Kategori arşivi: Kitap

Silahlara Veda (A Farewell to Arms, 1929)

Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan ve 1918’de İtalyan ordusunda görev alırken ağır bir şekilde yaralanan Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in yaşadıkları üzerinden yola çıkarak kaleme aldığı ve dünyaca ünlenmesini sağlayan Silahlara Veda, oldukça başarılı bir roman.

Yazarın yalın ve gerçekçi bir dille savaşın, insanların ruhsal dünyalarında bıraktığı onarılmaz yaraları ve yok oluşları anlattığı çalışması, hem çok etkileyici, hem de çok can yakıcı.

Konu

Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan ordusu bünyesinde savaşan ABD’li teğmen Frederic Henry’nin görevi, yaralıları cepheden savaş hattı gerisindeki hastanelere ambulansla taşımaktır. Henry, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda oda arkadaşı olan Rinaldi’nin etkilemek için planlar yaptığı İngiliz hemşire Catherine Barkley’le tanışıp, onunla yakınlaşmaya başladığı sıralarda, yakınlarına düşen bir top mermisi nedeniyle ayaklarından yaralanır ve tüm hayatı değişmeye başlar.

Ivır Zıvır

Yazar Ernest Hemingway, 8 Haziran 1918 de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: “Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu.” (tr.wikipedia)

Sandra Bullock ve Chris O’Donell’in başrollerini paylaştığı 1996 yaptığı Aşkta ve Savaşta (In Love And War) filminde, Hemingway’in Milano’daki hastanede tanıştığı ve aşık olduğu Amerikalı hemşire Agnes von Kurawsky ile yaşadıklarını konu alıyor.

Hemingway’in en kısa süren ilişkisi hemşire Kurowsky’yle olsa da, ünlü yazarın roman ve öykülerinde en fazla yazdığı kadın Kurowsky’dir.

Yazar, romanın finali için 47 farklı final yazmış sonunda şu anda bulunan metinde karar kılmıştır.

Kitaptan; “Gecenin gündüze benzemediğini bilirim. Her şey bambaşkadır, gece olan şeyler gündüz açıklanamaz. O şeyler gündüz yok olur çünkü. Ve gece, yalnız kimseler için korkunçtur, geceyle birlikte yalnızlıkları başlar çünkü.”

***Romanla İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Hemingway yaralandıktan sonra Milano’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanışıp aşık oldu. İyileştikten sonra bir İtalyan piyade birliğinde görev yaptı, 1919’da teğmen rütbesiyle terhis edildi. ABD’ye hemşire Agnes ile dönüp evlenmeyi planlıyordu ancak terk edildi. Bu ilişki, Hemingway’in ölümsüz eserlerinden olan Silahlara Veda (A Farewell to Arms) adlı eserine konu oldu. (tr.wikipedia)

Yazar, ilk romanı yayımlandığı sırada eşinden ayrılıp gazeteci Pauline Pfeiffer ile evlendi. Oğlu Patrick, Kansas City’de dünyaya geldi. Zor bir doğum olmuştu. Hemingway, bu zor doğumu Silahlara Veda romanında anlattı. (tr.wikipedia)

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı

Kadersiz ve Şişman

Rıfat, artık elli yaşında ya, bir oğlu olduğunu hayal ediyor. Ona Oktay adını koyacak, baba oğul bir şairin adını yaşatacaklar. Bir gram uyku uyumadan geçen geceleri, gazını çıkarmayı, altını değiştirmeyi, Oktay’ın annesiyle tartışmaları, yuvaya yazdırmayı falan bir çırpıda geçiyor. Çocuk bu, çabuk büyüyor, okumayı yazmayı söküyor, birlikte kitap okuyorlar, uzun bir tren yolculuğuna çıkıyorlar, ona yüzmeyi ve babasına hayran olmayı öğretiyor.

Oktay ortaokuldayken Rıfat, bir yönetmen arkadaşından oğlunu filminde oynatmasını rica ediyor. Küçük bir rol. Sonra elbette daha büyük roller gelecek. Oktay sinema dünyasına girecek, birbirinden farklı rolleri büyük bir başarıyla canlandıracak. Ona “insanımızın acımasız aynası” diyecekler. Yurtiçinde ve yurtdışında sayısız ödül alacak. İşte böylesine büyük bir başarının ilk basamağı olan bu küçük rolde Oktay kırtasiyecide çalışan bir çocuğu canlandırıyor. Başroldeki adamın kimliğinin fotokopisini çekiyor. Rıfat’a göre bayağı başarılı. Yönetmen, mükemmeli aradığından sahneyi altı kez tekrarlıyor. Oktay, daha ilk rolünde bir profesyonel gibi, hepsinde aynı özenle oynuyor. Özellikle fotokopi ücretini müşterisinin yüzüne bakmadan, umursamazca harika. Yönetmen de Rıfat’a oğlunu övüyor. “Bu çocuğun önü açık!” diyor.

Rıfat sabırsızlıkla filmin gösterime girmesini bekliyor, günler geçmek bilmiyor. Arada sırada yönetmeni arayıp filmin hangi aşamada Olduğunu soruyor. Oğlu Oktay ise çoktan unutmuş filmi, kendi dünyasında. Bir pazar günü telefon çalıyor. Arayan yönetmen. Nihayet, diye düşünüyor Rıfat. Yönetmen hal hatır soruyor, sonra film ile ilgili bilgiler veriyor. Bir sürü gereksiz ayrıntı… Belli, söylemek istediği başka bir şey var. Sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: Oktay’ın oynadığı sahneyi kurguda çıkardıklarını söylüyor. “Filmin orasında bir sarkma vardı,” diyor, “birkaç sahneyi çıkarıma rahatladı.”

