Kategori arşivi: Kitap

Silahlara Veda (A Farewell to Arms, 1929)

Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan ve 1918’de İtalyan ordusunda görev alırken ağır bir şekilde yaralanan Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in yaşadıkları üzerinden yola çıkarak kaleme aldığı ve dünyaca ünlenmesini sağlayan Silahlara Veda, oldukça başarılı bir roman.

Yazarın yalın ve gerçekçi bir dille savaşın, insanların ruhsal dünyalarında bıraktığı onarılmaz yaraları ve yok oluşları anlattığı çalışması, hem çok etkileyici, hem de çok can yakıcı.

Konu

Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan ordusu bünyesinde savaşan ABD’li teğmen Frederic Henry’nin görevi, yaralıları cepheden savaş hattı gerisindeki hastanelere ambulansla taşımaktır. Henry, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda oda arkadaşı olan Rinaldi’nin etkilemek için planlar yaptığı İngiliz hemşire Catherine Barkley’le tanışıp, onunla yakınlaşmaya başladığı sıralarda, yakınlarına düşen bir top mermisi nedeniyle ayaklarından yaralanır ve tüm hayatı değişmeye başlar.

Ivır Zıvır

Yazar Ernest Hemingway, 8 Haziran 1918 de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: “Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu.” (tr.wikipedia)

Sandra Bullock ve Chris O’Donell’in başrollerini paylaştığı 1996 yaptığı Aşkta ve Savaşta (In Love And War) filminde, Hemingway’in Milano’daki hastanede tanıştığı ve aşık olduğu Amerikalı hemşire Agnes von Kurawsky ile yaşadıklarını konu alıyor.

Hemingway’in en kısa süren ilişkisi hemşire Kurowsky’yle olsa da, ünlü yazarın roman ve öykülerinde en fazla yazdığı kadın Kurowsky’dir.

Yazar, romanın finali için 47 farklı final yazmış sonunda şu anda bulunan metinde karar kılmıştır.

Kitaptan; “Gecenin gündüze benzemediğini bilirim. Her şey bambaşkadır, gece olan şeyler gündüz açıklanamaz. O şeyler gündüz yok olur çünkü. Ve gece, yalnız kimseler için korkunçtur, geceyle birlikte yalnızlıkları başlar çünkü.”

***Romanla İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Hemingway yaralandıktan sonra Milano’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanışıp aşık oldu. İyileştikten sonra bir İtalyan piyade birliğinde görev yaptı, 1919’da teğmen rütbesiyle terhis edildi. ABD’ye hemşire Agnes ile dönüp evlenmeyi planlıyordu ancak terk edildi. Bu ilişki, Hemingway’in ölümsüz eserlerinden olan Silahlara Veda (A Farewell to Arms) adlı eserine konu oldu. (tr.wikipedia)

Yazar, ilk romanı yayımlandığı sırada eşinden ayrılıp gazeteci Pauline Pfeiffer ile evlendi. Oğlu Patrick, Kansas City’de dünyaya geldi. Zor bir doğum olmuştu. Hemingway, bu zor doğumu Silahlara Veda romanında anlattı. (tr.wikipedia)

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı

Kadersiz ve Şişman

Rıfat, artık elli yaşında ya, bir oğlu olduğunu hayal ediyor. Ona Oktay adını koyacak, baba oğul bir şairin adını yaşatacaklar. Bir gram uyku uyumadan geçen geceleri, gazını çıkarmayı, altını değiştirmeyi, Oktay’ın annesiyle tartışmaları, yuvaya yazdırmayı falan bir çırpıda geçiyor. Çocuk bu, çabuk büyüyor, okumayı yazmayı söküyor, birlikte kitap okuyorlar, uzun bir tren yolculuğuna çıkıyorlar, ona yüzmeyi ve babasına hayran olmayı öğretiyor.

Oktay ortaokuldayken Rıfat, bir yönetmen arkadaşından oğlunu filminde oynatmasını rica ediyor. Küçük bir rol. Sonra elbette daha büyük roller gelecek. Oktay sinema dünyasına girecek, birbirinden farklı rolleri büyük bir başarıyla canlandıracak. Ona “insanımızın acımasız aynası” diyecekler. Yurtiçinde ve yurtdışında sayısız ödül alacak. İşte böylesine büyük bir başarının ilk basamağı olan bu küçük rolde Oktay kırtasiyecide çalışan bir çocuğu canlandırıyor. Başroldeki adamın kimliğinin fotokopisini çekiyor. Rıfat’a göre bayağı başarılı. Yönetmen, mükemmeli aradığından sahneyi altı kez tekrarlıyor. Oktay, daha ilk rolünde bir profesyonel gibi, hepsinde aynı özenle oynuyor. Özellikle fotokopi ücretini müşterisinin yüzüne bakmadan, umursamazca harika. Yönetmen de Rıfat’a oğlunu övüyor. “Bu çocuğun önü açık!” diyor.

Rıfat sabırsızlıkla filmin gösterime girmesini bekliyor, günler geçmek bilmiyor. Arada sırada yönetmeni arayıp filmin hangi aşamada Olduğunu soruyor. Oğlu Oktay ise çoktan unutmuş filmi, kendi dünyasında. Bir pazar günü telefon çalıyor. Arayan yönetmen. Nihayet, diye düşünüyor Rıfat. Yönetmen hal hatır soruyor, sonra film ile ilgili bilgiler veriyor. Bir sürü gereksiz ayrıntı… Belli, söylemek istediği başka bir şey var. Sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: Oktay’ın oynadığı sahneyi kurguda çıkardıklarını söylüyor. “Filmin orasında bir sarkma vardı,” diyor, “birkaç sahneyi çıkarıma rahatladı.”

