porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Una Mujer Fantástica (A Fantastic Woman / Muhteşem Kadın)

TÜR: Dram. SÜRE: 104 Dk. ÜLKE: Şili. YAPIM YILI: 2017. imdb: 7,4. Tomatometer: %91.

Cinsiyet değiştirmiş bir insanın, toplum tarafından, ön yargıyla doğrudan suçlu ilan edilerek en temel haklarından bile mahrum edilmesini konu alan Muhteşem Kadın, başarılı bir dram filmi.

Konu

Şarkıcı olmak için can atan ve garsonluk yapan Marina (Daniela Vega) ve ondan 30 yaş büyük sevgilisi Orlando (Francisco Reyes), gelecek hayalleri kuran bir çifttir. Marina’nın doğum günü kutlamasının ardından gece fenalık geçiren Orlando, hastanede hayatını kaybeder.

Hakkında

Yönetmen koltuğunda Sebastián Lelio’nun oturduğu Muhteşem Kadın’ın senaryosunu Sebastián Lelio ve Gonzalo Maza yazdı.

Hem Oscar, hem de Altın Küre’de Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde aday gösterilen yapım, Oscar ödülünün sahibi oldu, Berlin’de Altın Ay için yarıştı, En İyi Senaryo dalında Gümüş Ayı kazandı. Ayrıca yine Berlin Film Festivalinde, LGBT konulu filmlere verilen Teddy ödülünün sahibi oldu.

Film 1,1 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Muhteşem Kadın, 2012 yapımı Hayır’dan (No) sonra En iyi Yabancı Dilde Film Oscar’ına aday gösterilen ikinci Şili yapımı oldu.

Film, Arjantin doğumlu Şilili yönetmen Sebastian Lelio’nun Gloria’dan sonra Altın Ayı için yarışan ikinci filmi oldu.

Blade Runner 2049 (Bıçak Sırtı 2049)

TÜR: Dram, Gizem, Bilim Kurgu. SÜRE: 164 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 2017. imdb: 8,2. Tomatometer: %87.

Nefis bir atmosfere, anlatıma ve müziklere sahip olan Bıçak Sırtı 2049, oldukça başarılı bir bilim kurgu filmi.

Konu

Tıpa tıp insana benzeyen replicantların memur ve köle olarak toplum içinde yer aldığı 2049 yılında, K (Ryan Gosling), eski replicantları avlayan ve onları emekliye ayıran (öldüren) bir polistir. Bir replicantı emekliye ayırmak için gittiği protein çiftliğindeki ağacın altına gömülü bir sandık bulur. Sandığın içinden çıkarılan kadın replicantın kemikleri üzerinde yapılan incelemede replicantın öngörülmeyen bir şekilde doğum yaptığı anlaşılır. K’nın şefi Joshi (Robin Wright), K’dan çocuk replicantı bulup emekliye ayırmasını ve olanların üzerini bir daha açmamak üzere kapatmasını emreder.

Hakkında

1982 yapımı Bıçak Sırtı’nın (Blade Runner) devamı niteliğindeki filmin senaryosunu Hampton Fancher ve Michael Green yazdı ve Denis Villeneuve yönetti.

Yapım, özellikle teknik kategorilerde olmak üzere 6 dalda Oscar ve 8 dalda BAFTA ödüllerine aday gösterildi. Sinematografi ve Görsel Efekt dallarında hem Oscar hem de BAFTA’da ödüllerin sahibi oldu.

Bıçak Sırtı 2049, yazı hazırlanırken imdb’nin en iyi 250 listesinde yer alıyordu.

Ivır Zıvır

David Bowie, yönetmen Denis Villeneuve’nin Niander Wallace karakteri için ilk tercihiydi. Fakat çekimlere başlamadan önce ünlü sanatçı Bowie yaşamını yitirdi.

K’nin Sapper Morton ile karşı karşıya geldikleri filmin açılış sahnesi, Bıçak Sırtı’nın ilk filmi için yazılmış, tasarlanmış ama çekilmemiş bir sahneydi. İlk filmin yönetmeni Ridley Scott, Rick Decard’ın (Harrison Ford) filmde göründüğü ilk sahnenin bu sahne olmasını istemiş fakat sonradan Decard’ın filmde ilk kez, sokakta noodle yerken görünmesini uygun bulmuştu.

İlk filmin yıllar içinde birçok farklı versiyonu yayınlandığı için, 2049’un yönetmeni Villeneuve’ya yönetilen, “gelecekte 2049’un farklı versiyonları çıkacak mı?” sorusuna yönetmen, “filmin ilk ve tek kurgusu bu” yanıtını verdi.

Las Vegas’taki çekimler için sinematograf Roger Deakins, bir kum fırtınası sonrası gördüğü Sydney’deki meşhur Opera Binasından ilhan aldı. Yönetmen de sahneye dev erotik heykelin eklenmesi önerisinde bulundu.

Yönetmen Dennis Villeneuve, Bıçak Sırtı’nın sıkı fanları hakkında şunları söyledi, “Bıçak Sırtı’nın her bir fanının sinemaya ellerinde beysbol soplarıyla geleceklerini biliyorum. Bunun farkındayım ve onlara saygı duyuyorum çünkü bu bir sanat ve sanat aynı zamanda risktir. Ben de bu riski alıyorum. Bu benim hayatımın en büyük riski olacak ama bu konuda kendimi iyi hissediyorum. Aynı zamanda çok heyecanlıyım ve bu bana ilham veriyor. 10 yaşımdan beri bilim kurgu filmi yapma hayalleri kuruyorum ama bugüne kadar birçok devam filmine ‘hayır’ dedim. Fakat Bıçak Sırtı 2049’a ‘hayır’ diyemedim. Filmi çok sevdiğim için, ‘tamam, her şeyimi verip en iyisini yapacağım’ dedim.”

Villeneuve, başlarda ilk filmin devamını yapmanın ilk filmin doğasına aykırı olacağını düşünüyordu. Fakat senaryoyu okuduktan sonra tıpkı Harrison Ford gibi, “bugüne kadar okuduğum en iyi senaryolardan biri” diyerek kendini projeye adadı.

Dennis Gassner, Nainder Wallace’ın odasını Kyoto, Japonya’daki en bilinen tapınaklardan biri olan Kiyomizu-dera’daki odalardan birinden esinlenerek tasarladı.

Terkedilmiş güneş paneli tarlaları sahnesi, Sevilla yakınlarındaki gerçek bir thermosolar güç istasyonunda çekildi.

Jared Leto, kör Niander Wallace karakterini daha iyi canlandırmak için, görmesinin imkansız olduğu mat kontak lensler kullanmaya karar verdi.

Filmde Mariette (Mackenzie Davis) replicantlar için, “insanlardan daha fazla insan” diyor. Bıçak Sırtı’nda Eldon Tyrell (Joe Turkel), Rick Deckard’la (Harrison Ford) buluştuğu sahnede, Tyrell şirketinin sloganı olarak replicantlar için, “insandan daha fazla insan” diyor.

Kavga sahnesinin çekimleri sırasında Harrison Ford kazayla Ryan Gosling’in yüzüne yumruk attı. Ford özür olarak, Gosling’le bir şişe İskoç viskisi paylaştı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Gaff’ın K’ya, Deckard için, “onun gözlerinde bir şey var” sözü doğrudan ilk filmde Deckard’ın replicant olduğuna dair teorilere bir gönderme.

