Kategori arşivi: İstanbul

35. Deplasmanım ve Gördüğüm 36. Stad: (437 km)

Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 437 km.

Hem takımınızı yalnız bırakmamak için hem de yeni şehirler ve yeni stadyumlar görmek için deplasmana gitmeyi seviyorsanız her yeni sezona başlandığında takımlara bakıp hızlıca bir plan yapar ve gitmek istediğiniz yerleri aklınıza not edersiniz. Fakat tuttuğunuz takım hep aynı ligdeyse ve deplasman fantezisi olan Avrupa Kupalarına katılamıyorsa, hele bir de çalışıyorsanız ve Türkiye Kupası’ndaki ufak takımlarla oynan maçlara gidemiyorsanız bir süre sonra takımınızın bulunduğu lige yeni çıkan takımlar dışında deplasman yapmak bir kısır döngüye dönüşüyor.

Oysa bir başarısızlık simgesi olsa da, takımınız daha önce yer almadığı bir lige düşerse, işte o zaman gözünüz dönüyor! Çünkü ligde yer alan takımların büyük bir çoğunluğunun oynadığı stadyumlara ve şehirlere muhtemelen gitmemiş oluyorsunuz ve kendinizi “hangilerine gitmeliyim!” diye bir seçim aşamasında buluyorsunuz.

Gençlerbirliği, İlhan Cavcav’ın adının verildiği 2017-2018 sezonunu sonunda, yönetimin vurdumduymaz hatalarıyla göstere göstere 29 sezondur aralıksız olarak yer aldığı Süper Lig’ten 1. Lig’e düştü.

Sezon başında ligdeki takımlara şöyle bir göz gezdirince, uzun bir süredir gitmek istediğim Hatay’ı “kesinlikle deplase olunmalı!”, onun dışındaki 9 deplasmanı ise “uygun olursa gidilmeli!” listelerine not ettim.

Sezonun ilk deplasmanı, Ömer Abimin İstanbul’da okuyan yeğen Alperen’in yeni evine eşya götürüp gitmişken de Ümraniyespor maçını izleme fikriyle alevlendi. Sonrasında Gülay yenge ve yeğen Zeynep de plana dahil oldu ve plan işlemeye başladı.

Google maps dahil birçok yerde Hekimbaşı olarak geçen ama TFF’de Ümraniye Belediyesi Şehir Stadı olarak geçen 1601 kişilik stadyumun deplasman tribünü 96 kişilikti. Bu yüzden Engin’in yardımıyla 5 TL’ye biletimi aldım. Cuma günü Ömer Abim ve yolda da Alperen’e biletlerimizi alarak deplasman için tüm hazırlıkları tamamlamış olduk.

21 Eylül 2018, Cuma

Yola çıkacağım için, Almanya’ya transfer olan Kubilay’a yapılan veda yemeğinden erken kalktım ve dolmuş, metro derken Abimlerin Batıkent’teki evindeydim. Ufak bir hazırlığın ardından arabaya atladık ve 21:45’te yönümüzü İstanbul’a doğru çevirdik.

Yeğen Zeynep’le arka koltukta muhabbet ederek ve arada bir ön koltuktaki Ömer Abim ve Gülay yengeme laf atarak gayet planlandığı gibi Dilovası’na kadar ilerledik. Fakat ondan sonrası oldukça can sıkıcıydı. Çünkü, sonradan anlayacağımız üzere, otobanı çalışma nedeniyle kapatmışlar, bu yüzden de trafiği tek şeride düşürmüşlerdi. Yaklaşık 10 kilometrelik yolu tam 2,5 saatte geçebildik. Eve vardığımızda saatlerimiz 5.15’i gösteriyordu ve tam anlamıyla yorgunluktan gebermiştik.

22 Eylül 2018, Cumartesi

İnanarak, Kenetlenerek Yola Devam

Cumartesi günü yengemin kardeşi Halit’lerin Avcılar’daki evinde güne merhaba dedik. Geç yatmanın verdiği yorgunluğu kahvaltıyla attıktan sonra arabaya atladık ve Alperen’in yeni taşındığı Mecidiyeköy’deki eve doğru yol almaya başladığımızda hava sıcak ve güneşliydi.

