Kategori arşivi: Antik Kent / Ören Yeri

Amasya, Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri, Alacahöyük Ören Yeri Gezi Günlüğü

2012’den beri Nadir Ailesiyle birlikte yaptığımız 22/23 Nisan gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova, 2017: Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü) bir yenisini eklemek için ilk basamaktaki hedefimizi Mardin olarak belirlemiştik fakat uçak biletlerinin tavan yapması yüzünden yönümüzü yıllardır görmek istediğim Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri ve 2012’de Tokat’a doğru yol alırken birkaç saatliğine uğrasak da oldukça hoşuma giden Amasya‘ya doğru çevirdik.

21 Nisan 2018, Cumartesi

Bu yıl Ankara’da hayatımın en sıcak kışı geçti. Hem bu yüzden, hem de son günlerde havanın 20 üstü ve bol güneşli seyretmesinden ötürü, normalde soğuk olan 22 Nisan gezimizin bu sefer daha iyi bir havada geçeceğini ön görüyorduk ama hiç de öyle olmadı.

Cumartesi sabahı 10:15’te yola çıktığımızda hava hem kapalı, hem de buz gibiydi.

Yolculuk sırasında bir şeyler atıştırmak için durduğumuz benzinliğin arkasında yer alan  “punk” horoz ve tavuklar oldukça ilginç görünüyorlardı.

Kırıkkale civarlarındaki yol çalışmaları dışında gayet rahat bir şekilde saat 13.15’te Hitit İmparatorluğu’nun MÖ 17. ile 13. yüzyıllar arasında başkenti olan Hattuşaş’taydık.

Bilet almak için arabadan indiğimizde soğuk rüzgarla yüzleşiyorduk. Titriyor olsak da arabalara atlayıp antik kentte dolaşmaya başladık.

Tepelerin üstüne kurulmuş olan yerleşim yeri oldukça güzel görünüyordu.

İlk durağımız Büyük Tapınak’tı. Girişte aslanlı bir havuz yer alıyordu.

Bölümdeki en ilgi çekici obje, Mısır’da bulunduğu ve II. Ramses tarafından hediye edildiği düşünülen dilek taşıydı. Bazı kaynaklara göre dünyanın en büyük tek parça yeşil taşı olan objenin yüzeyi oldukça pürüzsüz ve kaygandı. Muhtemelen bunun bir sebebi de taşın 3600 yıldır insanlar tarafından sol ellerini taşın üzerine koyarak bir dilekte bulunmalarından kaynaklanıyordu.

Havanın soğukluğundan ötürü hızlı bir tur yaptığımız için bu tarz ayrıntıları ancak döndükten sonra yazıyı hazırlarken öğrendiğimi itiraf etmeliyim.

İkinci durağımız Aslanlı Kapı’ydı. Araba ile ulaştığımız tarafta ne olduğunu anlamasak da dışarı doğru çıkıp arkamıza döndüğümüzde her iki tarafında aslanların olduğu kapıyı gördük. Her gittiğimiz yerdeki açıklamalarda heykel ya da kabartmalar için, “aslı Anadolu Medeniyetleri Müzesinde” yazısını gördüğümüz için Zeynep bize dönüp, “o zaman neden buraya kadar geldik ki?” deyip kahkaha atıyordu. Bir bakıma o da haklıydı. Bu yüzden ilk fırsatta, bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne tekrar gitmeye karar verdik.

Üçüncü durağımız, bence ören yerinin en özel bölümü olan ve kentin kuşatılması durumunda halkın gizlice şehir dışıyla temasını sağladığı düşünülen tünelin olduğu Yer Kapı’ydı.

Tünelden dışarıya çıktıktan sonra sola dönüp bir süre yürüdükten sonra az önce geçtiğimiz tünelin üstünde yer alan Sfenskli Kapı’ya ulaşıyordunuz.

Dördüncü ve son durağımız olan Kral Kapısı’nın girişinin solunda yer alan, elinde balta ve kemerinde kılıç taşıyan, miğferli, savaşçı görünümlü tanrı kabartmasına yandan bakınca, aklıma Yaratık (Alien) türevi bilim kurgu filmlerinden birinden fırlama uzaylı kabartmalarını anımsıyordum.

Girişten ödünç aldığımız kitapçığı bırakıp, Samsun’dan Esra’nın önerisiyle, hemen dibimizde yer alan Boğazköy’deki fırına kete almaya gittik. Fakat kete yoktu bu yüzden midemizde çalan zilleri susturmak adına ufak bir lokantaya oturup, idare eder lezzetteki, köfte, nohut yemeği ve kavurma yedik.

Yemeğin ardından arabaya atlarken soğuk havada ufaklıkların daha fazla üşümemeleri için Amasya’ya sürmeyi ve Alacahöyük’ü dönüşe bırakmaya karar verdik. Kararımız oldukça isabetliydi çünkü Amasya’da kaldığımız konaktaki görevliden, biz ören yerinden çıkarken çiseleyen yağmurun oldukça yoğunlaştığını öğrenecektik.

Hattuşaş’a doğru yol alırken uzaktan gördüğümüz şahini bu sefer yoldaki muhtemelen tilki leşini yerken fark ettik. Arabanın gelişiyle kanat çırpmaya ve yükselmeye başlayan  şahin son derece heybetli görünüyordu.

Saat 17.45’te Yeşil Irmağın kenarında yer alan Şehrizade Konağı’na ulaşmıştık. Odalara yerleşip bir süre dinlendikten sonra Zeynep’in arkadaşının önerdiği Amaseia Mutfağı’nın kaldığımız yerin yanında olduğunu fark ettik.

Akşam yemeğinde toyga çorbası, bakla dolması ve Amasya yağlısı söyledik. İç bakla ile yapılmış olan bakla dolması ve ceviz ve haşhaşla yapılmış olan Amasya yağlısı oldukça lezizdi.

Yemekten sonra hemen dibimizde yer alan köprüden karşıya geçip kısa bir tur yaptık.

Irmak kenarında yer alan eski evlerin ve yamaçlarda yer alan Kral mezarlıklarının ışıklandırılmış olması oldukça güzel görünüyordu.

22 Nisan 2018, Pazar

Üslubu düzgün ama sesi gür bir otel müşterisinin, kısaca, “otelde nasıl su olmaz!” diye otel çalışanlarına yaptığı uzun süreli serzenişlerle güne merhaba dedik. İlk başlarda ne olduğunu anlamasak da zamanla, bulunduğumuz bölgede suyun kesik olduğunu ve muhtemelen hiçbir otelde ya da konakta su deposunun olmadığını anlıyorduk. Kalkıp kontrol ettim, gerçekten de sular akmıyordu!

Saat 9 gibi hazırlanıp yemeğe doğru odadan çıkmak üzereyken sular geldi. Fakat bu sefer de banyonun su giderinde sorun vardı. Görevliye söyleyip kahvaltıya geçtik.

Kahvaltının ardından saat 11’de Harşena Dağı’nın güney eteklerindeki kalker kayalara oyulmuş olan Kral Kaya Mezarlarına doğru adımlamaya başladık.

Anadolu’daki Pontus Krallığının kurucusu olan I. Mithridates’den başlayarak MÖ 302-160 arasında bölgede hüküm süren beş kralın (I. Mithridates, Ariobarzanes, II. Mithridates, III. Mithridates, I. Farnekes) mezarlıkları bu bölgede yer alıyor.

Yeşilırmak kıyısında bulunan şehre hakim mezarlıklardan Amasya çok güzel görünüyordu. Aklıma, çok daha yüksekte bulunan, Kotor Kalesine doğru merdivenleri adımlarken arada bir dönüp şehre bakışım gelmişti.

İlk bölümü bitirdikten sonra geri dönüp, kulağı ağrıyan Toprakla kalan Zeyno’yu da alıp ikinci bölüme doğru adımlamaya başladık.

Bu sırada Özge kaya mezarlıklarının etrafında uçan kuşları gösterip kuzgun olduklarını söyledi fakat biraz daha yakınlaşınca bunların kırmızı gagalı dağ kargası olduğunu söyleyip daha da heyecanlandı. Kargalar kral mezarlarından birinin arkasına yuva yapmışlar ve her biri sırayla mezara doğru dalışa geçip, ziyaretçilerden ötürü bol bol çığlıklar atıyorlardı.

Saat 12.30’da gezimizi tamamlayıp arabalara doğru yürüyüp, Amasya Kalesi’ne doğru sürmeye başladık.

Harşena dağının üstünde yer aldığı için Harşena kalesi olarak da bilinen kale, Persler, Romalılar, Pontus ve Bizanslıların egemenlikleri döneminde saldırıya uğrayıp, yüzyıllar içinde yıkılmış ve her seferinde yeniden inşa edilmiş.

Her zamanki gibi en yüksek noktadan şehri izlemek oldukça keyifliydi.

Kaleden sonraki durağımız dün akşam dolaşırken gördüğümüz Yeşilırmak üzerindeki tekne lokantaydı. Arabaları bıraktıktan sonra tekneye doğru yürüyüp hamsi ızgara ve ekmek arası uskumruyla midelerimizi doyurduk. Özellikle ızgara hamsi çok lezzetliydi.

Yemekten sonraki durağımız II. Bayezid Külliyesi’ydi. Fakat külliye tadilat nedeniyle onu atlayıp sonraki durak olan Minyatür Amasya müzesine geçtik.

1914 yılında çekilmiş bir fotoğraftan esinlenerek yapılan ve 80 m2’lik bir alanda yer alan tarihi kent maketi üzerinden, rehber eşliğinde o yılların şehir dokusu ve kültürel yapı anlatılıyordu.

Maket sayesinde, 12 Mart 1914’de Selağzı’ndan çıkan, 21 Temmuz 1915’te ise bir yandan Beyazid ve civarına, diğer taraftan da Dere Mahallesi’ne kadar yayılan ve 14 mahallede 2000 evin yok olduğu yangınlardan önce şehirde yaşayan diğer din mensuplarına ait kilise, yapı ve evleri görmek oldukça ilgi çekiciydi.

Sonraki hedef Amasya Arkeoloji ve Mumya Müzesiydi.

1958’de kurulmuş olan ve 1977’de şu anki binasına geçen müzede en ilgi çekici eserlerden biri, bilinen bronz Hitit heykelleri arasında başka bir örneği bulunmayan nadir eserlerden biri olan Fırtına Tanrısı Teşup heykelciğiydi.

“Fırtına Tanrısı Teşup heykelciği: MÖ 15. Yüzyıl, Bronz Doğantepe Beldesi, Amasya. Hititlerin tanrılar topluluğunun baş tanrısı Gök/Hava Tanrısı olup Fırtına Tanrısı olarak da isimlendirilir. Hiti dönemi sonrasındaki uygarlıklar tarafından bu tanrıya ait inancı ortadan kaldırmak için gövdesinin alt yarısının tahrip edildiği düşünülmektedir.” (Müzedeki açıklama)

Bir diğeri, geç demir çağına ait, mavi – beyaz renklerde, insan başı biçimli cam boncuktu. Son derece ilgi çekici bir obje olan cam boncuk 2007’de İstanbul Üniversitesi adına Doç. Dr. Şevket Dönmez tarafından başlatılan Oluz Höyük kazısında bulunmuş.

Bir diğer ilgi çekici bölüm ise Osmanlı dönemine ait işlemeli kapı kanatları ve giysilerdi.

Haliyle en özelini sona sakladım. 🙂 O da, 14’üncü yüzyılda İlhanlılar Dönemi’nde iç organlarıyla mumyalanan ve hem Türk, hem de Müslüman kişilere ait olmaları nedeniyle dünyada eşi benzeri bulunmayan mumyaların sergilendiği mumya salonuydu.

Oldukça ürpertici olan mumyaların bir bölümü Cumudar Türbesi olarak bilinen kümbetten, diğerleri ise İlhanlıların Anadolu’daki siyasi egemenlikleri zamanında Amasya Valiliği yapmış olan İzzettin Mehmet Pervane Bey, erkek ve kız çocuklarına ve cariyelerinden birine ait.

“İzzettin Mehmet Pervane Bey’e ait mumya: Anadolu Selçuklu Devletinin Hükümdar Naibi Muinuddin Süleyman Pervane Bey’in oğlu. 1243 Kösedağ Savaşından sonra Sinop’ta valilik yaparken bağımsızlığını ilan etmiş, daha sonraları Moğollar ile anlaşarak Amasya Valisi olmuş ancak yine Moğollara karşı isyan etmesi sonucu Amasya Kalesinde kuşatılarak eşi ve çocuklarıyla beraber idam edilmiş fakat halk tarafından aile fertleriyle beraber mumyalanmıştır.” (Müzedeki açıklama)

Günün son durağı 7. yy.’da Bizans İmparatoru Phocas’ın kızı Helena tarafından yaptırıldığı sanılan ve Danişmendliler döneminde camiye çevrilen Fethiye Cami’ydi. Halıları yıkandığı için sadece pencerelerinden içini görebildiğimiz caminin iç duvarlarında hiçbir motif yer almıyordu. Oldukça ufak olan cami, büyük bir bölümü yok olan kilisenin apsis kısmına kurulmuş.

Caminin yanındaki evde doğup tüm hayatını burada geçirmiş olan 60’larında bir amcanın cami ile ilgili bildiklerini anlatıp bize rehberlik etmesi çok güzeldi.

Gezinin ardından önce otele döndük ardından da karşı yamaçta bulunan Ali Kaya’ya gidip akşam yemeğini yedik, ufaklıklar ve sonra fotoğraflardan fark ettiğim kadarıyla Zeyno’yla pastadaki mumları üfledik.

Lokantadan Amasya manzarası, özellikle güneş battıktan sonra görülmeye değerdi.

23 Nisan 2018, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp bavulları topladık ve kahvaltı için Amesia Mutfağı’na gittik. Güzel bir serpme kahvaltının ardından arabalara atlayıp Cuma günü karar verdiğimiz gibi Alacahöyük’e doğru sürmeye başladık.

