Kategori arşivi: Türkiye

Amasya, Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri, Alacahöyük Ören Yeri Gezi Günlüğü

2012’den beri Nadir Ailesiyle birlikte yaptığımız 22/23 Nisan gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova, 2017: Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü) bir yenisini eklemek için ilk basamaktaki hedefimizi Mardin olarak belirlemiştik fakat uçak biletlerinin tavan yapması yüzünden yönümüzü yıllardır görmek istediğim Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri ve 2012’de Tokat’a doğru yol alırken birkaç saatliğine uğrasak da oldukça hoşuma giden Amasya‘ya doğru çevirdik.

21 Nisan 2018, Cumartesi

Bu yıl Ankara’da hayatımın en sıcak kışı geçti. Hem bu yüzden, hem de son günlerde havanın 20 üstü ve bol güneşli seyretmesinden ötürü, normalde soğuk olan 22 Nisan gezimizin bu sefer daha iyi bir havada geçeceğini ön görüyorduk ama hiç de öyle olmadı.

Cumartesi sabahı 10:15’te yola çıktığımızda hava hem kapalı, hem de buz gibiydi.

Yolculuk sırasında bir şeyler atıştırmak için durduğumuz benzinliğin arkasında yer alan  “punk” horoz ve tavuklar oldukça ilginç görünüyorlardı.

Kırıkkale civarlarındaki yol çalışmaları dışında gayet rahat bir şekilde saat 13.15’te Hitit İmparatorluğu’nun MÖ 17. ile 13. yüzyıllar arasında başkenti olan Hattuşaş’taydık.

Bilet almak için arabadan indiğimizde soğuk rüzgarla yüzleşiyorduk. Titriyor olsak da arabalara atlayıp antik kentte dolaşmaya başladık.

Tepelerin üstüne kurulmuş olan yerleşim yeri oldukça güzel görünüyordu.

İlk durağımız Büyük Tapınak’tı. Girişte aslanlı bir havuz yer alıyordu.

Bölümdeki en ilgi çekici obje, Mısır’da bulunduğu ve II. Ramses tarafından hediye edildiği düşünülen dilek taşıydı. Bazı kaynaklara göre dünyanın en büyük tek parça yeşil taşı olan objenin yüzeyi oldukça pürüzsüz ve kaygandı. Muhtemelen bunun bir sebebi de taşın 3600 yıldır insanlar tarafından sol ellerini taşın üzerine koyarak bir dilekte bulunmalarından kaynaklanıyordu.

Havanın soğukluğundan ötürü hızlı bir tur yaptığımız için bu tarz ayrıntıları ancak döndükten sonra yazıyı hazırlarken öğrendiğimi itiraf etmeliyim.

İkinci durağımız Aslanlı Kapı’ydı. Araba ile ulaştığımız tarafta ne olduğunu anlamasak da dışarı doğru çıkıp arkamıza döndüğümüzde her iki tarafında aslanların olduğu kapıyı gördük. Her gittiğimiz yerdeki açıklamalarda heykel ya da kabartmalar için, “aslı Anadolu Medeniyetleri Müzesinde” yazısını gördüğümüz için Zeynep bize dönüp, “o zaman neden buraya kadar geldik ki?” deyip kahkaha atıyordu. Bir bakıma o da haklıydı. Bu yüzden ilk fırsatta, bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne tekrar gitmeye karar verdik.

Üçüncü durağımız, bence ören yerinin en özel bölümü olan ve kentin kuşatılması durumunda halkın gizlice şehir dışıyla temasını sağladığı düşünülen tünelin olduğu Yer Kapı’ydı.

Tünelden dışarıya çıktıktan sonra sola dönüp bir süre yürüdükten sonra az önce geçtiğimiz tünelin üstünde yer alan Sfenskli Kapı’ya ulaşıyordunuz.

Dördüncü ve son durağımız olan Kral Kapısı’nın girişinin solunda yer alan, elinde balta ve kemerinde kılıç taşıyan, miğferli, savaşçı görünümlü tanrı kabartmasına yandan bakınca, aklıma Yaratık (Alien) türevi bilim kurgu filmlerinden birinden fırlama uzaylı kabartmalarını anımsıyordum.

Girişten ödünç aldığımız kitapçığı bırakıp, Samsun’dan Esra’nın önerisiyle, hemen dibimizde yer alan Boğazköy’deki fırına kete almaya gittik. Fakat kete yoktu bu yüzden midemizde çalan zilleri susturmak adına ufak bir lokantaya oturup, idare eder lezzetteki, köfte, nohut yemeği ve kavurma yedik.

Yemeğin ardından arabaya atlarken soğuk havada ufaklıkların daha fazla üşümemeleri için Amasya’ya sürmeyi ve Alacahöyük’ü dönüşe bırakmaya karar verdik. Kararımız oldukça isabetliydi çünkü Amasya’da kaldığımız konaktaki görevliden, biz ören yerinden çıkarken çiseleyen yağmurun oldukça yoğunlaştığını öğrenecektik.

Hattuşaş’a doğru yol alırken uzaktan gördüğümüz şahini bu sefer yoldaki muhtemelen tilki leşini yerken fark ettik. Arabanın gelişiyle kanat çırpmaya ve yükselmeye başlayan  şahin son derece heybetli görünüyordu.

Saat 17.45’te Yeşil Irmağın kenarında yer alan Şehrizade Konağı’na ulaşmıştık. Odalara yerleşip bir süre dinlendikten sonra Zeynep’in arkadaşının önerdiği Amaseia Mutfağı’nın kaldığımız yerin yanında olduğunu fark ettik.

Akşam yemeğinde toyga çorbası, bakla dolması ve Amasya yağlısı söyledik. İç bakla ile yapılmış olan bakla dolması ve ceviz ve haşhaşla yapılmış olan Amasya yağlısı oldukça lezizdi.

Yemekten sonra hemen dibimizde yer alan köprüden karşıya geçip kısa bir tur yaptık.

Irmak kenarında yer alan eski evlerin ve yamaçlarda yer alan Kral mezarlıklarının ışıklandırılmış olması oldukça güzel görünüyordu.

22 Nisan 2018, Pazar

Üslubu düzgün ama sesi gür bir otel müşterisinin, kısaca, “otelde nasıl su olmaz!” diye otel çalışanlarına yaptığı uzun süreli serzenişlerle güne merhaba dedik. İlk başlarda ne olduğunu anlamasak da zamanla, bulunduğumuz bölgede suyun kesik olduğunu ve muhtemelen hiçbir otelde ya da konakta su deposunun olmadığını anlıyorduk. Kalkıp kontrol ettim, gerçekten de sular akmıyordu!

Saat 9 gibi hazırlanıp yemeğe doğru odadan çıkmak üzereyken sular geldi. Fakat bu sefer de banyonun su giderinde sorun vardı. Görevliye söyleyip kahvaltıya geçtik.

Kahvaltının ardından saat 11’de Harşena Dağı’nın güney eteklerindeki kalker kayalara oyulmuş olan Kral Kaya Mezarlarına doğru adımlamaya başladık.

Anadolu’daki Pontus Krallığının kurucusu olan I. Mithridates’den başlayarak MÖ 302-160 arasında bölgede hüküm süren beş kralın (I. Mithridates, Ariobarzanes, II. Mithridates, III. Mithridates, I. Farnekes) mezarlıkları bu bölgede yer alıyor.

Yeşilırmak kıyısında bulunan şehre hakim mezarlıklardan Amasya çok güzel görünüyordu. Aklıma, çok daha yüksekte bulunan, Kotor Kalesine doğru merdivenleri adımlarken arada bir dönüp şehre bakışım gelmişti.

İlk bölümü bitirdikten sonra geri dönüp, kulağı ağrıyan Toprakla kalan Zeyno’yu da alıp ikinci bölüme doğru adımlamaya başladık.

Bu sırada Özge kaya mezarlıklarının etrafında uçan kuşları gösterip kuzgun olduklarını söyledi fakat biraz daha yakınlaşınca bunların kırmızı gagalı dağ kargası olduğunu söyleyip daha da heyecanlandı. Kargalar kral mezarlarından birinin arkasına yuva yapmışlar ve her biri sırayla mezara doğru dalışa geçip, ziyaretçilerden ötürü bol bol çığlıklar atıyorlardı.

Saat 12.30’da gezimizi tamamlayıp arabalara doğru yürüyüp, Amasya Kalesi’ne doğru sürmeye başladık.

Harşena dağının üstünde yer aldığı için Harşena kalesi olarak da bilinen kale, Persler, Romalılar, Pontus ve Bizanslıların egemenlikleri döneminde saldırıya uğrayıp, yüzyıllar içinde yıkılmış ve her seferinde yeniden inşa edilmiş.

Her zamanki gibi en yüksek noktadan şehri izlemek oldukça keyifliydi.

Kaleden sonraki durağımız dün akşam dolaşırken gördüğümüz Yeşilırmak üzerindeki tekne lokantaydı. Arabaları bıraktıktan sonra tekneye doğru yürüyüp hamsi ızgara ve ekmek arası uskumruyla midelerimizi doyurduk. Özellikle ızgara hamsi çok lezzetliydi.

Yemekten sonraki durağımız II. Bayezid Külliyesi’ydi. Fakat külliye tadilat nedeniyle onu atlayıp sonraki durak olan Minyatür Amasya müzesine geçtik.

1914 yılında çekilmiş bir fotoğraftan esinlenerek yapılan ve 80 m2’lik bir alanda yer alan tarihi kent maketi üzerinden, rehber eşliğinde o yılların şehir dokusu ve kültürel yapı anlatılıyordu.

Maket sayesinde, 12 Mart 1914’de Selağzı’ndan çıkan, 21 Temmuz 1915’te ise bir yandan Beyazid ve civarına, diğer taraftan da Dere Mahallesi’ne kadar yayılan ve 14 mahallede 2000 evin yok olduğu yangınlardan önce şehirde yaşayan diğer din mensuplarına ait kilise, yapı ve evleri görmek oldukça ilgi çekiciydi.

Sonraki hedef Amasya Arkeoloji ve Mumya Müzesiydi.

1958’de kurulmuş olan ve 1977’de şu anki binasına geçen müzede en ilgi çekici eserlerden biri, bilinen bronz Hitit heykelleri arasında başka bir örneği bulunmayan nadir eserlerden biri olan Fırtına Tanrısı Teşup heykelciğiydi.

“Fırtına Tanrısı Teşup heykelciği: MÖ 15. Yüzyıl, Bronz Doğantepe Beldesi, Amasya. Hititlerin tanrılar topluluğunun baş tanrısı Gök/Hava Tanrısı olup Fırtına Tanrısı olarak da isimlendirilir. Hiti dönemi sonrasındaki uygarlıklar tarafından bu tanrıya ait inancı ortadan kaldırmak için gövdesinin alt yarısının tahrip edildiği düşünülmektedir.” (Müzedeki açıklama)

Bir diğeri, geç demir çağına ait, mavi – beyaz renklerde, insan başı biçimli cam boncuktu. Son derece ilgi çekici bir obje olan cam boncuk 2007’de İstanbul Üniversitesi adına Doç. Dr. Şevket Dönmez tarafından başlatılan Oluz Höyük kazısında bulunmuş.

Bir diğer ilgi çekici bölüm ise Osmanlı dönemine ait işlemeli kapı kanatları ve giysilerdi.

Haliyle en özelini sona sakladım. 🙂 O da, 14’üncü yüzyılda İlhanlılar Dönemi’nde iç organlarıyla mumyalanan ve hem Türk, hem de Müslüman kişilere ait olmaları nedeniyle dünyada eşi benzeri bulunmayan mumyaların sergilendiği mumya salonuydu.

Oldukça ürpertici olan mumyaların bir bölümü Cumudar Türbesi olarak bilinen kümbetten, diğerleri ise İlhanlıların Anadolu’daki siyasi egemenlikleri zamanında Amasya Valiliği yapmış olan İzzettin Mehmet Pervane Bey, erkek ve kız çocuklarına ve cariyelerinden birine ait.

“İzzettin Mehmet Pervane Bey’e ait mumya: Anadolu Selçuklu Devletinin Hükümdar Naibi Muinuddin Süleyman Pervane Bey’in oğlu. 1243 Kösedağ Savaşından sonra Sinop’ta valilik yaparken bağımsızlığını ilan etmiş, daha sonraları Moğollar ile anlaşarak Amasya Valisi olmuş ancak yine Moğollara karşı isyan etmesi sonucu Amasya Kalesinde kuşatılarak eşi ve çocuklarıyla beraber idam edilmiş fakat halk tarafından aile fertleriyle beraber mumyalanmıştır.” (Müzedeki açıklama)

Günün son durağı 7. yy.’da Bizans İmparatoru Phocas’ın kızı Helena tarafından yaptırıldığı sanılan ve Danişmendliler döneminde camiye çevrilen Fethiye Cami’ydi. Halıları yıkandığı için sadece pencerelerinden içini görebildiğimiz caminin iç duvarlarında hiçbir motif yer almıyordu. Oldukça ufak olan cami, büyük bir bölümü yok olan kilisenin apsis kısmına kurulmuş.

Caminin yanındaki evde doğup tüm hayatını burada geçirmiş olan 60’larında bir amcanın cami ile ilgili bildiklerini anlatıp bize rehberlik etmesi çok güzeldi.

Gezinin ardından önce otele döndük ardından da karşı yamaçta bulunan Ali Kaya’ya gidip akşam yemeğini yedik, ufaklıklar ve sonra fotoğraflardan fark ettiğim kadarıyla Zeyno’yla pastadaki mumları üfledik.

Lokantadan Amasya manzarası, özellikle güneş battıktan sonra görülmeye değerdi.

23 Nisan 2018, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp bavulları topladık ve kahvaltı için Amesia Mutfağı’na gittik. Güzel bir serpme kahvaltının ardından arabalara atlayıp Cuma günü karar verdiğimiz gibi Alacahöyük’e doğru sürmeye başladık.

Saat 13.30’da Alacahöyük Müzesi’ndeydik. Biletleri aldık ama önce yemek yemeye karar verdik. Etrafta sadece iki tane hediyelik eşya dükkanı bulunuyordu ama aynı zamanda yemek de yapıyorlardı. Birine gidip, beklentisiz bir şekilde, saç kavurması istedik. 50’lerindeki Abi, sac tavasını çıkarttı etleri içine attı, domates ve biberleri doğradı derken yemek masaya geldi. Tadı tek kelimeyle harikuladeydi! Resmen parmaklarımızı yiyerek tüketirken, Abi yanımıza gelip, beğenip beğenmediğimizi sordu. “Beğendik” deyince, “bugüne kadar sevmeyen görmedim, bizim etimiz çok güzeldir” dedi. Gerçekten de öyleydi. Muhtemelen yemekteki tüm ürünler de köyün kendi ürünleriydi!

Yemeğin ardından ilk olarak müze sınırlarındaki ören yerini dolaşmaya başladık. Tunç Çağı ve Hitit döneminin önemli bir dinsel tören ve sanat merkezi olan Alacahöyük’te bizleri 10 metre genişliğindeki sfenksli kapı karşılıyordu.

Ören yerinde ayrıca Eski Tunç Çağı’na ait 13 kral mezarı buluntuları sergileniyordu.

Ufak gezinin ardından müzeye girdik. En ilgi çekici parçalardan biri Sıhhiye’de bulunan Hitit anıtındaki simgelerden biri olan Geyik Heykelciği,

ve gayet güzel görünen mozaik çivileriydi.

Müzeden çıktıktan sonra arabalara atladık ve 17.30’da eve vararak gezimizi sonlandırdık.

Video Anı;

Gezi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim dursun…

Çorum, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 45. il oldu. Bundan önceki 44; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Tokat, Trabzon, Yalova.

