Kategori arşivi: Kitap

Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu, Tanıl Bora

Bosna Savaşı’nın (1 Mart 1992 – 14 Aralık 1995) başlamasına ramak kala yayınlanan ve Yugoslavya üzerine kaleme alınmış en iyi eserlerden biri olan Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu’nu en iyi özetleyen cümle sanırım şu: “Yugoslavya, insanların yüzlerle ölmesinin verdiği acıdan öte bir acı salıyor yüreğe: Sosyalizm adına sahiden özgürleştirici bir alternatifin, ‘milli mesele’de milliyetçiliği aşan, sahiden enternasyonelist ama yerli/milli bir modelin kıyısında gezinirken; bildik reel sosyalizmle bildik kapitalizm arasında bocalayıp, bildik milliyetçiliğin sularına gömülen bir ülkenin acısı…”

Avrupa’nın göbeğinde, yıllarca süren ve her gün Saraybosna’da, Mostar’da, Srebrenitsa’da ya da başka bir bölgede öldürülen, evlerinden uzaklaştırılan, sniper ateşinden kaçmak için koşan insanları, patlayan bombaları, yemyeşil, cennet gibi yerlerde birbirlerini öldürmeye çalışan insanların görüntülerini izleyerek büyüyen biri olarak, Bosna-Hersek her zaman görmek istediğim yerlerin başında geliyordu.

Tanıl Abi (Bora), 2 yıl önce Bosna’ya gideceğimizi öğrenince beni orada yaşayan Bayram Şen’le irtibata geçirmişti. Saraybosna’ya indikten sonra Bayram ve eşi Bahar bizi karşılayıp, nefis bir şekilde ağırlamışlardı. Bu süre zarfında Yugoslavya, Bosna Hersek ve savaşla ilgili bize o kadar can yakıcı hikayeler anlattılar ki tüylerimiz diken diken oldu. Hele bir de dolaşırken gördüğümüz yerlerin, binaların savaş zamanındaki hallerini anımsıyor olmak beni daha da duygusallaştırmıştı. Aylar önce biletlerimizi alıp Saraybosna’ya indiğimiz gün Srebrenitsa Katliamı’nın 20. yıl dönümüydü ve bir barda tek başına oturup dertli dertli etrafa bakan kişi, çocukluğumda neredeyse her akşam “cepheden” haber aktaran savaş muhabiri Mete Çubukçu’ydu. Hayatımın en acayip ve duygu dolu gecelerinden birini yaşıyordum.

O gece Bayram bana, Tanıl Abi’nin Yugoslavya ile ilgili iki kitabını (Yugoslavya, 1991 ve Bosna Hersek, 1995) önermiş ve “kendisi mütevazilik yapıyor ama bence bu bölgeyi anlatan gelmiş geçmiş en iyi kitaplar” demişti. Ben de ilk fırsatını bulunca okumaya başladım ve neredeyse her satırında Bayram’ın ne kadar haklı olduğunu fark ettim.

Savaşın başlamasına sayılı günler kala 1991’de yayınlanan Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya, farklı din ve milli duygulara sahip bölge halklarının bir arada yaşama süreçlerini ve akabinde milliyetçi provokasyonlarla tüm birlikteliğin bir anda tuzla buz olmasını konu alıyor.

Oldukça ince elenmiş ve sık dokunmuş bir çalışmanın ürünü olan kitap, tüm ayrıntılarıyla bölgenin geçmişini ve gelinen noktayı gözler önüne seriyor. Bu sayede savaş öncesinde neler yaşandığını ve aslında gerçekten nelerin yok olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Kitabın Arkasından;

Yugoslavya sosyalizmi 2. Dünya Savaşı sonrası dünyasında, aynı toplumsal ve siyasi sistematiğin kutuplaşmış uçlarına dönüşmeye yönelen kapitalizm – reel sosyalizm geriliminde “üçüncü yol” arayışına girenler için bir umut ışığı, önemli bir tecrübe gibiydi.

Yugoslavya’nın federal yapısı, “milli mesele”yi, üniter milli devlet sisteminden de, Soviyetik merkeziyetçi çokuluslu “imparatorluk” sisteminden de farklı, milliyetçilik dışı bir “üçüncü yol”dan çözmüş görünüyordu.

1990’lara girerken Yugoslavya’nın sunduğu “üçüncü yol” işaretlerinin “gibi”si bile kalmadı. Ülke, kapitalizmle reel sosyalizmin kaotik bir bileşeni altında eziliyor: milliyetçiliğin en şoven, en fanatik biçimleri altında ölümüne düşmanlığı, vahşeti, kütlesel göçü yaşıyor.

“Gibi”si bile olsa “üçüncü yol” umutlarını üreten de Yugoslavya toprağı, Yugoslavya halklarıydı, bu umutları yitirip bütün “yol”ları sonlandıran, tüketen de o. Ama bu ülkenin siyasi altüst oluşlarla, insani-toplumsal çilelerle dolu yakın tarihinde, hep milliyetçiliğin provokasyonu var. Yugoslavya’nın kaderinde bu provokasyonu besleyen, inadına bereketli kaynakları kurutamamanın acısı var.

Yugoslavya’nın bugünü içeren tarihi hikâyesi, sadece coğrafi bakımdan değil, toplumsal siyasi meseleler ve en temel insani duyarlılıklar bakımından Türkiye’nin çok yakınında. Yugoslavya’yı “laboratuvar” gözüyle değil yakınlık duygusuyla izlemek, dünyanın gidişatını anlamak ve o gidişatta bir yer, bir taraf tutabilmek açısından çok önemli.

Kitabın Künyesi;
Birikim Yayınları 4
Bölgeler / Sorunlar Serisi 1
1. Baskı, İstanbul, 1991

“Nasıl Korunabilirdik”: Şiddete Uğrayan Kadınlar ve Çocuklar, Ural Nadir

“Normal” bir hayat yaşıyor olsaydık, kitabı okuduktan sonra bu yazıyı hazırlar ardından da Ural Abiyi arayıp, “hadi sayemde ünlü oldun! Milyonlarca takipçim şu anda senin kitabı araştırıyor” derdim. O da kahkahasını havaya savurup bir süre harlamaya devam ettikten sonra birden kamikaze usulü susardı! Bu eşsiz gülüş, hele bir de ilk kez şahit oluyorsanız, sizi dumur etmeye yeterdi. Ne olduğunu algılayamaz, anlamlandıramazdınız. O yüzden tecrübesi olanlar, şaşkınlıktan etrafa bakınanlara ufak cümlelerle “her şey normal” demeye çalışırdı. “Çünkü Ural böyledir!”

Ama ne yazık ki, “normal” bir hayat yaşa(ya)mıyoruz. O yüzden bu yazıyı yazdıktan sonra “ne şartlar, ne zorluklar altında yazdığı tezi, vefatından bir gün önce, tek kelime bile konuşmazken, konuştuğu tek şey bu tezin/kitabın basımı olan” Ural Abiyi arayamadım. Onlarca arkadaşına, dostuna, ahbabına sorduğum ama videosunu bile bulamadığım o gülüşü sadece kafamda canlandırmakla yetindim. Çünkü arasaydım ve “o cümleleri” sarf etseydim o kahkahayı atacağından adım gibi emindim. Hayat bize her gün, “miş” gibi davranmayı/yaşamayı öğretiyor. Bu da onlardan biri ama ne olursa olsun Ural Abiyi tanımış olmak bile başlı başına bir şanstı ve o şansa eriştiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Herhalde elde kalan tek şey de bu güzel his.

