porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Anlamaya Çalışmak

anlattığı… dinlediğin… anlattığın… dinlediği… son cümlenin ardından… en baştaki soru işaretlerinin yerini tebessüme bıraktığı… eller birbirleriyle oynaşırken… tüm vücudu saran huzurun… konuşarak, dinleyerek ve samimiyetle anlamaya çalışarak çözülmeyecek hiçbir şeyin olmadığını ispatladığı… bir kere daha… ona… kendine… ve aşka inandığın anlar…

10:35 – 11:43

35. Deplasmanım ve Gördüğüm 36. Stad: Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” (437 km)

Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 437 km.

Hem takımınızı yalnız bırakmamak için hem de yeni şehirler ve yeni stadyumlar görmek için deplasmana gitmeyi seviyorsanız her yeni sezona başlandığında takımlara bakıp hızlıca bir plan yapar ve gitmek istediğiniz yerleri aklınıza not edersiniz. Fakat tuttuğunuz takım hep aynı ligdeyse ve deplasman fantezisi olan Avrupa Kupalarına katılamıyorsa, hele bir de çalışıyorsanız ve Türkiye Kupası’ndaki ufak takımlarla oynan maçlara gidemiyorsanız bir süre sonra takımınızın bulunduğu lige yeni çıkan takımlar dışında deplasman yapmak bir kısır döngüye dönüşüyor.

Oysa bir başarısızlık simgesi olsa da, takımınız daha önce yer almadığı bir lige düşerse, işte o zaman gözünüz dönüyor! Çünkü ligde yer alan takımların büyük bir çoğunluğunun oynadığı stadyumlara ve şehirlere muhtemelen gitmemiş oluyorsunuz ve kendinizi “hangilerine gitmeliyim!” diye bir seçim aşamasında buluyorsunuz.

Gençlerbirliği, İlhan Cavcav’ın adının verildiği 2017-2018 sezonunu sonunda, yönetimin vurdumduymaz hatalarıyla göstere göstere 29 sezondur aralıksız olarak yer aldığı Süper Lig’ten 1. Lig’e düştü.

Sezon başında ligdeki takımlara şöyle bir göz gezdirince, uzun bir süredir gitmek istediğim Hatay’ı “kesinlikle deplase olunmalı!”, onun dışındaki 9 deplasmanı ise “uygun olursa gidilmeli!” listelerine not ettim.

Sezonun ilk deplasmanı, Ömer Abimin İstanbul’da okuyan yeğen Alperen’in yeni evine eşya götürüp gitmişken de Ümraniyespor maçını izleme fikriyle alevlendi. Sonrasında Gülay yenge ve yeğen Zeynep de plana dahil oldu ve plan işlemeye başladı.

Google maps dahil birçok yerde Hekimbaşı olarak geçen ama TFF’de Ümraniye Belediyesi Şehir Stadı olarak geçen 1601 kişilik stadyumun deplasman tribünü 96 kişilikti. Bu yüzden Engin’in yardımıyla 5 TL’ye biletimi aldım. Cuma günü Ömer Abim ve yolda da Alperen’e biletlerimizi alarak deplasman için tüm hazırlıkları tamamlamış olduk.

21 Eylül 2018, Cuma

Yola çıkacağım için, Almanya’ya transfer olan Kubilay’a yapılan veda yemeğinden erken kalktım ve dolmuş, metro derken Abimlerin Batıkent’teki evindeydim. Ufak bir hazırlığın ardından arabaya atladık ve 21:45’te yönümüzü İstanbul’a doğru çevirdik.

Yeğen Zeynep’le arka koltukta muhabbet ederek ve arada bir ön koltuktaki Ömer Abim ve Gülay yengeme laf atarak gayet planlandığı gibi Dilovası’na kadar ilerledik. Fakat ondan sonrası oldukça can sıkıcıydı. Çünkü, sonradan anlayacağımız üzere, otobanı çalışma nedeniyle kapatmışlar, bu yüzden de trafiği tek şeride düşürmüşlerdi. Yaklaşık 10 kilometrelik yolu tam 2,5 saatte geçebildik. Eve vardığımızda saatlerimiz 5.15’i gösteriyordu ve tam anlamıyla yorgunluktan gebermiştik.

