Kategori arşivi: Amasya

Amasya, Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri, Alacahöyük Ören Yeri Gezi Günlüğü

2012’den beri Nadir Ailesiyle birlikte yaptığımız 22/23 Nisan gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova, 2017: Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü) bir yenisini eklemek için ilk basamaktaki hedefimizi Mardin olarak belirlemiştik fakat uçak biletlerinin tavan yapması yüzünden yönümüzü yıllardır görmek istediğim Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri ve 2012’de Tokat’a doğru yol alırken birkaç saatliğine uğrasak da oldukça hoşuma giden Amasya‘ya doğru çevirdik.

21 Nisan 2018, Cumartesi

Bu yıl Ankara’da hayatımın en sıcak kışı geçti. Hem bu yüzden, hem de son günlerde havanın 20 üstü ve bol güneşli seyretmesinden ötürü, normalde soğuk olan 22 Nisan gezimizin bu sefer daha iyi bir havada geçeceğini ön görüyorduk ama hiç de öyle olmadı.

Cumartesi sabahı 10:15’te yola çıktığımızda hava hem kapalı, hem de buz gibiydi.

Yolculuk sırasında bir şeyler atıştırmak için durduğumuz benzinliğin arkasında yer alan  “punk” horoz ve tavuklar oldukça ilginç görünüyorlardı.

Kırıkkale civarlarındaki yol çalışmaları dışında gayet rahat bir şekilde saat 13.15’te Hitit İmparatorluğu’nun MÖ 17. ile 13. yüzyıllar arasında başkenti olan Hattuşaş’taydık.

Bilet almak için arabadan indiğimizde soğuk rüzgarla yüzleşiyorduk. Titriyor olsak da arabalara atlayıp antik kentte dolaşmaya başladık.

Tepelerin üstüne kurulmuş olan yerleşim yeri oldukça güzel görünüyordu.

İlk durağımız Büyük Tapınak’tı. Girişte aslanlı bir havuz yer alıyordu.

Bölümdeki en ilgi çekici obje, Mısır’da bulunduğu ve II. Ramses tarafından hediye edildiği düşünülen dilek taşıydı. Bazı kaynaklara göre dünyanın en büyük tek parça yeşil taşı olan objenin yüzeyi oldukça pürüzsüz ve kaygandı. Muhtemelen bunun bir sebebi de taşın 3600 yıldır insanlar tarafından sol ellerini taşın üzerine koyarak bir dilekte bulunmalarından kaynaklanıyordu.

Havanın soğukluğundan ötürü hızlı bir tur yaptığımız için bu tarz ayrıntıları ancak döndükten sonra yazıyı hazırlarken öğrendiğimi itiraf etmeliyim.

İkinci durağımız Aslanlı Kapı’ydı. Araba ile ulaştığımız tarafta ne olduğunu anlamasak da dışarı doğru çıkıp arkamıza döndüğümüzde her iki tarafında aslanların olduğu kapıyı gördük. Her gittiğimiz yerdeki açıklamalarda heykel ya da kabartmalar için, “aslı Anadolu Medeniyetleri Müzesinde” yazısını gördüğümüz için Zeynep bize dönüp, “o zaman neden buraya kadar geldik ki?” deyip kahkaha atıyordu. Bir bakıma o da haklıydı. Bu yüzden ilk fırsatta, bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne tekrar gitmeye karar verdik.

Üçüncü durağımız, bence ören yerinin en özel bölümü olan ve kentin kuşatılması durumunda halkın gizlice şehir dışıyla temasını sağladığı düşünülen tünelin olduğu Yer Kapı’ydı.

Tünelden dışarıya çıktıktan sonra sola dönüp bir süre yürüdükten sonra az önce geçtiğimiz tünelin üstünde yer alan Sfenskli Kapı’ya ulaşıyordunuz.

Dördüncü ve son durağımız olan Kral Kapısı’nın girişinin solunda yer alan, elinde balta ve kemerinde kılıç taşıyan, miğferli, savaşçı görünümlü tanrı kabartmasına yandan bakınca, aklıma Yaratık (Alien) türevi bilim kurgu filmlerinden birinden fırlama uzaylı kabartmalarını anımsıyordum.

