porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Dunkirk

TÜR: Aksiyon, Dram, Tarih. SÜRE: 106 Dk. ÜLKE: İngiltere, Amerika, Fransa, Hollanda. YAPIM YILI: 2017. imdb: 8,7. Tomatometer: %92.

2. Dünya Savaşı’nın en önemli muharebelerinden biri olan Dunkerque Muharebesi’nde yaşanan 3 olayı beyaz perdeye taşıyan Dunkirk, seyirciye bir an bile es vermeyen temposu ve ses kurgusuyla, başarılı bir tarih, aksiyon, dram filmi.

Filmin belki de en etkileyici yanı, birçok seyirci için oldukça rahatsız edici olsa da, ses kurgusu sayesinde seyirciyi beyaz perdedeki çaresiz, umutsuz ve korku içindeki askerlerin psikolojisine yaklaştırıyor olması.

Bu sayede, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’un (All Quiet On The Western Front) çatışma sahneleriyle dolu ilk 15 dakikası ve tüm film boyunca arka fonda sürekli düşen bomba sesleri ya da Er Ryan’ı Kurtarmak’ın (Saving Private Ryan) bol kanlı ve soluksuz bir şekilde beyaz perdeye yansıtılan Normandiya çıkartması sahnesinin sinir bozuculuğunu ve rahatsız ediciliğini tüm film boyunca hissediyorsunuz.

Konu

İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefik devletlere ait 400 bin asker Fransa’nın Dunkerque kıyılarında sıkışmışlardır. Yoğun Alman saldırıları arasında askerler umutsuz bir şekilde bir mucize olmasını beklemektedirler.

Hakkında

Dunkirk’ün senaryosunu Christopher Nolan yazdı ve yönetti.

Yapım 100 milyon dolar bütçeyle tamamlandı.

8,7 ortalama puanı ile Dunkirk, imdb’nin en iyi 250 filmi arasında yer alıyor.

Ivır Zıvır

Aktör-yönetmen Kenneth Branagh, filmin Londra’daki galasına Dunkirk’teki olayı yaşamış 90 yaşlarının ortasında 30’a yakın eski askerin katıldığını söyledi. Gösterimin ardından düşünceleri sorulan askerler, olayların tamamen gerçeği yansıttığını ama film müziklerinin gerçek bir bombardımandan daha yüksek seste olduğunu ifade ettiler. Bu yorum yönetmen Nolan’ı bir hayli neşelendirdi.

Christopher Nolan, daha gerçekçi bir film atmosferi yaratmak adına bilgisayar efekti yerine çekimlerde gerçekçi savaş gemileri kullandı. Çekimler sırasında, birçoğu Dinamo Operasyonu’nda kullanılan “küçük gemiler” olmak üzere 62 tane gemi kullanıldı.

Zimmer, film müziklerindeki meşhur saat sesi için Nolan’ın cep saatini kullandı.

Christopher Nolan, eşi Emma Thomas ve bir arkadaşlarıyla birlikte, Dinamo Operasyonu sırasında sivillerin tekneleriyle Dunkirk’e giderken yaşadıklarını tecrübe etmek için İngiltere’den Dunkirk’e botla geçtiler. Nolan deniz koşulları nedeniyle yolculuğun 19 saat sürdüğünü ifade etti.

Christopher Nolan, insan kalabalığının olduğu sahnelerde figüran oyuncuların nasıl hareket ettiği, bu hareketin nasıl yayıldığı, boşlukların nasıl sahnelendiği ve kameraların nasıl bunu yakaladığı konusunda ilham almak için, Greed (1924), Intolerance: Love’s Struggle Throughout the Ages (1916), ve Sunrise: A Song of Two Humans (1927) gibi birçok sessiz film izlediğini söyledi.

Nolan, kumsal sahnesinde genç ve deneyimsiz bir askeri canlandırması için kadroya genç ve tanınmayan bir aktör seçti.

Dunkirk, Takip (Following) ve Başlangıç’tan (Inception) sonra, senaryosunu tamamen Christopher Nolan’ın yazdığı üçüncü film oldu.

Dunkirk, Nolan’ın gerçek olaylara dayanan ilk filmi.

Yönetmen Christopher Nolan, savaş uçaklarında yaşananları en iyi şekilde seyirciye aktarmak adına gerçek bir Spitfire savaş uçağı sürdü.

Senaryo 76 sayfaydı.

Olayın yaşandığı sırada Winston Churchill sadece 16 günlük başbakandı.

Film düşüncesi Nolan’ın aklına ilk kez 1992 yılında o günlerdeki kız arkadaşı Emma Thomas’la Dunkirk’e doğru eniz yolculuğu yaparken geldi.

Daha önce 6 kez birlikte çalışan Nolan ve Michael Caine bu filmde de beraber çalışıyorlar ama bu sefer Caine sadece sesiyle filmde yer alıyor.

Tom Hardy’nin tüm film boyunca 10’dan az repliği var.

Hiçbir Alman askeri film boyunca görünmüyor.