Rıfat, sanatsever biri sonuçta, anlayışla karşılıyor. “Sinemada ritim çok önemli,” diyor. En kısa zamanda buluşup bir rakı içmek üzere sözleşiyorlar.

Hüsran! Film gösterime girdiğinde Rıfat. mümkün değil Oktay kurstan eve gelince ona kötü haberi nasıl söyleyeceğini düşünüyor. Gözü saatte. Oğlunun gelmesine yakın tost yapıyor, portakal suyu sıkıyor. Oktay eve girdiğinde her zamanki gibi ayakkabılarından birini bir tarafa ötekini bir tarafa atıyor. Çantasını kapının kenarına bırakıveriyor. Hemen mutfağa girip tostuna saldırırcasına yemeye başlıyor. Rıfat, oynadığı sahnenin çıkarıldığından habersiz oğluna bakıyor: Dünya umurunda değil çocuğun, gelecek, parlak sinema kariyeri, hiçbir şey umurunda değil. Bu aldırmazlık Rıfat’ı önce sinirlendiriyor, hemen sonra içi kararıyor. Oğlunun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.

Çocukluğun İcadı, İlk Deneme

Rıfat bir süredir çocukluğunu icat etmeye uğraşıyor. İlk denemesi epey başarılı. Buna göre Rıfat, sırtını büyük. bir ormana dayamış tek katlı bir köy evinde doğuyor. Çocukluğu bu köyde geçiyor. ‘Evlerinin biraz aşağısında bir dere var. Çağıltısı hiç dinmiyor. Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep ayni yerde kalmak. Rıfat dereyi tutkuyla seviyor, dereye özeniyor. Ona benzeyip benzemediğini görmek için boyu yettiği günden beri aynada kendine bakıyor. Saçını derenin akış yönünde tarıyor, bakışlarına küçük girdaplar yerleştirmeye çalışıyor. Sonra başı dönüyor, aynadan uzaklaşıyor.

Derenin nereden, nasıl doğduğunu görmek için bağların bahçelerin ortasından, ormanın kıyısından saatlerce yürüyor, tepeleri tırmanıyor, kayalarda sekiyor. Derenin doğduğu yere ulaşınca, bir taşa oturup suyun yeryüzüne çıkışını seyrediyor, çocukça bir hüzün duyuyor. Az önce taşın toprağın kaygan, karanlık dilini konuşurken şimdi aydınlıkta, gözlerini kırpıştıran, durmadan dudaklarını yalayan bir bebek gibi mırıldanıyor su. Aşağıya, köye doğru akarken, bulduğu kuytularda birikiyor ve üzerine eğilen canlıların yüzünü yansıtıyor.

Rıfat da o günden sonra kuytularda, tenhalarda biriktiriyor; kendisine yaklaşan insanların imgelerini pırıl pırıl bir biçimde onlara geri vermek için sakin, durgun ve kıpırtısız olmaya çabalıyor.

Kitabın arkasından;

Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği, bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.

Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir “R.” gibi, geziyor hayatın içinde. Hayat, arada Rıfat’ın dükkânına da uğruyor. Rıfat, filmleri, kitapları, hayalleri, fikirleri, dertleri, mes’eleleri de geziyor. Ortaya sorulmuş soruları üzerine alınıyor, bazı. Neyin peşinde bu adam?

Rıfat, bir hikâyenin içinde midir, anlamaya çalışıyor, insanın bir hikâyenin içinde olduğunu anlamasının yolunu arıyor… Seyrek yağmura şemsiye açılır mı?

Öneren: Özge.

Küfür Etmenin Kısa Tarihi, Melissa Mohr

Küfrün Antik Roma’dan günümüze kadar pek bilinmeyen evrimini sürükleyici bir dille okurlara sunan Küfür Etmenin Kısa Tarihi, oldukça ilgi çekici bir kitap.

Küfürlerin, yaşanan yüzyıla, topluma, cinselliğe olan bakış açısına ve dinin toplum üstündeki baskı düzeyine bağlı olarak gösterdiği hem kelime, hem de anlam değişimlerini takip etmek kitabın en özel yanlarından biri.

Özellikle dinin ağır bastığı dönemlerde, hukuk sisteminin de önemli bir yapıtaşı olan, yemin etmenin evrimleşmesi, müstehcen kelimelere karşı sert yasakların olduğu dönemlerde edebi eserlerde yapılan üstü kapalı göndermelerin sunulduğu bölümler ve İngilizceye Latinceden geçen müstehcen kelimelerin anlam değişimleri de kitabın albenisini artıran yanları.

Tanıtım Bülteni

Melissa Mohr elinizdeki kitapta hepimizin bildiği ve dillendirdiği küfürlerin ve küfür etmenin, hiçbirimizin bilmediği tarihini anlatıyor. Tarih deyince aklımıza hep büyük insanların, büyük ulusların, büyük savaşların ve büyük devrimlerin tarihi geliyor. Oysa toplumların, kurumların ve insanların tarihi olduğu kadar kavramların da tarihi vardır. Tarihi sadece kendi “şanlı tarihi”nden ibaret sananlarımız için inanması güç olsa da küfür etmenin de bir tarihi var. Antik Roma’dan Hıristiyan Ortaçağ’a ve oradan da seküler modern dünyaya kurumlar ve kavramlar gibi küfür de değişerek ve dönüşerek geliyor. Bu nedenle de anlaşılmaya ve açıklanmaya muhtaç. Çünkü küfrü anlamak, neyin üzerine küfredildiğini ve o toplumda neyin değerli ve kutsal olduğunu da anlamak anlamına geliyor. Mohr ustalıkla kutsal ile küfür arasındaki bu ilişkiyi, kâh duvar yazıları kâh sanat eserleri üzerinden anlaşılır kılmaya çalışıyor.

