Kategori arşivi: Kitap

Aşka Dair, Ermiş, Halil Cibran

Aşka Dair

Sonra El Mitra, bize Aşktan Söz Et dedi. El Mustafa da başını kaldırdı, halka baktı ve o anda halkın üzerine bir sükûnet çöktü. El Mustafa gür bir sesle dedi ki; Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin… Yolları zorlu ve dik olsa da.

Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun. Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da. Hem aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın. Bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgârı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle.

Çünkü aşk taçlandırdığı gibi çarmıha da gerer sizi. Hem besler, büyütür hem de budar sizi.

Yücelerinize tırmanıp, okşar sever güneşte titreyen en körpe dallarınızı. Derken inip köklerinize, sarsar toprağa sıkı sıkıya tutunuşlarını.

Mısır demetleri gibi derer sizi aşk. Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır. Kabuklarınızı elemek için kalburdan geçirir. Apak edinceye kadar öğütür sizi. Yumuşayana kadar yoğurur; sonra da atar kutsal ateşine, Tanrı’nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye.

Aşk bütün bunları, yüreğinizin sırlarına ermeniz ve bu bilgiyle Hayat’ın yüreğinin bir parçası olabilmeniz için yapacaktır.

Fakat eğer korkularınızda sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız…. O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın harman yerinden çıkın daha iyi. Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.

Kendinden başka bir şey vermez aşk ve kendinden başkasından almaz. Ne sahip olur aşk ne de sahip olunmak ister. Çünkü aşka aşk yeter.

Sevdiğiniz zaman “Tanrı yüreğimde” değil, “Tanrı’nın yüreğindeyim” deyin. Sanmayın aşkın rotasını çizebileceğinizi, çünkü aşk sizin rotanızı çizer, sizi buna layık bulursa eğer.

Aşkın kendini gerçekleştirmekten başka tutkusu yoktur. Fakat âşıksanız ve arzularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun arzularınız: Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyen.

Tanımak haddinden fazla şefkatin sızısını. Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle.

Şafak vakti kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve minnet duymak yine aşkla dolu yeni güne; öğleyin dinlenmek ve aşkın vecdini düşünmek derin derin; akşamleyin eve şükranla dolup taşarak dönmek; sonra, da uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir övgü şarkısıyla.

Öneren: Cansın

Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk

Orhan Pamuk, 1591 yılının karlı İstanbul sokaklarında, padişaha gizlice bir kitap hazırlayan nakkaşların gizemli evlerinde, 12 yıl sonra İstanbul’a dönen ve çocukluk aşkını görünce aslında oradan hiçbir zaman ayrılmadığını anlayan bir adamın ve 4 yıl önce savaşa giden ve bir daha kendisinden haber alınamayan kocasını bekleyen güzeller güzeli bir kadının iç dünyasının kapılarını 9 günlüğüne sayfalara döküyor.

III. Murad’ın padişahlığındaki İstanbul sokaklarında geçen roman, bir yandan hattat ve nakkaşların dünyasına ait, oldukça ayrıntılı bir şekilde, bilgiler verirken bir yandan da gizemli bir polisiye hikayeyi sayfalarına döküyor.

Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı olan Benim Adım Kırmızı’nın Osmanlı atmosferi ve gizemli hikayesi oldukça başarılıydı. Ama yazarın inanılmaz detaycılığı ve ayrıntı düşkünlüğünün özellikle sonlara doğru kısa kısa da olsa düşmemi sağladığını itiraf etmeliyim.

Kitaptan;

“Yalnızca ihtiyar ve kör bir nakkaş olarak ben, Allah’ın alemi yedi yaşındaki akıllı bir çocuğun görmek isteyeceği gibi yarattığını biliyorum. Çünkü Allah alemi önce görülsün diye yarattı. Sonra da gördüğümüzü birbirimizle paylaşalım, konuşalım diye kelimeleri verdi bize, ama biz kelimelerden hikayeler yaptık da nakşı bu hikayeler için yapılır sandık. Oysa nakış doğrudan Allah’ın hatıralarını aramak, alemi onun gördüğü gibi görmektir.”

* * *

Hepimizin hayatında, daha başımızdan geçerken bile, bundan sonra çok uzun bir süre hiç unutamayacağımız bir şeyi yaşamakta olduğumuzu anladığımız zamanlar vardır: Hüzünlü bir yağmur yağıyordu.

* * *

Belki şimdiye kadar anlamışsınızdır: Benim gibi adamlar için, yani aşkı ve acıyı, mutluluk ve sefaleti eninde sonunda ezeli bir yalnızlığın bahanesi haline getiren benim gibi keder erbabı için, hayatta ne büyük sevinçler olur, ne de büyük üzüntüler. Başkalarının ruhu bu duygularla altüst olduğu vakit onları hiç anlayamayiz demiyorum; tam tersi, bu duyguları derinlemesine yaşayanları fazla fazla anlarız. Anlayamadığımız şey ise, o sırada kendi ruhumuzun içine gömüldüğü tuhaf telaştır. Aklımızı, gönlümüzü karartan bu sessiz telaş hissetmemiz gereken asıl sevincin ve üzüntünün yerini alır.

