yükseliş devrinde Anadolu takımlarında göz kestirilen tüm yetenekli gençlerin koşarcasına imza attığı kulübün, içinde bulunduğu değer kaybını en iyi şekilde gözler önüne seriyordu. Bu arada Bıçakcı’nın işaretini doğru anlayan birçok Anadolu takımı başaltı olma yolunda Üsküdar’ı geçmişti bile.

Gençlerbirliği’nin 2013 yıl sonunda “kötü günler için bankada” 78 milyon TL’si bulunurken bu rakam 2017 Şubat’ında 50 Milyon TL oldu. Kulübün sadece yayın gelirlerinden, 2015-16 döneminde 46 milyon ve 2016-17 sezonunda 63 milyon TL aldığını görüp, İlhan Cavcav’ın yıllarca övünerek anlattığı ve zamanında kulübün dişiyle tırnağıyla bir köşeye attığı paranın sadece bir sezonluk yayın gelirinden geldiğini fark edince, taraftarın aklına, “hiçbir sportif başarının olmadığı ve yapılan hiçbir transferin heyecanlandırmadığı son 10 sezonda paralar nereye gitti?” sorusunu getiriyor.

İlhan Cavcav’ın vefatından sonra başa gelen Murat Cavcav’ın da benzer bir şekilde yönetim sergilemesi, 2006’da kurumsallaşma yolunda büyük bir darbe yiyen kulüpte sorunun artık kronikleştiğini ve kulübün artık “uzatmaları” oynadığını gözler önüne seriyor.

Ama ya sonra? Batıp gidecek mi? Yoksa toparlanmak üzere düşecek mi?

Bekleyip göreceğiz ama günümüz futbol sisteminde Gençlerbirliği gibi kulüplerin tek kurtuluş yolunun; yönetim kanadının ivedi bir şekilde kurumsallaşma ve şeffaflık adına adımlar atması, ardından da kulüp hedefini, “futbolcu satmak değil sportif başarı elde etmek” olarak revize edip, yükseliş dönemindeki “geleneklere” geri dönerek, balon transferlere harcanan paranın genç ve yetenekli oyuncu bulma/yetiştirme amacıyla altyapıyı canlandırmak ve as kadro ile organik ve sürekli bir bağ kurmak için kullanılması olduğunu görmek bu kadar zor mu?

Kaynak: gazeteduvar.com.tr

Kerem Öncel, 6 Kasım 2017 tarihinde TRTSpor’da yayınlanan Sporekseni programında yazıyla ilgili ufak bir yorum yaptı;

Mehmet Ali Çetinkaya