Öneren: Yüce.

Epileptik, David B.

Abisi epilepsi hastası olan yazarın, çocukluğundan başlayarak hissettiklerini, yaşadıklarını, anne ve babasının tüm hayatlarını oğullarının hastalığına çare bulmak için adamlarını konu alan Epileptik, karanlık anlatım tarzına rağmen özellikle “elden bir şey gelmeyiş / çaresizlik” hissini nefis bir şekilde işliyor.

Çizgi romandaki paneller arasındaki geçişler ve çizgiler oldukça yaratıcı ve etkileyici.

Ivır Zıvır

Türkçe adını İngilizce adı olan Epileptic’ten alan çizgi romanın orijinal adı, L’Ascension du haut mal (“The Rise of the High Evil”), “Kötülüğün Yükselişi”.

“Haut mal” tanımı, yalnızca Fransızca dilinin tarihi dönemlerinde, epilepsi hastalığı için kullanılan, eski bir mecaz olma özelliği de var. Eserin İngilizce adı buradan geliyor. (altevren.net)

Çizgi roman 1996-2002 yılları arasında 6 cilt olarak yayınlandı.

Epilepsi hastalığı, beyin normal aktivitesinin, sinir hücrelerinde geçici olarak meydana gelen anormal elektriksel aktivite sonucu bozulması ile oluşan klinik bir durum, diye tanımlanıyor.

Publishers Weekly çizgi romanı, “bugüne kadar yayınlanmış en iyi çizgi romanlardan biri” diyerek tanımadı.

Çizgi roman Metacritic’de yapılan 15 eleştiriden 100 üzerinden ortalama 92 puan aldı.

Kitabın tanıtımından;

Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali – En İyi Senaryo Ödülü
Ignatz – En İyi Sanatçı Ödülü

Avrupa’nın en önemli çizerlerinden David B., bu kitapla yüzyılın çığır açan çizgi romanlarından birini yarattı. 1996-2002 yıllarında Fransa’da 6 cilt olarak yayınlanan Epileptik, bu kitapta tek ciltte toplandı. David B’nin, abisinin epilepsi hastalığı üzerinden anlattığı hikayesi; şiirsel dili ve baş döndürücü kurgusuyla tarihi ve ruhani bir yolculuğa dönüşüyor. Epileptik, bütünlüklü hikayesi ve güçlü çizgisiyle edebi, entelektüel, estetik bir başyapıt.

Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu, Tanıl Bora

Bosna Savaşı’nın (1 Mart 1992 – 14 Aralık 1995) başlamasına ramak kala yayınlanan ve Yugoslavya üzerine kaleme alınmış en iyi eserlerden biri olan Yugoslavya – Milliyetçiliğin Provokasyonu’nu en iyi özetleyen cümle sanırım şu: “Yugoslavya, insanların yüzlerle ölmesinin verdiği acıdan öte bir acı salıyor yüreğe: Sosyalizm adına sahiden özgürleştirici bir alternatifin, ‘milli mesele’de milliyetçiliği aşan, sahiden enternasyonelist ama yerli/milli bir modelin kıyısında gezinirken; bildik reel sosyalizmle bildik kapitalizm arasında bocalayıp, bildik milliyetçiliğin sularına gömülen bir ülkenin acısı…”

Avrupa’nın göbeğinde, yıllarca süren ve her gün Saraybosna’da, Mostar’da, Srebrenitsa’da ya da başka bir bölgede öldürülen, evlerinden uzaklaştırılan, sniper ateşinden kaçmak için koşan insanları, patlayan bombaları, yemyeşil, cennet gibi yerlerde birbirlerini öldürmeye çalışan insanların görüntülerini izleyerek büyüyen biri olarak, Bosna-Hersek her zaman görmek istediğim yerlerin başında geliyordu.

Tanıl Abi (Bora), 2 yıl önce Bosna’ya gideceğimizi öğrenince beni orada yaşayan Bayram Şen’le irtibata geçirmişti. Saraybosna’ya indikten sonra Bayram ve eşi Bahar bizi karşılayıp, nefis bir şekilde ağırlamışlardı. Bu süre zarfında Yugoslavya, Bosna Hersek ve savaşla ilgili bize o kadar can yakıcı hikayeler anlattılar ki tüylerimiz diken diken oldu. Hele bir de dolaşırken gördüğümüz yerlerin, binaların savaş zamanındaki hallerini anımsıyor olmak beni daha da duygusallaştırmıştı. Aylar önce biletlerimizi alıp Saraybosna’ya indiğimiz gün Srebrenitsa Katliamı’nın 20. yıl dönümüydü ve bir barda tek başına oturup dertli dertli etrafa bakan kişi, çocukluğumda neredeyse her akşam “cepheden” haber aktaran savaş muhabiri Mete Çubukçu’ydu. Hayatımın en acayip ve duygu dolu gecelerinden birini yaşıyordum.