Zamanın Kelimeleri: Yeni Türkiye’nin Siyasî Dili, Tanıl Bora

“…Victor Klemperer’in LTI’sı, yaşantı içinde öznel bir dille yazılmış bir kitaptır. Nazi Almanya’sında dile yerleşmiş bazı kelime ve kalıpları ele alır, bunların bazıları Nazizmin çöküşünden sonra bile sorgulanmadan, doğallıkla kullanılmaya devam ettiğine dikkat çeker. Masum, nötr sayılan bu kelimelerin, söz kalıplarının, bazen ona muhalif olanların bile ezberine yerleşerek, Nazi zihniyetini yaşatmaya devam ettiğini anlatmaya çalışır.”

Tanıl Bora’nın sunuş bölümünde yazdığı bu paragraf, Zamanın Kelimeleri’nin ne denli önemli bir içeriği sahip olduğunun, bugünden, gelecek adına bir kanıtı.

Bora’nın özenli ve ayrıntıcı bir çalışmayla hazırladığı ve akıllı göndermelerle sunduğu Zamanın Kelimeleri’ni okurken, normal seyrinde duyduğunuz kelimelerin bambaşka bir anlama doğru evrimleştiğine şahitlik ediyorsunuz.

Samimiyet ya da Merhamet gibi kelimelerin bile siyasi dildeki anlamlarının gündelik yaşama nasıl bulaştığını artık nasıl anlamlandırıldığını şaşkınlıkla fark ediyorsunuz.

Sunuş’tan bir paragrafla bitireyim;

“Kelimeler, mevcut bir içeriği boca ettiğimiz bir kova veya fıçı değil. Kelimeler kaynaktır, pınardır. anlamları sadece taşımaz, onlara şekil verir, onları yoğururlar. Kelimenin kaynağındaki unutulmuş üçüncü beşinci anlam, bazen onun carî harcıâlem kullanımının sakladığı bir sırrı ele verebilir. Aynı kelime, bir siyasî bildiride farklı, bir iddianamede farklı, medya bülteninde farklı, gündelik kullanımda ayrı bir türlü bükülebilir. Onların tersini yüzünü çevirip bakmayı ihmal etmemeli. kelimeleri ‘kaptırmamalı’. Kelimelere edebî bir alâkayla ve aşkla bakmayı, sadece edebiyat uğraşına mahsus saymamalı. Bu yazılarda, kelimelere merakla ve evet, aşkla yaklaşmanın, pekâlâ politik bir anlamının olduğu fikrinin peşindeyim.”

Kitaptan;

Merhamet

(…)

“Merhametten maraz doğar” lafı da “bizim kültürümüzde var”. Epeydir, resmen ve şevkle benimsenen bir şiar, kamu binalarının alnına yazılsa yeridir.

Bu “kültürün” tazyiki altında, aşağıdakilerin, toplumun, halkın, milletin, insanların merhametine ne olur? Merhamet sadece hissi değildir, tecrübeyle gelişir ve öğrenilir de. Öğrenildiği gibi, unutulur, aşınır da. Şehirlerin, insanların başına yıkıldığı, binlerce insanın işsiz aşsız haksız hukuksuz bırakılarak “medeni ölüme” mahkum edildiği, “kurunun yanında yaş” yakmanın adete sürdürülebilir enerji yatırımına dönüştüğü bir vasatta… söz sahipleri Barış Bıçakçı’nın değişiyle “nişan alarak konuşur”, hınç ve kin estetize edilir. Terör-hıyanet-ihanet suçlamaları gaz bombası gibi yazdırılırken… sadece gadre uğrayanların hali konu edilmez, bilinmez, havadis olmazken… gerekçesinden sebebinden failinden muhatabın ari olaralarak , “o saf insana bu yapılır mı?” irkintisi bile men edilirken… merhamet sağ kalır mı?

Acı olan, vahim olan, ‘halk içinde’ merhametin gözlerinin kuruması, kurutulması… Zulümden, gaddarlıktan irkilme hassasının yittiği, kendi muhitti, kendi Biz’i haricindekilerin acılarına bigane, “bir insana bu yapılır mı?” haddinin tanınmadığı yerde, toplum olmanın hayati bir kaynağı kuruyor demektir. (23 Kasım 2016, s.177)

* * *

Algı Operasyonu

(…)

Medyanın büyük çapta iktidar güdümünde olduğu, gerçekten bağımsız medyanın -Hürriyet’ten söz etmiyorum elbette- mendil kadar yer kaplayabildiği bir zamanda ve zeminde, iktidar sözcülerinin ve taraftarlarının algı operasyonu tehdidinden söz etmesi, gerçekten dehşetli cüretkâr bir algı operasyonudur.”

