Kategori arşivi: Antik Kent / Ören Yeri

Gordion Müzesi Tümülüs ve Ören Yeri

Birkaç yıl önce, “müzelere gitmek için bizi gaza getirir” diyerek müzekart almış ama 2-3 yer dışında neredeyse hiçbir yere gitmemiştik. Fakat Kapadokya’ya gidince aldığımız müzekartla bu misyonumuza ulaşmak adına önemli işlere imzamızı atmaya devam ediyoruz. 🙂

Kapadokya, Olimpos Ören Yeri ve Efes’ten sonraki durağımız Ankara’ya 96 km uzaklıktaki, İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion’du. Bahtiyar, Nilüfer ve Zeynep’le yaptığımız Pazar kahvaltısının ardından Güneşin, Burçak, Nuri ve Özge’yle birlikte yönümüzü Gordion’a çevirdik.

Coğrafi konumu ve Sakarya Irmağının suladığı bereketli topraklarda kurulan Gordion’a girerken ilk ilgimizi çeken şey Frig soyluları ve ileri gelenlerinin mezarlarının yer aldığı Tümülüsler (yığma mezar tepeleri) oldu. Bozkırın yüzeyinde yer alan irili ufaklı tepelikler şeklindeki tümülüsler oldukça özel bir yerde olduğunuzu ispatlıyor.

Tarla ve Tümülüslerin arasından geçtikten sonra 2000 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülünde finale kalan müzeye girdik.

Eski Tunç Devri eserleri, Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri, Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı, M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler ve Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmakta.

Gördüğümüz ilginç eserleri birbirimize göstererek, haklarında fikirler yürüterek ve “Midas’ın eşek kulakları” hikayesi hakkında konuşarak müzeyi gezdikten sonra hemen karşıda yer alan ünlü Midas Tümülüsüne doğru yürüdük.

Müzede benim en çok ilgimi, her zamanki gibi, çanak, çömlekler ya da objelerin üzerlerindeki motifler çekti.

300 metre çapında ve 50 metre yüksekliğindeki tümülüsün açılmasında Zonguldak maden işçileri çalışmış ve 80 metrelik bir tünel açmışlar.

Anadolu’da antik dünyaya ait ikinci büyük Tümülüs olan, 3750 yıllık ardıç tomruklarla desteklenen, çam ağacından yapılmış ahşap mezar odası milattan önce 8. yy da yapılmış.

Heybetli ardıç tomruklar ve muntazam bir şekilde yapılmış ahşap oda, hele bir de binlerce yıllık olduğu düşünülünce, çok göz kamaştırıcı görünüyordu.

Mezar odasında bulunan Kralın kemikleri ve odada yer alan materyallerin bazıları 1997’de Avrupa Yılın Müzesi Ödülünü kazanan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yazıyı hazırlarken gördüğüm 2013’teki bir haberde Kazı Direktör Yardımcısı Dr. Ayşe Gürsan Salzmann, Midas tümülüsünde yapılan çalışmaların ışığında tümülüsün kral Midas’tan 100 yıl önce yapıldığı ve ondan önceki başka bir krala ait olduğunun anlaşıldığı fakat ‘Midas tümülüsü’ diye bilindiği için ismini değiştirmediklerini ifade etmiş. Ayrıca Gordion’un ikinci giriş kapısını bulmayı umduklarını söylenen Salzmann, Tümülüsler tarla olarak kullanıldığı için tarihin yok edildiğini söylemiş. Ben de dönüş yolunda tümüsülerin neredeyse orta hizalarına kadar hasat edilmiş ekinler görünce şaşırmıştım.

2015’teki bir haberde de, Gordion Antik Kenti Kazı Yöneticisi ve Amerikan Pensilvanya Üniversitesi’nden antropolog Prof. Dr. Charles Brian Rose, Beyceğiz Mahallesi’nde Frig krallarından birisine ait dünyanın bilinen ikinci ahşap mezarının tespit edildiğini, yeni tespit edilen 21 tümülüsle toplam sayının 124’e yükseldiğini, 3 höyük ve bir de yeni kalenin tescillendiğini dile getirmiş.

Mezardan çıktıktan sonra arabaya atlayıp 2 km uzaklıktaki şehir kalıntıları görmeye gittik. Tabelalar yerine maps’in yönlendirmesini takip edince ana yürüyüş yolunun tam tersinde olduğumuzu fark ettik. Çünkü kalıntıları çevreleyen tepede yürürken gördüğümüz bilgilendirme tabela numaraları biz yürüdükçe küçülüyordu.

Gezimizin en eğlenceli bölümü de burasıydı. Çünkü bir yandan tabelada yazanları anlamaya, bir yandan netten araştırma yapıp Frigler hakkında ya da ondan önce ve sonra gelen medeniyetler hakkında bilgi bulup, bildiklerimizi ortaya dökmeye ve yorumlamaya çalışıyorduk. Haliyle ful geyik muhabbet yüzünden bol bol gülüp eğleniyorduk.

Dönüşe geçtiğimizde, yaşadığımız coğrafyada yüzlerce yıllık medeniyetlerin birer birer hükümdar olduğunu, akabinde de yok olup gittiklerini fark edince, ölümsüzmüşçesine davranan, “dünyaları” yönetme hayalleri kuran insanların aslında çöldeki bir kum tanesi kadar yaşadıklarını düşünüyordum.

Gordion hakkında;

Gordion (ya da Gordiyon), tarihte Frigya’nın (Phrygia) başkenti. Sakarya nehri ile Porsuk Çayı’nın birleştiği noktanın tam yukarısında bulunan höyük.

Gordion’un kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. Höyükte, Gordion adını zikreden kitabeye benzer hiçbir açık delil bulunamamıştır. Buna rağmen bu höyüğün eski Gordion olarak belirtilmesi doğru kabul edilmektedir. Bir rivayete göre ilk Frig Kralı Gordios, krallığa çıkışı sırasında sabanını, boyunduruğuna bir kördüğüm atarak bağlamıştır. Şehrin, Gordion adını, krala izafeten aldığı sanılmaktadır. Fakat o zamana ait Doğu belgelerinde bu kralın adından hiç bahsedilmemektedir.

Yapılan kazılar Gordion’daki yerleşmenin, Friglerin buraya gelişlerinden önce olduğunu göstermektedir. Frig devri höyüğünün altında eski bronz çağına ait daha küçük bir höyük bulunmaktadır. Eski bronz çağından Frig şehri tabakasına kadar birbiri üstüne gelen ve birbirlerini takib eden bu yerleşmelere ait on sekiz tabaka çıkarılmıştır. Bu tabakalarda Hitit devrinin bütün safhaları temsil edilmektedir.

Friglerin geliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Trakya’dan ve Balkan Yarımadasından buraya geldikleri farz edilir. Bu düşünce Friglerin çanak, çömlek stillerinin Makedonyalılarınkine benzemesinden ileri gelmektedir. Frigler MÖ 9. yüzyıl ortalarında veya daha önceki yıllarda, buraya gelip yerleşmişlerdi. Muhtemelen burası Orta ve Batı Anadolu’ya sınırları uzanan bir devletin başşehri olmuştur. Krallık, asurlulara yenilmesine rağmen istilaya uğramamış, fakat MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Kimmerler, Lidyalılarla savaşmak için buradan geçmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Gordion dahil, bütün Anadolu Pers İmparatorluğuna dahil olmuştur. Bu devirde de Gordion, Kral Yolu üzerinde önemli bir yer, pazar şehri, konaklama yeri olarak önemini korumuştur. Şehir. MÖ 333’te Pers boyunduruğundan kurtulmuştur. Çeşitli mücadelelerin geçtiği bu bölgede MÖ 200 yıllarından sonraya ait olabilecek bir şey bulunamamıştır. Bundan sonra Gordion önemini kaybetmiş ve terk edilmiş gibi bir hale gelmiştir.

Gordion’un güneydoğusunda yer alan tarihi kapısı, sur içinde yer alan sarayları ve Frig kral ailesi üyeleri ile zenginler ve soylular için yapılmış 80 kadar yığma mezar tepeleri şehrin en önemli özelliklerini yansıtmaktadır. (tr.wikipedia)

* * *

Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir.

Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur.

Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir.

Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur.

Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır. (youtube, Gordion Belgeseli)

Gordion Belgeseli

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1

2017 deniz tatili için merkez noktamıza, daha önce görmediğim ve çok merak ettiğim, Efes Antik Kentini koyup çevresine bakınmaya başladık ve hazır Schengen vizemiz de varken Kuşadası’nın hemen karşısında yer alan ve İyonyalı filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusu Pisagor (MÖ 570 – MÖ 495) ve Yunan gökbilimci ve matematikçi Aristarkus’un (MÖ 310 – ca. MÖ 230) doğduğu, Yunanistan’ın Osmanlı’dan en son aldığı ada ve aynı zamanda Türkiye’ye en yakın Yunan adası olma özelliklerini taşıyan Sisam (Samos) Adasında karar kıldık. Şans bu ya Özlem’in de Efes’e gideceğimiz gün Selçuk yakınlarındaki yazlığında olacağını öğrenince yüzlerimize bir gülümseme saplandı kaldı!

10’unda Abreg’i ağırladığımız akşam Airbnb’den ilk karar kıldığımız Kokkari’de birkaç ev bakınsak da sonrasında daha batıda yer alan bir evi 3 gece için 531 TL’ye (128 Euro) kiraladık. Ardından feribotun varacağı Vathy limanda bulunan Thrifty’den, otomatik vites olduğu için düz vitesin neredeyse iki katına, 3 günlük 765 TL’ye (184,50 Euro) arabamızı kiraladık ve 379,8 TL’ye (90 Euro) feribot biletlerimizi aldık.

Bir sonraki gün mapsten evin yerine bakınırken, hem nette bulduğum “Samos’taki en iyi 19 plaj” listesinde görüp, bayıldığım ve “gitmemiz gerek” diye not ettiğim iki plaja oldukça yakın olduğunu, hem de gitme planı yaptığımız Karlovasi’de bulunduğunu görüp sevindirik oldum. Heyecanım biraz daha artmış bir şekilde günleri geriye doğru saymaya başladık.

29 Ağustos 2017, Salı (Ankara, Selçuk, Efes Antik Kenti, Yoncaköy)

23.59 Selçuk otobüsü için, uzun bir aradan sonra, AŞTİ’ye ulaştığımda ortalık ana baba günüydü. Ama daha da kötüsü ful karmaşa yaşanıyordu. Zira otobüsümün 4. perona geleceğini öğrenmiş ve orada beklemeye başlamış olsam da oraya başka bir otobüs yanaşmıştı. Muavine “Selçuk otobüsü buraya gelmeyecek mi?” diye sorduğumda “peron görevlisine sorun!” cevabını alıyordum. Ama ortalıkta herhangi bir peron görevlisi falan yoktu. Bu yüzden sırtımda çanta ve arkamdan sürüklediğim bavulumla kalabalık arasından koşuşturarak tüm yanaşan otobüslerin önünde yazanlara tek tek bakıyordum. Neyse birkaç volta attıktan sonra Aydın otobüsünün kalkışa 10 dakika kala yanaştığını fark edip, yine de, muavine sordum ve bavulu verip yerime oturdum.

30 Ağustos 2017, Çarşamba (Yoncaköy, Selçuk)

Dolmuş gibi birçok il ve ilçe terminaline girip çıktıktan, bir kere yarım saatlik normal mola, 2 ya da 3 kez de (tuvalet, benzinlik, yolculardan birinin bagaja koyduğu kedinin kaçması vs.) zorunlu molalardan sonra 10.30’da Selçuk terminalindeydim. Normalde Özge’den önce varacağımı düşünsem de neredeyse benden 1,5 saat önce yazlığa ulaşmış hatta Özlem’le fotoğraf çekip bana göndermişlerdi bile. Terminalden minibüse atlayıp 11.10 civarında yazlığa ulaştım. Dursun amca beni aldı ve eve götürdü.

Selamlaşma ve kucaklaşmanın ardından bahçeye kurulmuş nefis kahvaltı masasına oturup, bir yandan midemiz şenlendirirken bir yandan da bol kahkahalı muhabbetimizi yapıyorduk. Uzun süren otobüs yolculuğunu unutmuştum bile. Mini tatilimiz pek güzel başlamıştı.

Bir süre dinlenip hazırlandıktan sonra rehberimiz Özlem’in peşine düşüp, heyecanla görmek istediğim Efes Antik Kenti’ne doğru yol almaya başladık.

Kendimi bildim bileli antik kentlerde dolaşmayı büyüleyici bulmuşumdur. Nelere şahit ettiklerini asla öğrenemeyeceğimiz binlerce yıllık yapıların arasında dolaşmak, inanılmaz estetik ve inceliklerle dolu mozaiklerin, heykellerin, tapınakların karşısında durup incelemek benim için çok etkileyici anlardır.

Klasik Yunan döneminde İyonya’ya ait on iki şehirden biri olan ve sonraki yıllarda önemli bir Roma kenti olan Efes’te dolaşırken de etkilenmemek imkânsızdı.

Bugünlerde gezdiğimiz Efes, Büyük İskender’in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yılında kurulur.

Lisimahos, kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27 – MS 14) zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

Antik kente giriş yaptıktan ve eskiden denizin ulaştığı, kenarları dev sütunlarla çevrili taş yol bizi, 24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük açık hava tiyatrosuna götürüyordu.

Üç bölümlü oturma basamakları olan tiyatronun çok süslü ve üç katlı sahne binası tamamen yıkılmış.

Tiyatrodan çıkıp bir süre ilerledikten sonra hayatımda gördüğüm en güzel yapılardan birine bakıyordum.

İlk Çağ Uygarlıklarından olan İyonya döneminde inşa edilen, 14.000 kitaba ev sahipliği yapmış olduğu tahmin edilen, ön cephesi iki katlı, kendisi üç katlı Celsus Kütüphanesi!

El yazmaları rulolar halinde, galerilerden oluşan üst katlarda saklandığı kütüphanenin duvarlarında bulunan motifler efsanevi görünüyordu.

Gezi sırasında birçok farklı açıdan gördüğüm kütüphane gerçekten de çok büyüleyiciydi.

Kütüphaneden çıktıktan sonra ayrıca para verilerek girilen Yamaç Evler’ini dolaşmaya başladık.

Peristilli (sütunlarla çevrili, bahçe gibi avlusu olan ev veya ön yüzünde sütunlu girişi olan ev) ev tipinin en güzel örneklerinden biri olan ve teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri oturuyordu.

Modern evlerin konforunda olan evlerin duvarları mermer kaplama ve fresklerle, taban ise mozaiklerle kaplı.

Hepsinde kalorifer sistemi ve hamam bulunan evlerin arasından dolaşırken gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki göz kamaştırıcı Zeugma Mozaik Müzesini getiriyordu.

Yamaç Evlerinden çıktıktan sonra Özge ve Özlem çıkışa doğru ilerlerken ben 30+ derecede olmasına rağmen, “dolaşma adrenalim” tavan olduğu için yolculuğuma devam ediyordum. Az ileride ufak bir tiyatro daha vardı.

