May 6 2012

Uyuz (Kömüşini) ve Kulu (Düden) Gölleri

Küçükken oturduğumuz evin bir odasında, kafeslerde bir sürü kanarya yaşardı. Zaman zaman onlara yem verme, su değiştirme ve kafeslerini temizleme görevi bana verilirdi. Özellikle sapsarı olan bir kanaryamızı çok severdim ama ne yalan söyleyeyim öyle aman aman da bir ilgim yoktu. Babam kuşlara sürekli kanarya seslerinin kayıtlı olduğu kasetleri dinletirdi. Bir süre sonra ben de aynı sesleri çıkartacağımı düşünmeye başlamıştım.

Annemin bir ara evin tüyden geçilmediği ve çok koku yaptığı için babama kızdığını ve babamın kuşlarını işyerindeki odasına götürdüğünü hatırlıyorum. Berbere ya da doktora gittiğimde işyerindeki odasında bir süre kalır ve kanaryaları dinlerdim.

Dün, kuş gözlemcisi “kuşçu” olan Özge’nin önerisi ile Konya Havzasında yer alan sulakalanlardan olan Uyuz (Kömüşini) ve Kulu (Düden) göllerine gittik. Daha önce doğaya sadece piknik yapmak ve yürümek için giden biri olarak kuş gözlemlemek garip bir deneyimdi…

Teleskop ve dürbün almak için 12 civarlarında Bahtiyarlara uğradığımızda bizi kapıda “ben gelin oldum” diyen Zeynep karşıladı. Kandırmacalı birkaç öpücük aldıktan sonra, ufak bir dans yaptık ve ardından Bahtiyar ve Zeynep’i Armada’ya bırakmak için arabaya atladık. Yolda Bahtiyar, Zeynep’e “mali’den iyi damat olur di mi Zeynep?” diye sordu. Zeynep bir süre düşündükten sonra “küçük gelinlerin küçük damatları olur” diyerek hayallerimi yıktı :)

Onları bıraktıktan sonra Konya yolundan yolculuğa başladık. Yaklaşık 70-80 dakika sonra, Ankara’ya 83 km, Konya’ya 175 km ve Kulu’ya 30 km uzaklıkta olan (kaynak: tr.wikipedia) Kömüşini köyü sapağına ulaştık. 2-3 km sonra ulaştığımız tipik İç Anadolu köyünün içinden geçtikten sonra bir tepeyi tırmanmaya başladık. Zirve yaptığımızda bizi, yeşillikler ve sazlıklar arasında yer aldığı nefis bir göl manzarası karşıladı. Bundan iki hafta önce Bolu’da yaptığımız gezi sırasında gittiğimiz Yeniçağa, Abant ya da Sünnet göllerinden çok farklı bir görüntüsü olan, etrafında (şükür) yakın bir yerleşimin olmadığı bakir ve şirin bir göldü burası.

Arabayı park edip Uyuz (Kömüşini) gölünü en güzel göreceğimiz tepeye malzemeleri taşıdık. Teleskopları kurduk ve gözlemlemeye başladık. Daha önce bu tarz sulakalanlara hiç dikkat etmeden baktığımı fark ettim. Çünkü bir sürü farklı tür kuş vardı. Özge, bir yandan teleskop ve dürbünle bunları tek tek tanımlamaya çalışırken bir yandan da bana anlatıyordu. Yaklaşık bir saat gözlemledikten sonra teleskop ve dürbüne alışkın olmayan gözlerim perte çıktı. Ben uzanıp ortamdaki bir sürü farklı kuşun çıkarttığı sesleri dinledim. Gerçekten muhteşemdi.