Filmi yönetmek için 20 milyon dolar ücret alan Nolan, 2005’te Peter Jackson’un King Kong için aldığı aynı rakamla “tüm zamanların en fazla ücret alan yönetmeni” rekoruna ortak oldu.

2016’nın ilk gününde Hans Zimmer’ın filmin bestelerini yapacağı açıklandı. Bu çalışma Alman besteci ile Nolan arasındaki 2005’deki Batman Başlıyor (Batman Begins) filmindeki ilk işbirliğinden beri 6. işbirliği oldu.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Tom Hardy’nin karakteri Farrier filmin sonunda botlara ve kumsaldaki askerlere saldırmakta olan bir Alman savaş uçağını engelleyip ardından benzini bittiği için kumsala iniş yapıyor. Yeni Zelandalı savaş pilotu Alan Christopher “Al” Deere’nin de savaş sırasında uçağı vuruldu ve kaşından yaralanmış bir şekilde tıpkı Farrier gibi kumsala iniş yaptı. Yakınlardaki bir kafedeki kadın pilotun kaşındaki yaraya müdahale ettikten sonra pilot, önce iskelede bekleyen askerlere ardından da gemiye ulaştı.

Filmde Dunkerque Tahliyesi diğer adıyla Dinamo Operasyonunu konu alıyor. Belçika seferi sırasında Almanya, güneydoğu Belçika’da hızla ilerlemiş ve Fransa kıyısındaki Abbeville’e yönelerek, Müttefik ordularının birbiriyle bağlantısını kesmişti. Fransız Birinci ordusunun birçok bölüğü onurlu bir savunma harekâtında can verirken, İngiliz limanlarından, tarihin belki de en garip filosu denize açıldı (destroyerlerin yanı sıra, gezi motorlarından, özel yatlardan, eski feribotlardan, istimbotlardan, balıkçı teknelerinden oluşan yaklaşık 850 gemilik bir filo). Krallık Hava Kuvvetleri (RAF), Alman bombardıman uçaklarını geri püskürtürken, İngiliz filosu, Dunkerque’e ulaşarak, 338.226 İngiliz, Fransız ve Belçika askerini, 26 Mayıs’tan, 14 Haziran 1940′a kadar kıstırıldıkları kapandan kurtardı. Böylece bozgun, bir zafer propagandasına dönüşmekle kalmıyor, yüz binlerce deneyimli asker, Eksen Devletleri saldırısına karşı ileride girişilecek harekât için kurtarılmış oluyordu.

Her şey bir yana o tarihte hiç kimse, Müttefiklerin Dunkerque tahliyesinin kısa sürede sağlanabileceğini düşünmüyordu. Ama İngilizler denizden tahliyeyi umulmadık derecede kısa bir süre içinde tamamlayacaklardır.Alman ordusu Dunkerque’ye girmek için önünde engel yok iken Gerd von Rundstedt tarafından “dur emri” geldi her ne kadar bu emri Hitler’in verdiği düşünülse de asıl bu emri Gerd von Rundstedt vermiştir.Bu emirle itibaren 48 saatlik kayıpta,İngiltere limanlarından irili ufaklı 1000-500 dolayında tekne Dunkerque’e hareket eder. Aralarında küçük motorlar ve yatlardan, balıkçı teknelerine kadar çeşitli türden tekneler bulunmaktadır.Teknesi olan her İngiliz vatandaşı, kurtarabileceği kadar vatandaşını alabilmek için denize açılır.

28 Mayıs 1940 günü Belçika, Fedor von Bock’un yoğun saldırılarına daha fazla karşı koyamaz ve Belçika’nın Nieuport, Veurne, Bergues ve Gravelines şehirleri Almanların eline geçer. Bu şehirler tahliyenin yapıldığı Dunkerque’e 32 km uzaklıktadır. Müttefiklerin tahliye için kurdukları savunma hattının Belçika kısmı çöker. Belçika’nın teslim oluşu İngilizler için sürpriz olmuştur.

28 Mayıs’ta Alman 256. Tümeni İngiliz savunma hatlarına saldırır 12. Kraliyet Zırhlıları Nieuport şehri içinde sıkışmıştır. Bu arada Erwin Rommel yedi Tümeni ile 1. Fransız Ordusunu Lille yakınlarında kuşatır. Kuşatma 31 Mayıs’a kadar sürmüş, 1. Fransız Ordusu kuşatmayı yararak Dunkerque limanına ulaşmayı başarmış, çeşitli ve zorlu çatışmalardan sonra 2 Haziran’da Müttefikler Fransa’dan ayrılmıştır. Tahliyeden yararlanamayan diğer askerler ise 4 Haziran’da Almanlar’a teslim olur.