O gece Bayram bana, Tanıl Abi’nin Yugoslavya ile ilgili iki kitabını (Yugoslavya, 1991 ve Bosna Hersek, 1995) önermiş ve “kendisi mütevazilik yapıyor ama bence bu bölgeyi anlatan gelmiş geçmiş en iyi kitaplar” demişti. Ben de ilk fırsatını bulunca okumaya başladım ve neredeyse her satırında Bayram’ın ne kadar haklı olduğunu fark ettim.

Savaşın başlamasına sayılı günler kala 1991’de yayınlanan Bölgeler – Sorunlar: Yugoslavya, farklı din ve milli duygulara sahip bölge halklarının bir arada yaşama süreçlerini ve akabinde milliyetçi provokasyonlarla tüm birlikteliğin bir anda tuzla buz olmasını konu alıyor.

Oldukça ince elenmiş ve sık dokunmuş bir çalışmanın ürünü olan kitap, tüm ayrıntılarıyla bölgenin geçmişini ve gelinen noktayı gözler önüne seriyor. Bu sayede savaş öncesinde neler yaşandığını ve aslında gerçekten nelerin yok olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Kitabın Arkasından;

Yugoslavya sosyalizmi 2. Dünya Savaşı sonrası dünyasında, aynı toplumsal ve siyasi sistematiğin kutuplaşmış uçlarına dönüşmeye yönelen kapitalizm – reel sosyalizm geriliminde “üçüncü yol” arayışına girenler için bir umut ışığı, önemli bir tecrübe gibiydi.

Yugoslavya’nın federal yapısı, “milli mesele”yi, üniter milli devlet sisteminden de, Soviyetik merkeziyetçi çokuluslu “imparatorluk” sisteminden de farklı, milliyetçilik dışı bir “üçüncü yol”dan çözmüş görünüyordu.

1990’lara girerken Yugoslavya’nın sunduğu “üçüncü yol” işaretlerinin “gibi”si bile kalmadı. Ülke, kapitalizmle reel sosyalizmin kaotik bir bileşeni altında eziliyor: milliyetçiliğin en şoven, en fanatik biçimleri altında ölümüne düşmanlığı, vahşeti, kütlesel göçü yaşıyor.

“Gibi”si bile olsa “üçüncü yol” umutlarını üreten de Yugoslavya toprağı, Yugoslavya halklarıydı, bu umutları yitirip bütün “yol”ları sonlandıran, tüketen de o. Ama bu ülkenin siyasi altüst oluşlarla, insani-toplumsal çilelerle dolu yakın tarihinde, hep milliyetçiliğin provokasyonu var. Yugoslavya’nın kaderinde bu provokasyonu besleyen, inadına bereketli kaynakları kurutamamanın acısı var.

Yugoslavya’nın bugünü içeren tarihi hikâyesi, sadece coğrafi bakımdan değil, toplumsal siyasi meseleler ve en temel insani duyarlılıklar bakımından Türkiye’nin çok yakınında. Yugoslavya’yı “laboratuvar” gözüyle değil yakınlık duygusuyla izlemek, dünyanın gidişatını anlamak ve o gidişatta bir yer, bir taraf tutabilmek açısından çok önemli.

Kitabın Künyesi;
Birikim Yayınları 4
Bölgeler / Sorunlar Serisi 1
1. Baskı, İstanbul, 1991

“Nasıl Korunabilirdik”: Şiddete Uğrayan Kadınlar ve Çocuklar, Ural Nadir

“Normal” bir hayat yaşıyor olsaydık, kitabı okuduktan sonra bu yazıyı hazırlar ardından da Ural Abiyi arayıp, “hadi sayemde ünlü oldun! Milyonlarca takipçim şu anda senin kitabı araştırıyor” derdim. O da kahkahasını havaya savurup bir süre harlamaya devam ettikten sonra birden kamikaze usulü susardı! Bu eşsiz gülüş, hele bir de ilk kez şahit oluyorsanız, sizi dumur etmeye yeterdi. Ne olduğunu algılayamaz, anlamlandıramazdınız. O yüzden tecrübesi olanlar, şaşkınlıktan etrafa bakınanlara ufak cümlelerle “her şey normal” demeye çalışırdı. “Çünkü Ural böyledir!”

Ama ne yazık ki, “normal” bir hayat yaşa(ya)mıyoruz. O yüzden bu yazıyı yazdıktan sonra “ne şartlar, ne zorluklar altında yazdığı tezi, vefatından bir gün önce, tek kelime bile konuşmazken, konuştuğu tek şey bu tezin/kitabın basımı olan” Ural Abiyi arayamadım. Onlarca arkadaşına, dostuna, ahbabına sorduğum ama videosunu bile bulamadığım o gülüşü sadece kafamda canlandırmakla yetindim. Çünkü arasaydım ve “o cümleleri” sarf etseydim o kahkahayı atacağından adım gibi emindim. Hayat bize her gün, “miş” gibi davranmayı/yaşamayı öğretiyor. Bu da onlardan biri ama ne olursa olsun Ural Abiyi tanımış olmak bile başlı başına bir şanstı ve o şansa eriştiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Herhalde elde kalan tek şey de bu güzel his.

Gerçekten de ne zorluklar altında bu çalışmayı bitirmek için didinip durduğuna onlarca kez şahit olduğum kitap yayınlandıktan ve elime geçtikten sonra uzunca bir süre yaklaşmak istemedim. Bir yandan okumak istiyor ama bir yandan da sanki okumak “veda etmekmiş”  gibi olacağından kendimi uzakta tutuyordum. Sonunda elime aldım ve okumaya başladım.