34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

Kadir Has Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 312 km.

“Hiç hesapta yokken yapılan deplasmanlar” diye bir liste yapsam, muhtemelen 2. Kayserispor deplasmanım ilk sıradan listeye giriş yapar. Bülent’in Cuma günü “Kayseri’ye gidiyoruz arabada yer var, gelmek isteyen olur mu?” sorusuna yaklaşık 10 dakika düşündükten sonra “ben gelebilirim” diye cevap vererek, hiç hesapta yokken 34. deplasmana start vermiş oldum.

Cumartesi günü ufak bir planlama ve 10 TL ödeyerek aldığım misafir takım biletiyle, ilk kez 2013’te gittiğim Kayseri Kadir Has Stadyumu’na doğru pazar sabahı, Mehmet Soylu, Ömer Soylu ve Bülent’le birlikte oluşturduğumuz oldukça ofansif bir kadroyla yola koyulacaktık.

5 yıl önce “ilk 5 mücadelesi” içerisinde Kayseri yolunu arşınlarken bu sefer, bitime 6 hafta kala “kümede kalma mücadelesi” içerisinde Kayseri’ye gidiyor olmak haliyle oldukça can sıkıcıydı. Son kuruşa kadar harcanarak kurulan vasat takımın, daha sezon başında kümede kalma mücadelesi vereceği gün gibi açıkken yönetim ve teknik ekibin “takıma güveniyoruz, başarılı olacağız!” diye defalarca yaptıkları açıklamaların haftalar ilerledikçe kümede kalmak başarıdır”a evrimleşmesi bile başlı başına içine düşülen durumun vahametini gözler önüne seriyordu.

15 Nisan 2018, Pazar

Sabah 8’de Mehmet Soylu ve oğlu Ömer beni aldı ardından da önce Bülent Atlası’ı aldık sonra da Ekin’den Ural Nadir pankartını alıp Kayseri’ye doğru tekerlekler dönmeye başladı.

Saat 10’da Ağaçlı tesislerinde kahvaltı yaptıktan ve ardından

Üç Güzeller’de hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra,

Saat 12:45’te Kadir Has’taydık.

Bizden önce gelmiş olan Ahmet Ay’la selamlaştıktan sonra önce Ural ardından da Alkaralar pankartlarını astık ve tribündeki yerimizi alıp maç saatini eklemeye başladık.

A’dan Z’ye Erozyon…

Özat, Kayserispor karşısına, Galatasaray maçına göre Issah ve cezalı olan Jailton yerine Uğur Çiftçi ve Diallo’yu sahaya sürmüştü. Uğur’un sol beke, Zeki’nin sağ beke geçtiği dizilişte Luccas, Sergey ve Pogba defans göbeğini kapatıyor, orta sahanın sağında Manu, solunda Alper ve ortada Sessegnon ile Diallo yer alıyor, ileride ise GS maçındaki gibi tek başına Deniz bulunuyordu. Bu dizilimde sezon başından bu yana takıma katkısı neredeyse sıfır olan Diallo’nun yerine takıma katkısı her maçta artan Scekic’in olmaması kafamızdaki en büyük soru işaretiydi.

Maçın ilk dakikalarından itibaren Gençlerbirliği taraftarı takımına yoğun bir destek sergiledi. Oyun, son 3 lig maçında gol atamadan 11 gol yiyen ev sahibi Kayserispor’un baskısıyla başladı. Elbette bunda Alkaralar’ın oldukça defansif dizilimi de imkan veriyordu. İlk 10 dakikadan sonra oyun dengelenmeye başladı. Bu esnada Deniz’in ceza alanına gönderilen ortaya vurduğu kafanın dışarı çıkışı deplasman takımının en önemli pozisyonuydu.

28’de Diallo’nun son derece acemice faulünün ardından Kayseri’nin kullandığı serbest vuruşun devamında ev sahibi takım öne geçti. Sonraki dakikalarda Gençlerbirliği topa sahip görünse de hiçbir tehlikeli pozisyon üretemiyor buna karşılık rakibe açıklar veriyordu. 44’te William farkı ikiye çıkartan golü attı.

İkinci devreye Rahmetullah ve Skuletic’i sahaya sürerek başlayan Özat, takımın daha ofansif olmasını istiyordu. İlk yarıdan ötürü takıma tepkili olan taraftarların hepsi oturmuşlar sessiz bir şekilde maçı takip ediyorlardı. Genç oyuncu Rahmetullah’ın enerjisi başlama düdüğüyle birlikte oyuna yansıdı. Sessegnon’un 55’te kullandığı frikiğin direkten dönüşü sonrası Rahmetullah’ın topu takip edişi ve ardından takıma kazandırdığı penaltı atışını Sessegnon gole çevirdiğinde tribünler havaya fırlayıp yeniden takımına destek vermeye başladılar.

Golden sonra canlanan Şimşekler’in gol girişimleri bir türlü sonuç vermeyince oyun yeniden dengelendi. 77’de gelişen bir kontratakta defansın ofsayt diye duraklaması sonucunda Kayserispor, yeniden farkı ikiye çıkarttı ve Gençlerbirliği’nin umutları bir anda söndü.

Bitimin son anlarında Skuletic’in attığı gol kısa bir süre heyecan yaratsa da maç Kayserispor’un galibiyetiyle sona erdi ve Galatasaray’dan 3 puan alarak düşmeme yolunda rakiplerine karşı avantaj sağlayan Gençlerbirliği cepten yiyerek düşme potasının en sıcak bölgesindeki yerini korudu. (!)

Bunlar sadece saha içinde yaşananlar. İşin bir de saha dışı var elbette. Takım ateşle oynamaya devam ediyor, karşılaşmanın sonuna doğru tribünden küfürler yağıyor, maçtan sonra Kayserispor tribünleri, “Gençler kümeye!” diye tezahürat yapıyor, kapıların açılmasını beklerken, hafta içi Alkaralar’ın yaptığı açıklama nedeniyle, “renktaşlarımız” benim üzerime yürüyorlar…

Kısacası, kulübün A’dan Z’ye her şeyi büyük bir süratle erozyona uğruyor ve bunların hepsi, ne yazık ki, “İlhan Cavcav Sezonu”nda yaşanıyor…

Hem maçı kaybetmenin, hem de maç sonu yaşananların can sıkıcılığıyla dönüş yolunda Ankara’ya doğru ilerlerken yaşadığımız tek sevindirici şey, arayarak ya da mesaj atarak, “geçmiş olsun” diyen onlarca dost, arkadaş ve renktaşımızdı. İyi ki varsınız büyük yürekli insanlar…

Kişisel deplasman karnesi: 34maç, 6g, 12b, 16m, 29ga, 52gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 34 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 29. Hafta Maçı Kayserispor 3-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 391 km.

Gaziantep Kamil Ocak, Mersin Tevfik Sırrı Gür ya da Antalya Atatürk gibi Bursa Atatürk stadyumunda da lokal takımla Gençlerbirliği’nin oynadığı hiçbir maçı izlememiş olmam, deplasman kariyerimin eksik sayfalarını oluşturuyor.

Ama diğer stadyumlardan farklı olarak Bursa Atatürk stadyumunda iki kere maç izleme şansını yakaladım. İlki, 2008’de Kayserispor’la oynadığımız ve penaltı atışlarında iki kere “atsak kazanacağız!” heyecanını yaşamamıza rağmen kaybederek hüzünlü bir şekilde tribünleri boşaltıp dönüş yoluna düştüğümüz Türkiye Kupası final maçı, diğeri ise Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi’ndeki ilk maçı olan ve 4-0 kaybettiği Valencia maçı.

21 Aralık 2015’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapıldığında “Timsah Arena” adını taşıyan fakat, 26 Mayıs 2017’de Erdoğan’ın “stadyumlardan Arena isimlerini kaldıracağız” açıklamasının ardından ivedi bir şekilde Bursa Büyükşehir Belediye adını alan stadyuma, 2 yıldır, Ömer ve Ömür Abimle birlikte gitme planı yapsak da, geçen sezon ramazana denk geldiği için, bu yıl ise Ömer Abimin rahatsızlanmasıyla planlar rafa kalkmıştı. Fakat Ahmet Ay’ın Çarşamba akşamı sürpriz bir şekilde, “Bursa deplasmanına gitmek ister misin Abi?” mesajı, planın yeniden raftan masaya inmesini sağladı.

23 Aralık 2017, Cumartesi

Hızlı bir planlamanın ardından 26 TL’ye biletlerimizi aldık, Cuma akşamı Ahmet’in evinde buluştuk ve gece 2.30’da arabaya atlayıp tekerlekleri “33. deplasmanım” için Bursa’ya doğru döndürmeye başladık.

Ahmetin evinde olduğu gibi arabasında da her şey kırmızı – siyah ya da Gençlerbirliği logoluydu.

Ahmet’in Ultra Temkinli Sürüş Tekniği’yle (UTST) genelde tenha olan yollarda ilerleyip 4.30’da Sivrihisar TŞÖF’de bir çorba arası verdik ve yola devam ettik. Yolculuk sırasında sis kısa süreli ‘merhaba’ dese de asıl olay Bozüyük’ten sonra yüzünü gösteriyordu.

Araba farının aydınlattığı yolda ahtapotun kolları gibi bizi sarmaya çalışan kar yağışı her kilometrede hızını arttırırken, Ahmet de hızımızı 5’er 10’ar kilometre düşürüyordu.

İnegöl’e giden dağ yolları tamamen kara teslim olduğundan, birçok araba kenara çekip dörtlüleri yakmış, muhtemelen sabahı, bekliyorlardı. Biz ise tenha yolda bizden önce geçmiş arabaların izlerini takip ederek yola devam ediyorduk. Bir ara Ahmet, “kar küreme arabası geliyor galiba Abi” dedi. Gecenin yarısı ne işi var burada diye düşünsem de, arkamızdan gelen gerçekten de kar küreme arabasıydı. Onun açtığı yolu takip ederek ilerlemek bize nefes aldırmıştı.

Usul usul yola devam ederken Ahmet ilerideki araba yığınını görüp, “ileride bir şey var!” dedi. Fakat dörtlülerini yakmış tır ve birkaç araba dışında sadece dışarıda 1-2 kişiyi gördüğüm için, “yok be yola ara verenler muhtemelen” dedim. Bir süre sonra önü yamulmuş bir araba görünce kaza olduğunu anladık ama ortada kimse olmadığı için “ciddi bir şey yok herhalde” diyerek yola devam ettik.

Sabahın ilk ışıklarıyla İnegöl’e vardığımızda farklı bir coğrafyaya geldiğimizi anladık. Çünkü burada sadece hafif hafif yağmur yağıyordu. Tuvalet molası verdiğimiz benzinlikteki görevliye “buraya kar mı yağmadı, yoksa yağmur mu eritti?” diye heyecanla sorduğumda. Kasadaki görevli şaşkın bir şekilde, “yükseklere kar yağmıştır ama burada dün akşamdan beri sadece yağmur yağıyor” cevabını verdi.

Arabaya atladığımızda tribünden Muzo arayıp, “iyi misiniz?” diye sordu. Şaşırmıştık, “İnegöl’e geldik, iyiyiz” dedikten sonra Arda’nın whatsappdaki, “maça giden minibüs kaza yapmış, Ahmet de oradaydı sanırım” mesajını gördük. Yolda gördüğümüz kaza onlarınkiydi. (Maça girerken kaza yapan arkadaşlarla muhabbet ettiğimizde, bir arabanın minibüslerine çarptığını ama asıl arkadan gelen bir tırın onlara çarpmamak için yandaki tıra çarpması sonucu kurtulduklarını öğrenecektik.)

Saat 9.30’da timsaha benzeyen Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumundaydık. Sabah yola çıksak, hava şartları nedeniyle maça yetişemeyebilirdik ama Ahmet’in UTST’si sayesinde sağ salim ve zamanında hedefimize ulaşmıştık.

Bilet gişesinden deplasman tribününün yerini öğrendik ve arabayla oraya ulaşmaya çalıştık.

Stadyum hem şehir merkezine yapıldığı, hem de yanından bir çay/dere geçtiği için çevresi tamamen doluydu. Bu yüzden de neredeyse her farklı tribün için farklı bir yoldan gelmeniz gerekiyordu.

Birkaç denemeden sonra deplasman tribününe giden yoldaydık. Fakat düzgün yönlendirme olmadığı için dönüşü es geçmiş ve VIP girişine varmıştık. Oradaki bir görevlinin yardımıyla deplasman tribününe açılan yola vardık.

Ülkedeki her iş gibi, stadyum açılalı 2 yıl olmasına rağmen hala bir sürü eksiği vardı. Elbette konu stadyum olunca en yavaş yapılacak şey deplasman tribünüydü ki burada da durum farklı değildi. Tribüne ulaşmak için inşaatı devam eden, çamurlu yoldan yürümeniz gerekiyordu.

Girişi kolaçan ettikten sonra arabaya atlayıp atıştıracak bir şey bulmak için etrafta dolaşmaya başladık. Sonunda yakınlardaki bir AVM’yi gözümüze kestirip Ahmet köfteciye, ben ise kahvaltı için bir mekana geçtim. Kasadaki adam atkımı görüp, “maç için mi geldiniz?” diye sordu. “Evet” cevabını verince, “bir şey soracağım, Ümit Özat’la alıp veremediğiniz ne?” dedi. “Valla uzun hikaye Abi ama kısaca, bu kadar kötü takım kurmaya, bu kadar çok para harcamaya ve paramız varken, taraftarın bu kadar çok canını yakmaya ne onun ne de Murat Cavcav’ın hakkı var. Biz de bunun için tepki veriyoruz bu kadar basit” dedim.

Yemekten sonra toparlanıp 12 gibi stadyuma ulaştık. Fakat polisler “arabayla girmek yasak!” dediği için arabayı bırakıp yürüyerek deplasman tribünün ulaştık.

Tam da bu sırada, dün akşam kaza yapan arkadaşların minibüsü yanımızda durdu. Polislerden birine, “ama bizim arabayı almadılar” dediğimizde, görevli bir süre düşündükten sonra, “çünkü bu minibüs ondan izin verilmiştir” diye bir cevap üretti. El mecbur biz de, “eyvallah!” dedik.

Arkadaşlara geçmiş olsun dedikten sonra çayın üstündeki köprüde önce pasolig kontrolü, ardından üst araması ve son olarak da pankartların gösterilmesinin ardından tribündeki yerimizi almayı başardık.

İçeri girdikten sonra ilk iş olarak Alkaralar ve Ahmet’in yanında getirdiği pankartı astık.

Ardından da etrafı kolaçan ettikten sonra en uygun yere Alkaralar stikerını yapıştırdık.

Özellikle Antalyaspor’un basık, dar ve önü kapalı deplasman tribünün gördükten sonra Bursa Stadyumunun deplasman tribünü cennet gibiydi. Çünkü hem geniş, hem de biraz yükselince önü açıktı.

Devre Arası Transferleri Hakkında Sorular

Ahmet Ay’la gece 2’de Bursa’ya doğru yola koyulduk. Bozüyük’den sonra bastıran tipi şeklindeki kar yağışı nedeniyle hızımızı 20’lere kadar düşürerek İnegöl’e kadar ultra temkinli bir şekilde ilerledikten sonra önce Bursaspor’un yeni stadyumunu, ardından da deplasman tribününün girişini keşfettik ve maç saatini beklemeye başladık.

Maça girmek için deplasman tribünün önüne geldiğimizde, bizim gibi geceden yola çıkan ve kar nedeniyle büyük bir kazadan şans eseri kurtulan taraftar arkadaşlara “geçmiş olsun” dedikten sonra hep beraber tribündeki yerimizi aldık.