22 Eylül 2018, Cumartesi

İnanarak, Kenetlenerek Yola Devam

Cumartesi günü yengemin kardeşi Halit’lerin Avcılar’daki evinde güne merhaba dedik. Geç yatmanın verdiği yorgunluğu kahvaltıyla attıktan sonra arabaya atladık ve Alperen’in yeni taşındığı Mecidiyeköy’deki eve doğru yol almaya başladığımızda hava sıcak ve güneşliydi.

1 saat sonra Alperen’in evindeydik. Eşyaları eve attık ve Ankaragüçlü arkadaşı Boran’la birlikte Alpi’yi aldık ve düştük tekrar yollara.

Boran’ın Ankaragücü passoligi olduğu için deplasman tribününe bilet alamıyordu, bu yüzden de Ümraniye tarafından biletini almıştı. Arabada, “truva yapacağım siz rahat olun!” diyerek yüreklerimize su serpiyordu. Gülüştük…

Ankaragücü’nden, İstanbul’dan, bir yandan okuyup bir yandan çalışmanın nasıl olduğundan ve Gençlerbirliği’nden konuşa konuşa 1601 kişilik ufacık bir stadyum olan ve kişisel deplasman kariyerimin ilk ve stadyum kariyerimin Mudanya İlçe stadyumundan sonraki ikinci en az seyirci kapasiteli stadyuma ulaşıyorduk.

Maratonun sol tarafında yer alan ufacık deplasman tribününde yerimizi alırken Luccas’ın anne babası ve muhtemelen eşi de seyirciler arasında yer alıyorlardı.

İstanbul tayfa ve tanıdıklarla yapılan hoşbeşin ardından stadyumun videosunu çekerken yan tribünün kapısı açıldı ve üzerinde Ümraniyespor forması olan bir taraftar elindeki bir tepsi çayla tribüne gelip, “hoş geldiniz arkadaşlar, çay ikramımızdır buyurun” dedi. Aklıma bundan önce gittiğimiz deplasmanlarda mesela Ordu’da, Konya’da, Alanya’da, Trabzon’da yaşadığımız rakip taraftarların yaptığı hoşluklar geliyor hem mutlu oluyor, hem de Gençlerbirlikli olmaktan ötürü bir kere daha gurur duyuyordum.

1. Lig’e 5’te 5 yaparak, hiçbirimizin hayal dahi edemeyeceği bir başlangıç yapan Gençlerbirliği, Süper Lig’e çıkma konusunda kendisini zorlayabilecek olan bir takımla ilk kez karşı karşıya geldiği için tribünlerde oldukça tedirgindik. Fakat bu ligi iyi bildiğini ilk 5 maçta ispatlayan Erkan Sözeri’nin bu sezon ilk kez Selçuk, Sessegnon ve Nobre’yi ilk 11’e dahil etmesi takımın tecrübe olarak bir adım önde olmasını sağlayacaktı.

Takım sahaya çıktığında Mert’in yerine ilk kez Gençlerbirliği forması giyecek olan İzlandalı Kari Arnason da ilgi odağımızda yer alıyordu.

Maçın ilk dakikaları iki takımın birbirini tartmasıyla geçti. Oyun çoğu zaman orta sahada sıkıştığı için, her iki takım da rakip defansın arkasına uzun paslar atarak gol pozisyonu yaratmaya çalışıyordu. Ümraniye iki ve Gençlerbirliği bir kere uzun pasla pozisyon yaratmayı başardı fakat zayıf vuruşlar skoru değişmeye yetmedi.