(…) (30 Eylül 2015, s.150)

Kitabın tanıtımından;

Yerli ve millî… Yeni Türkiye… Benim esnafım… Kimse kusura bakmasın… Büyük resmi görmek… Fıtrat… Algı operasyonu… Ölü ele geçirme… Hassasiyetlerimiz… Hegemonya… Samimiyet… Hayırlı olsun… Sıkıntı yok… Paralel… Herkesi kucaklamak… Kadim… Medeniyet denen… Kurumları yıpratmak… Restorasyon… Marjinal… Fitne… Sadakat… İtibar… Çift başlılık… Durmak yok… Sen kimsin… Biz, yaparız!… Gereği yapılır… Bedel… Kurunun yanında yaş… Manidar… Üst akıl… İltisak… İhbar celbi… Kayyım… Hiç farkı yoktur… İstifa… Merhamet…Olağanüstü… Şehitler ve şahitler… Bizim kültürümüzde yok… Malazgirt… Bayrak… Mehter… Dokunulmazlıklar… Öfke etiği… Kınama etiği… Mağdur… En doğal hakkım… Tahrik hakkı… Güruh… İbn Haldun… Felaket…

Tanıl Bora, Zamanın Kelimeleri’nde yakın tarihin siyasal hayatında döne dolaşa tekrarlanan deyim ve söyleyişlerin, sloganların, kalıp sözlerin izini sürüyor. Sorgulanmadan kullanılan kelimelerin ve söz kalıplarının, kimi zaman nasıl “iktidarın lâfları” olmaktan da çıkıp doğallaştığını, hatta bazen muhalefetin de ezberine yerleştiğini ortaya koyuyor.

Kelimelerin, lâfların cari anlamlarına ve işlevlerine bakmanın, zihniyet repertuarı oluşturmaya yarayabilecek bir yanı var. Bir ideolojik anlam haritası çizme çabası. Yanı sıra, bu kalıp sözlerdeki başka imaları, bazen yitik anlamları aramaya açılıyor.

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, Yuval Noah Harari

Antik insan türlerinden günümüze kadar geçen sürede hayatta kalmayı başaran “Akıllı İnsan”ların (Homo Sapiens) evrimini konu alan Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, oldukça şaşırtıcı iddialarla sahip ilgi çekici bir inceleme kitabı.

Tarih öncesi Sapienslerin, Neandertaller gibi diğer insan türlerine karşı soykırım yaptığını ve onları yeryüzünden sildiğini iddia ettiği kitapta Harrari, ayrıca Homo Sapiens’in kendine özgü, tanrılar, milletler, para ve insan hakları gibi hayali şeylere inanma kabiliyeti sebebiyle kitleler halinde hareket edebildiğini savunuyor.

Üzerinde konuşulacak birçok ayrıntıya sahip kitabın en ilgi çekici bölümlerinden biri, mutluluğun aslında ne olduğu sorusunun sorulduğu bölüm, bir diğeri ise bilim ve teknolojiyle birlikte tanrıyı oynama yolunda emin adımlarla ilerleyen Homo Sapiensin şu ana kadar, gurur duyabileceğimiz çok az şey ürettiğini, dünyadaki acıyı azaltmak bir yana diğer türlere acı çektirerek ya da yok ederek dünyaya zarar verdiğini ve vermeye devam ettiğini konu edinip, “ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?” sorusunu sorduğu bölüm.

Kitabın Tanıtım Yazısı;

– Homo sapiens neden ekolojik bir seri katile dönüştü?

– Para neden herkesin güvendiği tek şey?

– Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen?

– Güç elde etmekte böylesine yetenekli olan insanlar neden bu gücü mutluluğa dönüştürmekte başarısızlar?

– Geleceğin dini bilim mi?

– İnsanların miadı çoktan doldu mu?

100 bin yıl önce Yeryüzü’nde en az altı farklı insan türü vardı. Günümüzdeyse sadece Homo Sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak?

Çoğu çalışma insanlığın serüvenini ya tarihi ya da biyolojik bir yaklaşımla ele alır, ancak Harari 70 bin yıl önce gerçekleşen Bilişsel Devrim’le başlattığı bu kitabında gelenekleri yerle bir ediyor. İnsanların küresel ekosistemde oynadıkları rolden imparatorlukların yükselişine ve modern dünyaya kadar pek çok konuyu irdeleyen Sapiens, tarihle bilimi bir araya getirerek kabul görmüş anlatıları yeniden ele alıyor.

Harari ayrıca geleceğe bakmaya da zorluyor okuru. Yakın zamanda insanlar, dört milyar yıldır yaşama hükmeden doğal seçilim yasalarını esnetmeye başladılar. Artık sadece dünyayı değil, kendimizi ve diğer canlıları tasarlama becerisi de kazandık. Peki bu bizi nereye götürüyor, bizi neye dönüştürebilir?

30’dan fazla dile çevrilmiş bu kışkırtıcı çalışma özellikle Jared Diamond, James Gleick, Matt Ridley ve Robert Wright’ın eserlerine aşina okurlar için muhteşem bir kaynak.

“Sapiens, tarihin ve modern dünyanın en büyük sorularını gayet yalın bir dille ele alıyor. Çok seveceksiniz!”

-Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik’in yazarı-

“Harari’nin eseri kabul görmüş doktrinlerin karşısında duran fikirler ve şaşırtıcı gerçeklerle bezeli.”