Devrenin son maçında Ümit Özat, Kasımpaşa maçındaki kadroya göre Diallo yerine Khalili ve cezalı olan Jailton yerine Ahmet İlhan’ı sahaya sürmüştü. Maçın ilk dakikalarından devrenin sonuna kadar Bursaspor’un baskısını ve Gençlerbirliği’nin sadece savunma yapma çabalarını seyrettik. Deplasmanda oynadığınızı ve takımın şiddetle puana ihtiyacı olduğunu düşününce defans yapmak mantıklı görünebilir fakat kurduğunuz takım, sezon başından bu yana zor gol atıp, her halükarda gol yiyorsa yapabileceğiniz tek şey, rakibinize önde basıp planlarını bozmak ve bulduğunuz toplarla bir şekilde pozisyona girip gol atmayı denemektir. Fakat Gençlerbirliği geri çekildikçe çekilirken, Bursaspor iştahla saldırdıkça saldırdı ama buna rağmen Hopf’un güzel kurtarışlarıyla devre golsüz sona erdi.

İkinci yarıya Gençlerbirliği oynaması gerektiği gibi başladı; önde bastı, rakibini bozdu ve sezonun muhtemelen en çok paslı golüne imzasını attı! Manu – Skuletic – Scekic – Ahmet İlhan ve Skuletic paslaşmasıyla gelen golün ardından tribünde çılgına döndük.

Alkaralar, golden sonra da kısa bir süre benzer bir oyun sergiledikleri için mutluyduk fakat birkaç dakika içinde tıpkı ilk yarıdaki olduğu gibi, sahasına gömülen, savunma yapmaya kasan ama bir türlü beceremeyen Gençlerbirliği’ni izlemeye başladık. Sonunda tahmin ettiğimiz gibi Bursaspor golü buldu ve bizler de tıpkı sahadaki takım gibi koltuklarımıza gömüldük. Geri kalan dakikalarda Khalili’nin ceza alanı içinden çektiği şutu çizgi üstünde Bursaspor’lu bir oyuncunun çelmesi dışında tamamen Bursaspor’un hâkimiyeti altında geçti ama maç beraberlikle sona erdi.

Bursa’dan alınan bir puanla birlikte, Gençlerbirliği oynadığı 17 maçta topladığı 14 puanla ligin ilk yarısını düşme hattının ortasında tamamladı. Şimdi gözler devre arasında yapılacak olan transferlere çevrildi.

Geçen sezon devre arasında gelen 8 oyuncudan 5’inin sezon sonu gönderilmesi, birinin kızağa çekilmesi ve sadece 2 tanesinin 2017-18 sezonunun ilk yarısında forma şansı bulması, devre başında alınan 11 oyuncuyla birlikte kurulan takımın, tüm futbol kamuoyunun hemfikir olduğu şekilde, Süper Lig’in en kalitesiz kadrosu olması, istifa eden yönetim kurulu üyelerinin ardından gün yüzüne çıkan transfer rakamlarının, yıllardır taraftara anlatılanlardan taban tabana zıt olduğunun anlaşılması ve tüm transferlerin bizzat Ümit Özat imzası taşıması nedeniyle, devre arasında yapılacak transferler taraftarlar arasında oldukça büyük bir merak konusu oluşturuyor.

Çünkü basına düşen ilk transfer söylentilerine göre devre arasında tüm ipler bir kere daha Ümit Özat’a ve muhtemelen onun güvendiği aynı menajerlere verilecek.

Son bilgiler ışığında; hem kulübün kasasındaki paranın, hem de TFF’den gelecek paranın oldukça azaldığı ve parasız bir şekilde alt lige düşme korkusunun iyiden iyiye yüreklere düştüğü şu günlerde, kulübü yönetenlere, “17 maçta 14 puan toplayan, Özat’ın kurduğu takım başarılı mı?” sorusunu sormak gerekiyor. Eğer bu sorunun cevabı “hayır”sa; transfer konusunda başarısız olduğu ispatlanmış olan Özat’a bir kere daha transferin tüm anahtarlarının verilme sebebi nedir? Yok, eğer sorunun cevap “evet”se, o zaman devre arasında transfer yapmaya ne gerek var? (maç yazısı…)

Bu deplasmanın en büyük kazançlarından biri, Ankara’yla hiçbir bağı olmamasına rağmen çocukluğunu geçirdiği Artvin’de, “isminden ötürü, bir semtin, mahallenin, ilçenin ya da şehrin değil de, Türkiye’nin takımı olduğu için Gençlerbirliği” diyerek Gençlerbirlikli olmaya karar veren ve şu anda Bursa’da yaşayan Coşkun’du. Muhabbetimiz sırasında, İlhan Cavcav’ın İstanbul takımlarına kafa tutuşlarını gururla ve zevkle anlatıyordu.

Coşkun ilk yarının sonlarına doğru ortadan kayboldu. Biraz sonra bir tepsi çayla merdivenden bize doğru gelirken gördük onu, Ankara’dan gelenlere çay servisi yaptı. Yetmedi gitti bir kere daha doldurdu tepsiyi, tekrar çay dağıttı. Coşkun’dan misafirperverlik dersi aldık…

Diğer kazanç ise, Tokatlı olan ve öğretmen olduktan sonra Ankara’da görev yapmasına rağmen çocukluğundan beri Gençlerbirliği’ni tutan ve şu anda Bursa’da öğretmenlik yapan Uğur’du. Maçtan sonra kendi aralarında, Bursa’da yaşayan Gençlerliler olarak nasıl toplanabileceklerinin hesaplarını yapıyorlardı.

Maçın bitişinin ardından “adet olduğu üzere” bir süre tribünlerde bekletildik. Biz de bu sırada dönüş planımızı netleştirdik. Ankara’dan gelirken “merkezde İskender yemeliyiz” desek de, dünkü havayı düşününce hemen yola koyulup, İnegöl’de köfte yedikten sonra, İnegöl – Bozüyük arasını ivedi bir şekilde geçmenin doğru olduğuna karar verdik.

Alkaralar Whatsapp grubumuzdaki gurme arkadaşların tavsiyesiyle 17.30’da Köfteci Orhan’daydık. Çalışanların güler yüzlülüğü ve sıcak davranışlarından ötürü çok mutluyduk. Masamıza gelen tüm garsonlar, içten bir şekilde hem maç, hem de takımın durumu hakkında muhabbet ettiler. Tıpkı köfte ve piyaz gibi muhabbet de çok güzeldi. Orta yaşlı olan garson, Haymanalı olduğunu ve Bursa maçlarından sonra buraya yemeğe gelen İlhan Cavcav’a birçok kez servis yaptığını söyledi.

Yemeğin ardından hızlıca arabaya atladık. İnegöl tarafında yol açık ve hafif kar yağışlıydı fakat Bozüyük’e yaklaştıkça şiddetini arttırmaya başladı. Neyse ki çok sorun olmadan ilerliyorduk. Bozüyük’ten Sivrihisar’a kadar neredeyse hiç kar görmesek de Polatlı’dan Ankara merkeze yaklaştıkça lapa lapa kar yağıyordu.

Saat 00:20’de eve ulaştığımda, tıpkı dün akşam İnegöl yolu gibi sokağım da karlara teslim olmuştu.

Kişisel deplasman karnesi: 33maç, 6g, 12b, 15m, 27ga, 49gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 34 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 17. Hafta Maçı Bursaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

Antalya Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 485 km.

Birkaç hafta önce Fatih Korhan’la, artık aramızda klasikleşen Cavcav vs Muhalefet muhabbetlerinden birini yaparken, “Antalya ve/veya Bursa deplasmanına mı gitsek?” diye sormuş, ben de, “daha zaman var. Yaklaşınca planlayalım” diye cevaplamıştım. Günler günleri kovaladı ve 16. haftanın ilk günlerinde, Antalya’ya gitmeye karar verdik. İşin ilginç yanı ise, normalde günübirlik yaparız diye düşündüğüm planın konuştukça hafta sonun planına dönüşmesiydi. “Gitmişken tadını çıkartmak gerek” diye düşünen biri olarak, bu değişim canıma minnetti elbet!

Perşembe günü 13 TL’ye misafir tribününden biletlerimizi aldık.

8 Aralık 2017, Cuma

İşten çıkıp Korhan’la buluştuk ve yönümüzü Polatlı’ya çevirip deplasmana resmi olarak start verdik. Cuma gecesi olduğundan, bir süre tampon tampona ilerledikten sonra yol açıldı. Uzunca bir süredir yüz yüze görüşemediğimizden tüm yol boyunca tek muhabbet konumuz, “ne olacak bu Gençlerbirliği’nin hali”ydi. İkbal’de verdiğimiz yemek arasının ardından gece 1,5’ta Antalya’da eve vardığımızda muhabbetten olacak zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim bile.

9 Aralık 2017, Cumartesi

Sabah 9.45’te uyandığımda hava kapalıydı. İnterneti açtığımda Mehmet Soylu ve oğlu Ömer’in Ankara’dan, Mustafa Ateş ve baldızı Necla Ablanın da Muğla’dan maç için yola çıktıklarını öğreniyordum.

Hazırlanıp kahvaltı için dışarı çıktığımızda hafif hafif yağmur çiseliyordu. İlk iş olarak Konyaaltı plajına gidip Akdeniz’e selam vermek oldu.

Beyaz-gri-mavi tonlardaki devasa bulutların kapladığı gökyüzü ile denizin birleşimi ilginç bir manzara oluşturuyordu.

Bulduğu aralıklardan kendini gösterme gayretindeki güneşin denize uzanan huzmeleri, benim fotoğraftaki kötü kreasyonumu görmezden gelirsek, oldukça etkileyiciydi.

Harika Simit’te yaptığımız güzel bir kahvaltının ardından arabaya atlayıp, şehri kuşbakışı görmek için, 4 Şubatta açılışı yapılan Tünektepe Teleferiğine doğru yola koyulduk. Teleferiğe ulaştığımızda “Biz Anadolu’yuz” projesi kapsamında Silopi’den Antalya’ya gelmiş olan çocuklarla karşılaşıyorduk.

Bir süre sekizerli gruplar halinde yukarıya çıkışlarını bekledikten sonra biletimizi alıp teleferiğe bindik. Proje kapsamındaki otobüs şoförleriyle aynı kabinde yukarı doğru çıkarken, hemen solumda bulunan şoförün, ama şov ama gerçek, yükseklik korkusu olduğunu öğrenip, verdiği tepkilerden ötürü bol bol kahkaha attık. Henüz durumdan haberim yokken, ilk sallantıda benim elimi tutmasının şaşkınlığı da enteresandı doğrusu!

Teleferik sona doğru yaklaşırken yavaşlamaya başlaması ister istemez insanın, teleferik hattının çok dik olmasından ötürü kabinin tırmanırken zorlandığı hissine kapılmasını sağlıyordu.

Şehre yukarıdan bakmayı seven biri olarak, buraya geldiğimizden ötürü çok mutluydum. Şehrin üzerine sis çökmüş hali oldukça enteresan görünüyordu.

Korhan’la aynı karede yer almak için bir manzara belirleyip, Korhan’ın yerini ayarladıktan sonra süre sayacını kurup hızlıca yerimi aldığımda sesli uyarıyı açmadığımı fark edip, sesli bir şekilde durumu belirttiğimde telefonun ekranına bakan çocukların geriye doğru saydığını gördüm. Çekim bittiğinde de, “çekti” dediler. Çok hoşuma gitmişti, teşekkür ettim.

Diğer tarafta ise, devasa bulutlar ve ışık huzmeleriyle süslenmiş deniz manzarası eşsiz görünüyordu. Denizin üstünde yer alan balık çiftliğini görünce, az önce teleferikte şoförlerden birinin, “daha birkaç hafta önce deniz çiftliklerinin birinden 50 ton levreğin kaçtığını duydunuz mu?” sorusunu ve akabinde, “deniz levreğe doydu be!” dedikten sonra attığı kahkahayı anımsadım.

İnişe geçip arabayı alışveriş merkezine park ettikten sonra zaman geçirmek için içeride dolaşmaya başladık. Bu sırrada Korhan’ın atkısını işaret edip, “içeride vandallık yapmayalım Abi!” diyerek kahkaha attım. Migros’ta dolaşırken yeni çıkan bir rakı şişesini Korhan’a gösterdikten sonra yerine koyarken elimden kayması ve tuzla buz olması üzerine kahkaha atma sırası Korhan’daydı. İnanın isteyerek yapmadım! 🙂

Tam stadyumun karşısında yer alan ve demir parçalarından yapılmış, sinema çalışanlarını resmeden çok güzel heykellerin bulunduğu parkın içinden geçtik. Aklıma Oslo kalesinin bahçesinde yer alan, ölmüş asker heykelleri gelmişti.

Stadyuma ulaşmak için üst geçitten geçerken gördüğüm çıplak kadın heykeli, muhtemelen, Türkiye’de gördüğüm belediye yapımı ilk çıplak insan heykeliydi. Herhangi bir Avrupa kentinde ya da bu konunun zirvesi olan Oslo’daki Vigeland “Heykel” Parkı’nda görünce “normal” olarak algılasak da kendi ülkemizde birçoğu için yıkılmaz bir tabu sayıldığından, hatta aşağılandığından, “insan bedenini” sergileyen heykelleri görmek oldukça ilginç gelmişti. Oysa dünyanın en büyük heykel parkı olan ve çocuk, genç, yaşlı ama tamamı çıplak heykeller üzerinden hayatı resmeden Vigeland’ı bir süre dolaştıktan sonra heykelleri kadın, erkek diye değil “insan” olarak görmeye başladığınızı fark etmek efsanevi bir farkındalıktı.

Dışarıdan ovalimsi olarak görünen stadyum bundan önce gördüğüm stadyumlardan oldukça farklı görünüyordu.

Deplasman girişini bulup polis aramasından geçerken memur, evimin anahtarının bulunduğu anahtarlıkla stadyuma giremeyeceğimi söyledi. Güldüm ama ciddiydi! “Ankara’daki evimin anahtarı memur bey, ne yapayım anahtarlığı?” diye sorduğumda cevabı basitti, “bilmiyorum!” Şaşkınlığı atlatıp olayın ciddi olduğunu fark ettikten sonra birkaç zorlama daha yapsak da polis, kesin bir şekilde içeriye anahtarla bizi almayacağını söyledikten sonra, “bir arkadaş şuradaki ağacın dibine gömmüştü istersen öyle yapın” dedi. Bön bön yüzüne baktım! Korhan’da da araba anahtarı vardı. Bir süre baktıktan sonra, “tamam buna bir şey demiyoruz” dediler ve eklediler, “madem arabanız var, daha maça zaman var, gidip arabaya bıraksanıza anahtarlığınızı.”

El mecbur söylene söylene arabaya doğru giderken gördüğümüz büfeye emanet alıp almadıklarını sorduk. 2 lira karşılığında emanet alabileceklerini söylediler. Bırakıp arama noktasından geçtikten sonra, muhtemelen arabalı giriş çıkışlarda yaşanabilecek sorunları önlemek adına deplasman tribününe gelenlerin park etmesi için yapılmış olan ama “ultra güvenlik sebepleri” (!) nedeniyle atıl durumda olan kapalı otoparkın içinden geçip stadyuma ulaştık.

Aramadan sonra genç polis memuruna “nasıl anahtarlık almazlar?” diye dertleşmeye başlayınca memur, sezon başında Göztepe ile Eskişehirspor arasında oynanan 1. Lig Play-Off maçında yaşananlardan sonra stadyumdaki güvenliğin Beyaz Saray’dan daha üst seviyeye çıkarıldığını söyledi! Yani, artık alıştırıldığımız, kurunun yanında yaşı da yakmanın mubah olduğu bir başka uygulamaya şahitlik ediyorduk!