Taş sokaklarda bir süre daha dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerledim ve arabaya atlayıp Efes Arkeoloji Müzesi’ne doğru ilerlemeye başladık.

Ama önce az da olsa karnımızı şenlendirmeliydik. Müzenin karşısında bulunan Selçuk Köftecisine oturduk ve paylaşmak üzere bir tane şiş ve bir Girit kabağı söyledik. İnce uzun koyu yeşil renkli kabaktan yapılan zeytinyağlı kabak yemeği hafif tatlımsı tadıyla oldukça lezzetliydi.

Türkiye’nin en önemli müzeleri arasında bulunan Efes Arkeoloji Müzesinde ilk olarak gözlerimi kamaştıran şey MÖ 1. yüzyılda yapılmış olan Afrodit heykeliydi.

Müzede Efes Antik Kenti ve çevresinde bulunan birçok önemli heykel ve obje sergileniyor.

51-96 yılları arasında Roma İmparatoru olan Titus Flavius Domitianus’un heykeli de en ilgi çekici eserlerden biriydi.

Ama en etkileyici olanı dünyaca ünlü Efes Artemis heykelleriydi.

MS 1 ve 2. yüzyılda yapılmış olan heykeller ihtişamın ve detayın vücut bulmuş haliydi.

Oldukça etkilenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra Selçuk’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Selçuk ufak ve güzel bir kasabaydı. Sallana sallana yaptığımız gezi sırasında Özge, arkadaşları tarafından, leylekler için yapılmış olan yuva platformlarını gösteriyordu.

Özlem ise heykeltıraş Mehmet Aksoy’un imzasını taşıyan Kurtuluş Yolu Anıtı’nı gösterdi ve oldukça ilginç hikâyesini anlattı. Her yıl 26 Ağustos tarihinde saatler 12.30’u gösterdiği sırada sanatçının yaptığı heykelin gölgesi olarak yere Atatürk’ün görüntüsü düşüyordu. Sanatçının 3 yıl gözlemledikten sonra yaptığı anıt, bugüne kadar gördüğüm en yaratıcı çalışmalardan biriydi. Heykeltıraş Aksoy aynı zaman da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Sarıkamış şehitlerini anma törenleri için gittiği Kars’ta ucubeye benzeterek, belediye tarafından yıkılacağını ve yerine park yapılacağını söylediği Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı yapan sanatçı.

Saat 19.30 civarlarında eve geri döndük ve hızlıca hazırlanıp batmak üzere olan güneşin eşliğinde hemen dibimizde bulunan plajın yolunu tuttuk. Sığ olan kumsaldan ilerleyip kısa bir süre yüzdükten sonra evin yolunu tuttuk.

Akşam nefis bir mangal ve bol bol muhabbetin ardından günü tamamladık.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 4

23 Haziran 2017, Cuma (Paris, Arles)

Plana göre Arles’a gitmek için önce metro ile Gare de Lyon’a oradan da 6.07’de Nimes’e gidecek son olarak da 10.55’te Arles’a doğru çufçuflayacaktık. Haliyle bir önceki gün metro istasyonundaki görevliye metro saatlerini sorduk, akşamdan her şeyimizi hazırladık ve ne olur ne olmaz diyerek ikimiz de saatlerimizi ayarlayıp sabah 5’te kalkıp metro istasyonuna doğru yürümeye başladık. Saat 5.24 olmasına ve ilk metro 5.38’de olmasına rağmen istasyonun girişi kapalıydı. Bir sonraki girişe yöneldik ama o da kapalıydı. Şaşırmıştık. Treni kaçırmamak için taksi kullanmayı önerdim ama Özge başka bir çözüm arıyordu. Derken, şu anda çalışmasa da, 2 tane yürüyen merdivenin bulunduğu ve normalde girişin yasak olduğu yerden, muhtemelen evsiz ya da sarhoş bir adamın çıktığını görüp Özge “neden açık değil?” diye sordu. Adam “tam saatinde açılır” kıvamında bir cevap verdi. Bizi tatmin etmeyen bu cevaptan sonra kısa bir süre birbirimize baktıktan sonra yasak olan yerden içeriye girip koşturarak bineceğimiz 1 numaralı metro hattını aramaya başladık. Sonunda istasyondaydık ama ortalıkta ne metro vardı ne de yolcu. O sırada Özge bana dönüp, “ha siktir!” dedi. Evde bir şey unuttuğunu düşünüp, “nasıl olsa geri döneceğiz” kıvamında hazırladığım cevabı dillendirmek üzereyken, “saat daha 4.30!” dedi. O an benim telefonumun henüz alarmının çalışmadığını fark ettim. Türkiye saatiyle uyanmıştık! Oysa iki gün önce “saatini geriye alsana” demiştim o da “n’olcak ya” diye yanıtlamıştı.

Yapacak bir şey yoktu. Burada oturacak bir yer olmadığı için bir başka hatta geçelim dedik ve ilk durak olduğu için sağlı sollu iki metronun boş bir şekilde beklediği 6 numaralı metro istasyonunda oturup beklemeye başladık. Bu sırada merdivenlerden gelen elinde anahtarlı bir adam bizi kuşkuyla süzüp ilerledi ve bir süre sonra birine bağırmaya başladı. Siyahi bir eleman çıktı ve merdivenlerden yukarı çıkıp uzaklaştı. Muhtemelen adam metronun bir çalışanı ve uzaklaştırdığı adam bir evsizdi ya da başka bir şey. Bu arada ben istasyonu boş yakaladığım için ufak bir çekim yapmak adına tripodumu kuruyordum ki dönüş yolundaki adam beni görüp biraz sertçe, “no camera!” dedi. Ben de yerime geçip oradan ufak bir çekim yaptık. Bu arada köpekli bir kadın görevli merdivenlerden inip yanımızdan geçince bulunduğumuz yerin güvenli olduğunu fark edip rahatladık.

Uykulu gözlerle koltuğa yayılmış bir şekilde zaman geçirmeye çalışırken Özge’nin arkasından bembeyaz saçları olan yaşlı bir kadının yaklaştığını fark ettim. Tam ona işaret edecekken kadın Fransızca bir şeyler söyleyip Özge’nin bavuluna bir tekme salladı. Tam ayağa kalkacakken kadın kendi kendine mırıldanıp arkasını döndü. Eliyle üstündeki eşofmanı düşmesin diye tutan kadın muhtemelen hem evsiz hem de deliydi. Özge şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kadının bavulu tekmelerken söylediklerinden sadece “şişko!” dediğini anladığını söyledi ve “şişman mıyım gerçekten?” diye sordu. Güldük.

Saat 5.30’da 1 numaralı metro ile gara, 6.07’de de trene binip Nimes’e doğru yola koyulurken doğrudan devrilmiştik.

9.10’da Nimes’e inip kruvasan, tatlı ve çay ile kahvaltı yapıp yaklaşık 1 saat rötar yiyerek trenle Arles’a geçtik.

Gardan eve doğru kısa bir süre ilerledikten sonra surların arasından geçerek şehre girdik.

Antoine ve Claire’in evine doğru ilerlerken gördüğümüz eski evler ve dar sokaklarıyla şehir çok güzel görünüyordu. Aklıma doğrudan Venedik geliyordu.

Antoine’ların evi 3-4 evle birlikte aynı avluya açılan 2 katlı oldukça güzel bir evdi. Anahtar için bir süre etrafa bakındıktan sonra Antoine birden kapıyı açınca şaşırıp kaldık çünkü evde olmayacağını düşünüyorduk.

Oradan buradan laklak ederken Antoine’ın içtiği biranın 25’lik olduğunu görüp şaşırdım. Malum Türkiye’de ve birçok ülkede 33 veya 50’lik şişeler tercih ediliyordu. Sorduğumda “Fransa’da genelde 25’likler tercih ediliyor” cevabını alıyordum. Ülkenin şarap ülkesi olduğunu düşününce gayet normaldi aslında.

Bir süre dinlendikten sonra hazırlanıp Özge’nin arkadaşları Sophie ve Laurene’le buluşmak için hemen dibimizde yer alan ve şehrin en ünlü yapılarından biri olan, 90 yılında Romalıların yaptığı Arles Amfitiyatrosu’na (Arènes d’Arles, 90) doğru yürümeye başladık. Günümüzde boğa güreşlerinin de yapıldığı amfitiyatro oldukça heybetli görünüyordu.

33 derece sıcaklık ve nemli hava nedeniyle gölgelerden ilerlemeye çalışıyorduk. Sophie ve Laurene’le buluşup ufak bir şehir turuna çıktık. Romalılar için önemli bir liman kenti olduğu için birçok önemli yapıyı barındıran Arles’da dolaşırken Antik bir Roma kentinde dolaştığınızı hissediyordunuz.

Amfitiyatronun hemen arkasında bulunan Antik Tiyatro (Théâtre antique d’Arles) da gayet güzel görünüyordu.

Dar sokaklar ve hoş evlerin arasından bir süre daha ilerledikten sonra Mule Blanche’da mola verip yemek yedik.

Yemek servisinden önce, tıpkı Paris’te de olduğu gibi, su ikram ediliyordu. Benim en beğendiğim yemek safranlı ve kişnişli tekir balığıydı! Çok lezizdi doğrusu.

Yemeğin ardından sıcağa rağmen kenti adımlamaya devam ettik. Şehrin Roma liman kenti olması dışında en önemli özelliği ünlü ressam Van Gogh’un ustalaştığı, kendine özgü bir üslûp geliştirdiği ve Rhone Üzerinde Yıldızlı Gece ya da Kafe Terasta Gece gibi birçok ünlü eserini yaptığı şehir olmasıydı.

Van Gogh’un 1888’de çizdiği en ünlü eserlerinden biri olan Kafe Terasta Gece’nin (Café Terrace at Night, 1888) konu edindiği kafenin önündeydik. Aynı renkte ve şekilde muhafaza edilen kafe oldukça ilgi çekici görünüyordu. Fakat sıcaktan ötürü açılmış olan şemsiyeler yüzünden tam anlamıyla kafeyi göremiyordunuz. Bu yüzden iki gün sonra akşam gelip şemsiyeler kapalıyken bir fotoğraf çektim.

Sıcak, sokaklar, evler derken bir kere daha yorulmuştuk. Önce Glacier Arelatis’te dondurma yedik.

Naneli, lycheeli ve vanilyalı benim tercihlerimdi. Pek güzeldi ama akşamüstü hayatımın en güzel dondurmasını yiyeceğimin henüz farkında değildim.

Dondurmadan sonra bu sefer de Rhone nehrine doğru yürüdük.

Ünlü bir kitapevinde bir süre bakındıktan sonra Constantine Hamamının (Baths of Constantine) yanından geçip tekrar Cafe Van Gogh’un bulunduğu Forum meydanına ulaştık.

Tatlı bir şarap olan muscat deneyip, bir süre laklak ettikten sonra Sophie ve Laurene’e veda edip eve geri döndük.

Endomondo “5.5km yürüdünüz” diyordu.

Antoine’den sonra eşi Claire ve ufaklıkları Leonie ve Philemon ile tanıştım. 4 yaşındaki Leonie yenilesi bir yaratıktı! 7 yaşındaki Philemon ise enerjisi tavan yapmış komik, eğlenceli bir erkek çocuğuydu. Dünya tatlısı insanlardı.

Akşamüstü avluda muhabbet ederken Leonie su fışkırtan oyuncağı ile bizleri serinletirken, Philemon bir karınca yuvası görüp akla gelmeyecek savaş stratejileri geliştiriyordu. Bunların en yaratıcısı, yuvanın etrafını sararak dizdiği ikişer kısa tahta ile “katapultlar” yapmasıydı. Kısaca üsteki tahtanın havadaki kısmına eliyle vurunca tahta ileri doğru fırlıyordu! Kahkahalar arasında yaptıklarını izledik.

Papanın Roma’ya gitmeden önce yaşadığı bölgenin adı olan ve o bölgede üretilen, birkaç gün sonra Paris’te oldukça pahalı olduğunu öğreneceğimiz, Châteauneuf-du-Pape marka nefis ötesi şarap eşliğinde akşam yemeği ve peynir tabağının ardından Claire masaya bir dondurma getirdi. Portakal ve muskatlı (küçük Hindistan cevizi / baharat) dondurma inanılmaz lezzetliydi. Onun mu yaptığını sorduğumda gülerek “evet” dedikten sonra Soleileïs adında bir dondurma dükkânından bahsetti. 8 ay çalışan, 4 ay ise bulabildiği tüm organik meyve ve sebzelerle çeşitli kombinasyonlar deneyerek en acayip lezzeti bulmaya çalışan bir kadının sahip olduğu dükkânı hemen “gidilecekler” listemize ekledik. Claire bu dondurmayı en son 2 yıl önce yediğini ve bir kere daha yemek için tam 2 sene beklediğini söylediğinde iştahımız iyice artmıştı doğrusu!

24 Haziran 2017, Cumartesi (Arles, Gard)

Cumartesi günü 9’da kalkıp kahvaltı ve ardından ufaklıklarla bir süre oynadıktan sonra Türkiye’ye götürmek üzere bir şeyler almak için dışarı çıktık.

İlk olarak Antoine’ın söylediği ikinci el plakçıya gidip Edit Piaf’ın 1958’de basılmış 4 şarkılık La Via en Rose / L’hymne A L’amour 45’liğini 8 Euro’ya satın aldım. Ardından dün gittiğimiz kitapevinde gözüme kestirdiğim Daft Punk’ın en sevdiğim albümü olan Random Access Memories’i 21,90 Euro ödeyip sepete ekledim ve birkaç tane de güney şarabı alıp alışverişi sonlandırdık ve Pazar yerine doğru ilerledik.

Sebzeler, meyveler, balıklar ve en çok ilgimi çeken peynirler çok güzel görünüyorlardı. Yola çıkmadan önce herkes yiyecek bir şeyler alacak ve bir yere oturup onları atıştıracaktık. Biz de peynir almaya karar verdik ve bir tezgahın önünde durduk.

Özge satıcıdan sevdiği peynirlerden kesmesini rica ederken ben de müşterilerin denemesi için kesilmiş ufak peynirleri ağzıma atıp tatlarına bakıyordum. Bir, iki, üç derken muhtemelen beş-altı tane denedikten sonra Fransız peynirlerinin gerçekten çok özel olduğunu bir kere daha anlıyordum.

Peynirleri aldıktan sonra öğle yemeği için Jerome ve eşinin yanına gittik. Sonrasında Antoine ile Leonie de bize katıldı ve afiyetle getirilenleri yiyerek laklak ettik.

Yemeğin ardından dün geceden beri heyecanla beklediğimiz dondurmalardan yemek için adımlamaya başladık.

Soleileïs’in önüne geldiğimizde saatlerimiz 13.40’ı gösteriyordu. Dün Claire’in bahsettiği kadın usul usul dondurmaları yerleştiriyor ve 14’deki açılış için hazırlanıyordu. Dışarıdaki masaya oturup beklemeye başladık. Dondurmacı kadın saat tam 14’te kapının önünde bulunan sandalyeyi alarak açılışı yaptı. Hemen içeriye damlayıp çeşitlere göz gezdirmeye başladık.