Her satırında Ural’ın şiddete uğrayan kadın ve çocuklara kurduğu empatisine, kaygılarına ve üzüntüsüne şahitlik ettim. Tıpkı, bazı muhabbetlerimizde bize örneklediği şiddet olaylarını anlatırken yüzünü kaplayan can sıkıntısına ve sinirine şahitlik ettiğim gibi. Çünkü bu anları aktarırken madurların çaresizliğini yaşıyor gibiydi. Ama hemen ardından, “neler yapılması gerektiğini” ve “nasıl başa çıkmaları gerektiğini” bıkmadan, usanmadan anlatıyordu. Tezi de bu gayretle, bu sahiplenmeyle didinerek, çabalayarak, ince eleyip sık dokuyarak hazırlıyordu.

Ural Nadir: “Ülkemizde aile içi şiddet ortamında yetişen, yaşmaya çalışan  çocuklara dair yapılan çalışmalarda çoğunlukla klinik olarak çocukların yaşadığı davranış sorunlarına odaklandığını görüyoruz. Bense bu çalışmada, derinlemesine mülakatlarla ve sosyal hizmet bakış açısıyla kadınları ve çocukların korunması konusunda detaylı bir model önermeyi hedefledim.” (Kitabın giriş yazısından.)

Lütfen siz de okuyun, okutun. Çünkü bu çalışma/kitap Ural’ın neden bu kadar çok insan tarafından sevildiğinin de ufak bir örneği aynı zamanda…

Eser Hakkında

“Herkes dayak yemekten ya da o akşam kavga etmekten yorulmuş bitmiş, uyuyup kalıyordu öylece. Babanın enerjisi tükenene kadar kavga bitmiyordu. (…) Kavga olduğu zaman herkesi suçlu olarak, kendini mağdur olarak gördüğü için… bağırır bağırır küfreder, döver söver, sonra da şurada betonun üzerinde yere uzanırdı. (…) Daha sonra arabada yatma huyu çıkardı. Kavgayı eder, söver, bağırır çağırır, gider arabada yatardı. Ertesi gün gelirdi kavgaya şöyle devam ederdi: siz bana onu yaptınız, bunu yaptınız, arabalarda yattım.” Çocukluğu şiddet ortamında geçen Ç.’nin anlatımından

Ev içi şiddet hakkında ayrıntılı ve gerçekçi bir tablo çizen bu kitap olanca yakıcılığıyla “istikrarını” koruyan bu meselenin magazinleşerek kanıksamaya uğramasına karşı bir çabanın ifadesi.

Çalışma, ev içi şiddeti bir deneyim olarak inceliyor: Şiddetin “takvimi” nedir, nasıl başlıyor, nasıl işliyor, nasıl bir döngüsü var? “Nedenler” neler – “gerçek” nedenlerden öte, “bulunan”, “tutunulan” ve algılanan nedenler? Mağdurlar, uğradıkları şiddeti nasıl yorumluyor ve anlamlandırıyorlar? Baş etme mekanizmaları nelerdir, nasıl işliyor? Şiddete uğrayan kadınlar yanında şiddet ortamında yetişen çocukların deneyimlerine ve tanıklıklara dayanan bir inceleme… Sonunda ayrıntılı önerilerde de bulunuyor: Ne yapılabilir, kim ne yapabilir?

Genç yaşta hayatını kaybeden Ural Nadir’in, meslekî ilgilerin ötesine geçen gösterişsiz empatisini, şefkatini taşıyan bir metin…

Kucaklaşmanın Kitabı, Eduardo Galeano

Uruguaylı ünlü gazeteci ve yazar Eduardo Galeano’nun denemelerini bir araya getiren Kucaklaşmanın Kitabı’ndan birkaç seçme deneme…

Hayal kurmaya övgü

Bu olay, Guzco dolaylarındaki Ollantaytambo kasabasının girişinde geçti. Birlikte olduğum turist topluluğundan biraz ötede tek başına durmuş, uzaktaki taş kalıntılara baktığım sırada, o yörenin çocuklarından biri, sıska ve partal bir şey, yanıma gelip benden bir kalem istedi. Kalemimi ona veremezdim, çünkü bir yığın can sıkıcı not almaktaydım, ama onun avucuna küçük bir domuz resmi çizmeyi önerdim.

Haber hemen yayıldı. Çevremi birden bir çocuk yumağı sardı; avazları çıktığı kadar bağırarak, o kirden çatlamış, meşinleşmiş yanık tenli avuçlarına hayvan resmi çizmemi istiyorlardı. Biri atmaca, öbürü yılan istiyor, başkaları da papağan ve baykuşları seçiyordu. Hayalet ve ejderha resmi isteyenler bile çıktı.

Derken, bu curcunanın orta yerinde, alçacık boylu, boynu bükük bir yavru, bileğine siyah mürekkeple çizilmiş olan saati gösterdi.

“Lima’da oturan amcam yolladı bunu bana,” dedi.
“İyi işliyor mu bari?” diye sordum.
“Biraz geri kalıyor,” diye itirafta bulundu.

Reklamlar

Satılık:

“Cabinda ırkından melez bir kadın, 430 pesoya. Basit dikiş, ütü bilir.”

“Avrupa’dan yeni gelmiş sülük, üstün kalite. Tanesi dört, beş, altı vinten’e.”

“Araba. Beş yüz patacone’a satılır ya da bir zenci kadınla takas edilir.”

“On üç-on dört yaşında dişi zenci, kötü huyları yoktur; Bangala ırkından.”