Deplasman tribünü 3 katlıydı ama bize sadece ilk katı ayırmışlardı. Memur Beye rica edip hepsi birbirinin aynısı olan 3 katı da dolaştık. Daha önce gördüğüm deplasman tribünlerine göre oldukça dar olan tribünün önünde yer alan, gereğinden uzun cam korkuluklar nedeniyle hangi koltukta olursanız olun, görüş açısı tam anlamıyla felaketti. Muhtemelen tecrit altındaki deplasman tribününün sesi, diğer tribünlerce duyulmuyordu bile!

Yapılan yanlış transferler ve kötü yönetim nedeniyle yıllardır kan kaybeden ve “başaltılıktan”, “küme düşmeyen takım”lığa indirgenmiş olan Gençlerbirliği, bu sezona da benzer hataları tekrarlayarak başladığı için lig tarihinin en kötü ikinci sezonunu yaşıyordu. Antalyaspor ise, dünyaca ünlü Eto’o’dan sonra bir başka Dünya yıldızı Nasri’yi de kadrosuna katmasına rağmen, ilk 14 haftaya bakılınca, ligde Alkaralarla aynı kaderi paylaşıyorlardı.

Maç başladığında tribünde yaklaşık 20 kişiydik. Takımları kötü durumda olsa da, kişisel yetenekleri üst seviyede olan Eto’o ve Nasri’nin ilk 11’de olmaması Gençlerbirliği için büyük avantajdı.

Her iki takım da, ligde bulundukları durumdan ötürü, oldukça kritik bir öneme sahip olan maça savunmayı düşünerek başladığı için karşılaşmanın ilk dakikaları genelde orta sahada geçiyordu. Fakat zaman ilerledikçe Antalyaspor’un Gençlerbirliği’nden daha kırılgan durumda olduğunu ve bolca pas hatası yaptığına şahitlik ediyorduk.

İlk yarının ortalarında Manu ile bulduğumuz gol hakem tarafından, “öncesinde faul var” gerekçesiyle iptal edilse de maçı televizyondan izleyen arkadaşlardan faul olmadığını öğreniyorduk. Yine ilk yarıda Skuletic’in düşürülmesi de penaltıydı ama ne yazık ki bunu da hakem es geçmişti. İlk yarı golsüz sona erdi.

58’de Sivasspor maçında inatçılığıyla nefis bir gole imza atan Manu, en gerideki defansa benzer bir şekilde ısrarla baskı yapıp topu kazandı ve yaptığı yerden pasla topu en arkadaki Jailton’la buluşturdu.

Golle birlikte tribünde çılgına dönüyorduk.

Antalyaspor golden sonra tamamen oyundan düştü. İnanılmaz pas hataları yapıyorlar ve tribünlerden protesto sesleri yükseliyordu. Kısacası her şey Kırmızı-Siyahlılar lehine ilerliyordu.

73’te Gençlerbirliği’nde Serdar’la birlikte çok iyi işlere imza atan Aydın Karabulut oyuna girdiğinde, neler yapabileceğini bilerek, “eyvah” dedik. Aslında öyle de oldu zira, 3 pas yapmayan Antalyaspor’da top Aydın’ın ayağına geldiğince yaptığı ekstra işlerle, takımını hareketlendirmeye başlamıştı. Tabi bunda Ümit Özat’ın yaptığı değişikliklerle takımını kendi sahasına hapsetmiş olmasının da büyük bir etkisi vardı.

Maçın sonlarına doğru tek golün sahibi olan ama sadece bu sezonki maliyeti 1,35 Milyon Euro olduğu için çok fazla eleştirdiğimiz Jailton, bir pozisyonun ardından yerde kaldı. Yekta’nın gelip sert bir şekilde ayağa kaldırmak istemesi üzerine hakem devreye girdi ve birkaç dakika boyunca önce tedavi ardından sedye derken Brezilyalı oyuncu dışarıya çıktı. Hemen akabinde içeri girmek için izin istedi ve maça dahil oldu. Fakat topun dışarı çıktığı ilk pozisyonun ardından yeniden kendini yere bırakınca ve bir de getirilen sedye ile değil, seke seke dışarıya çıkınca, kendi oyuncularına sert bir şekilde tepki veren tribünler ve rakip futbolcular gaza geldikçe gaza geldiler! Akabinde Jailton’un çıkışından saniyeler sonrasında, muhtemelen bu amatör zaman geçirmeden ötürü oyundan düşmüş olan, Gençlerbirlikli oyuncuların sebep olduğu “ele çarpma” penaltısıyla skor eşitlendi.

Golden sonra peş peşe iki takım da pozisyon ürettiler ama skoru değiştiremediler.

Hangi Ara Değerlerimizi Bu Kadar Yitirdik?

Maçın bitiş düdüğü ardından sinirle arkamı döndüm ve arkadaşlara dert yanmaya başladım. “Oldukça kötü bir performans sergileyen, pozisyon yaratamayan, mental olarak kötü günler geçirdikleri her hallerinden belli olan Antalyaspor karşısında üstün oynayıp bir de öne geçtikten sonra ne gerek vardı bu kadar korkup, gömülmeye? Jailton’un şov yaparcasına 2 kere kendini yere atıp rakip oyuncuları, taraftarları hatta hakemi azdırmaya, kendi takım oyuncularını mental ve fiziksel olarak oyundan uzaklaştırmaya ne hakkı vardı?” diye…

Bu arada Mehmet Soylu’nun sesini duydum, “Mali gelsene bak burada ne var!” Sinirimden olacak, “ne olabilir ki!” diye kendi kendime söylenerek yürümeye başladım. Yanlarına gittiğimde, Mehmet Abi, “bak bu arkadaşlar Isparta’da okuyorlarmış ve Behzat Ç.’yi izleyip Gençlerli olmaya karar vermişler. Bu da ilk maçlarıymış, kalkıp Isparta’dan gelmişler” dedi. “Nasıl Gençlerli Oldum” hikayelerine bayılan biri olarak maçı unutmuş hikayenin güzelliğine dalmıştım. Tanıştık, muhabbet ettik ardından da bir anı fotoğrafı çekeyim diye Mehmet Abi, Sultan ve Necet’ten poz vermelerini rica ettim. Mehmet Abi, “sen de gel mali” dedi. Telefonu bir başka arkadaşa verip fotoğraftaki yerimi aldım. Günün en güzel hikayesiydi…

Birkaç saat sonra telefonuma mesajlar yağmaya başladı. Ümit Özat, daha önce küfrettiği ve bu yüzden de davalık olduğu Mehmet Abi’ye oğlu Ömer’in önünde küfür ve tehditler yağdırmış. Futbolculardan Zeki Yavru ve görevini bilmediğim ama Özat’ın yanından bir dakika ayrılmayan Mustafa Çevik, korkmuş bir şekilde ses kaydı almaya çalışan Ömer’in telefonunu zorla alıp kayıtları silmiş. Olay hem uçağa giden otobüste, hem de uçakta devam etmiş, Özat susmasını isteyen yolculara bile terslenmiş.

Şaşkın bir şekilde yazılanları okurken aklıma Necdet ve Sultan geldi. Tüm iyi niyetleri, tüm sevgi doluluklarıyla kulübe sempati duyan, ceplerinden verdikleri parayla atlayıp deplasmana gelen, takımı destekleyen Necdet ve Sultan! Birkaç saat önce kendileriyle muhabbet eden, hikayelerini öğrenen ve heyecanla diğerlerine aktaran, fotoğraf çekindikleri Mehmet Soylu’nun kulüp teknik direktörü tarafından saldırıya uğradığını öğrenince, sempati duydukları Gençlerbirliği hakkında ne düşüneceklerdi?

Rakip takım, taraftar ve futbolcularına her koşulda saygı duyan Gençlerbirliği mi gerçekti, yoksa teknik direktörü herkesin önünde, oğlu yanındaki taraftara saldıran, küfürler eden ve tehditler savuran Gençlerbirliği mi gerçekti?

Kulüp ve taraftarların ilmek ilmek örerek oluşturduğu değerleri, yaklaşık bir yılda yok etme başarısı gösteren güzide Gençlerbirliği yönetiminin, susmaya devam ederek suça ortak olduğunu anlaması için daha ne kadar rezilliğe imza atılması, daha ne kadar değerlerimizin aşağılanması gerekiyor bilmiyorum ama, en azından birileri, her koşulda, “unutulmamalıdır ki ben İlhan Cavcav’ın oğluyum” diye övünen Murat Cavcav’a, babası döneminde böyle rezillikler yaşansaydı, İlhan Cavcav ne yapardı, onu söyleseler bari… (maç yazısı…)

Mustafa Ateş ve Necla Ablayla alışveriş merkezine doğru ilerledikten sonra vedalaştık ve bir süre ısınmak için AVM’de bekledikten sonra arabaya atlayıp kaleiçine gittik.

Güzel bir balık lokantasında maçı ve Gençlerbirliği’ni konuştuktan sonra eve dönerken, üstteki köşe yazımda bahsettiğim saldırı olayını öğrenip oldukça sinirlendim.

10 Aralık 2017, Pazar

Sabah 10 gibi kalkıp hazırlandıktan sonra kahvaltı yapıp 12.30’da dönüş yoluna geçtik.

7 kez gökkuşağı görmek yolculuğun en ilginç yanıydı.

Saat 19.30’da eve vararak bir deplasmanın daha sonuna gelmiş olduk…

Kişisel deplasman karnesi: 32maç, 6g, 11b, 15m, 26ga, 48gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 33 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 15. Hafta Maçı Antalyaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)”

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3

19 Kasım 2017, Pazar

Sabah 9’da kalkıp evde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra 12’ye doğru Özge’nin arkadaşı Abdullah geldi. Arabaya atlayıp evine gittik ve kahvelerimiz eşliğinde bol bol muhabbet ettik.

Tekrar arabaya atladığımızda hafif hafif yağmur yağmaya başlamıştı. Önceki iki güne göre hava serin ama dolaşmaya mani değildi.

Gümrükhana gidip hızlıca hediyelik aldıktan sonra Abdullah, Özge’yi Batman otobüsüne bırakmaya giderken biz de Güneşin’le Mozaik Müzesi’ne doğru yürümeye başladık.

Şanlıurfa Müzesi’nin hemen yanında yer alan Haleplibahçe Mozaik Müzesi, Şanlıurfa Belediyesi’nin alt yapı çalışmaları sırasında bulunmuş ve yapılan arkeolojik kazılarla tamamı gün yüzüne çıkarılmış.

Mozaiklerin bulunduğu alan, Roma villalarını içine alacak şekilde inşa edilmiş. Zaten müzenin hemen yanında bir de Roma Hamamı bulunuyor.

Müze son derece güzel bir şekilde hazırlanmış ve tasarlanmış.

Bir mozaik sever olarak, 2017 yılı içinde önce Gaziantep Zeugma ardından Arles, L’ouvre ve son olarak Efes’ten sonra Urfa’da Roma mozaiklerini görmekten ötürü oldukça mutluydum. Aralarında en çok Zeugma Mozaik Müzesini sevdiğimi de not olarak düşmekte fayda var.

Haleplibahçe Mozaik Müzesi, mitolojide ismi geçen kadın savaşçı Amazonların tasvir edildiği tek mozaiğe de ev sahipliği yapılıyor.

Mozaikler, Amazon kadınlarının av sahnelerini, bazı hayvanları ve kişileri tasvir etmekte. Savaşçı Amazon Kraliçelerinin anlatıldığı mozaikler, dünyanın ilk örneklerinden kabul edilmekte.

Büyük bir keyifle müzeyi dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerlerken özel olarak sergilenen son iki mozaikle karşılaştık. Bunlardan biri Hz. İsa’nın mozaiği,

diğeri de yurtdışına kaçırılan ve Dallas Sanat Müzesi’nden önce İstanbul Arkeoloji ardından da Şanlıurfa Müzesi’ne getirilen Orpheus Mozaiğiydi. Mozaikte etrafı hayvanlarla çevrili Frig başlıklı ozan Orpheus lir çalmakta. Süryanice yazının yer aldığı dikdörtgen mozaik, bir zamanlar bir kaya mezarının tabanını süslemekteymiş. Orpheus Mozaiği, Edess/Urfa mozaikleri içinde en eski tarihli (MS 194) mozaik olmasının yanı sıra, mozaikte sanatçı Bar Saged adının olması nedeniyle de oldukça önemli.

Müzeden çıktıktan sonra Güneşin’le kaleye doğru yürümeye başladık. Bu arada hava iyice serinlediğinden hafif hafif üşüyorduk ama “gösteri devam etmeli”ydi! Tepenin eteklerinden kaleye doğru tırmanan tahta merdivenler gayet hoş görünüyorlardı.

Bir yandan basamakları adımlıyor bir yandan da, arada bir dönüp şehre kuş bakışı bakmanın zevkini yaşıyorduk.

Camiler, Balıklıgöl (Halil-ür Rahman), Mevlidi Halil Küllyiesi, hanlar ve nice eski yapıların toplandığı merkez ve geri kalan tüm tepeleri saran iç içe geçmiş eski evlerin otantik görüntüsü gözlerimizin önündeydi.

Bir süre tırmandıktan sonra Balıklıgöl efsanesine konu olan ve Hz. İbrahim’in Urfa kalesinin burçlarına konulan mancınığın olduğu yerdeydim.

Bir süre de buradan şehri izledikten sonra dönüşe geçtiğim sırada Özge’yi otogara bırakmış olan Abdullah’ın geldiğini gördüm.

Nefeslenmek için hemen kalenin altında yer alan Büyük Mağara adındaki kahvehaneye girdik. Adı üstünde kahvehane mağaranın içine yapılmış ve tüm duvarlara otantik objeler serpilmişti. Bir süre muhabbet edip nefis melengiçleri mideye indirdikten sonra gezimize kaldığı yerden devam ettik.

Kahvehaneden dışarı çıkar çıkmaz bir yandan sığırcıkların gökleri yırtan çığlıkları, bir yandan da taklacı güvercinlerin şovlarıyla karşılaşıyorduk. Bir süre durup kuşları videoya çekerken, iki gündür duyup merak ettiğimiz “güm!” sesine tekrar şahit olup Abdullah’a ne olduğunu sordum. Güvercinlerin yere konmalarını engellemek ve böylece uçmaya devam etmelerini sağlamak için sahiplerinin bezden yaptıkları ve yere vurunca ses çıkartan bir alet olduğunu söyledi.

Bir süre sonra, Urfa’ya geldiğim günden bu yana çok merak ettiğim eski evlerin bulunduğu tepelerden birindeydik.

Dar sokaklar ve birbirleri içine geçmiş gibi görünen taş evlerin dış duvarları oldukça farklı ve güzel görünüyordu.

Bir ara Abdullah evlerden birinin kapısının üstünde bulunan Kâbe resmi ve Allah-Muhammed yazılarını gösterip, bunları hacca gidenlerin yaptırdığını, böylece eskiden şehre gelen “tanrı misafirlerinin” bu evde yaşayanların varlıklı olduğunu fark edip yardım için bu evlerin kapılarını çaldıklarını söyledi.

Muhtemelen kiliseden çevrilmiş olan Sultanbey caminin minaresi oldukça ilginç görünüyordu.

Abdullah’ın rehberliğinde sokağın bağlandığı hanların içinde dolaştıktan sonra arabanın bulunduğu yere doğru ilerlerken Şanlıurfa merkezin gece halinin çok güzel olduğunu fark ediyordum.

Abdullah az önce sokaklarda gezdiğimiz ve haliyle dış duvarlarını gördüğümüz evlerin aslında avlulara açıldığını ve büyük çoğunluğunun eski olsa da çok güzel olduklarından bahsedip bizi, ismi biraz ilginç gelse de, Eyyübiye Belediyesi Yerel Yönetim Konağı’na götürdü.