Rıfat, sanatsever biri sonuçta, anlayışla karşılıyor. “Sinemada ritim çok önemli,” diyor. En kısa zamanda buluşup bir rakı içmek üzere sözleşiyorlar.

Hüsran! Film gösterime girdiğinde Rıfat. mümkün değil Oktay kurstan eve gelince ona kötü haberi nasıl söyleyeceğini düşünüyor. Gözü saatte. Oğlunun gelmesine yakın tost yapıyor, portakal suyu sıkıyor. Oktay eve girdiğinde her zamanki gibi ayakkabılarından birini bir tarafa ötekini bir tarafa atıyor. Çantasını kapının kenarına bırakıveriyor. Hemen mutfağa girip tostuna saldırırcasına yemeye başlıyor. Rıfat, oynadığı sahnenin çıkarıldığından habersiz oğluna bakıyor: Dünya umurunda değil çocuğun, gelecek, parlak sinema kariyeri, hiçbir şey umurunda değil. Bu aldırmazlık Rıfat’ı önce sinirlendiriyor, hemen sonra içi kararıyor. Oğlunun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.

Çocukluğun İcadı, İlk Deneme

Rıfat bir süredir çocukluğunu icat etmeye uğraşıyor. İlk denemesi epey başarılı. Buna göre Rıfat, sırtını büyük. bir ormana dayamış tek katlı bir köy evinde doğuyor. Çocukluğu bu köyde geçiyor. ‘Evlerinin biraz aşağısında bir dere var. Çağıltısı hiç dinmiyor. Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep ayni yerde kalmak. Rıfat dereyi tutkuyla seviyor, dereye özeniyor. Ona benzeyip benzemediğini görmek için boyu yettiği günden beri aynada kendine bakıyor. Saçını derenin akış yönünde tarıyor, bakışlarına küçük girdaplar yerleştirmeye çalışıyor. Sonra başı dönüyor, aynadan uzaklaşıyor.

Derenin nereden, nasıl doğduğunu görmek için bağların bahçelerin ortasından, ormanın kıyısından saatlerce yürüyor, tepeleri tırmanıyor, kayalarda sekiyor. Derenin doğduğu yere ulaşınca, bir taşa oturup suyun yeryüzüne çıkışını seyrediyor, çocukça bir hüzün duyuyor. Az önce taşın toprağın kaygan, karanlık dilini konuşurken şimdi aydınlıkta, gözlerini kırpıştıran, durmadan dudaklarını yalayan bir bebek gibi mırıldanıyor su. Aşağıya, köye doğru akarken, bulduğu kuytularda birikiyor ve üzerine eğilen canlıların yüzünü yansıtıyor.

Rıfat da o günden sonra kuytularda, tenhalarda biriktiriyor; kendisine yaklaşan insanların imgelerini pırıl pırıl bir biçimde onlara geri vermek için sakin, durgun ve kıpırtısız olmaya çabalıyor.

Kitabın arkasından;

Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği, bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.

Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir “R.” gibi, geziyor hayatın içinde. Hayat, arada Rıfat’ın dükkânına da uğruyor. Rıfat, filmleri, kitapları, hayalleri, fikirleri, dertleri, mes’eleleri de geziyor. Ortaya sorulmuş soruları üzerine alınıyor, bazı. Neyin peşinde bu adam?

Rıfat, bir hikâyenin içinde midir, anlamaya çalışıyor, insanın bir hikâyenin içinde olduğunu anlamasının yolunu arıyor… Seyrek yağmura şemsiye açılır mı?

Öneren: Özge.

Küfür Etmenin Kısa Tarihi, Melissa Mohr

Küfrün Antik Roma’dan günümüze kadar pek bilinmeyen evrimini sürükleyici bir dille okurlara sunan Küfür Etmenin Kısa Tarihi, oldukça ilgi çekici bir kitap.

Küfürlerin, yaşanan yüzyıla, topluma, cinselliğe olan bakış açısına ve dinin toplum üstündeki baskı düzeyine bağlı olarak gösterdiği hem kelime, hem de anlam değişimlerini takip etmek kitabın en özel yanlarından biri.

Özellikle dinin ağır bastığı dönemlerde, hukuk sisteminin de önemli bir yapıtaşı olan, yemin etmenin evrimleşmesi, müstehcen kelimelere karşı sert yasakların olduğu dönemlerde edebi eserlerde yapılan üstü kapalı göndermelerin sunulduğu bölümler ve İngilizceye Latinceden geçen müstehcen kelimelerin anlam değişimleri de kitabın albenisini artıran yanları.

Tanıtım Bülteni

Melissa Mohr elinizdeki kitapta hepimizin bildiği ve dillendirdiği küfürlerin ve küfür etmenin, hiçbirimizin bilmediği tarihini anlatıyor. Tarih deyince aklımıza hep büyük insanların, büyük ulusların, büyük savaşların ve büyük devrimlerin tarihi geliyor. Oysa toplumların, kurumların ve insanların tarihi olduğu kadar kavramların da tarihi vardır. Tarihi sadece kendi “şanlı tarihi”nden ibaret sananlarımız için inanması güç olsa da küfür etmenin de bir tarihi var. Antik Roma’dan Hıristiyan Ortaçağ’a ve oradan da seküler modern dünyaya kurumlar ve kavramlar gibi küfür de değişerek ve dönüşerek geliyor. Bu nedenle de anlaşılmaya ve açıklanmaya muhtaç. Çünkü küfrü anlamak, neyin üzerine küfredildiğini ve o toplumda neyin değerli ve kutsal olduğunu da anlamak anlamına geliyor. Mohr ustalıkla kutsal ile küfür arasındaki bu ilişkiyi, kâh duvar yazıları kâh sanat eserleri üzerinden anlaşılır kılmaya çalışıyor.

Öneren: Yüce.