Hepsi birbirinden ilgi çekici görünen dondurmalardan yabani erikli, rom ve üzümlü, zeytinyağlı ve vanilyalıda karar kılıp masamıza döndüğümüzde kesinlikle hayatımda yediğim en güzel dondurmaları yiyordum. Nefis ötesiydi!

Dönüş yolunda Antik Tiyatro’ya uğradık. Özge görevliye biletler hakkında bir şey sorarken adamın bıyık altı gülümsemesine şaşırmıştı. Bir süre sonra adam üstümdeki şirin baba tişörtünü gösterip, “kusura bakmayın şirin babayı görünce güldüm” diyince biz de gülerek görevliye eşlik ettik.

Saat 15.30 gibi arabalara atlayıp belediye düğünün yapılacağı Beaucaire’e doğru ilerlerken 36 derece sıcaklık iç kavurucuydu.

Türkiye’dekine benzer “evet”lerin ve kısa bir nikahın ardından tekrar arabalara atladığımızda hava sıcaklığı 39’u gösteriyordu! Neyse ki ormanın içinde yer alan bir kamp alanına gidiyorduk.

Yaklaşık 20-30 dakika sonra Sousta kamp alanındaydık.

Rhone nehrine bağlanan Gardon nehrinin geçtiği kamp yeri oldukça güzel görünüyordu. Kayıt yaptıracağımız sırada cüzdanımı evde unuttuğumu fark ediyordum ama neyse ki pasaporta ihtiyaç olmadı. Alanda bir sürü Alman ve Hollanda plakalı araç ve karavan görüyorduk. Prefabrik evler, büyük çadırlar ve karavanları görünce aklıma Akyaka’da kalırken uğradığımız kamp alanı geliyordu. Çadırları kurduktan sonra hazırlanıp düğünün yapılacağı ve Antoine’ın “nefis bir yere gideceğiz” diye daha önceden anlattığı Gard Köprüsü’ne (Pont du Gard, 1) doğru yürümeye başladık.

Kokteyl alanı ünlü köprünün hemen yanında yer alıyordu. Romalılar tarafından 1. yüzyılın ortalarında inşa edilen ve Uzes yakınlarındaki pınarlardan Roma şehri Nemasus’a (Nimes) su taşıyan yaklaşık 50 km uzunluğundaki bir su yolunun parçası olan su kemeri oldukça heybetli görünüyordu.

Daha önce Türkiye’nin birçok yerinde su kemeri görmüştüm ama bunun kadar büyük ve tamamen korunmuş olanını ilk kez görüyordum.

Bir yandan bir şeyler atıştırıp laklak ederken bir yandan da, sıcak havadan ötürü, sürekli Gardon nehrinde yüzen insanları kıskançlıkla takip ediyorduk.

Bir ara köprüye doğru yürüsem ayıp olur mu acaba diye düşünürken Özge’nin arkadaşlarından Olivier ve birkaç kişi yanıma gelip “hadi köprüye gidelim” dediler. Olivier, 30 yıl önce en üst kısım olan su kemerinde de yürünebildiğini ve defalarca oradan yürüdüğünü ayrıca şu an nerede olduğunu hatırlamasa da köprü üstünde Romalılar zamanında çizilmiş cinsel içerikli resimler olduğundan bahsetti ama kısa süreli gezimiz sırasında gözümüze çarpmadı.

Köprüden döndüğümüzde kokteyl sona ermiş herkes düğün salonuna gitmişti.

Bizimkinden farklı olarak ara ara oyunların oynandığı düğün eğlenceliydi.

Mesela birinde gönüllüler pistte koyulan sandalyelere oturuyorlar ve sunucu örneğin, “ruj bulun” dediğinde fırlayıp görevi yerine getirdikten sonra sandalyelerine geri dönüyorlardı ama her görevde bir sandalye eksiliyor böylece bir kişi oyundan düşüyordu. Kahkahalar attığımız birçok sahneyle karşı karşıya kaldık!

Bir ara dışarıda “Flamingo dansı” yapalım fikri ortaya atıldı. Grup tek tek figürleri çalıştı ve bir süre sonra piste sergilediler.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Olivier’in tam bir disko canavarı olduğunu, muhtemelen kemiklerinin olmadığını şaşkınlıkla fark ediyordum. Hem enerjisi bitmiyor hem de inanılmaz hamleler yapıyordu.

Gece 1,5 civarlarında salondan ayrılıp çadırlarımıza dönüp günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Olimpos, Adrasan Gezi Günlüğü

19 Mayıs’ın Cumaya denk gelmesi insanın bir yerlere gitme isteğini körüklüyor. Bu sefer de öyle oldu; Özge’nin arkadaşlarıyla tırmanmak için Olimpos’a gitme planına ben de yancı olarak eklendim. Üçüncü kez Olimpos sahiline gidiyor olsam da ilk kez Olimpos tarafında kalacak ve ilk kez Mayıs ayında orada olacaktım.

18 Mayıs 2017, Perşembe

Saat 18’de eve gelip hızlıca çantamı hazırladım, arka bahçeye ektiğim mısır, fasulye, kabak ve karpuzu suladım, Özge’ye geçip akşam yemeği yedik ve saat 20’de Cepa’da Tayfun’un “ticari aracıyla” yollara düştük. Aklımızdaki en büyük soru işareti Cuma ve Cumartesinin yağmurlu görünmesinin onların tırmanış, benim ise gezi planıma etkisinin ne olacağıydı.

Yolculuğumuzun daha ilk dakikalarında bastıran yağmur üzerine, “koştura koştura bahçeyi suladığım da iyi oldu(!)” diye hayıflanmama kahkahalarıyla eşlik etmelerinden sonrasını hatırlamıyorum. Çünkü bir gün önce evde düzenlediğimiz 5 yıllık Efe tadım gecesinin yorgunluğu nedeniyle arabanın arka koltuğunda uyuyup kalmıştım. Gözlerimi açtığımda maksimum 10-15 dakika uyduğumu düşünerek bizimkilere selam verdiğimde yaklaşık 2 saattir uyduğumu, Temelli çıkışında yol çalışması nedeniyle deli gibi trafik olduğunu ve efsane yağan yağmur nedeniyle gıdım gıdım ilerlediklerini öğreniyordum!

Afyon’dan Gülay’ı da alıp yola devam ettik ve saat 3’te Tayfun’un arkadaşı Fatih’in Antalya’yadaki evine vardık.

19 Mayıs 2017, Cuma

Sabah 9 gibi kalkıp ufak bir kahvaltının ardından 10’da arabalara atlayıp Olimpos’a doğru yol almaya başladık. 2 saatlik yolculuğumuz sırasında yağmur ile güneşin bitmek bilmez rekabetine şahitlik ediyorduk. Saat 12’de Ada Pansiyon’a vardığımızda hava kapalı ama yağmursuzdu. Odaya yerleştikten sonra havadan dolayı tırmanmak istemeyen Özge ve Gülay’la bir şeyler atıştırmak için sahile doğru yürümeye başladık.

Ekibin diğer elemanları yol üstünde bulunan Hörgüç sektöründe tırmanıyorlardı. Bir şeyler atıştırıp onları izlemeyi planlarken sağanak yağış başladı. Yaklaşık 20-25 dakika süren yağmur o kadar şiddetliydi ki sığındığımız yerdeki herkes bir yerlere saklanmış en azından yağmurun yavaşlamasını bekliyorlardı. Tabi bu arada yoldan duruma aldırış etmeyen ya da “oldu olacak devam edeyim” diyen donuna kadar ıslanmış insan manzaralarıyla karşılaşıyorduk.

Yağmur dindikten ve bir şeyler atıştırdıktan sonra onlara veda edip plaja doğru yürümeye başladım. Plaja gidebilmek için Olimpos ören yerine giriş yapmak gerekiyordu. Göreme’de müze kart aldığım için en azından iki kere ücretsiz geçiş yapabilecektim. Yoksa 10 geçiş için 7,5 lira ödemem gerekiyordu.

Bu sayede sadece bir kere o da 2006’da kısa bir süre dolaştığım Olimpos ören yerini bir kere daha gezme şansını elde ediyordum.

“Olympos, Lykia Birliği’nin önde gelen antik kentlerinden biriydi. Helenistik Dönem’de kurulmuş olan kent, MÖ 1. yüzyılda korsanların yerleştiği bir yer haline gelmişti. MÖ 78’de Roma komutanı Servilius İsaurieus Olympos’u korsanlardan temizleyerek Roma topraklarına kattı. Kent, Roma Dönemi’nde hemen yakınındaki tabii gazların sürekli olarak kendi kendine yandığı Çıralı’daki demirci tanrı Hephaistos kültüyle büyük bir ün kazandı.” (muze.gov.tr)

“Olympos, içinden geçtiği dereciğin iki yanına yayılır. Kumsaldan da görülen ve mezarların üzerinde bulunan yüksek tepe kentin akropolüdür. Üzerindeki yapı kalıntıları ise Ortaçağ’da bir kale şekline sokulan surlara aittir. Irmak, kenarlarına yapılan poligonal teknikteki duvarlarla kanal haline sokuldu, bugün de izleri görülen köprüyle iki yaka birleştirildi.” (muze.gov.tr)

“Olympos Örenyeri’nde klasik Roma dönemi tiyatro yapısı, bazilika ve hamam yapısı görülebilir.” (muze.gov.tr)

Denize dökülen ve günümüzde, genelde, denizden çıkan ziyaretçilerin tuzlarından arınmak için kullandıkları ırmağın her iki tarafında yer alan kalıntıları ve etraftaki kayalıklardaki kale surlarını görünce aklıma doğrudan, benzer bir girişte düşmanı durdurmaya çalışan kahramanları konu alan 300 filmi geliyordu.

İç bölgelerdeki yerleşimleri görmek için dar taş patikalarda yürümek ise çok güzel bir duyguydu. Böyle antik yerlerde dolaşırken hep “keşke o günlerdeki halini görebilseydik!” diyorum. Bir anlığına bile olsa keşke görebilseydik…

Ören yerinden geçtikten sonra kumsala ulaştım. Denize dökülen ırmağın üstündeki yoğun yosun oluşumunu ilk kez görüyordum. Daha önce geldiğimde denizden çıkıp tuzdan arınmak için bu ırmağa atlıyordum ama şu anki görüntüsü hiç de iç açıcı değildi. Ama bir gün sonra Özge dağdan gelen tatlı suyun zamanla suyu temizleyebileceğini söyleyerek moral verdi.

Hava nedeniyle kumsal oldukça boştu. Birkaç kişi kısa süreliğine denize giriyor ardından kumsalda pinekliyordu. Oraya kadar gitmişken ben de deniz sezonunu açtım ve kısa süreli de olsa denize girip biraz pinekledim. Upuzun sahil ve dağlar her zamanki gibi müthiş görünüyordu!

Akşam üstü bir kere daha geldiğimizde güneş çıkmış ve ortalık kalablaıklaşmıştı.

Döndükten sonra duş alıp yemeğe geçtik. Tırmanış ekibinden Uğur, Kadir ve Fatih ile hoşbeş muhabbetin ardından içeceklerimizi yanımıza alıp bölgenin en popüler mekanı olan Kadir’in Ağaç Evlerine gittik. İlk kez geldiğim mekanın özellikle bar kısmı gerçekten de dolup taşıyordu.

20 Mayıs 2017, Cumartesi

Sabah 9’da kalkıp kahvaltıyı yaparken Ergin, eşi ve ufaklıklarıyla yanımıza uğradılar. Kahvaltıdan sonra kalkıp çantamı hazırladım, yürüyüş batonlarını aldım ve bizimkilere veda edip “tek solukta yürüme rekoru”mu kırmak üzere Adrasan’a doğru yürümeye başladım. Normalde bir yan koy olmasına rağmen, orman ve kayalar nedeniyle arka yoldan yürümeniz gerekiyordu.

İlk kez batonları bu kadar uzun süre ve düz yolda kullanınca acayip derecede yararlı birer aparat olduğunu anladım. Hem daha hızlı yürüyor, hem de daha az yoruluyordum. Yolculuk sırasında Olimpos’a doğru yürüyenler ya da bisiklete binenleri görüp selamlaşıyorduk. Endomondo çalıştığı için karşıdan gelenlere ne kadar daha yürümeleri gerektiği bilgisini de net olarak verip havamı basabiliyordum.

Bir ara dört kişilik bir bisiklet ekibi ile karşılaştım. Belli ki eğlencesine bisiklet kiralamış dolaşıyorlardı. En arkada kalan eleman benle göz göze geldikten sonra, “yürümekle en iyisini yapıyorsun” dedi. Gülümsedim, “bisikletle gitmek daha mı zor yani?” dedim. “Kesinlikle!” diye yanıt verdi. Aklıma bisiklet özürlüsü olduğum günlerden birinde Akyaka’da kan ter içinde kalıp oldukça zorlandığım bisiklet yolculuğum gelmişti.

Bu sırada hava kapanmıştı ve bu yürüyüşümü daha da kolaylaştırıyordu. O an yazın böyle bir aktiviteyi yapma şansımın olmadığını anladım. Adrasan’a girdiğimde yağmur yağmaya başladı. Ben de bir evin sundurması altına geçip beklemeye başladım. Bu sırada gözüme iri iri karadutlar çarptı. Yaklaşıp birkaç tane yedim. Ekşi-tatlı nefis ötesi bir şeydi!

Yürüyerek dolaşmanın en güzel yanı da dalından meyve atıştırma hali değil miydi. Mesela en son Rydboholm’de dolaşırken yediğim ahududular… Yolculuk boyunca bol bol karadut ve 2 kere kayısı yedim. İnsana yürüme şevki ve gücü veriyordu doğrusu.

2 saat 37 dakikada yürüdüğüm 13,77 kilometre ile tek solukta en uzun yürüme rekorumu kırdığımda Halil ve Tuğçe’nin kaldığı Adrasan’daki Changa Hotel’deydim.

İlk kez geldiğim Adrasan koyu, Olimpos koyunu düşününce ufak kalıyordu ama çok güzel görünüyordu. Üstünde OGM yazan tepe “bir daha gelirsem tırmanacağım yerler” listesine eklendi.

Nefeslenmek için Tuğçe ve Halil’le oturduğumuzda tekrar yağmur yağmaya başladı. Halil’in tripod ile bol bol deneme çekimi yaptığı eğlenceli sohbetimizin ardından güneş açınca denize aktık. Az önce bomboş olan sahil bir anda şenlenmişti.

Bu sefer hazırlıklı olduğum için palet, şnorkel ve gözlüğümü takıp, en sevdiğim deniz aktivitesi olan, balık gözlemlemeye başladım. Pek keyifliydi.

Denizden çıktıktan sonra kısa bir süre deniz camı / fayansı koleksiyonuma eklemek için parça aradım. Otele döndüğümde elimde 3 güzel parça vardı. Duş aldıktan sonra arabaya atlayıp hep beraber Olimpos plajına gittik. Bir süre muhabbet edip kumsalda otururken güneş gitmiş ve bulutlu hava yeniden gökyüzüne hakim olmuştu.