Saat 17’ye doğru toplanıp Kulu’ya doğru yola çıktık. Gölden otobana kadarki 3-4 kmlik yolu sürmek üzere 1998’den bugüne kadar ilk kez şoför koltuğuna oturdum. Enteresan ve eğlenceli bir deneyimdi. Ardından arabayı Özge’ye teslim ettim ve yarım saat sonra navigasyonun bizi tarlaya sokmak istediğini fark ettik. Bir türlü göle giden yolu bulamayınca navigasyonun tarlada gösterdiği traktör yolunu takip etmeye başladık ama bir süre sonra yol bitti. Küfrederek geri döndük ve bir amcaya sorduk. Bize yolu tarif ettikten sonra “orada şimdi hiçbir şey yok ki. Niye gidiyorsunuz” diye sordu. “Kuşlara bakacağız” dediğimizde ise, “orada ördekler var, turnalar var. Bakın bakın, vakitli olsaydı ben de sizle gelirdim” dedi.

Bir sürü piknikçinin yanından geçtikten sonra Kulu (Düden) gölünün yanında yer alan Küçük Göl’ü gören bir tepeye kurulduk. Bir şeyler atıştırırken teleskopları kurduk ve hayatımda gördüğün en güzel kuşları gördüm. Siyah-beyaz renklerle donatılmış “komik” gagalı Kılıçgaga, kıyıda beslenen kırmızı ve çok uzun bacakları olan, Uzun Bacak ve koloni halinde suyun ortasında beslenen Flamingolar. Flamingolar’ın oldukça kart bir sesleri vardı ama uçtuklarında çok zarif görünüyorlardı. Ayrıca hatam yoksa Küçük gölün çevresinde gövdesi pembe olan Kızıl Sırtlı Örümcek kuşu ve çok güzel bir renklerdeki Dağ Kuyruksallayanı gördüm. Bu iki kuş babamın kanaryalarını hatırlattı bana. “Burada olsa delirirdi” diye geçirdim aklımdan…

Uyuz gölünden Kulu’ya doğru yol alırken gördüğümüz gökkuşağını bu sefer de Kulu’dan Ankara’ya doğru yol alırken görmek de ayrıca bir güzellikti.

Kılıçgaga

Kızıl Sırtlı Örümcek Kuşu

Uzun Bacak

Dağ Kuyruksallayanı

Flamingo

Dipnot 1: Bu yazıyı yazmak için Uyuz gölü diye nette aratınca Bahtiyar’ın blogunda yer alan “Yok olan sulakalanlar için benim hikayem!” başlıklı yazıyı okudum. Konya havzasını ve sulakalanların yok edilmesini konu alan yazıyı okumanızı öneririm…

Dipnot 2: Umarım, kuş resimlerinde, isimlerinde ya da genel terimlerde hata yapmamışımdır…

Share

May 6 2012

My Week With Marilyn (Marilyn İle Bir Hafta)

Bundan 1 ay öncesine kadar Marilyn Monroe hakkında ufak tefek bilgiler ve güzelliği dışında çok da bir şey bilmiyordum. 6-7 ay önce izlemek için edindiğim ama ancak 1 ay önce izlemeye başladığım J.F. Kennedy üzerinden ailesini konu alan, dizi-belgesel tadındaki Kennedys’i izlerken JFK’nin Marilyn Monroe ile olan ilişkisini görünce şaşırmıştım. Hemen aklımda 2012 Oscar’larında En İyi Film’e aday olan ve Dawson’s Creek’ten tanıdığım Michelle Williams’ın Marilyn performansı hakkında methiyeler duyduğum Marily İle Bİr Hafta gelmişti. Her zamanki gibi ufak tefek bilgiler dışında film hakkında hiçbir şey bilmiyordum ve Marilyn Monroe’nun otobiyografisi olduğunu tahmin ediyordum. Fakat hiç de öyle değildi.

Marily İle Bir Hafta’yı Colin Clark’ın kitabından Adrian Hodges uyarlamış ve Simon Curtis yönetmiş. Film 2012′de En İyi Film ve En İyi Aktrist Oscar’larına aday olmuş.

Filmin girişinde şöyle bir yazı var; “1956′da kariyerinin zirvesinde Marilyn Monroe, Sör Laurence Olivier ile bir film çekmek için İngiltere’ye gitti. Oradayken filmin yapım süreci hakkında bir günlük tutan Colin Clark adlı genç bir adamla tanıştı. Bu onların gerçek hikâyeleridir.”