Konağın avlusu oldukça masalımsı görünüyordu.

Abdullah konak hakkında bilgi verirken, biz de merdivenlerden çıkıp hem avlunun yukarıdan nasıl göründüğüne, hem de yukarıdan dışarının nasıl göründüğüne bakıyorduk.

Bu arada duvarlara vuran merdiven demirlerinin gölgesi çok güzel görünüyordu.

Konaktan çıktıktan sonra park yerine doğru ilerlerken, oldukça havalı görünen ve altında mağara bulunan eski bir konağın büyütülerek otele çevrildiği El Ruha Otel’deydik. Abdullah Urfa’daki herkesi tanıdığı için selam verip içeri daldık ve doğrudan otelin içindeki serin mağaraya geçip incelemeye başladık. Oldukça ilginçti doğrusu.

Otelden sonra arabaya atlayıp son durağımız olan Köz Mangal’a gittik ve “tam benim kalemim” dediğim, ağızda biten acı biberiyle Urfa usulü lahmacunları afiyetle hüplettik.

Lahmacunun ardından Urfa gibi muhafazakâr bir şehir için ismi oldukça enteresan görünen ve daha 3 gün önce Urfa ili tarafından tescillenen şıllık tatlısından sipariş ettik. Kaymak, fındık ve fıstığın krepe sarıldığı ve üstüne şerbet dökülerek hazırlanan tatlı, hafif ve lezizdi doğrusu ama nedense bir türlü Urfa’yla eşleştiremiyordum. Çünkü doğu için fazla basit görünen, kolaya kaçılmış bir batı yiyeceği gibiydi.

Karnımızı da doyurduktan sonra “yolcu yolunda gerek” dedik, ultra misafirperver Abdullah’la vedalaştıktan sonra Havaş’la havalimanına gittik. 35 dakika rötar yediğimiz için Ankara’ya indiğimizde Güneşin uçağını kaçırmıştı. Bu yüzden gidip önce biletini boşa aldı ardından da bagajını teslim almak için bir süre bekledik. Son olarak yanlış Belko’ya binip Batıkent üzerinden AŞTi’ye oradan da taksiyle eve geçtik. Yatağa girdiğimde saat 2.15’i gösteriyordu. Ama olsun kış kaçamağımızın lezzeti her şeyin üstünden geliyordu.

Nice güzel gezilere…

Video Anı;

Şanlıurfa gezisi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim anı olsun…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Şehir Notu: Şanlıurfa, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 44. il oldu. Bundan önceki 43; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yalova.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2

18 Kasım 2017, Cumartesi

Sabah 10 gibi kalkıp 11’de kahvaltı için merkeze doğru yürürken hava sıcaklığı 22-23 derecelerde ve oldukça güzeldi.

Köprübaşı Kahvaltı Salonuna vardığımızda Afşin garsona el işaretiyle, “donat masayı” dedi. “Vay be helal olsun!” dedim. Güldü. Kısa bir süre sonra gerçekten de masa donatıldı.

Gelenlerden en orijinalleri “reçelli yumurta” dedikleri ve annemin biz küçükken domates salçasıyla yaptığı, acı kırmızı biberli sahanda yumurta, ballı yoğurt kaymağı, kokusuz leziz beyaz tereyağı, tam kıvamında çay ve taze taze servis edilen sıcacık lavaştı.

Bir sonraki gün kahvaltıda da ekmek üstüne sürüp yiyeceğim Urfa usulü kırmızı biber tam benim kalemimdi. Özellikle Mersin ve Adana’da daha önce deneyimlediğim ve girişinden çıkışına kadar tüm bölgeleri cayır cayır yakan biberlerden oldukça farklı olan ve tam anlamıyla “acısı ağızda biten” Urfa biberi nefis ötesiydi. O yüzden de her şeye yakışıyordu.

Dün Altın Kupa’da olduğu gibi bıçağın servis edilmemesi ve sadece kaşık ve çatılın getirilmiş olması ilginçti.

Nefis kahvaltının ardından hanlar bölgesine doğru yürümeye başladık.

Cumartesi olduğundan mıdır bilinmez ama hanlar tıklım tıklımdı. İnsanlar alışveriş yapıyor ya da dolaşıyorlardı.

Bizimkiler Gümrükhan’da bir masaya yerleşirken biz de Özgeyle araba gelene kadar etrafta keşfe çıkmıştık.

Saat 13.30’da Müslüm Beyin arabasına atlayıp Harran’a doğru ilerlemeye başladık. Dönem bitmek üzere olduğu için yolda, tek tük istiflenmiş pamuk balyaları ya da pamuk taşıyan araçlar görüyorduk. Birkaç kere, arabalardan ya da istiflenirken dökülüp yol kenarındaki çalılara takılmış pamukları toplayan insanlar gördük. Müslüm Bey, “bu yıl kilosunu 3 liradan aldı devlet, toplayıp satıyorlar” dedi. Aklıma küçükken gittiğimiz K. Esat pazarı dağıldıktan sonra atılmış meyve ve sebzeleri seçen gariban insanlar gelmişti.

Yolculuğun en sevdiğim yanı, bilen birinden bölgeyle alakalı bilgiye doğrudan ulaşmaktı. O yüzden bir yandan Müslüm Bey’in anlattıklarını dikkatle dinliyor, bir yandan da merak ettiklerimi soruyordum. Birkaç kez Suriye’den atılan bombanın isabet ettiği Akçakale, gitmekte olduğumuz Harran’a 20 km uzaklıktaydı.

Akçakale’nin Türkiyeli Arap nüfusuna sahip olduğunu, ayrıca Urfa’da ve özellikle sınır bölgelerinde yoğun Arap nüfusu yaşadığını ilk kez öğreniyordum. Yolculuk sırasında gördüğümüz insanların giysi tarzlarının ırklarını işaret ettiğini öğrenmek te ilginçti.

Daha önce sadece Sarp sınır kapısını gören biri olarak, Suriye sınırını görmek istiyordum ama yolu uzatmamak adına ses çıkarmıyordum. Muhabbetimiz sırasında bir ara Müslüm Bey, “eyvah dönüşü kaçırdım!” dedi. Mecbur sınıra gidecektik!

Kısa bir süre sonra mülteci kampının yanından geçtik. Oldukça sakin görünüyordu. Müslüm Bey, “eskiden çok yoğundu ama bu aralar sakin” dedi.

Akçakale’nin içinden geçtikten sonra eski sınır kapısına ulaştık. Suriye’deki savaşla birlikte sınırdaki teller ve yapılar güçlendirilmişti. Müslüm Bey sınırın arkasındaki Tell Abyad’ı gösterip orada akrabalarının yaşadığından, 10-11 kez oraya gittiğinden ve yaşadıklarından bahsetti.

Arap, Kürt, Ermeni ve Türkmenlerden oluşan 200 bin kişinin yaşadığı Suriye şehri 2012’den bu yana Özgür Suriye Ordusu, El Kaide ile bağlantısı olan El Nusra, İŞİD, YPG ve YPG ile Özgür Suriye Ordusu bileşenlerinden olan Burkan el-Fırat arasında el değiştirmiş ve çokça çatışma yaşanmış.

Bir ara Özge ile Güneşin sınırın dibinden geçen tren hattına doğru yürüdüler. O sırada “uzaklaş!” diye bir ses duyduk. Kuledeki nöbetçi asker aşağıya inmiş geri çekilmeleri için uyarıyordu. El işaretleriyle, özür dileyip geri çekildiler.

Akşam sınıra gittiğimizi öğrenen Afşin, “2-3 yıl önce orada yaşanan insan kalabalığını gördükten sonra bugünlerdeki sakin hali gerçekten garip geliyor” dedi.

Arabaya atlayıp yönümüzü Harran’a çevirdik. Sümercede ve Akatçada “seyahat” veya “kervan” anlamına gelen “haran-u” sözcüğünden adını alan Harran Ören Yeri’nin kapılarından birinden arabayla geçer geçmez yanımıza bir Renault Toros geldi ve bize bir broşür uzatarak, “gezmeye geldiyseniz bizi takip edin, hem çevreyi gezdirelim hem de Harran Kültür Evi’nde ağırlayalım” dedi. Biz de onay verip peşlerine takıldık. Güneşin bunun bir pazarlama taktiği olduğunu ve her kapıda birilerinin misafirler için beklediğini anlattı.

Arabayı park ettikten sonra ören yerinde dolaşmaya başladık. Bize broşür uzatan arkadaş bizi Harran kalesine götürdü ve tarihini anlattı. Giriş yasak olduğu için uzaktan bakınıp yürümeye devam ettik.

Akdeniz ile Dicle Nehri civarındaki ovalar arasındaki konumu nedeniyle ticaret merkezi olma özelliği kazanan ve ay tanrıçasına adanan Harran’ın simgesi olan kubbe/kümbet evleri oldukça enteresan görünüyordu. Renk tonları göz alıcıydı.

Rehberimiz, günümüzde sadece depo ya da ahır olarak kullanılan kümbet evlerin sadece bir tane ustası kaldığını ama onun da yaşlandığı için artık bu işleri yapamadığını söyledi.

Kubbelerin arasında dolaşan ve yaklaştığımızı görünce kaçamayıp orada kalan keçi oldukça sevimli görünüyordu.

Dünyanın ilk bilim merkezlerinden (Atina, Mardin, Şanlıurfa gibi) biri olan Harran’da Dünyanın ilk üniversitesinin kalıntıları da bulunuyor. Günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış olan en önemli yapı, üniversitenin gezegen ve yıldız hareketlerinin gözlemek için kullandığı rasat kulesi.

Turumuzun ardından turizm için otantik bir şekilde döşenmiş olan Harran Kültür Evi’ni dolaşmaya başladık. Yapıların tavanlarına ve kubbelerine hayran biri olarak içeriye girer girmez kafamı yukarı çevirdiğimde nefis bir görüntüyle karşılaştım!

Gezimizin sonunda arabaya atladık ve seyir tepesinden kümbet evler ve üniversite kalıntılarına bakındıktan sonra yönümüzü bir başka ören yeri olan Şuayip Şehrine çevirdik. Fakat bir süre sonra havanın kararacağını fark edip Urfa’ya dönmeye karar verdik.

Saat 17 civarlarında İbrahim oğlu İshak’ın soyundan gelen, hastalık ve sıkıntılara karşı sabır konusunda örnek gösterilen bir peygamber olan Hz. Eyüp’ün sabır mekanındaydık.

Varlıklı biri olan ama çocuklarını ve servetini kaybettikten sonra vücudunda yara ve çıbanlar çıkan Hz. Eyüp, 10 yıl boyunca bu mağarada sabrettiği için Allah tarafından mükafatlandırılır ve ayağını vurduğu yerden çıkan suyla tüm hastalıklarından kurtulur. Bahsi geçen kuyu da sabır mekanının tam karşısında yer alıyordu.

Günün son mekanı midelerimizi şenlendirmek için Müslüm Beyin önerisiyle Ciğerci Ali Usta’ydı.

Salaş mekanda bizler nefis dürüm ciğerleri mideye indirirken, Müslüm Beyin yediği yüreğe özenip eve götüreceğimiz pakete bir de yürek eklettirdik.

Dönüş yolunda perşembe akşamından beri hayalini kurduğum billuriyeyi tatmak için Miroğlu’ndaydık. Birazcık daha az şekerli olsa, nefis ötesi diyeceğim, tel kadayıfa sarılmış tüm ve parça antepfıstıklarından yapılmış olan yeşil tatlı nefisti!

Akşam 19 civarlarında evdeydik. Afşin ve Ebu Burak’ın doğum gününü kutlayarak, hanlardaki dükkanlardan birinden aldıkları teflerle melodi tutarak, 23 Nisanda uçurtma şenliklerine gitme planlarına başladığımız Mardin’i özellikle görsel olarak resmeden, Mardin’in Sesleri belgeselini ve etnik müzik kliplerini izleyerek ve bol bol laklak ederek günü tamamladık.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1

Deplasman için gittiğim ve bayıldığın Gaziantep’ten sonra, denk geldikçe Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu gezmeye karar vermiştim. Eylülün ilk günlerinde, gezme planları için yaratılmış olan, Güneşin’le konu hakkında muhabbet ederken, tarih belirlemesek de, ilk olarak Mardin-Urfa gezisi yapmaya karar verdik.

Bu konuşmadan birkaç hafta sonra Özge’nin kasımın ortasında iş için Urfa’ya gideceğini söylemesi planda katalizör etkisi yaptı ve 2 gece 3 günlük Urfa gezisine start verdik. 17 Kasım Cuma sabahı gidiş (39,99 TL) ve 19 Kasım pazar gecesi dönüş (27,99 TL + 3750 Mil) şeklinde, gayet uygun rakamlara, THY’den biletleri aldım ve heyecanla günleri saymaya başladım.

Perşembe akşamı Güneşin kötü haberi verdi. Göbeklitepe ören yeri ziyarete kapalıydı, bu yüzden de ancak müzedeki  replikasıyla idare edecektik. Daha gitmeden, bir kere daha Urfa’ya gitmek için bahanemiz oluşmuştu!

Gecenin ilerleyen saatlerinde Güneş, “bunu not edelim dursun” notuyla birlikte bir konum gönderdi. “Neresi burası?” soruma cevaben ekranıma düşen fotoğrafı görünce, sabah uçağını beklemeden koşmaya başlamak aklımdan geçmedi değil! Antepfıstığı manyağı olarak, tatlı kariyerime ilk kez eklemekten gurur duyacağım “yeşil tatlı”nın adı billuriyeydi…

17 Kasım 2017, Cuma

Cuma sabahı 5.55’te uyanıp ufak bir hazırlığın ardından 6.20’de Kızılay’dan Belko’ya bindim ve Esenboğa’ya ulaşıp yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra uçağa geçtim.

Uçakta ilk dikkatimi çeken şey kesin bir şekilde yapılan, “kalkış ve inişlerde telefonunuzu kapatın!” uyarısının, “telefonlarınızı uçuş modunda kullanabilirsiniz” olarak değiştirilmiş olmasıydı. Benim gibi kuş bakışı fotoğraf ve videoları seven biriyseniz bu oldukça önemli bir gelişmeydi.

Hava bulutsuz olduğu için kuş bakışı seyir zevkim oldukça yüksekti. Erciyes dağının ihtişamına tanıklık etmek yolculuğun en güzel anlarından biriydi.

Adıyaman’ın üstünden geçerken görmeye başladığım ve Şanlıurfa’ya kadar görmeye devam ettiğim, Avrupa’nın ve Türkiye’nin en büyük barajı olan Atatürk Barajı ise bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Hem devasa oluşu, hem de suyu sınırlayan tepelerin eteklerine kadar yükselen baraj suları oldukça enteresan ve ihtişamlı bir görüntü sergiliyordu.

Tıpkı Madeira, Gaziantep ve Samsun’daki gibi uçaktan yürüyerek ulaştığım Şanlıurfa GAP Havaalanının tıpkı Antep’teki gibi 2 tane konveyörü vardı ve oldukça sevimliydi.

Bagajı olmadığı için merkeze ulaşmak için doğrudan HAVAŞ’taki yerimi aldım. Yaklaşık 45 dakika sonra merkezde inip, Özge ve Güneşin’in bulunduğu 2,6 km uzaklıktaki Hilton’a doğru yürümeye başladığımda 22 derecelik hava sıcaklığının tadını çıkarıyordum. (Akşam Şanlıurfa’da yaşayan Deniz ve Afşin’den Urfa’da yazın 50-55 derecenin görüldüğünü, bir sonraki gün ise Müslüm Beyden kışın, en soğuk eksi 1-2 derece görüldüğünü öğrenecektim!)