Arnason’un bir türlü takıma uyum sağlayamaması, pozisyon hataları yapması ve bir de sarı kart görmesi takım adına ilk yarıdaki en negatif nottu. Bunun dışında Selçuk’un takımı toplaması, Sessegnon’un adam eksilterek göze hoş gelen top taşıma, Nobre’nin her zamanki gibi ful konsantre oynayıp tüm topları alma çabası ve Alper’in geçen hafta olduğu gibi başarı bindirmeleriyle yükselen grafiği göze çarpanlar arasındaydı.

Devre arasında tribünün sahaya yakın olmasının seyir zevkini oldukça arttırdığını konuşuyorduk. Çünkü sahaya yakın olunca oyuncuları ve vücut dillerini daha iyi okuyabiliyor ve maçın içinde olduğunuzu hissedebiliyordunuz.

Onur’un kızı Ekin ilk yarıdan sıkılmış suratını asarak duruyordu. Yanına gidip, “takma kafana ikinci yarı goller izleyeceğiz çok eğleneceksiniz” desem de çok fazla umursamamış ve somurtmaya devam etmişti. Ta ki babası, “Ekin bak çimleri ıslatmaya başlamışlar belki gökkuşağı görürüz” deyince yüzünde çiçekler açıp koşmaya başlayana kadar.

İkinci yarıya Alkaralar daha istekli ve etkili başladılar. Önce Ahmet İlhan’ın ortasına Alper’in direkten dönen kafası, ardından da yine Alper’in bireysel çabasıyla rakip takımın yaptığı bariz hatada topu kapıp önündeki oyuncuyu çalımladıktan sonra geçen hafta olduğu gibi çaprazdan kalecinin yanından filelere göndermesiyle havalara uçuyorduk.

Alperen ve Yıldız’a göre, ilk yarıdaki önemli pozisyonları kameraya aldığım için gol atamadığımız, ikinci yarıda ise kameraya dokunmadığım için gol attığımız iddiası bir süre havalarda uçuştu ama bu asılsız iddiaları asla ciddiye almadım!

Golden sonra takımın disiplininden hiçbir taviz vermeden oyununa devam etmesi ve rakibine gol şansı vermemesi takımın her geçen gün şampiyonluğa daha fazla alıştığının ama ciddiyeti de elden bırakmadığının göstergesiydi.

Maçın son bölümünde oyuna giren Nadir Çiftçi’nin aynı dakika içerisinde iki kere pozisyona girmesi ve ilkinde direğe takıldıktan sonra ikincisinde nefis bir şutla topu filelere göndererek, Altınordu ve Eskişehirspor maçlarından sonra oyuna girer girmez üçüncü kez gol atmayı başarmasını uzun süre alkışladık.

2-0 galibiyetin ardından mutlu mesut bir şekilde takımı tribüne çağırıp üçlü çektirdik ve alkışladık. Ardından Erkan Sözeri’yi tribüne çağırdık. Erkan hoca tribüne yaklaştığında önünü ilikledi ve “buraya kadar geldiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Size daha iyi bir takım izlettireceğiz” diyerek hepimizden yoğun bir alkış aldı. Aklımıza bir an Ümit Özat geldi sonra da buharlaşıp gitti. Kendimizi bulutların üstünde hissediyorduk.

Maçtan sonra Kısıklı’da Mavera’ya oturduk ve İstanbul tayfasıyla uzun uzun rüya gibi sezona girişimizi, yönetimi, yapılan iyi ve kötü şeyleri kısacası “ne olacak bu Gençlerbirliği’nin hali?”ni masaya yatırıp bol bol muhabbet edip özlem giderdik.

Etrafta görünmeyen Onur, kızı Ekin ve erken kalkan Özgür’süz hatıra fotoğrafımızı çekindikten sonra arabaya atlayıp önce Boran’ı Mecidiyeköy’e bıraktık ardından da Halitlere geçip yemek yedik, muhabbet ettik ve günü tamamladık.