Girişten ödünç aldığımız kitapçığı bırakıp, Samsun’dan Esra’nın önerisiyle, hemen dibimizde yer alan Boğazköy’deki fırına kete almaya gittik. Fakat kete yoktu bu yüzden midemizde çalan zilleri susturmak adına ufak bir lokantaya oturup, idare eder lezzetteki, köfte, nohut yemeği ve kavurma yedik.

Yemeğin ardından arabaya atlarken soğuk havada ufaklıkların daha fazla üşümemeleri için Amasya’ya sürmeyi ve Alacahöyük’ü dönüşe bırakmaya karar verdik. Kararımız oldukça isabetliydi çünkü Amasya’da kaldığımız konaktaki görevliden, biz ören yerinden çıkarken çiseleyen yağmurun oldukça yoğunlaştığını öğrenecektik.

Hattuşaş’a doğru yol alırken uzaktan gördüğümüz şahini bu sefer yoldaki muhtemelen tilki leşini yerken fark ettik. Arabanın gelişiyle kanat çırpmaya ve yükselmeye başlayan  şahin son derece heybetli görünüyordu.

Saat 17.45’te Yeşil Irmağın kenarında yer alan Şehrizade Konağı’na ulaşmıştık. Odalara yerleşip bir süre dinlendikten sonra Zeynep’in arkadaşının önerdiği Amaseia Mutfağı’nın kaldığımız yerin yanında olduğunu fark ettik.

Akşam yemeğinde toyga çorbası, bakla dolması ve Amasya yağlısı söyledik. İç bakla ile yapılmış olan bakla dolması ve ceviz ve haşhaşla yapılmış olan Amasya yağlısı oldukça lezizdi.

Yemekten sonra hemen dibimizde yer alan köprüden karşıya geçip kısa bir tur yaptık.

Irmak kenarında yer alan eski evlerin ve yamaçlarda yer alan Kral mezarlıklarının ışıklandırılmış olması oldukça güzel görünüyordu.

22 Nisan 2018, Pazar

Üslubu düzgün ama sesi gür bir otel müşterisinin, kısaca, “otelde nasıl su olmaz!” diye otel çalışanlarına yaptığı uzun süreli serzenişlerle güne merhaba dedik. İlk başlarda ne olduğunu anlamasak da zamanla, bulunduğumuz bölgede suyun kesik olduğunu ve muhtemelen hiçbir otelde ya da konakta su deposunun olmadığını anlıyorduk. Kalkıp kontrol ettim, gerçekten de sular akmıyordu!

Saat 9 gibi hazırlanıp yemeğe doğru odadan çıkmak üzereyken sular geldi. Fakat bu sefer de banyonun su giderinde sorun vardı. Görevliye söyleyip kahvaltıya geçtik.

Kahvaltının ardından saat 11’de Harşena Dağı’nın güney eteklerindeki kalker kayalara oyulmuş olan Kral Kaya Mezarlarına doğru adımlamaya başladık.

Anadolu’daki Pontus Krallığının kurucusu olan I. Mithridates’den başlayarak MÖ 302-160 arasında bölgede hüküm süren beş kralın (I. Mithridates, Ariobarzanes, II. Mithridates, III. Mithridates, I. Farnekes) mezarlıkları bu bölgede yer alıyor.

Yeşilırmak kıyısında bulunan şehre hakim mezarlıklardan Amasya çok güzel görünüyordu. Aklıma, çok daha yüksekte bulunan, Kotor Kalesine doğru merdivenleri adımlarken arada bir dönüp şehre bakışım gelmişti.

İlk bölümü bitirdikten sonra geri dönüp, kulağı ağrıyan Toprakla kalan Zeyno’yu da alıp ikinci bölüme doğru adımlamaya başladık.

Bu sırada Özge kaya mezarlıklarının etrafında uçan kuşları gösterip kuzgun olduklarını söyledi fakat biraz daha yakınlaşınca bunların kırmızı gagalı dağ kargası olduğunu söyleyip daha da heyecanlandı. Kargalar kral mezarlarından birinin arkasına yuva yapmışlar ve her biri sırayla mezara doğru dalışa geçip, ziyaretçilerden ötürü bol bol çığlıklar atıyorlardı.