19’da onlarla vedalaşıp pansiyona geçtim. Akşam yemeğinin ardından tüm ekip Green Garden’da oturup bir şeyler içerken Uğur’un instagramdan sıkı bir takipçisi olduğu Playmate’in fotolarını gösterip seviyeyi indirme çabalarına rağmen Fatih’in uzaylılar hakkındaki derin muhabbeti ile seviyeyi dengeleyerek bol kahkahalı güzel bir akşam geçirdik.

21 Mayıs 2017, Pazar

Pazar sabahı alışıldığı üzere 9’da kahvaltıdaydık. Dün gece Green Garden’dan biz pansiyona dönerken Kadir’in yerine giden ve feneri orada söndüren ekibin bol bol kahkahalı anılarını dinledikten sonra 11 gibi hazırlanıp Olimpos plajına geçtik.

Gezimizin tek ful güneşli gününde deniz – kumsal – deniz döngüsünü icra ederken yaşadığımız en güzel anı, Özge’yle yaptığımız balık gözlemlemesi sırasında iki tane cornetfish “külah balığı” görmemizdi. İlk kez gördüğüm uzun balık, pörtlek gözleriyle oldukça enteresan görünüyorlardı.

Kısa soluklu deniz camı araştırmamı Olimpos’ta da yaptım ama 2-3 tane ufak cam kırıntısı dışında hiçbir şey bulamadım, onları da daha da olgunlaşsınlar diye denize tekrar attım. Yazıyı hazırlarken 2014’teki yazıya baktığımda da benzer bir şekilde o günlerde de sadece birkaç tane deniz camı bulduğumu fark ettim. Demek ki denize şişe düşmüyordu ki bu çok güzel bir şeydi.

Saat 13’e doğru Tayfun yanımıza geldi ve toplanıp plajın sonunda yer alan kalenin arka tarafında bulunan cennet sektörüne doğru tırmanmaya başladık.

Özge ve Tayfun sektörde tırmanırken ben de cennet koyuna indim. Yeşil mavi tonlardaki ufacık koy nefis görünüyordu.

Plajın doluluğunu düşününce burası gerçekten de cennet gibiydi! Dönüşe geçeceğimiz için yüzemedim ama “bir dahaki sefere gelince yapılacaklar” listeme bu ufak koyu da ekledim.

Plaja dönüp arkadaşlara veda ettikten sonra 17.20’de arabaya atlayıp ilk önce Antalya’ya doğru yola koyulduk. Antalya-Kemer yolu kilitlendiği için 5.3 km’yi yaklaşık 20 dakikada aldık.

Şişçi İbo’da Tayfun’un üniversiteden hocası olan Güray Hoca ile şiş köfte, tahinli piyaz, tahinli kabak tatlısı ve Arap tatlısını mideye indirip Ankara’ya doğru yol almaya başladık.

Hem yol çalışması, hem de yoğunluk nedeniyle Temelli’de yine 5.3 km’lik bir yolu 40 dakikada çıktıktan sonra eve vardığımızda saatlerimiz 2.45’i gösteriyordu.

Yatağa uzandığımda, birçok ilkiyle gayet güzel bir gezi olduğunu düşünüyordum. Nicelerine demek gerek…

(23 Ağustos 2006’ya ve beni gömmeye çalışan Sever Can’a selam olsun:p)

Video Anı;

29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Gaziantep Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 710 km.

Kendimi bildim bileli 3 şehre deplasman yapmayı çok isterim; Trabzon, Denizli ve Antep. Ama bugüne kadar bu üçlüden sadece Trabzon’a gidebildim. Denizlispor alt liglerde olduğu için Denizli’de maç izleme olayı bugünlerde hayal. Gaziantep ise, her sezon başladığında listeme aldığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim bir başka hayal. Ama bu sefer, İlhan Cavcav’ın vefat gününe denk geldiği için ertelenen ve hafta içine alınan Gaziantep maçına gitmek için Ömer Abimle gaza gelip, bir ay öncesinden uçak biletlerimizi aldık, gitmişken bir gün kalıp hem dolaşmak hem de yıllardır övgüyle bahsedilen Antep mutfağını tatmak için rezervasyonumuzu yaptık ve maç günün beklemeye başladık.

Konu Antep olunca, gideceğimiz tarih yaklaştıkça konuştuğumuz herkes gezilecek yerlerden çok yenilecek şeyler konusunda tüyolar veriyordu. Sonunda dayanamayıp bir liste yaptım ve “zaman olursa hepsiyle ilgileneceğim” dedim.

Pazar günü tribüne asmak için Maksut’tan “Ural pankartı”nı aldım ve çantaya ekledim.

Pazartesi günü de, maça gelmek isteyen ve Antep’te yaşayan Ural’ın İzmir’den ev arkadaşı Hakan’ı aradım ve maça girmek için yapması gereken passolig belasının formalitelerini anlattım.

Salı sabahı tam 8.25’te online check-in yapmak için THY’nin sitesine girdiğimde uçağın arka tarafındaki koltukların tamamen dolu olduğunu, ön taraftakilerin ise boş olduğunu görüp oldukça şaşırdım. Çünkü bugüne kadar hep tersi bir senaryo yaşamıştım. Büyük bir memnuniyetle alabileceğim en ön sıra olan 5F’i seçtim.

12 Nisan 2017, Çarşamba

Uçak saati erken olduğu için salı akşamı iş çıkışı Ömer Abimlere gidip orada kaldım. Sabah yengem bizi Esenboğa’ya bıraktığında havaalanındaki yoğunluğu görüp şaşırıyordum. Neredeyse her 5 dakikada bir farklı bir şehre uçak kalkıyordu. “Yine rötar yer miyiz acaba?” diye aklımdan geçirsem de Allahtan bu sefer tam saatinde uçaktaydık.


Hava durumu tahminlerine göre çarşamba için sağanak, perşembe için ise yoğun sağanak gösterdiğinden Ankara’dan çıktıktan sonra ful bulutların üzerinde yolculuk etmeye şaşırmıyorduk. Ama asıl bizi şaşırtan Gaziantep’e yaklaştığımızda güneşli bir havanın bizleri bekliyor olmasıydı. Uçaktan sarı ve turuncunun tüm tonlarındaki fıstık tarlaları çok göz alıcı görünüyordu.

Uçak yere indikten sonra bizler de çantalarımızı alıp uçaktan indik ve yürüyerek terminale giriş yaptık. Aklıma uçaktan indikten sonra terminale yürüyerek ulaştığımız Madeira’daki ufak havaalanı geliyordu. Devasa ve keşmekeş dolu havaalanlarını ve uçağa ulaşmak için bir sürü taklalar atmamız gerektiğini düşününce oldukça sevimliydi.

Terminale girdiğimizde havaalanında bagajlarınızı teslim alabileceğiniz sadece 2 tane konveyör olduğunu gördüğümde ise aklıma 4 konveyörlü Saraybosna havaalanı geliyordu.

Bagaj vermediğimiz için doğrudan dışarı çıkıp Hakan Abiyi beklemeye başladık. Bu sırada etraftaki nefis Pavlonya (Paulownia) ağaçları hemen abimin dikkatini çekti. Ayrancı’da 2 tanesini gördüğüm ve bayıldığım ağacın adını Urallar birlikte yaptığımız İznik, Yalova gezisinde öğrenmiştim. O yüzden havalı bir tavırla, “açılın o ağacı tanıyorum” kıvamında yorumlar yapmaya başladım.

Hakan Abi geldiğinde arabaya atladık ve ilk durak olarak geceyi geçireceğimiz Ali Bey Konağı’na doğru ilerledik. Yolculuğumuz sırasında bol bol Ural’dan ve Gaziantep’ten bahsettik.

1904-05 yıllarında inşa edildiği düşünülen ve yüz yıl içinde birçok kere el değiştirmiş olan, kalenin ve eski şehir merkezinin hemen dibinde yer alan konak oldukça güzel görünüyordu. Çantaları bıraktıktan sonra Hakan Abiye maç bileti almak için neredeyse 45 dakika passolig belasıyla boğuştuk! Sonunda bileti aldık ve arabaya atlayıp gastronomi turuna start verdik.

İlk durağımız Gaziantep’in meşhur yemeklerinden biri olan ve normalde sabah yenilen beyrandı. Bunun için Şahin Usta’ya doğru ilerlerken defalarca plan yaptığım ama bir türlü gelemediğim Kamil Ocak Stadyumunu gördüm. Tıpkı Alanya deplasmanına gitmeden önce Zeynep Abla, Rahmi Abi ve Aylinle Antalya’da dolaşırken gördüğüm ve “niye gelmedim!” diye ah ettiğim Antalya Atatürk Stadyumu gibi bu statta da maç izlemediğim için üzüldüm.

Şahin Usta’da kuzu etli, pirinçli ve acılı beyranları afiyetle mideye indirirken, işkembe, kelle paça gibi şeyler yerine beyranın tam benim kalemim olduğunu düşünüyordum.

Beyrandaki acının uzun soluklu olmaması ve tam da sevdiğim gibi kısa sürede etkisinin kaybediyor olması da benim için çok güzeldi. Sofradan kalkarken Hakan Abinin, “beyrana sakın çorba demeyin çünkü Gaziantepliler için ana yemektir” lafını kulağımıza küpe yapmayı ihmal etmedik.

Midelerimizi doldurduktan sonra Abimle Zeugma Mozaik Müzesi’ne gittik. Gaziantep’in Nizip ilçesinde Birecik Baraj Gölü kıyısında bulanan Zeugma Antik Kenti’nde çıkarılan göz alıcı mozaiklerin sergilendiği müze, bugüne kadar gördüğüm en güzel tasarlanmış müzelerden biriydi.

Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden biri olan kent, MÖ 31’den itibaren Roma İmparatorluğuna bağlanıp, ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını almış.

MS 256’da Sasani Kralı 1. Şapur tarafından ele geçirilerek yakılıp yıkılana kadar kent, Roma döneminde büyük bir zenginlik ve ihtişam yaşamış.

Günümüzden yaklaşık 2000 bin yıl önce yapılmış olan mozaik işçiliğinin göz kamaştırıcılığına şahitlik ederek müzeyi dolaşırken, Zeugma’nın ne kadar masalımsı bir yer olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Tıpkı birkaç ay önce gittiğim ve hayran kaldığım Sagalasos antik kentini dolaşırken olduğu gibi günümüzün zevksiz, can sıkıcı, boğucu ve özelliksiz mimari örnekleriyle dolu kentlerinden uzaklaşıp kendimi bambaşka bir dünyada hayal ediyordum ki, bu da müzenin başarısını gösteriyordu.

Üst kata çıktığımızda Gaziantep’in simgesi haline gelen Çingene Kız mozaiğinin karanlıklar içindeki nefis sunumuyla karşılaşıyorduk. Bir yandan kendisine bakanı takip eden gözleri, bir yandan da hem hüznü hem de mutluluğu aynı anda sunan yüz hatları, iki bin yıl önce yaşayan Zeugma’lıkarın sanatta geldiği noktayı çok güzel özetliyordu.

Müzeden çıktıktan sonra tüm büyü kaybolmuş ve günümüzün çarpık kentlerinden birine geri dönmüştük.

Abimle Konağa doğru yürürken gördüğümüz Halep tabelaları bir yaramı daha kanatıyordu. 2011’de Mehmet ile “gidelim” diye plan yapmaya başladığımız ama iç savaşın patlak vermesi nedeniyle rafa kaldırdığımız Gaziantep-Halep-Şam turumuzun artık bir hayal olması canımı sıkıyordu.

Etrafı inceleyerek yavaş yavaş Ali Bey Konağı’na vardığımızda Hakan Abi işinin bittiğini söyleyip nerede olduğunuzu sordu. Odaya yerleştirirken Hakan Abi gelmiş ve arabayı park etmişti.

Kaleyi sağımıza alıp kısa bir süre yürüdükten sonra eski Gaziantep’te dolaşmaya başladık.

Camiler ve hanların arasından geçip buraya gelen herkese önerilen İmam Çağdaş’a oturduk.

Güzel meze, salata ve yeşillikler eşliğinde soğan yerine sarımsakla yapılan ve sebzeleri daha çiğ olan Gaziantep usulü nefis ötesi fındık lahmacun, Ali Nazik, kuşbaşı kebabı, patlıcan kebabı, sebzeli kebap, altı ezmeli ve kıyma kebabı mideye indirirken niye Antep’i bu kadar övdüklerini anlıyorduk!

Yemek sırasında tribünden Onur Nazlıaka’nın kasada hesap ödediğini görüp selam verdik. Fatihle birlikte deplasmana gelmişlerdi. Birkaç çift laf ettikten sonra “maçta görüşürüz” deyip vedalaştık.

Yediklerimizi azcık da olsa eritmek için çarşıda dolaşamaya başladık. Üzerimdeki formayı gören bir esnaf “iki takıma da akşam başarılar” diyerek gönüllerimizi fethediyordu. Teşekkür ettik. Ardından yanımıza gelen bir adam “maça mı?” dedikten sonra kendisinin Gençlerbirliği yöneticisi İsmail Özkan olduğunu söyleyip az önce 15 yönetici ile yemek yediklerini ve biraz dolaştıktan sonra stadyuma gideceklerini söyledi. “Eyvallah” dedik ve bir süre daha dolaştıktan sonra dönüş yoluna geçtik.

Arabaya yaklaşmak üzereyken üzerimdeki formayı gören bir genç, “Abi yenin şunları ne olur, düşsünler!” dedi. “Hayırdır?” dedik. 8 yıl Gaziantep’te oynadığını, yönetimin hakkını yediği için futbolu bıraktığını söyleyip, “8 yılım gitti Abi ne olur yenin şunları düşsünler” diye tekrarladı. “İyi olan kazansın dostum” deyip yürümeye devam ettik. Ömer Abim, “Gaziantep halkı yenmemizi istiyor Mali!” dedi. Güldük.

Arabaya atlayıp Gaziantep Arena’ya ulaştığımızda, arabayı kontrol eden polislere deplasman tribünün sorduk ve stadyumun çevresinde ilerlemeye başladık. O an stadyumun dış cephesinin 2 farklı renkte yapıldığını fark ettim. Yani dış cephedeki çapraz şeritler çift renkte yapıldıkları için önce grimsi/siyahımsı görünse de ilerledikçe kırmızımsı görünüyordu. Çok hoşuma gitti.

Tribündeki yerimizi aldıktan sonra ilk iş olarak Ural pankartını asmak istedik. Beşiktaş maçında polisin gereksiz kuşkucu tavrı nedeniyle önce bir polisin yanına gidip durumu anlattık. “Bize bir şey söylenmedi ama soralım” dediler. Kısa bir süre sonra da, “asın” dediler. “Eyvallah” dedik. Ural Abi de bizlerleydi!

Erteleme maçı olduğu için maç tarihinden sonra transfer edilen banko oyuncusu Anıl Karaer’i oynatamayan Ümit Özat, Antalya maç kadrosuna göre, sadece Anıl yerine Kamal Issah’ı ilk 11’de sahaya sürmüştü. Tarihinin en kötü sezonunu geçiren ve düşmesine ramak kalan Gaziantepspor’un son nefesine kadar savaşacağını düşündüğümüz için ilk dakikalarda biraz geride oyunu karşılayabileceğimizi ama sonrasından oyunu dengeleyip gol bulamamız halinde Gaziantepspor’un gardının düşeceğini tahmin ediyorduk.