23 Eylül 2018, Pazar

Sabah kahvaltının ardından iki gündür yaptıklarıyla bizi kahkahalara boğan ufaklık Mithat, Abimin kahvaltı sofrasında, tabağından sürekli bir şeyler afırıp didiştiği ufak Neva ve Halit ile Zehra’ya veda edip arabaya atladık ve yengemin co-pilotluğunda Ankara’ya doğru yol almaya başladık.

Bir süre sonra kendimizi yemyeşil bir doğanın içinde bulup şaşırıyorduk. Yengem bizi yanlışlıkla 3. Köprüye doğru yönlendirmişti. Sağlı sollu çamlıkların arasında giderken Viyana’dan Ljubljana’ya doğru ya da Berlin’den Amsterdam’a doğru gidiyor gibi hissediyordum.

Ortalıkta hiçbir yapının olmadığı sadece birkaç benzinliğin bulunduğu yol gerçekten rüya gibiydi. Bir süre sonra ismini çok duyduğum ama hiç gitmediğim Karadeniz kıyısındaki ufak yerleşim yerlerini görüp şaşırıyordum. Gerçekten de söylendiği gibi İstanbul’un ciğerleriydi buralar. Ama ne yazık ki, tıpkı diğer köprüler açıldıktan sonra olanlar gibi, kısa bir süre içinde buralar da beton yığınına dönecekti…

Bolu’da ara verip yemek yedikten sonra saat 21 civarında eve vardığımda Cansın çok özel bir sürprizle karşılıyordu beni…

Kişisel deplasman karnesi: 35maç, 7g, 12b, 16m, 31ga, 52gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 35 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediye.

İlgili Maç: 2018-2019 Sezonu 1. Lig 6. Hafta Maçı Ümraniyespor 0-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:36. Deplasmanım ve Gördüğüm 37. Stad: Necmi Kadıoğlu (454 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

Yeni Rakı 1937 Serisi (Şehir Serisi) ve Unrushed Germany Series Rakı Bardağı Koleksiyonları

Çocukluğumdan beri “güzel” obje koleksiyonu yapıyorum. Bu bazen hiç görmediğim bir ülkenin pulu, bazen güzel motifli bir demir para, bazen eşsiz bir deniz camı ya da fayansı, bazen de neon ışıkta görünür olan motiflerle bezenmiş alüminyum bir içecek şişesi oldu. Fakat bardak biriktireceğim hiç mi hiç aklıma gelmezdi doğrusu…

Bir akşam oturduğumuz mekanda gördüğüm ve doğrudan ilgimi çekmeyi başaran mavi-beyaz tonlardaki, oldukça sade ve güzel motiflerle bezenmiş üzerinde Ankara Kalesi ve kuğu olan rakı bardağından bir adet alıp eve getirmiştim.

Birkaç gün sonra Özlem’e bardaktan bahsettiğimde, onda da aynı türden iki farklı bardak olduğunu ve

birinin Adana’dan geldiğini öğrenip bunların muhtemelen bir serinin üyeleri olduğunu düşünmeye başladım.

Tam da bu tarihlerde Köyceğiz‘de kaldığımız hotelde, sonradan Diyarbakır olduğunu öğreneceğim, farklı bir bardak daha buldum ve seriyi tamamlamaya karar verdim.

Facebook’taki rakı koleksiyoncuları sayesinde serinin “Şehir Serisi” diye adlandırıldığını çünkü ilgili şehir için özel olarak tasarlanan bardakların sadece o şehirdeki meyhanelerde bulunabildiği bilgisine ulaştığımda aklıma, Coca-Cola’nın ilk alüminyum şişe seti olan ve 5 farklı kıta için tasarlanıp her birinin sadece ilgili kıtadaki gece kulüplerine dağıtıldığı, ve üzerinde neon ışığına duyarlı motifler barındıran nefis Magnificent 5 ya da bilinen adıyla M5 serisi gelmişti.