Saat 12.30’da gezimizi tamamlayıp arabalara doğru yürüyüp, Amasya Kalesi’ne doğru sürmeye başladık.

Harşena dağının üstünde yer aldığı için Harşena kalesi olarak da bilinen kale, Persler, Romalılar, Pontus ve Bizanslıların egemenlikleri döneminde saldırıya uğrayıp, yüzyıllar içinde yıkılmış ve her seferinde yeniden inşa edilmiş.

Her zamanki gibi en yüksek noktadan şehri izlemek oldukça keyifliydi.

Kaleden sonraki durağımız dün akşam dolaşırken gördüğümüz Yeşilırmak üzerindeki tekne lokantaydı. Arabaları bıraktıktan sonra tekneye doğru yürüyüp hamsi ızgara ve ekmek arası uskumruyla midelerimizi doyurduk. Özellikle ızgara hamsi çok lezzetliydi.

Yemekten sonraki durağımız II. Bayezid Külliyesi’ydi. Fakat külliye tadilat nedeniyle onu atlayıp sonraki durak olan Minyatür Amasya müzesine geçtik.

1914 yılında çekilmiş bir fotoğraftan esinlenerek yapılan ve 80 m2’lik bir alanda yer alan tarihi kent maketi üzerinden, rehber eşliğinde o yılların şehir dokusu ve kültürel yapı anlatılıyordu.

Maket sayesinde, 12 Mart 1914’de Selağzı’ndan çıkan, 21 Temmuz 1915’te ise bir yandan Beyazid ve civarına, diğer taraftan da Dere Mahallesi’ne kadar yayılan ve 14 mahallede 2000 evin yok olduğu yangınlardan önce şehirde yaşayan diğer din mensuplarına ait kilise, yapı ve evleri görmek oldukça ilgi çekiciydi.

Sonraki hedef Amasya Arkeoloji ve Mumya Müzesiydi.

1958’de kurulmuş olan ve 1977’de şu anki binasına geçen müzede en ilgi çekici eserlerden biri, bilinen bronz Hitit heykelleri arasında başka bir örneği bulunmayan nadir eserlerden biri olan Fırtına Tanrısı Teşup heykelciğiydi.

“Fırtına Tanrısı Teşup heykelciği: MÖ 15. Yüzyıl, Bronz Doğantepe Beldesi, Amasya. Hititlerin tanrılar topluluğunun baş tanrısı Gök/Hava Tanrısı olup Fırtına Tanrısı olarak da isimlendirilir. Hiti dönemi sonrasındaki uygarlıklar tarafından bu tanrıya ait inancı ortadan kaldırmak için gövdesinin alt yarısının tahrip edildiği düşünülmektedir.” (Müzedeki açıklama)

Bir diğeri, geç demir çağına ait, mavi – beyaz renklerde, insan başı biçimli cam boncuktu. Son derece ilgi çekici bir obje olan cam boncuk 2007’de İstanbul Üniversitesi adına Doç. Dr. Şevket Dönmez tarafından başlatılan Oluz Höyük kazısında bulunmuş.

Bir diğer ilgi çekici bölüm ise Osmanlı dönemine ait işlemeli kapı kanatları ve giysilerdi.

Haliyle en özelini sona sakladım. 🙂 O da, 14’üncü yüzyılda İlhanlılar Dönemi’nde iç organlarıyla mumyalanan ve hem Türk, hem de Müslüman kişilere ait olmaları nedeniyle dünyada eşi benzeri bulunmayan mumyaların sergilendiği mumya salonuydu.

Oldukça ürpertici olan mumyaların bir bölümü Cumudar Türbesi olarak bilinen kümbetten, diğerleri ise İlhanlıların Anadolu’daki siyasi egemenlikleri zamanında Amasya Valiliği yapmış olan İzzettin Mehmet Pervane Bey, erkek ve kız çocuklarına ve cariyelerinden birine ait.