Fakat öyle bir maç izlemeye başladık ki şaşkına döndük! Çünkü her iki takım da inanılmaz derecede beceriksiz ve uyuz bir oyun sergiliyordu. Sezon başı ya da sezonun son maçıymış gibi her iki takım da vurdumduymaz bir şekilde sahada sadece takılıyorlardı.

31. dakikada İlhan Parlar’ın ceza alanına girip çaprazdan çektiği şutu Hopf’un çıkartması dışında futbol adına hiçbir şey izlemediğimiz ilk 45 dakika oldukça can sıkıcıydı.

İkinci yarıya Alkaralar daha etkili başladı ama malum gol üretkenliğimizin “sıfırın altında” dolaşması nedeniyle “en azından bir puan alalım” diye konuşmaya başladık.

Bu sırada, bilet satılmayan kale arkasının üst katına 50 kadar Gaziantep taraftarı koşarak girdiler ve hep bir ağızdan “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Görevliler kovalamaya başladılar. Ama bu sefer de aynı ekip maratonun üst katında belirdiler ve bir kere daha “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Biz maçı izlemeye devam ederken ise ortadan kayboldular. Bir gün sonra gazeteden Alanyaspor maçında yönetimi istifaya davet eden taraftarları cezalandırmak için yönetimin 13 TL olan biletleri 25 TL çıkarttığını ve bu yüzden taraftarların tribüne girer girmez “istifa” diye bağırdıklarını öğreniyorduk. Aklıma Aralık 2012’de taraftar maça gelmesin diye kale arkasını 40 TL yapan Kasımpaşa yönetimi gelmişti. Hem orada, hem de burada yüksek bilet fiyatının bizi vurması ise işin can sıkıcı tarafıydı.

70’de geliştirdiğimiz ani bir atakta Gaziantep defansını eksik yakaladık. Soldan Uğur’un ortası Muriqi’yi geçti ve Serdar’ın önünde kaldı. O da topu filelere göndererek hepimizi havalara uçurdu!

Golden sonra Gaziantepspor baskı kurmaya çalışıyordu ama nerdeyse hiç etkili olamıyorlardı. Tribünlerin bol bol “yönetimi istifa” tezahüratlarını işittiğimiz bu dakikalarda kısa bir süre Gaziantepspor başkanı İbrahim Kızıl’a küfretmeleri ise bardağı taşıran son damla oldu ve başkan ile yöneticiler şeref tribününü terk ettiler.

Maçın bitiş düdüğünün ardından 5 kişilik dev taraftar grubumuzla takımı tribünlere çağırıyorduk. Gelip bizleri alkışladılar. Ardından gelenekselleştiği üzere Hopf’u tribüne çağırdık. “Oley! Oley! Oley!” den sonra karşılıklı olarak birbirimizi alkışladık. Sevimli adamdı Hopf.

3 puanı da sırtımıza atıp arabaya atladık ve “tatlı yemenin vakti geldi” diyerek Hakan Abinin övgüyle bahsettiği Koçak Baklava’ya gittik. En sevdiğim tatlı olan fıstık sarmayı ağzıma attığım an doğrudan çocukluğuma gidiyordum. Çocukluğumda Ömer Abimin Tunalı’daki Güney Mutfağı Lokantasında çalıştığı kısa süre boyunca eve getirdiği yiyeceklerden biri de fıstık sarmaydı ve bu sarma işte o sarmaydı! Nefisti, nefis!

Birer tane şöbiyet, kare baklava, fıstık sarma ve kaymaklı fıstık sarmayı afiyetle mideye indirdikten sonra canlı müzik yapan hoş bir mekân olan Simvoni’ye gittik ve bol bol muhabbet edip günü tamamladık.

13 Nisan 2017, Perşembe

Perşembe sabahı gözlerimizi yağmurlu bir güne açtık. Aşağıya inip kahvaltımızı yaparken şakır şakır yağmur yağıyordu ama keyfimiz yerindeydi.

Özellikle ev yapımı limon reçeli, zahter ve katmer kahvaltının en akılda kalanlarıydı. Hakan Abi geldiğinde yağmur dinmişti ama kapkara bulutlardan ara ara bizi takip edeceğini tahmin ediyorduk.

Çarşıda düne göre daha ayrıntılı bir şekilde dolaşırken ilk durağımız Truva (Troy) filmine yaptığı yemenilerle ününe ün katan dükkândı. Tamamen deriden yapılan ayakkabıların renkleri ve görünümleri oldukça ilgi çekiciydi. Hediyelikleri aldıktan sonra Hakan Abi “beni takip edin” diyerek bizleri Tahmis Kahvesi’ne götürdü. Yabani fıstıktan hazırlanan, kremamsı bir tadı olan ve içerken adeta bayıldığım Melengiç Kahvesi’ni büyük bir zevkle hüpletirken bir yandan da menengiç, kavrulmuş sarı leblebi ve fıstık gibi birçok kuruyemişin bulunduğu tabaktan besleniyorduk.

Çarşıda dolaşırken bakır işleyen ustaların çıkarttığı ritmik seslerini duymak kesinlikle gezimize ayrı bir lezzet katıyordu.

Yağmur yeniden başladığı için Tütün Han’daki Mağara Kafeye gittik. Adından da anlaşılabileceği gibi kafenin bir bölümü gerçekten de mağaradaydı. Merdivenlerden inip hayretler içinde dolaşırken ortamın son derece soğuk olduğunu fark ediyorduk. “Yazın çok güzel olur burası” dedik ve yukarı çıkıp birer çay içtik.

Yağmur durduktan sonra bir yandan dolaşmaya devam edip, bir yandan da ara ara durup hediyelikleri aldıktan sonra arabaya atlayıp gastronomi turuna devam ettik. Bir gün önce Beyran içtiğimiz Şahin Usta’nın yakınlarında bulunan ufacık bir dükkân olan Altın Kase’ye adımımızı attığımızda Hakan Abi “3 kişilik yuvalama ayırtmıştık” diyordu. Masaya oturduk ve bugüne kadar yediğim en güzel yemeklerden birini kaşıklamaya başladım. Naneli sosu, yoğurdu, irmik-pirinç ve kıymayla yapılan minnacık toplarıyla yuvalama çok ama çok lezzetliydi. Hakan Abi eşinin çok iyi yemek yaptığını hatta çok güzel yuvalama da yaptığını ama buranın çok daha iyi olduğunu söyleyince ne kadar şanslı olduğumuzu daha iyi anlıyorduk. İşin garip yanı yuvalamanın öğlen iki gibi bitmesiydi. Yani ikiye kadar yediniz yediniz sonra bulamıyordunuz. Ankara ya da İstanbul’da bir şey ünlü olursa 24 saat satmak için kasılırdı ama burada öyle değildi.

Mekânın sahibine “ellerinize sağlık” dedikten sonraki durağımız katmer yemek için Akşam simit fırınıydı. Adından da anlaşılabileceği gibi fırın olsa da Hakan Abinin söylediğine göre çok iyi katmer de yapıyorlardı. Ellerinde sadece bir tane kalmıştı. “Zaten çok yedik” deyip, katmeri aldık ve arabaya atlayıp Hakan Abinin ofisine gittik. Bol kaymaklı katmeri büyük bir zevkle mideye indirirken zor nefes aldığımı fark ediyordum. Ama yemek faslı bir türlü bitmiyordu çünkü bu sefer de Hakan Abinin bir çalışanı elinde tatlılarla içeri girdi. Hediyelik tatlı almak için Hakan Abinin önerdiği tatlıcıdan örnekler gelmişti. Ama yok, böyle olmayacaktı! O yüzden kenarlarından biraz tırtıklayıp ne alacağımıza karar verdik. Bir iki saat ofiste muhabbet ederken güneş yüzünü göstermeye başladı.

Arabaya atlayıp akşam yemeği için midede biraz yer açmak adına Dülükbaba mesire alanına gittik. Lalelerle donatılmış park gayet güzeldi. Yaklaşık iki kilometre yürüyüp bol bol muhabbet ettik. Hakan Abi hafta sonları burada mangal dumanından göz gözü görmediğini söylüyordu.

Mesire alanından çıktıktan sonra gastronomi turumuzun son durağı olan Küşleme Et Lokantası Hüseyin Usta’ya vardık. Oldukça zengin bir duruşu olan lokantada masaya oturup küşlemeleri sipariş ettik. Yemek öncesi masaya gelen fındık lahmacun ve salata çok güzeldi ama bende yiyecek yer kalmadığı için ufacık ufacık parçalarla yetiniyordum.

Ve final yemeğimiz küşleme servis edilip de ilk lokmayı ağzıma attığımda gerçekten çok özel bir et olduğunu fark ediyordum. Bir yandan lezzetle, ama bir yandan da mideyi fullediğim için oldukça zorlanarak küşlemeyi bitirdikten sonra arabaya atlayıp havaalanının yolunu tuttuk.

Hakan Abiye çok çok teşekkür ettikten sonra veda ettik ve uçağı beklemeye başladık. Uçak 15 dakika rötar yedikten sonra geldi ve yürüyerek bindik. Koltuğumuza oturduktan birkaç dakika sonra tüm havaalanını bembeyaza boyayan dolu yağmurunu izledik.

Dönüş yolunda bol bol “doğudaki diğer illere de gitmeliyiz” diye konuştuk. Akşam geç saatlerde eve ulaştığımda hala yediğim yemeklerin tadı damağımdaydı. Ama aslında bir gün sonra yanımda getirdiğim tatlıları mideye indirirken, ne kadar güzel şeyler yediğimizi daha iyi anlayacaktım!

Her şeyiyle dört dörtlük bir deplasmanı daha arkamızda bırakırken “sıradaki!” diye aklımdan geçiriyorum!

Kişisel deplasman karnesi: 29maç, 6g, 9b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

“Futbol sadece futbol değildir” hele bir de mutfağı sağlam şehirlerden birine deplasman yaptıysanız ve yanınızda süper bir rehber (Hakan Özseven) varsa işte o zaman tadından yenmez olur her şey..

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 30 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 18. Hafta Maçı Gaziantepspor 0-1 Gençlerbirliği (Erteleme)

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

Bahçeşehir Okulları Arena (Alanya Oba) Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 532 km.

2016-2017 sezonu fikstürü yayınlandıktan sonra, “hangi deplasmanlara gidebilirim” diye 7-8 maçlık bir liste oluşturmuştum. Fakat 20. Haftaya gelmemize rağmen, o ya da bu sebeplerden ötürü Konyaspor, Akhisar Belediyespor, Antalyaspor, Adanaspor ve ertelendiği için, bir umut “hala gidebilirim” dediğim Gaziantepspor maçlarına gidemedim. Alanyaspor maçına gitmek için ise Ömer Abimle sağlam adımlar atmaya başladık ve maçın oynanacağı haftanın ilk gününde uçak biletlerimizi alıp hem deplasmana gitmeyi, hem de kuzen Zeynep Abla ve ailesini görme planını garanti altına aldık.

Salı günü, Gençlerbirliği deplasman tribününden bilet alan ilk kişilerdik. Hemen abimi aradım ve “tribünde iki kişi olursak diye yolda birkaç gol sevinci çalışalım, her golde farklı bir gol sevinci yaparız” önerisinde bulundum. Gülmekle yetindi.

10 Şubat 2017, Cuma

Sabah 8’de evden çıkıp 8.30’da Abimle AŞTİ’de buluştuk ve otobüse binip Esenboğa’ya doğru yola koyulduk. Havaalanına yaklaştıkça sis artıyor ve görüş mesafesi azalıyordu.

Aklıma birkaç yıl önce Küre dağlarına gitmek için yola çıktığımız ama görüş mesafesinin 1-2 metreye düştüğü için karşıdan gelen arabaları dahi göremediğimiz gün geldi. Uçağa bindiğimizde de pistteki diğer uçakları güçlükle görebiliyorduk.

Sisten ötürü 5-10 dakika geç havalansak da tam zamanında Antalya’ya indik. Yolculuk sırasında en etkileyici şey, bulutlar üstüne çıkmayı başarmış dağların karlı zirveleriydi. Aklıma yıllar önce Milano’dan Madrid’e uçarken bulutların üstündeki zirvelerini gördüğüm efsanevi dağlar geldi.

Uçakta bir ara tuvalete gittiğimde, hem kapının iç, hem de dış tarafında açılabilir küllük olduğunu görüp şaşırdım. Çünkü uçakta sigara içilmesi 90’lı yıllardan bu yana yasaktı. Sigara yasağı konusunda nette bakınırken şu enteresan bilgiye de ulaştım; “Amerikan Federal Havacılık Dairesi tarafından konulan kurala göre uçağın herhangi bir bölümünde sigara içmek yasak olmasına rağmen tuvaletlerde küllük bulundurulması da zorunlu. Zira kuralları çiğnemek isteyen yolcular olabilir. Bu durum o kadar önemli ki uçakta bozulan ya da bir sebepten kullanım dışı olan bir küllüğün 10 gün içinde tamir edilmesi zorunluluğu bulunuyor.”

Havaalanından çıktığımızda hava sıcaklığı 15 derece civarındaydı. Montu çantada bırakıp polarla yolumuza devam ettik. Tramvaya binip şehir merkezine doğru ilerledik. Rahmi Abi bizi karşıladı ve eve geçtik. Apartmanın arka bahçesinde bulunan turunç ağacını portakal sanıp Rahmi Abiye neden toplamadıklarını sordum. Rahmi Abi turunç ağacı olduğunu söyleyip denemek isteyip istemediğimi sordu. Turuncun sadece kabuğunun reçel yapımında kullanıldığını ve meyvesinin acı olduğunu düşündüğüm için şaşkınlıkla “yeniyor mu?” diye sordum. “Biraz fazla ekşidir ama yenir” diye cevap verdi.

Aylin ve Zeynep Abla bizleri bekliyordu. Hoş beş muhabbetten sonra Zeynep Ablamın kurduğu masayı görüp kendimizden geçtik. Zeytinyağlılar, börek, yaprak sarmasını büyük bir mutlulukla mideye indirirken, Zeynep Abla, “bunlar başlangıç, akşam daha güzel yemekler var” deyince Abime dönüp “Konyaspor deplasmanına falan gideceğimiz zaman da gelelim, maça buradan geçeriz” dedim. Güldük.

Yemek sırasında turunç suyu da denedik. Fazlaca ekşiydi ama lezzetliydi. Birçok şekilde kullanabileceğini konuşurken, Zeynep Abla, bazı yemeklerde ve salatalarda kullandığını söyledi.
Yemekten sonra salona geçtik ama yemek faslı bitmemişti. Rahmi Abi nefis bir kahve hazırlarken Zeynep Abla, ayva tatlısı ve ful çikolatalı browni getiriyordu. Az sonra bol bol yürüyeceğimizi bildiğim için nefis tatlıları da büyük bir zevkle hüplettik.