Gruplarda paylaşılan bir sürü farklı şehir bardağı fotoğrafı gördükten sonra asıl ulaşmak istediğim, bu serinin toplam kaç bardaktan oluştuğu sorusunun cevabıydı. Çünkü her yeni koleksiyona çerçeveyi net bir şekilde çizerek başlamak benim için oldukça önemliydi.

Birçok kişiden farklı cevaplar aldıktan sonra Coca-Cola koleksiyonundan tanıdığım Melis’in yardımıyla serinin bilinen 46 farklı bardaktan oluştuğu bilgisine ulaştım. Fakat listeyi incelemeye başladığımda muhtemelen basım hataları nedeniyle bazı bardaklarda Yeni Rakı logosunun ya da şirketin kuruluş yılı olan 1937 tarihinin olmadığı veya motiflerdeki renk tonlarının farklı olmasından ötürü listeye eklendiğini fark edip bunları listeden düşürdüm. Çünkü benim için önemli olan tam anlamıyla farklı motifler içeren bardaklardı. Bu yüzden de listemde 35 bardak yer alıyordu.

Adet olduğu üzere hemen bir “docs” açıp bardakları tek tek not etmeye ardından da karşılarına elimde olanları yazmaya başladım. Böylece “şehir serisi” koleksiyonumu resmi olarak başlamış oldum.

Listeye bakarken bana en garip gelen ve diğer bardaklara göre bariz bir şekilde farklı olan İstanbul’daki meyhanelere dağıtılan Rastgele bardağıydı. Çünkü üstündeki motifler diğerlerinden tamamen farklıydı. E, o zaman bu bardak neden listede yer alıyordu?

Soruyu birkaç kişiye sorduktan sonra sıkı bir koleksiyoncu olan Barış Karacasu’dan Şehir Serisi denilen bardak serisinin aslında 1937 Bardak Serisi olduğunu çünkü Yeni Rakı’nın ilk kez bardaklarına şirketin kuruluş yılı olan 1937 tarihini bastığını öğreniyordum. Bu yüzden de Rastgele bardağı listemde yer alıyordu. Çok zarif ve güzel olduğu için ben de bardağı listeme dahil etmeye karar verdim.

Koleksiyonculukta en önemli şey ikili ilişkiler. Hele ki biriktirilen şey sadece ilgili şehirlerde bulunabilecek bir şeylerse. Bu yüzden listede yer alan şehirlere giden ya da orada ikamet eden ve elbette nazım geçenlere durumdan bahsedip “aklınızda olsun” diyerek işe başladım.

Bardakları birer birer toplarken aynı zamanda çok güzel ve şaşkınlık verici anılar da biriktiriyordum.

Mesela Bozcaada’ya gittiğini öğrenince hemen kanca attığım Engin, gittikleri bir meyhanede rastlayıp 3 tane Bozcaada bardağı alarak dönmüştü Ankara’ya. Buluştuğumuz gün, “mali, hanım görünce bardakları çok sevdi, kırmadım o yüzden sana 2 tane getirdim olur mu?” diye mahcup bir şekilde soruşu koleksiyonun en değerli anlarından biriydi. “Olur mu Abi. Oraya kadar gitmiş bir de bardak getirmişsin. İstediğin kadar alabilirsin!” demiştim.

Ya da Almanya’daki 5 şehirde yayınlanan Unrushed Germany Serisi’ni bulmak için yardımına başvurduğum Tanıl Abi’nin kısa sürede bardakları edindikten sonra gelen kargoyu beraber açışımız ve Tanıl Abi’nin Köln bardağını görünce, çekine çekine, “mali ya, malum Köln’ü çok severim görünce çok sevdim. Bundan bir tane alsam çok mu ayıp etmiş olurum?” deyişi de benzer bir şekilde hiç unutmayacağım anlardan biri oldu.

Sıkı bir Eskişehirspor taraftarı olan ve aynı zamanda Gençlerbirliği’ne de sempati duyan Bülent (Gürsoy) Abi’yi arayıp Eskişehir bardağından bahsettikten birkaç gün sonra beni arayıp “bardaklar hazır, ne zaman bırakayım” diyerek beni dumura uğratması!