Bilgisayar efekti şirketi, Rachael’in (Sean Young) 35 yıl önceki Bıçak Sırtı’ndaki halinin birebir aynısını dijital olarak canlandırabilmek adına tam bir yıl uğraştı. Sahnede Rachael’i Loren Peta oynadıktan sonra efekt şirketi oyuncuyu Young’a benzetmek için çalıştı. Rachael’in sesi de ses dublörü tarafından seslendirildi. Yönetmen Denis Villeneuve, dijital olarak Carrie Fisher ve Peter Cushing’in yeniden yaratıldığı Rogue One’a (Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi) gelen eleştirilerden nasibini almamak için efekt şirketine istediği kadar zaman verdi ve sonucu, “büyüleyici” olarak tanımladı.

Westworld (Batı Dünyası) – 1. Sezon

Yapay zeka ve etik değerler üzerine kurgulanmış nefis bir hikayeye ve sunuma sahip olan Westworld, anlatımı, oyunculukları ve koreografisiyle oldukça başarılı bir bilim kurgu, western, gerilim dizisi.

Dizinin Ramin Djawadi imzası taşıyan tema müziği ve açılış görüntüleri de tek kelimeyle harika!

Konu

Gelecekte, Westworld tema parkı, ziyaretçilerine, Sweetwater kasabasının da içinde yer aldığı oldukça büyük bir alanda Vahşi Batı deneyimi sunmaktadır. Ayırt edilemeyecek kadar insana benzeyen “ev sahibi” androidler, bir yandan programcılar tarafından programlanmış hikayeleri her yeni gün yeniden oynarken, bir yandan da hikaye dışına çıkmak isteyen ziyaretçilerle hareket edecek esnek bir zekaya sahiptirler.

Hakkında

Westworld, Michael Crichton’un 1973’de yazıp yönettiği aynı adlı filmden Jonathan Nolan ve eşi Lisa Joy tarafından uyarlandı.

Yapım bu yazı hazırlanırken imdb’nin en iyi televizyon yapımları listesinde 36. sırada yer alıyor.

Ivır Zıvır

Dizi, “yapay zekanın doğuşu ve günahın geleceği hakkında karanlık bir macera” diye tanımlandı.

Ben Barnes, film çekimlerinin ilk gününe gitmeden önce bacağını kırdı. İşini kaybedeceğinden korktuğu için kimseye bu olaydan bahsetmedi. Çekimlerde de karakterin özelliğiymiş gibi sekerek yürümeye başladı ve zamanla sekerek yürümek karakterin özelliği haline geldi.

Yazar, yapımcı ve yönetmen Jonathan Nolan diziyi, “başkahraman olmayı noktalandıktan sonraki insanlığın hikayesi” diye tanımladı.

Dizide bolca kullanılan “şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulurlar” sözü, Shakespears’ın Romeo ve Juliet’inden alıntı.

İlk 6 bölümün çekimleri tamamlandıktan sonra çekimlere 2 ay gibi uzun bir ara verildi. HBO bunun sebebi olarak, ilk sezonun finali için yaratıcı ekibe daha fazla zaman vermek olduğunu açıkladı.

Modern şarkıların piyano versiyonlarının çalınması fikri Jonathan a ait. Nolan ve besteci Ramin Djawadi, bu sayede insanlara burasının tema park olduğunu anımsatacaklarını düşündüler. Şarkıları Nolan seçti.

Jonathan Nolan ve Lisa Joy dizinin Bıçak Sırtı (Blade Runner) hissini vermesini ve uyarlandığı aynı adlı 1973 yapımı filmden çok daha karanlık bir atmosferi olmasını istediler.

Westworld’e doğru yol alan trenin yolcuları camdan Utah’ın manzarasına bakıyorlar. Bu sahnelerde görünen manzara yeşil perde değil gerçek Utah manzarası.

Nolan, kasabanın adı olan Sweetwater’ı, en sevdiği western filmi olan Batıda Kan Var’daki (C’era Una Volta il West / Once Upon A Time In The West) çiftliğin adından aldı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Günümüzde geçen sahnelerde görüntülenen Westworld’un logosu olan “W”nin düz çizgileri olsa da, geçmişte yaşanan William ve Logan sahnelerindeki şirket logosu olan “W” daha eğri çizgilere sahip. Bu da yapımcıların izleyicilere, zamanla ilgili olarak sunduğu üstü kapalı bir ipucu.

Jimmi Simpson (William) makyaj ekibinin kendisini başka birine benzetmeye çalışmasından ötürü, çekimlerin ilk günlerinde karakterinin gerçek kimliğini fark etti. Ed Harris’in sahnelerini izledi ve onun mimik ve detay hareketlerini gözlemledi.

Ramin Djawadi – Main Title Theme

Küfür Etmenin Kısa Tarihi, Melissa Mohr

Küfrün Antik Roma’dan günümüze kadar pek bilinmeyen evrimini sürükleyici bir dille okurlara sunan Küfür Etmenin Kısa Tarihi, oldukça ilgi çekici bir kitap.

Küfürlerin, yaşanan yüzyıla, topluma, cinselliğe olan bakış açısına ve dinin toplum üstündeki baskı düzeyine bağlı olarak gösterdiği hem kelime, hem de anlam değişimlerini takip etmek kitabın en özel yanlarından biri.

Özellikle dinin ağır bastığı dönemlerde, hukuk sisteminin de önemli bir yapıtaşı olan, yemin etmenin evrimleşmesi, müstehcen kelimelere karşı sert yasakların olduğu dönemlerde edebi eserlerde yapılan üstü kapalı göndermelerin sunulduğu bölümler ve İngilizceye Latinceden geçen müstehcen kelimelerin anlam değişimleri de kitabın albenisini artıran yanları.

Tanıtım Bülteni

Melissa Mohr elinizdeki kitapta hepimizin bildiği ve dillendirdiği küfürlerin ve küfür etmenin, hiçbirimizin bilmediği tarihini anlatıyor. Tarih deyince aklımıza hep büyük insanların, büyük ulusların, büyük savaşların ve büyük devrimlerin tarihi geliyor. Oysa toplumların, kurumların ve insanların tarihi olduğu kadar kavramların da tarihi vardır. Tarihi sadece kendi “şanlı tarihi”nden ibaret sananlarımız için inanması güç olsa da küfür etmenin de bir tarihi var. Antik Roma’dan Hıristiyan Ortaçağ’a ve oradan da seküler modern dünyaya kurumlar ve kavramlar gibi küfür de değişerek ve dönüşerek geliyor. Bu nedenle de anlaşılmaya ve açıklanmaya muhtaç. Çünkü küfrü anlamak, neyin üzerine küfredildiğini ve o toplumda neyin değerli ve kutsal olduğunu da anlamak anlamına geliyor. Mohr ustalıkla kutsal ile küfür arasındaki bu ilişkiyi, kâh duvar yazıları kâh sanat eserleri üzerinden anlaşılır kılmaya çalışıyor.

Öneren: Yüce.

Grönholm Metodu

İş başvuruları yapan adayların özel yaşamlarının incelenerek çeşitli psikolojik testlere tabi tutulmalarını, kara komedi tarzında, tiyatroya aktaran Grönholm Metodu, bulmaca şeklindeki sunumu, işi almak için sürekli rol değiştiren oyuncuların başarılı performansları ve hiç düşmeyen temposuyla ilgi çekici bir tiyatro oyunu.