Bir süre dinlendikten sonra arabaya atlayıp merkeze indik. Arabayı park ettikten sonra Karaalioğlu Parkın’dan yürüyüşümüze başladık. Doğma büyüme Antalyalı olan Rahmi Abi, çocukluğu ve gençliğinde yaşadıklarını da ekleyerek bizlere nefis bilgiler veriyor ve takdire şayan bir rehberliğe imzasını atıyordu. Mesela Karaalioğlu Parkı, Antalya’nın ilk parkıymış. Ecevit zamanında parka Karaoğlan denmeye başlanmış ve günümüzde hala birçok kişi tarafından bu isimle biliniyormuş.

Parkın içinden geçerek denize ulaştığımızda bulutların arasından güneşin denize vurduğunu görüyorduk.

Bugüne kadar sadece bir kez, o da yıllar yıllar önce, kaleiçine gelmiş ve bayılmıştım. Yönümüzü oraya çevirdiğimizde neden o kadar sevdiğimi anladım. Dar sokaklar, cumbalı evler göz kamaştırıcı görünüyorlardı.

Bir ara durduk ve Rahmi Abi selfie yapmak için telefonu eline aldı ve sadece bir poz çekti. “Abi film bitmesin diye gayet iyi yaptın” diye takıldığımda, her zaman sadece bir fotoğraf çektiğini öğrenip şaşırdım. Malum üçer beşer fotoğraf çekmeden kimse telefonu elinden bırakmıyordu.

Kaleiçinde dolaşırken gözümüze çarpan şeylerden biri de, kurumuş dallardan yapılmış oldukça başarılı heykellerdi. Adnan Ceylan imzası taşıyan eserler son derece etkileyiciydi.

Bahar havasında dolaşmaya devam ederken yolumuz limana açıldı. Gayet güzel görünüyordu.

Zeynep Ablamdan, limanın diğer tarafından bulunan ufak plajın, Mermerli, Antalya’nın ilk plajı olduğunu öğrendik.

Limandan kaleiçine doğru devam ederken İskele Cami’ni gördük. Altından kuyu suyu çıkan, altıgen biçiminde, tipik Selçuklu Kümbeti biçimindeki caminin ne zaman yapıldığı bilinmese de mimarisinden ötürü 12-13. yüzyıllar arasında yapıldığını düşünülüyormuş. Rahmi Abi küçükken arkadaşlarıyla buraya geldiklerini ve kuyudan su içtiklerini anlattı.

İskele Cami’nin yanından geçerek kalenin girişlerinden biri olan 40 Merdivene ulaştık. Ben fotoğraf çekerken Aylin, Abim ve Zeynep Abla basamakları sayıyorlardı. Sonunda 40’ı buldular mı anımsamıyorum ama herhalde bulmuşlardır çünkü bulmasalar geyiği dönerdi.

Kaleiçinin dar sokaklarında ilerlerken bir sürü nefis kapı gördüm. Aklıma Karaburun ve Pocitelj’de gördüklerim geldi.

Bir sonraki durağımız 1901 yılında, Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından II. Abdülhamit şerefine yaptırılmış olan Antalya Saat Kulesiydi.

13. yüzyıla ait bir Selçuklu eseri ve aynı zamanda Antalya’daki ilk İslam yapılarından biri olan Yivli Minare’nin içinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

2010 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında zeminde Selçuklu dönemine ait su boruları bulunmuş ve cam bir koruma altına alınarak caminin içinde sergilenmesine karar verilmişti.

Kaleiçinden çıktıktan sonra 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti sırasında, ona hitaben yapılmış Hadrianus Kapısı’ndaydık (Üçkapılar). Bir hafta önce gittiğimiz Sagalasos antik kentinde bulunan ve Burdur müzesinde sergilenen, kral Hadrianus’un heykelinden ötürü bilgi sahibi olduğum için, “şimdi sıra bende” diyerek parmağımı kaldırdım ve Hadrianus hakkında ufak birkaç bilgi vermenin zevkini yaşadım. Hep Rahmi Abi puanları toplayacak değildi ya!

“Mermer Kapı”da nar suyu içip biraz nefeslendikten sonra yolculuğumuza, Rahmi Abi’nin “Kaleiçinde en sevdiğim yer” dediği, Hesapçı sokaktan yürümeye devam ettik.

Birbirini kesen dar sokaklar ve sağlı sollu cumbalı evler pek güzel görünüyorlardı.

Sokağın sonuna doğru Kesik Minare’yi gördük. Yapının hikâyesi pek ilginçti doğrusu buyurun; 2. yüzyılda Roma tapınağı olarak inşa edilen yapı, 7. yüzyılda Meryem Ana anısına Bizans kilisesine çevrilmiş. 7. Yüzyıldaki Arap-Bizans savaşları sırasında ağır yara almış ama 9. yüzyılda yeniden onarılmış. 13. yüzyılda Anadolu Selçuklular tarafından camiye çevrilip minare eklenmiş. 1361’de Kıbrıs Krallığı Antalya’yı fethedince yeniden kiliseye çevrilmiş. 15. yüzyılda Şehzade Korkut tarafından tekrar camiye çevrilen yapı, 1800 civarında geçirdiği yangın sonunda minaresi külahsız olarak kurtarıldığı için, “Kesik Minare” adını almış.

Yürüyüşümüz sonunda bir kafeye oturup dinlenmek için ilerlerken Rahmi Abi üzerinde iri dikenler bulunan bir ağaç gösterdi. Gerçekten garipti! Hemen Esra’ya fotoğrafını gönderdim ve “ne bu?” diye sordum. Cevap kısa ve netti: “Maymun Çıkmaz Ağacı (Araucaria Araucana).” Etrafta bilen birilerinin olması güzeldi.

Kahveleri içtikten ve biraz nefeslendikten sonra arabaya doğru adımlarken Rahmi Abi, temel kazarlarken kalıntı bulunduğu için yapımı durdurulan bir inşaatı işaret etti. Etraftaki tüm yapıların altında muhtemelen eski kalıntıların olduğunu düşünmek enteresan bir histi doğrusu.

Arabalara atladık ve ilk önce Antalyaspor’un yıkılmış olan eski stadının yerini gördük. Ardından da yeni stadı, Altın Portakal’ın düzenlendiği Antalya Kültür Merkezi ve Cam Piramit gibi birçok önemli yeri arabadan gördükten sonra son durak olarak 7 kilometre uzunluğundaki Konyaaltı plajına gittik.

Eve vardığımızda öğlen yediklerimizi eritmiş olduğumuzu düşünerek iştahla Zeynep Ablanın yaptığı nefis akşam yemeklerini yiyip bol bol muhabbet ettik ve günü tamamladık.

11 Şubat 2017, Cumartesi

Dün hayretle, Antalya ile Alanya arasının 120 km olduğunu ve otobüsle 2,5-3 saat sürdüğünü öğrenince sabah 9.30’a bilet almıştık. Ona yetişmek için 8’de uyanıp bu sefer de Zeynep Ablanın, Antalya’dan önce uzunca bir süre Kastamonu’da yaşadıkları ve geçen hafta orada olup sevdikleri yiyeceklerle Antalya’ya döndükleri için, “Kastamonu izleri” taşıyan nefis ötesi kahvaltısını mideye indirdik ve yola koyulduk.

Dolmuş kıvamındaki otobüsümüz neredeyse her el kaldırana durduğu için Alanya’ya vardığımızda saatlerimiz 12.15’i gösteriyordu. Yolculuğun en kritik anı, benzinlikte otobüsten inen muavine, bir arabanın şükür sadece, dikiz aynasıyla çarpmasıydı. Bir adım daha attıktan sonra araba çarpmış olsaydı bu yazının konusu tamamen değişirdi. Verilmiş sadakası varmış, ufak bir kol incinmesiyle atlattı.

Alanya’ya girerken gördüğümüz bir kamyonun arkasında yazan, “bize ayar olan çok ama frekansı yakalayan yok” yazısı Abimle bir müddet gülümsememizi sağladı.

Otobüsten indiğimizde hava sıcaklığı 18’i gösteriyordu. İlk iş olarak sahile indik ve bir süre yürüdük. Artık üzerimizdeki polar da çok geliyordu.

Maça yarım saat kala taksiye atladık ve taksiciyle Alanyaspor muhabbeti yaparak dağın eteklerinde bulunan Oba stadyumuna doğru ilerledik. Dağı tırmandıkça araba trafiği arttığı için yavaş yavaş ilerliyorduk.

Sonunda misafir tribünün önüne vardık. Taksiden inerken bizi gören Alanyaspor’lu taraftarlar “hoş geldiniz” diyerek bizlere büyük bir nezaket gösteriyorlardı, bizler de teşekkür edip, “hak eden kazansın” dedik. “Hoş geldiniz” aklıma doğrudan Samsun deplasmanını getiriyordu ama aslında neredeyse tüm deplasmanlarda “hoş geldiniz”lerle karşılanıyorduk.

10.842 kişilik tek katlı “kutu” gibi stadyumun en enteresan özelliği ziyaretçi tribününün file, tel ya da cam ile çevrilmemiş olmasıydı. Kısacası ziyaretçi tribünü kale arkasındaki ev sahibi tribünleri ile aynı konfora sahipti.

Maçtan önce ve sonra Alanyaspor taraftarları, “İlhan Cavcav ölmedi kalbimizde yaşıyor” tezahüratlarıyla Gençlerbirliği kulübüne ve taraftarlarına güzel bir jest yaptılar.

Nevzat, Onur ve Kubilay Abiler de maç için sabah İstanbul’dan yola çıkıp Alanya’ya gelmişlerdi. Stadyuma giderken onların VIP tribününde olacağını öğrendik ve çıkışta buluşmak üzere anlaştık.

Devre arasında Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci ve Stancu’nun satılması ve özellikle defansta Ahmet’in yerini dolduracağını düşündüğümüz Ante’nin sözleşmesinin karşılıklı fesih edilmesinden ötürü Gençlerbirliği ligin ikinci yarısına felaket bir giriş yaptı. Önce Kasımpaşa’ya 3-0 yenildi, Osmanlıspor’la 1-1 berabere kaldı ve Kayserispor’a 3-2 yenilerek Türkiye Kupası’ndan elendi. Buna karşılık ligde oynadığı son 5 maçta sadece 1 puan toplayan Alanyaspor, yeni hocası Safet Susic ile ilk maçına çıkıyordu.

İrfan’ın gidişinden sonra gol yollarında pozisyon üretebilecek sadece Serdar Gürler ve Aydın Karabulut kalmıştı ama teknik direktör Ümit Özat, Aydın’ı ilk 18’e bile almayarak pozisyon üretme şansımızı %50 düşürmüştü. Öyle de oldu. Maç başlar başlamaz özellikle Uğur Çifçi’nin kanadından akın akın gelen Alanyasporlular tehlike yaratmaya başladılar ki, daha 6. dakikada 1-0 öne geçmeyi başardılar. Golden sonra Gençlerbirliği’nin hareketleneceğini düşünüyorduk ama ne bireysel olarak, ne de takım halinde Kırmızı-Siyahlılar en ufak bir pozisyon dahi yaratamadılar. Devre biterken Alanya’nın skoru 2-0 yapması da iyice morallerimizi bozmaya yetmişti.

Maçın 30. dakikası civarında 50’lerinde bir çift ve 20’lerinde oğulları tribüne giriş yaptılar. Devre arasında, oğulları Cuma günü çalıştığı için Ankara’dan gece 3 yerine 4’te yola çıktıklarını ve maça yetişemediklerini, Ankara’da maçlara geldiklerini ve zaman buldukça deplasmanlara gittiklerini öğrenecektim. Teyzenin gittiği deplasmanlardaki stadyumları ve takımları tartması ise inanılmaz hoşuma gitti!

Bir umut izlemeye başladığımız ikinci yarının daha 4. dakikasında farkın 3’e çıkması ile içimizdeki en ufak umut kırıntılar da yok olup gitti. Muriqi’nin son dakikada üst direkten dönen kafa vuruşu hariç takım 90 dakik boyunca çok ama çok kötü futbol oynadı ve sahada 3-0 yenilgiyle ayrıldı.

Devre arasında Alanyaspor’a giden Landel’in maç sonu doğrudan tribüne gelip formasını taraftarlardan birine vermesi maçın herhalde tek güzel anıydı.

Alanyaspor taraftarlarıyla atkı değiştirerek ve görevli jandarmalarla muhabbet ederek kapıların açılmasını bekledik. Süper Lig’deki takımlar arasında jandarmanın görevli olduğu tek stadyumun burası olduğunu öğrendik. Zira diğer tüm stadyumlarda polisler görevliydi.

Maçın başında sivil güvenlik görevlisinin bize işaret edip, “bir şey olursa sahaya atlamazsınız değil mi?” diye sorması ve benim de, “bir şey olmaz rahat ol” dedikten sonra rahatlayıp, “atlamanıza gerek yok zaten burada kapı var ben açarım” diyerek gülümsemesi günün en ilginç anıydı.

Stadyumdan ayrıldıktan sonra Onur, Nevzat ve Kubilay Abiyle buluştuk. Normalde son derece pozitif olan üçlü hem oynanan oyundan, hem teknik direktörden hem de Cavcav sonrası kulübün “başsız” halinden son derece mutsuzdular. Beraber Bülent’in bulunduğu Öztürk Kolcuoğlu’na gittik ve bir yandan bir şeyler atıştırıp, uzun uzun “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna cevap aradık. Bu sırada Ümit Özat’ın maç sonrası yaptığı açıklamalarla, takımda top yapan 2 oyuncu olan Serdar ve Aydın’a savaş açtığını öğrenince iyice morallerimiz bozuldu. “Hayırlısı” demekten başka elden bir şey gelmiyordu.

Yemekten sonra arabaya atladık ve önce Atatürk Havalimanına gidip İstanbul tayfasıyla vedalaştık ardından da tramvayla merkeze ve akabinde Zeynep Ablamlara gittik. Alışıldığı üzere, çay, kahve eşliğinde tatlıları hüplettik, bol bol muhabbet ettik ve geceyi tamamladık.

12 Şubat 2017, Pazar

Pazar sabahı 7’de uyanıp, güzel bir kahvaltı ve hoş sohbetle güne başladık. Zeynep Ablaya her şey için teşekkür edip arabaya atladık ve havaalanına gittik. Rahmi Abiye de teşekkür edip uçağın yolunu tuttuk.

Önce İstanbul’a;

oradan da Ankara’ya uçarak evimize ulaştığımızda, “3 puan için gittik, 3 golle döndük” diye düşünüyordum.

Ama her şey bir yana, ilk kez bilen birileriyle Antalya’yı dolaşmak herhalde bu deplasmanın en güzel yanıydı. Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 27maç, 5g, 9b, 13m, 24ga, 41gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 28 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 20. Hafta Maçı Aytemiz Alanyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “26. Deplasmanım ve 3. Kez Yenikent ASAŞ “Osmanlı” (33,4 km)

Sagalassos Antik Kenti, Burdur Gölü, Salda Gölü ve Burdur Gezi Günlüğü

Birkaç ay önce Özge, veteran kuş gözlemcilerinin özlem gidermek için Burdur’da bir araya geleceklerini benim de katılmak isteyip istemediğimi sormuştu. “Bana gezi olsun” modunda biri olarak, bu güzel teklifi elbette pas geçemezdim.