Gerçekten de ne zorluklar altında bu çalışmayı bitirmek için didinip durduğuna onlarca kez şahit olduğum kitap yayınlandıktan ve elime geçtikten sonra uzunca bir süre yaklaşmak istemedim. Bir yandan okumak istiyor ama bir yandan da sanki okumak “veda etmekmiş”  gibi olacağından kendimi uzakta tutuyordum. Sonunda elime aldım ve okumaya başladım.

Her satırında Ural’ın şiddete uğrayan kadın ve çocuklara kurduğu empatisine, kaygılarına ve üzüntüsüne şahitlik ettim. Tıpkı, bazı muhabbetlerimizde bize örneklediği şiddet olaylarını anlatırken yüzünü kaplayan can sıkıntısına ve sinirine şahitlik ettiğim gibi. Çünkü bu anları aktarırken madurların çaresizliğini yaşıyor gibiydi. Ama hemen ardından, “neler yapılması gerektiğini” ve “nasıl başa çıkmaları gerektiğini” bıkmadan, usanmadan anlatıyordu. Tezi de bu gayretle, bu sahiplenmeyle didinerek, çabalayarak, ince eleyip sık dokuyarak hazırlıyordu.

Ural Nadir: “Ülkemizde aile içi şiddet ortamında yetişen, yaşmaya çalışan  çocuklara dair yapılan çalışmalarda çoğunlukla klinik olarak çocukların yaşadığı davranış sorunlarına odaklandığını görüyoruz. Bense bu çalışmada, derinlemesine mülakatlarla ve sosyal hizmet bakış açısıyla kadınları ve çocukların korunması konusunda detaylı bir model önermeyi hedefledim.” (Kitabın giriş yazısından.)

Lütfen siz de okuyun, okutun. Çünkü bu çalışma/kitap Ural’ın neden bu kadar çok insan tarafından sevildiğinin de ufak bir örneği aynı zamanda…

Eser Hakkında

“Herkes dayak yemekten ya da o akşam kavga etmekten yorulmuş bitmiş, uyuyup kalıyordu öylece. Babanın enerjisi tükenene kadar kavga bitmiyordu. (…) Kavga olduğu zaman herkesi suçlu olarak, kendini mağdur olarak gördüğü için… bağırır bağırır küfreder, döver söver, sonra da şurada betonun üzerinde yere uzanırdı. (…) Daha sonra arabada yatma huyu çıkardı. Kavgayı eder, söver, bağırır çağırır, gider arabada yatardı. Ertesi gün gelirdi kavgaya şöyle devam ederdi: siz bana onu yaptınız, bunu yaptınız, arabalarda yattım.” Çocukluğu şiddet ortamında geçen Ç.’nin anlatımından

Ev içi şiddet hakkında ayrıntılı ve gerçekçi bir tablo çizen bu kitap olanca yakıcılığıyla “istikrarını” koruyan bu meselenin magazinleşerek kanıksamaya uğramasına karşı bir çabanın ifadesi.

Çalışma, ev içi şiddeti bir deneyim olarak inceliyor: Şiddetin “takvimi” nedir, nasıl başlıyor, nasıl işliyor, nasıl bir döngüsü var? “Nedenler” neler – “gerçek” nedenlerden öte, “bulunan”, “tutunulan” ve algılanan nedenler? Mağdurlar, uğradıkları şiddeti nasıl yorumluyor ve anlamlandırıyorlar? Baş etme mekanizmaları nelerdir, nasıl işliyor? Şiddete uğrayan kadınlar yanında şiddet ortamında yetişen çocukların deneyimlerine ve tanıklıklara dayanan bir inceleme… Sonunda ayrıntılı önerilerde de bulunuyor: Ne yapılabilir, kim ne yapabilir?

Genç yaşta hayatını kaybeden Ural Nadir’in, meslekî ilgilerin ötesine geçen gösterişsiz empatisini, şefkatini taşıyan bir metin…

Kucaklaşmanın Kitabı, Eduardo Galeano

Uruguaylı ünlü gazeteci ve yazar Eduardo Galeano’nun denemelerini bir araya getiren Kucaklaşmanın Kitabı’ndan birkaç seçme deneme…

Hayal kurmaya övgü

Bu olay, Guzco dolaylarındaki Ollantaytambo kasabasının girişinde geçti. Birlikte olduğum turist topluluğundan biraz ötede tek başına durmuş, uzaktaki taş kalıntılara baktığım sırada, o yörenin çocuklarından biri, sıska ve partal bir şey, yanıma gelip benden bir kalem istedi. Kalemimi ona veremezdim, çünkü bir yığın can sıkıcı not almaktaydım, ama onun avucuna küçük bir domuz resmi çizmeyi önerdim.

Haber hemen yayıldı. Çevremi birden bir çocuk yumağı sardı; avazları çıktığı kadar bağırarak, o kirden çatlamış, meşinleşmiş yanık tenli avuçlarına hayvan resmi çizmemi istiyorlardı. Biri atmaca, öbürü yılan istiyor, başkaları da papağan ve baykuşları seçiyordu. Hayalet ve ejderha resmi isteyenler bile çıktı.

Derken, bu curcunanın orta yerinde, alçacık boylu, boynu bükük bir yavru, bileğine siyah mürekkeple çizilmiş olan saati gösterdi.

“Lima’da oturan amcam yolladı bunu bana,” dedi.
“İyi işliyor mu bari?” diye sordum.
“Biraz geri kalıyor,” diye itirafta bulundu.

Reklamlar

Satılık:

“Cabinda ırkından melez bir kadın, 430 pesoya. Basit dikiş, ütü bilir.”

“Avrupa’dan yeni gelmiş sülük, üstün kalite. Tanesi dört, beş, altı vinten’e.”

“Araba. Beş yüz patacone’a satılır ya da bir zenci kadınla takas edilir.”

“On üç-on dört yaşında dişi zenci, kötü huyları yoktur; Bangala ırkından.”

“Küçük kırma, on bir yaşında, basit dikiş bilir.”

“Saparna esansı, şişesi iki pesoya.”

“Yeni doğum yapmış bir dişi. Çocuksuz satılacaktır. Sütü çok iyi ve boldur.”

“Bir aslan, köpek kadar evcil, her şeyi yer. Yazı masasıyla çekmeceli dolap, ikisi de maun.”

“Hizmetçi, kötü huyu ve hastalığı yoktur, Conga ırkından, yaklaşık on sekiz yaşında. Bir piyano ve başkaca mobilyalar, hepsi makul fiyata.”

(1840 yılının -yani köleliğin yasaklanmasından 27 yıl sonra- Uruguay gazetelerinden.)

Havana güncesi

Annesiyle babası kuzeye kaçmışlardı. O günlerde o da, devrim de henüz emekleme çağındaydılar. Çeyrek yüzyıl sonra Nelson Valdés vatanını görmek için Los Angeles’tan Havana’ya döndü.

Her gün öğle saatinde otelin önünden 68 numaralı guagua’ya (otobüs) binerek José Marti Kitaplığı’na gidiyor, burada gece yarılarına kadar Küba üstüne kitaplar okuyordu.

Bir gün öğleüzeri 68 numaralı guagua, frenlerini inleterek bir kavşakta durdu. İçeriden bu zangırtıya itiraz bağırışları yükseldi, sonra yolcular sürücünün frene neden öyle basmış olduğunu gördüler: Şahane bir kadın yolun bir yanından öte yanına geçmişti!