Kapitalizmin, her geçen gün daha da vahşileşen işe alma yöntemlerini eleştiren oyunun seyirciyi de içine alan bulmaca şeklindeki sunumu oldukça başarılı. Bu sayede oyunu izlerken bir yandan da gerçek aday(ları) bulmak için didinip duruyorsunuz.

Konu

Bir akşamüstü, şık bir plaza, büyük bir şirketin satış müdürlüğü pozisyonunun son etabı… İspanyol yazar Jordi Galceran, acımasız iş dünyasının yeniden tanımladığı “profesyonellik” ve “fedakârlık” kavramlarını sorgularken, insanların zaaflarının bu mücadeledeki yerini kara bir komedi içinde sunuyor. (devtiyatro.gov.tr)

Künye

Yazan: Jordi Galceran

Çeviren: Beliz Coşar

Rejisör: Sinan Pekinton

Oyuncular: Cüneyt Mete, Deniz Gökçe Yersel, Ünsal Coşar, Nur Yazar

Sing Street

TÜR: Komedi, Müzik, Dram. SÜRE: 106 Dk. ÜLKE: İrlanda, Amerika, İngiltere. YAPIM YILI: 2016. imdb: 8,0. Tomatometer: %95.

Ailesinin parasal sorunları nedeniyle özel okuldan devlet okuluna transfer olan İrlandalı bir lise öğrencisinin, aşık olduğu kıza yakınlaşmak için, müzik grubu kurmasını konu alan Sing Street, 80’ler ve İrlanda atmosferiyle oldukça eğlenceli bir müzikal komedi dram filmi.

Konu

1985 İrlanda’sı. Ailesinin parasal nedenlerinden ötürü özel okuldan devlet okuluna geçiş yapan Conor (Ferdia Walsh-Peelo), bir gün okulun karşısında bekleyen ve model olduğunu söyleyen Raphina’ya (Lucy Boynton) vurulur. Kızın yanına gider ve müzik kliplerinde oynamak isteyip istemediğini sorar. Fakat daha ortada müzik grubu bile yoktur.

Hakkında

Simon Carmody’nin hikayesini yazdığı Sing Street’i John Carney yazıp yönetti.

Yapım Altın Küre’de Müzikal Komedi dakında En İyi Film ödülüne aday gösterildi.

4 milyon dolar bütçesi olan yapım 14 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Filmin başrol oyuncusu Ferdia Walsh-Peelo’nun babası ve amcası gerçekten de Synge Street Christian Brothers okulunda eğitim gördüler.

Eamon’u canlandıran Mark McKenna’nın babası gerçekten müzisyen ve adı Eamon.

2014’te U2’dan Bono ve The Edge’in de John Carney ile birlikte filmi yapacağı duyurulsa da, tarih uyuşmazlığından bu birliktelik gerçekleşemedi.

John Carney aynı zamanda bir başka başarılı müzikal yapım olan Bir Zamanlar’ın (Once) da yönetmeni. Carney ayrıca Bir Zamanlar’ın başrol oyuncusu olan Glen Hansard’ın gerçek yaşamdaki grubu olan The Frames’in eski basçısıydı.

Filmin ilk gösterimi 2016 Sundance’de yapıldı.

Yapım Dublin’de çekildi.

Conor’un babası, “ayrılıyoruz ama boşanamıyoruz” diyor. Film 1985’te geçtiği için bu çok doğru bir bilgi çünkü İrlanda’da boşanma ancak 1997’de yürürlüğe alındı.

Go Now ve Don’t Go Down şarkıları Dublin’li şarkıcı Glen Hansard tarafından bestelendi. Hansard, bir başka John Carney filmi olan Bir Zamanlar’da (Once) oynamış ve aynı zamanda filmdeki Falling Slowly şarkısıyla Oscar kazanmıştı.

Aidan Gillen ve Maria Doyle Kennedy filmde karı kocayı canlandırıyorlar. İkili 1999 yapımı televizyon dizisi Queer as Folk’ta iki kardeşi canlandırmışlardı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Yönetmen John Carney filmin sonuyla ilgili olarak şunları söyledi, “Final sahnesinde mutlu romantik bir son görmüyorum. Birlikte oturuyorlar, bu doğru fakat ‘bazı büyük ilişkiler sonsuza kadar sürer’ demek istemiyorum. İnsanlar son sahnenin gerçek olduğunu düşünüyorlar fakat onlar daha çocuk. Son sahnenin ufak bir hayal/fantezi sahnesi olduğunu düşündüm.”

Nema-ye Nazdik (Close-Up / Yakın Plan)

TÜR: Biyografi, Suç, Dram. SÜRE: 98 Dk. ÜLKE: İran. YAPIM YILI: 1990. imdb: 8,3. Tomatometer: %88.

Sinemanın büyülü dünyasına ilgi duyan, işsiz, fakir bir adamın kendisini, ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf diye tanıtmasını konu alan Yakın Plan, gerçek hayat ile “rol kesmek” arasındaki ince çizgiyi çok güzel bir şekilde beyaz perdeye aktarıyor.

Konu

İşsiz ve fakir bir adam olan Hossain Sabzian otobüste, Ahankhah ailesinin bir ferdiyle tanışır. Konu konuyu açar ve Sabzian kadının ilgisi üzerine kendisini ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf diye tanıtır ve “rol kesmeye” başlar.

Hakkında

Yakın Plan’ı, Abbas Kiarostami (Abbas Kiyarüstemi) yazıp yönetti.

Yapım, İstanbul Film Festivalinde FIPRESCI ödülünün sahibi oldu.

Ivır Zıvır

Yakın Plan, 1980’lerin sonlarına doğru kuzey İran’da yaşanan gerçek bir olayı temel alıyor. Yönetmen Kiarostami, 1989’da İran dergisi Sorush’da yer alan bir makaleyi okuduktan sonra hızlı bir şekilde Sabzian hakkında bir belgesel çekmeye karar verdi ve olayın peşine düştü. Sabzian ve olayın diğer şahitleriyle görüşüp, yaşananları yeniden oynamaları için onları ikna etmeyi başardı.

Yönetmen Kiarostami, Sabizan ile Mohsen Makhmalbaf’ı tanıştırarak, Ahankhahs ailesinin Sabizan’ı affetmesinde önemli bir rol oynadı.

Yapım, İran’daki gösterimlerinin ardından genelde negatif eleştiriler aldı. Fakat yurtdışındaki gösterimlerinden sonra değer görmeye ve taktir edilmeye başlandı.

1995’te Moslem Mansouri ve Mahmoud Chokrollahi, Sabizan’ın sinema tutkusu, yönetmen Makhmalbaf’ı canlandırma isteğini ve yönetmen Kiarostami ile tanıştıktan sonra hayatının nasıl değiştiğini konu alan, Yakın Plan Uzun Çekim adlı bir belgesel çektiler.

Yapım, İngiliz Film Enstitüsü tarafından 2012 yılında yayınlanan, “Gelmiş geçmiş en iyi 50 film” listesinde 43. sırada yer aldı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Filmin final sahnesinde Sabizan hapishaneden çıktıktan sonra yönetmen Mohsen Makhmalbaf ile tanışıyor. Ahankhahs’ların evlerine doğru motosikletle yol alırlarken ses ara ara kesiliyor. Bunu filmde “teknik yetersizlikler” diyerek açıklasalar da, aslında yönetmen Kiarostami, Sabizan’ın idolüyle tanışma heyecanı ve yürekten muhabbetine rağmen Makhmalbaf’ın sadece senaryoda yazanları oynamasının uyuşmadığını düşünerek kurgu aşamasında diyalogların sadece kısa bir bölümünü beyaz perdeye aktarmaya karar verdi.