Saat 13.30’da Alacahöyük Müzesi’ndeydik. Biletleri aldık ama önce yemek yemeye karar verdik. Etrafta sadece iki tane hediyelik eşya dükkanı bulunuyordu ama aynı zamanda yemek de yapıyorlardı. Birine gidip, beklentisiz bir şekilde, saç kavurması istedik. 50’lerindeki Abi, sac tavasını çıkarttı etleri içine attı, domates ve biberleri doğradı derken yemek masaya geldi. Tadı tek kelimeyle harikuladeydi! Resmen parmaklarımızı yiyerek tüketirken, Abi yanımıza gelip, beğenip beğenmediğimizi sordu. “Beğendik” deyince, “bugüne kadar sevmeyen görmedim, bizim etimiz çok güzeldir” dedi. Gerçekten de öyleydi. Muhtemelen yemekteki tüm ürünler de köyün kendi ürünleriydi!

Yemeğin ardından ilk olarak müze sınırlarındaki ören yerini dolaşmaya başladık. Tunç Çağı ve Hitit döneminin önemli bir dinsel tören ve sanat merkezi olan Alacahöyük’te bizleri 10 metre genişliğindeki sfenksli kapı karşılıyordu.

Ören yerinde ayrıca Eski Tunç Çağı’na ait 13 kral mezarı buluntuları sergileniyordu.

Ufak gezinin ardından müzeye girdik. En ilgi çekici parçalardan biri Sıhhiye’de bulunan Hitit anıtındaki simgelerden biri olan Geyik Heykelciği,

ve gayet güzel görünen mozaik çivileriydi.

Müzeden çıktıktan sonra arabalara atladık ve 17.30’da eve vararak gezimizi sonlandırdık.

Video Anı;

Gezi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim dursun…

Çorum, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 45. il oldu. Bundan önceki 44; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Tokat, Trabzon, Yalova.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3

19 Kasım 2017, Pazar

Sabah 9’da kalkıp evde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra 12’ye doğru Özge’nin arkadaşı Abdullah geldi. Arabaya atlayıp evine gittik ve kahvelerimiz eşliğinde bol bol muhabbet ettik.

Tekrar arabaya atladığımızda hafif hafif yağmur yağmaya başlamıştı. Önceki iki güne göre hava serin ama dolaşmaya mani değildi.

Gümrükhana gidip hızlıca hediyelik aldıktan sonra Abdullah, Özge’yi Batman otobüsüne bırakmaya giderken biz de Güneşin’le Mozaik Müzesi’ne doğru yürümeye başladık.

Şanlıurfa Müzesi’nin hemen yanında yer alan Haleplibahçe Mozaik Müzesi, Şanlıurfa Belediyesi’nin alt yapı çalışmaları sırasında bulunmuş ve yapılan arkeolojik kazılarla tamamı gün yüzüne çıkarılmış.

Mozaiklerin bulunduğu alan, Roma villalarını içine alacak şekilde inşa edilmiş. Zaten müzenin hemen yanında bir de Roma Hamamı bulunuyor.

Müze son derece güzel bir şekilde hazırlanmış ve tasarlanmış.

Bir mozaik sever olarak, 2017 yılı içinde önce Gaziantep Zeugma ardından Arles, L’ouvre ve son olarak Efes’ten sonra Urfa’da Roma mozaiklerini görmekten ötürü oldukça mutluydum. Aralarında en çok Zeugma Mozaik Müzesini sevdiğimi de not olarak düşmekte fayda var.

Haleplibahçe Mozaik Müzesi, mitolojide ismi geçen kadın savaşçı Amazonların tasvir edildiği tek mozaiğe de ev sahipliği yapılıyor.

Mozaikler, Amazon kadınlarının av sahnelerini, bazı hayvanları ve kişileri tasvir etmekte. Savaşçı Amazon Kraliçelerinin anlatıldığı mozaikler, dünyanın ilk örneklerinden kabul edilmekte.

Büyük bir keyifle müzeyi dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerlerken özel olarak sergilenen son iki mozaikle karşılaştık. Bunlardan biri Hz. İsa’nın mozaiği,

diğeri de yurtdışına kaçırılan ve Dallas Sanat Müzesi’nden önce İstanbul Arkeoloji ardından da Şanlıurfa Müzesi’ne getirilen Orpheus Mozaiğiydi. Mozaikte etrafı hayvanlarla çevrili Frig başlıklı ozan Orpheus lir çalmakta. Süryanice yazının yer aldığı dikdörtgen mozaik, bir zamanlar bir kaya mezarının tabanını süslemekteymiş. Orpheus Mozaiği, Edess/Urfa mozaikleri içinde en eski tarihli (MS 194) mozaik olmasının yanı sıra, mozaikte sanatçı Bar Saged adının olması nedeniyle de oldukça önemli.

Müzeden çıktıktan sonra Güneşin’le kaleye doğru yürümeye başladık. Bu arada hava iyice serinlediğinden hafif hafif üşüyorduk ama “gösteri devam etmeli”ydi! Tepenin eteklerinden kaleye doğru tırmanan tahta merdivenler gayet hoş görünüyorlardı.

Bir yandan basamakları adımlıyor bir yandan da, arada bir dönüp şehre kuş bakışı bakmanın zevkini yaşıyorduk.

Camiler, Balıklıgöl (Halil-ür Rahman), Mevlidi Halil Küllyiesi, hanlar ve nice eski yapıların toplandığı merkez ve geri kalan tüm tepeleri saran iç içe geçmiş eski evlerin otantik görüntüsü gözlerimizin önündeydi.

Bir süre tırmandıktan sonra Balıklıgöl efsanesine konu olan ve Hz. İbrahim’in Urfa kalesinin burçlarına konulan mancınığın olduğu yerdeydim.

Bir süre de buradan şehri izledikten sonra dönüşe geçtiğim sırada Özge’yi otogara bırakmış olan Abdullah’ın geldiğini gördüm.

Nefeslenmek için hemen kalenin altında yer alan Büyük Mağara adındaki kahvehaneye girdik. Adı üstünde kahvehane mağaranın içine yapılmış ve tüm duvarlara otantik objeler serpilmişti. Bir süre muhabbet edip nefis melengiçleri mideye indirdikten sonra gezimize kaldığı yerden devam ettik.

Kahvehaneden dışarı çıkar çıkmaz bir yandan sığırcıkların gökleri yırtan çığlıkları, bir yandan da taklacı güvercinlerin şovlarıyla karşılaşıyorduk. Bir süre durup kuşları videoya çekerken, iki gündür duyup merak ettiğimiz “güm!” sesine tekrar şahit olup Abdullah’a ne olduğunu sordum. Güvercinlerin yere konmalarını engellemek ve böylece uçmaya devam etmelerini sağlamak için sahiplerinin bezden yaptıkları ve yere vurunca ses çıkartan bir alet olduğunu söyledi.

Bir süre sonra, Urfa’ya geldiğim günden bu yana çok merak ettiğim eski evlerin bulunduğu tepelerden birindeydik.

Dar sokaklar ve birbirleri içine geçmiş gibi görünen taş evlerin dış duvarları oldukça farklı ve güzel görünüyordu.

Bir ara Abdullah evlerden birinin kapısının üstünde bulunan Kâbe resmi ve Allah-Muhammed yazılarını gösterip, bunları hacca gidenlerin yaptırdığını, böylece eskiden şehre gelen “tanrı misafirlerinin” bu evde yaşayanların varlıklı olduğunu fark edip yardım için bu evlerin kapılarını çaldıklarını söyledi.

Muhtemelen kiliseden çevrilmiş olan Sultanbey caminin minaresi oldukça ilginç görünüyordu.

Abdullah’ın rehberliğinde sokağın bağlandığı hanların içinde dolaştıktan sonra arabanın bulunduğu yere doğru ilerlerken Şanlıurfa merkezin gece halinin çok güzel olduğunu fark ediyordum.

Abdullah az önce sokaklarda gezdiğimiz ve haliyle dış duvarlarını gördüğümüz evlerin aslında avlulara açıldığını ve büyük çoğunluğunun eski olsa da çok güzel olduklarından bahsedip bizi, ismi biraz ilginç gelse de, Eyyübiye Belediyesi Yerel Yönetim Konağı’na götürdü.

Konağın avlusu oldukça masalımsı görünüyordu.

Abdullah konak hakkında bilgi verirken, biz de merdivenlerden çıkıp hem avlunun yukarıdan nasıl göründüğüne, hem de yukarıdan dışarının nasıl göründüğüne bakıyorduk.

Bu arada duvarlara vuran merdiven demirlerinin gölgesi çok güzel görünüyordu.

Konaktan çıktıktan sonra park yerine doğru ilerlerken, oldukça havalı görünen ve altında mağara bulunan eski bir konağın büyütülerek otele çevrildiği El Ruha Otel’deydik. Abdullah Urfa’daki herkesi tanıdığı için selam verip içeri daldık ve doğrudan otelin içindeki serin mağaraya geçip incelemeye başladık. Oldukça ilginçti doğrusu.

Otelden sonra arabaya atlayıp son durağımız olan Köz Mangal’a gittik ve “tam benim kalemim” dediğim, ağızda biten acı biberiyle Urfa usulü lahmacunları afiyetle hüplettik.

Lahmacunun ardından Urfa gibi muhafazakâr bir şehir için ismi oldukça enteresan görünen ve daha 3 gün önce Urfa ili tarafından tescillenen şıllık tatlısından sipariş ettik. Kaymak, fındık ve fıstığın krepe sarıldığı ve üstüne şerbet dökülerek hazırlanan tatlı, hafif ve lezizdi doğrusu ama nedense bir türlü Urfa’yla eşleştiremiyordum. Çünkü doğu için fazla basit görünen, kolaya kaçılmış bir batı yiyeceği gibiydi.

Karnımızı da doyurduktan sonra “yolcu yolunda gerek” dedik, ultra misafirperver Abdullah’la vedalaştıktan sonra Havaş’la havalimanına gittik. 35 dakika rötar yediğimiz için Ankara’ya indiğimizde Güneşin uçağını kaçırmıştı. Bu yüzden gidip önce biletini boşa aldı ardından da bagajını teslim almak için bir süre bekledik. Son olarak yanlış Belko’ya binip Batıkent üzerinden AŞTi’ye oradan da taksiyle eve geçtik. Yatağa girdiğimde saat 2.15’i gösteriyordu. Ama olsun kış kaçamağımızın lezzeti her şeyin üstünden geliyordu.

Nice güzel gezilere…

Anı Videosu;

Şanlıurfa gezisi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim anı olsun…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Şehir Notu: Şanlıurfa, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 44. il oldu. Bundan önceki 43; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yalova.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2

18 Kasım 2017, Cumartesi

Sabah 10 gibi kalkıp 11’de kahvaltı için merkeze doğru yürürken hava sıcaklığı 22-23 derecelerde ve oldukça güzeldi.

Köprübaşı Kahvaltı Salonuna vardığımızda Afşin garsona el işaretiyle, “donat masayı” dedi. “Vay be helal olsun!” dedim. Güldü. Kısa bir süre sonra gerçekten de masa donatıldı.

Gelenlerden en orijinalleri “reçelli yumurta” dedikleri ve annemin biz küçükken domates salçasıyla yaptığı, acı kırmızı biberli sahanda yumurta, ballı yoğurt kaymağı, kokusuz leziz beyaz tereyağı, tam kıvamında çay ve taze taze servis edilen sıcacık lavaştı.

Bir sonraki gün kahvaltıda da ekmek üstüne sürüp yiyeceğim Urfa usulü kırmızı biber tam benim kalemimdi. Özellikle Mersin ve Adana’da daha önce deneyimlediğim ve girişinden çıkışına kadar tüm bölgeleri cayır cayır yakan biberlerden oldukça farklı olan ve tam anlamıyla “acısı ağızda biten” Urfa biberi nefis ötesiydi. O yüzden de her şeye yakışıyordu.

Dün Altın Kupa’da olduğu gibi bıçağın servis edilmemesi ve sadece kaşık ve çatılın getirilmiş olması ilginçti.

Nefis kahvaltının ardından hanlar bölgesine doğru yürümeye başladık.

Cumartesi olduğundan mıdır bilinmez ama hanlar tıklım tıklımdı. İnsanlar alışveriş yapıyor ya da dolaşıyorlardı.

Bizimkiler Gümrükhan’da bir masaya yerleşirken biz de Özgeyle araba gelene kadar etrafta keşfe çıkmıştık.

Saat 13.30’da Müslüm Beyin arabasına atlayıp Harran’a doğru ilerlemeye başladık. Dönem bitmek üzere olduğu için yolda, tek tük istiflenmiş pamuk balyaları ya da pamuk taşıyan araçlar görüyorduk. Birkaç kere, arabalardan ya da istiflenirken dökülüp yol kenarındaki çalılara takılmış pamukları toplayan insanlar gördük. Müslüm Bey, “bu yıl kilosunu 3 liradan aldı devlet, toplayıp satıyorlar” dedi. Aklıma küçükken gittiğimiz K. Esat pazarı dağıldıktan sonra atılmış meyve ve sebzeleri seçen gariban insanlar gelmişti.

Yolculuğun en sevdiğim yanı, bilen birinden bölgeyle alakalı bilgiye doğrudan ulaşmaktı. O yüzden bir yandan Müslüm Bey’in anlattıklarını dikkatle dinliyor, bir yandan da merak ettiklerimi soruyordum. Birkaç kez Suriye’den atılan bombanın isabet ettiği Akçakale, gitmekte olduğumuz Harran’a 20 km uzaklıktaydı.

Akçakale’nin Türkiyeli Arap nüfusuna sahip olduğunu, ayrıca Urfa’da ve özellikle sınır bölgelerinde yoğun Arap nüfusu yaşadığını ilk kez öğreniyordum. Yolculuk sırasında gördüğümüz insanların giysi tarzlarının ırklarını işaret ettiğini öğrenmek te ilginçti.