Guagua 68’in sürücüsü, “Beni bağışlamak zorundasınız, baylar,” deyip otobüsten indi. Bütün yolcular ona alkış tutarak şans dilediler.

Sürücü hiç telaşsız, çalımlı adımlarla ilerledi. Yolcular onun, köşede bir duvara yaslanmış, elindeki dondurma külahını yalayan işveli kadına yanaşmasını izlediler. Onlar, kadının dondurmayı öpen dilinin ok gibi devinmesini Guagua 68’in içinden gözleyedursun, sürücü ha bire konuşuyor, ama besbelli hiçbir sonuç alamıyordu. Derken kadın birden gülerek başını kaldırıp sürücüden yana bir bakış fırlattı. Sürücü başparmağıyla bir zafer işareti yaptı ve yolculardan bir alkış tufanı koptu.

Gelgelelim sürücü tutup dondurmacı dükkânına girdiği zaman yolcular huzursuz olmaya başladılar. Hele biraz sonra adam iki elinde iki dondurma külahıyla dışarı çıktığında kalabalık korkuya kapıldı.

Klaksona bastılar. İçlerinden biri klaksona olanca ağırlığıyla abanıp alarm çalmaya başladı. Ne var ki otobüs sürücüsü, sağır ve kaygısız, o nefis kadına sanki yapışmıştı.

Derken Guagua 68’in arka sıralarından, görünümüyle kocaman bir havan topunu andıran ve çevresine yetkili biri havası saçan bir kadın yolcu ilerleyip geldi. Tek söz söylemeden sürücü koltuğuna oturdu ve vites kolunu bire aldı. Guagua 68, her zamanki duraklarında dura dura yoluna devam etti; kadın kendi durağına gelince indi. Onun yerine bir süre için bir başkası geçti, duraklarda dura kalka otobüsü sürdü. Sonra bir başka yolcu, sonra bir başkası, derken Guagua 68 son durağa ulaştı.

Son inen Nelson Valdes oldu. Kitaplığı çoktan unutmuştu.

Yeniden doğuş / 4

“Yalan söyleyen günah işler,” der Ernesto Cardenal, çünkü o, sözcüklerin özlerini çalar.

Eskiden, 1524 yılında Fray Bobadilla, Managua köyünde büyük bir meydan ateşi yakmış ve Kızılderililerin kitaplarını alevlerin arasına atmıştı. Kitaplar geyik derisinden yapılmaydı; üzerlerine iki renk, kırmızı ve siyah, imgeler çizilmişti.

Nikaragua’nın yalanlar dinleyerek geçirdiği yüzlerce yıldan sonra General Sandino, kırmızıyla siyahı ulusal bellekte yaşayan küllerin renkleri olduğundan habersiz, kendi bayrağı için seçecekti.

Dostluğa övgü / 1

Havana’nın dış mahallelerindekiler dostlarına, mi tierra derler: memleketim; ya da mi sangre: kanım.

Caracas’ta dostumuz, mi pana’dır: ekmeğim ya da mi llave: anahtarım. Pana sözcüğü fırın, yani ruhun açlığını doyuracak has ekmeklerin kaynağı olan panadería Sözcüğünden gelir, llave ise…

“Anahtar, anahtardan gelir,” Mario Benedetti’nin dediği gibi.

Mario bana terör döneminde Buenos Aires’te yaşadığı sırada, anahtarlığında beş ayrı anahtar taşıdığını anlatıyor: beş ayrı evle beş ayrı dostun anahtarları, onun canını kurtaracak olan anahtarlar.

On Altıncı Bölüm, veya Memenin Öyküsü, Piksel, Krisztina Toth

Şimdi kadına bakınca, diken saç modeli kesilmiş saçların ona gerçekten yakışmadığını anladı. Burnu büyük, kulakları kepçeydi. Oysa bir zamanlar ona kafasının biçiminin harikulade güzel olduğunu, saçlarını fırça saç modeli kestirmesini söylerdi hep.

Birbirlerini görmeyeli yedi yıl olmuş, ikisi de yaşlanmıştı. Yok, hayır, böyle söylemek doğru değil. Daha önceki bir bölümde onları ilk defa gördüğümüzde de genç değildiler ama o zaman ihtimal olarak var olanlar şimdi kesinlik olarak yüzlerine yazılıydı. Erkek içiyordu, kadın ise mutsuzdu.

İki katlı kooperatif evinin kapısında durdular, eskiden burada kaç kez vedalaşmışlardı. O zamanlar pencereden onları gözetleyerek sinir eden kızı çoktan yetişkin olmuş, taşra şehirlerinden birine okumaya gitmişti; erkeğin küçük oğlu tıbbiyeye gidiyor, hâlâ onunla oturuyordu. Büyük oğlu, annesinin yanındaydı; karısı yeniden evlenmiş, onların ikisinin de yaptığı gibi hayatının dağılmasına izin vermemişti.

Erkek bunları, pencerenin önünde, garaja bakarken anlattı. Aynı çirkin, sarı, oluklu asbest örtüyordu garajı, bundan yedi yıl önceki gibi. Başlangıçta bir araya geliyormuş gibi görünen her şey o zaman küçük parçalara ayrılıp dağılmaya başlamıştı. O zaman kader – son defa olmak üzere – çeşitli imkânlar sunmuştu ama hayat gitti, en kötüsünü seçti, bu dedi, bu olsun. En kötü olasılık daima yaşanandır ve bu da hep yaşandıktan sonra görülür.

Kadın, erkeğe oğlunu sordu ve ona sokuldu. Erkek parfümünü hissetti, eskiden olduğu gibi aynı buruk, mahzun koku. Ve eskiden olduğu gibi arzuladı kadını çünkü hâlâ eskiden olduğu gibi seviyordu, aşk geçmez, bunun aksini ilkelere ve kalabalık ailelere dayanarak boşuna ispatlamaya çalışırız.

Işığı söndürdüler, erkek hatırlamıştı kadının utangaç olduğunu. Yine de odada hafif bir aydınlık kaldı, eskiden olsa kadını huzursuz edecek kadar hafif. Şimdi rahatsız etmedi; etekliğini çıkardı, çorabını sıyırdı. Sonra erkeği okşamaya başladı. Önce göğsünü, sonra burnunu, hâlâ en çok sevdiği yeri burnunun kavisiydi. Erkeğin ise kadının göğüsleri, hemen oraya uzatacaktı elini ama kadının üzerinde hâlâ kazağı vardı. Daha sonra çıkardı kazağını da ama sutyenini çıkarmadı.

Şimdi burada durabilirdim, her ne kadar gerçeğin daima en kötü olasılığı seçtiği doğru ise de, ben öyküyü pekâlâ başka tarafa doğru yönlendirebilirdim. Ama bir an bile duralayacak vaktim yok. O yan muğlak ana hangi kapıdan girmek gerektiğini şimdi etraflıca düşünemiyorum. Erkeğin eli kazağın altına uzanıyor ve gördüğünüz gibi şimdideyiz, bu zaten hissediliyordu. Yani her şey şimdi geçiyor, aşkın insafsız şimdiki zamanında. El duruyor, sutyen çıkıyor. Erkek ilk önce sadece tuhaf, yassı deriyi hissediyor, sonra bakıyor oraya. Hafifçe süzülen solgun ışıkta sağ memenin yerinde on santimetrelik, geniş dikişli, sedef renkli bir yara izi var. Ve göğüs kafesi dümdüz, hiçbir zaman orada bir kabarıklık olmamış gibi düz. Meme ucu da yok, sadece o uzun, pembe, acayip çizgi.