Filmin Tema Müziği

33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 391 km.

Gaziantep Kamil Ocak, Mersin Tevfik Sırrı Gür ya da Antalya Atatürk gibi Bursa Atatürk stadyumunda da lokal takımla Gençlerbirliği’nin oynadığı hiçbir maçı izlememiş olmam, deplasman kariyerimin eksik sayfalarını oluşturuyor.

Ama diğer stadyumlardan farklı olarak Bursa Atatürk stadyumunda iki kere maç izleme şansını yakaladım. İlki, 2008’de Kayserispor’la oynadığımız ve penaltı atışlarında iki kere “atsak kazanacağız!” heyecanını yaşamamıza rağmen kaybederek hüzünlü bir şekilde tribünleri boşaltıp dönüş yoluna düştüğümüz Türkiye Kupası final maçı, diğeri ise Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi’ndeki ilk maçı olan ve 4-0 kaybettiği Valencia maçı.

21 Aralık 2015’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapıldığında “Timsah Arena” adını taşıyan fakat, 26 Mayıs 2017’de Erdoğan’ın “stadyumlardan Arena isimlerini kaldıracağız” açıklamasının ardından ivedi bir şekilde Bursa Büyükşehir Belediye adını alan stadyuma, 2 yıldır, Ömer ve Ömür Abimle birlikte gitme planı yapsak da, geçen sezon ramazana denk geldiği için, bu yıl ise Ömer Abimin rahatsızlanmasıyla planlar rafa kalkmıştı. Fakat Ahmet Ay’ın Çarşamba akşamı sürpriz bir şekilde, “Bursa deplasmanına gitmek ister misin Abi?” mesajı, planın yeniden raftan masaya inmesini sağladı.

23 Aralık 2017, Cumartesi

Hızlı bir planlamanın ardından 26 TL’ye biletlerimizi aldık, Cuma akşamı Ahmet’in evinde buluştuk ve gece 2.30’da arabaya atlayıp tekerlekleri “33. deplasmanım” için Bursa’ya doğru döndürmeye başladık.

Ahmetin evinde olduğu gibi arabasında da her şey kırmızı – siyah ya da Gençlerbirliği logoluydu.

Ahmet’in Ultra Temkinli Sürüş Tekniği’yle (UTST) genelde tenha olan yollarda ilerleyip 4.30’da Sivrihisar TŞÖF’de bir çorba arası verdik ve yola devam ettik. Yolculuk sırasında sis kısa süreli ‘merhaba’ dese de asıl olay Bozüyük’ten sonra yüzünü gösteriyordu.

Araba farının aydınlattığı yolda ahtapotun kolları gibi bizi sarmaya çalışan kar yağışı her kilometrede hızını arttırırken, Ahmet de hızımızı 5’er 10’ar kilometre düşürüyordu.

İnegöl’e giden dağ yolları tamamen kara teslim olduğundan, birçok araba kenara çekip dörtlüleri yakmış, muhtemelen sabahı, bekliyorlardı. Biz ise tenha yolda bizden önce geçmiş arabaların izlerini takip ederek yola devam ediyorduk. Bir ara Ahmet, “kar küreme arabası geliyor galiba Abi” dedi. Gecenin yarısı ne işi var burada diye düşünsem de, arkamızdan gelen gerçekten de kar küreme arabasıydı. Onun açtığı yolu takip ederek ilerlemek bize nefes aldırmıştı.

Usul usul yola devam ederken Ahmet ilerideki araba yığınını görüp, “ileride bir şey var!” dedi. Fakat dörtlülerini yakmış tır ve birkaç araba dışında sadece dışarıda 1-2 kişiyi gördüğüm için, “yok be yola ara verenler muhtemelen” dedim. Bir süre sonra önü yamulmuş bir araba görünce kaza olduğunu anladık ama ortada kimse olmadığı için “ciddi bir şey yok herhalde” diyerek yola devam ettik.

Sabahın ilk ışıklarıyla İnegöl’e vardığımızda farklı bir coğrafyaya geldiğimizi anladık. Çünkü burada sadece hafif hafif yağmur yağıyordu. Tuvalet molası verdiğimiz benzinlikteki görevliye “buraya kar mı yağmadı, yoksa yağmur mu eritti?” diye heyecanla sorduğumda. Kasadaki görevli şaşkın bir şekilde, “yükseklere kar yağmıştır ama burada dün akşamdan beri sadece yağmur yağıyor” cevabını verdi.

Arabaya atladığımızda tribünden Muzo arayıp, “iyi misiniz?” diye sordu. Şaşırmıştık, “İnegöl’e geldik, iyiyiz” dedikten sonra Arda’nın whatsappdaki, “maça giden minibüs kaza yapmış, Ahmet de oradaydı sanırım” mesajını gördük. Yolda gördüğümüz kaza onlarınkiydi. (Maça girerken kaza yapan arkadaşlarla muhabbet ettiğimizde, bir arabanın minibüslerine çarptığını ama asıl arkadan gelen bir tırın onlara çarpmamak için yandaki tıra çarpması sonucu kurtulduklarını öğrenecektik.)

Saat 9.30’da timsaha benzeyen Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumundaydık. Sabah yola çıksak, hava şartları nedeniyle maça yetişemeyebilirdik ama Ahmet’in UTST’si sayesinde sağ salim ve zamanında hedefimize ulaşmıştık.

Bilet gişesinden deplasman tribününün yerini öğrendik ve arabayla oraya ulaşmaya çalıştık.

Stadyum hem şehir merkezine yapıldığı, hem de yanından bir çay/dere geçtiği için çevresi tamamen doluydu. Bu yüzden de neredeyse her farklı tribün için farklı bir yoldan gelmeniz gerekiyordu.

Birkaç denemeden sonra deplasman tribününe giden yoldaydık. Fakat düzgün yönlendirme olmadığı için dönüşü es geçmiş ve VIP girişine varmıştık. Oradaki bir görevlinin yardımıyla deplasman tribününe açılan yola vardık.

Ülkedeki her iş gibi, stadyum açılalı 2 yıl olmasına rağmen hala bir sürü eksiği vardı. Elbette konu stadyum olunca en yavaş yapılacak şey deplasman tribünüydü ki burada da durum farklı değildi. Tribüne ulaşmak için inşaatı devam eden, çamurlu yoldan yürümeniz gerekiyordu.

Girişi kolaçan ettikten sonra arabaya atlayıp atıştıracak bir şey bulmak için etrafta dolaşmaya başladık. Sonunda yakınlardaki bir AVM’yi gözümüze kestirip Ahmet köfteciye, ben ise kahvaltı için bir mekana geçtim. Kasadaki adam atkımı görüp, “maç için mi geldiniz?” diye sordu. “Evet” cevabını verince, “bir şey soracağım, Ümit Özat’la alıp veremediğiniz ne?” dedi. “Valla uzun hikaye Abi ama kısaca, bu kadar kötü takım kurmaya, bu kadar çok para harcamaya ve paramız varken, taraftarın bu kadar çok canını yakmaya ne onun ne de Murat Cavcav’ın hakkı var. Biz de bunun için tepki veriyoruz bu kadar basit” dedim.

Yemekten sonra toparlanıp 12 gibi stadyuma ulaştık. Fakat polisler “arabayla girmek yasak!” dediği için arabayı bırakıp yürüyerek deplasman tribünün ulaştık.