“İzzettin Mehmet Pervane Bey’e ait mumya: Anadolu Selçuklu Devletinin Hükümdar Naibi Muinuddin Süleyman Pervane Bey’in oğlu. 1243 Kösedağ Savaşından sonra Sinop’ta valilik yaparken bağımsızlığını ilan etmiş, daha sonraları Moğollar ile anlaşarak Amasya Valisi olmuş ancak yine Moğollara karşı isyan etmesi sonucu Amasya Kalesinde kuşatılarak eşi ve çocuklarıyla beraber idam edilmiş fakat halk tarafından aile fertleriyle beraber mumyalanmıştır.” (Müzedeki açıklama)

Günün son durağı 7. yy.’da Bizans İmparatoru Phocas’ın kızı Helena tarafından yaptırıldığı sanılan ve Danişmendliler döneminde camiye çevrilen Fethiye Cami’ydi. Halıları yıkandığı için sadece pencerelerinden içini görebildiğimiz caminin iç duvarlarında hiçbir motif yer almıyordu. Oldukça ufak olan cami, büyük bir bölümü yok olan kilisenin apsis kısmına kurulmuş.

Caminin yanındaki evde doğup tüm hayatını burada geçirmiş olan 60’larında bir amcanın cami ile ilgili bildiklerini anlatıp bize rehberlik etmesi çok güzeldi.

Gezinin ardından önce otele döndük ardından da karşı yamaçta bulunan Ali Kaya’ya gidip akşam yemeğini yedik, ufaklıklar ve sonra fotoğraflardan fark ettiğim kadarıyla Zeyno’yla pastadaki mumları üfledik.

Lokantadan Amasya manzarası, özellikle güneş battıktan sonra görülmeye değerdi.

23 Nisan 2018, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp bavulları topladık ve kahvaltı için Amesia Mutfağı’na gittik. Güzel bir serpme kahvaltının ardından arabalara atlayıp Cuma günü karar verdiğimiz gibi Alacahöyük’e doğru sürmeye başladık.

Saat 13.30’da Alacahöyük Müzesi’ndeydik. Biletleri aldık ama önce yemek yemeye karar verdik. Etrafta sadece iki tane hediyelik eşya dükkanı bulunuyordu ama aynı zamanda yemek de yapıyorlardı. Birine gidip, beklentisiz bir şekilde, saç kavurması istedik. 50’lerindeki Abi, sac tavasını çıkarttı etleri içine attı, domates ve biberleri doğradı derken yemek masaya geldi. Tadı tek kelimeyle harikuladeydi! Resmen parmaklarımızı yiyerek tüketirken, Abi yanımıza gelip, beğenip beğenmediğimizi sordu. “Beğendik” deyince, “bugüne kadar sevmeyen görmedim, bizim etimiz çok güzeldir” dedi. Gerçekten de öyleydi. Muhtemelen yemekteki tüm ürünler de köyün kendi ürünleriydi!

Yemeğin ardından ilk olarak müze sınırlarındaki ören yerini dolaşmaya başladık. Tunç Çağı ve Hitit döneminin önemli bir dinsel tören ve sanat merkezi olan Alacahöyük’te bizleri 10 metre genişliğindeki sfenksli kapı karşılıyordu.

Ören yerinde ayrıca Eski Tunç Çağı’na ait 13 kral mezarı buluntuları sergileniyordu.

Ufak gezinin ardından müzeye girdik. En ilgi çekici parçalardan biri Sıhhiye’de bulunan Hitit anıtındaki simgelerden biri olan Geyik Heykelciği,

ve gayet güzel görünen mozaik çivileriydi.

Müzeden çıktıktan sonra arabalara atladık ve 17.30’da eve vararak gezimizi sonlandırdık.

Video Anı;

Gezi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim dursun…

Çorum, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 45. il oldu. Bundan önceki 44; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Tokat, Trabzon, Yalova.

Amasya Gezi Notları

İzzet’in Tokat’taki düğününe gitmek için şirketteki arkadaşlarla 2-3 hafta öncesinden planlar yapmaya başlamıştık. Bölgeyi çok iyi bilen Emre’nin öncülüğünde gelişen “düğüne gidiş programı” her geçen gün “gezi programına” doğru yol aldı. Tokat’ta kalacak yer de ayarlayınca plan iyice zenginleşti ve 2 günlük güzel bir gezi programına dönüştü.