-Estetik ameliyat yapılacak.

Kadının sesi, çamur içindeki bir inşaat yerinde söz verdiklerini gösteremediği için özür dileyen emlakçının sesi gibi. Erkek hiçbir şey söylemeden öteki dolgun memeyi okşuyor, sonra nezaketen arada bir yara izini de. O eline daha yalan ama bütün avucuyla dokunmaya bir türlü cesaret edemiyor, sadece hafifçe, parmaklarının ucuyla. Arada da hiç zararı yok diyor, onu hiç rahatsız etmiyor, vücudu eskisi gibi güzel, ama fısıltıları inanılır türden değil çünkü ereksiyonu yok, hatta en beklenmedik anda ağlamaya başlıyor. Sol tarafa, kadının yumuşak kolu ve olan memesi arasına sokuluyor, oradan fısıldıyor o karanlık, nemli aralığa. Ama söyledikleri yedi yıl boyunca kaç kez anlatmak istedikleri değil, başka bir şey. Aralıksız tekrarlayıp durduğu silik bir sözcük. Ne olduğunu anlasak iyi olacak ama buğulu ses kadının koltuğunun altında, nemli yorganda kayboluyor.

Erkek eve dönerken troleybüste oturduğu yeri değiştiriyor. Sonra onu rahatsız edenin arkalık olduğunu fark ediyor. Önündeki koltuğun suni deriden arkalığım birisi kesmiş, soma kaba dikişlerle dikilmiş. Ona bakmak zorunda kalmamak için ön koltukta oturuyor; atılmış çöplerle dolu ilkbahar manzarasını, sokağın karlar altından çıkan döküntülerini görmek daha iyi. Akşam oğluna sormayı düşünüyor, hastanelerde kesilen uzuvları ne yapıyorlar, o yuvarlak kadın memeleri nereye gidiyor. Bunu öğrenmesi şart. Memenin son yolunu bilmesi gerek, onunla içinden vedalaşabilmek için.

Ama soramıyor çünkü oğlu eve geldiğinde o artık çoktan uyumuş oluyor. Oysa geç de değil, saat on biri biraz geçmiş.

Yazık, uyumuş. Gerçek şu ki, onca erik rakısından sonra ne ben ne de başka herhangi bir kuvvet onu ayık tutabilirdi. Oysa oğlu da onunla konuşmak istiyordu, bugün hastaneye getirdikleri birinin öldüğünü anlatacaktı. Kalp masajını o yaptı. Sonra Nora hamile, geçici olarak buraya taşınsalar, en azından yemek pişiren biri olur. Bunları söyleyerek girecekti oturma odasına bir de arabayı sağ salim geri getirdiğini. Tabii hiçbir şey söylemiyor çünkü babasının yine içtiğini hemen görüyor. Kanepeye elbiseleriyle yatmış, üstüne çektiği battaniyenin altından yana sarkan elinin hafifçe kıvrılmış parmaklarıyla sanki havada bir şey tutuyor.

Dövüş Kulubü (Fight Club, 1996), Chuck Palahniuk

Her defasında büyük bir lezzetle uyarlandığı filmi izlemiş olsam da yaklaşık 2 yıldır okuma listemde yer alan Chuck Palahniuk’un edebiyat dünyasına adım attığı ve büyük bir yankı uyandıran Dövüş Kulübü’nü okumak ancak bugüneymiş.

Daha önce filmi izlediğim için birçok bölümü okurken filmdeki sahne gözlerimin önünde canlansa da beni asıl şaşırtan, film ile kitabın arasındaki temel farklılıklara rağmen her ikisinin de kendi bakış açısına göre oldukça tutarlı ve başarılı olduklarını fark etmem oldu.

Hayattan hiçbir zevk almayan bir insanın, sayılı günleri kalan insanları izleyerek hayatına anlam katmaya çabalaması ve kendisi gibi başka insanlar olduğunu keşfetmesi, başlattığı fikrin zamanla kendini aşması ve başkalarının ondan bile daha fazla fikri sahiplenmesi kitabın en sevdiğim noktaları

Ivır Zıvır

Kitabın yazarı Chuck Palahniuk, bir kamp tatili sırasında, yakınlarında bulunan bir kampçının radyo sesinden rahatsız olup, durumu ona anlattığında saldırıya uğradı. İşe döndüğünde etrafındakilerin yaralarının nedenini sormak yerine, “hafta sonun nasıldı?” demelerine son derece şaşırdı. Palahniuk, insanların aslında, karşılarındakilerle kişisel iletişim derecelerine göre temasa geçtiklerini ve iş arkadaşlarının, onun yaralarını soracak kadar yakın olmadıklarını bunun da “toplumsal bir blok” olduğunu fark etti. Kitabın fikri de bunun üzerine doğdu.

Palahniuk, geçimini Freightliner adlı bir şirkette otomobil tamirciliği yaparak kazanmaktayken 1996’da arkadaşlarıyla birlikte devam ettiği bir edebiyat grubu çevçevesinde Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa hikayeyi 3 ay içerisinde Dövüş Kulübü’ne çevirdi.

Başta, Palahniuk “Gösteri Peygamberi” romanını yayınlatmaya çalıştırmıştır, ama yayıncılar tarafından çok rahatsız edici olduğu için reddedilmiştir.

Hayat Dolu (Full of Life, 1952), John Fante

Hamileliğin son aylarını geçiren, fiziksel ve duygusal olarak oldukça değişmiş ve hamileliği öncesi ateist olmasına rağmen son dönemlerde dine sıkıca sarılmış olan bir eş ile eski bir duvar ustası olan, aksi, yaşlı bir baba arasında kalan bir yazarın hikâyesini konu alan Hayat Dolu, John Fante’nin tüm kitaplarında olduğu gibi oldukça rahat okunan, samimi ve güzel bir roman.

John Fante’nin 1952’de yayınladığı Hayat Dolu, yazarın 4. romanı.

Kitabın arka sayfasından;

“Taş gibi aramıza girmişti bebek. Endişeliydim. Hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağımızdan korkuyordum. Odasına girip eşarbı, elbisesi ya da beyaz kurdelesi gibi özel eşyalarından birini elime aldığımda başımın döndüğü, sevgilime duyduğum aşkın coşkusu ile kurbağa gibi vırakladığım o eski günlerin özlemi ile dolardı içim. Tuvalet masasının önündeki iskemlesi, onun o güzel yüzünü aksettiren ana, başını yasladığı yastık, yıkanma üzere bir kenara fırlatılmış bir çift çorap, ipek pantolonunun elimi ayağım kesen cazibesi, gecelikleri, sabunu, banyo sonrasında hala ıslak ve sıca havluları: ihtiyacım vardı bu şeylere; onunla ola yaşantımın parçalarıydılar; ruj lekesi de hiç fark etmiyordu, çünkü kadınımın sıcak dudaklarından geliyordu.”

John Fante Hayat Dolu’da her evliliğin en önemli anlarından birini, ilk bebeğinin doğum öncesini, karısının hamilelik günlerini birlikte nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Karı kocanın ilişkilerindeki değişimi, o değişimin hayatlarına getirdikleri yenilikleri, hoşlukları ve zorlukları John Fante’nin duru anlatımıyla okuyacaksınız. gizle

 

Futbol Öyküleri: Al da At Dercesine

Futbol Oykuleri - Al Da At Dercesine

Çoğunluğu mahallede, amatör kümede futbol oynayan ya da bir şekilde futbola bulaşmış karakterleri konu edinen “futbol öyküleri”nin bir araya toplandığı “Al da At Dercesine” başarılı bir öykü kitabı. Benim favorilerim Yekta Kopan’ın hasta bir çocuğa kendi yazdığı hikâyeleri okuyan gencin öyküsü ve Kıvanç Koçak’ın kalemiyle canlandırdığı, 32 maçtır gol yemeyen kalecinin öyküsü.