Daha önce sadece Sarp sınır kapısını gören biri olarak, Suriye sınırını görmek istiyordum ama yolu uzatmamak adına ses çıkarmıyordum. Muhabbetimiz sırasında bir ara Müslüm Bey, “eyvah dönüşü kaçırdım!” dedi. Mecbur sınıra gidecektik!

Kısa bir süre sonra mülteci kampının yanından geçtik. Oldukça sakin görünüyordu. Müslüm Bey, “eskiden çok yoğundu ama bu aralar sakin” dedi.

Akçakale’nin içinden geçtikten sonra eski sınır kapısına ulaştık. Suriye’deki savaşla birlikte sınırdaki teller ve yapılar güçlendirilmişti. Müslüm Bey sınırın arkasındaki Tell Abyad’ı gösterip orada akrabalarının yaşadığından, 10-11 kez oraya gittiğinden ve yaşadıklarından bahsetti.

Arap, Kürt, Ermeni ve Türkmenlerden oluşan 200 bin kişinin yaşadığı Suriye şehri 2012’den bu yana Özgür Suriye Ordusu, El Kaide ile bağlantısı olan El Nusra, İŞİD, YPG ve YPG ile Özgür Suriye Ordusu bileşenlerinden olan Burkan el-Fırat arasında el değiştirmiş ve çokça çatışma yaşanmış.

Bir ara Özge ile Güneşin sınırın dibinden geçen tren hattına doğru yürüdüler. O sırada “uzaklaş!” diye bir ses duyduk. Kuledeki nöbetçi asker aşağıya inmiş geri çekilmeleri için uyarıyordu. El işaretleriyle, özür dileyip geri çekildiler.

Akşam sınıra gittiğimizi öğrenen Afşin, “2-3 yıl önce orada yaşanan insan kalabalığını gördükten sonra bugünlerdeki sakin hali gerçekten garip geliyor” dedi.

Arabaya atlayıp yönümüzü Harran’a çevirdik. Sümercede ve Akatçada “seyahat” veya “kervan” anlamına gelen “haran-u” sözcüğünden adını alan Harran Ören Yeri’nin kapılarından birinden arabayla geçer geçmez yanımıza bir Renault Toros geldi ve bize bir broşür uzatarak, “gezmeye geldiyseniz bizi takip edin, hem çevreyi gezdirelim hem de Harran Kültür Evi’nde ağırlayalım” dedi. Biz de onay verip peşlerine takıldık. Güneşin bunun bir pazarlama taktiği olduğunu ve her kapıda birilerinin misafirler için beklediğini anlattı.

Arabayı park ettikten sonra ören yerinde dolaşmaya başladık. Bize broşür uzatan arkadaş bizi Harran kalesine götürdü ve tarihini anlattı. Giriş yasak olduğu için uzaktan bakınıp yürümeye devam ettik.

Akdeniz ile Dicle Nehri civarındaki ovalar arasındaki konumu nedeniyle ticaret merkezi olma özelliği kazanan ve ay tanrıçasına adanan Harran’ın simgesi olan kubbe/kümbet evleri oldukça enteresan görünüyordu. Renk tonları göz alıcıydı.

Rehberimiz, günümüzde sadece depo ya da ahır olarak kullanılan kümbet evlerin sadece bir tane ustası kaldığını ama onun da yaşlandığı için artık bu işleri yapamadığını söyledi.

Kubbelerin arasında dolaşan ve yaklaştığımızı görünce kaçamayıp orada kalan keçi oldukça sevimli görünüyordu.

Dünyanın ilk bilim merkezlerinden (Atina, Mardin, Şanlıurfa gibi) biri olan Harran’da Dünyanın ilk üniversitesinin kalıntıları da bulunuyor. Günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış olan en önemli yapı, üniversitenin gezegen ve yıldız hareketlerinin gözlemek için kullandığı rasat kulesi.

Turumuzun ardından turizm için otantik bir şekilde döşenmiş olan Harran Kültür Evi’ni dolaşmaya başladık. Yapıların tavanlarına ve kubbelerine hayran biri olarak içeriye girer girmez kafamı yukarı çevirdiğimde nefis bir görüntüyle karşılaştım!

Gezimizin sonunda arabaya atladık ve seyir tepesinden kümbet evler ve üniversite kalıntılarına bakındıktan sonra yönümüzü bir başka ören yeri olan Şuayip Şehrine çevirdik. Fakat bir süre sonra havanın kararacağını fark edip Urfa’ya dönmeye karar verdik.

Saat 17 civarlarında İbrahim oğlu İshak’ın soyundan gelen, hastalık ve sıkıntılara karşı sabır konusunda örnek gösterilen bir peygamber olan Hz. Eyüp’ün sabır mekanındaydık.

Varlıklı biri olan ama çocuklarını ve servetini kaybettikten sonra vücudunda yara ve çıbanlar çıkan Hz. Eyüp, 10 yıl boyunca bu mağarada sabrettiği için Allah tarafından mükafatlandırılır ve ayağını vurduğu yerden çıkan suyla tüm hastalıklarından kurtulur. Bahsi geçen kuyu da sabır mekanının tam karşısında yer alıyordu.

Günün son mekanı midelerimizi şenlendirmek için Müslüm Beyin önerisiyle Ciğerci Ali Usta’ydı.

Salaş mekanda bizler nefis dürüm ciğerleri mideye indirirken, Müslüm Beyin yediği yüreğe özenip eve götüreceğimiz pakete bir de yürek eklettirdik.

Dönüş yolunda perşembe akşamından beri hayalini kurduğum billuriyeyi tatmak için Miroğlu’ndaydık. Birazcık daha az şekerli olsa, nefis ötesi diyeceğim, tel kadayıfa sarılmış tüm ve parça antepfıstıklarından yapılmış olan yeşil tatlı nefisti!

Akşam 19 civarlarında evdeydik. Afşin ve Ebu Burak’ın doğum gününü kutlayarak, hanlardaki dükkanlardan birinden aldıkları teflerle melodi tutarak, 23 Nisanda uçurtma şenliklerine gitme planlarına başladığımız Mardin’i özellikle görsel olarak resmeden, Mardin’in Sesleri belgeselini ve etnik müzik kliplerini izleyerek ve bol bol laklak ederek günü tamamladık.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1

Deplasman için gittiğim ve bayıldığın Gaziantep’ten sonra, denk geldikçe Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu gezmeye karar vermiştim. Eylülün ilk günlerinde, gezme planları için yaratılmış olan, Güneşin’le konu hakkında muhabbet ederken, tarih belirlemesek de, ilk olarak Mardin-Urfa gezisi yapmaya karar verdik.

Bu konuşmadan birkaç hafta sonra Özge’nin kasımın ortasında iş için Urfa’ya gideceğini söylemesi planda katalizör etkisi yaptı ve 2 gece 3 günlük Urfa gezisine start verdik. 17 Kasım Cuma sabahı gidiş (39,99 TL) ve 19 Kasım pazar gecesi dönüş (27,99 TL + 3750 Mil) şeklinde, gayet uygun rakamlara, THY’den biletleri aldım ve heyecanla günleri saymaya başladım.

Perşembe akşamı Güneşin kötü haberi verdi. Göbeklitepe ören yeri ziyarete kapalıydı, bu yüzden de ancak müzedeki  replikasıyla idare edecektik. Daha gitmeden, bir kere daha Urfa’ya gitmek için bahanemiz oluşmuştu!

Gecenin ilerleyen saatlerinde Güneş, “bunu not edelim dursun” notuyla birlikte bir konum gönderdi. “Neresi burası?” soruma cevaben ekranıma düşen fotoğrafı görünce, sabah uçağını beklemeden koşmaya başlamak aklımdan geçmedi değil! Antepfıstığı manyağı olarak, tatlı kariyerime ilk kez eklemekten gurur duyacağım “yeşil tatlı”nın adı billuriyeydi…

17 Kasım 2017, Cuma

Cuma sabahı 5.55’te uyanıp ufak bir hazırlığın ardından 6.20’de Kızılay’dan Belko’ya bindim ve Esenboğa’ya ulaşıp yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra uçağa geçtim.

Uçakta ilk dikkatimi çeken şey kesin bir şekilde yapılan, “kalkış ve inişlerde telefonunuzu kapatın!” uyarısının, “telefonlarınızı uçuş modunda kullanabilirsiniz” olarak değiştirilmiş olmasıydı. Benim gibi kuş bakışı fotoğraf ve videoları seven biriyseniz bu oldukça önemli bir gelişmeydi.

Hava bulutsuz olduğu için kuş bakışı seyir zevkim oldukça yüksekti. Erciyes dağının ihtişamına tanıklık etmek yolculuğun en güzel anlarından biriydi.

Adıyaman’ın üstünden geçerken görmeye başladığım ve Şanlıurfa’ya kadar görmeye devam ettiğim, Avrupa’nın ve Türkiye’nin en büyük barajı olan Atatürk Barajı ise bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Hem devasa oluşu, hem de suyu sınırlayan tepelerin eteklerine kadar yükselen baraj suları oldukça enteresan ve ihtişamlı bir görüntü sergiliyordu.

Tıpkı Madeira, Gaziantep ve Samsun’daki gibi uçaktan yürüyerek ulaştığım Şanlıurfa GAP Havaalanının tıpkı Antep’teki gibi 2 tane konveyörü vardı ve oldukça sevimliydi.

Bagajı olmadığı için merkeze ulaşmak için doğrudan HAVAŞ’taki yerimi aldım. Yaklaşık 45 dakika sonra merkezde inip, Özge ve Güneşin’in bulunduğu 2,6 km uzaklıktaki Hilton’a doğru yürümeye başladığımda 22 derecelik hava sıcaklığının tadını çıkarıyordum. (Akşam Şanlıurfa’da yaşayan Deniz ve Afşin’den Urfa’da yazın 50-55 derecenin görüldüğünü, bir sonraki gün ise Müslüm Beyden kışın, en soğuk eksi 1-2 derece görüldüğünü öğrenecektim!)

Yolculuğum sırasında büyük çoğunluğu orta yaş üstü şalvarlı ve renk renk poşuları olan erkekler ya da oldukça otantik giysili kadınlar görmek farklı bir coğrafyada olduğumu ispatlıyordu. (Sonraki gün Afşin, erkeklerin taktıkları poşuların renkleri ve tarzlarının, onların ırklarına ya da nereli olduklarını işaret ettiği bilgisini verdi.)

Doğunun ülkenin geri kalanına göre daha farklı ve kendine has bir havası vardı ve bu da gezmek için bu bölgenin cazibesini arttırıyordu. (Sonraki günlerde Musa Bey ve Abdullah’tan Şanlıurfa’da ve ülkenin güney sınırlarında yoğun bir Türkiyeli Arap nüfusu olduğunu, Şanlıurfa’da ise Arap, Türkmen ve Kürt nüfusunun bulunduğunu öğrenecektim.)

Maps’ten açtığım yürüyüş takip ederken haritaya göre az sonra yeşil bir alanın ortasından geçeceğimi fark ettim. Bir süre sonra burasının Bediüzzaman mezarlığı olduğunu ve ortasından bir yol geçtiğini anladım. Çoğu mezar taşının yakınlarda ölenlere ait olmasına rağmen hem kremsi rengi, hem de ince uzun ve ovalimsi eski Osmanlı mezar taşlarına benziyor olması ilgi çekiciydi. Mezarlıktaki bir ilginçlik de mezar taşlarının altında yer alan simgelerdi. Örneğin kişi araba kazasında öldüyse mezar taşının altında araba logosu ya da öldürüldüyse silah logosu yer alıyordu.

Hilton’a vardığımda saat 11’e geliyordu. Özge ve Güneşin’le buluştum, odaya çantayı attım ve onların 1’e kadar işleri olduğunu öğrenip hazırlandım ve gelirken gördüğüm mezarlığın girişindeki eski görünümlü camiye doğru yürümeye başladım.

1967’de inşa edilmiş olan Nebiefendi Caminin hem dışı hem de içi olabildiğince sadeydi.

Camiden sonra gelirken mapste gördüğüm Tarihi Hızmalı Köprüsü’ne doğru yürüdüm. Vardığımda Terminatör 2’deki şehrin içinden geçen derin su kanallarını anımsatan bir görüntüyle karşı karşıyaydım ve tarih denilen köprü ya replika olduğundan ya da başka bir sebepten ötürü gözüme hiç de “tarihi” gibi gelmemişti.

Hotele dönüp öğle yemeği yedikten sonra çantaları lobiye bıraktık ve hemen karşıdaki Şanlıurfa Müzesi’ne doğru heyecanla yürümeye başladık. Çünkü Urfaya gelme sebeplerimizden olan Göbeklitepe kapalıydı ama en azından en ünlü tapınaklarından birinin replikası ve bulunan eserler müzede sergileniyordu.

1969 yılında ziyarete açılmış olan ve 2015’te yeni binasına taşınmış olan Şanlıurfa Müzesinde, Şanlıurfa’nın etrafındaki Höyüklerden, Harran’dan, baraj inşaatları sırasında yapılan kurtarma kazılarından ve Göbeklitepe’den elde edilen oldukça uzun bir periyoda yayılmış olan oldukça ilgi çekici materyaller sergileniyor.

Müzenin en özel materyallerinden birisi, orijinal insan boyutlarında olup günümüze kadar bozulmadan gelen en eski insan heykeli olan Balıklıgöl heykeliydi. Milattan önce 9.500’lü yıllara ait olan heykel, 1995’te belediye ekiplerinin altyapı çalışması sırasında 4 parça halinde bulunmuş.

Derin ve yuvarlak göz yuvalarında obsidyen/volkan camı taşları bulunan heykelin burnu zaman içerisinde deforme olmuş. Ağzının betimlenmemesinin ise araştırmacılarca dini figür şeklinde yorumlanmaktaymış.

Tarım devriminin topluluklara bol ve güvenli besin kaynağı ve zaman sağlamasının ardından anıtsal mimari ve zengin sembolik anlatımın geliştiği düşünülse de, Göbeklitepe’deki kült yapıların bilim dünyasınca oldukça basit standartlarda yorumladığı avcı-toplayıcı toplulukların zamanından olması tarihin yeniden yorumlanması gerektiğini ortaya çıkartıyor.