Yolculuğum sırasında büyük çoğunluğu orta yaş üstü şalvarlı ve renk renk poşuları olan erkekler ya da oldukça otantik giysili kadınlar görmek farklı bir coğrafyada olduğumu ispatlıyordu. (Sonraki gün Afşin, erkeklerin taktıkları poşuların renkleri ve tarzlarının, onların ırklarına ya da nereli olduklarını işaret ettiği bilgisini verdi.)

Doğunun ülkenin geri kalanına göre daha farklı ve kendine has bir havası vardı ve bu da gezmek için bu bölgenin cazibesini arttırıyordu. (Sonraki günlerde Musa Bey ve Abdullah’tan Şanlıurfa’da ve ülkenin güney sınırlarında yoğun bir Türkiyeli Arap nüfusu olduğunu, Şanlıurfa’da ise Arap, Türkmen ve Kürt nüfusunun bulunduğunu öğrenecektim.)

Maps’ten açtığım yürüyüş takip ederken haritaya göre az sonra yeşil bir alanın ortasından geçeceğimi fark ettim. Bir süre sonra burasının Bediüzzaman mezarlığı olduğunu ve ortasından bir yol geçtiğini anladım. Çoğu mezar taşının yakınlarda ölenlere ait olmasına rağmen hem kremsi rengi, hem de ince uzun ve ovalimsi eski Osmanlı mezar taşlarına benziyor olması ilgi çekiciydi. Mezarlıktaki bir ilginçlik de mezar taşlarının altında yer alan simgelerdi. Örneğin kişi araba kazasında öldüyse mezar taşının altında araba logosu ya da öldürüldüyse silah logosu yer alıyordu.

Hilton’a vardığımda saat 11’e geliyordu. Özge ve Güneşin’le buluştum, odaya çantayı attım ve onların 1’e kadar işleri olduğunu öğrenip hazırlandım ve gelirken gördüğüm mezarlığın girişindeki eski görünümlü camiye doğru yürümeye başladım.

1967’de inşa edilmiş olan Nebiefendi Caminin hem dışı hem de içi olabildiğince sadeydi.

Camiden sonra gelirken mapste gördüğüm Tarihi Hızmalı Köprüsü’ne doğru yürüdüm. Vardığımda Terminatör 2’deki şehrin içinden geçen derin su kanallarını anımsatan bir görüntüyle karşı karşıyaydım ve tarih denilen köprü ya replika olduğundan ya da başka bir sebepten ötürü gözüme hiç de “tarihi” gibi gelmemişti.

Hotele dönüp öğle yemeği yedikten sonra çantaları lobiye bıraktık ve hemen karşıdaki Şanlıurfa Müzesi’ne doğru heyecanla yürümeye başladık. Çünkü Urfaya gelme sebeplerimizden olan Göbeklitepe kapalıydı ama en azından en ünlü tapınaklarından birinin replikası ve bulunan eserler müzede sergileniyordu.

1969 yılında ziyarete açılmış olan ve 2015’te yeni binasına taşınmış olan Şanlıurfa Müzesinde, Şanlıurfa’nın etrafındaki Höyüklerden, Harran’dan, baraj inşaatları sırasında yapılan kurtarma kazılarından ve Göbeklitepe’den elde edilen oldukça uzun bir periyoda yayılmış olan oldukça ilgi çekici materyaller sergileniyor.

Müzenin en özel materyallerinden birisi, orijinal insan boyutlarında olup günümüze kadar bozulmadan gelen en eski insan heykeli olan Balıklıgöl heykeliydi. Milattan önce 9.500’lü yıllara ait olan heykel, 1995’te belediye ekiplerinin altyapı çalışması sırasında 4 parça halinde bulunmuş.

Derin ve yuvarlak göz yuvalarında obsidyen/volkan camı taşları bulunan heykelin burnu zaman içerisinde deforme olmuş. Ağzının betimlenmemesinin ise araştırmacılarca dini figür şeklinde yorumlanmaktaymış.

Tarım devriminin topluluklara bol ve güvenli besin kaynağı ve zaman sağlamasının ardından anıtsal mimari ve zengin sembolik anlatımın geliştiği düşünülse de, Göbeklitepe’deki kült yapıların bilim dünyasınca oldukça basit standartlarda yorumladığı avcı-toplayıcı toplulukların zamanından olması tarihin yeniden yorumlanması gerektiğini ortaya çıkartıyor.

Kazı başkanı Klaus Schmidt ve ekibi, tonlarca ağırlıktaki dikilitaşları kayalardan kesip çıkarmak, işlemek, yarım kilometreye yakın bir mesafeyi kat ederek Göbekli Tepe’ye getirmek ve yapıları inşa etmek için en az 500 kişinin çalışmış olması gerektiğini düşünüyorlar. Bu insanların yiyeceklerinin sağlanması, özellikle hayvan kabartmalarında ister istemez dikkat çeken ustalığın/sanatın gelişmiş olması, Bilim dünyasının avcı-toplayıcı grupların küçük birimler olduğunu, her gün besin sağlamak için uğraşmak zorunda kaldıklarını ve sadece o günü kurtarabildiklerini düşüncesini çürütüyor.

10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizildiği, araları taş duvarla örtülmüş ve merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaşın karşılıklı olarak yerleştirildiği D Tapınağının birebir replikası oldukça haşmetli görünüyor. Tapınağı içinde dolaşabilmek ise müzenin çekiciliğini arttırıyor.

T biçimdeki dikilitaşların üzerlerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiş. Söz konusu motiflerin yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmış olması, bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmesini sağlıyor.

Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motifler.

Daha önce şahit olmadığım bir döneme ait olan heykel, çizim ve materyalleri incelemek oldukça büyüleyiciydi.

Müzede Göbeklitepe’den çıkartılmış birçok hayvan heykeli ve çeşitli taş işlemeler/çizimler sergileniyor.

Bunların en ilgi çekenlerinden biri, doğumun anlatıldığı heykel,

diğeri ise yine doğumun anlatıldığı işleme/çizim.

Müzenin en büyük eksikliği, aslında birçok müzede olduğu gibi, materyallere ait başlıkların anlamsızlığı ya da basitliği ile ait olduğu yılların belirtilmemiş olmamasıydı. Örneğin doğumla ilgili heykel ve işlemeyi güvenlik görevlisi bir arkadaşın şans eseri bize yanaşıp anlatmasıyla öğrendik.

Müzede ilgimi en çok çeken diğer materyallerden biri oyuncak arabalar,

diğeri Zafer Tanrıçası heykeli,

ve kabartma insan başı steliydi.

Büyülenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra biraz oturmak ve kahve içmek için Gümrükhan’a doğru yürümeye başladık.

Yolumuzun solunda kalan mağaralar oldukça ilginç görünüyordu. Güneşin birkaç yıl öncesine kadar mağaraların üstünde gecekonduların olduğunu ve mağaraları depo gibi farklı amaçlarla kullandıklarını anlattı.

Sora sora, sonraki günler daha ayrıntılı bir şekilde gezeceğimiz, labirent vari hanların içerisinden geçip avluya ulaştığımızda çoğu yerli turist olmak üzere bir sürü insan bir şeyler içiyor, yiyor ve muhabbet ediyordu. Biz de bir masaya kurulup daha önce Antep’te içtiğim ve bayıldığım melengiç kahvesi ve dolaşırken düşündüğümün aksine kebaptan çok tabelasını gördüğüm için ciğer sipariş ettik. Bir sonraki gün daha iyisini yiyeceğimden habersiz olarak, ciğeri ve kahveyi büyük bir zevkle mideye indirirken bol bol muhabbet ettik.

Birkaç saat sonra toplanıp geldiğimiz yoldan Hilton’a doğru yürürken Balıklıgöl’de bir süre durduk. İlk kez gördüğüm Balıklıgöl’ün gece hali çok güzel görünüyordu. Daha önce buraya gelmiş olan Özge, “gecesi daha büyüleyiciymiş” diyordu ki, Pazar günü gündüz halini gördükten sonra ben de aynısını düşünecektim.

Otelden bavullarımızı aldık ve taksiye atlayıp Güneşin’in arkadaşları Deniz ve Afşin’in evine geçtik.

Sıcacık tanışma ve muhabbet faslından sonra hazırlanıp gittiğimiz Altın Kupa’nın Urfa’da yer alan tek meyhane olduğunu öğrenince, Yeni Rakı’nın 1937 Şehir Kadehleri serisinde neden Urfa’nın olmadığını anlıyordum. Meyhanede, ağızda biten acısıyla tam benim kalemim olan biberlerle yapılmış yoğurtlu atom, güvençte kaşarlı mantar, baharatlı zeytin ve oldukça ince doğranmış çıtır patates kızartması nefisti.

İlerleyen saatlerinde yan masadan şalgam suyuna batırılmış havuç ve marul gönderilmesi de gecenin hoş sürprizlerden biriydi.

Bol kahkahalı muhabbetin ardından eve dönmek için dışarı çıktığımızda önce bir süre yürümeye karar verişimiz ama ardından hava soğuk olduğu için taksi arayışımız görülmeye değerdi.

Urfa’daki ilk günümüz gayet lezizdi…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

 

Gordion Müzesi Tümülüs ve Ören Yeri

Birkaç yıl önce, “müzelere gitmek için bizi gaza getirir” diyerek müzekart almış ama 2-3 yer dışında neredeyse hiçbir yere gitmemiştik. Fakat Kapadokya’ya gidince aldığımız müzekartla bu misyonumuza ulaşmak adına önemli işlere imzamızı atmaya devam ediyoruz. 🙂

Kapadokya, Olimpos Ören Yeri ve Efes’ten sonraki durağımız Ankara’ya 96 km uzaklıktaki, İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion’du. Bahtiyar, Nilüfer ve Zeynep’le yaptığımız Pazar kahvaltısının ardından Güneşin, Burçak, Nuri ve Özge’yle birlikte yönümüzü Gordion’a çevirdik.

Coğrafi konumu ve Sakarya Irmağının suladığı bereketli topraklarda kurulan Gordion’a girerken ilk ilgimizi çeken şey Frig soyluları ve ileri gelenlerinin mezarlarının yer aldığı Tümülüsler (yığma mezar tepeleri) oldu. Bozkırın yüzeyinde yer alan irili ufaklı tepelikler şeklindeki tümülüsler oldukça özel bir yerde olduğunuzu ispatlıyor.

Tarla ve Tümülüslerin arasından geçtikten sonra 2000 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülünde finale kalan müzeye girdik.

Eski Tunç Devri eserleri, Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri, Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı, M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler ve Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmakta.

Gördüğümüz ilginç eserleri birbirimize göstererek, haklarında fikirler yürüterek ve “Midas’ın eşek kulakları” hikayesi hakkında konuşarak müzeyi gezdikten sonra hemen karşıda yer alan ünlü Midas Tümülüsüne doğru yürüdük.

Müzede benim en çok ilgimi, her zamanki gibi, çanak, çömlekler ya da objelerin üzerlerindeki motifler çekti.

300 metre çapında ve 50 metre yüksekliğindeki tümülüsün açılmasında Zonguldak maden işçileri çalışmış ve 80 metrelik bir tünel açmışlar.

Anadolu’da antik dünyaya ait ikinci büyük Tümülüs olan, 3750 yıllık ardıç tomruklarla desteklenen, çam ağacından yapılmış ahşap mezar odası milattan önce 8. yy da yapılmış.

Heybetli ardıç tomruklar ve muntazam bir şekilde yapılmış ahşap oda, hele bir de binlerce yıllık olduğu düşünülünce, çok göz kamaştırıcı görünüyordu.

Mezar odasında bulunan Kralın kemikleri ve odada yer alan materyallerin bazıları 1997’de Avrupa Yılın Müzesi Ödülünü kazanan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yazıyı hazırlarken gördüğüm 2013’teki bir haberde Kazı Direktör Yardımcısı Dr. Ayşe Gürsan Salzmann, Midas tümülüsünde yapılan çalışmaların ışığında tümülüsün kral Midas’tan 100 yıl önce yapıldığı ve ondan önceki başka bir krala ait olduğunun anlaşıldığı fakat ‘Midas tümülüsü’ diye bilindiği için ismini değiştirmediklerini ifade etmiş. Ayrıca Gordion’un ikinci giriş kapısını bulmayı umduklarını söylenen Salzmann, Tümülüsler tarla olarak kullanıldığı için tarihin yok edildiğini söylemiş. Ben de dönüş yolunda tümüsülerin neredeyse orta hizalarına kadar hasat edilmiş ekinler görünce şaşırmıştım.

2015’teki bir haberde de, Gordion Antik Kenti Kazı Yöneticisi ve Amerikan Pensilvanya Üniversitesi’nden antropolog Prof. Dr. Charles Brian Rose, Beyceğiz Mahallesi’nde Frig krallarından birisine ait dünyanın bilinen ikinci ahşap mezarının tespit edildiğini, yeni tespit edilen 21 tümülüsle toplam sayının 124’e yükseldiğini, 3 höyük ve bir de yeni kalenin tescillendiğini dile getirmiş.

Mezardan çıktıktan sonra arabaya atlayıp 2 km uzaklıktaki şehir kalıntıları görmeye gittik. Tabelalar yerine maps’in yönlendirmesini takip edince ana yürüyüş yolunun tam tersinde olduğumuzu fark ettik. Çünkü kalıntıları çevreleyen tepede yürürken gördüğümüz bilgilendirme tabela numaraları biz yürüdükçe küçülüyordu.

Gezimizin en eğlenceli bölümü de burasıydı. Çünkü bir yandan tabelada yazanları anlamaya, bir yandan netten araştırma yapıp Frigler hakkında ya da ondan önce ve sonra gelen medeniyetler hakkında bilgi bulup, bildiklerimizi ortaya dökmeye ve yorumlamaya çalışıyorduk. Haliyle ful geyik muhabbet yüzünden bol bol gülüp eğleniyorduk.

Dönüşe geçtiğimizde, yaşadığımız coğrafyada yüzlerce yıllık medeniyetlerin birer birer hükümdar olduğunu, akabinde de yok olup gittiklerini fark edince, ölümsüzmüşçesine davranan, “dünyaları” yönetme hayalleri kuran insanların aslında çöldeki bir kum tanesi kadar yaşadıklarını düşünüyordum.

Gordion hakkında;

Gordion (ya da Gordiyon), tarihte Frigya’nın (Phrygia) başkenti. Sakarya nehri ile Porsuk Çayı’nın birleştiği noktanın tam yukarısında bulunan höyük.

Gordion’un kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. Höyükte, Gordion adını zikreden kitabeye benzer hiçbir açık delil bulunamamıştır. Buna rağmen bu höyüğün eski Gordion olarak belirtilmesi doğru kabul edilmektedir. Bir rivayete göre ilk Frig Kralı Gordios, krallığa çıkışı sırasında sabanını, boyunduruğuna bir kördüğüm atarak bağlamıştır. Şehrin, Gordion adını, krala izafeten aldığı sanılmaktadır. Fakat o zamana ait Doğu belgelerinde bu kralın adından hiç bahsedilmemektedir.

Yapılan kazılar Gordion’daki yerleşmenin, Friglerin buraya gelişlerinden önce olduğunu göstermektedir. Frig devri höyüğünün altında eski bronz çağına ait daha küçük bir höyük bulunmaktadır. Eski bronz çağından Frig şehri tabakasına kadar birbiri üstüne gelen ve birbirlerini takib eden bu yerleşmelere ait on sekiz tabaka çıkarılmıştır. Bu tabakalarda Hitit devrinin bütün safhaları temsil edilmektedir.