Kitabın arkasından;

İki pas yapamayan orta saha, bilmem kaç maçtır gol yemeyen kaleci, rakip sahaya ses hızında geçen Konkord Ziya, Dinamoçükreş’le maça çıkan Cumhur Abi, Dünya Kupası finalini Kars kaşarı yiyerek izleyen aklı havada rockçı…

Duvar pasıyla, “pardon”uyla halı saha futbolu,rakibin golcüsünü kaçıran çılgın taraftar, kaleci kazağını düzeltiyordu diye golü iptal eden hakem,antrenörlük yapan Borges, Mahmure’yi başkasına kaptıran kulüp başkanı…

Futbolu halkın afyonu olarak görmeyenlerin, endüstriyel futbola karşı çıkanların, ufak ufak takılanların, sıradan insanların ve figüranların anlatıldığı öyküler. Al da At Dercesine, edebiyatçı gözüyle futbol. Neşeli, oyunbaz ve âşık.

Alper Atalan | İlyas Barut | Murat Başekim | Emre Bayın | Can Belge | Bülent Çallı | Mustafa Çiftci | Necdet Dümelli | Serhan Ergin | Mahir Ünsal Eriş | Ayla Duru Karadağ | Giray Kemer | Ercan Kesal | Işıl Kocaoğlan | Kıvanç Koçak | Yekta Kopan | Hakan Kulaçoğlu | Akif Kurtuluş | Bağış Erten

İlk Maç Anısı, Mehmet Ali Çetinkaya (Romantik Yürekler, Mehmet Yüce)

Mehmet Yüce - Romantik Yürekler, Türk Futbol Tarihi - Üçüncü Cilt

Ben taraftar değilim ama tanıdığım taraftarlar var. Onlardan biri de Mehmet Ali Çetinkaya…

Mehmet Ali, Tanıl Bora’nın deyimiyle “Gençlerbirlikli”. İnternet âleminde muazzam içerikte iki sayfası var. Biri Gençlerbirliği, diğeri de maç anıları ile alâkalı. İkisi de yakın takibim altında… Mehmet Ali, Gençlerbirliği maçlarını hiç kaçırmıyor, maçları tribünden izliyor:

Mehmet Ali Çetinkaya Anlatıyor:

“Beşiktaş misyoneri” Savaş eniştemin projelerinden biri olarak, hayatı sadece siyah-beyaz gören 14 yaşındaki bünyemde fırtınalar yaratacak olan haberi Ömer abim vermişti; “Pazar günü Gençlerbirliği – Beşiktaş maçına gidiyoruz!

Çocukluğumdan beri sadece televizyon ekranında gördüğüm iki boyutlu futbolcuları, üç boyutlu görecek olmak bile heyecanımın katbekat artmasını sağlıyordu. Okulda hava atacak bir koz ele geçirmiş olmanın zevkini doyasıya yaşasam da bir türlü günler geçmek bilmiyordu. Ama sonunda o gün geldi!

20 Aralık 1992 Pazar gününün erken saatlerde Ankara 19 Mayıs Stadyumunun Gençlik Parkı tarafındaki kale arkasındaki Gençlerbirliklilerin arasına konuşlanıp heyecanla beklemeye başladık. Saat 13’te takımlar çıktı sahaya ve maç başladı.

Normal seyirciler heyecanla maçı takip ederken, a’dan z’ye kadar çevremdeki her şeyi ilk kez gören ben, sürekli ilgimin dağıldığını ve başka bir şeye odaklanırken yakalıyordum kendimi. Tek bir şey vardı kafama kazınan, o da genç Sergen Yalçın’ın klas hareketleri. Zaten maç da (yıllar sonra Milne’nin başında fırtına gibi esen Beşiktaş’ın Ankara’da Gençlerbirliği’ni hiç yenmediğini öğreneceğim gibi) golsüz berabere bitmişti.

Yıllar içinde Türkiye’deki futbol sistemine kızarak küskünler arasına adına yazdıran ben, 2001’de yine Ömer Abimin ısrarlı çağrısı üzerine, hayatımda ilk kez maç izlediğim tribüne ama bu sefer Gençlerbirlikli olarak oturdum ve iki elin parmakları kadar maç haricinde bugüne kadar tüm maçlarda tribündeki yerimi aldım. Ama o ilk maç ve o günkü kareler asla kafamdan silinmedi.

Kaynak: Romantik Yürekler, Futbol Tarihimizin Yeni Devreleri: 1952-1992Türkiye Futbol Tarihi – Üçüncü Cilt, Mehmet Yüce, İletişim Yayınları

Aşk, Wilhelm Schmid

Ask, Wilhelm Schmid

Alman psikolog Wilhelm Schmid’in “ufak” (sadece 84 sayfa) kitaplarından biri olan Aşk, ders vermeden, “ben bilirimcilik” yapmadan, güzel bir üslup ve hafif bir dille, aşkın hallerini anlatan ve ufak ufak öneriler sunan, okunası bir kitap.

Çevirisini Tanıl Bora’nın yaptığı Aşk’ı okudukça, aslında aşkın evrelerinde yaşanan sorunların ne kadar evrensel olduğunu ve aslında insanların ne kadar aynı olduğunu şaşkınlıkla kavrıyorsunuz.

Kitabın arkasından;

Aşk, insanlık tarihinin en eski kavramlarından biri. Arkadaş sohbetlerinin, romanların, filmlerin vazgeçilmez konusu. Peki, hayatımızda bu kadar geniş yer kaplayan bu duyguyu yaşarken ne kadar başarılıyız? Alman felsefeci Wilhelm Schmid, bu kitapta “aşk” üzerine kafa yoruyor.

Wilhelm Schmid Hakkında;

Wilhelm Schmid 1953’te Almanya’da Bavyera-Süebya (Schwaben) bölgesinde doğdu. Berlin, Paris ve Tübingen’de felsefe eğitimi aldı. Çeşitli Alman üniversitelerinde çalıştı, Riga ve Tiflis üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yaptı. Bir dönem Zürih’te bir hastanede hastalara “felsefeyle manevi destek” hizmetinde çalıştı. Halen Erfurt Üniversitesi’nde dışarıdan felsefe dersleri veriyor. Almanya’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde tebliğler sunuyor. On üç dile çevrilen kitaplarının dünya çapındaki satışı bir milyona yaklaşıyor.

Aşk, Wilhelm Schmid, Psykhe – 13

Aziz Yıldırım’ın Savunması ve Bir Mikro-Ulusun Kurgulanmış Tarihi, Dağhan Irak

Hukmen Yenik Turkiye'de ve Ingiltere'de Futbolun Sosyo-Politigi, Daghan Irak

Dağhan Irak’ın “Hükmen Yenik!: Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği” kitabından;

Aziz Yıldırım’ın Savunması ve Bir Mikro-ulusun Kurgulanmış Tarihi

Ulusçu tarih anlayışıyla yetiştirilmiş bir insan topluluğunun takıntı derecesindeki, her zaman haklı olma ihtiyacı ve bunun için geliştirdiği savunma mekanizmaları (inkâr ve karşı saldırı) birer “mikro-ulus” olarak tanımlayabileceğimiz futbol kulüplerinin taraftarlarına ister istemez doğrudan etki eder. Şu söylenebilir; futbol taraftarlarının olaylar karşısındaki tavrı, içselleştirilmiş inkâr ve fanatizm duyguları, temelini altı yaşından itibaren gerçekleşen kesintisiz beyin yıkamadan almaktadır. Bu nedenle ulusçu tarih anlayışım eşelemekte fayda var. Örgün tarih eğitiminin Türkiye halkının maruz kaldığı en sürekli propaganda olduğunu düşünürsek, bunun genel algıya etkisini ve futbol taraftarlığına yansımasını yadsıyamayız.