-John Gray, Financial Times-

Silahlara Veda (A Farewell to Arms, 1929)

Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan ve 1918’de İtalyan ordusunda görev alırken ağır bir şekilde yaralanan Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in yaşadıkları üzerinden yola çıkarak kaleme aldığı ve dünyaca ünlenmesini sağlayan Silahlara Veda, oldukça başarılı bir roman.

Yazarın yalın ve gerçekçi bir dille savaşın, insanların ruhsal dünyalarında bıraktığı onarılmaz yaraları ve yok oluşları anlattığı çalışması, hem çok etkileyici, hem de çok can yakıcı.

Konu

Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan ordusu bünyesinde savaşan ABD’li teğmen Frederic Henry’nin görevi, yaralıları cepheden savaş hattı gerisindeki hastanelere ambulansla taşımaktır. Henry, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda oda arkadaşı olan Rinaldi’nin etkilemek için planlar yaptığı İngiliz hemşire Catherine Barkley’le tanışıp, onunla yakınlaşmaya başladığı sıralarda, yakınlarına düşen bir top mermisi nedeniyle ayaklarından yaralanır ve tüm hayatı değişmeye başlar.

Ivır Zıvır

Yazar Ernest Hemingway, 8 Haziran 1918 de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: “Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu.” (tr.wikipedia)

Sandra Bullock ve Chris O’Donell’in başrollerini paylaştığı 1996 yaptığı Aşkta ve Savaşta (In Love And War) filminde, Hemingway’in Milano’daki hastanede tanıştığı ve aşık olduğu Amerikalı hemşire Agnes von Kurawsky ile yaşadıklarını konu alıyor.

Hemingway’in en kısa süren ilişkisi hemşire Kurowsky’yle olsa da, ünlü yazarın roman ve öykülerinde en fazla yazdığı kadın Kurowsky’dir.

Yazar, romanın finali için 47 farklı final yazmış sonunda şu anda bulunan metinde karar kılmıştır.

Kitaptan; “Gecenin gündüze benzemediğini bilirim. Her şey bambaşkadır, gece olan şeyler gündüz açıklanamaz. O şeyler gündüz yok olur çünkü. Ve gece, yalnız kimseler için korkunçtur, geceyle birlikte yalnızlıkları başlar çünkü.”

***Romanla İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Hemingway yaralandıktan sonra Milano’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanışıp aşık oldu. İyileştikten sonra bir İtalyan piyade birliğinde görev yaptı, 1919’da teğmen rütbesiyle terhis edildi. ABD’ye hemşire Agnes ile dönüp evlenmeyi planlıyordu ancak terk edildi. Bu ilişki, Hemingway’in ölümsüz eserlerinden olan Silahlara Veda (A Farewell to Arms) adlı eserine konu oldu. (tr.wikipedia)

Yazar, ilk romanı yayımlandığı sırada eşinden ayrılıp gazeteci Pauline Pfeiffer ile evlendi. Oğlu Patrick, Kansas City’de dünyaya geldi. Zor bir doğum olmuştu. Hemingway, bu zor doğumu Silahlara Veda romanında anlattı. (tr.wikipedia)

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı

Kadersiz ve Şişman

Rıfat, artık elli yaşında ya, bir oğlu olduğunu hayal ediyor. Ona Oktay adını koyacak, baba oğul bir şairin adını yaşatacaklar. Bir gram uyku uyumadan geçen geceleri, gazını çıkarmayı, altını değiştirmeyi, Oktay’ın annesiyle tartışmaları, yuvaya yazdırmayı falan bir çırpıda geçiyor. Çocuk bu, çabuk büyüyor, okumayı yazmayı söküyor, birlikte kitap okuyorlar, uzun bir tren yolculuğuna çıkıyorlar, ona yüzmeyi ve babasına hayran olmayı öğretiyor.

Oktay ortaokuldayken Rıfat, bir yönetmen arkadaşından oğlunu filminde oynatmasını rica ediyor. Küçük bir rol. Sonra elbette daha büyük roller gelecek. Oktay sinema dünyasına girecek, birbirinden farklı rolleri büyük bir başarıyla canlandıracak. Ona “insanımızın acımasız aynası” diyecekler. Yurtiçinde ve yurtdışında sayısız ödül alacak. İşte böylesine büyük bir başarının ilk basamağı olan bu küçük rolde Oktay kırtasiyecide çalışan bir çocuğu canlandırıyor. Başroldeki adamın kimliğinin fotokopisini çekiyor. Rıfat’a göre bayağı başarılı. Yönetmen, mükemmeli aradığından sahneyi altı kez tekrarlıyor. Oktay, daha ilk rolünde bir profesyonel gibi, hepsinde aynı özenle oynuyor. Özellikle fotokopi ücretini müşterisinin yüzüne bakmadan, umursamazca harika. Yönetmen de Rıfat’a oğlunu övüyor. “Bu çocuğun önü açık!” diyor.