Tam da bu sırada, dün akşam kaza yapan arkadaşların minibüsü yanımızda durdu. Polislerden birine, “ama bizim arabayı almadılar” dediğimizde, görevli bir süre düşündükten sonra, “çünkü bu minibüs ondan izin verilmiştir” diye bir cevap üretti. El mecbur biz de, “eyvallah!” dedik.

Arkadaşlara geçmiş olsun dedikten sonra çayın üstündeki köprüde önce pasolig kontrolü, ardından üst araması ve son olarak da pankartların gösterilmesinin ardından tribündeki yerimizi almayı başardık.

İçeri girdikten sonra ilk iş olarak Alkaralar ve Ahmet’in yanında getirdiği pankartı astık.

Ardından da etrafı kolaçan ettikten sonra en uygun yere Alkaralar stikerını yapıştırdık.

Özellikle Antalyaspor’un basık, dar ve önü kapalı deplasman tribünün gördükten sonra Bursa Stadyumunun deplasman tribünü cennet gibiydi. Çünkü hem geniş, hem de biraz yükselince önü açıktı.

Devre Arası Transferleri Hakkında Sorular

Ahmet Ay’la gece 2’de Bursa’ya doğru yola koyulduk. Bozüyük’den sonra bastıran tipi şeklindeki kar yağışı nedeniyle hızımızı 20’lere kadar düşürerek İnegöl’e kadar ultra temkinli bir şekilde ilerledikten sonra önce Bursaspor’un yeni stadyumunu, ardından da deplasman tribününün girişini keşfettik ve maç saatini beklemeye başladık.

Maça girmek için deplasman tribünün önüne geldiğimizde, bizim gibi geceden yola çıkan ve kar nedeniyle büyük bir kazadan şans eseri kurtulan taraftar arkadaşlara “geçmiş olsun” dedikten sonra hep beraber tribündeki yerimizi aldık.

Devrenin son maçında Ümit Özat, Kasımpaşa maçındaki kadroya göre Diallo yerine Khalili ve cezalı olan Jailton yerine Ahmet İlhan’ı sahaya sürmüştü. Maçın ilk dakikalarından devrenin sonuna kadar Bursaspor’un baskısını ve Gençlerbirliği’nin sadece savunma yapma çabalarını seyrettik. Deplasmanda oynadığınızı ve takımın şiddetle puana ihtiyacı olduğunu düşününce defans yapmak mantıklı görünebilir fakat kurduğunuz takım, sezon başından bu yana zor gol atıp, her halükarda gol yiyorsa yapabileceğiniz tek şey, rakibinize önde basıp planlarını bozmak ve bulduğunuz toplarla bir şekilde pozisyona girip gol atmayı denemektir. Fakat Gençlerbirliği geri çekildikçe çekilirken, Bursaspor iştahla saldırdıkça saldırdı ama buna rağmen Hopf’un güzel kurtarışlarıyla devre golsüz sona erdi.

İkinci yarıya Gençlerbirliği oynaması gerektiği gibi başladı; önde bastı, rakibini bozdu ve sezonun muhtemelen en çok paslı golüne imzasını attı! Manu – Skuletic – Scekic – Ahmet İlhan ve Skuletic paslaşmasıyla gelen golün ardından tribünde çılgına döndük.

Alkaralar, golden sonra da kısa bir süre benzer bir oyun sergiledikleri için mutluyduk fakat birkaç dakika içinde tıpkı ilk yarıdaki olduğu gibi, sahasına gömülen, savunma yapmaya kasan ama bir türlü beceremeyen Gençlerbirliği’ni izlemeye başladık. Sonunda tahmin ettiğimiz gibi Bursaspor golü buldu ve bizler de tıpkı sahadaki takım gibi koltuklarımıza gömüldük. Geri kalan dakikalarda Khalili’nin ceza alanı içinden çektiği şutu çizgi üstünde Bursaspor’lu bir oyuncunun çelmesi dışında tamamen Bursaspor’un hâkimiyeti altında geçti ama maç beraberlikle sona erdi.

Bursa’dan alınan bir puanla birlikte, Gençlerbirliği oynadığı 17 maçta topladığı 14 puanla ligin ilk yarısını düşme hattının ortasında tamamladı. Şimdi gözler devre arasında yapılacak olan transferlere çevrildi.

Geçen sezon devre arasında gelen 8 oyuncudan 5’inin sezon sonu gönderilmesi, birinin kızağa çekilmesi ve sadece 2 tanesinin 2017-18 sezonunun ilk yarısında forma şansı bulması, devre başında alınan 11 oyuncuyla birlikte kurulan takımın, tüm futbol kamuoyunun hemfikir olduğu şekilde, Süper Lig’in en kalitesiz kadrosu olması, istifa eden yönetim kurulu üyelerinin ardından gün yüzüne çıkan transfer rakamlarının, yıllardır taraftara anlatılanlardan taban tabana zıt olduğunun anlaşılması ve tüm transferlerin bizzat Ümit Özat imzası taşıması nedeniyle, devre arasında yapılacak transferler taraftarlar arasında oldukça büyük bir merak konusu oluşturuyor.

Çünkü basına düşen ilk transfer söylentilerine göre devre arasında tüm ipler bir kere daha Ümit Özat’a ve muhtemelen onun güvendiği aynı menajerlere verilecek.

Son bilgiler ışığında; hem kulübün kasasındaki paranın, hem de TFF’den gelecek paranın oldukça azaldığı ve parasız bir şekilde alt lige düşme korkusunun iyiden iyiye yüreklere düştüğü şu günlerde, kulübü yönetenlere, “17 maçta 14 puan toplayan, Özat’ın kurduğu takım başarılı mı?” sorusunu sormak gerekiyor. Eğer bu sorunun cevabı “hayır”sa; transfer konusunda başarısız olduğu ispatlanmış olan Özat’a bir kere daha transferin tüm anahtarlarının verilme sebebi nedir? Yok, eğer sorunun cevap “evet”se, o zaman devre arasında transfer yapmaya ne gerek var? (maç yazısı…)

Bu deplasmanın en büyük kazançlarından biri, Ankara’yla hiçbir bağı olmamasına rağmen çocukluğunu geçirdiği Artvin’de, “isminden ötürü, bir semtin, mahallenin, ilçenin ya da şehrin değil de, Türkiye’nin takımı olduğu için Gençlerbirliği” diyerek Gençlerbirlikli olmaya karar veren ve şu anda Bursa’da yaşayan Coşkun’du. Muhabbetimiz sırasında, İlhan Cavcav’ın İstanbul takımlarına kafa tutuşlarını gururla ve zevkle anlatıyordu.

Coşkun ilk yarının sonlarına doğru ortadan kayboldu. Biraz sonra bir tepsi çayla merdivenden bize doğru gelirken gördük onu, Ankara’dan gelenlere çay servisi yaptı. Yetmedi gitti bir kere daha doldurdu tepsiyi, tekrar çay dağıttı. Coşkun’dan misafirperverlik dersi aldık…

Diğer kazanç ise, Tokatlı olan ve öğretmen olduktan sonra Ankara’da görev yapmasına rağmen çocukluğundan beri Gençlerbirliği’ni tutan ve şu anda Bursa’da öğretmenlik yapan Uğur’du. Maçtan sonra kendi aralarında, Bursa’da yaşayan Gençlerliler olarak nasıl toplanabileceklerinin hesaplarını yapıyorlardı.