Friglerin geliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Trakya’dan ve Balkan Yarımadasından buraya geldikleri farz edilir. Bu düşünce Friglerin çanak, çömlek stillerinin Makedonyalılarınkine benzemesinden ileri gelmektedir. Frigler MÖ 9. yüzyıl ortalarında veya daha önceki yıllarda, buraya gelip yerleşmişlerdi. Muhtemelen burası Orta ve Batı Anadolu’ya sınırları uzanan bir devletin başşehri olmuştur. Krallık, asurlulara yenilmesine rağmen istilaya uğramamış, fakat MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Kimmerler, Lidyalılarla savaşmak için buradan geçmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Gordion dahil, bütün Anadolu Pers İmparatorluğuna dahil olmuştur. Bu devirde de Gordion, Kral Yolu üzerinde önemli bir yer, pazar şehri, konaklama yeri olarak önemini korumuştur. Şehir. MÖ 333’te Pers boyunduruğundan kurtulmuştur. Çeşitli mücadelelerin geçtiği bu bölgede MÖ 200 yıllarından sonraya ait olabilecek bir şey bulunamamıştır. Bundan sonra Gordion önemini kaybetmiş ve terk edilmiş gibi bir hale gelmiştir.

Gordion’un güneydoğusunda yer alan tarihi kapısı, sur içinde yer alan sarayları ve Frig kral ailesi üyeleri ile zenginler ve soylular için yapılmış 80 kadar yığma mezar tepeleri şehrin en önemli özelliklerini yansıtmaktadır. (tr.wikipedia)

* * *

Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir.

Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur.

Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir.

Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur.

Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır. (youtube, Gordion Belgeseli)

Gordion Belgeseli

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3

2 Eylül 2017, Cumartesi (Sisam Adası)

Sabah ilk iş olarak arka sokakta yer alan pastaneden, beklediğimden çok fazla yağlı olduğundan yiyemediğimiz, sade ve çikolatalı kruvasan alıp eve döndüm. Kahvaltıyı güzel güzel midelerimizi indirdikten sonra hazırlanıp Kokkori’nin yakınlarındaki Tsambou plajına doğru yola koyulduk.

Kumsal yolundan 16 kilometreyi yaklaşık 25 dakikada aldıktan sonra büyük çakıllı plajdaydık.

6 Euro’ya 2 şezlong kiraladık ve önce döküldük sonra hazırlandık ve adanın kuzeyinde ilk kez durgun bir denize kendimizi bıraktık. Orta derece soğukluktaki denizde bir süre yüzüp balıkları kestikten sonra şezlonglara dönüp deniz tatili klasiklerimizi tekrarladık.

Saat 13 gibi hazırlanıp öğle yemeği için 5 km uzağımızdaki tepede bulunan Vourliotes’e doğru sürmeye başladık. Günlük 19,90 TL ödeyerek internet kullandığım için tatilimiz boyunca maps.google’ın navigasyonunu kullandık. Ufak tefek şeyler hariç normalde herhangi bir sorun yaşamadığımız için, köye doğru tırmanan normal yol yerine hemen altındaki daha dar ve bozuk yolu önerdiğinde “bir bildiği vardır” diyerek sözünü dinledik.

Fakat kısa bir süre sonra oldukça daralan yolları arşınlayarak evlerin arasından geçmeye başlayınca şüphelenmeye başladık. Derken sola doğru tırmanan keskin virajlı beton yola doğru döndüğümüz an, otomatik vites geçişlerinde yığıldığı için bir türlü ısınamadığımız, Suzuki marka kiralık arabamız patinaj yapmaya başladı. Özge arabayı durdurup biraz geri gelip tekrar çıkmayı denedi ama nafile.

Pes edip geri dönmek adına Özge’ye yardım etmek için arabadan indiğimde, arkadaki 50 santimlik boşluktan sonra arabanın aşağıya düşebileceğini fark ettim. Özge’nin birkaç kere usulca sağ-ileri, sol-geri yapması gerekiyordu. Fakat sorun; arabanın ileriye gitmeden önce bir süre arkaya doğru gelmesiydi! Bir iki denemeden sonra faka bastığımızı anladık. Özge arabayı durdurup derin bir nefes aldı ve tam tekrar denemek üzereyken karşıdan motosikletiyle gelen 30’larında bir adam motordan inip adeta koşarak yanımıza geldi. Yukarıda hiçbir şey olmadığını, nereye gittiğimizi sordu. Köyün adını söyleyince “geri dönmelisiniz” dedi ve “Arnavut” olduğunu söyledi. Biz de tam “Türkiye’den geliyoruz” demek üzereyken “anladım” dedi ve güldü. Ardından bana dönüp “Abi push!” dedi. Arabanın arkasına geçtik ve Özge gaza basınca arabayı itekledik. Birkaç denemeden sonra mutlu sona ulaşmıştık.

Yardım meleği gibi imdadımıza yetişen Arnavut, beni takip edin diyerek motoruna atladı ve bizi ana yola çıkardıktan sonra el sallayarak uğurladı. Adada ikinci kez insanlığa olan inancımız artıyordu!

Kısa bir süre sonra Vourliotes köyündeydik. Dağın eteklerinde yer alan köyün deniz manzarası nefisti.

Dar sokaklardan etrafa bakına bakına yürüyerek köyün merkezine ulaştık.

Eleni & Diamantis Yunan lokantasına oturup köfte, patates, boğma rakıya benzettiğim suma ve uzo sipariş ettik. Yemek öncesinde aperatif olarak, üzerine leziz bir zeytinyağının gezdirildiği, salatalık ve iri kuru fasulye geldi. Gayet lezzetliydi. Sumayı sert bulsam da köfte bayağı bayağı ev köftesi tadında ve çok güzeldi.

Yemekten sonra köyün sokaklarında bir süre daha dolaştık.

Özellikle merkezde özene bezene hazırlanmış merdiven sokaklar ve renkli kapılar çok güzel görünüyordu.

Ufak gezintimizin ardından arabaya atlayıp adanın, muhtemelen, en ünlü yeri olan Kokkari’ye gittik.

Sahil kenarındaki yolun neredeyse tamamı keyifli bir şekilde döşenmiş lokantalar ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu olan Kokkari, adada gittiğimiz yerler arasında en canlısıydı. Aynı zamanda en fazla genç turisti de burada görüyorduk.

Denize açılan dar sokaklar göz kamaştırıcı görünüyordu.

Kokkari’den sonra yine yakınlarda yer alan bir başka plaj; Lemonakia’daydık.

Alıştığımız üzere burası da çakıllı bir kumsala, berrak bir denize ve 6 Euro’ya 2 şezlonga sahipti.

Daha önce yazdığım şeylerin benzerlerini bu plajda da yaptıktan sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk.

Normal deniz tatillerimizde kahvaltı yaptıktan sonra bir plaja gidip birkaç kere yüzer, öğlene doğru patates kızartması – bira gibi yaramaz atıştırmalar yapıp ardından da birkaç kere daha denize girip akşama doğru eve geçer. Sonrasında da hazırlanıp akşam yemeğine giderdik. Fakat adada kendiliğinden bambaşka bir düzene ayak uydurduk. Sabah bir plaja gidip öğlene kadar orada takılıyor, öğle yemeği için bir başka yere ya da bir başka plaja gidip orada güneşi güçsüzleştirene kadar pinekliyor. Dönüş yolunda da gözümüze çarpan bir yerde akşam yemeğimizi yiyorduk.

Adadaki son tam günümüzde de değişen bir şey olmadı. Gelirken gözümüze çarpan bir başka deniz kenarı mekânı olan Kalypso’ya ulaştığımızda güneş irtifa kaybediyordu.

Kısa bir süre oturduktan sonra dayanamayıp tripodu kurdum ve güneşin batışını çekmeye başladım. Bir süre sonra hayatımda ilk kez güneşin denize battığına şahitlik ediyordum. Gerçekten nefisti!

Çupra, karides ve uzo sipariş edip pişti oynamaya başladık. Yemekler masaya gelirken oyunumuz da “beraberlik”le sonuçlanıyordu.

Denizden gelen hafif esintiyle mideye indirdiğimiz ızgara çupra, karides ve uzo olabildiğince leziz ve güzeldi.

Yemekten sonra eve ulaşıp arabayı park ettikten sonra Karlovasi’nin merkezine hiç gitmediğimize fark edip kendimize hayıflandık. İki sokak ilerimizde bulunan merkezdeki lokanta, bar ve kafelerde oturan insanları görünce hayıflanmalarımızı iki katına çıktı. Neden daha önce gelmemiştik ki!

Hayıflanmalarımız sakinleşmeye yüz tutunca, olabildiğince uzatarak eve doğru yürümeye başladık. Çok şirin yazlık evler, çiçeklerle bezenmiş bahçeler ve süslenmiş duvarlar gördükçe içimiz açılıyordu.

3 Eylül 2017, Pazar (Sisam Adası, Kuşadası)

Sabah 8.30’da kalkıp, dün aldığım ama beğenmediğimiz kuruvasanları telafi etmek adına, dün gece dolaşırken fark ettiğimiz daha cici pastanelerin yolunu tuttum.

Madem erken çıktım biraz gezineyim diyerek önce merkezde turladım. Kilisenin yanından geçerken pazar ayini olduğunu fark edip insanları rahatsız etmemek için girişten içeriye kısa bir bakış attım ve pastanelere devam ettim.

Gözüm dönmüş olacak ki eve geri döndüğümde elimde, sade, elmalı ve çikolatalı kuruvasan tutuyordum. Fakat ne yazık ki dünküler gibi bunların da fazla yağlı ve tatlıydı. Neyse ki diğer kahvaltılıklar güzeldi.

Samos’taki son kahvaltının ardından hazırlanıp ilk gün gittiğimiz Hippy’s’in bulunduğu Patomi plajına gittik. Dalgasız denizde yüzdük, güneşlendik, pinekledik ve 12 gibi toparlanıp evin yolunu tuttuk.

Plajdan eve doğru dönerken, bugüne kadar gördüğüm en güzel graffitilerden birinin yanından geçiyorduk. Arabadan indim ve yakından bakıp fotoğraf çektim. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Eve geçip bavulları topladık ve saat 1’de Mitch’e anahtarları teslim edip önerileri için çok teşekkür ettik. Arabaya atladık ve Karlovasi’ye veda edip tatile başladığımız; eski adı Vathi yeni adı Samos Town’a doğru sürmeye başladık.

Yolda bir benzinlikte durup depoyu doldurduğumuzda toplam 21 Euro’luk benzin harcadığımızı öğreniyorduk. (1lt benzin = 1,598 Euro.)

Arabayı görevliye teslim ettiğimizde güneş tepemizdeydi ve Samos Town adeta yanıyordu. Vapurun kalkmasına daha 3 saat olduğu için ve gelmişken en azından merkezi dolaşmak istediğimiz için derin bir nefes aldık ve önce aslan heykelli meydana ulaşıp kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra arka sokağa geçip bir banka oturduk ve evden çıkarken hazırladığımız şeyleri yedik.

Yemeğin ardından Samos Town’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Tüm adada olduğu gibi burada da dar sokaklar, önlerinde rengârenk açmış çiçekler olan evler ve merdiven sokaklar çok güzel görünüyorlardı.

Bir süre ilerledikten ve yükseldikten sonra güneşten ötürü yorularak dönüş yoluna geçtik.

Yeğenler Gülce, Zeynep ve Sümeye’ye ufak hediyeler aldıktan sonra yemek yediğimiz bankın karşısındaki dondurmacıda mola verdik.

Dondurma ile serinlemeye çalışarak bir süre idare ettikten sonra saat 15.00 civarında araba kiralama şirketine bıraktığımız bavullarımızı aldık ve hemen karşıdaki limana ulaştık. Haliyle aklımızdaki soru; geliş gibi dönüşün de bol beklemeli olup olmayacağıydı. Biz kuyrukta beklerken Yunanlı görevlilerin bazıları motorlarıyla, bazıları yürüyerek limana geliyorlardı.

Muhtemelen, kuyruğun sonu güneşte kaldığı için bir görevli S şeklinde bir düzen kurmak için kuyruğu ikiye bölüp, arka kısmı öne doğru ilerletti. Fakat tıpkı geldiğimizde bir görevlinin herkesi, yine muhtemelen güneşte beklemesinler diye, sık ve çoklu sıralar yaptırarak binanın içine aldığında olduğu gibi, bir sürü kişi, “bu Yunanlılar Türk’ü Türk’e düşman ederler ha!” kıvamında hafif gülerek ama kinayeli muhabbetler döndürüyorlardı. Hatta tam arkamızda duran 14-15 yaşlarındaki çocuğun, benzer bir gönderme yapan babasına, “baba öyle bir şey olursa, ben onlara ne yapacağımı biliyorum sen merak etme!” çıkışı da garipti doğrusu. Ama daha çocukken “ayıdan post, Yunandan dost olmaz”  sözü öğretilen insanların, hele bir de “düşman” ülkede paranoyak olmaması söz konusu bile olamazdı herhalde!

Pasaport kuyruğu beklediğimizden hızlı ilerliyordu. Bu yüzden kontrolden geçip freeshoptan birkaç şey alıp, görevliye sorarak belirlediğimiz, vapurun gölgede kalacak tarafına oturduk.

Tam planlandığı gibi 17’de kalkıp 18.30’da Kuşadası’na ulaştık.

15-20 dakika süren pasaport ve x-ray kontrolünden sonra Kuşadası’na resmi olarak girişimiz yaptık. Ardından karşıya geçip deniz kenarındaki Mavi Balık & Meze’ye oturduk. Birkaç meze ve rakı söyleyip bir süre takıldıktan sonra taksiye atladık ve otobüse binip evin yolunu tutuk.

Lokantada otururken şahit olduğum Kuşadası merkezin inanılmaz yoğunluğu ve trafiği, bir tatil yöresinde olduğumuzu düşününce, bana oldukça ürkütücü geldi. Bu durumu taksiciye ve döndükten sonra Kuşadası’nda yazlığı olan arkadaşlara sordum, merkezin hep öyle olduğunu söylediler. Tatil yöresi değil de sanki büyük bir şehirdi.

Samos adası, çok katlı evlerin olmayışı, köy/kasaba yapısının ve yeşilliklerin korunuyor olması kısacası bozulmamış görünümüyle şirin bir sayfiye kasabası gibiydi. Bu yüzden de bayıldık. Zaman olmadığı için Potami Şelaleleri ya da Pisagor’a gidemedik bu yüzden de “bir dahaki sefere” bıraktık. Geçen yıl Yunanistan anakarada çok çok iyi balık ve deniz ürünü yediğimiz için Samos bizi çok fazla tatmin etmedi ama bu demek değil ki yiyecekler vasattı. Gayet güzel ve leziz şeyler yedik, içtik ama anakara bambaşkaydı. Deniz ve kumsallar gayet güzeldi. Favorimiz ise bakir ve eşsiz görüntüsüyle Mikro Seitani’ydi…

Böylece 2017’yi “yurtdışı” anlamında kapattık. Bakalım 2018 bizi nerelere götürecek…

Anı videosu;

Samos Adası Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Şehir Notu: Aydın, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 43. il oldu. Bundan önceki 42; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, ArtvinBalıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yalova.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2

31 Ağustos 2017, Perşembe (Yoncaköy, Kuşadası, Sisam Adası)

Sabah 7.15’te kalktığımızda ev halkı uyanmış bize yolluk sandviç bile hazırlamışlardı. Evin büyükleriyle kucaklaşıp nefis ötesi misafirperverlikleri için teşekkür ettik ve 7.30’da “Özlem seyahat” ile yollara düştük. 8’de Kuşadası’ndaki Ege Ports’un (Büyük Liman) önündeydik. Özlem’le vedalaştıktan sonra uzun kuyruğa girip internetten aldığımız biletlerin “boarding kart”a çevrilmesi için beklemeye başladık. Kuyruğun yavaş ilerlemesi dokuzdaki feribotumuzu düşününce endişelenmemize sebep oluyordu. Fakat gelip gidenlerin yaptığı muhabbetlerden feribotun buradaki işlemler bitene kadar bekleyeceğini, bunun da normal bir şey olduğunu öğrenip derin bir nefes aldık. Saat 9’da sıra bize gelmiş, turizm acentasından biletlerimizi almıştık.