Rıfat sabırsızlıkla filmin gösterime girmesini bekliyor, günler geçmek bilmiyor. Arada sırada yönetmeni arayıp filmin hangi aşamada Olduğunu soruyor. Oğlu Oktay ise çoktan unutmuş filmi, kendi dünyasında. Bir pazar günü telefon çalıyor. Arayan yönetmen. Nihayet, diye düşünüyor Rıfat. Yönetmen hal hatır soruyor, sonra film ile ilgili bilgiler veriyor. Bir sürü gereksiz ayrıntı… Belli, söylemek istediği başka bir şey var. Sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: Oktay’ın oynadığı sahneyi kurguda çıkardıklarını söylüyor. “Filmin orasında bir sarkma vardı,” diyor, “birkaç sahneyi çıkarıma rahatladı.”

Rıfat, sanatsever biri sonuçta, anlayışla karşılıyor. “Sinemada ritim çok önemli,” diyor. En kısa zamanda buluşup bir rakı içmek üzere sözleşiyorlar.

Hüsran! Film gösterime girdiğinde Rıfat. mümkün değil Oktay kurstan eve gelince ona kötü haberi nasıl söyleyeceğini düşünüyor. Gözü saatte. Oğlunun gelmesine yakın tost yapıyor, portakal suyu sıkıyor. Oktay eve girdiğinde her zamanki gibi ayakkabılarından birini bir tarafa ötekini bir tarafa atıyor. Çantasını kapının kenarına bırakıveriyor. Hemen mutfağa girip tostuna saldırırcasına yemeye başlıyor. Rıfat, oynadığı sahnenin çıkarıldığından habersiz oğluna bakıyor: Dünya umurunda değil çocuğun, gelecek, parlak sinema kariyeri, hiçbir şey umurunda değil. Bu aldırmazlık Rıfat’ı önce sinirlendiriyor, hemen sonra içi kararıyor. Oğlunun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.

Çocukluğun İcadı, İlk Deneme

Rıfat bir süredir çocukluğunu icat etmeye uğraşıyor. İlk denemesi epey başarılı. Buna göre Rıfat, sırtını büyük. bir ormana dayamış tek katlı bir köy evinde doğuyor. Çocukluğu bu köyde geçiyor. ‘Evlerinin biraz aşağısında bir dere var. Çağıltısı hiç dinmiyor. Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep ayni yerde kalmak. Rıfat dereyi tutkuyla seviyor, dereye özeniyor. Ona benzeyip benzemediğini görmek için boyu yettiği günden beri aynada kendine bakıyor. Saçını derenin akış yönünde tarıyor, bakışlarına küçük girdaplar yerleştirmeye çalışıyor. Sonra başı dönüyor, aynadan uzaklaşıyor.

Derenin nereden, nasıl doğduğunu görmek için bağların bahçelerin ortasından, ormanın kıyısından saatlerce yürüyor, tepeleri tırmanıyor, kayalarda sekiyor. Derenin doğduğu yere ulaşınca, bir taşa oturup suyun yeryüzüne çıkışını seyrediyor, çocukça bir hüzün duyuyor. Az önce taşın toprağın kaygan, karanlık dilini konuşurken şimdi aydınlıkta, gözlerini kırpıştıran, durmadan dudaklarını yalayan bir bebek gibi mırıldanıyor su. Aşağıya, köye doğru akarken, bulduğu kuytularda birikiyor ve üzerine eğilen canlıların yüzünü yansıtıyor.

Rıfat da o günden sonra kuytularda, tenhalarda biriktiriyor; kendisine yaklaşan insanların imgelerini pırıl pırıl bir biçimde onlara geri vermek için sakin, durgun ve kıpırtısız olmaya çabalıyor.

Kitabın arkasından;

Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği, bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.

Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir “R.” gibi, geziyor hayatın içinde. Hayat, arada Rıfat’ın dükkânına da uğruyor. Rıfat, filmleri, kitapları, hayalleri, fikirleri, dertleri, mes’eleleri de geziyor. Ortaya sorulmuş soruları üzerine alınıyor, bazı. Neyin peşinde bu adam?

Rıfat, bir hikâyenin içinde midir, anlamaya çalışıyor, insanın bir hikâyenin içinde olduğunu anlamasının yolunu arıyor… Seyrek yağmura şemsiye açılır mı?

Öneren: Özge.

Küfür Etmenin Kısa Tarihi, Melissa Mohr

Küfrün Antik Roma’dan günümüze kadar pek bilinmeyen evrimini sürükleyici bir dille okurlara sunan Küfür Etmenin Kısa Tarihi, oldukça ilgi çekici bir kitap.

Küfürlerin, yaşanan yüzyıla, topluma, cinselliğe olan bakış açısına ve dinin toplum üstündeki baskı düzeyine bağlı olarak gösterdiği hem kelime, hem de anlam değişimlerini takip etmek kitabın en özel yanlarından biri.

Özellikle dinin ağır bastığı dönemlerde, hukuk sisteminin de önemli bir yapıtaşı olan, yemin etmenin evrimleşmesi, müstehcen kelimelere karşı sert yasakların olduğu dönemlerde edebi eserlerde yapılan üstü kapalı göndermelerin sunulduğu bölümler ve İngilizceye Latinceden geçen müstehcen kelimelerin anlam değişimleri de kitabın albenisini artıran yanları.