Benedict Anderson’un tanımından gidersek, “Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur. Kendisine aynı zamanda hem egemenlik, hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.” Burada “hayal edilmiş”ten kasıt şu; ulusun bireyleri ulusun oluşturduğu bütünlüğü tanımayacak olsalar bile o bütünlüğün hayalini yaşamaya devam ederler. Biraz daha anlaşılır olması için Vamık Volkan ve Norman Itzkowitz’in “çadır” benzetmesinden devam edelim. Buna göre, ulus bir çadırdır, tüm bireyleri kapsayan ortak “iyi”dir. “Seçilmiş travma ve zaferler”in bir araya getirdiği bireyler normal koşullarda bu çadırın altında normal hayatlarını sürdürmeye devam ederler; herhangi bir tehdit anında ise bu bireyler çadırı sağlam tutmak adına çadırın direğine yaklaşıp ortak hareket sergilerler. Bu alegoride tehdit algısına verilen özel önem, bir “mikro-ulus” olarak Fenerbahçelilerin son dönemde sergilediği tutum ve tavırları açıklamakta epeyce faydalı. Ama onu şimdilik bir kenara koyup ulusçu tarih konusunda bize faydalı olacak kısma, yani “seçilmiş travma ve zaferler”e konsantre olalım.

Yine Volkan ve Itzkowitz’ten devam edersek, “Hem seçilmiş zaferler, hem de seçilmiş travmalar çocuk tarafından anne sütünü içer gibi içe atılır. …Bunlar etnik kimlik duygusunu sarsılmaz bir şekilde biçimlendirirler.” Yani şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; eğer ulus hayal edilmiş bir cemaatse, ulusçu tarih de “seçilmiş” yani kurgulanmış bir tarihtir. Sonuçtan, yani sınıfsal ayrımlardan azade kaynaşmış bir ulusun ortaya çıkmasından kendisine belirlediği başlangıç noktasına döner ve arayı eldeki tarihi verilerden ya da tevatürlerden oluşan “seçilmiş” bir kolajla doldurur. Ezeli ve ebedi bir “ulusal kültür” için tarihin devamlılığı gerekir. Ulusçu tarihin amacı, Herkül Millas’ın dediği gibi “Ulusal ideolojiye yaraşır bir ulusal tarih yaratmak ve ulusal ideolojiyi gücendirmektir.”

Bunun günümüze ve Aziz Yıldırım’ın mahkemedeki savunmasına nasıl yansıdığına gelirsek… Aziz Yıldırım’ın mahkemede sunduğu ve özellikle 1908-1950 arasındaki döneme, yani modern Türkiye tarihinin (ve Fenerbahçe tarihinin) başlangıç noktasından tek parti döneminin bitişine (ve Fenerbahçe’deki Şükrü Saracoğlu başkanlık döneminin bitişine) kadar yaptığı referanslar, ulusçu tarihin kurgu merakına pürüzsüz bir örnektir.

Aziz Yıldırım, savunmasına soruşturma sürecinde uğradığı kişisel hak ihlallerini -yerden göğe haklı olarak- sayıp dökerek başladıktan sonra, on dördüncü paragraf itibarıyla Fenerbahçe Spor Kulübünün tarihinden bahsetmeye başladı. Dilerseniz buradan sonrasını çözümleyerek gidelim.

Aziz Yıldırım, 14.-17. paragrafta 1907 yılında bir genç tarafından kurulan takımın dört sene içinde yenilmez bir şampiyona dönüştüğünü ve Altıyol’daki lokalin kiralandığını anlatırken, bunun nasıl ve kimin sayesinde olduğunu söylememeyi tercih ediyor. Aziz Yıldırımın “seçki’sine girmeyen kısmı dolduralım. Fenerbahçe ilk kurulduğu yıllarda ciddi maddi sıkıntılarla yüz yüze kalmış, 1909’da kulübün temel direklerinden antrenör Dalaklı Hüseyin ve Horace Armitage, Kadıköy kulübüne geçerken, Fenerbahçe’nin “adı ve renkleri tarihe karışacak şekilde” Üsküdar kulübüyle birleşmesinin önüne son anda geçilmişti.1 Dağılmanın eşiğine kadar gelen Fenerbahçe’nin imdadına İttihat ve Terakki yetişmiş, İttihatçı Elkatipzade Mustafa Bey’in ardından örgütün önde gelenlerinden Fuat Hüsnü Bey, kardeşi Galatasaray üyesi Hamit Hüsnü Bey ve Mustafa Kemal’in Fenerbahçe ziyaretinde kendisine nezaret edecek olan Sabri Bey kulübe üye olmuştu.2 Aynı şekilde Altıyol’daki lokal de bizzat Elkatipzade tarafından kiralanırken, Osmanlı şehzadelerinden Osman Fuat Bey de kulübe fahri başkan yapılmıştı. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe ulusu aylardır kulübe yapılan siyasi müdahalelerden şikâyet ederken kulübün tarihindeki ilk başarıların İttihat ve Terakki örgütünün ve saray şehzadelerinin tam himayesi altına girildikten sonra geldiğinden herhalde bahsetmek istemedi.

Yıldırım, 18. paragrafta 1920’lere gelerek 1923’te oynanan ve hem Fenerbahçe, hem Türk spor tarihçiliğinin ulusçu yazıcılığının sarsılmaz mitlerinden General Harrington Kupası‘ndan bahsediyor. Ulusçu spor tarihçileri tarafından yere göğe sığdırılamayan ve bir Sovyet propaganda harikası olan II. Dünya Savaşındaki Dinamo Kiev’in Nazileri yendiği “ölüm maçı”na benzer bir anlatıyla aktarılan bu maçın, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, aylardır lig maçı oynayan Fenerbahçeli futbolcularla, kadrosunda dört kişi dışında futbolcu bulunmayan, beş yıldır ailelerinden uzak kalmış ve her an gelebilecek terhis haberini bekleyen işgal askerleri arasında oynandığını Aziz Yıldırım’ın bilmesini beklemek tabii haksızlık olur, hele ki Türkiye’de spor tarihi yazmış hemen hemen herkes bu gerçeği “seçmemeyi” tercih ederken.

Aziz Yıldırım, bir sonraki paragrafta ani bir kronolojik dönüş gerçekleştirerek, 1918’de Mustafa Kemal’in kulübe yaptığı ziyaretten ve işgal dönemindeki maçlardan bahsediyor. Mustafa Kemal’in ziyareti, o değeri tartışılmaz General Harrington zaferinden beş sene önce gerçekleşmişken bunu sanki tam tersiymiş gibi anlatmanın yarattığı anakronizmi de, içerdiği ajitasyonu da burada tartışmaya gerek yok.