Dunkerque Tahliyesi sonucunda 225 bin İngiliz ve Kanadalı, 120 bin Fransız askeri olmak üzere 345 bin asker, ölüm çemberinden kurtarılmıştır. İngiliz Ordusu, 8 ila 10 tümeni donatacak ekipmanı Almanlara terk edilmiştir. Fransa’da terk edilenler, devasa ölçekte mühimmat, 880 saha topu, 880 sahra topu, 310 büyük kalibreli silah, 500 çeşitli uçaksavar, yaklaşık 850 anti-tank silahı, 11,000 makinalı tüfek, yaklaşık 700 tank, 20,000 motosiklet ve 45,000 motorlu araç ve kamyondur. İngiliz ana karasındaki ekipman sadece 2 tümeni donatmaya yetecek kadardır. Yine de bu mücadeleden Almanlar yenik çıkmıştır çünkü şayet tahliye imkanı olmasaydı ve bu askerler ele geçirilseydi bundan sonraki İngiltere savaşında sahilleri koruyacak asker olmazdı ve Almanlar belki Denizaslanı Harekatını gerçekleştirebilirdi. İngilizlerin morali düşük olsa da kurtulma umudu ile çarpıştıkları için, Almanlar da zaferde Luftwaffe’nin payını arttırmak için orduları ile fazla zorlamada bulunmayınca tahliye gerçekleşti. Ayrıca kurtulan bu birlikler 1944 Overlord Harekâtı ile yeniden Almanlarla çatışma içerisine girecektir.

Abondance (Fransa)

Fransa’nın Alpler bölgesindeki Yüksek-Savoie’de, pastörize edilmemiş inek sütünden üretilen ve adını ufak bir komünden alan Abondance, yarı sert formuyla oldukça lezzetli ve hafif aromalı bir Fransız peyniri.

Elde (Artisan) ya da fabrikada üretilebilen peynirin olgunlaşması için, ladinden yapılmış özel düzeneklerde en az 3 ay dinlendirilmesi gerekiyor.

Fried Green Tomatoes (Kızarmış Yeşil Domatesler)

TÜR: Dram. SÜRE: 130 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1991. imdb: 7,7. Tomatometer: %73.

Mutsuz bir ev kadınının, tanıştığı yaşı bir kadın ve anlattığı gizemli, duygusal bir hikâye üzerinden hayatı yeniden keşfetmesini konu alan Kızarmış Yeşil Domatesler, başarılı bir dram filmi.

Konu

Mutsuz bir ev kadını olan Evelyn (Kathy Bates) kocasının huysuz teyzesini ziyaret etmek için geldikleri huzurevinde Ninny (Jessica Tandy) adında yaşlı bir kadınla tanışır. Ninny, Evelyn’e yıllar önce bu bölgede yaşanmış gerçek bir hikâyeyi anlatmaya başlar. Kısa bir süre sonra Evelyn’nin hayatı Ninny’nin dostluğu ve anlattıklarıyla değişmeye başlar.

Hakkında

Fannie Flagg’in 1987’de yayınlanan Whistle Stop Kafe’de Kızarmış Yeşil Domatesler (Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe) adlı romanından kendisi ve Carol Sobieski tarafından uyarlanan Kızarmış Yeşil Domatesler’in yönetmen koltuğunda Jon Avnet oturuyor.

Yapım En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Jessica Tandy) ve En İyi Uyarlama Senaryo Oscar ödüllerine aday gösterildi. Benzer bir şekilde

11 milyon dolar bütçesi olan yapım dünya genelinde 120 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Dublörü son anda istifa ettiği için Mary Stuart Masterson meşhur arı sahnesinde kendisi oynadı.

Yazar Fannie Flagg mutsuz kadınların ders aldıkları sınıfta “öncelikle sizlerden evliliğinize o eski büyüyü, kıvılcımı geri getirebilecek küçük konuya çok iyi vermenizi istiyorum” diyen öğretmen rolünü canlandırıyor.

Ruth’u canlandıran Mary-Louise Parker, kendisine ve hem kitabın, hem de senaryonun yazarı olan Fannie Flagg’e göre, filmde ve kitapta Ruth ve Idgie arasında lezbiyen bir ilişki olduğuna dair işaretler olduğunu söyledi. Buna rağmen yönetmen Jon Avnet ve yapımcılar bunu hikâyeden çıkarıp ikili arasında sadece bir arkadaşlık olduğunu göstermeye karar verdiler. DVD ekstralarında yönetmen Avnet, Idgie ve Ruth arasındaki yemek kavgası sahnesini, ikili arasındaki bir aşk sahnesini andırdığı için ilk yayınlanan kurgudan çıkarttığını söylüyor.

Büyük gişe başarısının ardından filmin çekildiği yerler turist akınına uğradı. the Whistle Stop Kafe de gerçek bir lokantaya çevrildi.

Yönetmen ve yapımcılar Carol Sobieski’nin yazdığı ilk senaryoyu beğenseler de istedikleri gibi bir film olmayacaktı. Bunun üzerine kitabın yazarı Fannie Flagg başka bir senaryo yazmaya başladı. 70 sayfa yazdıktan sonra parasal nedenlerden ötürü istifa etti. Benzer nedenlerle yeni bir yazar bulunamadığı için yönetmen Jon Avnet, yazar Fannie Flagg ile yakın temasını sürdürerek kitaptan uzaklaşmamaya çalıştı ve yaklaşık 3 yılda senaryoyu yazdı.