Maçın bitişinin ardından “adet olduğu üzere” bir süre tribünlerde bekletildik. Biz de bu sırada dönüş planımızı netleştirdik. Ankara’dan gelirken “merkezde İskender yemeliyiz” desek de, dünkü havayı düşününce hemen yola koyulup, İnegöl’de köfte yedikten sonra, İnegöl – Bozüyük arasını ivedi bir şekilde geçmenin doğru olduğuna karar verdik.

Alkaralar Whatsapp grubumuzdaki gurme arkadaşların tavsiyesiyle 17.30’da Köfteci Orhan’daydık. Çalışanların güler yüzlülüğü ve sıcak davranışlarından ötürü çok mutluyduk. Masamıza gelen tüm garsonlar, içten bir şekilde hem maç, hem de takımın durumu hakkında muhabbet ettiler. Tıpkı köfte ve piyaz gibi muhabbet de çok güzeldi. Orta yaşlı olan garson, Haymanalı olduğunu ve Bursa maçlarından sonra buraya yemeğe gelen İlhan Cavcav’a birçok kez servis yaptığını söyledi.

Yemeğin ardından hızlıca arabaya atladık. İnegöl tarafında yol açık ve hafif kar yağışlıydı fakat Bozüyük’e yaklaştıkça şiddetini arttırmaya başladı. Neyse ki çok sorun olmadan ilerliyorduk. Bozüyük’ten Sivrihisar’a kadar neredeyse hiç kar görmesek de Polatlı’dan Ankara merkeze yaklaştıkça lapa lapa kar yağıyordu.

Saat 00:20’de eve ulaştığımda, tıpkı dün akşam İnegöl yolu gibi sokağım da karlara teslim olmuştu.

Kişisel deplasman karnesi: 33maç, 6g, 12b, 15m, 27ga, 49gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 34 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 17. Hafta Maçı Bursaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

Antalya Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 485 km.

Birkaç hafta önce Fatih Korhan’la, artık aramızda klasikleşen Cavcav vs Muhalefet muhabbetlerinden birini yaparken, “Antalya ve/veya Bursa deplasmanına mı gitsek?” diye sormuş, ben de, “daha zaman var. Yaklaşınca planlayalım” diye cevaplamıştım. Günler günleri kovaladı ve 16. haftanın ilk günlerinde, Antalya’ya gitmeye karar verdik. İşin ilginç yanı ise, normalde günübirlik yaparız diye düşündüğüm planın konuştukça hafta sonun planına dönüşmesiydi. “Gitmişken tadını çıkartmak gerek” diye düşünen biri olarak, bu değişim canıma minnetti elbet!

Perşembe günü 13 TL’ye misafir tribününden biletlerimizi aldık.

8 Aralık 2017, Cuma

İşten çıkıp Korhan’la buluştuk ve yönümüzü Polatlı’ya çevirip deplasmana resmi olarak start verdik. Cuma gecesi olduğundan, bir süre tampon tampona ilerledikten sonra yol açıldı. Uzunca bir süredir yüz yüze görüşemediğimizden tüm yol boyunca tek muhabbet konumuz, “ne olacak bu Gençlerbirliği’nin hali”ydi. İkbal’de verdiğimiz yemek arasının ardından gece 1,5’ta Antalya’da eve vardığımızda muhabbetten olacak zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim bile.

9 Aralık 2017, Cumartesi

Sabah 9.45’te uyandığımda hava kapalıydı. İnterneti açtığımda Mehmet Soylu ve oğlu Ömer’in Ankara’dan, Mustafa Ateş ve baldızı Necla Ablanın da Muğla’dan maç için yola çıktıklarını öğreniyordum.

Hazırlanıp kahvaltı için dışarı çıktığımızda hafif hafif yağmur çiseliyordu. İlk iş olarak Konyaaltı plajına gidip Akdeniz’e selam vermek oldu.

Beyaz-gri-mavi tonlardaki devasa bulutların kapladığı gökyüzü ile denizin birleşimi ilginç bir manzara oluşturuyordu.

Bulduğu aralıklardan kendini gösterme gayretindeki güneşin denize uzanan huzmeleri, benim fotoğraftaki kötü kreasyonumu görmezden gelirsek, oldukça etkileyiciydi.

Harika Simit’te yaptığımız güzel bir kahvaltının ardından arabaya atlayıp, şehri kuşbakışı görmek için, 4 Şubatta açılışı yapılan Tünektepe Teleferiğine doğru yola koyulduk. Teleferiğe ulaştığımızda “Biz Anadolu’yuz” projesi kapsamında Silopi’den Antalya’ya gelmiş olan çocuklarla karşılaşıyorduk.

Bir süre sekizerli gruplar halinde yukarıya çıkışlarını bekledikten sonra biletimizi alıp teleferiğe bindik. Proje kapsamındaki otobüs şoförleriyle aynı kabinde yukarı doğru çıkarken, hemen solumda bulunan şoförün, ama şov ama gerçek, yükseklik korkusu olduğunu öğrenip, verdiği tepkilerden ötürü bol bol kahkaha attık. Henüz durumdan haberim yokken, ilk sallantıda benim elimi tutmasının şaşkınlığı da enteresandı doğrusu!

Teleferik sona doğru yaklaşırken yavaşlamaya başlaması ister istemez insanın, teleferik hattının çok dik olmasından ötürü kabinin tırmanırken zorlandığı hissine kapılmasını sağlıyordu.

Şehre yukarıdan bakmayı seven biri olarak, buraya geldiğimizden ötürü çok mutluydum. Şehrin üzerine sis çökmüş hali oldukça enteresan görünüyordu.

Korhan’la aynı karede yer almak için bir manzara belirleyip, Korhan’ın yerini ayarladıktan sonra süre sayacını kurup hızlıca yerimi aldığımda sesli uyarıyı açmadığımı fark edip, sesli bir şekilde durumu belirttiğimde telefonun ekranına bakan çocukların geriye doğru saydığını gördüm. Çekim bittiğinde de, “çekti” dediler. Çok hoşuma gitmişti, teşekkür ettim.

Diğer tarafta ise, devasa bulutlar ve ışık huzmeleriyle süslenmiş deniz manzarası eşsiz görünüyordu. Denizin üstünde yer alan balık çiftliğini görünce, az önce teleferikte şoförlerden birinin, “daha birkaç hafta önce deniz çiftliklerinin birinden 50 ton levreğin kaçtığını duydunuz mu?” sorusunu ve akabinde, “deniz levreğe doydu be!” dedikten sonra attığı kahkahayı anımsadım.

İnişe geçip arabayı alışveriş merkezine park ettikten sonra zaman geçirmek için içeride dolaşmaya başladık. Bu sırrada Korhan’ın atkısını işaret edip, “içeride vandallık yapmayalım Abi!” diyerek kahkaha attım. Migros’ta dolaşırken yeni çıkan bir rakı şişesini Korhan’a gösterdikten sonra yerine koyarken elimden kayması ve tuzla buz olması üzerine kahkaha atma sırası Korhan’daydı. İnanın isteyerek yapmadım! 🙂

Tam stadyumun karşısında yer alan ve demir parçalarından yapılmış, sinema çalışanlarını resmeden çok güzel heykellerin bulunduğu parkın içinden geçtik. Aklıma Oslo kalesinin bahçesinde yer alan, ölmüş asker heykelleri gelmişti.