Tanıtım Bülteni

Melissa Mohr elinizdeki kitapta hepimizin bildiği ve dillendirdiği küfürlerin ve küfür etmenin, hiçbirimizin bilmediği tarihini anlatıyor. Tarih deyince aklımıza hep büyük insanların, büyük ulusların, büyük savaşların ve büyük devrimlerin tarihi geliyor. Oysa toplumların, kurumların ve insanların tarihi olduğu kadar kavramların da tarihi vardır. Tarihi sadece kendi “şanlı tarihi”nden ibaret sananlarımız için inanması güç olsa da küfür etmenin de bir tarihi var. Antik Roma’dan Hıristiyan Ortaçağ’a ve oradan da seküler modern dünyaya kurumlar ve kavramlar gibi küfür de değişerek ve dönüşerek geliyor. Bu nedenle de anlaşılmaya ve açıklanmaya muhtaç. Çünkü küfrü anlamak, neyin üzerine küfredildiğini ve o toplumda neyin değerli ve kutsal olduğunu da anlamak anlamına geliyor. Mohr ustalıkla kutsal ile küfür arasındaki bu ilişkiyi, kâh duvar yazıları kâh sanat eserleri üzerinden anlaşılır kılmaya çalışıyor.

Öneren: Yüce.

Epileptik, David B.

Abisi epilepsi hastası olan yazarın, çocukluğundan başlayarak hissettiklerini, yaşadıklarını, anne ve babasının tüm hayatlarını oğullarının hastalığına çare bulmak için adamlarını konu alan Epileptik, karanlık anlatım tarzına rağmen özellikle “elden bir şey gelmeyiş / çaresizlik” hissini nefis bir şekilde işliyor.

Çizgi romandaki paneller arasındaki geçişler ve çizgiler oldukça yaratıcı ve etkileyici.

Ivır Zıvır

Türkçe adını İngilizce adı olan Epileptic’ten alan çizgi romanın orijinal adı, L’Ascension du haut mal (“The Rise of the High Evil”), “Kötülüğün Yükselişi”.

“Haut mal” tanımı, yalnızca Fransızca dilinin tarihi dönemlerinde, epilepsi hastalığı için kullanılan, eski bir mecaz olma özelliği de var. Eserin İngilizce adı buradan geliyor. (altevren.net)

Çizgi roman 1996-2002 yılları arasında 6 cilt olarak yayınlandı.

Epilepsi hastalığı, beyin normal aktivitesinin, sinir hücrelerinde geçici olarak meydana gelen anormal elektriksel aktivite sonucu bozulması ile oluşan klinik bir durum, diye tanımlanıyor.

Publishers Weekly çizgi romanı, “bugüne kadar yayınlanmış en iyi çizgi romanlardan biri” diyerek tanımadı.

Çizgi roman Metacritic’de yapılan 15 eleştiriden 100 üzerinden ortalama 92 puan aldı.

Kitabın tanıtımından;

Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali – En İyi Senaryo Ödülü
Ignatz – En İyi Sanatçı Ödülü

Avrupa’nın en önemli çizerlerinden David B., bu kitapla yüzyılın çığır açan çizgi romanlarından birini yarattı. 1996-2002 yıllarında Fransa’da 6 cilt olarak yayınlanan Epileptik, bu kitapta tek ciltte toplandı. David B’nin, abisinin epilepsi hastalığı üzerinden anlattığı hikayesi; şiirsel dili ve baş döndürücü kurgusuyla tarihi ve ruhani bir yolculuğa dönüşüyor. Epileptik, bütünlüklü hikayesi ve güçlü çizgisiyle edebi, entelektüel, estetik bir başyapıt.

Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu, Tanıl Bora

Bosna Savaşı’nın (1 Mart 1992 – 14 Aralık 1995) başlamasına ramak kala yayınlanan ve Yugoslavya üzerine kaleme alınmış en iyi eserlerden biri olan Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu’nu en iyi özetleyen cümle sanırım şu: “Yugoslavya, insanların yüzlerle ölmesinin verdiği acıdan öte bir acı salıyor yüreğe: Sosyalizm adına sahiden özgürleştirici bir alternatifin, ‘milli mesele’de milliyetçiliği aşan, sahiden enternasyonelist ama yerli/milli bir modelin kıyısında gezinirken; bildik reel sosyalizmle bildik kapitalizm arasında bocalayıp, bildik milliyetçiliğin sularına gömülen bir ülkenin acısı…”

Avrupa’nın göbeğinde, yıllarca süren ve her gün Saraybosna’da, Mostar’da, Srebrenitsa’da ya da başka bir bölgede öldürülen, evlerinden uzaklaştırılan, sniper ateşinden kaçmak için koşan insanları, patlayan bombaları, yemyeşil, cennet gibi yerlerde birbirlerini öldürmeye çalışan insanların görüntülerini izleyerek büyüyen biri olarak, Bosna-Hersek her zaman görmek istediğim yerlerin başında geliyordu.