Emre, Onur ve Hakan 25 Ağustos sabahı saat 7:50’de Caravelle ile beni aldılar. Ardından diğer arkadaşları da toplayıp yola koyulduk. Bir yandan kitap okuyup, müzik dinlerken, bir yandan da özellikle arka ikili (Sefa-Suat) ile laklak ederek, saat 11’de kahvaltı etmek için Çorum-Samsun yolundaki Hancılar’a ulaştık. Karınlarımız zil çalacağından olacak, yeşillikler içindeki lokantada serpme kahvaltıya adeta saldırdık. Bu arada Onur-Emre kardeşler bir yandan da “tagleme” işleri ile meşgul oluyorlardı. Kahvaltı, çay ve hoşbeş sohbetten sonra arabaya doluşup ikinci durak olan Amasya’ya doğru hareket ettik.

Sefa’nın şirketten alışık olduğumuz hiperaktif hareketleri, Suat abinin onu ve ortamı kışkırtan ve eğlenen üslubu, Onur’un kestirmeleri, Gürsel’in sakinliği, Emre’nin pilotluk ve Hakan’ın kopilotluğu ile yaklaşık 2,5 saat sonra Amasya’ya vardık.

Arabayı park edip dolaşmaya başladığımızda ilk gözüme çarpan, Yeşilırmak’ın ikiye ayırdığı şehrin “eski” tarafındaki dağlara oyulmuş Kral Kaya Mezarları idi. Uzaktan bile oldukça büyük ve heybetli görünüyorlardı.

Hava oldukça sıcaktı. Önümüze gelen ilk köprüde bolca fotoğraf çektirdik. Irmağın üstündeki su değirmenleri ve eski beyaz konak/evler oldukça güzel görünüyordu. Kral mezarlarına gitmek için ırmağı geçip ilk sokağa saptığımızda daracık sokaklar ve cumbalı evler bizi karşıladı. Yürüdüğümüz sokağı kesen ve yan yana ancak 3 kişinin geçebileceği yollar aklıma Venedik’teki daracık sokakları getirdi.

Bizimkiler çay molası verirken ben sokağın üstünde gördüğüm Hazeranlar Konağı’nı gezmeye başladım. Geçen hafta Akyaka’ya gitmeden önce Sedir adasında ve Ankara’da gitmeyi planladığımız müzelerde kullanmak için aldığım müze kartını girişte kullanmak çok hoşuma gitti doğrusu. Konak, 1865’de Osmanlı mimarisine uygun olarak Haremlik-Selamlık olarak yapılmış. Konak ve müze/sunum oldukça güzeldi. Beni en çok şaşırtan ise oda sayısının çokluğu idi.

Konaktan çıktıktan sonra bizimkilerle birlikte Pontuslar (M.Ö.333 – M.Ö.26) tarafından yapılan Kral Kaya Mezarları’na doğru tırmanmaya başladık. Havanın sıcaklığı, merdivenlerin dikliği ve kayaların kayganlığı yüzünden oldukça efor sarf ettik. Ama her çıktığımız yükseltide durup şehri biraz daha yüksekten görmek çok güzeldi.

Kral Mezarları’na kadar çıktıktan sonra aklımıza gelen ilk soru “bu sert kayaları nasıl bu kadar düz oydukları” idi. Çünkü kayalar oldukça sert görünüyorlardı. Mezarlar, üst kenarları ovalimsi, devasa kapılar şeklinde oyulmuş bir kayanın ortasında, yine kayaları oyarak oluşturulan bir odacık şeklindeydi. Bu oyuklarda yer alan demirler yüzünden içeriye girilmiyordu. Ama yanına bile yaklaşınca inanılmaz bir serinlik yüzünüze vuruyordu. Bu da, sıcak havada hayati önem taşıyan bir özellikti. Soluklanmak için bu alanları bolca kullandık.

Sanırım 4 ya da 5 tane Kral Kaya Mezarı’nı dolaştıktan sonra bizimkiler “yeter dönelim” derken ben sonuncusuna doğru ilerledim. Mezarın dış cephelerinden birinin kapısının açık olduğunu görüp içeriye girdim. En dibine kadar giderek bir süre şehre doğru baktım. Oldukça sessiz, serin ve enteresan bir andı.