“Küçük kırma, on bir yaşında, basit dikiş bilir.”

“Saparna esansı, şişesi iki pesoya.”

“Yeni doğum yapmış bir dişi. Çocuksuz satılacaktır. Sütü çok iyi ve boldur.”

“Bir aslan, köpek kadar evcil, her şeyi yer. Yazı masasıyla çekmeceli dolap, ikisi de maun.”

“Hizmetçi, kötü huyu ve hastalığı yoktur, Conga ırkından, yaklaşık on sekiz yaşında. Bir piyano ve başkaca mobilyalar, hepsi makul fiyata.”

(1840 yılının -yani köleliğin yasaklanmasından 27 yıl sonra- Uruguay gazetelerinden.)

Havana güncesi

Annesiyle babası kuzeye kaçmışlardı. O günlerde o da, devrim de henüz emekleme çağındaydılar. Çeyrek yüzyıl sonra Nelson Valdés vatanını görmek için Los Angeles’tan Havana’ya döndü.

Her gün öğle saatinde otelin önünden 68 numaralı guagua’ya (otobüs) binerek José Marti Kitaplığı’na gidiyor, burada gece yarılarına kadar Küba üstüne kitaplar okuyordu.

Bir gün öğleüzeri 68 numaralı guagua, frenlerini inleterek bir kavşakta durdu. İçeriden bu zangırtıya itiraz bağırışları yükseldi, sonra yolcular sürücünün frene neden öyle basmış olduğunu gördüler: Şahane bir kadın yolun bir yanından öte yanına geçmişti!

Guagua 68’in sürücüsü, “Beni bağışlamak zorundasınız, baylar,” deyip otobüsten indi. Bütün yolcular ona alkış tutarak şans dilediler.

Sürücü hiç telaşsız, çalımlı adımlarla ilerledi. Yolcular onun, köşede bir duvara yaslanmış, elindeki dondurma külahını yalayan işveli kadına yanaşmasını izlediler. Onlar, kadının dondurmayı öpen dilinin ok gibi devinmesini Guagua 68’in içinden gözleyedursun, sürücü ha bire konuşuyor, ama besbelli hiçbir sonuç alamıyordu. Derken kadın birden gülerek başını kaldırıp sürücüden yana bir bakış fırlattı. Sürücü başparmağıyla bir zafer işareti yaptı ve yolculardan bir alkış tufanı koptu.

Gelgelelim sürücü tutup dondurmacı dükkânına girdiği zaman yolcular huzursuz olmaya başladılar. Hele biraz sonra adam iki elinde iki dondurma külahıyla dışarı çıktığında kalabalık korkuya kapıldı.

Klaksona bastılar. İçlerinden biri klaksona olanca ağırlığıyla abanıp alarm çalmaya başladı. Ne var ki otobüs sürücüsü, sağır ve kaygısız, o nefis kadına sanki yapışmıştı.

Derken Guagua 68’in arka sıralarından, görünümüyle kocaman bir havan topunu andıran ve çevresine yetkili biri havası saçan bir kadın yolcu ilerleyip geldi. Tek söz söylemeden sürücü koltuğuna oturdu ve vites kolunu bire aldı. Guagua 68, her zamanki duraklarında dura dura yoluna devam etti; kadın kendi durağına gelince indi. Onun yerine bir süre için bir başkası geçti, duraklarda dura kalka otobüsü sürdü. Sonra bir başka yolcu, sonra bir başkası, derken Guagua 68 son durağa ulaştı.

Son inen Nelson Valdes oldu. Kitaplığı çoktan unutmuştu.

Yeniden doğuş / 4

“Yalan söyleyen günah işler,” der Ernesto Cardenal, çünkü o, sözcüklerin özlerini çalar.

Eskiden, 1524 yılında Fray Bobadilla, Managua köyünde büyük bir meydan ateşi yakmış ve Kızılderililerin kitaplarını alevlerin arasına atmıştı. Kitaplar geyik derisinden yapılmaydı; üzerlerine iki renk, kırmızı ve siyah, imgeler çizilmişti.

Nikaragua’nın yalanlar dinleyerek geçirdiği yüzlerce yıldan sonra General Sandino, kırmızıyla siyahı ulusal bellekte yaşayan küllerin renkleri olduğundan habersiz, kendi bayrağı için seçecekti.

Dostluğa övgü / 1

Havana’nın dış mahallelerindekiler dostlarına, mi tierra derler: memleketim; ya da mi sangre: kanım.

Caracas’ta dostumuz, mi pana’dır: ekmeğim ya da mi llave: anahtarım. Pana sözcüğü fırın, yani ruhun açlığını doyuracak has ekmeklerin kaynağı olan panadería Sözcüğünden gelir, llave ise…

“Anahtar, anahtardan gelir,” Mario Benedetti’nin dediği gibi.

Mario bana terör döneminde Buenos Aires’te yaşadığı sırada, anahtarlığında beş ayrı anahtar taşıdığını anlatıyor: beş ayrı evle beş ayrı dostun anahtarları, onun canını kurtaracak olan anahtarlar.

On Altıncı Bölüm, veya Memenin Öyküsü, Piksel, Krisztina Toth

Şimdi kadına bakınca, diken saç modeli kesilmiş saçların ona gerçekten yakışmadığını anladı. Burnu büyük, kulakları kepçeydi. Oysa bir zamanlar ona kafasının biçiminin harikulade güzel olduğunu, saçlarını fırça saç modeli kestirmesini söylerdi hep.