Tanıl Abi (Bora), 2 yıl önce Bosna’ya gideceğimizi öğrenince beni orada yaşayan Bayram Şen’le irtibata geçirmişti. Saraybosna’ya indikten sonra Bayram ve eşi Bahar bizi karşılayıp, nefis bir şekilde ağırlamışlardı. Bu süre zarfında Yugoslavya, Bosna Hersek ve savaşla ilgili bize o kadar can yakıcı hikayeler anlattılar ki tüylerimiz diken diken oldu. Hele bir de dolaşırken gördüğümüz yerlerin, binaların savaş zamanındaki hallerini anımsıyor olmak beni daha da duygusallaştırmıştı. Aylar önce biletlerimizi alıp Saraybosna’ya indiğimiz gün Srebrenitsa Katliamı’nın 20. yıl dönümüydü ve bir barda tek başına oturup dertli dertli etrafa bakan kişi, çocukluğumda neredeyse her akşam “cepheden” haber aktaran savaş muhabiri Mete Çubukçu’ydu. Hayatımın en acayip ve duygu dolu gecelerinden birini yaşıyordum.

O gece Bayram bana, Tanıl Abi’nin Yugoslavya ile ilgili iki kitabını (Yugoslavya, 1991 ve Bosna Hersek, 1995) önermiş ve “kendisi mütevazilik yapıyor ama bence bu bölgeyi anlatan gelmiş geçmiş en iyi kitaplar” demişti. Ben de ilk fırsatını bulunca okumaya başladım ve neredeyse her satırında Bayram’ın ne kadar haklı olduğunu fark ettim.

Savaşın başlamasına sayılı günler kala 1991’de yayınlanan Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya, farklı din ve milli duygulara sahip bölge halklarının bir arada yaşama süreçlerini ve akabinde milliyetçi provokasyonlarla tüm birlikteliğin bir anda tuzla buz olmasını konu alıyor.

Oldukça ince elenmiş ve sık dokunmuş bir çalışmanın ürünü olan kitap, tüm ayrıntılarıyla bölgenin geçmişini ve gelinen noktayı gözler önüne seriyor. Bu sayede savaş öncesinde neler yaşandığını ve aslında gerçekten nelerin yok olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Kitabın Arkasından;

Yugoslavya sosyalizmi 2. Dünya Savaşı sonrası dünyasında, aynı toplumsal ve siyasi sistematiğin kutuplaşmış uçlarına dönüşmeye yönelen kapitalizm – reel sosyalizm geriliminde “üçüncü yol” arayışına girenler için bir umut ışığı, önemli bir tecrübe gibiydi.

Yugoslavya’nın federal yapısı, “milli mesele”yi, üniter milli devlet sisteminden de, Soviyetik merkeziyetçi çokuluslu “imparatorluk” sisteminden de farklı, milliyetçilik dışı bir “üçüncü yol”dan çözmüş görünüyordu.

1990’lara girerken Yugoslavya’nın sunduğu “üçüncü yol” işaretlerinin “gibi”si bile kalmadı. Ülke, kapitalizmle reel sosyalizmin kaotik bir bileşeni altında eziliyor: milliyetçiliğin en şoven, en fanatik biçimleri altında ölümüne düşmanlığı, vahşeti, kütlesel göçü yaşıyor.

“Gibi”si bile olsa “üçüncü yol” umutlarını üreten de Yugoslavya toprağı, Yugoslavya halklarıydı, bu umutları yitirip bütün “yol”ları sonlandıran, tüketen de o. Ama bu ülkenin siyasi altüst oluşlarla, insani-toplumsal çilelerle dolu yakın tarihinde, hep milliyetçiliğin provokasyonu var. Yugoslavya’nın kaderinde bu provokasyonu besleyen, inadına bereketli kaynakları kurutamamanın acısı var.

Yugoslavya’nın bugünü içeren tarihi hikâyesi, sadece coğrafi bakımdan değil, toplumsal siyasi meseleler ve en temel insani duyarlılıklar bakımından Türkiye’nin çok yakınında. Yugoslavya’yı “laboratuvar” gözüyle değil yakınlık duygusuyla izlemek, dünyanın gidişatını anlamak ve o gidişatta bir yer, bir taraf tutabilmek açısından çok önemli.

Kitabın Künyesi;
Birikim Yayınları 4
Bölgeler / Sorunlar Serisi 1
1. Baskı, İstanbul, 1991

“Nasıl Korunabilirdik”: Şiddete Uğrayan Kadınlar ve Çocuklar, Ural Nadir

“Normal” bir hayat yaşıyor olsaydık, kitabı okuduktan sonra bu yazıyı hazırlar ardından da Ural Abiyi arayıp, “hadi sayemde ünlü oldun! Milyonlarca takipçim şu anda senin kitabı araştırıyor” derdim. O da kahkahasını havaya savurup bir süre harlamaya devam ettikten sonra birden kamikaze usulü susardı! Bu eşsiz gülüş, hele bir de ilk kez şahit oluyorsanız, sizi dumur etmeye yeterdi. Ne olduğunu algılayamaz, anlamlandıramazdınız. O yüzden tecrübesi olanlar, şaşkınlıktan etrafa bakınanlara ufak cümlelerle “her şey normal” demeye çalışırdı. “Çünkü Ural böyledir!”