Bir Gençlerbirliği deplasman maçını izlemek için gittiğim Tanıl Abilerde, içeri girer girmez Tanıl Abi’nin “biz söz verirsek yaparız!” diye caka satarak bir türlü bulamadığım Efes bardaklarından iki tanesini masanın üstüne bırakışı ve bardakları algıladığım an mutluluktan çılgına dönmem!

Esra ve Abreg, “şehir serisi” konusunda en fazla kafalarını ütülediğim insanlar oldular. Setin son parçalarından biri olan Horon bardağı için yaptığım tüm araştırmalar sürekli suya düşüyor ama Esra her zaman pozitifliğini koruyarak, “ben sana bu bardağı bulacağım dert etme” diyordu.

Bir gün Esra, Instagram’da bir arkadaşının paylaştığı meyhane fotosunu atıp, “gördün mü?” diye sordu. Anlamamıştım. Çünkü öndeki bardaklar bizde de olan bardaklardan biriydi, diğerleri ise tam olarak anlaşılamıyordu. Esra bir süre sonra, “fotoyu büyüt ve arkadakinin üstündeki motife dikkatli bak” dedi. Büyütünce belli belirsiz arkadaki bardağın üstündeki horon oynayanları görüp heyecanlandım. Sonrasında da hikayenin tamamını öğrendim; Esra arkadaşının paylaştığı fotoya bakarken şahin gözleriyle horon bardağını görüp arkadaşına ulaşıyor ve “hangi meyhane o?” diye soruyor. Bir sonraki gün öğle arasında atlıyor meyhaneye gidiyor ve durumu anlatıp çalışanlardan rica ediyor ve bardağı ediniyor! Koleksiyonun özveri hikayesi!

Hakkını yemeyelim Abreg gibi ciddi bir adamın, benden illallah edip de yapmış olabilir ama, facebookta horon bardağı için ilan çıkması da koleksiyonun en acayip anlarından biriydi. Gözlerim buğulanmıştı. 🙂 Sonraları bir öğrencisi bulup getirmiş. O da ikinci bardağım olmuştu.

Bir de deplasman ganimetleri var;

Beşiktaş deplasmanındayken Fahriye’yle Beşiktaş çarşıda oturduğumuz mekanda bulup sevindirik olduğum Beşiktaş bardağı;

Alanya deplasmanından Antalya’ya dönerken İstanbul tayfasıyla iki laflamak için oturduğumuz lokantadaki neredeyse tüm masalarda görüp kendimi cennete düşmüş gibi hissettiğim Antalya bardağı.

Kapadokya bardağı ise başka bir hikaye; Doğum günüm için Ürgüp’e giderken aklımdaki en önemli şeylerden biri Kapadokya bardağı bulmaktı. Fakat sorup soruşturmama, hatta önerilen bir mekana gitmeme rağmen bardağı bulamamış ve hüsranla otele geri dönmüştüm. Bir sonraki gün bahçesinde mangal yapılan bir mekana gitmiş ve lavaboya doğru ilerlerken içerideki masalarda bardakların olduğunu görüp mutluluktan havalara uçmuştum.

İstanbul’da çıkan bardakların bir kısmı aynı zamanda havalimanlarında alınan rakıların yanında eşantiyon olarak dağıtılmıştı. Bunların diğer bardaklardan farkı ise YR olan Yeni Rakı logosunun aslan şeklinde olmasıydı. Ayrıca yine İstanbul bardaklarından bazılarına İngilizce olarak yer adları da eklenerek yine havalimanlarında satıldı. Bu yüzden bazı bardakların 3 farklı çeşidi vardı. Ben ise motifleri tamamen aynı olduğu için bunlardan herhangi birini bulduğum zaman üzerine çek atıyordum.