Kazı başkanı Klaus Schmidt ve ekibi, tonlarca ağırlıktaki dikilitaşları kayalardan kesip çıkarmak, işlemek, yarım kilometreye yakın bir mesafeyi kat ederek Göbekli Tepe’ye getirmek ve yapıları inşa etmek için en az 500 kişinin çalışmış olması gerektiğini düşünüyorlar. Bu insanların yiyeceklerinin sağlanması, özellikle hayvan kabartmalarında ister istemez dikkat çeken ustalığın/sanatın gelişmiş olması, Bilim dünyasının avcı-toplayıcı grupların küçük birimler olduğunu, her gün besin sağlamak için uğraşmak zorunda kaldıklarını ve sadece o günü kurtarabildiklerini düşüncesini çürütüyor.

10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizildiği, araları taş duvarla örtülmüş ve merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaşın karşılıklı olarak yerleştirildiği D Tapınağının birebir replikası oldukça haşmetli görünüyor. Tapınağı içinde dolaşabilmek ise müzenin çekiciliğini arttırıyor.

T biçimdeki dikilitaşların üzerlerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiş. Söz konusu motiflerin yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmış olması, bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmesini sağlıyor.

Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motifler.

Daha önce şahit olmadığım bir döneme ait olan heykel, çizim ve materyalleri incelemek oldukça büyüleyiciydi.

Müzede Göbeklitepe’den çıkartılmış birçok hayvan heykeli ve çeşitli taş işlemeler/çizimler sergileniyor.

Bunların en ilgi çekenlerinden biri, doğumun anlatıldığı heykel,

diğeri ise yine doğumun anlatıldığı işleme/çizim.

Müzenin en büyük eksikliği, aslında birçok müzede olduğu gibi, materyallere ait başlıkların anlamsızlığı ya da basitliği ile ait olduğu yılların belirtilmemiş olmamasıydı. Örneğin doğumla ilgili heykel ve işlemeyi güvenlik görevlisi bir arkadaşın şans eseri bize yanaşıp anlatmasıyla öğrendik.

Müzede ilgimi en çok çeken diğer materyallerden biri oyuncak arabalar,

diğeri Zafer Tanrıçası heykeli,

ve kabartma insan başı steliydi.

Büyülenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra biraz oturmak ve kahve içmek için Gümrükhan’a doğru yürümeye başladık.

Yolumuzun solunda kalan mağaralar oldukça ilginç görünüyordu. Güneşin birkaç yıl öncesine kadar mağaraların üstünde gecekonduların olduğunu ve mağaraları depo gibi farklı amaçlarla kullandıklarını anlattı.

Sora sora, sonraki günler daha ayrıntılı bir şekilde gezeceğimiz, labirent vari hanların içerisinden geçip avluya ulaştığımızda çoğu yerli turist olmak üzere bir sürü insan bir şeyler içiyor, yiyor ve muhabbet ediyordu. Biz de bir masaya kurulup daha önce Antep’te içtiğim ve bayıldığım melengiç kahvesi ve dolaşırken düşündüğümün aksine kebaptan çok tabelasını gördüğüm için ciğer sipariş ettik. Bir sonraki gün daha iyisini yiyeceğimden habersiz olarak, ciğeri ve kahveyi büyük bir zevkle mideye indirirken bol bol muhabbet ettik.

Birkaç saat sonra toplanıp geldiğimiz yoldan Hilton’a doğru yürürken Balıklıgöl’de bir süre durduk. İlk kez gördüğüm Balıklıgöl’ün gece hali çok güzel görünüyordu. Daha önce buraya gelmiş olan Özge, “gecesi daha büyüleyiciymiş” diyordu ki, Pazar günü gündüz halini gördükten sonra ben de aynısını düşünecektim.

Otelden bavullarımızı aldık ve taksiye atlayıp Güneşin’in arkadaşları Deniz ve Afşin’in evine geçtik.

Sıcacık tanışma ve muhabbet faslından sonra hazırlanıp gittiğimiz Altın Kupa’nın Urfa’da yer alan tek meyhane olduğunu öğrenince, Yeni Rakı’nın 1937 Şehir Kadehleri serisinde neden Urfa’nın olmadığını anlıyordum. Meyhanede, ağızda biten acısıyla tam benim kalemim olan biberlerle yapılmış yoğurtlu atom, güvençte kaşarlı mantar, baharatlı zeytin ve oldukça ince doğranmış çıtır patates kızartması nefisti.

İlerleyen saatlerinde yan masadan şalgam suyuna batırılmış havuç ve marul gönderilmesi de gecenin hoş sürprizlerden biriydi.

Bol kahkahalı muhabbetin ardından eve dönmek için dışarı çıktığımızda önce bir süre yürümeye karar verişimiz ama ardından hava soğuk olduğu için taksi arayışımız görülmeye değerdi.

Urfa’daki ilk günümüz gayet lezizdi…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Göbeklitepe ile ilgili izlediğim en güzel belgesel;

Gordion Müzesi Tümülüs ve Ören Yeri

Birkaç yıl önce, “müzelere gitmek için bizi gaza getirir” diyerek müzekart almış ama 2-3 yer dışında neredeyse hiçbir yere gitmemiştik. Fakat Kapadokya’ya gidince aldığımız müzekartla bu misyonumuza ulaşmak adına önemli işlere imzamızı atmaya devam ediyoruz. 🙂

Kapadokya, Olimpos Ören Yeri ve Efes’ten sonraki durağımız Ankara’ya 96 km uzaklıktaki, İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion’du. Bahtiyar, Nilüfer ve Zeynep’le yaptığımız Pazar kahvaltısının ardından Güneşin, Burçak, Nuri ve Özge’yle birlikte yönümüzü Gordion’a çevirdik.

Coğrafi konumu ve Sakarya Irmağının suladığı bereketli topraklarda kurulan Gordion’a girerken ilk ilgimizi çeken şey Frig soyluları ve ileri gelenlerinin mezarlarının yer aldığı Tümülüsler (yığma mezar tepeleri) oldu. Bozkırın yüzeyinde yer alan irili ufaklı tepelikler şeklindeki tümülüsler oldukça özel bir yerde olduğunuzu ispatlıyor.

Tarla ve Tümülüslerin arasından geçtikten sonra 2000 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülünde finale kalan müzeye girdik.

Eski Tunç Devri eserleri, Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri, Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı, M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler ve Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmakta.

Gördüğümüz ilginç eserleri birbirimize göstererek, haklarında fikirler yürüterek ve “Midas’ın eşek kulakları” hikayesi hakkında konuşarak müzeyi gezdikten sonra hemen karşıda yer alan ünlü Midas Tümülüsüne doğru yürüdük.

Müzede benim en çok ilgimi, her zamanki gibi, çanak, çömlekler ya da objelerin üzerlerindeki motifler çekti.

300 metre çapında ve 50 metre yüksekliğindeki tümülüsün açılmasında Zonguldak maden işçileri çalışmış ve 80 metrelik bir tünel açmışlar.

Anadolu’da antik dünyaya ait ikinci büyük Tümülüs olan, 3750 yıllık ardıç tomruklarla desteklenen, çam ağacından yapılmış ahşap mezar odası milattan önce 8. yy da yapılmış.

Heybetli ardıç tomruklar ve muntazam bir şekilde yapılmış ahşap oda, hele bir de binlerce yıllık olduğu düşünülünce, çok göz kamaştırıcı görünüyordu.

Mezar odasında bulunan Kralın kemikleri ve odada yer alan materyallerin bazıları 1997’de Avrupa Yılın Müzesi Ödülünü kazanan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yazıyı hazırlarken gördüğüm 2013’teki bir haberde Kazı Direktör Yardımcısı Dr. Ayşe Gürsan Salzmann, Midas tümülüsünde yapılan çalışmaların ışığında tümülüsün kral Midas’tan 100 yıl önce yapıldığı ve ondan önceki başka bir krala ait olduğunun anlaşıldığı fakat ‘Midas tümülüsü’ diye bilindiği için ismini değiştirmediklerini ifade etmiş. Ayrıca Gordion’un ikinci giriş kapısını bulmayı umduklarını söylenen Salzmann, Tümülüsler tarla olarak kullanıldığı için tarihin yok edildiğini söylemiş. Ben de dönüş yolunda tümüsülerin neredeyse orta hizalarına kadar hasat edilmiş ekinler görünce şaşırmıştım.

2015’teki bir haberde de, Gordion Antik Kenti Kazı Yöneticisi ve Amerikan Pensilvanya Üniversitesi’nden antropolog Prof. Dr. Charles Brian Rose, Beyceğiz Mahallesi’nde Frig krallarından birisine ait dünyanın bilinen ikinci ahşap mezarının tespit edildiğini, yeni tespit edilen 21 tümülüsle toplam sayının 124’e yükseldiğini, 3 höyük ve bir de yeni kalenin tescillendiğini dile getirmiş.

Mezardan çıktıktan sonra arabaya atlayıp 2 km uzaklıktaki şehir kalıntıları görmeye gittik. Tabelalar yerine maps’in yönlendirmesini takip edince ana yürüyüş yolunun tam tersinde olduğumuzu fark ettik. Çünkü kalıntıları çevreleyen tepede yürürken gördüğümüz bilgilendirme tabela numaraları biz yürüdükçe küçülüyordu.

Gezimizin en eğlenceli bölümü de burasıydı. Çünkü bir yandan tabelada yazanları anlamaya, bir yandan netten araştırma yapıp Frigler hakkında ya da ondan önce ve sonra gelen medeniyetler hakkında bilgi bulup, bildiklerimizi ortaya dökmeye ve yorumlamaya çalışıyorduk. Haliyle ful geyik muhabbet yüzünden bol bol gülüp eğleniyorduk.

Dönüşe geçtiğimizde, yaşadığımız coğrafyada yüzlerce yıllık medeniyetlerin birer birer hükümdar olduğunu, akabinde de yok olup gittiklerini fark edince, ölümsüzmüşçesine davranan, “dünyaları” yönetme hayalleri kuran insanların aslında çöldeki bir kum tanesi kadar yaşadıklarını düşünüyordum.

Gordion hakkında;

Gordion (ya da Gordiyon), tarihte Frigya’nın (Phrygia) başkenti. Sakarya nehri ile Porsuk Çayı’nın birleştiği noktanın tam yukarısında bulunan höyük.

Gordion’un kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. Höyükte, Gordion adını zikreden kitabeye benzer hiçbir açık delil bulunamamıştır. Buna rağmen bu höyüğün eski Gordion olarak belirtilmesi doğru kabul edilmektedir. Bir rivayete göre ilk Frig Kralı Gordios, krallığa çıkışı sırasında sabanını, boyunduruğuna bir kördüğüm atarak bağlamıştır. Şehrin, Gordion adını, krala izafeten aldığı sanılmaktadır. Fakat o zamana ait Doğu belgelerinde bu kralın adından hiç bahsedilmemektedir.

Yapılan kazılar Gordion’daki yerleşmenin, Friglerin buraya gelişlerinden önce olduğunu göstermektedir. Frig devri höyüğünün altında eski bronz çağına ait daha küçük bir höyük bulunmaktadır. Eski bronz çağından Frig şehri tabakasına kadar birbiri üstüne gelen ve birbirlerini takib eden bu yerleşmelere ait on sekiz tabaka çıkarılmıştır. Bu tabakalarda Hitit devrinin bütün safhaları temsil edilmektedir.

Friglerin geliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Trakya’dan ve Balkan Yarımadasından buraya geldikleri farz edilir. Bu düşünce Friglerin çanak, çömlek stillerinin Makedonyalılarınkine benzemesinden ileri gelmektedir. Frigler MÖ 9. yüzyıl ortalarında veya daha önceki yıllarda, buraya gelip yerleşmişlerdi. Muhtemelen burası Orta ve Batı Anadolu’ya sınırları uzanan bir devletin başşehri olmuştur. Krallık, asurlulara yenilmesine rağmen istilaya uğramamış, fakat MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Kimmerler, Lidyalılarla savaşmak için buradan geçmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Gordion dahil, bütün Anadolu Pers İmparatorluğuna dahil olmuştur. Bu devirde de Gordion, Kral Yolu üzerinde önemli bir yer, pazar şehri, konaklama yeri olarak önemini korumuştur. Şehir. MÖ 333’te Pers boyunduruğundan kurtulmuştur. Çeşitli mücadelelerin geçtiği bu bölgede MÖ 200 yıllarından sonraya ait olabilecek bir şey bulunamamıştır. Bundan sonra Gordion önemini kaybetmiş ve terk edilmiş gibi bir hale gelmiştir.

Gordion’un güneydoğusunda yer alan tarihi kapısı, sur içinde yer alan sarayları ve Frig kral ailesi üyeleri ile zenginler ve soylular için yapılmış 80 kadar yığma mezar tepeleri şehrin en önemli özelliklerini yansıtmaktadır. (tr.wikipedia)

* * *

Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir.

Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur.

Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir.

Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur.

Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır. (youtube, Gordion Belgeseli)

Gordion Belgeseli

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3

2 Eylül 2017, Cumartesi (Sisam Adası)

Sabah ilk iş olarak arka sokakta yer alan pastaneden, beklediğimden çok fazla yağlı olduğundan yiyemediğimiz, sade ve çikolatalı kruvasan alıp eve döndüm. Kahvaltıyı güzel güzel midelerimizi indirdikten sonra hazırlanıp Kokkori’nin yakınlarındaki Tsambou plajına doğru yola koyulduk.

Kumsal yolundan 16 kilometreyi yaklaşık 25 dakikada aldıktan sonra büyük çakıllı plajdaydık.

6 Euro’ya 2 şezlong kiraladık ve önce döküldük sonra hazırlandık ve adanın kuzeyinde ilk kez durgun bir denize kendimizi bıraktık. Orta derece soğukluktaki denizde bir süre yüzüp balıkları kestikten sonra şezlonglara dönüp deniz tatili klasiklerimizi tekrarladık.