1 saat sonra Alperen’in evindeydik. Eşyaları eve attık ve Ankaragüçlü arkadaşı Boran’la birlikte Alpi’yi aldık ve düştük tekrar yollara.

Boran’ın Ankaragücü passoligi olduğu için deplasman tribününe bilet alamıyordu, bu yüzden de Ümraniye tarafından biletini almıştı. Arabada, “truva yapacağım siz rahat olun!” diyerek yüreklerimize su serpiyordu. Gülüştük…

Ankaragücü’nden, İstanbul’dan, bir yandan okuyup bir yandan çalışmanın nasıl olduğundan ve Gençlerbirliği’nden konuşa konuşa 1601 kişilik ufacık bir stadyum olan ve kişisel deplasman kariyerimin ilk ve stadyum kariyerimin Mudanya İlçe stadyumundan sonraki ikinci en az seyirci kapasiteli stadyuma ulaşıyorduk.

Maratonun sol tarafında yer alan ufacık deplasman tribününde yerimizi alırken Luccas’ın anne babası ve muhtemelen eşi de seyirciler arasında yer alıyorlardı.

İstanbul tayfa ve tanıdıklarla yapılan hoşbeşin ardından stadyumun videosunu çekerken yan tribünün kapısı açıldı ve üzerinde Ümraniyespor forması olan bir taraftar elindeki bir tepsi çayla tribüne gelip, “hoş geldiniz arkadaşlar, çay ikramımızdır buyurun” dedi. Aklıma bundan önce gittiğimiz deplasmanlarda mesela Ordu’da, Konya’da, Alanya’da, Trabzon’da yaşadığımız rakip taraftarların yaptığı hoşluklar geliyor hem mutlu oluyor, hem de Gençlerbirlikli olmaktan ötürü bir kere daha gurur duyuyordum.

1. Lig’e 5’te 5 yaparak, hiçbirimizin hayal dahi edemeyeceği bir başlangıç yapan Gençlerbirliği, Süper Lig’e çıkma konusunda kendisini zorlayabilecek olan bir takımla ilk kez karşı karşıya geldiği için tribünlerde oldukça tedirgindik. Fakat bu ligi iyi bildiğini ilk 5 maçta ispatlayan Erkan Sözeri’nin bu sezon ilk kez Selçuk, Sessegnon ve Nobre’yi ilk 11’e dahil etmesi takımın tecrübe olarak bir adım önde olmasını sağlayacaktı.

Takım sahaya çıktığında Mert’in yerine ilk kez Gençlerbirliği forması giyecek olan İzlandalı Kari Arnason da ilgi odağımızda yer alıyordu.

Maçın ilk dakikaları iki takımın birbirini tartmasıyla geçti. Oyun çoğu zaman orta sahada sıkıştığı için, her iki takım da rakip defansın arkasına uzun paslar atarak gol pozisyonu yaratmaya çalışıyordu. Ümraniye iki ve Gençlerbirliği bir kere uzun pasla pozisyon yaratmayı başardı fakat zayıf vuruşlar skoru değişmeye yetmedi.

Arnason’un bir türlü takıma uyum sağlayamaması, pozisyon hataları yapması ve bir de sarı kart görmesi takım adına ilk yarıdaki en negatif nottu. Bunun dışında Selçuk’un takımı toplaması, Sessegnon’un adam eksilterek göze hoş gelen top taşıma, Nobre’nin her zamanki gibi ful konsantre oynayıp tüm topları alma çabası ve Alper’in geçen hafta olduğu gibi başarı bindirmeleriyle yükselen grafiği göze çarpanlar arasındaydı.

Devre arasında tribünün sahaya yakın olmasının seyir zevkini oldukça arttırdığını konuşuyorduk. Çünkü sahaya yakın olunca oyuncuları ve vücut dillerini daha iyi okuyabiliyor ve maçın içinde olduğunuzu hissedebiliyordunuz.