Stadyuma ulaşmak için üst geçitten geçerken gördüğüm çıplak kadın heykeli, muhtemelen, Türkiye’de gördüğüm belediye yapımı ilk çıplak insan heykeliydi. Herhangi bir Avrupa kentinde ya da bu konunun zirvesi olan Oslo’daki Vigeland “Heykel” Parkı’nda görünce “normal” olarak algılasak da kendi ülkemizde birçoğu için yıkılmaz bir tabu sayıldığından, hatta aşağılandığından, “insan bedenini” sergileyen heykelleri görmek oldukça ilginç gelmişti. Oysa dünyanın en büyük heykel parkı olan ve çocuk, genç, yaşlı ama tamamı çıplak heykeller üzerinden hayatı resmeden Vigeland’ı bir süre dolaştıktan sonra heykelleri kadın, erkek diye değil “insan” olarak görmeye başladığınızı fark etmek efsanevi bir farkındalıktı.

Dışarıdan ovalimsi olarak görünen stadyum bundan önce gördüğüm stadyumlardan oldukça farklı görünüyordu.

Deplasman girişini bulup polis aramasından geçerken memur, evimin anahtarının bulunduğu anahtarlıkla stadyuma giremeyeceğimi söyledi. Güldüm ama ciddiydi! “Ankara’daki evimin anahtarı memur bey, ne yapayım anahtarlığı?” diye sorduğumda cevabı basitti, “bilmiyorum!” Şaşkınlığı atlatıp olayın ciddi olduğunu fark ettikten sonra birkaç zorlama daha yapsak da polis, kesin bir şekilde içeriye anahtarla bizi almayacağını söyledikten sonra, “bir arkadaş şuradaki ağacın dibine gömmüştü istersen öyle yapın” dedi. Bön bön yüzüne baktım! Korhan’da da araba anahtarı vardı. Bir süre baktıktan sonra, “tamam buna bir şey demiyoruz” dediler ve eklediler, “madem arabanız var, daha maça zaman var, gidip arabaya bıraksanıza anahtarlığınızı.”

El mecbur söylene söylene arabaya doğru giderken gördüğümüz büfeye emanet alıp almadıklarını sorduk. 2 lira karşılığında emanet alabileceklerini söylediler. Bırakıp arama noktasından geçtikten sonra, muhtemelen arabalı giriş çıkışlarda yaşanabilecek sorunları önlemek adına deplasman tribününe gelenlerin park etmesi için yapılmış olan ama “ultra güvenlik sebepleri” (!) nedeniyle atıl durumda olan kapalı otoparkın içinden geçip stadyuma ulaştık.

Aramadan sonra genç polis memuruna “nasıl anahtarlık almazlar?” diye dertleşmeye başlayınca memur, sezon başında Göztepe ile Eskişehirspor arasında oynanan 1. Lig Play-Off maçında yaşananlardan sonra stadyumdaki güvenliğin Beyaz Saray’dan daha üst seviyeye çıkarıldığını söyledi! Yani, artık alıştırıldığımız, kurunun yanında yaşı da yakmanın mubah olduğu bir başka uygulamaya şahitlik ediyorduk!

Deplasman tribünü 3 katlıydı ama bize sadece ilk katı ayırmışlardı. Memur Beye rica edip hepsi birbirinin aynısı olan 3 katı da dolaştık. Daha önce gördüğüm deplasman tribünlerine göre oldukça dar olan tribünün önünde yer alan, gereğinden uzun cam korkuluklar nedeniyle hangi koltukta olursanız olun, görüş açısı tam anlamıyla felaketti. Muhtemelen tecrit altındaki deplasman tribününün sesi, diğer tribünlerce duyulmuyordu bile!

Yapılan yanlış transferler ve kötü yönetim nedeniyle yıllardır kan kaybeden ve “başaltılıktan”, “küme düşmeyen takım”lığa indirgenmiş olan Gençlerbirliği, bu sezona da benzer hataları tekrarlayarak başladığı için lig tarihinin en kötü ikinci sezonunu yaşıyordu. Antalyaspor ise, dünyaca ünlü Eto’o’dan sonra bir başka Dünya yıldızı Nasri’yi de kadrosuna katmasına rağmen, ilk 14 haftaya bakılınca, ligde Alkaralarla aynı kaderi paylaşıyorlardı.

Maç başladığında tribünde yaklaşık 20 kişiydik. Takımları kötü durumda olsa da, kişisel yetenekleri üst seviyede olan Eto’o ve Nasri’nin ilk 11’de olmaması Gençlerbirliği için büyük avantajdı.

Her iki takım da, ligde bulundukları durumdan ötürü, oldukça kritik bir öneme sahip olan maça savunmayı düşünerek başladığı için karşılaşmanın ilk dakikaları genelde orta sahada geçiyordu. Fakat zaman ilerledikçe Antalyaspor’un Gençlerbirliği’nden daha kırılgan durumda olduğunu ve bolca pas hatası yaptığına şahitlik ediyorduk.

İlk yarının ortalarında Manu ile bulduğumuz gol hakem tarafından, “öncesinde faul var” gerekçesiyle iptal edilse de maçı televizyondan izleyen arkadaşlardan faul olmadığını öğreniyorduk. Yine ilk yarıda Skuletic’in düşürülmesi de penaltıydı ama ne yazık ki bunu da hakem es geçmişti. İlk yarı golsüz sona erdi.

58’de Sivasspor maçında inatçılığıyla nefis bir gole imza atan Manu, en gerideki defansa benzer bir şekilde ısrarla baskı yapıp topu kazandı ve yaptığı yerden pasla topu en arkadaki Jailton’la buluşturdu.

Golle birlikte tribünde çılgına dönüyorduk.

Antalyaspor golden sonra tamamen oyundan düştü. İnanılmaz pas hataları yapıyorlar ve tribünlerden protesto sesleri yükseliyordu. Kısacası her şey Kırmızı-Siyahlılar lehine ilerliyordu.

73’te Gençlerbirliği’nde Serdar’la birlikte çok iyi işlere imza atan Aydın Karabulut oyuna girdiğinde, neler yapabileceğini bilerek, “eyvah” dedik. Aslında öyle de oldu zira, 3 pas yapmayan Antalyaspor’da top Aydın’ın ayağına geldiğince yaptığı ekstra işlerle, takımını hareketlendirmeye başlamıştı. Tabi bunda Ümit Özat’ın yaptığı değişikliklerle takımını kendi sahasına hapsetmiş olmasının da büyük bir etkisi vardı.

Maçın sonlarına doğru tek golün sahibi olan ama sadece bu sezonki maliyeti 1,35 Milyon Euro olduğu için çok fazla eleştirdiğimiz Jailton, bir pozisyonun ardından yerde kaldı. Yekta’nın gelip sert bir şekilde ayağa kaldırmak istemesi üzerine hakem devreye girdi ve birkaç dakika boyunca önce tedavi ardından sedye derken Brezilyalı oyuncu dışarıya çıktı. Hemen akabinde içeri girmek için izin istedi ve maça dahil oldu. Fakat topun dışarı çıktığı ilk pozisyonun ardından yeniden kendini yere bırakınca ve bir de getirilen sedye ile değil, seke seke dışarıya çıkınca, kendi oyuncularına sert bir şekilde tepki veren tribünler ve rakip futbolcular gaza geldikçe gaza geldiler! Akabinde Jailton’un çıkışından saniyeler sonrasında, muhtemelen bu amatör zaman geçirmeden ötürü oyundan düşmüş olan, Gençlerbirlikli oyuncuların sebep olduğu “ele çarpma” penaltısıyla skor eşitlendi.