Feribota doğru ilerlerken, biletini alan limana gittiği için, “en azından pasaport kontrolü kısa sürecek” diye konuşuyorduk. Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi. Sabah girdiğimiz kuyruğun bir benzeri de pasaport kontrolünde bizi bekliyordu. Sıkılmıştık ama yapacak bir şey yoktu. Kısa bir süre sonra bir görevli yanımıza gelip, “memur musunuz?” diye sordu. “Hayır” dedik, “SGK dökümünüz var mı?” diye ikinci aşamaya geçti. “Yok” dedik. “Genelde bu cevabı veriyorlar, bir inceleyelim” dedi. Pasaportları aldı ve gitti. Aklıma 15 Temmuzdan bir hafta sonra Göteborg’a giderken ne olur ne olmaz diye yanıma aldığım SGK dökümler gelmişti.

Pasaportların geri gelmesi, kontrolden geçiş derken feribot hareket ettiğinde saatlerimiz 10.22’yi gösteriyordu. Kısacası Kuşadası’ndan çıkmamız 2 saat 22 dakika sürmüştü.

Feribot dense de İstanbul’daki vapurların bir benzeri olan seyahat aracımızla tam planlandığı gibi 1,5 saat sonra Vathy Limanındaydık. Vapurdan inerken burada da uzunca bir kuyruğun bizi beklediğini görüp üflemeye başladık. Vapur görevlisine “hep mi böyle?” diye sorduğumuzda, “bayram yoğunluğu, normalden 2 kat daha fazla insan var” cevabını alıyorduk. Ufacık limanda 2 gişe çalışıyordu ve işin garibi x-ray cihazı olmadığı için kontrolden sonra bir kadın görevli tek tek bagajları açıp içlerini inceliyordu. Haliyle bu da işlemlerin uzamasını sağlıyordu. Derken, derken saat 13’te adaya resmi olarak girişimizi yaptık. 500 metre ilerideki araba kiraladığımız yerden aracımızı teslim aldık ve kalacağımız Karlovassi’ye doğru sürmeye başladık.

Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla, ara ara da deniz kenarındaki yerleşim yerlerine ait evlerin arasından süzüle süzüle Karlovassi’de kiraladığımız evin önündeydik. Daha önce yazıştığımız Mitch’le selamlaşıp evi teslim aldıktan sonra, “önerdiğiniz lokantalar, plajlar ya da kesin gidin diyeceğiniz bir yerler var mı?” diye sorduk. Anlattılar, harita üzerinden gösterdiler, biz de notlarımızı aldık.

Eve yerleşip bir süre nefeslendikten sonra yemek yemek üzere Mitch’in önerdiği, geleneksel Yunan yemekleri yapan Kerkes’e doüru yürümeye başladık.

Dar sokaklardan bir süre ilerledikten sonra yemek dağıtan bir motorluya sorup mekânı bulduk ve içeriye girdik. Beklediğimizden çok uzun süren yolculuk nedeniyle karnımız normalin birkaç misli daha fazla gürültülü bir şekilde zil çalıyordu.

Bar-lokanta kıvamındaki mekânın içinde, birkaç masayı birleştirip oturmuş bir grup erkek ile en arka masada 2 orta yaşlı erkek bulunuyordu. Kısa bir süre sonra görevli yanımıza geldiğinde, menü istedik ama utana sıkıla bir gülümsemeyle menülerinin olmadığı cevabını aldık. Özge karnını sıvazlayıp “açız” deyip gülünce adam, “gelin benle” işareti yaptı ve bizi barın arkasında yemelerin bulunduğu yere götürüp çat pat İngilizceyle neler olduğunu tek tek anlattı. Biz de 2 yemek seçtik ve ardından içecek olarak şarap istediğimizi söyledik. Bira otomatları gibi bir musluktan bir bardağa şarap doldurup tatmamız için bize uzattı. Tam denerken de arkadaki dolaptan yerel şaraplardan birini çıkarttı ve onu da başka bir bardağa doldurup uzattı. Seçimimizi yaptıktan sonra 0.25’lik bir karafı işaret etti, biz de onayladık ve masamıza geri döndük.

Orta yaşlı görevlinin sevimli hareketlerini birbirimize anlatıp “çok güzelmiş burası” diye muhabbet ederken, sonradan adının Nik olduğunu öğreneceğimiz, yan masadaki Abilerden biri bize selam verip, “nerelisiniz?” diye sordu. “Türkiye” yanıtını duyunca da, “merhaba!” dedi ve güldü. Ardından da, çat pat İngilizcesiyle kısaca, “biz dostuz, aramızda hiçbir sorun yok, tek sorun politikacılarda” dedi. Biz de kendisini içten bir şekilde onayladık. Ardından bize, “şarap mı içiyorsunuz?” diye sordu. “Evet” dedik. Bir kere daha sordu, şaşırmıştık ama cevabımızı yeniledik. Akabinde “ister misiniz?” diye sorduk. “Biz uzoyla başladık, birayla devam ediyoruz. Şarap da içersek evin yolunu bulamayız” dedi. Gülüştük. Birkaç dakika sonra masaya 0,25 karaflık bir şarap geldi. Tam “biz istemedik” diyecekken Nik Abi “benden” işaretini yaptı. Diyecek söz yoktu, tam teşekkür ederken bir 0,25’lik daha masaya geldi. Bu sefer de yanındaki Abi “benden” işareti yapıyordu. Çok çok teşekkür edip ardından kadeh kaldırdık. Nik Abi diğer masaya seslenip, Yunanca bir şeyler söyledi. Masadaki adamlardan biri bize dönüp, “merhaba” dedi güldük. Ardından da, ne diyoruz diye sordu, “şerefe!” dedik.

Yemeğin son bölümünde Nik Abi yanımıza gelip, ismi, adresi ve telefon numarası yazan bir notu bana uzattı ve “bir kere daha gelin ve bende kalın” dedi. Teşekkür ettik, vedalaştık ve gitti.

5-10 dakika sonra masadaki diğer Abi bize selam verip, elimizi sıktıktan sonra mekândan ayrıldı. Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken tekrar masaya geldi ve dışarıdan kopardığı bir demet çiçeği Özge’ye uzattı ve gitti. Diyecek bir şey yoktu. Hem de çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuştuk. “Vay be!” diyerek birbirimize baktık. Eğitim sistemimizin çocukluğumuzdan beri bize “düşman” olarak anlattığı iki yabancının bize gösterdiği misafirperverlik, insana olan inancımızı arttırmıştı.

Hesabı ödemeye gittiğimizde elimizde içemediğimiz 0,25 karaflık şarap vardı. O yüzden sadece 11 euro olarak yemek parasını ödemek için 20 euro uzattık. Görevli “1 euro var mı?” diye sordu, yoktu. O yüzden 10 euro aldı. Bu da ayrıca bir güzellikti. Çok teşekkür edip, mutlu mesut bir şekilde eve döndük, plaj çantamızı hazırladık ve yönünüzü Patomi plajındaki Hippy’s’e doğru çevirdik.

Yaklaşık 5 kilometre uzağımızda yer alan plaja varıp arabayı park ettik. Merdivenlerden indiğimizde ilk olarak sağlı sollu sebze ekilmiş ufak bahçelerden, ardından da incik boncuk bir sürü güzel objeyle, tabloyla çok güzel ve salaş bir şekilde tasarlanmış olan Hippy’s’in içinden geçip plaja ulaştık.

İçecek alınması durumda ücretsiz olan şezlonglarımıza yerleşirken bir yandan da yan gözle dalgalı denizi kesiyorduk. Bir süre bekledikten sonra durulmayacağını anlayıp hazırlandık ve çakıllı kumsaldan geçip orta derece soğukluktaki suya atladık. Dalgalardan ötürü bulanıklaşan denizde bir süre yüzüp serinledikten sonra her yerimize kuru yosun parçaları doluşmuş şekilde şezlongumuza geri döndük.

Güneşlendik, etrafı izledik, kitap okuduk, uyukladık ve akabinde toplanıp arabaya atlayıp eve döndük.

Duş alıp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için plajdan dönerken deniz kenarındaki masalarını görüp gelmeye karar verdiğimiz Meltemia’ya gittik.

Garson yanımıza geldiğinde Türkiye’den olduğumuzu anlayıp hemen Türkçe menüler getirdi. Kızarmış mastello peyniri, ızgara ahtapot, kızarmış sardalya ve uzo sipariş ettik. İşin ilginç yanı, geçen yıl anakarada bol bol içtiğimiz ve beğendiğimiz uzo markası olan, “babacım” diye telaffuz edilen mpampatzim var mı diye sorduğumuzda garsonun “yok, hiç de duymadım” yanıtını vermesiydi. Şaşırmıştık fakat sonraki günlerde Samos’ta, genelde, adada üretilen uzo markaları satıldığını öğrenecektik. Biz de garsonun önerisiyle %45’lik giokarinis marka uzo söyledik.

Uzo oldukça kolay içimli ve lezzetliydi. Yemeğin özeli ise, hellime benzeyen ama keçi sütünden yapılan kızarmış mastello peyniriydi. İkinci sırada ise ızgara ahtapot geliyordu. Tıpkı anakarada olduğu gibi burada da yemekten sonra bir ikram geliyordu bu da genellikle tatlı oluyordu. Meltemia’da da limonlu ve bademli bir tatlı ikram edildi. Gayet güzeldi.

Hesabı istediğimizde yanımıza gelen garsonun Türk olması da ilginçti.

Bol beklemeli geliş kısmı moral kırıcı olsa da adadaki ilk günümüz beklediğimizden çok güzel geçmişti.

1 Eylül 2017, Cuma (Sisam Adası)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltımızı yaptık ve 10 gibi adada en çok görmek istediğim plaja doğru tekerlekleri döndürmeye başladık.

Çoğunlukla tırmanarak, 10 kilometre sürdükten sonra gitgide daralan ve bozulan, bol virajlı 5 kilometre daha ilerledik.

Bir süre sonra arabayla daha fazla gitmenin tehlikeli olacağına karar vererek bir çıkıntıya arabayı park ettik ve denize doğru yürümeye başladık.

30 dakika sonra gözlerimize inanmayacağımız kadar güzel olan “Küçük” Mikro Seitani plajındaydık. Tıpkı Roma, Budapeşte, Salzburg ve Madeira’da olduğu gibi dakikalarca durup izlenecek, göz kamaştırıcı bir manzaraydı!

(“Takılıp kalınan büyüleyici manzaralar” listesini şuraya koyalım dursun: 1. Sant’Angelo Kalesi’nin (Castel Sant’Angelo) avlusundan Roma’nın muhteşem görüntüsü, 2. Budapeşte’deki elinde defneyaprağı tutan kadın heykelinin (Szabadság Szobor / Liberty Statue) de bulunduğu Gellert tepesinden (Türkçedeki adıyla Gürz Elyas bayırı) Tuna nehri ve Budapeşte’nin eşsiz görüntüsü, 3. Salzburg kalesinden Alplerin eteğindeki, olabildiğince yeşillerle kaplı nefis şehir manzarası, 4. Madeira’daki São Lourenço ucunda dalgaların çarptığı bol katmanlı devasa kayalıklar ve 5. Samos Adasındaki Mikro Seitani Plajı’nın yeşil-mavi tonlardaki efsanevi görüntüsü girdi.)

Yeşilden maviye doğru ilerleyen deniz ve kumsalın hemen girişinde yer alan kocaman sarımsı kaya efsanevi bir görüntü sergiliyordu.

Görüntüsü aklıma ilk kez 2000’de gittiğim ve hayran kaldığım Sedir Adasını berraklığı ise geçen yıl anakarada gittiğimiz ve taptığımız Elafonisos plajını getiriyordu.

Plaja vardığımızda sadece orta yaşlı bir çift vardı. Biz de havlumuzu serdik, hazırlandık ve cam gibi berrak denize atladık.

Dalgalı olmasına rağmen deniz olağanüstü derecede berraktı.

Denizden çıkıp kumsala uzandıktan bir süre sonra 8-9 kişi daha “yerleşimden uzak” plaja ulaştılar. Evi kiraladığımız Mitch’in, muhtemelen İngiliz olan, arkadaşı bir gün önce bize bu bölgenin koruma altında olduğunu ve yunusların geldiğini söylemişti.

Dönüş yolumuzun da uzun olacağını düşünerek, öğlene doğru nefis plaja veda ettik ve yokuş yukarı tırmanmaya başladık. 30 dakika sonra arabadaydık.

Bu sefer hedefimiz güneyde yer alan ve normalde planımızda olmayan ama Mitch’lerin önerdiği 30 km uzaklıktaki Limnionas plajıydı.

Bol tırmanmalı ve virajlı bir yolculuğun ardından çarşaf gibi önümüze serilmiş bir denize sahip olan plaja ulaştığımızda karınlarımız “açız açız açız” diye tempo tutuyorlardı.

Arabayı park edip ilk gördüğümüz lokantaya ulaştığımızda bizi oğluyla tavla oynayan yabancı bir turist karşılıyordu. “Muhtemelen burası bir lokanta ama biz geldiğimizden beri kimse yok. Eğer yemek yemek istiyorsanız az ileride kumsalın yanındaki yeri deneyin. Biz öğlen yedik beğendik” önerisine uyup kumsalın dibindeki lokantaya kurulup karışık atıştırma tabağı ve lokal şarap siparişi verdik.

Midelerimizi şenlendirdikten sonra şezlonglara kurulup Samos’taki ilk çarşaf gibi denizde yüzmenin hazzını tattık. Tamamen kum zeminli berrak denizde şnorkelle yüzüp balıkları takip ederken kendimi kocaman bir havuzda gibi hissediyordum. Harikulade bir duyguydu.

(Kapak: “Nasıl Korunabilirdik”: Şiddete Uğrayan Kadınlar ve Çocuklar, Ural Nadir)

Deniz tatili klasiği olarak güneşlenip, kestirip, kitap okuyup, pinekledikten sonra “adettendir” diyerek deniz camı ya da fayansı bulmak için plajı kısa bir süre arşınladım. Samos’ta gittiğimiz tüm plajlar çakıl olmasına rağmen deniz camı ya da fayansı bulmak imkânsızdı. Ama burada özel bir durum söz konusuydu. Şöyle ki; hayatımın en güzel mavi tonuna sahip, tombul ve ful oval hatlara sahip deniz camını burada buldum. Zaten onun dışında tüm adada biri ham, biri de olgun olmak üzere iki tane yeşil cam buldum o kadar.

Keşif işlerini de bitirdikten sonra toplanıp yine Mitch’lerin önerdiği ve “hem yemek yersiniz hem de güneşin batışını izleyebilirsiniz” dediği Orizontas’a doğru yola koyulduk.

Orizontas’a vardığımızda saatlerimiz 19.30’u gösteriyordu ve güneş dağın arkasına doğru inişe geçmişti.

Lokanta adanın en yüksek yerlerinden birinde bulunduğu için güneş dağın arkasına düşerken bir yanda Karlovassi diğer yanda da Agios Kirykos dâhil birçok adanın siluetlerini izleyebiliyordunuz.

Bizimle ilgilenen elemanın hoş muhabbeti nedeniyle aklımıza geçen yıl Nuri ve Burçak’ın önerisiyle anakarada gittiğimiz ve bayıldığımız Neraida’yı getiren Orizontas’da lokal beyaz şarap eşliğinde kuskus pilavlı ve parmesan peynirli keçi eti yedik. Tek kelimeyle muhteşemdi!

İkinci günümüz de pek güzel geçmişti.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…