Saat 13 gibi hazırlanıp öğle yemeği için 5 km uzağımızdaki tepede bulunan Vourliotes’e doğru sürmeye başladık. Günlük 19,90 TL ödeyerek internet kullandığım için tatilimiz boyunca maps.google’ın navigasyonunu kullandık. Ufak tefek şeyler hariç normalde herhangi bir sorun yaşamadığımız için, köye doğru tırmanan normal yol yerine hemen altındaki daha dar ve bozuk yolu önerdiğinde “bir bildiği vardır” diyerek sözünü dinledik.

Fakat kısa bir süre sonra oldukça daralan yolları arşınlayarak evlerin arasından geçmeye başlayınca şüphelenmeye başladık. Derken sola doğru tırmanan keskin virajlı beton yola doğru döndüğümüz an, otomatik vites geçişlerinde yığıldığı için bir türlü ısınamadığımız, Suzuki marka kiralık arabamız patinaj yapmaya başladı. Özge arabayı durdurup biraz geri gelip tekrar çıkmayı denedi ama nafile.

Pes edip geri dönmek adına Özge’ye yardım etmek için arabadan indiğimde, arkadaki 50 santimlik boşluktan sonra arabanın aşağıya düşebileceğini fark ettim. Özge’nin birkaç kere usulca sağ-ileri, sol-geri yapması gerekiyordu. Fakat sorun; arabanın ileriye gitmeden önce bir süre arkaya doğru gelmesiydi! Bir iki denemeden sonra faka bastığımızı anladık. Özge arabayı durdurup derin bir nefes aldı ve tam tekrar denemek üzereyken karşıdan motosikletiyle gelen 30’larında bir adam motordan inip adeta koşarak yanımıza geldi. Yukarıda hiçbir şey olmadığını, nereye gittiğimizi sordu. Köyün adını söyleyince “geri dönmelisiniz” dedi ve “Arnavut” olduğunu söyledi. Biz de tam “Türkiye’den geliyoruz” demek üzereyken “anladım” dedi ve güldü. Ardından bana dönüp “Abi push!” dedi. Arabanın arkasına geçtik ve Özge gaza basınca arabayı itekledik. Birkaç denemeden sonra mutlu sona ulaşmıştık.

Yardım meleği gibi imdadımıza yetişen Arnavut, beni takip edin diyerek motoruna atladı ve bizi ana yola çıkardıktan sonra el sallayarak uğurladı. Adada ikinci kez insanlığa olan inancımız artıyordu!

Kısa bir süre sonra Vourliotes köyündeydik. Dağın eteklerinde yer alan köyün deniz manzarası nefisti.

Dar sokaklardan etrafa bakına bakına yürüyerek köyün merkezine ulaştık.

Eleni & Diamantis Yunan lokantasına oturup köfte, patates, boğma rakıya benzettiğim suma ve uzo sipariş ettik. Yemek öncesinde aperatif olarak, üzerine leziz bir zeytinyağının gezdirildiği, salatalık ve iri kuru fasulye geldi. Gayet lezzetliydi. Sumayı sert bulsam da köfte bayağı bayağı ev köftesi tadında ve çok güzeldi.

Yemekten sonra köyün sokaklarında bir süre daha dolaştık.

Özellikle merkezde özene bezene hazırlanmış merdiven sokaklar ve renkli kapılar çok güzel görünüyordu.

Ufak gezintimizin ardından arabaya atlayıp adanın, muhtemelen, en ünlü yeri olan Kokkari’ye gittik.

Sahil kenarındaki yolun neredeyse tamamı keyifli bir şekilde döşenmiş lokantalar ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu olan Kokkari, adada gittiğimiz yerler arasında en canlısıydı. Aynı zamanda en fazla genç turisti de burada görüyorduk.

Denize açılan dar sokaklar göz kamaştırıcı görünüyordu.

Kokkari’den sonra yine yakınlarda yer alan bir başka plaj; Lemonakia’daydık.

Alıştığımız üzere burası da çakıllı bir kumsala, berrak bir denize ve 6 Euro’ya 2 şezlonga sahipti.

Daha önce yazdığım şeylerin benzerlerini bu plajda da yaptıktan sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk.

Normal deniz tatillerimizde kahvaltı yaptıktan sonra bir plaja gidip birkaç kere yüzer, öğlene doğru patates kızartması – bira gibi yaramaz atıştırmalar yapıp ardından da birkaç kere daha denize girip akşama doğru eve geçer. Sonrasında da hazırlanıp akşam yemeğine giderdik. Fakat adada kendiliğinden bambaşka bir düzene ayak uydurduk. Sabah bir plaja gidip öğlene kadar orada takılıyor, öğle yemeği için bir başka yere ya da bir başka plaja gidip orada güneşi güçsüzleştirene kadar pinekliyor. Dönüş yolunda da gözümüze çarpan bir yerde akşam yemeğimizi yiyorduk.

Adadaki son tam günümüzde de değişen bir şey olmadı. Gelirken gözümüze çarpan bir başka deniz kenarı mekânı olan Kalypso’ya ulaştığımızda güneş irtifa kaybediyordu.

Kısa bir süre oturduktan sonra dayanamayıp tripodu kurdum ve güneşin batışını çekmeye başladım. Bir süre sonra hayatımda ilk kez güneşin denize battığına şahitlik ediyordum. Gerçekten nefisti!

Çupra, karides ve uzo sipariş edip pişti oynamaya başladık. Yemekler masaya gelirken oyunumuz da “beraberlik”le sonuçlanıyordu.

Denizden gelen hafif esintiyle mideye indirdiğimiz ızgara çupra, karides ve uzo olabildiğince leziz ve güzeldi.

Yemekten sonra eve ulaşıp arabayı park ettikten sonra Karlovasi’nin merkezine hiç gitmediğimize fark edip kendimize hayıflandık. İki sokak ilerimizde bulunan merkezdeki lokanta, bar ve kafelerde oturan insanları görünce hayıflanmalarımızı iki katına çıktı. Neden daha önce gelmemiştik ki!

Hayıflanmalarımız sakinleşmeye yüz tutunca, olabildiğince uzatarak eve doğru yürümeye başladık. Çok şirin yazlık evler, çiçeklerle bezenmiş bahçeler ve süslenmiş duvarlar gördükçe içimiz açılıyordu.

3 Eylül 2017, Pazar (Sisam Adası, Kuşadası)

Sabah 8.30’da kalkıp, dün aldığım ama beğenmediğimiz kuruvasanları telafi etmek adına, dün gece dolaşırken fark ettiğimiz daha cici pastanelerin yolunu tuttum.

Madem erken çıktım biraz gezineyim diyerek önce merkezde turladım. Kilisenin yanından geçerken pazar ayini olduğunu fark edip insanları rahatsız etmemek için girişten içeriye kısa bir bakış attım ve pastanelere devam ettim.

Gözüm dönmüş olacak ki eve geri döndüğümde elimde, sade, elmalı ve çikolatalı kuruvasan tutuyordum. Fakat ne yazık ki dünküler gibi bunların da fazla yağlı ve tatlıydı. Neyse ki diğer kahvaltılıklar güzeldi.

Samos’taki son kahvaltının ardından hazırlanıp ilk gün gittiğimiz Hippy’s’in bulunduğu Patomi plajına gittik. Dalgasız denizde yüzdük, güneşlendik, pinekledik ve 12 gibi toparlanıp evin yolunu tuttuk.

Plajdan eve doğru dönerken, bugüne kadar gördüğüm en güzel graffitilerden birinin yanından geçiyorduk. Arabadan indim ve yakından bakıp fotoğraf çektim. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Eve geçip bavulları topladık ve saat 1’de Mitch’e anahtarları teslim edip önerileri için çok teşekkür ettik. Arabaya atladık ve Karlovasi’ye veda edip tatile başladığımız; eski adı Vathi yeni adı Samos Town’a doğru sürmeye başladık.

Yolda bir benzinlikte durup depoyu doldurduğumuzda toplam 21 Euro’luk benzin harcadığımızı öğreniyorduk. (1lt benzin = 1,598 Euro.)

Arabayı görevliye teslim ettiğimizde güneş tepemizdeydi ve Samos Town adeta yanıyordu. Vapurun kalkmasına daha 3 saat olduğu için ve gelmişken en azından merkezi dolaşmak istediğimiz için derin bir nefes aldık ve önce aslan heykelli meydana ulaşıp kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra arka sokağa geçip bir banka oturduk ve evden çıkarken hazırladığımız şeyleri yedik.

Yemeğin ardından Samos Town’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Tüm adada olduğu gibi burada da dar sokaklar, önlerinde rengârenk açmış çiçekler olan evler ve merdiven sokaklar çok güzel görünüyorlardı.

Bir süre ilerledikten ve yükseldikten sonra güneşten ötürü yorularak dönüş yoluna geçtik.

Yeğenler Gülce, Zeynep ve Sümeye’ye ufak hediyeler aldıktan sonra yemek yediğimiz bankın karşısındaki dondurmacıda mola verdik.

Dondurma ile serinlemeye çalışarak bir süre idare ettikten sonra saat 15.00 civarında araba kiralama şirketine bıraktığımız bavullarımızı aldık ve hemen karşıdaki limana ulaştık. Haliyle aklımızdaki soru; geliş gibi dönüşün de bol beklemeli olup olmayacağıydı. Biz kuyrukta beklerken Yunanlı görevlilerin bazıları motorlarıyla, bazıları yürüyerek limana geliyorlardı.

Muhtemelen, kuyruğun sonu güneşte kaldığı için bir görevli S şeklinde bir düzen kurmak için kuyruğu ikiye bölüp, arka kısmı öne doğru ilerletti. Fakat tıpkı geldiğimizde bir görevlinin herkesi, yine muhtemelen güneşte beklemesinler diye, sık ve çoklu sıralar yaptırarak binanın içine aldığında olduğu gibi, bir sürü kişi, “bu Yunanlılar Türk’ü Türk’e düşman ederler ha!” kıvamında hafif gülerek ama kinayeli muhabbetler döndürüyorlardı. Hatta tam arkamızda duran 14-15 yaşlarındaki çocuğun, benzer bir gönderme yapan babasına, “baba öyle bir şey olursa, ben onlara ne yapacağımı biliyorum sen merak etme!” çıkışı da garipti doğrusu. Ama daha çocukken “ayıdan post, Yunandan dost olmaz”  sözü öğretilen insanların, hele bir de “düşman” ülkede paranoyak olmaması söz konusu bile olamazdı herhalde!

Pasaport kuyruğu beklediğimizden hızlı ilerliyordu. Bu yüzden kontrolden geçip freeshoptan birkaç şey alıp, görevliye sorarak belirlediğimiz, vapurun gölgede kalacak tarafına oturduk.

Tam planlandığı gibi 17’de kalkıp 18.30’da Kuşadası’na ulaştık.

15-20 dakika süren pasaport ve x-ray kontrolünden sonra Kuşadası’na resmi olarak girişimiz yaptık. Ardından karşıya geçip deniz kenarındaki Mavi Balık & Meze’ye oturduk. Birkaç meze ve rakı söyleyip bir süre takıldıktan sonra taksiye atladık ve otobüse binip evin yolunu tutuk.

Lokantada otururken şahit olduğum Kuşadası merkezin inanılmaz yoğunluğu ve trafiği, bir tatil yöresinde olduğumuzu düşününce, bana oldukça ürkütücü geldi. Bu durumu taksiciye ve döndükten sonra Kuşadası’nda yazlığı olan arkadaşlara sordum, merkezin hep öyle olduğunu söylediler. Tatil yöresi değil de sanki büyük bir şehirdi.

Samos adası, çok katlı evlerin olmayışı, köy/kasaba yapısının ve yeşilliklerin korunuyor olması kısacası bozulmamış görünümüyle şirin bir sayfiye kasabası gibiydi. Bu yüzden de bayıldık. Zaman olmadığı için Potami Şelaleleri ya da Pisagor’a gidemedik bu yüzden de “bir dahaki sefere” bıraktık. Geçen yıl Yunanistan anakarada çok çok iyi balık ve deniz ürünü yediğimiz için Samos bizi çok fazla tatmin etmedi ama bu demek değil ki yiyecekler vasattı. Gayet güzel ve leziz şeyler yedik, içtik ama anakara bambaşkaydı. Deniz ve kumsallar gayet güzeldi. Favorimiz ise bakir ve eşsiz görüntüsüyle Mikro Seitani’ydi…

Böylece 2017’yi “yurtdışı” anlamında kapattık. Bakalım 2018 bizi nerelere götürecek…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Anı videosu;

Samos Adası Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa

Şehir Notu: Aydın, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 43. il oldu. Bundan önceki 42; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, ArtvinBalıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yalova.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2

31 Ağustos 2017, Perşembe (Yoncaköy, Kuşadası, Sisam Adası)

Sabah 7.15’te kalktığımızda ev halkı uyanmış bize yolluk sandviç bile hazırlamışlardı. Evin büyükleriyle kucaklaşıp nefis ötesi misafirperverlikleri için teşekkür ettik ve 7.30’da “Özlem seyahat” ile yollara düştük. 8’de Kuşadası’ndaki Ege Ports’un (Büyük Liman) önündeydik. Özlem’le vedalaştıktan sonra uzun kuyruğa girip internetten aldığımız biletlerin “boarding kart”a çevrilmesi için beklemeye başladık. Kuyruğun yavaş ilerlemesi dokuzdaki feribotumuzu düşününce endişelenmemize sebep oluyordu. Fakat gelip gidenlerin yaptığı muhabbetlerden feribotun buradaki işlemler bitene kadar bekleyeceğini, bunun da normal bir şey olduğunu öğrenip derin bir nefes aldık. Saat 9’da sıra bize gelmiş, turizm acentasından biletlerimizi almıştık.