Yönetmen Jon Avnet, isim benzerliğinden ötürü sette sık sık karışıklığa yol açtığı için Mary-Louise Parker’a “Lou” ve Mary Stuart Masterson’a “Stu” diye çağırdı.

Filmin oyuncularından Jessica Tandy ve Kathy Bates birer yıl arayla Bayan Daisy’nin Şöförü (Driving Miss Daisy) ve Ölüm Kitabı (Misery) ile En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandılar.

Yazar Fannie Flagg ile Mary Kay Kozmetiğin kurucusu Mary Kay Ash çok iyi arkadaşlar. Bu yüzden filmde, Bayan Threadgoode, Evelyn’e “kozmetikte iyisin” dedikten sonra Evelyn başarılı bir Mary Kay güzellik uzmanı oluyor.

Uma Thurman, Idgie Threadgoode için rol testine girdi.

Susan Sarandon, Evelyn Couch rolü için düşünülmüştü.

Tomme De Brebis Lagasse (Fransa)

9 günlük Fransa gezimiz sırasında, her fırsatta, büyük bir zevkle Fransız peyniri tattıktan sonra birkaç çeşit de yanımızda getirdik. Bunlardan biri, daha önce inek sütünden yapılan Savoie türünü yediğim Tomme’nin bir başka çeşidi olan ve çiğ arpa ile sıkılaştırılarak koyun sütünden üretilen Tomme de Brebis Lagasse’di.

Ortalama 600’ar gram olarak üretilen ve olgunlaşması için 3 ay bekletildikten sonra en ideal lezzete ulaşması için Haziran-Aralık ayları arasında bekletilen peynir için en mükemmel bekleme süresinin Mayıs-Şubat arası olduğu söyleniyor.

Savoie gibi yarı sert ve hafif aromalı olan peynir son derece lezzetli.

Paris, Arles – Bölüm 7

28 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Paris’teki son tam günümüze gözlerimizi açtıktan sonra kahvaltımızı yaptık ve yürüyerek 20. bölgede yer alan meşhur Pere Lachaise mezarlığına gittik.

1802’de yapılan ve küçük bir kız çocuğunun defniyle açılışı yapılan mezarlık o günlerde şehrin dışında yer aldığı için pek kullanılmamış. Fakat 1817’de mezarlığı popülerleştirmek için Belediye birçok ünlünün mezarını buraya taşıyarak bugünlere gelmesini sağlamış.

Her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan mezarlıktaki neredeyse her bir mezar sanat eseri şeklinde olduğu için oldukça gezilesi ve güzel bir yer.

La Fontaine, Oscar Wilde, Balzac, Edith Piaf, Jim Morrison gibi ünlülerin bulunduğu mezarlıkta Ahmet Kaya

Ve Yılmaz Güney’in de mezarları bulunuyor.

Mezarlıktan çıktıktan sonra metro durağına doğru ilerlerken Özge’nin “Mali’nin yemesi gereken şeyler” listesinde yer alan ve tostlanmış sandviç diyebileceğim panini satan bir yer görüp hemen edindik ve afiyetle mideye indirdik.

Metro ile bir sonraki durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne gittik. Bence yine müthiş görünüyordu.

Fransız Devrimi döneminde, 1793’te kurulan ve yılda 1,9 milyon ziyaretçisi olan müze binası, doldurulmuş hayvanlar, iskeletler ve türlerin sunulma şekilleri oldukça etkileyici. Müzedeki favorin ise, avluda yer alan çeşit çeşit doldurulmuş hayvanın bir arada bulunduğu alan. Çünkü bu sayede hayvanların gerçek boyutlarını ve şekillerini bir arada oldukça rahat bir şekilde görebiliyordunuz.

Müzeden çıktıktan sonra metro ile bu sefer dünyaca ünlü L’ouvre müzesine (1793) doğru ilerledik. U şeklinde üç yapıdan oluşan müzenin avlusunda yer alan meşhur büyük piramidin önüne geldiğimizde güvenlik aramasını bekleyen uzunca bir kuyruk vardı ama düşündüğümüzden hızlı ilerliyordu.

Güvenlikten geçip merdivenle aşağıya indikten sonra 17’şer Euro ödeyerek biletlerimizi ve 5 Euro ödeyerek de bir adet sesli rehber aldık. Üç girişten birini seçip içeri girerken Özge playstation kolu gibi sağ ve sol işaret parmaklarınızı bile kullanabildiğiniz 2 ekranlı rehberi çözmeye çalışıyordu. Bu arada ben de yönlendirmeleri takip ederek daha önce hiçbir yerde görmediğim İslam Sanatı Bölümünde dolaşmaya başlıyordum. Müslüman ülkelerden getirilen parçaların sergilendiği bölüm oldukça ilgi çekiciydi.