Dönüş yolunda Emre’nin yüksek ama kapısında demir olmayan mezarlardan birine tırmandığını ve fotoğraf çektirdiğini gördüm. Yardımıyla ben de çıktım. İçeride güzel bir serinlik vardı. Muntazam düzlükte oyulmuş odanın zemininde muhtemelen tabutun koyulduğu bir oyuk vardı.

Şehre inerken hepimizin adeta pestili çıkmıştı. Çünkü hem tırmanırken, hem de dönerken basamakların orantısızlığı ve kayganlığı bizi oldukça zorladı. Birçok yerde “nasıl çıkacağız/ineceğiz” diye birbirimize baktık.

Irmaktan karşıya geçerken şehrin simgelerinden saat kulesini gördük. Ona doğru yürüyüp yakından gördükten sonra II. Bayezid Külliyesi’ne doğru yürümeye başladık.

O sırada ırmağın kenarında yer alan heykellerden biri ilgimi çekti. Kral Kaya Mezarları’nın girişinde adını ilk defa okuduğum/duyduğum dünyanın ilk coğrafyacısı Strabon’un heykelinde yazan bilgiler çok ilginç geldi.

tr.wikipedia’dan: Strabon, (Yunanca: Στράβων) (MÖ 64 – M.S. 24) Roma Cumhuriyeti döneminin Yunan tarihçi, coğrafyacı ve filozof. Yaşadığı dönemde bilinen yerlere yapılan göçlere ve hangi milletlerin yerleşmeler yaptığı üzerine gerçekleştirdiği çalışmalar ile ün kazanmıştır. Roma aristokratlarıyla kan bağı olduğu düşünülmektedir. Bugünkü Amasya ili sınırları içinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Dünyanın ilk coğrafyacısıdır. Amasya’da doğdu ve Amasya’da öldü.

II. Bayezid Külliyesine girdiğimizde ilk gözüme çarpan iki devasa çınar ağacı idi. Külliye inşa edilirken (1485-1486) dikilen çınarlar tam 627 yaşındaydılar. Her ikisinin de yıldırım düşmesi sonucunda içlerinde büyük oyuklar (3,60 ve 5m2) meydana gelmiş. Bu çınarlar da aklıma Salzburg kalesinde gördüğüm devasa ağacı getirdi.

Sultan II. Bayazid Camiinde ve avlusunda bir süre dolaştıktan sonra külliyenin solunda yer alan Minyatür Amasya Müzesi’ne girdim. Müze, Amasya’nın 1914’teki halini birebir maketlerle gözler önüne seriyor. Sanırım müzenin en orijinal özelliği ise, 9 dakika sonra ışıkların yavaş yavaş kararması (güneşin batması), maket evlerde ışıkların yanması ve 3 dakika sonra sabah ezanı ile birlikte ışıkların tekrar yavaş yavaş yanması (güneşin doğması) idi. Yani 12 dakikalık bir periyotta Amasya’nın tüm gününü sembolik olarak yaşayabiliyordunuz.

Külliyeden sonra Amasya Müzesine gidecektik fakat düğüne geç kalmamak için yola koyulmaya karar verdik.

1 saat sonra Tokat kebabı yemek için Emre’nin önceden sipariş verdiği lokantadaydık. Daha önce Tokat’a 2 kere gelmiş ama mevsimi olmadığından Tokat kebabı yiyememiştim. Enteresan bir deneyimdi. Çünkü ne çok güzel ne de kötü idi.

Karnımızı iyice doyurduktan sonra düğüne gittik. Düğünden çıkışta ise ani bir karar değişikliği ile dönme kararı aldık ve sabah 3’de Ankara’ya döndük. Böylece gezimizin ikinci gününde planladığımız Tokat gezisi (Tokat Kalesi, Taşhan, Yazmacılar Hanı, Tokat Müzesi Gezi, Mevlevihane, Saat Kulesi, Alipaşa Camii) ve Çorum gezisi (Hattuşaş, Alacahöyük) başka bahara kaldı…

Şehir Notu: Amasya ve Tokat, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 28 ve 29. il oldular. Bundan önceki 27; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Ankara, Antalya, Artvin, BoluBursa, Çanakkale, Elazığ, Eskişehir, Ispartaİstanbul, İzmir, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Muğla, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, SivasTrabzon.