Feribota doğru ilerlerken, biletini alan limana gittiği için, “en azından pasaport kontrolü kısa sürecek” diye konuşuyorduk. Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi. Sabah girdiğimiz kuyruğun bir benzeri de pasaport kontrolünde bizi bekliyordu. Sıkılmıştık ama yapacak bir şey yoktu. Kısa bir süre sonra bir görevli yanımıza gelip, “memur musunuz?” diye sordu. “Hayır” dedik, “SGK dökümünüz var mı?” diye ikinci aşamaya geçti. “Yok” dedik. “Genelde bu cevabı veriyorlar, bir inceleyelim” dedi. Pasaportları aldı ve gitti. Aklıma 15 Temmuzdan bir hafta sonra Göteborg’a giderken ne olur ne olmaz diye yanıma aldığım SGK dökümler gelmişti.

Pasaportların geri gelmesi, kontrolden geçiş derken feribot hareket ettiğinde saatlerimiz 10.22’yi gösteriyordu. Kısacası Kuşadası’ndan çıkmamız 2 saat 22 dakika sürmüştü.

Feribot dense de İstanbul’daki vapurların bir benzeri olan seyahat aracımızla tam planlandığı gibi 1,5 saat sonra Vathy Limanındaydık. Vapurdan inerken burada da uzunca bir kuyruğun bizi beklediğini görüp üflemeye başladık. Vapur görevlisine “hep mi böyle?” diye sorduğumuzda, “bayram yoğunluğu, normalden 2 kat daha fazla insan var” cevabını alıyorduk. Ufacık limanda 2 gişe çalışıyordu ve işin garibi x-ray cihazı olmadığı için kontrolden sonra bir kadın görevli tek tek bagajları açıp içlerini inceliyordu. Haliyle bu da işlemlerin uzamasını sağlıyordu. Derken, derken saat 13’te adaya resmi olarak girişimizi yaptık. 500 metre ilerideki araba kiraladığımız yerden aracımızı teslim aldık ve kalacağımız Karlovassi’ye doğru sürmeye başladık.

Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla, ara ara da deniz kenarındaki yerleşim yerlerine ait evlerin arasından süzüle süzüle Karlovassi’de kiraladığımız evin önündeydik. Daha önce yazıştığımız Mitch’le selamlaşıp evi teslim aldıktan sonra, “önerdiğiniz lokantalar, plajlar ya da kesin gidin diyeceğiniz bir yerler var mı?” diye sorduk. Anlattılar, harita üzerinden gösterdiler, biz de notlarımızı aldık.

Eve yerleşip bir süre nefeslendikten sonra yemek yemek üzere Mitch’in önerdiği, geleneksel Yunan yemekleri yapan Kerkes’e doüru yürümeye başladık.

Dar sokaklardan bir süre ilerledikten sonra yemek dağıtan bir motorluya sorup mekânı bulduk ve içeriye girdik. Beklediğimizden çok uzun süren yolculuk nedeniyle karnımız normalin birkaç misli daha fazla gürültülü bir şekilde zil çalıyordu.

Bar-lokanta kıvamındaki mekânın içinde, birkaç masayı birleştirip oturmuş bir grup erkek ile en arka masada 2 orta yaşlı erkek bulunuyordu. Kısa bir süre sonra görevli yanımıza geldiğinde, menü istedik ama utana sıkıla bir gülümsemeyle menülerinin olmadığı cevabını aldık. Özge karnını sıvazlayıp “açız” deyip gülünce adam, “gelin benle” işareti yaptı ve bizi barın arkasında yemelerin bulunduğu yere götürüp çat pat İngilizceyle neler olduğunu tek tek anlattı. Biz de 2 yemek seçtik ve ardından içecek olarak şarap istediğimizi söyledik. Bira otomatları gibi bir musluktan bir bardağa şarap doldurup tatmamız için bize uzattı. Tam denerken de arkadaki dolaptan yerel şaraplardan birini çıkarttı ve onu da başka bir bardağa doldurup uzattı. Seçimimizi yaptıktan sonra 0.25’lik bir karafı işaret etti, biz de onayladık ve masamıza geri döndük.

Orta yaşlı görevlinin sevimli hareketlerini birbirimize anlatıp “çok güzelmiş burası” diye muhabbet ederken, sonradan adının Nik olduğunu öğreneceğimiz, yan masadaki Abilerden biri bize selam verip, “nerelisiniz?” diye sordu. “Türkiye” yanıtını duyunca da, “merhaba!” dedi ve güldü. Ardından da, çat pat İngilizcesiyle kısaca, “biz dostuz, aramızda hiçbir sorun yok, tek sorun politikacılarda” dedi. Biz de kendisini içten bir şekilde onayladık. Ardından bize, “şarap mı içiyorsunuz?” diye sordu. “Evet” dedik. Bir kere daha sordu, şaşırmıştık ama cevabımızı yeniledik. Akabinde “ister misiniz?” diye sorduk. “Biz uzoyla başladık, birayla devam ediyoruz. Şarap da içersek evin yolunu bulamayız” dedi. Gülüştük. Birkaç dakika sonra masaya 0,25 karaflık bir şarap geldi. Tam “biz istemedik” diyecekken Nik Abi “benden” işaretini yaptı. Diyecek söz yoktu, tam teşekkür ederken bir 0,25’lik daha masaya geldi. Bu sefer de yanındaki Abi “benden” işareti yapıyordu. Çok çok teşekkür edip ardından kadeh kaldırdık. Nik Abi diğer masaya seslenip, Yunanca bir şeyler söyledi. Masadaki adamlardan biri bize dönüp, “merhaba” dedi güldük. Ardından da, ne diyoruz diye sordu, “şerefe!” dedik.

Yemeğin son bölümünde Nik Abi yanımıza gelip, ismi, adresi ve telefon numarası yazan bir notu bana uzattı ve “bir kere daha gelin ve bende kalın” dedi. Teşekkür ettik, vedalaştık ve gitti.

5-10 dakika sonra masadaki diğer Abi bize selam verip, elimizi sıktıktan sonra mekândan ayrıldı. Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken tekrar masaya geldi ve dışarıdan kopardığı bir demet çiçeği Özge’ye uzattı ve gitti. Diyecek bir şey yoktu. Hem de çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuştuk. “Vay be!” diyerek birbirimize baktık. Eğitim sistemimizin çocukluğumuzdan beri bize “düşman” olarak anlattığı iki yabancının bize gösterdiği misafirperverlik, insana olan inancımızı arttırmıştı.

Hesabı ödemeye gittiğimizde elimizde içemediğimiz 0,25 karaflık şarap vardı. O yüzden sadece 11 euro olarak yemek parasını ödemek için 20 euro uzattık. Görevli “1 euro var mı?” diye sordu, yoktu. O yüzden 10 euro aldı. Bu da ayrıca bir güzellikti. Çok teşekkür edip, mutlu mesut bir şekilde eve döndük, plaj çantamızı hazırladık ve yönünüzü Patomi plajındaki Hippy’s’e doğru çevirdik.

Yaklaşık 5 kilometre uzağımızda yer alan plaja varıp arabayı park ettik. Merdivenlerden indiğimizde ilk olarak sağlı sollu sebze ekilmiş ufak bahçelerden, ardından da incik boncuk bir sürü güzel objeyle, tabloyla çok güzel ve salaş bir şekilde tasarlanmış olan Hippy’s’in içinden geçip plaja ulaştık.

İçecek alınması durumda ücretsiz olan şezlonglarımıza yerleşirken bir yandan da yan gözle dalgalı denizi kesiyorduk. Bir süre bekledikten sonra durulmayacağını anlayıp hazırlandık ve çakıllı kumsaldan geçip orta derece soğukluktaki suya atladık. Dalgalardan ötürü bulanıklaşan denizde bir süre yüzüp serinledikten sonra her yerimize kuru yosun parçaları doluşmuş şekilde şezlongumuza geri döndük.

Güneşlendik, etrafı izledik, kitap okuduk, uyukladık ve akabinde toplanıp arabaya atlayıp eve döndük.

Duş alıp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için plajdan dönerken deniz kenarındaki masalarını görüp gelmeye karar verdiğimiz Meltemia’ya gittik.

Garson yanımıza geldiğinde Türkiye’den olduğumuzu anlayıp hemen Türkçe menüler getirdi. Kızarmış mastello peyniri, ızgara ahtapot, kızarmış sardalya ve uzo sipariş ettik. İşin ilginç yanı, geçen yıl anakarada bol bol içtiğimiz ve beğendiğimiz uzo markası olan, “babacım” diye telaffuz edilen mpampatzim var mı diye sorduğumuzda garsonun “yok, hiç de duymadım” yanıtını vermesiydi. Şaşırmıştık fakat sonraki günlerde Samos’ta, genelde, adada üretilen uzo markaları satıldığını öğrenecektik. Biz de garsonun önerisiyle %45’lik giokarinis marka uzo söyledik.

Uzo oldukça kolay içimli ve lezzetliydi. Yemeğin özeli ise, hellime benzeyen ama keçi sütünden yapılan kızarmış mastello peyniriydi. İkinci sırada ise ızgara ahtapot geliyordu. Tıpkı anakarada olduğu gibi burada da yemekten sonra bir ikram geliyordu bu da genellikle tatlı oluyordu. Meltemia’da da limonlu ve bademli bir tatlı ikram edildi. Gayet güzeldi.

Hesabı istediğimizde yanımıza gelen garsonun Türk olması da ilginçti.

Bol beklemeli geliş kısmı moral kırıcı olsa da adadaki ilk günümüz beklediğimizden çok güzel geçmişti.

1 Eylül 2017, Cuma (Sisam Adası)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltımızı yaptık ve 10 gibi adada en çok görmek istediğim plaja doğru tekerlekleri döndürmeye başladık.

Çoğunlukla tırmanarak, 10 kilometre sürdükten sonra gitgide daralan ve bozulan, bol virajlı 5 kilometre daha ilerledik.

Bir süre sonra arabayla daha fazla gitmenin tehlikeli olacağına karar vererek bir çıkıntıya arabayı park ettik ve denize doğru yürümeye başladık.

30 dakika sonra gözlerimize inanmayacağımız kadar güzel olan “Küçük” Mikro Seitani plajındaydık. Tıpkı Roma, Budapeşte, Salzburg ve Madeira’da olduğu gibi dakikalarca durup izlenecek, göz kamaştırıcı bir manzaraydı!

(“Takılıp kalınan büyüleyici manzaralar” listesini şuraya koyalım dursun: 1. Sant’Angelo Kalesi’nin (Castel Sant’Angelo) avlusundan Roma’nın muhteşem görüntüsü, 2. Budapeşte’deki elinde defneyaprağı tutan kadın heykelinin (Szabadság Szobor / Liberty Statue) de bulunduğu Gellert tepesinden (Türkçedeki adıyla Gürz Elyas bayırı) Tuna nehri ve Budapeşte’nin eşsiz görüntüsü, 3. Salzburg kalesinden Alplerin eteğindeki, olabildiğince yeşillerle kaplı nefis şehir manzarası, 4. Madeira’daki São Lourenço ucunda dalgaların çarptığı bol katmanlı devasa kayalıklar ve 5. Samos Adasındaki Mikro Seitani Plajı’nın yeşil-mavi tonlardaki efsanevi görüntüsü girdi.)

Yeşilden maviye doğru ilerleyen deniz ve kumsalın hemen girişinde yer alan kocaman sarımsı kaya efsanevi bir görüntü sergiliyordu.

Görüntüsü aklıma ilk kez 2000’de gittiğim ve hayran kaldığım Sedir Adasını berraklığı ise geçen yıl anakarada gittiğimiz ve taptığımız Elafonisos plajını getiriyordu.

Plaja vardığımızda sadece orta yaşlı bir çift vardı. Biz de havlumuzu serdik, hazırlandık ve cam gibi berrak denize atladık.

Dalgalı olmasına rağmen deniz olağanüstü derecede berraktı.

Denizden çıkıp kumsala uzandıktan bir süre sonra 8-9 kişi daha “yerleşimden uzak” plaja ulaştılar. Evi kiraladığımız Mitch’in, muhtemelen İngiliz olan, arkadaşı bir gün önce bize bu bölgenin koruma altında olduğunu ve yunusların geldiğini söylemişti.

Dönüş yolumuzun da uzun olacağını düşünerek, öğlene doğru nefis plaja veda ettik ve yokuş yukarı tırmanmaya başladık. 30 dakika sonra arabadaydık.

Bu sefer hedefimiz güneyde yer alan ve normalde planımızda olmayan ama Mitch’lerin önerdiği 30 km uzaklıktaki Limnionas plajıydı.

Bol tırmanmalı ve virajlı bir yolculuğun ardından çarşaf gibi önümüze serilmiş bir denize sahip olan plaja ulaştığımızda karınlarımız “açız açız açız” diye tempo tutuyorlardı.

Arabayı park edip ilk gördüğümüz lokantaya ulaştığımızda bizi oğluyla tavla oynayan yabancı bir turist karşılıyordu. “Muhtemelen burası bir lokanta ama biz geldiğimizden beri kimse yok. Eğer yemek yemek istiyorsanız az ileride kumsalın yanındaki yeri deneyin. Biz öğlen yedik beğendik” önerisine uyup kumsalın dibindeki lokantaya kurulup karışık atıştırma tabağı ve lokal şarap siparişi verdik.

Midelerimizi şenlendirdikten sonra şezlonglara kurulup Samos’taki ilk çarşaf gibi denizde yüzmenin hazzını tattık. Tamamen kum zeminli berrak denizde şnorkelle yüzüp balıkları takip ederken kendimi kocaman bir havuzda gibi hissediyordum. Harikulade bir duyguydu.