Onur’un kızı Ekin ilk yarıdan sıkılmış suratını asarak duruyordu. Yanına gidip, “takma kafana ikinci yarı goller izleyeceğiz çok eğleneceksiniz” desem de çok fazla umursamamış ve somurtmaya devam etmişti. Ta ki babası, “Ekin bak çimleri ıslatmaya başlamışlar belki gökkuşağı görürüz” deyince yüzünde çiçekler açıp koşmaya başlayana kadar.

İkinci yarıya Alkaralar daha istekli ve etkili başladılar. Önce Ahmet İlhan’ın ortasına Alper’in direkten dönen kafası, ardından da yine Alper’in bireysel çabasıyla rakip takımın yaptığı bariz hatada topu kapıp önündeki oyuncuyu çalımladıktan sonra geçen hafta olduğu gibi çaprazdan kalecinin yanından filelere göndermesiyle havalara uçuyorduk.

Alperen ve Yıldız’a göre, ilk yarıdaki önemli pozisyonları kameraya aldığım için gol atamadığımız, ikinci yarıda ise kameraya dokunmadığım için gol attığımız iddiası bir süre havalarda uçuştu ama bu asılsız iddiaları asla ciddiye almadım!

Golden sonra takımın disiplininden hiçbir taviz vermeden oyununa devam etmesi ve rakibine gol şansı vermemesi takımın her geçen gün şampiyonluğa daha fazla alıştığının ama ciddiyeti de elden bırakmadığının göstergesiydi.

Maçın son bölümünde oyuna giren Nadir Çiftçi’nin aynı dakika içerisinde iki kere pozisyona girmesi ve ilkinde direğe takıldıktan sonra ikincisinde nefis bir şutla topu filelere göndererek, Altınordu ve Eskişehirspor maçlarından sonra oyuna girer girmez üçüncü kez gol atmayı başarmasını uzun süre alkışladık.

2-0 galibiyetin ardından mutlu mesut bir şekilde takımı tribüne çağırıp üçlü çektirdik ve alkışladık. Ardından Erkan Sözeri’yi tribüne çağırdık. Erkan hoca tribüne yaklaştığında önünü ilikledi ve “buraya kadar geldiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Size daha iyi bir takım izlettireceğiz” diyerek hepimizden yoğun bir alkış aldı. Aklımıza bir an Ümit Özat geldi sonra da buharlaşıp gitti. Kendimizi bulutların üstünde hissediyorduk.

Maçtan sonra Kısıklı’da Mavera’ya oturduk ve İstanbul tayfasıyla uzun uzun rüya gibi sezona girişimizi, yönetimi, yapılan iyi ve kötü şeyleri kısacası “ne olacak bu Gençlerbirliği’nin hali?”ni masaya yatırıp bol bol muhabbet edip özlem giderdik.

Etrafta görünmeyen Onur, kızı Ekin ve erken kalkan Özgür’süz hatıra fotoğrafımızı çekindikten sonra arabaya atlayıp önce Boran’ı Mecidiyeköy’e bıraktık ardından da Halitlere geçip yemek yedik, muhabbet ettik ve günü tamamladık.

23 Eylül 2018, Pazar

Sabah kahvaltının ardından iki gündür yaptıklarıyla bizi kahkahalara boğan ufaklık Mithat, Abimin kahvaltı sofrasında, tabağından sürekli bir şeyler afırıp didiştiği ufak Neva ve Halit ile Zehra’ya veda edip arabaya atladık ve yengemin co-pilotluğunda Ankara’ya doğru yol almaya başladık.

Bir süre sonra kendimizi yemyeşil bir doğanın içinde bulup şaşırıyorduk. Yengem bizi yanlışlıkla 3. Köprüye doğru yönlendirmişti. Sağlı sollu çamlıkların arasında giderken Viyana’dan Ljubljana’ya doğru ya da Berlin’den Amsterdam’a doğru gidiyor gibi hissediyordum.