Golden sonra peş peşe iki takım da pozisyon ürettiler ama skoru değiştiremediler.

Hangi Ara Değerlerimizi Bu Kadar Yitirdik?

Maçın bitiş düdüğü ardından sinirle arkamı döndüm ve arkadaşlara dert yanmaya başladım. “Oldukça kötü bir performans sergileyen, pozisyon yaratamayan, mental olarak kötü günler geçirdikleri her hallerinden belli olan Antalyaspor karşısında üstün oynayıp bir de öne geçtikten sonra ne gerek vardı bu kadar korkup, gömülmeye? Jailton’un şov yaparcasına 2 kere kendini yere atıp rakip oyuncuları, taraftarları hatta hakemi azdırmaya, kendi takım oyuncularını mental ve fiziksel olarak oyundan uzaklaştırmaya ne hakkı vardı?” diye…

Bu arada Mehmet Soylu’nun sesini duydum, “Mali gelsene bak burada ne var!” Sinirimden olacak, “ne olabilir ki!” diye kendi kendime söylenerek yürümeye başladım. Yanlarına gittiğimde, Mehmet Abi, “bak bu arkadaşlar Isparta’da okuyorlarmış ve Behzat Ç.’yi izleyip Gençlerli olmaya karar vermişler. Bu da ilk maçlarıymış, kalkıp Isparta’dan gelmişler” dedi. “Nasıl Gençlerli Oldum” hikayelerine bayılan biri olarak maçı unutmuş hikayenin güzelliğine dalmıştım. Tanıştık, muhabbet ettik ardından da bir anı fotoğrafı çekeyim diye Mehmet Abi, Sultan ve Necet’ten poz vermelerini rica ettim. Mehmet Abi, “sen de gel mali” dedi. Telefonu bir başka arkadaşa verip fotoğraftaki yerimi aldım. Günün en güzel hikayesiydi…

Birkaç saat sonra telefonuma mesajlar yağmaya başladı. Ümit Özat, daha önce küfrettiği ve bu yüzden de davalık olduğu Mehmet Abi’ye oğlu Ömer’in önünde küfür ve tehditler yağdırmış. Futbolculardan Zeki Yavru ve görevini bilmediğim ama Özat’ın yanından bir dakika ayrılmayan Mustafa Çevik, korkmuş bir şekilde ses kaydı almaya çalışan Ömer’in telefonunu zorla alıp kayıtları silmiş. Olay hem uçağa giden otobüste, hem de uçakta devam etmiş, Özat susmasını isteyen yolculara bile terslenmiş.

Şaşkın bir şekilde yazılanları okurken aklıma Necdet ve Sultan geldi. Tüm iyi niyetleri, tüm sevgi doluluklarıyla kulübe sempati duyan, ceplerinden verdikleri parayla atlayıp deplasmana gelen, takımı destekleyen Necdet ve Sultan! Birkaç saat önce kendileriyle muhabbet eden, hikayelerini öğrenen ve heyecanla diğerlerine aktaran, fotoğraf çekindikleri Mehmet Soylu’nun kulüp teknik direktörü tarafından saldırıya uğradığını öğrenince, sempati duydukları Gençlerbirliği hakkında ne düşüneceklerdi?

Rakip takım, taraftar ve futbolcularına her koşulda saygı duyan Gençlerbirliği mi gerçekti, yoksa teknik direktörü herkesin önünde, oğlu yanındaki taraftara saldıran, küfürler eden ve tehditler savuran Gençlerbirliği mi gerçekti?

Kulüp ve taraftarların ilmek ilmek örerek oluşturduğu değerleri, yaklaşık bir yılda yok etme başarısı gösteren güzide Gençlerbirliği yönetiminin, susmaya devam ederek suça ortak olduğunu anlaması için daha ne kadar rezilliğe imza atılması, daha ne kadar değerlerimizin aşağılanması gerekiyor bilmiyorum ama, en azından birileri, her koşulda, “unutulmamalıdır ki ben İlhan Cavcav’ın oğluyum” diye övünen Murat Cavcav’a, babası döneminde böyle rezillikler yaşansaydı, İlhan Cavcav ne yapardı, onu söyleseler bari… (maç yazısı…)

Mustafa Ateş ve Necla Ablayla alışveriş merkezine doğru ilerledikten sonra vedalaştık ve bir süre ısınmak için AVM’de bekledikten sonra arabaya atlayıp kaleiçine gittik.

Güzel bir balık lokantasında maçı ve Gençlerbirliği’ni konuştuktan sonra eve dönerken, üstteki köşe yazımda bahsettiğim saldırı olayını öğrenip oldukça sinirlendim.

10 Aralık 2017, Pazar

Sabah 10 gibi kalkıp hazırlandıktan sonra kahvaltı yapıp 12.30’da dönüş yoluna geçtik.

7 kez gökkuşağı görmek yolculuğun en ilginç yanıydı.

Saat 19.30’da eve vararak bir deplasmanın daha sonuna gelmiş olduk…

Kişisel deplasman karnesi: 32maç, 6g, 11b, 15m, 26ga, 48gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 33 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 15. Hafta Maçı Antalyaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)”

Epileptik, David B.

Abisi epilepsi hastası olan yazarın, çocukluğundan başlayarak hissettiklerini, yaşadıklarını, anne ve babasının tüm hayatlarını oğullarının hastalığına çare bulmak için adamlarını konu alan Epileptik, karanlık anlatım tarzına rağmen özellikle “elden bir şey gelmeyiş / çaresizlik” hissini nefis bir şekilde işliyor.

Çizgi romandaki paneller arasındaki geçişler ve çizgiler oldukça yaratıcı ve etkileyici.

Ivır Zıvır

Türkçe adını İngilizce adı olan Epileptic’ten alan çizgi romanın orijinal adı, L’Ascension du haut mal (“The Rise of the High Evil”), “Kötülüğün Yükselişi”.

“Haut mal” tanımı, yalnızca Fransızca dilinin tarihi dönemlerinde, epilepsi hastalığı için kullanılan, eski bir mecaz olma özelliği de var. Eserin İngilizce adı buradan geliyor. (altevren.net)

Çizgi roman 1996-2002 yılları arasında 6 cilt olarak yayınlandı.

Epilepsi hastalığı, beyin normal aktivitesinin, sinir hücrelerinde geçici olarak meydana gelen anormal elektriksel aktivite sonucu bozulması ile oluşan klinik bir durum, diye tanımlanıyor.

Publishers Weekly çizgi romanı, “bugüne kadar yayınlanmış en iyi çizgi romanlardan biri” diyerek tanımadı.

Çizgi roman Metacritic’de yapılan 15 eleştiriden 100 üzerinden ortalama 92 puan aldı.

Kitabın tanıtımından;

Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali – En İyi Senaryo Ödülü
Ignatz – En İyi Sanatçı Ödülü

Avrupa’nın en önemli çizerlerinden David B., bu kitapla yüzyılın çığır açan çizgi romanlarından birini yarattı. 1996-2002 yıllarında Fransa’da 6 cilt olarak yayınlanan Epileptik, bu kitapta tek ciltte toplandı. David B’nin, abisinin epilepsi hastalığı üzerinden anlattığı hikayesi; şiirsel dili ve baş döndürücü kurgusuyla tarihi ve ruhani bir yolculuğa dönüşüyor. Epileptik, bütünlüklü hikayesi ve güçlü çizgisiyle edebi, entelektüel, estetik bir başyapıt.

Mehmet Ali Çetinkaya