Birbirlerini görmeyeli yedi yıl olmuş, ikisi de yaşlanmıştı. Yok, hayır, böyle söylemek doğru değil. Daha önceki bir bölümde onları ilk defa gördüğümüzde de genç değildiler ama o zaman ihtimal olarak var olanlar şimdi kesinlik olarak yüzlerine yazılıydı. Erkek içiyordu, kadın ise mutsuzdu.

İki katlı kooperatif evinin kapısında durdular, eskiden burada kaç kez vedalaşmışlardı. O zamanlar pencereden onları gözetleyerek sinir eden kızı çoktan yetişkin olmuş, taşra şehirlerinden birine okumaya gitmişti; erkeğin küçük oğlu tıbbiyeye gidiyor, hâlâ onunla oturuyordu. Büyük oğlu, annesinin yanındaydı; karısı yeniden evlenmiş, onların ikisinin de yaptığı gibi hayatının dağılmasına izin vermemişti.

Erkek bunları, pencerenin önünde, garaja bakarken anlattı. Aynı çirkin, sarı, oluklu asbest örtüyordu garajı, bundan yedi yıl önceki gibi. Başlangıçta bir araya geliyormuş gibi görünen her şey o zaman küçük parçalara ayrılıp dağılmaya başlamıştı. O zaman kader – son defa olmak üzere – çeşitli imkânlar sunmuştu ama hayat gitti, en kötüsünü seçti, bu dedi, bu olsun. En kötü olasılık daima yaşanandır ve bu da hep yaşandıktan sonra görülür.

Kadın, erkeğe oğlunu sordu ve ona sokuldu. Erkek parfümünü hissetti, eskiden olduğu gibi aynı buruk, mahzun koku. Ve eskiden olduğu gibi arzuladı kadını çünkü hâlâ eskiden olduğu gibi seviyordu, aşk geçmez, bunun aksini ilkelere ve kalabalık ailelere dayanarak boşuna ispatlamaya çalışırız.

Işığı söndürdüler, erkek hatırlamıştı kadının utangaç olduğunu. Yine de odada hafif bir aydınlık kaldı, eskiden olsa kadını huzursuz edecek kadar hafif. Şimdi rahatsız etmedi; etekliğini çıkardı, çorabını sıyırdı. Sonra erkeği okşamaya başladı. Önce göğsünü, sonra burnunu, hâlâ en çok sevdiği yeri burnunun kavisiydi. Erkeğin ise kadının göğüsleri, hemen oraya uzatacaktı elini ama kadının üzerinde hâlâ kazağı vardı. Daha sonra çıkardı kazağını da ama sutyenini çıkarmadı.

Şimdi burada durabilirdim, her ne kadar gerçeğin daima en kötü olasılığı seçtiği doğru ise de, ben öyküyü pekâlâ başka tarafa doğru yönlendirebilirdim. Ama bir an bile duralayacak vaktim yok. O yan muğlak ana hangi kapıdan girmek gerektiğini şimdi etraflıca düşünemiyorum. Erkeğin eli kazağın altına uzanıyor ve gördüğünüz gibi şimdideyiz, bu zaten hissediliyordu. Yani her şey şimdi geçiyor, aşkın insafsız şimdiki zamanında. El duruyor, sutyen çıkıyor. Erkek ilk önce sadece tuhaf, yassı deriyi hissediyor, sonra bakıyor oraya. Hafifçe süzülen solgun ışıkta sağ memenin yerinde on santimetrelik, geniş dikişli, sedef renkli bir yara izi var. Ve göğüs kafesi dümdüz, hiçbir zaman orada bir kabarıklık olmamış gibi düz. Meme ucu da yok, sadece o uzun, pembe, acayip çizgi.

-Estetik ameliyat yapılacak.

Kadının sesi, çamur içindeki bir inşaat yerinde söz verdiklerini gösteremediği için özür dileyen emlakçının sesi gibi. Erkek hiçbir şey söylemeden öteki dolgun memeyi okşuyor, sonra nezaketen arada bir yara izini de. O eline daha yalan ama bütün avucuyla dokunmaya bir türlü cesaret edemiyor, sadece hafifçe, parmaklarının ucuyla. Arada da hiç zararı yok diyor, onu hiç rahatsız etmiyor, vücudu eskisi gibi güzel, ama fısıltıları inanılır türden değil çünkü ereksiyonu yok, hatta en beklenmedik anda ağlamaya başlıyor. Sol tarafa, kadının yumuşak kolu ve olan memesi arasına sokuluyor, oradan fısıldıyor o karanlık, nemli aralığa. Ama söyledikleri yedi yıl boyunca kaç kez anlatmak istedikleri değil, başka bir şey. Aralıksız tekrarlayıp durduğu silik bir sözcük. Ne olduğunu anlasak iyi olacak ama buğulu ses kadının koltuğunun altında, nemli yorganda kayboluyor.

Erkek eve dönerken troleybüste oturduğu yeri değiştiriyor. Sonra onu rahatsız edenin arkalık olduğunu fark ediyor. Önündeki koltuğun suni deriden arkalığım birisi kesmiş, soma kaba dikişlerle dikilmiş. Ona bakmak zorunda kalmamak için ön koltukta oturuyor; atılmış çöplerle dolu ilkbahar manzarasını, sokağın karlar altından çıkan döküntülerini görmek daha iyi. Akşam oğluna sormayı düşünüyor, hastanelerde kesilen uzuvları ne yapıyorlar, o yuvarlak kadın memeleri nereye gidiyor. Bunu öğrenmesi şart. Memenin son yolunu bilmesi gerek, onunla içinden vedalaşabilmek için.