Ortalıkta hiçbir yapının olmadığı sadece birkaç benzinliğin bulunduğu yol gerçekten rüya gibiydi. Bir süre sonra ismini çok duyduğum ama hiç gitmediğim Karadeniz kıyısındaki ufak yerleşim yerlerini görüp şaşırıyordum. Gerçekten de söylendiği gibi İstanbul’un ciğerleriydi buralar. Ama ne yazık ki, tıpkı diğer köprüler açıldıktan sonra olanlar gibi, kısa bir süre içinde buralar da beton yığınına dönecekti…

Bolu’da ara verip yemek yedikten sonra saat 21 civarında eve vardığımda Cansın çok özel bir sürprizle karşılıyordu beni…

Kişisel deplasman karnesi: 35maç, 7g, 12b, 16m, 31ga, 52gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 35 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu.

İlgili Maç: 2018-2019 Sezonu 1. Lig 6. Hafta Maçı Ümraniyespor 0-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Vodafone Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

İlk deplasman yaptığım stadyum Türkiye futbol tarihinin meşhur futbol sahası olan, eski adlarıyla İnönü, Mithatpaşa, Dolmabahçe ya da o günkü adıyla Beşiktaş İnönü stadyumuydu. Yıllar sonra aynı stadyuma bir kere daha gitmiştim ama bu sefer maçın daha özel bir anlamı vardı; Beşiktaş – Gençlerbirliği karşılaşması stadyumda oynanacak son maçtı. Şubat ayında, genç yaşta kaybettiğimiz Ural Abi de bizlerle birlikte tribündeydi. O karşılaşmadan sonra stadyum yıkıldı ve yerine 41 bin 903 kişi kapasiteli Vodafone Arena stadyumu inşa edildi.

Sezon başında deplasman yapmak istediğim stadyumlardan biri de haliyle Vodafone Arena idi. Maçın tarihi açıklanır açıklanmaz kuzen Fahriye ile haberleştik, uçak biletlerini alıp, hem ona, hem de Onur Ağca’ya “galibiyetin ilk adımı olsun” diye mesaj atıp maç günün beklemeye başladım.

Bu maçın Gençlerbirliği açısından iki farklı önemi var; bunlardan ilki Alkaraların lig tarihindeki 1500. maçı olması, ikincisi ise Gençlerbirliği ile Beşiktaş’ın Vodafone Arena’da oynayacağı ilk maç olması.

28 Mart salı günü maç biletleri satışa çıktı. Heyecanla siteye girip deplasman tribününü seçince 80 TL’yi görüp afalladım. Bundan böyle Gençlerbirliği’nin İstanbullularla yaptığı maçlarda uyguladığı fiyatların çok olduğu konusunda kulübü eleştiren arkadaşlara bu maçı örnek göstereceğim.

Bu vesileyle bugüne kadar gittiğim Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında ödediğim deplasman bilet fiyatlarını not düşeyim;

2006 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 25 TL
2009 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 35 TL
2010 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 45 TL
2012 Fenerbahçe (Şükrü Saraçoğlu) – 30 TL
2013 Galatasaray (Türk Telekom Arena) – 40 TL
2013 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 30 TL

31 Mart 2017, Cuma

17:30 civarı işten çıkıp önce otobüs ardından Belko ile havaalanına vardığımda iki sayfalık “uçak programı” ekranının ilk sayfasında yer alan 12 uçuştan 7’sinin rötar yediğini, birinin iptal edildiğini görüp “eyvah” dedim.  21.15 uçağı için ilk rötarı 20.50’de 45 dakika olarak yedik. Malum son yıllarda uçak seferleri gereğinden hızlı bir şekilde büyüdüğü için “dolmuşçuluğa” dönüştüğünden artık rötar yemeye alışmıştım. O yüzden de çok fazla umursamadım.