26 Ocak 2017, Perşembe

Perşembe sabahı 7.30’da evden çıkıp, saat 8’de Burdur’a doğru yola çıkmak için bekleyen otobüste yerlerimizi aldık. Otobüs hareket ettikten kısa bir süre sonra, çaprazımda oturan genç kadının muavini çağırıp, üst taraftaki genelde giysi ya da ufak çantaların koyulduğu yeri işaret edip bir şeyler anlatıyordu. Üç beş dakika sonra aynı kadın muavine aynı noktayı göstererek bir şeyler anlattığını görünce ister istemez kulaklarımı kabarttım. Tedirgin bir şekilde, yukarıya koyulmuş bir çantadan bahsediyordu. “Herhalde muavinden çantasını istiyor” diye düşündüm ama saçmaydı. “Neyse” diyerek kitabıma geri döndüm. Birkaç dakika sonra muavin ve orta yaşlı başka bir görevli kadının yanındaydı. Biraz daha sesli konuştukları için bu sefer durumu anlıyorduk. Genç kadın, otobüs kalkmadan önce bir kadının otobüse binip bir çanta bıraktığını, sonra otobüsten inip bir daha gelmediğini, çantada tehlikeli bir şey olabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Orta yaşlı adam kadının gösterdiği yerden ufak bir sırt çanta ve bir kadın montu çıkarttı ve çantayı göstererek “bu mu?” diye sordu. Kadından onayı aldıktan sonra “muhtemelen bir yolcu yanlışlıkla bu otobüse eşyalarını bıraktı ama diğer otobüse bindi” dedi ve eliyle çantayı yokladıktan sonra fermuarını açtı. “Elbiseler var, hatta cep telefonu bile burada” dedi. Ardından öne doğru gidip, AŞTİ’yi aradı ve unutulmuş çanta için gelip giden var mı diye sordu. Son bir yıldır ülkede yaşanan patlamalar nedeniyle insanların ne kadar tedirgin olduklarının bariz bir örneğini yaşıyorduk.

Yolculuğumuz sırasında kardan ötürü gri renge bürünmüş ağaçlar oldukça enteresan görünüyordu.

Otobüsümüz neredeyse tüm otogarlarda durduğu için 14.30’da ancak Burdur otogarındaydık. Temmuz 2016’da Abreg ve Özge’yle yaptığımız Salda Gölü gezisinden sonra ikinci kez Burdur’a gelmiştim. Ama ilk kez merkezdeydim.

Otelin bulunduğu Ağlasun’a otogardan yaklaşık 2 saatte bir minibüs kalkıyordu. Şansımıza yarım saat kadar bekledik ve saat 3’te minibüsteki yerimizi aldık. Burdur otobüsü gibi minibüs de birçok yere girip çıktığı için 36 kilometrelik yolu yaklaşık 75 dakikada aldık ve 4.15’te Sagalassos Lodge’a ulaştık.

Odamızın, sabah güneşin doğunu da izleyebildiğimizi fark edeceğim, nefis dağ manzarası vardı.

Eşyaları yerleştikten sonra Burcu, Atilla, Alper, Güneşin ve Esra ile hotelin barında buluştuk. Bir şeyler atıştırıp, içtikten ve bol bol laklak ettikten sonra akşam yemeğine geçtik. Yemekler de hotelin manzarası ve odaları gibi oldukça başarılıydı.

Otel özellikle yabancı turist çekmek için kaliteyi üst seviyede tutarak işletiliyordu ve bunda da başarılı olmuşlardı. Fakat son yıllarda ülkede yaşananlar nedeniyle artık yabancı turistler gelmediği için kaliteden ödün vermeden yerli turistler çekmeye çalışıyorlardı ama işler hiç de iyi gitmiyordu.

Yemekten sonra yine bardaydık. Özellikle güneş battıktan sonra yüz göstermiş olan şiddetli rüzgâr sesi ara ara muhabbetimizi kesiyordu. Bol bol gülüp eğlendikten ve sabah 4,5 kilometre uzaklıktaki Sagalassos Antik Kenti’ne yürümeye karar verdikten sonra odalarımıza çekildik. Kafamı yastığa koyduğumda rüzgâr hala tüm şiddetiyle esiyordu.

27 Ocak 2017, Cuma

Sabah 9’da lezzetli kahvaltımızı mideye indirirken rüzgâr hala tüm şiddetiyle esmeye devam ediyordu ama bu, yürüyüş planımızı bozamazdı elbette! Saat 10 gibi lobide toplandık ve kapıyı açar açmaz rüzgârın şakasının olmadığın anladık. Yine de dışarı çıkıp birkaç adım atıp şansımızı denedik ama sert ve soğuk rüzgâr insanı perişan ediyordu. Yürüme planını rafa kaldırıp tek arabamız olduğu için iki sefer yapıp antik kente ulaşmaya karar verdik.

Atilla, Özge ve Güneşinle dağın eteklerinde kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru tırmanırken, yoldaki kar ve buz oranı artıyordu. Sagalassos’un girişinde arabayı park edip dışarı çıktığımızda aşağıdaki rüzgâr ve soğuğun iki katıyla karşılaşıyorduk. “Bu havada dolaşabilir miyiz sizce?” diye şansımızı zorladığımız görevli, kısa bir süre şaşkınlıkla bizi süzdükten sonra kısaca, “canınızı seviyorsanız bir an önce topuklayın ve hava ısınınca geri gelin!” dedi. Cevabımızı almıştık ama ben yine de kısa bir çekim yapmak konusunda ısrarlıydım. Kafamdaki süre 5 dakikaydı ama 4. dakikasında donmak üzere olduğumu fark edip telefonu kapattım ve arabaya atladım. Hava -9 ama rüzgâr nedeniyle hissedilebilir -14 derece idi…

Hotele vardıktan sonra Burdur’a gitmeye karar verdik ama tek arabamızın vardı ve biz 7 kişiydik. Önce minibüs kiralama fikri üzerinde kısa bir süre dolansak da sonradan “36 kilometre sonuçta!” diyerek arabaya doluştuk. Kişisel araba yolculuğu kariyerim boyunca “en fazla yetişkinin aynı anda bindiği araba”da seyahat ediyordum. Atilla arabayı sürüyor, ben, şans eseri, yan koltukta yayılıyor ve diğer 5 arkadaş arka koltukta sıkışıyorlardı!

Burdur’a vardığımızda ilk durağımız kuzen Anıl’ın da “kesin gidin” dediği Burdur Müzesiydi.

Müzeye girince bizi ilk karşılayan, sabah dolaşamadığımız Sagalassos’da bulunan görkemli heykel ve eserlerdi.

Yaklaşık 2 metre yüksekliğindeki mermerden bacakları görünce Sagalassos’un ne kadar ihtişamlı bir yer olduğu anlaşılıyordu. Bilgi yazılarına göre bu ayaklar oldukça büyük bir imparator heykelin ayaklarıydı ve muhtemelen üst tarafı daha hafif ve yok olabilir bir malzemeden yapıldığı için sadece bu ayaklar günümüze kadar ulaşabilmişti.

Giriş katında bulunan bir başka ilgi çekici bölüm de Burdur’a 110 km uzaklıktaki Gölhisar ilçesinde bulunan Akdağ’ın eteklerindeki Likya antik kenti olan Kibyra’da bulunan heykel ve taş kabartmalarıydı. Özellikle gladyatörleri konu alan eserler oldukça ilgi çekiciydi.

Müzenin üst kısmında ise Burdur ilinin çevresindeki höyüklerde bulunan tarih öncesi (Prehistorik), Neolitik (8000 – 5500) ve Kalkolitik (5500 – 3200) çağlara ait takılar, küpler, çanaklar, dini motifler ve gündelik hayatta kullanılan eşyalar sergileniyordu.

Bu eşyaların şekilleri, üzerlerindeki motifler ve her şey bir yana bazılarının günümüzden 8 bin yıl önce kullanıldığını düşünmek oldukça büyüleyiciydi.

Müzeden çıkarken hepimiz oldukça etkilenmiştik. Atilla, “Burdur gözümde bir seviye birden yükseldi” diyordu.

Karnımızda ziller çalarken Özsarı’yı aramaya başladık. Birkaç kişiye sorduktan sonra adına tezat kırmızı tabelaları nedeniyle fark edemediğimizi düşündüğümüz Özsarı’daydık. Duvarda asılı duran afişteki yazıya göre kendi çiftlikleri vardı ve her şeyi kendileri üretiyorlardı. İki kişi et yemediği için peynirli pide, diğerleri ise Burdur şiş ve kuzu şiş sipariş ettiler.

Yemekler geldiğinde Burdur şişin aslına parmak şeklinde ince uzun köfte olduğunu fark ettim. Çok lezzetliydi ama asıl bizi şaşırtan hiçbir beklentimiz olmayan peynirli pide idi. Çünkü pastörize olmayan sütten kendileri tarafından üretilen ve künefe peyniri tadında, tuzsuz beyaz peynir nefisti!

Yemeğin üzerine kaymaklı tel kadayıfı söyledik. Hem kaymak, hem de az şekerli tel kadayıfı lezzetliydi.

Yemekten sonra tatlıcı Ensar’a uğrayıp eve götürmek için birkaç şey almaya karar verdik. Aslında aklımda sadece Burdur’un meşhur ceviz ezmesi vardı ama tatlıcıya girdikten sonra kazın ayağının öyle olmadığını fark ettim. Çünkü ceviz ezmesi yanında, kenevir tohumlu helva ve haşhaşı helva da nefisti. Bunlar dışında gerçek manda kaymağı ile yapılmış kaymaklı lokum da baş döndürücüydü ama bir yerde durmalıydık!

Bol bol ikram tatlıları yedikten ve paketleri yüklendikten sonra ikinci durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne doğru yürümeye başladık. Hiçbir mantığı olmadan yapılmış, ne eskiye, ne de yeniye uymayan, kimisi iki, kimisi üç-dört katlı ve yan yana duran biçimsiz evlerin arasından geçerken, Burdur müzesinde gördüğümüz ve çok etkilendiğimiz 2 bin yıl önce yapılmış görkemli yapılar aklıma geliyordu. Gerçekten de git gide daha da çirkinleşerek modernleşiyorduk!

Kısa bir süre sonra doğa tarihi müzesinin önündeydik. 1875’ten önce inşa edildiği düşünülen Kavaklı Rum Kilisesine kurulmuş olan ve Mart 2016’da açılışı yapılan müze ufak ama pek sevimliydi.

Müzedeki en ilgi çekici parça, Elmacıkta yapılan bir baraj kazısı sırasında bulunan mamut kemikleriydi.

Müze müdüründen Kavaklı Rum Kilisesi’nin bulunduğu bu bölgede daha önce çok fazla Rum ve Ermeni’nin yaşadığını öğrendik.

Akşam otele geri dönerken Güneşin’i yeni gelen arkadaşlara teslim ettiğimizden 6 kişiydik. 1477 rakımlı Çatak Beli’nde yolculuğumuza bir ara verdik ve nefis dağ fotoğrafları çektik.

Hotelde ekibimize Sancar, Gernant, Emine ve Yalçın da eklendi. Gelmeden önce “kuşçu ekibi” bol bol hamam muhabbeti yapmışlardı ama “teknik bir arıza” nedeniyle hamam çalışmıyordu. Bu yüzden moraller düşmüş olsa da saunaya karar verildi. İşin en eğlenceli yanı ise saunanın ardından buz gibi havuza “cumburlop” atlanmasıydı. Pek eğlenceli anlara şahitlik ettik.

Güzel bir akşam yemeğini ardından, geçtiğimiz barda bizi bir sürpriz bekliyordu. Otelin sahibi elinde gitarıyla çalıyor bizler de eşlik ediyorduk. Oldukça keyifliydi.

28 Ocak 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı daha sakin bir güne merhaba dedik. Kahvaltının ardından 9’da yeni gelenlerle birlikte arabalara atladık ve kuş gözlemlemek için ilk durağımız olan Burdur Gölü’ne doğru yola koyulduk.

Gernant ve Sancar’ın arabasını takip ederek gittiğimiz ilk durakta yol kötüleştiği için geri dönüp bir başka yere doğru ilerledik. Bir ara Burcu, yolun diğer tarafındaki sazlıklar arasında duran angıtları görüp heyecanla bizlere işaret etti. Arabayla biraz geriye gidip bir süre dürbünle izledikten sonra diğer arabalara yetiştiğimizde teleskopu kurup gölü tarıyorlardı. Fakat ne yazık ki birkaç kuş dışında işler kesattı.

Tekrar arabalara atlandı ve gölün farklı bir noktasına doğru yola koyuldu ama ne yazık ki sonuç değişmedi. Birkaç kuş dışında hiçbir şey yoktu. Bu arada Antalya’dan hotele doğru gitmekte olan Nilüfer aradı ve Bahtiyar’ın taş düşürdüğünü, bu yüzden de bir hastane aradıklarını söyledi. Morallerimiz bozulmuştu.

Tekrar arabalara bindik ve göl kenarında yer alan Lisinia Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi’ne gittik. Bizi bir gönüllü karşıladı ve merkezi dolaştırmaya başladı.

Doğada bulunmuş yaralı veya yavru vahşi hayvanlar merkezde iyileştirilip yeniden doğaya kazandırılmaya çalışılıyordu. Şahin, kartal, doğan, kurt, çakal, baykuş gibi birçok vahşi hayvanı görmek oldukça enteresandı. Merkezde yabani hayvanların bakımı dışında organik tarım çalışmaları da yapılıyordu. Lisinia’da Burçak, Nuri ve Yıldıray’da ekibe dâhil oldular.

Lisinia’dan çıktıktan sonra yönümüzü Salda Gölü’ne doğru çevirdik. Salda’ya varırken iyi haberi aldık; Bahtiyar iğneyi yemiş ve kendisine gelmişti. Hotele doğru ilerliyorlardı.

Midedeki ziller solo yaparken Sultan Pınarı adında göl kenarında bulunan bir lokantaya attık kendimizi. İçerisi ana baba günüydü. Kısa bir süre bekledikten sonra masaya otururken o kadar çok “açız” dedik ki, etrafımızda pervane oldular. Kısa bir sürede aperatifler, alabalık ve saç kavurma geldi masaya. Buranın bana göre en güzel yiyeceği ise, tahin ile birlikte servis edilen, kireçte yapılmış ince şeritli, hafif yumuşak kabak tatlısıydı.

Uzun yemek faslı sırasında Kerem ve ailesi de gruba eklendi. Onlar da yemeklerini yedikten sonra hep beraber Salda gölünün çevresinde dolaşmaya başladık.

Yaklaşık 6 ay önce, oldukça sıcakta kamp yaptığımız gölü bir de soğuk havada görmek ayrı bir güzeldi.

Beyaz kum ve turkuaz tonlarındaki göl yine nefis görünüyordu. Tek zorlayıcı olan ise esen dondurucu rüzgârdı. Birkaç fotoğraf çekindikten sonra dönüş yoluna geçtik.

Hotele vardığımızda saat 19’a geliyordu.