(Kapak: “Nasıl Korunabilirdik”: Şiddete Uğrayan Kadınlar ve Çocuklar, Ural Nadir)

Deniz tatili klasiği olarak güneşlenip, kestirip, kitap okuyup, pinekledikten sonra “adettendir” diyerek deniz camı ya da fayansı bulmak için plajı kısa bir süre arşınladım. Samos’ta gittiğimiz tüm plajlar çakıl olmasına rağmen deniz camı ya da fayansı bulmak imkânsızdı. Ama burada özel bir durum söz konusuydu. Şöyle ki; hayatımın en güzel mavi tonuna sahip, tombul ve ful oval hatlara sahip deniz camını burada buldum. Zaten onun dışında tüm adada biri ham, biri de olgun olmak üzere iki tane yeşil cam buldum o kadar.

Keşif işlerini de bitirdikten sonra toplanıp yine Mitch’lerin önerdiği ve “hem yemek yersiniz hem de güneşin batışını izleyebilirsiniz” dediği Orizontas’a doğru yola koyulduk.

Orizontas’a vardığımızda saatlerimiz 19.30’u gösteriyordu ve güneş dağın arkasına doğru inişe geçmişti.

Lokanta adanın en yüksek yerlerinden birinde bulunduğu için güneş dağın arkasına düşerken bir yanda Karlovassi diğer yanda da Agios Kirykos dâhil birçok adanın siluetlerini izleyebiliyordunuz.

Bizimle ilgilenen elemanın hoş muhabbeti nedeniyle aklımıza geçen yıl Nuri ve Burçak’ın önerisiyle anakarada gittiğimiz ve bayıldığımız Neraida’yı getiren Orizontas’da lokal beyaz şarap eşliğinde kuskus pilavlı ve parmesan peynirli keçi eti yedik. Tek kelimeyle muhteşemdi!

İkinci günümüz de pek güzel geçmişti.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1

2017 deniz tatili için merkez noktamıza, daha önce görmediğim ve çok merak ettiğim, Efes Antik Kentini koyup çevresine bakınmaya başladık ve hazır Schengen vizemiz de varken Kuşadası’nın hemen karşısında yer alan ve İyonyalı filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusu Pisagor (MÖ 570 – MÖ 495) ve Yunan gökbilimci ve matematikçi Aristarkus’un (MÖ 310 – ca. MÖ 230) doğduğu, Yunanistan’ın Osmanlı’dan en son aldığı ada ve aynı zamanda Türkiye’ye en yakın Yunan adası olma özelliklerini taşıyan Sisam (Samos) Adasında karar kıldık. Şans bu ya Özlem’in de Efes’e gideceğimiz gün Selçuk yakınlarındaki yazlığında olacağını öğrenince yüzlerimize bir gülümseme saplandı kaldı!

10’unda Abreg’i ağırladığımız akşam Airbnb’den ilk karar kıldığımız Kokkari’de birkaç ev bakınsak da sonrasında daha batıda yer alan bir evi 3 gece için 531 TL’ye (128 Euro) kiraladık. Ardından feribotun varacağı Vathy limanda bulunan Thrifty’den, otomatik vites olduğu için düz vitesin neredeyse iki katına, 3 günlük 765 TL’ye (184,50 Euro) arabamızı kiraladık ve 379,8 TL’ye (90 Euro) feribot biletlerimizi aldık.

Bir sonraki gün mapsten evin yerine bakınırken, hem nette bulduğum “Samos’taki en iyi 19 plaj” listesinde görüp, bayıldığım ve “gitmemiz gerek” diye not ettiğim iki plaja oldukça yakın olduğunu, hem de gitme planı yaptığımız Karlovasi’de bulunduğunu görüp sevindirik oldum. Heyecanım biraz daha artmış bir şekilde günleri geriye doğru saymaya başladık.

29 Ağustos 2017, Salı (Ankara, Selçuk, Efes Antik Kenti, Yoncaköy)

23.59 Selçuk otobüsü için, uzun bir aradan sonra, AŞTİ’ye ulaştığımda ortalık ana baba günüydü. Ama daha da kötüsü ful karmaşa yaşanıyordu. Zira otobüsümün 4. perona geleceğini öğrenmiş ve orada beklemeye başlamış olsam da oraya başka bir otobüs yanaşmıştı. Muavine “Selçuk otobüsü buraya gelmeyecek mi?” diye sorduğumda “peron görevlisine sorun!” cevabını alıyordum. Ama ortalıkta herhangi bir peron görevlisi falan yoktu. Bu yüzden sırtımda çanta ve arkamdan sürüklediğim bavulumla kalabalık arasından koşuşturarak tüm yanaşan otobüslerin önünde yazanlara tek tek bakıyordum. Neyse birkaç volta attıktan sonra Aydın otobüsünün kalkışa 10 dakika kala yanaştığını fark edip, yine de, muavine sordum ve bavulu verip yerime oturdum.

30 Ağustos 2017, Çarşamba (Yoncaköy, Selçuk)

Dolmuş gibi birçok il ve ilçe terminaline girip çıktıktan, bir kere yarım saatlik normal mola, 2 ya da 3 kez de (tuvalet, benzinlik, yolculardan birinin bagaja koyduğu kedinin kaçması vs.) zorunlu molalardan sonra 10.30’da Selçuk terminalindeydim. Normalde Özge’den önce varacağımı düşünsem de neredeyse benden 1,5 saat önce yazlığa ulaşmış hatta Özlem’le fotoğraf çekip bana göndermişlerdi bile. Terminalden minibüse atlayıp 11.10 civarında yazlığa ulaştım. Dursun amca beni aldı ve eve götürdü.

Selamlaşma ve kucaklaşmanın ardından bahçeye kurulmuş nefis kahvaltı masasına oturup, bir yandan midemiz şenlendirirken bir yandan da bol kahkahalı muhabbetimizi yapıyorduk. Uzun süren otobüs yolculuğunu unutmuştum bile. Mini tatilimiz pek güzel başlamıştı.

Bir süre dinlenip hazırlandıktan sonra rehberimiz Özlem’in peşine düşüp, heyecanla görmek istediğim Efes Antik Kenti’ne doğru yol almaya başladık.

Kendimi bildim bileli antik kentlerde dolaşmayı büyüleyici bulmuşumdur. Nelere şahit ettiklerini asla öğrenemeyeceğimiz binlerce yıllık yapıların arasında dolaşmak, inanılmaz estetik ve inceliklerle dolu mozaiklerin, heykellerin, tapınakların karşısında durup incelemek benim için çok etkileyici anlardır.

Klasik Yunan döneminde İyonya’ya ait on iki şehirden biri olan ve sonraki yıllarda önemli bir Roma kenti olan Efes’te dolaşırken de etkilenmemek imkânsızdı.

Bugünlerde gezdiğimiz Efes, Büyük İskender’in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yılında kurulur.

Lisimahos, kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27 – MS 14) zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

Antik kente giriş yaptıktan ve eskiden denizin ulaştığı, kenarları dev sütunlarla çevrili taş yol bizi, 24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük açık hava tiyatrosuna götürüyordu.

Üç bölümlü oturma basamakları olan tiyatronun çok süslü ve üç katlı sahne binası tamamen yıkılmış.

Tiyatrodan çıkıp bir süre ilerledikten sonra hayatımda gördüğüm en güzel yapılardan birine bakıyordum.

İlk Çağ Uygarlıklarından olan İyonya döneminde inşa edilen, 14.000 kitaba ev sahipliği yapmış olduğu tahmin edilen, ön cephesi iki katlı, kendisi üç katlı Celsus Kütüphanesi!

El yazmaları rulolar halinde, galerilerden oluşan üst katlarda saklandığı kütüphanenin duvarlarında bulunan motifler efsanevi görünüyordu.

Gezi sırasında birçok farklı açıdan gördüğüm kütüphane gerçekten de çok büyüleyiciydi.

Kütüphaneden çıktıktan sonra ayrıca para verilerek girilen Yamaç Evler’ini dolaşmaya başladık.

Peristilli (sütunlarla çevrili, bahçe gibi avlusu olan ev veya ön yüzünde sütunlu girişi olan ev) ev tipinin en güzel örneklerinden biri olan ve teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri oturuyordu.

Modern evlerin konforunda olan evlerin duvarları mermer kaplama ve fresklerle, taban ise mozaiklerle kaplı.

Hepsinde kalorifer sistemi ve hamam bulunan evlerin arasından dolaşırken gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki göz kamaştırıcı Zeugma Mozaik Müzesini getiriyordu.

Yamaç Evlerinden çıktıktan sonra Özge ve Özlem çıkışa doğru ilerlerken ben 30+ derecede olmasına rağmen, “dolaşma adrenalim” tavan olduğu için yolculuğuma devam ediyordum. Az ileride ufak bir tiyatro daha vardı.

Taş sokaklarda bir süre daha dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerledim ve arabaya atlayıp Efes Arkeoloji Müzesi’ne doğru ilerlemeye başladık.

Ama önce az da olsa karnımızı şenlendirmeliydik. Müzenin karşısında bulunan Selçuk Köftecisine oturduk ve paylaşmak üzere bir tane şiş ve bir Girit kabağı söyledik. İnce uzun koyu yeşil renkli kabaktan yapılan zeytinyağlı kabak yemeği hafif tatlımsı tadıyla oldukça lezzetliydi.

Türkiye’nin en önemli müzeleri arasında bulunan Efes Arkeoloji Müzesinde ilk olarak gözlerimi kamaştıran şey MÖ 1. yüzyılda yapılmış olan Afrodit heykeliydi.

Müzede Efes Antik Kenti ve çevresinde bulunan birçok önemli heykel ve obje sergileniyor.

51-96 yılları arasında Roma İmparatoru olan Titus Flavius Domitianus’un heykeli de en ilgi çekici eserlerden biriydi.

Ama en etkileyici olanı dünyaca ünlü Efes Artemis heykelleriydi.

MS 1 ve 2. yüzyılda yapılmış olan heykeller ihtişamın ve detayın vücut bulmuş haliydi.

Oldukça etkilenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra Selçuk’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Selçuk ufak ve güzel bir kasabaydı. Sallana sallana yaptığımız gezi sırasında Özge, arkadaşları tarafından, leylekler için yapılmış olan yuva platformlarını gösteriyordu.

Özlem ise heykeltıraş Mehmet Aksoy’un imzasını taşıyan Kurtuluş Yolu Anıtı’nı gösterdi ve oldukça ilginç hikâyesini anlattı. Her yıl 26 Ağustos tarihinde saatler 12.30’u gösterdiği sırada sanatçının yaptığı heykelin gölgesi olarak yere Atatürk’ün görüntüsü düşüyordu. Sanatçının 3 yıl gözlemledikten sonra yaptığı anıt, bugüne kadar gördüğüm en yaratıcı çalışmalardan biriydi. Heykeltıraş Aksoy aynı zaman da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Sarıkamış şehitlerini anma törenleri için gittiği Kars’ta ucubeye benzeterek, belediye tarafından yıkılacağını ve yerine park yapılacağını söylediği Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı yapan sanatçı.

Saat 19.30 civarlarında eve geri döndük ve hızlıca hazırlanıp batmak üzere olan güneşin eşliğinde hemen dibimizde bulunan plajın yolunu tuttuk. Sığ olan kumsaldan ilerleyip kısa bir süre yüzdükten sonra evin yolunu tuttuk.

Akşam nefis bir mangal ve bol bol muhabbetin ardından günü tamamladık.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 4

23 Haziran 2017, Cuma (Paris, Arles)

Plana göre Arles’a gitmek için önce metro ile Gare de Lyon’a oradan da 6.07’de Nimes’e gidecek son olarak da 10.55’te Arles’a doğru çufçuflayacaktık. Haliyle bir önceki gün metro istasyonundaki görevliye metro saatlerini sorduk, akşamdan her şeyimizi hazırladık ve ne olur ne olmaz diyerek ikimiz de saatlerimizi ayarlayıp sabah 5’te kalkıp metro istasyonuna doğru yürümeye başladık. Saat 5.24 olmasına ve ilk metro 5.38’de olmasına rağmen istasyonun girişi kapalıydı. Bir sonraki girişe yöneldik ama o da kapalıydı. Şaşırmıştık. Treni kaçırmamak için taksi kullanmayı önerdim ama Özge başka bir çözüm arıyordu. Derken, şu anda çalışmasa da, 2 tane yürüyen merdivenin bulunduğu ve normalde girişin yasak olduğu yerden, muhtemelen evsiz ya da sarhoş bir adamın çıktığını görüp Özge “neden açık değil?” diye sordu. Adam “tam saatinde açılır” kıvamında bir cevap verdi. Bizi tatmin etmeyen bu cevaptan sonra kısa bir süre birbirimize baktıktan sonra yasak olan yerden içeriye girip koşturarak bineceğimiz 1 numaralı metro hattını aramaya başladık. Sonunda istasyondaydık ama ortalıkta ne metro vardı ne de yolcu. O sırada Özge bana dönüp, “ha siktir!” dedi. Evde bir şey unuttuğunu düşünüp, “nasıl olsa geri döneceğiz” kıvamında hazırladığım cevabı dillendirmek üzereyken, “saat daha 4.30!” dedi. O an benim telefonumun henüz alarmının çalışmadığını fark ettim. Türkiye saatiyle uyanmıştık! Oysa iki gün önce “saatini geriye alsana” demiştim o da “n’olcak ya” diye yanıtlamıştı.

Yapacak bir şey yoktu. Burada oturacak bir yer olmadığı için bir başka hatta geçelim dedik ve ilk durak olduğu için sağlı sollu iki metronun boş bir şekilde beklediği 6 numaralı metro istasyonunda oturup beklemeye başladık. Bu sırada merdivenlerden gelen elinde anahtarlı bir adam bizi kuşkuyla süzüp ilerledi ve bir süre sonra birine bağırmaya başladı. Siyahi bir eleman çıktı ve merdivenlerden yukarı çıkıp uzaklaştı. Muhtemelen adam metronun bir çalışanı ve uzaklaştırdığı adam bir evsizdi ya da başka bir şey. Bu arada ben istasyonu boş yakaladığım için ufak bir çekim yapmak adına tripodumu kuruyordum ki dönüş yolundaki adam beni görüp biraz sertçe, “no camera!” dedi. Ben de yerime geçip oradan ufak bir çekim yaptık. Bu arada köpekli bir kadın görevli merdivenlerden inip yanımızdan geçince bulunduğumuz yerin güvenli olduğunu fark edip rahatladık.