Ama soramıyor çünkü oğlu eve geldiğinde o artık çoktan uyumuş oluyor. Oysa geç de değil, saat on biri biraz geçmiş.

Yazık, uyumuş. Gerçek şu ki, onca erik rakısından sonra ne ben ne de başka herhangi bir kuvvet onu ayık tutabilirdi. Oysa oğlu da onunla konuşmak istiyordu, bugün hastaneye getirdikleri birinin öldüğünü anlatacaktı. Kalp masajını o yaptı. Sonra Nora hamile, geçici olarak buraya taşınsalar, en azından yemek pişiren biri olur. Bunları söyleyerek girecekti oturma odasına bir de arabayı sağ salim geri getirdiğini. Tabii hiçbir şey söylemiyor çünkü babasının yine içtiğini hemen görüyor. Kanepeye elbiseleriyle yatmış, üstüne çektiği battaniyenin altından yana sarkan elinin hafifçe kıvrılmış parmaklarıyla sanki havada bir şey tutuyor.

Dövüş Kulubü (Fight Club, 1996), Chuck Palahniuk

Her defasında büyük bir lezzetle uyarlandığı filmi izlemiş olsam da yaklaşık 2 yıldır okuma listemde yer alan Chuck Palahniuk’un edebiyat dünyasına adım attığı ve büyük bir yankı uyandıran Dövüş Kulübü’nü okumak ancak bugüneymiş.

Daha önce filmi izlediğim için birçok bölümü okurken filmdeki sahne gözlerimin önünde canlansa da beni asıl şaşırtan, film ile kitabın arasındaki temel farklılıklara rağmen her ikisinin de kendi bakış açısına göre oldukça tutarlı ve başarılı olduklarını fark etmem oldu.

Hayattan hiçbir zevk almayan bir insanın, sayılı günleri kalan insanları izleyerek hayatına anlam katmaya çabalaması ve kendisi gibi başka insanlar olduğunu keşfetmesi, başlattığı fikrin zamanla kendini aşması ve başkalarının ondan bile daha fazla fikri sahiplenmesi kitabın en sevdiğim noktaları

Ivır Zıvır

Kitabın yazarı Chuck Palahniuk, bir kamp tatili sırasında, yakınlarında bulunan bir kampçının radyo sesinden rahatsız olup, durumu ona anlattığında saldırıya uğradı. İşe döndüğünde etrafındakilerin yaralarının nedenini sormak yerine, “hafta sonun nasıldı?” demelerine son derece şaşırdı. Palahniuk, insanların aslında, karşılarındakilerle kişisel iletişim derecelerine göre temasa geçtiklerini ve iş arkadaşlarının, onun yaralarını soracak kadar yakın olmadıklarını bunun da “toplumsal bir blok” olduğunu fark etti. Kitabın fikri de bunun üzerine doğdu.

Palahniuk, geçimini Freightliner adlı bir şirkette otomobil tamirciliği yaparak kazanmaktayken 1996’da arkadaşlarıyla birlikte devam ettiği bir edebiyat grubu çevçevesinde Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa hikayeyi 3 ay içerisinde Dövüş Kulübü’ne çevirdi.

Başta, Palahniuk “Gösteri Peygamberi” romanını yayınlatmaya çalıştırmıştır, ama yayıncılar tarafından çok rahatsız edici olduğu için reddedilmiştir.

Hayat Dolu (Full of Life, 1952), John Fante

Hamileliğin son aylarını geçiren, fiziksel ve duygusal olarak oldukça değişmiş ve hamileliği öncesi ateist olmasına rağmen son dönemlerde dine sıkıca sarılmış olan bir eş ile eski bir duvar ustası olan, aksi, yaşlı bir baba arasında kalan bir yazarın hikâyesini konu alan Hayat Dolu, John Fante’nin tüm kitaplarında olduğu gibi oldukça rahat okunan, samimi ve güzel bir roman.

John Fante’nin 1952’de yayınladığı Hayat Dolu, yazarın 4. romanı.

Kitabın arka sayfasından;

“Taş gibi aramıza girmişti bebek. Endişeliydim. Hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağımızdan korkuyordum. Odasına girip eşarbı, elbisesi ya da beyaz kurdelesi gibi özel eşyalarından birini elime aldığımda başımın döndüğü, sevgilime duyduğum aşkın coşkusu ile kurbağa gibi vırakladığım o eski günlerin özlemi ile dolardı içim. Tuvalet masasının önündeki iskemlesi, onun o güzel yüzünü aksettiren ana, başını yasladığı yastık, yıkanma üzere bir kenara fırlatılmış bir çift çorap, ipek pantolonunun elimi ayağım kesen cazibesi, gecelikleri, sabunu, banyo sonrasında hala ıslak ve sıca havluları: ihtiyacım vardı bu şeylere; onunla ola yaşantımın parçalarıydılar; ruj lekesi de hiç fark etmiyordu, çünkü kadınımın sıcak dudaklarından geliyordu.”

John Fante Hayat Dolu’da her evliliğin en önemli anlarından birini, ilk bebeğinin doğum öncesini, karısının hamilelik günlerini birlikte nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Karı kocanın ilişkilerindeki değişimi, o değişimin hayatlarına getirdikleri yenilikleri, hoşlukları ve zorlukları John Fante’nin duru anlatımıyla okuyacaksınız. gizle