Güzel bir akşam yemeğinin ardından yeniden barda toplandık, muhabbet ettik, arada otelin sahibinin çaldığı birkaç şarkıyı dinledik ve ardından günü tamamladık.

29 Ocak 2017, Pazar

Pazar sabahı saat 8.30’da kalktık, bavulları topladık ve kahvaltıya indik. Gezinin benim için en heyecanlı yeri olan Sagalassos’a gitme vakti gelmişti.

Havanı 5-6 derece ve rüzgârsız olması çok büyük şanstı. Arabalara atladık ve karlarla kaplı antik kente ulaşıp dolaşmaya başladık.

İlk durağımız kentin girişinde yer alan ufak müzeydi. Müzede bulunan kentin maketi Sagalasos’un ne kadar büyük olduğu konusunda fikir veriyordu.

Kentin her açısından görülen nefis dağ manzaraları eşliğinde, ihtişamlı kalıntılar, kapılar, sütunlar arasında dolaşmak son derece büyüleyiciydi.

Bir ara Atilla’nın aklına bir fikir geldi. Cep telefonunu aldı ve kentin en heybetli sütunları karşısına geçip bize fikrini anlattı. Ortada 3 kişi sabit duracak, diğer kişiler de önce sütunların sağında poz vereceklerdi. Atilla panoromik olarak çekime devam ederken kadrajdan çıkanlar Arilla’nın arkasından koşup sütunların bu sefer de solunda  poz vereceklerdi. Böylece hem sağda, hem de solda olacaklardı. Sonuç harikaydı!

“Bir de ilkbaharını görmek gerek” diyerek gezimizi mutlu ve mesut bir şekilde sonlandırdık ve arabalara atlayıp dönüş yoluna başladık.

Bu sefer Gernart, Atilla ve Sancar ile birlikte Ankara’ya gidiyordum. Bol kahkahalı yolculuğumuz daha önce hiç gitmediğim, Eğridir ve Akşehir üzerindendi.

Eğridir’e doğru inişe geçtiğimizde gölün üstünde yer alan ve ilk anda ada olduğunu zannettiğim yarım ada doğrudan aklıma Gölyazı’yı getiriyordu.

Kısa bir mola için göl kenarında durduğumuzda gölün etrafındaki kayaların buz tutuğunu fark ettik. Çok enteresan görünüyorlardı.

Ufak bir kafeye geçip kahve içtik, simit ve açma yedik. Ardından arabaya atlayıp Ankara’ya doğru yolumuza hiç ara vermeden devam ettik. Eğridir gölü gerçekten çok güzel görünüyordu. Atilla, Eğridir gölü ile Beyşehir gölü arasında çok güzel bir ağaç yol olduğunu, akabinde de leyleklerle dolu bir mezarlığa ulaşıldığından bahsetti. Pek leziz bir fikirdi. Hemen bir sonraki “kamp planı” olarak not ettim.

18’de eve ulaştım. Her şeyiyle dört dörtlük nefis bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Gezi sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Gezinin video anısı…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Vatikan, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 2

03 Ekim 2008, Piazza del Popolo, Roma, Italya -01-

3 Ekim 2008, Cuma (Milano, Roma)

Fiyatından ötürü orta hızlı bir trene atlayıp Roma’ya gitmiştik. Derya’nın, “bir gün hayatta yetmez. Hatta iki gün bile eh işte” dediği Roma’ya biz önceden gidip dolaşacak, akşam üzere Derya’da bize katılacak ve bir gün sonra akşama kadar dolaşıp daha hızlı bir trenle Milano’ya dönecektik.

03 Ekim 2008, Roma, Italya -01-

Trenden inip metroyla merkeze geçtiğimizde öyle bir kalabalık görecektik ki, ister istemez, “Ekimin ilk günleri ve bir de üstüne hafif yağmurlu ve rüzgârlı bir havaya rağmen bu kadar insan varsa, normal tatil mevsiminde ne kadar insan oluyordur” diye düşünmüştüm. Ayrıca sokaklarda o kadar çok milletten insan vardı ki, kendimi devasa bir havaalanında gibi hissediyordum. Tabi bunlar bir yana Roma eşsiz ve tek kelimeyle mükemmel bir yerdi!

Roma’da kaldığımız iki gün boyunca birçok yere gittik. Şehrin neredeyse her sokak başında tarihi bir şeylerin olması çok garipti. Bu yüzden, Derya’nın, “Roma’da haritanı alıp yürüyeceksin, başka türlüsü imkânsız” sözlerinin ne kadar doğru olduğunu anlamıştım. Ama tek handikabımız ara ara serpiştiren yağmur ve ardından esen soğuk rüzgarla mücadeleydi.

Mehmet Ali Cetinkaya - 03 Ekim 2008, Ispanyol Merdivenleri, Roma, Italya

İlk gittiğimiz yerlerden biri İspanyol Merdivenleriydi (Spanish Steps). Önünde bulunan çeşmede ve oldukça kalabalık olan merdivende bir süre oturup etrafı izlemiştik.

03 Ekim 2008, Trevi, Ask Cesmesi, Roma, Italya -01-

03 Ekim 2008, Trevi, Ask Cesmesi, Roma, Italya -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 03 Ekim 2008, Trevi, Ask Cesmesi, Roma, Italya

Aşk Çeşmesi ya da Trevi Çeşmesi (Trevi Fountain) Roma’da en sevdiğim yerlerden biriydi. Bugüne kadar televizyonda gördüğüm açıdan olacak, çeşmenin daha açık bir alanda ve büyükçe olduğunu düşünüyordum. Ama aslında binaların arasında (3 yol arası) ve küçük olduğunu görünce nedense daha çok hoşuma gitmişti. Burada bulunan büfelerden birinde gördüğümüz ve ambalajı tamamen Türkçe olan Milka gofrete de şaşırıp bir süre muhabbetini etmiştik.

03 Ekim 2008, Piazza del Popolo, Roma, Italya -02-

Rastgele sokaklar arasında dolaşırken, Santa Maria in Montesanto ve Santa Maria dei Miracoli kiliselerinin bulunduğu iki sokağın açıldığı Halk/Popolo Meydanı’na (Piazza del Popolo / People’s Square) ulaşmıştık. Meydanın tam ortasında yer alan Mısır dikilitaş anıtı ve benim daha çok ilgimi çeken heykelleriyle bir çeşme vardı.

03 Ekim 2008, Vittorio Emanuele II Abidesi, Altare Della Patria, Roma, Italya -01-

03 Ekim 2008, Vittorio Emanuele II Abidesi, Altare Della Patria, Roma, Italya -02-

Venedik Meydanı ve Capitoline Tepesi arasında bulunan Vittorio Emanuele II Abidesi (Altare Della Patria) de Roma’daki birçok yapı gibi görkemli heykellere sahipti.

İlk günün gecesinde Antik Roma’nın tüm tanrıları için tapınak olarak inşa edilmiş olan ve tüm Roma yapıları içinde (ve muhtemelen dünyada döneminin) en iyi korunmuş binası olan Pantheon’a gimiştik. Yapının kubbesindeki büyük açıklığa oldukça şaşırmıştık. Bir süre bakındıktan sonra birbirimize “yağmur yağınca ne oluyor?” diye sormuş ve yerdeki mikro deliklerin su damlalarını topladığı bilgisini alıp “vay be!” demiştik.

03 Ekim 2008, Roma, Italya -02-

Birbirimizden habersiz olarak yaptığımız planlarla, aynı tarihlerde İtalya’da ve onlar turla biz ise Derya’nın planıyla Roma’ya gelmemize rağmen ilk gün akşamı Ankara’dan bazı arkadaşlarımızla Roma’da buluşmak enteresan bir deneyim olmuş ve bol bol eğlenmiştik.

4 Ekim 2008, Cumartesi (Roma, Vatikan)

O güne kadar Milano’daki Derya’nın evinde ve kendi zevkimize göre kahvaltı yaptığımız için Roma’da kaldığımız butik otelin vereceği kahvaltıyı çok merak ediyordum. İtalya deyince aklıma (nedense?) peynir ve zeytin geliyor ve bol çeşitli güzel bir kahvaltı hayal ediyordum. Ama o da ne? Etimek dışında kahvaltının tamamı tatlılardan oluşuyordu. Kruvasan, reçel, çikolata… Kahvaltıda önce tuzlu yemeyi seven biri olarak oldukça zorlanmıştım. Madeira’da tanıştığımız Francesco’ya durumu anlatıp kahvaltı alışkanlıklarını sorduğumda kesin bir şekilde “elbette tatlı şeyler yiyoruz” yanıtını vermişti. Bizim ise genelde önce tuzlu yediğimizi söylediğimde, benim Roma’daki kahvaltıda hissettiğim gibi kötü bir tavırla “yoo, asla!” diye kestirip atmıştı.

Kahvaltının ardından yine yürüyerek dolaşmaya devam etmiştik.

04 Ekim 2008, Tiber Nehri, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya -01-

Tiber nehrinin üzerinde bulunan bol melek heykelli köprüden geçerek ulaştığımız Sant’Angelo Kalesi’nin (Castel Sant’Angelo) avlusu göz kamaştırıcıydı.

04 Ekim 2008, Vatikan, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya

04 Ekim 2008, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya -03-

Çünkü buradan Roma’nın sembolleri olan devasa yapıların neredeyse hepsini görebiliyordunuz. O güne kadar gördüğüm en güzel manzara idi. (Sonraları bu listeye Budapeşte’deki elinde defneyaprağı tutan kadın heykelinin (Szabadság Szobor / Liberty Statue) de bulunduğu Gellert tepesinden (Türkçedeki adıyla Gürz Elyas bayırı) Tuna nehri ve Budapeşte’nin eşsiz görüntüsü, Salzburg kalesinden Alplerin eteğindeki, olabildiğince yeşillerle kaplı nefis şehir manzarası ve Madeira’daki São Lourenço ucunda dalgaların çarptığı bol katmanlı devasa kayalıklar girmişti.)

04 Ekim 2008, Tiber Nehri, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya -02-

Avluya ilk çıktığımda karşılaştığım büyüleyici manzaranın etkisinden hafif hafif kurtulurken “ah keşke bir de harita gibi bir şey olsa da, bu gördüğümüz yapıların ne olduğunu anlayabilseydim!” diye geçirerek kafamı aşağıya doğru indirdiğimde aslında 3 yönde de birer tane “gölge harita” olduğunu ve yapıların üstünde ne olduğunun yazılı olduğunu görüp “yuh!” demiştim. Muhteşem bir düşünceydi!

04 Ekim 2008, Aziz Petrus Bazilikasi, Vatikan, Roma, Italya -01-

04 Ekim 2008, Aziz Petrus Bazilikasi, Vatikan, Roma, Italya -02-

Katolik mezhebinin yönetim merkezi ve aynı zamanda devlet olan Vatikan oldukça ilginç bir yerdi. (Hiç savaşa girmediği için İsviçre’den ve “babadan oğula” tarzında seçilen) muhafızların giysiler oldukça enteresandı. Vatikan’a doğru yürürken hayatımda gördüğüm en fazla, çikolata, şekerleme, çay ve kahve çeşidinin bulunduğu bir dükkâna girip bakınmıştık. Raflarda Hazer Baba markalı elma çaylarını görünce şaşırmıştık. Derya, “nedendir bilmiyorum ama İtalya’da her yerde bunlardan var ve adamlar Türklerin sürekli elma çayı içtiğini düşünüyorlar” demişti.

Aziz Petrus Bazilikasi, Vatikan, Roma, Italya -wikipedia-

Vatikan’a vardığımızda ince ince yağmur yağıyordu ve inanılmaz bir kuyruk vardı. İlk anda anlamasam da bir süre sonra bu kuyruğun (23.000 m2’lik alanıyla Hristiyanlığın en büyük kilisesi olan) Aziz Petrus Bazilikası’nın (Basilica di San Pietro in Vaticano, 1626) girişindeki giysi ve güvenlik aramasından kaynaklandığını öğrenecektim. Uzunca bir süre bekledikten sonra sıra bize geldiğinde aramadan geçip Bazilikaya girdik. Bugüne kadar gördüğüm kiliselere göre en aydınlık olanıydı. İçerideki heykeller, işlemeler, kubbeye yakın camlardan giren ışık süzmeleri oldukça güzel ve bol ayrıntılıydı. Bir süre içeride gezindikten sonra dışarı çıkıp meydanda da biraz zaman geçirdik. Ardından gezi sırasında tek üzüldüğüm şey olan, Vatikan’ın yanında bulunan ve Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışı (1511) eserinin de bulunduğu Sistine Şapeli’ne gitmek üzereyken “az önce kapandığını” öğrendik.

03 Ekim 2008, Vatikan, Roma, Italya

Dönüş yolunda rastgele girdiğimiz bir avluda, binanın duvarlarından birinde güneş saati görüp şaşırmış ve bir süre üzerinde fikir yürütmüştük.

04 Ekim 2008, Piazza del Campidoglio, Roma, Italya -01-

04 Ekim 2008, Piazza del Campidoglio, Roma, Italya -02-

04 Ekim 2008, Piazza del Campidoglio, Roma, Italya -03-

Capitol tepesinde bulunan Piazza del Campidoglio sarayının avlusuna giden merdivenin her iki yanında ve avluda bulunan heykeller çok güzeldi.

04 Ekim 2008, Roma Forum, Roma, Italya -02-

04 Ekim 2008, Roma Forum, Roma, Italya -01-

Kolezyum’a giderken ya yorgunluktan ya da geç olduğundan Roma Forumu’na girmeden, etrafında dolaşarak incelemeye çalışmıştık.

04 Ekim 2008, Kolezyum, Colosseum, Roma, Italya -02-

04 Ekim 2008, Kolezyum, Colosseum, Roma, Italya -01-

Dönüş saatimiz yaklaşırken ve güneş batışa geçmişken gittiğimiz Kolezyum (Colosseum), hayatımda gördüğüm en etkileyici yapılardan biriydi. Beton ve taştan inşa edilen, Roma İmparatorluğunun ve aynı zamanda dünyanın en büyük amfi tiyatrosu olan yapı çok ihtişamlı görünüyordu.

Roma’da öğlenleri genelde fastfood yemiştik. Yediklerimiz arasında en ilginci bizdeki uzun pideler gibi yapılmış ve yanlamasına kesilerek satılan pizzalardı!

Gezimiz sırasında neredeyse her gittiğimiz yerde fotoğrafları çekilen bir sürü gelin ve damada rastlayıp şaşırmıştık. Ama sonraları gelin ve damatlar için yapılan bu açık hava çekimleri Türkiye’de de oldukça meşhur oldu.

Gün boyu yürüyerek dolaştığımızdan dönüş treninde bol bol uyumuştuk…

5 Ekim 2008, Pazar (Milano)

04 Ekim 2008, Milano, Italya -01-

04 Ekim 2008, Milano, Italya -02-

Pazar günü Milano’da daha önce gitmediğimiz yerlere ve Indro Montanelli Bahçelerine gitmiştik. O gün gördüğüm en ilginç şey sokak arasında rastladığımız bir mozaikçinin camında bulunan mozaikten kadın ve erkek figürleriydi…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 4′ü okumak için tıklayın…