Bu sırada Özge sistemi çözmüş ve yaklaşık 50 dakika süreceği ön görüsünde bulunan “Müzenin Başyapıtları” turunu keşfetmişti. Çarşamba ve Cuma günleri 21.45’e kadar müze açık olduğu için rahattık bu yüzden usul usul yönergeleri takip ederek ve rehberin anlatımını dinleyerek dolanıyorduk.

Fakat sisteme göre yanlış yerdeydik bu yüzden geldiğimiz avluya geri dönüp diğer bir girişten müzeyi dolaşmaya başladık.

İlk ilgi çekici eser Mısır piramitlerinde bulunan Sfenkslerden biriydi. Oldukça etkileyici görünüyordu.

Ardından 1820’de Yunanistan’ın Milos Adasında bulunan ve Fransa’nın İstanbul büyükelçisi tarafından L’ouvre’a kaçırılan Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykeline ulaştık. Artık bir simge olan heykel oldukça göz kamaştırıcıydı. Rehberi kullanan Özge anlatılanları dinleyip bana aktardığı için kendimi gerçek bir rehberle dolaşıyor gibi hissediyordum. 🙂

Küçük bir tur yapıyor olsak da bir başyapıttan bir başkasına doğru ilerlerken geçtiğimiz odaların ve eserlerin ihtişamları göz alıcıydı. İşte o an L’ouvre’un neden bu kadar övüldüğünü daha iyi anlıyordum. Müzenin korkunç geniş bir eser havuzu (yaklaşık 38 bin parça) ve aynı zamanda eşsiz bir sunum zekası vardı! Bu yüzden bugüne kadar gezdiğim en güzel müze kesinlikle L’ouvre’du.

Bir sonraki başyapıtımız Yunan tanrıçası Artemis (Latin: Diana) heykeliydi. Milattan önce 325 yılında Leochares tarafından bronz olarak yapılan heykelin Romalılar tarafından 1 veya 2. yüzyılda yapılmış kopyası olan heykel çok güzel görünüyordu.

Bir heykel sever olarak ayrıntılarını çok sevdim.

Bir sonraki durağımız simgeleşmiş bir başka eser olan Eros’un Öpücüğü’ydü. (Psyche Revived by Cupid’s Kiss, 1787-1793)

Antonio Canova’nın 1787-1793 yılları arasında yaptığı eser, Aşk tanrısı Eros’un ölümlü bir kız olan Psyche ile olan aşkını konu alıyor.

Ve son olarak L’ouvre deyince ilk akla gelen eser olan Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının (1503-1506) sergilendiği bölüme ulaştık. Müzenin her yerinde Mona Lisa’ya ulaşmak için yönlendirmeler bulunuyordu. Haliyle bir ziyaretçi seli sürekli başyapıtın etrafını çevreliyordu.

Neden böyle bir gaza geldim bilinmez ama ben de en arkadan başlayıp bekleye bekleye en öne doğru ilerledim ve bir adet fotoğraf çektim, o da, aceleden olacak, biraz flu çıktı ama olsun elimden geleni yaptım içim rahat. 🙂

Turumuz sonlandıktan sonra da müzede dolaşmaya, etrafa bakınmaya devam ediyor, bulduğumuz ilgi çekici bir eser önünde durup numarasını sesli rehbere girip bir süre takılıyorduk. Dolaşma isteğimiz bir türlü sönmese de artık iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Girişte, peynir kesmek için yanımıza aldığımız ve güvenlik tarafından alınan çakımızı geri almak için izin alarak girdiğimiz yer olan piramitten dışarıyı çıktık ve çakıyı alıp metroyla eve doğru ilerledik.

Son akşam yemeğimizi “mahallenin lokantası” Pozada’da yaptık. Menüyü göz gezdirirken birkaç gün önce Antoine’larda içtiğimiz nefis şarabın 89 Euro olduğunu görüp bizle paylaştığı için mutluluk duyduk! Yediklerimiz arasında favorim kekik ve yeşil limon kremalı, siyah pirinçli morina balığıydı. Afiyetle mideye indirdikten sonra eve geçip günü noktaladık.

29 Haziran 2017, Cuma (Paris, İstanbul)

Sabah kahvaltının ardından Pembe Panter izleyerek oyalandık. Saat 12’de RER A ile 2 durak ilerideki RER B’ye geçip treni beklemeye başladık. Bu arada iki tane Fransızca anons sürekli tekrarlanıyordu. Biri “elektrik kesintisi nedeniyle” diye başlıyor, diğeri de “2 tren peş peşe gelecek dikkat edin” diyordu. Bu arada kalabalık çoğalıyor ve her anonsu duyan kuşkuyla ekrandaki tren saatlerine bakıyordu. Haliyle ben de birkaç kere baktım ama herhangi bir değişiklik görünmüyordu. Aklıma Roterdam’da raylardaki sorun nedeniyle tren seferlerinin iptal olması ve 100 Euro ödeyerek taksiyle Schiphol’a gidişim geliyordu. Bu yüzden maps’e bakıp havaalanına ne kadar uzakta olduğumuzu, taksinin ne kadar tutacağını falan kontrol ediyordum. Tek umut kaynağı ekrandaki dakikaların azalmasıydı. Neyse ki tam zamanında tren geldi ve binip havaalanına ulaştık.