Aziz Yıldırım, 21. paragrafa ulaştığında, kulüp sitesindeki savunma metninde büyük ve koyu harflerle vurgulanan sadede geliyor. Bu sadet dediğimiz, aynı zamanda geride kalan bölümde ulusçu tarih yazıcılığının varmayı hedeflediği amaca da işaret ediyor; “benim değerli yönetici arkadaşlarımın itham edilmesinin nedeni kanaatimce yüz yıldan bu yana, Fenerbahçe’nin sürdürdüğü bu temiz, ülke sever ver ve ATATÜRKÇÜ YOLDA BİZ FENERBAHÇELİLERİ ÇEVİRME GAYRETİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.”

Bu noktada Aziz Yıldırmam tahayyül ettiği Fenerbahçe ulusunun ülküsünün Atatürkçülük olduğunu öğreniyoruz. Bunu Aziz Yıldırım Fenerbahçeliliğı nin “ezeli ve ebedi haklılık” kaynağı olarak not alalım. Yalnız ilginçtir ki bu ülkü, ta 1907 yılından, yani Mustafa Kemal, Şam’daki 5. Ordu’da Lüfti Müfit Bey’in yanında staj yaparken başlıyor. Tabii Fenerbahçe ulusunun geçmişinden geleceğin sonsuzluğuna uzanan ebedi Atatürkçülüğü söz konusuyken, üç-beş ya da on beş yılın hesabını yapmıyoruz.

Yine de Aziz Yıldırım 22. paragrafta 1940’lardaki Şükrü Saracoğlu başbakanlığına atlarken, biz onun bahsetmekten imtina ettiği yıllara yani Fenerbahçe’nin ezelden beri takipçisi olduğu Atatürk’ün devlet başkanlığı yıllarına gidelim. Aziz Yıldırımın “seçmediği” kısımda, Erken Cumhuriyet kadrolarının Fenerbahçe’yle arasının çok da iyi olduğu söylenemez. Cumhuriyet’in kurulduğu tarihte Fenerbahçe başkanı olan Ömer Faruk Bey’in Osmanlı hanedanı üyesi olduğu için sürgün edilmesini, eski başkanlardan Doktor Nâzım Bey’in ise Mustafa Kemale düzenlenen İzmir Suikastında dahli olduğu gerekçesiyle idam edilmesini futbolla alakasız olaylar olarak ayrı bir kenara koyalım. Ancak 1924 yılında bir Galatasaray maçı sonrasında çıkan ihtilafta Fenerbahçe’nin Futbol Federasyonuyla bağlarını kopararak ligden çekilmesini ve millî takımın Sovyetler Birliği turnesini boykot etmesini herhalde hatırlamak gerekir. 1930’larda ise Türkiye’de spor yönetimi Nazi Almanyası’nın spor bakanı ve 1936 Berimdeki meşhur “propaganda Olimpiyatı”nın mucidi Carl Diem gibi isimlerin katkısıyla Avrupa’daki otoriter rejimler model alınarak yeniden şekillendirildiğinde, Fenerbahçe’nin zaten spor hayatında öncü bir rol üstlenmesi mümkün değildi. Zira, hem 1932-36 arası oluşturulan ve yurtdışı turnelerine çıkarılan Halkevleri Karması, hem de adını bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu ve iki kez ziyaret ettiği, Cumhuriyet Halk Fırkasının üst düzey yetkililerinin Galatasaray’dan ayrılarak kurduğu Güneş aracılığıyla devlet sporu kendi kontrolüne alıyor ve büyük ihtimalle de Nazilerin Schalke 04 projesine benzer bir futbol projesi yaratmaya çalışıyordu. Bu noktada özellikle 1930’ların başında hem Galatasaray’a, hem Fenerbahçe’ye devletin tutumu bir hayli sertti; belli ki kendi kurdukları kulübe bu kadar popüler rakipler istemiyorlardı. İş, 1934’te yine olaylı bir Galatasaray maçı sonrası Milletvekili Halit Bayrak’ın Fenerbahçe’nin kapatılmasını talep etmesine kadar vardı. Fenerbahçe, bu olay sonrasında yirmi yıl önce yaptığı gibi yine siyasi iktidarın himayesine girmek zorunda kaldı. 1929 yılında Adalet Bakanı iken gözden düşen İttihatspor’un elinden sahasını alarak Fenerbahçe’ye veren Şükrü Saracoğlu kulübe başkan yapıldı. Tıpkı Elkatipzade’nin gelişinde olduğu gibi bu siyasi himaye Fenerbahçe’nin talihini değiştirdi ve bugün halen kullanmakta olduğu stadın arazisinin mülkiyetini de kazandırdı. Bu stadyum meselesinin Aziz Yıldırım’ın savunmasında bahsi geçmese de, Fenerbahçe ulusunun resmî tarihinde saklandığını söylemek haksızlık olur.

Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’nin “seçilmiş” tarihini anlatmaya 23. paragrafta son verirken kulübe hizmet veren kimi başkanları sayıyor. Tam listesi Ali Naci Karacan, Sayit Selahattin Cihanoğlu, Ali Muhittin Hacı Bekir, Osman Kavrakoğlu, Medeni Berk, Faruk Ilgaz, Şükrü Saracoğlu, Zeki Rıza Sporel olan bu isimlerden Kavrakoğlu’nun başkanlık döneminde iktidardaki Demokrat Parti’nin milletvekili, Medeni Berk’in 1960 Darbesine kadar başbakan yardımcısı, Faruk İlgaz’ın Adalet Partisinin iktidar döneminde İstanbul il başkanı, Şükrü Saracoğlu’nun CHP iktidarında başbakan ve Zeki Rıza Sporel’in yine iktidar döneminde Demokrat Parti milletvekili olması hâliyle ilginçtir. Daha ilginci ise Aziz Yıldırım’ın siyasi himayenin yapı taşlarını bir bir sayarken, spor kökenli “Yavuz” İsmet Uluğ’u unutması olabilir.

Aziz Yıldırım’ın “Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin “seçilmiş” tarihini yazarken yaptığı ayıklamaları ve tahrifatı bu kadar derinlemesine inceleme nedenimiz, bunun tek ve daha önce rastlanmamış olması değil. Aksine, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından altı cilt olarak hazırlatılan Türkiye Futbol Tarihi külliyatı incelendiğinde, bu ülkede futbolun yönetici kurumu Türklerin ayağına daha top değmeden yıllar önce bugün gökdelene dönüştürülmeye çalışılan Alsancak Stadyumu’nun arazisindeki sahada binlerce kişinin izlediği olimpiyat benzeri yarışmalar ve futbol turnuvaları düzenleyen İzmirli Rumların yok sayıldığı Türkiye’de futbolun etnik Türkler üzerinden anlatılarak bu ülkenin spor kültürüne hizmeti geçen azınlıklara karşı nasıl bir ayrımcı tutum takınıldığı görülecektir. Diğer spor kulüpleri hakkında yazılmış herhangi başka bir tarih kitabında da ulusçu tarih anlayışının kurguya dayanan anlatısına rastlanabilir. Hatta diyebiliriz ki, birkaç çok kıymetli eser dışında hemen her çalışma, Türkiye’deki neredeyse bu tek tarih akımının tuzaklarına düşmüştür.

Aziz Yıldırım’ın savunmasını incelenmeye değer kılan, “mik-ro-ulus” olarak farzedilebilecek kulüplerin tarihlerinin nasıl bilinçli bir şekilde ulusçuluğun “seçilmiş travmalar ve zaferler” takıntısına kurban edildiğidir. Bu kuşkusuz o “bir harekette sokağa dökülecek” halk kitlelerinin motivasyonunu yükseltmeye, onları “kulüp milliyetçiliği”nin hisleriyle doldurmaya: yönelik kasıtlı bir stratejinin ürünüdür. Fenerbahçe taraftarının şike operasyonu süreci boyunca, camiaya biçilen “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” ve Aziz Yıldırıma kazandırılan “lider kültü”ne her türlü eleştirilen perspektifi reddederek bağlanması, bu stratejinin işe yaradığını gösteriyor.