30 yaşında üçüncü kez evlenen ve kariyerinin zirvesinde olan Marilyn Monroe’nun The Prince and the Showgirl (Uyuyan Prens) filminin İngiltere’deki çekimler sırasında yaşadıkları konu ediliyor. Akıl hastanesinde yaşayan bir anne ve kim olduğunu bilmediği bir babanın kızı olarak dünyaya gelen Marily’in, dışarıdan görünen kadınla hiçbir ilgisi olmayan, sürekli düşüşlerle dolu hayatından küçük bir bölüm anlatılıyor.

Marilyn İle Bir Hafta , görünen ve gerçek olan arasındaki farkı fark ettiğinizde yaşayacağınız türden bir şaşkınlık yaşatıyor. Zaten şu söz de filmi özetliyor sanırım: “Herkesin tek gördüğü Marilyn Monroe. Benim o olmadığımı anladıkları an kaçıyorlar.”

Michelle Williams’ın performansı gerçekten etkileyici. Benim favorim ise filmin sonlarına doğru odasında Colin Clark (Eddie Redmayne) ile yaptığı konuşma sırasındaki hali/mimikleri…

Bu da filmde konu edilen 1957 yapımı The Prince and the Showgirl (Uyuyan Prens)’ın fragmanı…

Share

May 6 2012

Ratatouille (Ratatuy / Aşçı Fare)

Aşçı Fare’yi sanırım ilk kez 2008′de izlemiştim. Ruh halimden olsa gerek o kadar çok sevmemiştim. Geçenlerde Aylin bir kere daha anımsamamı sağladı. Ben de bir kere daha izlemeye karar verdim. Pixar’ın yapımcılığını üstlendiği 18. film olan 2007 yapımı Aşçı Fare’yi Brad Bird ve Jan Pinkava yazıp yönetmişler. Film 2007′de En İyi Animasyon Oscar’ını kazanmış. 212,976 kullanıcı tarafından kazandığı 8.1 puan ile şu anda imdb en iyi 250′de 206. sırada yer alıyor…

Remy, yüksek koku ve tat alma özelliğini insan gibi yemekler yapımında kullanmak isteyen bir faredir. En büyük idolü de “herkes yemek yapabilir” diyen ünlü aşçı Auguste Gusteau’dur. Taşrada kaldıkları evin, yaşlı sahibi tarafından darmaduman edilmesinin ardından kanalizasyon ile kendini Paris’in göbeğindeki şef Auguste Gusteau’nun restaurantında bulur. Tam bu sırada Alfredo Linguini adındaki bir genç annesinin yazdığı bir mektup ile şefin ölümünden sonra başa geçen şef asistanı ve şimdiki sahip Skinner’dan iş istemektedir. Skinner mecburen onu işe alır.

Remy çaktırmadan mutfakta dolaşırken, hazırlanmakta olan çorbanın kokusunu alır ve kendince içine eklentiler yapmaya başlar. Bu arada orayı temizlemekte olan Alfredo tarafından yakalanır. Alfredo şaşkın bir şekilde Remy’e bakarken Skinner gelip çorbanın servis edilmesini ister. Alfredo’nun elindeki kepçeyi görünce çorbaya bir şeyler eklediğini düşünür. Servis yapıldıktan sonra onu kovmak için eline bir koz geçmiştir. Ama müşteriler çorbayı çok sevmişlerdir.

Remy ile Alfredo beraber çalışmaya karar verirler. Remy, Alfredo’nun aşçı şapkasının içine saklanıp Alfredo’nun saçlarını çekerek onu kukla gibi hareket ettirmekte ve yemek yapmasını sağlamaktadır. Fakat Skinner, Alfredo’nun Gustaeu’nun oğlu olduğunu öğrendikten sonra onun sırrını öğrenmek ve alt etmek için peşlerine takılır…

Diğer Pixar animasyonları gibi Aşçı Fare’de de tüm ayrıntılar kusursuz görünüyor. Özellikle yemek yapım ve sunum sahneleri nefis. İnsanın lezzetleri birbirine katıp yeni nefis lezzetler  yaratası geliyor.