Tıpkı daha önce gittiğim Avrupa’daki Havaalanları gibi burada da herhangi bir aramadan geçmeden bagajımızı teslim ettik ve pasaport kontrolüne doğru ilerledik. Bu arada, anladığımız kadarıyla, geliş yönünde başı boş bir bavul bulunduğu için geçişler durdurulmuş bu yüzden de bir insan kalabalığı oluşmuştu. Neyse ki gidenler için bir sorun görülmediği için pasaporttan geçtik, 2 dükkanlı ufak duty free’de biraz takıldık ve uçağın kalkacağı kapıya ulaştık.

16.20’de kalkacak uçağa 16.20’de bindik ve yaklaşık 40 dakikalık rötarla kalkıp öncen İstanbul

oradan da Ankara’ya geçip gezimizi sona erdirdik.

Birçok ilke imza attığım gayet güzel bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 16 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)

Tomme au Foin (Fransa)

Ünlü Fransız peynirlerinden biri olan Tomme’un özellikle Fransa’nın kuzeyinde yer alan Picardie bölgesinde samanla kaplanarak olgunlaştırılma yöntemiyle üretilen yarı sertlikteki Tomme au Foin leziz bir Fransız peyniri.

Peynirin olgunlaştırılma aşamasında, nemli kalması ve dış etkilere karşı korumak için samanla kaplanıyor. Bu sayede peynirin olgunlaşması kiler dışında da yapılabiliyor ve aromasına saman tadı da ekleniyor.

Paris, Arles – Bölüm 6

27 Haziran 2017, Salı (Paris)

Sabah 9’da kalkıp ilk iş yiyecek bir şeyler almak ve Sabah’a gidip birkaç gün önce gördüğüm çikolataları edinmekti. Marketin önüne geldiğimde limonludan vardı ama en çok istediğim passion fruitlu kalmamıştı. Bir umut marketin sahibine sorsam da tükendiğini öğrenecektim. “Sağlık ola” deyip limonluyu aldım ve ayak üstü biraz muhabbet ettik. Abisinin emekli olduğunu, Konutkentte oturduğunu ve bugünlerde Bodrum’daki yazlığına geçtiğini iç çekerek anlatıyordu. Çikolatayı 1,5 yerine 1 Euro’ya verdi ve, bayram nedeniyle olsa gerek, şekerleme ikram etti. Teşekkür edip vedalaştıktan sonra, bu sefer tabelasında, el yapımı olarak kendileri tarafından ürettiğini gösteren ve Özge’nin “ürünleri daha iyi oluyor” dediği, “artisan” yazan bir pastaneden kahvaltılık bir şeyler aldıktan sonra eve doğru yürümeye başladım.

Kahvaltının ardından hazırlanıp 5. bölgede yer alan Paris Büyük Camii’ne (Grande Mosquée de Paris, 1922-1926) gittik. 6 gündür sıcaktan piştiğimiz için kapalı hava pek güzel gelmişti.

Camiye ulaştığımızda girişlerin 14’te başladığını öğrenip hemen karşıda bulunan Doğa Tarihi gibi birçok müzeyi barındıran ve Paris’in ünlü bahçelerinden biri olan Jardin des Plantes’i dolaşmaya başladık.

Kocaman ağaçları, parktan çok ormana benzeyişiyle Paris’te gittiğimiz en güzel bahçeydi.

Bir sonraki gün Doğa Tarihi Müzesi’ne gelmeye karar verip öğle yemeği için Sophie’nin önerdiği Place de la Contrescarpe’a doğru yürüdük.

Bu sırada bir çay dükkanı görüp içeriye damladık. Satıcıdan aromalı bir çay istediğimiz için adam tek tek kutuları açıp önerilerini bizlere koklatıyordu. Hatta birinin kapağını açmadan önce, “boynunuzu eğmeyin” dedi ve kapağı açıp bize yakınlaştırmadan tuttu. Gerçekten de çayın kokusu buram buram burunlarımıza doğru ilerliyordu. Çayları seçtikten sonra bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrenip devrik bir şekilde “komşu” dedi. İlk anda anlayamasak da oturduğu apartmandaki komşusunun Türkiyeli olduğunu bu yüzden de Türkçe olarak sadece bu kelimeyi bildiğini söyleyip güldü. Osmanlı zamanında Güney Amerika’ya giden tüm Ortadoğululara “Türk” dendiğini anlattığında şirketten Caner’in FIFA turnuvalarında oynadığı Meksika takımı Monterrey’in “Türk” lakaplı Arjantinli hocasının hikayesini bildiğim için çok şaşırmadım ama gerçekten ilginçti. Sonrasında El Salvador’lu olduğunu ama Fransa’da herkesin Çinliye benzettiğini söyleyince “ben de sizi Uzakdoğulu sandım” dedim güldü. Ardından benim de Çinliye benzediğimi söyledi güldük.