Şike operasyonu başlarken belki de hedeflenen, zaten Aziz Yıldırımdan sıkılmaya başlayan Fenerbahçe taraftarının “şikeci” olduğu ortaya çıkarılacak başkanın tasfiyesine destek vermesiydi. Yıldırım böylelikle kamuoyundan hiçbir destek alamayacaktı. Ancak onun yerine Aziz Yıldırım’ı sisteme karşı en büyük muhalif gören ve onun uğruna sık sık polisle karşı karşıya gelen bir taraftar kitlesi ortaya çıktı. Bu başlangıçta kimsenin öngöremediği bir siyasallaşmaydı.

Fenerbahçe taraftarının bu siyasallaşmasını, ulusla mikro-ulusun çatışması olarak değerlendirebiliriz. Türkiye futbol tarihinde ilk defa irrasyonel faktörlere dayanan taraftarlık kimliği, ulusal kimliği temsil eden devletle karşı karşıya geldi. Bu durumu Mısırda Hüsnü Mübarek rejimine karşı girişilen devrimde başı çeken El Ehli kulübü taraftarlarınınkiyle kıyaslamak mümkün. Ancak dikkat edilmesi gereken oradaki politik yönelimli taraftar toplulukları kendi kimliğini rejime karşı girişilen bir halk hareketinin içinde eritirken; Fenerbahçe’de olan taraftarlık kimliğinin devlete karşı kendini doğrudan konumlandırması. Çağlayan Adliyesi’nin önünde, Silivri’de ve 12 Mayıs 2012’de Şükrü Saracoğlu Stadının etrafında polisle çatışan taraftarın politize olduğu ve muhalif bir damar barındırdığı doğrudur. Ancak bu muhalifliğin motivasyonu mikro-ulustan, yani Fenerbahçe’den gelmektedir ve hedef Fenerbahçe’nin çıkarını sağlamaktır. Yani Fenerbahçe taraftar gruplarının sıklıkla atıf yapmaktan hoşlandıkları Tahrirden farklı olarak, talep edilen şey Fenerbahçe’ye “adil” davranılmasıdır. Türkiye’deki diğer muhalif hareketlerle Fenerbahçe taraftarlarının talepleri ya da şikâyet ettikleri konular çakışabilir; ancak bu birinin diğerine güç verdiği anlamına gelmez. Bunun böyle olması için önceki düzende bunun emarelerinin olması gerekirdi. Oysa, Aziz Yıldırım’ın ve Fenerbahçeli yöneticilerin bu operasyon öncesinde arası AKP iktidarıyla en iyi olan kulüplerden olduğu bir sır değil. Yıldırım, operasyondan birkaç ay önce yanma kaptan Alex’i de alarak Tayyip Erdoğan’ın huzuruna çıkmış; bol şakalaşmak görüşmede Türkiye vatandaşı olacak Alex’e ne isim konacağı bile tartışılmıştı. Ardından Aziz Yıldırım, Erdoğan’ın akrabası ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor Başkanı Göksel Gümüşdağ’ın TFF başkanlığına gelmesi için uğraşmış; hatta hapisteyken yapılan kulüp kongresinde de yönetimine Ahmet Burak Erdoğan’ın kayınbiraderi Ahmet Ketenci ve Kadir Topbaş’ın oğlu Hüseyin Ersan Topbaş’ı almıştı. Normal koşullarda Fenerbahçe’yle AKP arasındaki yakın ilişkiler tribünlerde hiçbir sıkıntı yaratmadığı gibi; referandum döneminde ve öncesinde Tayyip Erdoğan’a açık destek veren taraftar grupları da olmuştu. Dolayısıyla burada ülkedeki muhalif harekete bir destekten ziyade, Fenerbahçe taraftarının kulüp çıkarlarına göre pozisyon almasından bahsetmek çok daha gerçekçi olur. Aziz Yıldırım’ın hapiste olduğu dönemde bir tür “devrim önderi”ne dönüştürülmesi, atılan sloganlardaki sol göndermeler ve Grup Yorumun “Haklıyız kazanacağız’ının Fenerbahçe’ye uyarlanmasının ise sol tandanslı olma iddiasındaki bir taraftar grubunun şike süreci esnasında yıldızının parlamasından kaynaklı olabilir. Fenerbahçe’yi ve Aziz Yıldırım’ı sosyalizmle bağlantılandıran bu eylemlere ajitasyondan daha fazla anlam yüklemek mantıklı olmaz. Zaten Aziz Yıldırım’ın tahliye olduktan sonra aldığı tavır da yaratılan “devrim önderi” mitinin ne kadar akıl dışı olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Mehmet Ağaran huzurunda bir “devrim önderi”

3 Temmuz sürecinde Fenerbahçe taraftarının Aziz Yıldırıma yüklediği anlamların çöküşü bir hayli hızlı oldu. Fenerbahçe’yi “baskıcı devlete karşı kale” olarak görenler, Yıldırımın tahliye olur olmaz soluğu Aydın’da hapisteki yüzlerce operasyondan sorumlu organize suç örgütü lideri Mehmet Ağar’ın yanında almasıyla bir şok yaşadı. Futbol dünyasından pek çok isim, dört büyüklerin yöneticileri, teknik adamlar ve TFF’den isimler Ağar’ı ziyaret ederken Aziz Yıldırım da eksik kalmamıştı. Fenerbahçe taraftarının şike operasyonu boyunca görmeyi reddettiği iktidar ilişkileri tekrar gün yüzü görüyor, Yıldırım egemenlerin sınıfındaki yerini tekrar eliyle koymuş gibi buluyordu. Bu ziyaret esnasında Aziz Yıldırım’ın orijinal forması olmadığı için bir taraftara imza vermeyi reddetmesi işin sınıfsal boyutunu anlatması açısından çarpıcıydı. Fenerbahçe başkanı, taraftarının aksine ait olduğu sınıfı çok iyi biliyor, “ayak takımı’yla muhatap olmuyordu. Yıldırım, ilerleyen günlerde teknik direktör Aykut Kocamanın istifasını isteyen taraftara sert tepki gösterecek, kendisi için dava sırasında büyük destek toplayan Twitter kullanıcılarını da eleştirecekti. Son olarak Alexi “karşısında bacak bacak üstüne attığı” gerekçesiyle gönderdiğinde kendisine verilen destek de sönüp gitmişti. Süreçten önce olduğu gibi, süreçten sonra da mikro-ulusun üyeleri kendi iç gündemlerine dönmüş, dış dünyaya karşı savunma hâli sona ermişti. Çadır alegorisine geri dönersek, mikro-ulusun bireyleri tehlike geçince çadırın direğini tutmaktan vazgeçmişti. Bu da taraftarın politizasyonunun kulüplerin iç iktidarlarını taraftarlar lehine demokratikleştirecek devrimci bir dalgaya dönüşmediği sürece ne kadar uçucu olduğunu gösteriyordu.

Hükmen Yenik! : Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği, İnceleme Dizisi, Evrensel Basım Yayın

Hükmen Yenik! : Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği’nden macanilari.com’a yapılan alıntılar için tıklayın…