Fakat 35 parça olduğunu düşündüğüm koleksiyonun teklerini bitirdiğimi düşündüğüm günlerde elime geçen bir export Kız Kulesi bardağına şöyle bir göz gezdirirken normal bardaktan farklı bir motif olduğunu görüp şaşırdım. Çünkü motiflerde belirgin bir farklılık olması çerçeveyi genişletmeme sebbebiyet verecekti. Bu yüzden export ve İngilizce olan bardakları bir şekilde bulup karşılaştırmaya başladım. Bu konuda sıkı koleksiyoner Kenan Köroğlu çok yardımcı oldu. Ve sonunda Kız Kulesi,

Galata Kulesi ve

eski yeni Diyarbakır bardaklarında belirgin farklar görüp bu üç bardağı da koleksiyona ekledim ve 38 parça bardağı tamamlayıp sonrasında da çiftlerini bulup koleksiyona noktayı koydum.

Çiftler de bitmeye yakın, “bardakları nasıl sergileyebilirim?” sorusu ortaya çıktı.  Bunun cevabını da ofisten Sinem verdi  ve IKEA’da satılan cam rafları önerdi. 3 katlı olan raf toplam 39 parça alabilecek durumdaydı ve tam anlamıyla işimi görüyordu.

Onu da alıp salona kurdum, bardakları dizdim ve bir adım geriye çekilip koleksiyona göz gezdirdim. Harikulade görünüyorlardı.

Dostların büyük destekleriyle, çok kısa sürede hep birlikte koleksiyona noktayı koymayı başardık! İyi ki varsınız!

Koleksiyonun benim için bir de hüzünlü anı var. O da, çok sevdiğim Ural Abiyle bu bardakların bazılarını yemeklerimizde kullanmamız ve, kısa bir süre sonra onun için de “ruhuna değsin!” diyeceğimizden habersizce, orada olmayanlar için “ruhuna değsin!” demelerimizdi… 🙁

Aşka Dair, Ermiş, Halil Cibran

Aşka Dair

Sonra El Mitra, bize Aşktan Söz Et dedi. El Mustafa da başını kaldırdı, halka baktı ve o anda halkın üzerine bir sükûnet çöktü. El Mustafa gür bir sesle dedi ki; Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin… Yolları zorlu ve dik olsa da.

Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun. Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da. Hem aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın. Bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgârı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle.

Çünkü aşk taçlandırdığı gibi çarmıha da gerer sizi. Hem besler, büyütür hem de budar sizi.

Yücelerinize tırmanıp, okşar sever güneşte titreyen en körpe dallarınızı. Derken inip köklerinize, sarsar toprağa sıkı sıkıya tutunuşlarını.

Mısır demetleri gibi derer sizi aşk. Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır. Kabuklarınızı elemek için kalburdan geçirir. Apak edinceye kadar öğütür sizi. Yumuşayana kadar yoğurur; sonra da atar kutsal ateşine, Tanrı’nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye.

Aşk bütün bunları, yüreğinizin sırlarına ermeniz ve bu bilgiyle Hayat’ın yüreğinin bir parçası olabilmeniz için yapacaktır.

Fakat eğer korkularınızda sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız…. O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın harman yerinden çıkın daha iyi. Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.

Kendinden başka bir şey vermez aşk ve kendinden başkasından almaz. Ne sahip olur aşk ne de sahip olunmak ister. Çünkü aşka aşk yeter.

Sevdiğiniz zaman “Tanrı yüreğimde” değil, “Tanrı’nın yüreğindeyim” deyin. Sanmayın aşkın rotasını çizebileceğinizi, çünkü aşk sizin rotanızı çizer, sizi buna layık bulursa eğer.

Aşkın kendini gerçekleştirmekten başka tutkusu yoktur. Fakat âşıksanız ve arzularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun arzularınız: Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyen.

Tanımak haddinden fazla şefkatin sızısını. Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle.