Saat 22:30’da hala ortalıkta bineceğimiz uçak olmadığı için 15 dakika daha rötar yedik. Sonrasında uçak geldi bindik ama bu sefer de uçağın içinde beklemeye başladık. Hiçbir anons yapılmayınca hostese sorduk, o da anons sisteminde arıza olduğu için müdahale edildiğini ve tamamlanmasını beklediğini söyledi. Uzun lafın kısası 21.15 uçağı ancak 23:50 civarında yere indi. Havataş’a binip Levent’e oradan da Seyrantepe’ye vardığımda saat 1’i gösteriyordu. Bir gün önce Ankara’dan otobüsle İstanbul’a  gelmiş olan Aniş yengem, toplam süreye bakıldığında uçakla gelmenin otobüsten daha uzun sürdüğü tezini kanıtlamak için bir done daha yakalamıştı ve rötarları düşününce kesinlikle haklıydı.

1 Nisan 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı 11’de Fahriye’nin Nişantaşı’ndaki yeni evini görmeye gitmek için otobüs durağına geldiğimde beni büyük bir sürpriz karşılıyordu.

2013 Martında Vleminckx’in golüyle Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçı izlediğimiz Türk Telekom Arena’nın etrafını devasa büyüklükte kuleler dikilmişti. 4 yıl önce stadyum dışında etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da güzeli etraf tamamen çamlıktı.

O an, sadece Ankara’nın değil tüm Türkiye’nin kocaman bir şantiyeye dönüştüğü gerçeği ile yüzleşiyordum. Tüm ülke olarak, tarlaları istila eden ve bütün tarım alanları bitene kadar yemeye devam edecek olan çekirge sürüleri gibiydik! Asıl iğrenç olan ise “tarım alanı” tamamen tükenince ne olacağının kimsenin umurunda bile olmamasıydı!

Bana göre konumu nedeniyle Fahriye’nin kendisine daha fazla zaman ayırmasına neden olacağı için beğendiğim evden çıkıp Maçka parkına gidip birer kahve içip yengemin dayımla nasıl tanıştığını dinledik. Hoşbeş sohbetin ardından onlardan ayrılıp teleferikle parkın diğer tarafına geçtim. Aklıma, hiç alakası yok elbette ama, muhtemelen yeşil bir alandan geçtiğimiz için Funchal’da bindiğimiz teleferik geldi.

Sanırım iki dakika süren teleferik yolculuğunun ardından, her deplasmanda, eğer fırsatım varsa, maç öncesi kimseler yokken stadyumu dışarıdan da olsa incelemek için, tekrar Maçka parkına girip daha önce iki kere geldiğim İnönü stadyumunun yerine inşa edilmiş olan Vodafone Arena’yı birkaç farklı açıdan inceleyip, ufak videolar çektikten ve deplasman girişinin yerini öğrendikten sonra sahile indim ve Beşiktaş çarşıya doğru yürümeye başladım.

Barbaros Hayrettin Paşa anıtının bulunduğu ufak parkın sahilinde oturup video anı için çekim yaparken, yanımda laklak eden genç sevgililerin “Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında muhalif kimse kalmadı” muhabbetine kulak misafiri oluyordum. Dayanamadım “biz varız dostum Gençlerbirliği” dedim. Çocuk bana bakıp heyecanla, “Keçiler!” dedi. Gülümsedim.

Çekimden sonra Gayrettepe Petra’da çalışan Onur’un yanına gitmek için parkın içinden geçerken, referandum için sokakta çekim yapan Al Jazeera’den birileri bana yanaştılar ve referandumda ne oy kullanacağımı ve kısaca nedenini sordular.

Petra’da Onur’un bizzat kendisinin yaptığı tatlıları, önerdiği kahveler eşliğinde hüpletirken, bir yandan da büyük bir zevkle bir sürü konudan sohbet edip kahkahalar atıyorduk. Birbirimizi özlediğimiz belliydi.