Filmde çaktırmadan üzüm yemeye çalışan Remy’nin kardeşi Emile’in sahnesi favorim…

Share

May 3 2012

Dışında

biraz… (daha…) dışında kalmak istediğin anlar… bir ya da birkaç adım… (daha…) geride durmak… yüzleşememe korkusu… veya… üstünü örtmek… görmezden gelmek… flu kalmalarını sağlamak için…

14:26-14:37

Share

May 1 2012

Pelle Erobreren (Pelle the Conqueror / Fatih Pelle)

1989 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1987 Danimarka yapımı Fatih Pelle, Danimarkalı yazar Martin Andersen Nexø’nun 1906-1910 yılları arasında 4 bölüm halinde yayınladığı aynı adlı romanından Bille August, Per Olov Enquist ve Bjarne Reuter tarafından uyarlanmış. Bille August tarafından yönetilmiş. Film oyuncularından Max von Sydow, aynı yıl en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ına da aday olmuş.

19. yüzyılın sonlarında İsveçli göçmen olan Lassefar (Max von Sydow) ve oğlu Pelle (Pelle Hvenegaard) Danimarka’daki Bornholm adasına varır. 60 yaşlarının sonlarında olan Lassefar, kısa bir süre önce eşini kaybetmiştir ve iş umuduyla Danimarka’ya gelmiştir. Bir süre dolandıktan sonra büyük bir çiftliğin kâhyası tarafından işe alınırlar. Çitliğin sahibi uçkuruna düşkün, eşi ise oldukça mutsuz bir kadındır. Lassefar ve Pelle oldukça fakir ve sefil bir hayat sürmeye başlarlar. Ama en azında kafalarını sokacakları bir yerleri vardır artık. Umutları ve ufak şeylerle ayakta kalmaya çalışırlar. Baba, haksızlıklara karşı duramayacak kadar yaşlı, oğlu ise babasının her türlü haksızlığa karşı duracağını düşünecek kadar küçüktür…

Fatih Pelle, fakirlik, yaşlılık, güçsüzlük ve elden gelmeyiş üzerine saf bir drama. Ama aynı zamanda onca soruna rağmen ayakta kalmak için geleceğe dair umutlar kuran insanların hikâyesi. Sadece yaşlılığını geçireceği bir ev ve yatakta kahve içme hayali ile yaşayan Lassefar ve çiftlik çalışanlarından Erik’in hayalinden kendine umut edinen ve Amerika’ya gitme hayalleri kuran Pelle’nin hikâyesi.

Filmi izledikten sonra ilk yaptığım iş, çok etkileyici bir performans sergileyen yaşlı baba rolündeki Max von Sydow’un film sırasında kaç yaşında olduğu ve yaşayıp yaşamadığı idi. Film sırasında 58 yaşında olan Max von Sydow’u bir hafta önce 2012 Oscar’larında En İyi Film adaylarından olan Extremely Loud and Incredibly Close’de izlediğimi fark ettim.

1998′de Cannes’da Palme d’Or ödülünü de kazanan filmin müziklerini Stefan Nilsson yapmış. Nilsson, 2005′de yabancı dilde en iyi film ödülünü kazanan İsveç filmi Så Som i Himmelen (As It Is in Heaven / Cennetin Müziği)‘in nefis müziklerini de imzasını atmıştı.

Share

May 1 2012

Bezelye

Küçükken ana kuzusu olduğuma dair rivayetler var. Gerçi ben de kabul etmiyor değilim. Amcamların pikniğe giderken beni de yanlarına aldıkları bir günün ilerleyen saatlerinde, annemi isterim diye pikniği rezil etmişliğim de var. Zaten o günden sonra hiç kimse tek başıma beni bir yere götürmeye cesaret etmedi. Ama konumuz bu değil…