Ama ne yazık ki, “normal” bir hayat yaşa(ya)mıyoruz. O yüzden bu yazıyı yazdıktan sonra “ne şartlar, ne zorluklar altında yazdığı tezi, vefatından bir gün önce, tek kelime bile konuşmazken, konuştuğu tek şey bu tezin/kitabın basımı olan” Ural Abiyi arayamadım. Onlarca arkadaşına, dostuna, ahbabına sorduğum ama videosunu bile bulamadığım o gülüşü sadece kafamda canlandırmakla yetindim. Çünkü arasaydım ve “o cümleleri” sarf etseydim o kahkahayı atacağından adım gibi emindim. Hayat bize her gün, “miş” gibi davranmayı/yaşamayı öğretiyor. Bu da onlardan biri ama ne olursa olsun Ural Abiyi tanımış olmak bile başlı başına bir şanstı ve o şansa eriştiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Herhalde elde kalan tek şey de bu güzel his.

Gerçekten de ne zorluklar altında bu çalışmayı bitirmek için didinip durduğuna onlarca kez şahit olduğum kitap yayınlandıktan ve elime geçtikten sonra uzunca bir süre yaklaşmak istemedim. Bir yandan okumak istiyor ama bir yandan da sanki okumak “veda etmekmiş”  gibi olacağından kendimi uzakta tutuyordum. Sonunda elime aldım ve okumaya başladım.

Her satırında Ural’ın şiddete uğrayan kadın ve çocuklara kurduğu empatisine, kaygılarına ve üzüntüsüne şahitlik ettim. Tıpkı, bazı muhabbetlerimizde bize örneklediği şiddet olaylarını anlatırken yüzünü kaplayan can sıkıntısına ve sinirine şahitlik ettiğim gibi. Çünkü bu anları aktarırken madurların çaresizliğini yaşıyor gibiydi. Ama hemen ardından, “neler yapılması gerektiğini” ve “nasıl başa çıkmaları gerektiğini” bıkmadan, usanmadan anlatıyordu. Tezi de bu gayretle, bu sahiplenmeyle didinerek, çabalayarak, ince eleyip sık dokuyarak hazırlıyordu.

Ural Nadir: “Ülkemizde aile içi şiddet ortamında yetişen, yaşmaya çalışan  çocuklara dair yapılan çalışmalarda çoğunlukla klinik olarak çocukların yaşadığı davranış sorunlarına odaklandığını görüyoruz. Bense bu çalışmada, derinlemesine mülakatlarla ve sosyal hizmet bakış açısıyla kadınları ve çocukların korunması konusunda detaylı bir model önermeyi hedefledim.” (Kitabın giriş yazısından.)

Lütfen siz de okuyun, okutun. Çünkü bu çalışma/kitap Ural’ın neden bu kadar çok insan tarafından sevildiğinin de ufak bir örneği aynı zamanda…

Eser Hakkında

“Herkes dayak yemekten ya da o akşam kavga etmekten yorulmuş bitmiş, uyuyup kalıyordu öylece. Babanın enerjisi tükenene kadar kavga bitmiyordu. (…) Kavga olduğu zaman herkesi suçlu olarak, kendini mağdur olarak gördüğü için… bağırır bağırır küfreder, döver söver, sonra da şurada betonun üzerinde yere uzanırdı. (…) Daha sonra arabada yatma huyu çıkardı. Kavgayı eder, söver, bağırır çağırır, gider arabada yatardı. Ertesi gün gelirdi kavgaya şöyle devam ederdi: siz bana onu yaptınız, bunu yaptınız, arabalarda yattım.” Çocukluğu şiddet ortamında geçen Ç.’nin anlatımından

Ev içi şiddet hakkında ayrıntılı ve gerçekçi bir tablo çizen bu kitap olanca yakıcılığıyla “istikrarını” koruyan bu meselenin magazinleşerek kanıksamaya uğramasına karşı bir çabanın ifadesi.

Çalışma, ev içi şiddeti bir deneyim olarak inceliyor: Şiddetin “takvimi” nedir, nasıl başlıyor, nasıl işliyor, nasıl bir döngüsü var? “Nedenler” neler – “gerçek” nedenlerden öte, “bulunan”, “tutunulan” ve algılanan nedenler? Mağdurlar, uğradıkları şiddeti nasıl yorumluyor ve anlamlandırıyorlar? Baş etme mekanizmaları nelerdir, nasıl işliyor? Şiddete uğrayan kadınlar yanında şiddet ortamında yetişen çocukların deneyimlerine ve tanıklıklara dayanan bir inceleme… Sonunda ayrıntılı önerilerde de bulunuyor: Ne yapılabilir, kim ne yapabilir?

Genç yaşta hayatını kaybeden Ural Nadir’in, meslekî ilgilerin ötesine geçen gösterişsiz empatisini, şefkatini taşıyan bir metin…