Adamın anlattığı en ilginç şeylerden biri de dükkanda dekoratif olarak bulunan, kalın bir kalıp şeklinde olan çay kütlesiydi. Uzakdoğuda bunların zamanında para gibi kullanıldığını ve insanların kullanmak isterlerse küp küp kırıp kullandıklarını anlattı.

Ortada ufak bir çeşmenin bulunduğu meydanı lokantalar çeviriyordu. Menülere bakınıp bir tanesini seçip oturduğumuzda yağmur yağmaya başlamıştı. Sandviç ve peynir tabağı ile enerji depoladıktan sonra tekrar camiye doğru adımlamaya başladık. Bu sırada bir kitapçı görüp “plak var mı?” diye sorduk o da bizi çaprazdaki bir dükkana yönlendirdi. Sadece Jazz plakları satan ve efsane bir arşivi olan plakçıda bir süre bakındıktan sonra Özge’nin önerisiyle Dizzy Gillespie’nin birkaç LP seçip satıcıya sorduk ve onun önerdiğini aldık.

İlk kez Paris, Seni Seviyorum (Paris, Je T’aime) filminde gördüğüm ve görülecekler listesine eklediğim cami I. Dünya Savaşı sırasında Fransız kolonilerinde Almanlara karşı savaşan Müslümanların anısına Fransız hükümeti tarafından 1922-1926 yılları arasında tamamlanmış.

Tarihi anıt olarak derecelendirilen ve mimarisi Fas’ın Fes şehrindeki Karaviyyin Camisini andıran, minaresi ise Tunus’un Kayravan şehrindeki Ulu Cami’den esinlenerek inşa edilen cami, Avrupa’nın en büyük camilerinden biri.

Caminin Arap vahalarını anımsatan çok güzel bir bahçesi var.

Oldukça büyük görünen camide mihrabın bulunduğu ve namaz kılınan bölüm gözüme nedense çok ufak geldi. Bu arada içeride uzanmış uyuyan birçok kişi olması da ilginçti.

Son halife II. Abdülmecit, 1944’te sürgünde bulunduğu Paris’te öldüğünde cenazesi Paris Camisi’ne getirilmiş ve 10 yıl süre ile burada kalmış. Ayrıca Paris’in Almanlar tarafından işgal edildiği II. Dünya Savaşı sırasında imam Si Kaddour Benghabrit birçok Yahudi’yi Müslüman gibi göstererek hayatlarının kurtulmasını sağlamış.

Camideyken yağmurun gök delinmişçesine yağıyor olması yazlık ayakkabılarımız ve şemsiyemizin olmamasından ötürü korkutucuydu. Gezimiz bittikten sonra bir süre daha bekledik ama yağmur dinmeyecek gibiydi. Sonunda apartman girişleri ya da dükkan tentelerine sığınarak şemsiye bulacağımız bir yere ulaştık. Satın alıp dışarı çıktığımızda yağmur iyice yavaşlamıştı!

Yürüyerek en başta kilise olarak yapımına başlanan ama 1789 Fransız Devrimi sonrasında Fransız entelektüellerin gömüldüğü bir anıt mezara dönüştürülen Pantheon’a (Panthéon, 1758-1790) doğru ilerlemeye başladık.

Pantheon’a girmeden önce, neden olduğunu anımsamasam da, gözümüze Paris’in koruyucu azizesi Geneviève’nin adını taşıyan Saint-Étienne-du-Mont kilisesi (1494-1624) takıldı.

Kilisenin içinde yer alan merdivenli bölüm oldukça güzel ve farklı görünüyordu.

Kiliseden çıkıp Pantheona’a yöneldik. Roma’daki meşhur Pantheon’dan modellenerek yapılan yapının ihtişamlı sütunları vardı ve duvarlarında Fransız Devrimine ait büyük tablolar yer alıyordu.

Fizikçi Léon Foucault, 1851’de bu yapının kubbesinden aşağıya sarkıttığı 67 metrelik bir Foucault sarkacı ile Dünya’nın kendi çevresinde döndüğünü ispatlamış, bu deneyiyle Fransa ve tüm dünyada büyük ilgi uyandırmış.

Pantheon’dan çıkışında Eiffel Kulesi çok güzel görünüyordu. Yazıyı hazırlarken Sainte-Genevieve tepesi (Montagne Sainte-Genèvieve) üzerinde bulunduğundan, tüm şehre hakim bir manzarası olduğunu öğrendim.

1612’de Medici ailesinden Marie de Medice’nin memleketi Floransa’daki Pitti Sarayı’nın bir benzeri olarak yaptırdığı Lüksemburg Bahçesi’ne (Jardin du Luxembourg) gittik.

Özge daha önce geldiğinde Paris’teki bahçelerde insanların çimlere yayılabildiklerini hatırlıyor olsa da burada da sadece demir sandalyelere ya da banklara oturulabiliyordu.