Şafak vakti kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve minnet duymak yine aşkla dolu yeni güne; öğleyin dinlenmek ve aşkın vecdini düşünmek derin derin; akşamleyin eve şükranla dolup taşarak dönmek; sonra, da uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir övgü şarkısıyla.

Öneren: Cansın

İyi Ki

“iyi ki karşılaştık…” “iyi ki birbirimize şans tanıdık…” “iyi ki paylaştık…” “iyi ki dertleştik…” “iyi ki yaralarımızı sardık…” “iyi ki sevdik…” “iyi ki seviştik…” “iyi ki…” “iyi ki hayatımdasın…” “iyi ki…” “iyi ki hayatındayım…” dediğin anlar…

08:49 – 09:31

Sımsıcak

 

yüzüne… yanaklarına… gözlerine… dudaklarına… ellerine… bileklerine… ensesine… ya da… boynuna bakınca… ne olduğunu bilmediğin bir şeylerin karnına saplanıp canını yaktığı… ama rüyada olmadığını fark edince… sımsıcak bir ısının karnından başlayarak içine yayıldığı… yüzüne bir gülümsenin saplandığı anlar…

14:45 – 15:17

Que Horas Ela Volta? (The Second Mother / Annemle Geçen Yaz)

TÜR: Komedi, Dram. SÜRE: 112 Dk. ÜLKE: Brezilya. YAPIM YILI: 2015. imdb: 7.8. Tomatometer: %96…

Kocasından ayrılmış, aralarının iyi olmadığı ve 10 yıldır görmediği bir kızı olan hizmetçi bir kadının ev sahibinin çocuğunu büyütmesi ve onunla kurduğu bağ ile yıllar sonra kızı ile karşılaşınca çocuğuyla ilişkisini sorgulamasını oldukça naif bir şekilde konu edinen Annemle Geçen Yaz, başarılı bir dram filmi.

Konu

Zengin bir ailenin evinde hizmetçi olarak çalışan orta yaşlı bir kadın olan Val’ın (Regina Casé) hayatı, 10 yıldır kendisiyle görüşmek istemeyen kızı Jéssica’nın (Camila Márdila) üniversite sınavına girmek için araması ve kaldığı yerleşmesiyle değişecektir.

Hakkında

Annemle Geçen Yaz’ı Anna Muylaert yazıp yönetti.

Yapım Brezilya adına Oscar’da En İyi Yabancı Dilde Film ödülüne aday gösterildi fakat finale kalamadı.

4 milyon Brezilya Reali bütçesi olan film 6,2 milyon Brezilya Reali gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Filmin Portekizce adı olan Que Horas Ela Volta? anlamı “O Ne Zaman Geri Dönecek?”

Annemle Geçen Yaz’ın ilk gösterimi 2015 Sundance Film Festivali’nde yapıldı.

Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni olan Anna Muylaert, konuyu kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldı. Yönetmenin çıkış noktası oğluna bakan, kızını terketmiş bir dadıydı.

Muylaert normalde filmi ilk yönetmenlik deneyimi olan 2002’deki Durval Discos filminden önce çekmek niyetindeydi fakat o günlerdeki yönetmenlik tecrübesinin yeterli olmadığını düşünerek bu niyetini erteledi.

Muylaert, senaryoyu 4 kez yazdı ve ilk aşamada senaryonun adı “Mutfak Kapısı” idi.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Filmin orijinal adı “O Ne Zaman Geri Dönecek?” Bu cümleyi ilk kez, havuz başında küçük Fabinho, annesini kastederek Val’a söylüyor. İkinci kez ise Jessica, çocukken etrafındakilere Val’u kastederek söylediğini ifade ediyor.

Aşk

yanındayken… ya da… onu düşlerken… her şeyin önemini yitirip ortadan kaybolduğu… geriye sadece senin ve onun kaldığı anlar… gözlerini güne açtığında sana baktığını fark etmek gibi… saf… beklentisiz… sadece… aşk gibi…

12:20-12:31

Mehmet Ali Çetinkaya