Uykulu gözlerle koltuğa yayılmış bir şekilde zaman geçirmeye çalışırken Özge’nin arkasından bembeyaz saçları olan yaşlı bir kadının yaklaştığını fark ettim. Tam ona işaret edecekken kadın Fransızca bir şeyler söyleyip Özge’nin bavuluna bir tekme salladı. Tam ayağa kalkacakken kadın kendi kendine mırıldanıp arkasını döndü. Eliyle üstündeki eşofmanı düşmesin diye tutan kadın muhtemelen hem evsiz hem de deliydi. Özge şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kadının bavulu tekmelerken söylediklerinden sadece “şişko!” dediğini anladığını söyledi ve “şişman mıyım gerçekten?” diye sordu. Güldük.

Saat 5.30’da 1 numaralı metro ile gara, 6.07’de de trene binip Nimes’e doğru yola koyulurken doğrudan devrilmiştik.

9.10’da Nimes’e inip kruvasan, tatlı ve çay ile kahvaltı yapıp yaklaşık 1 saat rötar yiyerek trenle Arles’a geçtik.

Gardan eve doğru kısa bir süre ilerledikten sonra surların arasından geçerek şehre girdik.

Antoine ve Claire’in evine doğru ilerlerken gördüğümüz eski evler ve dar sokaklarıyla şehir çok güzel görünüyordu. Aklıma doğrudan Venedik geliyordu.

Antoine’ların evi 3-4 evle birlikte aynı avluya açılan 2 katlı oldukça güzel bir evdi. Anahtar için bir süre etrafa bakındıktan sonra Antoine birden kapıyı açınca şaşırıp kaldık çünkü evde olmayacağını düşünüyorduk.

Oradan buradan laklak ederken Antoine’ın içtiği biranın 25’lik olduğunu görüp şaşırdım. Malum Türkiye’de ve birçok ülkede 33 veya 50’lik şişeler tercih ediliyordu. Sorduğumda “Fransa’da genelde 25’likler tercih ediliyor” cevabını alıyordum. Ülkenin şarap ülkesi olduğunu düşününce gayet normaldi aslında.

Bir süre dinlendikten sonra hazırlanıp Özge’nin arkadaşları Sophie ve Laurene’le buluşmak için hemen dibimizde yer alan ve şehrin en ünlü yapılarından biri olan, 90 yılında Romalıların yaptığı Arles Amfitiyatrosu’na (Arènes d’Arles, 90) doğru yürümeye başladık. Günümüzde boğa güreşlerinin de yapıldığı amfitiyatro oldukça heybetli görünüyordu.

33 derece sıcaklık ve nemli hava nedeniyle gölgelerden ilerlemeye çalışıyorduk. Sophie ve Laurene’le buluşup ufak bir şehir turuna çıktık. Romalılar için önemli bir liman kenti olduğu için birçok önemli yapıyı barındıran Arles’da dolaşırken Antik bir Roma kentinde dolaştığınızı hissediyordunuz.

Amfitiyatronun hemen arkasında bulunan Antik Tiyatro (Théâtre antique d’Arles) da gayet güzel görünüyordu.

Dar sokaklar ve hoş evlerin arasından bir süre daha ilerledikten sonra Mule Blanche’da mola verip yemek yedik.

Yemek servisinden önce, tıpkı Paris’te de olduğu gibi, su ikram ediliyordu. Benim en beğendiğim yemek safranlı ve kişnişli tekir balığıydı! Çok lezizdi doğrusu.

Yemeğin ardından sıcağa rağmen kenti adımlamaya devam ettik. Şehrin Roma liman kenti olması dışında en önemli özelliği ünlü ressam Van Gogh’un ustalaştığı, kendine özgü bir üslûp geliştirdiği ve Rhone Üzerinde Yıldızlı Gece ya da Kafe Terasta Gece gibi birçok ünlü eserini yaptığı şehir olmasıydı.

Van Gogh’un 1888’de çizdiği en ünlü eserlerinden biri olan Kafe Terasta Gece’nin (Café Terrace at Night, 1888) konu edindiği kafenin önündeydik. Aynı renkte ve şekilde muhafaza edilen kafe oldukça ilgi çekici görünüyordu. Fakat sıcaktan ötürü açılmış olan şemsiyeler yüzünden tam anlamıyla kafeyi göremiyordunuz. Bu yüzden iki gün sonra akşam gelip şemsiyeler kapalıyken bir fotoğraf çektim.

Sıcak, sokaklar, evler derken bir kere daha yorulmuştuk. Önce Glacier Arelatis’te dondurma yedik.

Naneli, lycheeli ve vanilyalı benim tercihlerimdi. Pek güzeldi ama akşamüstü hayatımın en güzel dondurmasını yiyeceğimin henüz farkında değildim.

Dondurmadan sonra bu sefer de Rhone nehrine doğru yürüdük.

Ünlü bir kitapevinde bir süre bakındıktan sonra Constantine Hamamının (Baths of Constantine) yanından geçip tekrar Cafe Van Gogh’un bulunduğu Forum meydanına ulaştık.

Tatlı bir şarap olan muscat deneyip, bir süre laklak ettikten sonra Sophie ve Laurene’e veda edip eve geri döndük.

Endomondo “5.5km yürüdünüz” diyordu.

Antoine’den sonra eşi Claire ve ufaklıkları Leonie ve Philemon ile tanıştım. 4 yaşındaki Leonie yenilesi bir yaratıktı! 7 yaşındaki Philemon ise enerjisi tavan yapmış komik, eğlenceli bir erkek çocuğuydu. Dünya tatlısı insanlardı.

Akşamüstü avluda muhabbet ederken Leonie su fışkırtan oyuncağı ile bizleri serinletirken, Philemon bir karınca yuvası görüp akla gelmeyecek savaş stratejileri geliştiriyordu. Bunların en yaratıcısı, yuvanın etrafını sararak dizdiği ikişer kısa tahta ile “katapultlar” yapmasıydı. Kısaca üsteki tahtanın havadaki kısmına eliyle vurunca tahta ileri doğru fırlıyordu! Kahkahalar arasında yaptıklarını izledik.

Papanın Roma’ya gitmeden önce yaşadığı bölgenin adı olan ve o bölgede üretilen, birkaç gün sonra Paris’te oldukça pahalı olduğunu öğreneceğimiz, Châteauneuf-du-Pape marka nefis ötesi şarap eşliğinde akşam yemeği ve peynir tabağının ardından Claire masaya bir dondurma getirdi. Portakal ve muskatlı (küçük Hindistan cevizi / baharat) dondurma inanılmaz lezzetliydi. Onun mu yaptığını sorduğumda gülerek “evet” dedikten sonra Soleileïs adında bir dondurma dükkânından bahsetti. 8 ay çalışan, 4 ay ise bulabildiği tüm organik meyve ve sebzelerle çeşitli kombinasyonlar deneyerek en acayip lezzeti bulmaya çalışan bir kadının sahip olduğu dükkânı hemen “gidilecekler” listemize ekledik. Claire bu dondurmayı en son 2 yıl önce yediğini ve bir kere daha yemek için tam 2 sene beklediğini söylediğinde iştahımız iyice artmıştı doğrusu!

24 Haziran 2017, Cumartesi (Arles, Gard)

Cumartesi günü 9’da kalkıp kahvaltı ve ardından ufaklıklarla bir süre oynadıktan sonra Türkiye’ye götürmek üzere bir şeyler almak için dışarı çıktık.

İlk olarak Antoine’ın söylediği ikinci el plakçıya gidip Edith Piaf’ın 1958’de basılmış 4 şarkılık La Via en Rose / L’hymne A L’amour 45’liğini 8 Euro’ya satın aldım. Ardından dün gittiğimiz kitapevinde gözüme kestirdiğim Daft Punk’ın en sevdiğim albümü olan Random Access Memories’i 21,90 Euro ödeyip sepete ekledim ve birkaç tane de güney şarabı alıp alışverişi sonlandırdık ve Pazar yerine doğru ilerledik.

Sebzeler, meyveler, balıklar ve en çok ilgimi çeken peynirler çok güzel görünüyorlardı. Yola çıkmadan önce herkes yiyecek bir şeyler alacak ve bir yere oturup onları atıştıracaktık. Biz de peynir almaya karar verdik ve bir tezgahın önünde durduk.

Özge satıcıdan sevdiği peynirlerden kesmesini rica ederken ben de müşterilerin denemesi için kesilmiş ufak peynirleri ağzıma atıp tatlarına bakıyordum. Bir, iki, üç derken muhtemelen beş-altı tane denedikten sonra Fransız peynirlerinin gerçekten çok özel olduğunu bir kere daha anlıyordum.

Peynirleri aldıktan sonra öğle yemeği için Jerome ve eşinin yanına gittik. Sonrasında Antoine ile Leonie de bize katıldı ve afiyetle getirilenleri yiyerek laklak ettik.

Yemeğin ardından dün geceden beri heyecanla beklediğimiz dondurmalardan yemek için adımlamaya başladık.

Soleileïs’in önüne geldiğimizde saatlerimiz 13.40’ı gösteriyordu. Dün Claire’in bahsettiği kadın usul usul dondurmaları yerleştiriyor ve 14’deki açılış için hazırlanıyordu. Dışarıdaki masaya oturup beklemeye başladık. Dondurmacı kadın saat tam 14’te kapının önünde bulunan sandalyeyi alarak açılışı yaptı. Hemen içeriye damlayıp çeşitlere göz gezdirmeye başladık.

Hepsi birbirinden ilgi çekici görünen dondurmalardan yabani erikli, rom ve üzümlü, zeytinyağlı ve vanilyalıda karar kılıp masamıza döndüğümüzde kesinlikle hayatımda yediğim en güzel dondurmaları yiyordum. Nefis ötesiydi!

Dönüş yolunda Antik Tiyatro’ya uğradık. Özge görevliye biletler hakkında bir şey sorarken adamın bıyık altı gülümsemesine şaşırmıştı. Bir süre sonra adam üstümdeki şirin baba tişörtünü gösterip, “kusura bakmayın şirin babayı görünce güldüm” diyince biz de gülerek görevliye eşlik ettik.

Saat 15.30 gibi arabalara atlayıp belediye düğünün yapılacağı Beaucaire’e doğru ilerlerken 36 derece sıcaklık iç kavurucuydu.

Türkiye’dekine benzer “evet”lerin ve kısa bir nikahın ardından tekrar arabalara atladığımızda hava sıcaklığı 39’u gösteriyordu! Neyse ki ormanın içinde yer alan bir kamp alanına gidiyorduk.

Yaklaşık 20-30 dakika sonra Sousta kamp alanındaydık.

Rhone nehrine bağlanan Gardon nehrinin geçtiği kamp yeri oldukça güzel görünüyordu. Kayıt yaptıracağımız sırada cüzdanımı evde unuttuğumu fark ediyordum ama neyse ki pasaporta ihtiyaç olmadı. Alanda bir sürü Alman ve Hollanda plakalı araç ve karavan görüyorduk. Prefabrik evler, büyük çadırlar ve karavanları görünce aklıma Akyaka’da kalırken uğradığımız kamp alanı geliyordu. Çadırları kurduktan sonra hazırlanıp düğünün yapılacağı ve Antoine’ın “nefis bir yere gideceğiz” diye daha önceden anlattığı Gard Köprüsü’ne (Pont du Gard, 1) doğru yürümeye başladık.

Kokteyl alanı ünlü köprünün hemen yanında yer alıyordu. Romalılar tarafından 1. yüzyılın ortalarında inşa edilen ve Uzes yakınlarındaki pınarlardan Roma şehri Nemasus’a (Nimes) su taşıyan yaklaşık 50 km uzunluğundaki bir su yolunun parçası olan su kemeri oldukça heybetli görünüyordu.

Daha önce Türkiye’nin birçok yerinde su kemeri görmüştüm ama bunun kadar büyük ve tamamen korunmuş olanını ilk kez görüyordum.

Bir yandan bir şeyler atıştırıp laklak ederken bir yandan da, sıcak havadan ötürü, sürekli Gardon nehrinde yüzen insanları kıskançlıkla takip ediyorduk.

Bir ara köprüye doğru yürüsem ayıp olur mu acaba diye düşünürken Özge’nin arkadaşlarından Olivier ve birkaç kişi yanıma gelip “hadi köprüye gidelim” dediler. Olivier, 30 yıl önce en üst kısım olan su kemerinde de yürünebildiğini ve defalarca oradan yürüdüğünü ayrıca şu an nerede olduğunu hatırlamasa da köprü üstünde Romalılar zamanında çizilmiş cinsel içerikli resimler olduğundan bahsetti ama kısa süreli gezimiz sırasında gözümüze çarpmadı.

Köprüden döndüğümüzde kokteyl sona ermiş herkes düğün salonuna gitmişti.

Bizimkinden farklı olarak ara ara oyunların oynandığı düğün eğlenceliydi.

Mesela birinde gönüllüler pistte koyulan sandalyelere oturuyorlar ve sunucu örneğin, “ruj bulun” dediğinde fırlayıp görevi yerine getirdikten sonra sandalyelerine geri dönüyorlardı ama her görevde bir sandalye eksiliyor böylece bir kişi oyundan düşüyordu. Kahkahalar attığımız birçok sahneyle karşı karşıya kaldık!

Bir ara dışarıda “Flamingo dansı” yapalım fikri ortaya atıldı. Grup tek tek figürleri çalıştı ve bir süre sonra piste sergilediler.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Olivier’in tam bir disko canavarı olduğunu, muhtemelen kemiklerinin olmadığını şaşkınlıkla fark ediyordum. Hem enerjisi bitmiyor hem de inanılmaz hamleler yapıyordu.

Gece 1,5 civarlarında salondan ayrılıp çadırlarımıza dönüp günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…