Pazar günleri iki abim ve babam kaçacak yer ararlardı. Muhtemelen de bulurlardı. Gerçi kaçmasalar da sonuç değişmezdi ya! Neyse, pazara gitme işi sürekli anneme ve bana kalırdı. O kadar çok somurturdum ve istemeye istemeye yapardım ki inanamazsınız. Ama zordu. Çünkü annem maşallah 2 ya da 3 kez pazara gidip dönecek kadar sebze-meyve alırdı. Hele bir de yazsa, karpuz-kavun ikileminde kalıp üçer, dörder tane alınırdı. Kışın da benzer bir durum mandalina-portakal ikileminde yaşanırdı…

Annem pazar geceleri aldığı sebzeleri ayıklardı. Bezelye gibi kolay ayıklananlara benim de yardımımı isterdi. Muhtemelen o günlerden birinde tadına baktığım taze bezelyeye bayılmıştım. Taze nohut tadındaydı. Çok hoşuma gitmişti. Adıma güzel bir buluştu. Zira, sırf bu yüzden pazar zulmünün acısı bir nebze hafifliyordu. Pazara girer girmez anneme bezelye alalım diye tutturuyordum. O da yemeklik olarak 1-2 kilo alıyordu. Ben de bir yandan elimde pazar çantalarını taşırken, bir yandan da çaktırmadan bezelyeleri yiyordum. Bazen çok abarttığım da oluyordu. Hele bir gün eve dönüp de sebzeleri ayıklamaya başladığında bir avuç kalan bezelyeyi görünce annem şaşkına dönmüştü. O günden sonra bezelye alacağı zaman çarpı 2 (ya da artı bir kilo) kuralını uygular oldu. İkimiz de rahat ettik…

Gel zaman git zaman, her bahar pazarda-markette bezelye satılmaya başlanınca bolca almaya ve çiğ olarak tüketmeye başladım. Yaptığım tüm salataların garnitür olarak kullandım. Omlet içine ekledim. Bir şeyler izlerken çerez niyetine yedim.

Zamanla çiğ yemek için en ideal  bezelyenin nasıl seçileceğini de öğrendim. Kabuğu pürüzsüz, kaygan ve koyu yeşil olan ve aynı zamanda içi tepeleme dolu olmayan bezelyelerin daha lezzetli olduğunu tecrübe edindim.

Çiğ bezelye yemeyen birçok kişiye (zaman zaman ısrarla da olsa) denemelerini önerdim. Birçoğu sevdi. Ya da sevmiş gibi yaptı! Geçen bahar markette itina ile bezelye seçtiğimi gören yaşlı bir teyze, bir süre beni izledikten sonra yanıma yanaşıp “yemek mi yapacaksın” diye sormuştu. Ben de “Yoo, çiğ yemek için en lezzetlilerini  seçiyorum” dediğimde şaşırmıştı.  Çiğ olarak, taze nohut gibi çok lezzetli olduklarını ve en güzellerinin bahar aylarında bulunabileceğini anlatmıştım. Kadın bana şaşkın şaşkın bakıp, “Yıllardır yemeğini yapıyorum ama hiç çiğ yemedim” deyip bir tane tattıktan sonra seçmeye başlamıştı. Hoşuma gitmişti…

Artık her mevsim yenen birçok sebze ve meyveye rağmen bezelyenin sadece baharda satılmaya başlanması nedeniyle, benim için bezelye baharın habercisi oldu. Tıpkı, raflardaki bezelyeler kartlaşmaya başlayınca yazın ve bulunmaz olunca sonbahar ve kışın gelişini fark ettirmesi gibi…

Share

May 1 2012

Sonraki

sonraki her adımı tecrübelerinle tarttığını fark ettiğin anlar… üçer-beşer kez düşünerek karar verdiğin… istediğin ama vazgeçtiğin… istemediğin ama yaptığın hamlelerin geleceğini oluşturduğu… törpülendiğini… sakinleştiğini… daha kolay kabullendiğini… ve… değiştiğini anladığın…

12:36-12:39

Share

Nis 29 2012

Antonia (Antonia’s Line / Antonia’nın Kaderi)

1996 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1995 Hollanda yapımı Antonia’nın Kaderi’ni Marleen Gorris yazıp yönetmiş. Bu ödülle birlikte Gorris en iyi film Oscar’ını kazanan ilk kadın yönetmen olmuş. Yönetmenin “feminist bir masal” olarak tanımladığı film, çok fazla konuya değiniyor; ölüm, din, cinsellik, arkadaşlık, aşk, “erkeklerin seslerinin, kadınların sessizliğini saygısızca bastırdığı” küçük yerleşim birimlerindeki dışa kapalı yaşam…

Filmin oyuncuları arasında yer alan Jan Decleir’i 1998′de en iyi film Oscar’ını kazanan bir diğer Hollanda filmi olan Karakter‘de başrolde izlemiştim.