Bahçeden çıktıktan sonra son durağımız olan Yer Altı Mezarına doğru yürümeye başladık.

Saat 18.40’da 20’ye kadar açık olduğunu öğrendiğimiz, adını Antoine’den duyarak listeye eklediğimiz Paris Yeraltı Mezarı’ndaydık (Catacombes de Paris, 1738). Yaklaşık 6 milyon insanın kemiklerinin olduğu söylenen yeraltı mezarı, 18. yüzyıldaki şehir sınırındaki mezarlığın yetmez hale gelmesi ve çökme problemleri nedeniyle kemiklerin toplanıp yeraltına açılan odalara istiflenmesiyle oluşturulmuş. Fakat gelin görün ki, mezarlığa ulaştığımızda korkunç bir kuyruk bizleri bekliyordu. Çünkü 2 kilometrelik bir alanı kapsayan labirent şeklindeki mezarlığa aynı anda 200 kişiyi alıyorlardı ve öncelik netten bilet almış olanlarındı.

Özge, görevli ile bir ziyaretçinin heyecanlı konuşmalarından öğrendiği bilgiyi teyit etmek için en öndekilere “ne kadar zamandır bekliyorsunuz?” diye sordu. Saat 11’den beri bekliyorlardı ve belki de içeri giremeyeceklerdi! Bir dahaki sefere bilet alıp gelelim diyerek dönüşe geçerken netten bir kontrol ettik. En yakın bilet 15 Temmuzdaydı!

Eve dönüp bir süre dinlendikten sonra yürüyerek Masilva’nın önerdiği Etiyopya lokantasına gittik. Burada da sıra vardı. Bir süre bekledikten sonra içeri girip içecek yöresel bir şeyler rica ettik. Etiyopya birası ve “içkisi” sundular. Shot şeklinde verilen içkinin tadına bakınca ve sorunca bunun Etiyopya’da en çok tüketilen içki olduğunu ve bir çeşit “rakı” olduğunu öğrendik. Zaten şişenin üstünde yazan tek Latince kelime “Ouzo” idi. Bu arada yaşlı bir çalışan gelip “çok sert içki bu yüzden biz Etiyopya’da çok daha az doldurup sek olarak içeriz” dedi. Özge adamdan buz ve su istedi. Her ikisi de farklı bardaklarda geldi. Özge hepsini tek bardağa döktüğünde adam, “ne yapıyor bunlar yahu!” diye bizi takip ediyordu.

Bir süre daha bekledikten sonra 2 kişilik bir masa boşaldı ve herkesin yediği ana yemekten söyleyip beklemeye başladık. Sini gibi bir tabağın içine serilmiş hafif ekşimsi krepin üstüne serpiştirilmiş, sebzeli kavurma gibi yoğun bir sosu et, benzer bir soslu tavuk, ıspanaklı meze, patatesli meze, taze salata ve yağda çevrilmiş sebzeden oluşan bir yemek geldi. Çatal verilmediği için yemeğin yanında gelen krepi ya da tabak dibindeki krepi koparıp elle yemeği dürüp hüpletiyorduk. Yiyecekler oldukça lezzetliydi. Ama el hamlesiyle krep arasına çok az yemek alabildiğ için çok fazla krep yemek benim için zordu.

Karnımızı da doyurduktan sonra eve dönüp Peter Sellers’ın meşhur Pembe Panter filmlerden birini izleyerek günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Reblochon (Fransa)

Paris’teki ikinci günümüzde Tuileries Bahçesinde tüketmek için peynirciden aldığımız iki peynirden biri wikipedia’da en popüler 10 Fransız peyniri listesinde yer alan Reblochon’du.

Fransanın Alpler bölgesindeki Savoie’de çiğ inek sütünden üretilen küfle kaplı peynir sürülebilir yumuşaklıkta bir forma ve hoş bir tada sahip. Hafif bir aroması olan peynir 6-8 hafta olgunlaştırıldıktan sonra en ideal lezzete ulaşması için normalde Mayıs-Eylül arasında bekletilse de, en mükemmel bekleme süresinin Mart-Aralık arası olduğu söyleniyor.

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Saint-Nectaire (Fransa)

Fransa ganimetlerinden biri olan Saint-Nectaire, ağızda eriyecek bir kıvama, asitik, baharatlı ve hafifçe Rokforu anımsatan bir tada sahip lezzetli bir peynir.

17. yüzyıldan bu yana Fransa’nın ortasında yer alan Auvergne bölgesinde inek sütünden üretimi yapılan peynir adını ilk defa, Mareşal Henri de La Ferté-Senneterre tarafından Kral XIV. Louis’e sunulup kısa bir süre içerisinde kralın favori peynirlerinden biri olmasıyla duyurmuş.

Olgunlaşma süresi 8 hafta olan peyniri tüketmek için en fantastik önerilerden biri, tereyağlı bir ekmek diliminin üzerine koyulup sıcacık bir çorbadanın içinde gezdirdikten sonra yenilmesi.

Mehmet Ali Çetinkaya