Antonia (Willeke van Ammelrooy) kızı Danielle (Els Dottermans) ile birlikte 20 yıl önce kaçarcasına terk ettiği ailesinin kasabasına, annesinin öleceği haberi üzerine geri döner. Döndüğünde annesi daha ölmemiştir ve son derece problemli bir kadındır. Annesinin ölümünün ardından erkek egemen, bu kasabada kalmaya karar verirler. Her küçük yerleşim biriminde olduğu gibi bu kasabada da herkesin bildiği ama ses çıkart(a)madığı kirli cinsel işler ve despot tabular vardır. Antonia ve Danielle kendi çiftliklerinde farklı bir yaşam kurmaya başlarlar. Zamanla kasabada ezilen bazı bireyler de onların desteği ile çiftliğe yerleşir. Büyük bir aile olarak çiftliklerinde yaşamaya devam ederlerken, Danielle çocuk sahibi olmak ister. Ama evlenmeyi düşünmemektedir…

Antonia’nın Kaderi, dünyanın neresinde ve hangi kültürde olursa olsun küçük yerleşim yerlerindeki yaşamların aşağı yukarı aynı (ve sert) olduğunu düşündürüyor…

Ancak Rusça dublajlı bulabildiğim filmi izlemeye başladığımda dumur oldum. Zira oyuncular Felemenkçe konuşuyordu ve videonun altına sarı renkte İngilizce alt yazı basılmıştı. Üçüncü dil olarak bir abi Rusça seslendirme yapıyordu ve dördüncü dil olarak ben beyaz renkte Türkçe altyazı ekliyordum… Garip bir tecrübe idi…

Filmden;

Zaman zamana galip geldi. Letta’nın zamanındaki gibi çok çocuk doğmasa da dünyayı döndürecek kadar vardı. Bazen zaman bir işkence gibi yavaş ilerliyordu. Bazen avının peşindeki bir akbaba gibi hayatı parçalıyordu. Zaman ne ölümü ne de yaşamı dikkate alıyordu. Ne çürümeyi, ne büyümeyi, ne aşkı, ne nefreti ne de kıskançlığı… Bize zamanı unutturan bu önemli şeyleri, o hiç umursamıyordu.

Share

Nis 29 2012

İçini Boşalttığın

unuttuğunu düşündüğün anlar… öğrenmek… elde etmek… somutlaştırmak… sonsuza kadar… sahip olmak için didinip durduğun her şeyi… bir süre sonra… büyüsünün bozulduğu… etkisinin kaybolduğu… içi boş… soyut bir şeye dönüştüğü… çizginin öbür tarafında… içinin boşaldığı… soyut bir şeye dönüştüğün… sahip olmakla… sahipsizlik arasında… ileriye doğru adımladığın…

14:16-14:28

Share

Nis 25 2012

Lindt – Passion Noir Caramel & Fleur de Sel

Aynı seriden daha önce Passion Au Lait Orange & Pistache‘i (Karamelize edilmiş portakal, fıstık ve bademli sütlü çikolata) denemiş ve çok sevmiştim. Bu ise dörtlü seriden denediğim ilk “dark” çikolata. İçeriği ise yine çok farklı; sert karamel ve deniz tuzu…

Daha önce yine Lindt’in deniz tuzlu dark çikolatası olan A Touch of Sea Salt‘ı denediğimden tadına pek şaşırmadım. Hatta sert karamel ile tuzun çok yakıştığını düşündüm.

Dip not: Benim aldığım çikolata paketinin ön yüzü üsttekinden biraz farklı. Ama arka yüzü aynı…

Share