Petra’dan çıktıktan sonra Barbaros caddesinden Ortaköy’e doğru kıvrılan yoldan sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 25 dakika sonra Ortaköy sahilindeydim. Yine kısa videolar çekip etrafa baktıktan ve biraz da dinlendikten sonra Fahriye ile buluşacağımız Beşiktaş’a doğru yola koyuldum.

Serpil ve Fahriye ile Hayat Memat’ta bol bol sohbet edip bir şeyleri mideye indirirken aklıma Petra’dan çıkarken Onur’un verdiği ve kendisinin yaptığı ekşi maya ekmeği geldi. Çıkarttım ufak birer parça da ondan yedik. Bir gün sonra bize, “%80 başarılı olmuş” dese de gayet lezizdi.

Hayat Mematt’an kalkarken hem şişe bilyesi koleksiyonuma, hem de şehir serisi koleksiyonuma toplam üç yeni parça ekleniyordu ki, gezmenin en keyifli anı olan ganimetleri eve varır varmaz, büyük bir dikkatle bavula ekliyordum.

2 Nisan 2017, Pazar

Sabah 5’te kalkıp otobüs terminalinde teyzemi karşıladık. Saat 10 gibi kahvaltı masasındaydık. Orijinal plan Adalara gitmekti. Defalarca İstanbul’a gelmeme rağmen sadece bir kere Kınalıada’ya gitmiştim. Fakat hem gidiş gelişin uzun sürmesi, hem de dönüş saatlerinin maç saatine göre ya koşuşturmalı ya da çok erken olmasından ötürü vazgeçip Emirgan’a gitmeye karar verdik.

Otobüse binip ilerlerken de Pazar günü sahil trafiği nedeniyle o plandan da vazgeçip hem Onur’un mekana, hem de maçın oynanacağı Beşiktaş’a yakın olmak adına Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne gittik.

Sevim teyzem ve Aniş yengemle çoğunlukla geçmişten keyifli bir muhabbet yaptıktan sonra onlardan ayrılıp Onur’un mekana doğru yürümeye başladık.

Düne göre yoğun olsa da ara ara muhabbet edip, ekmek yapımını izledik. Bu sırada Nevzat Abi aramıza katıldı. Onla da bir süre konuştuktan sonra Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık.

Saat 17 civarıydı ve bir sürü Beşiktaşlı stadyuma doğru yürüyordu. Barbaros caddesinden Dolmabahçe’ye doğru döndüğümüzde ise stadyumdan bize doğru gelen bir sürü Beşiktaş formalı taraftarı görüp şaşırıyordum. Onur’a sorduğumda, maç günü birçok kişinin formalarını giyip Beşiktaş Çarşıya gittiklerini ve orada maç izlediklerini söyledi. Stadyuma bu kadar yakın olup, dışarıda izlemek nedense garibime gitmişti. O sırada Nevzat Abi, tüm biletlerin satıldığını ve karaborsaya düştüğünü söylüyordu.

Üzerimizde forma, atkı ve polarlarla sohbet ede ede misafir tribüne ulaştık. Deplasman gişesi, 2 kez arandıktan ve passoligi gösterdikten sonra tribüne doğru ilerleyen yolda yer alması da ilginçti.

Deplasman tribünü tahmin ettiğim gibi üst katta ve sahanın tam çaprazındaydı. Fakat konum olarak daha önce arkanıza denizi alırken şimdi denizin karşısında yani bilenler için “beleştepe”de yer alıyordu. Hem görüş açısı olarak hem de kredi kartının geçtiği kantini ve tuvaletleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyumlarından daha iyiydi.

Fotoğraf çekinip etrafa bakınırken Onur Abi geldi. Çantadan Ural’ın pankartını çıkarttı. Tam asmak üzereyken bir polis memuru gelip, “önce bakalım” dedim. “Tabi” deyip, Ural’ın Gençlerbirliği üyesi olduğunu, genç yaşta kaybettiğimizi ve kulübün resmi internet sitesinde de bu konuda açıklama olduğunu söyledim. Polis amirine whatsappdan yazıp yorumunu bekledi. Birkaç dakika sonra “amir asılmamasını istedi” dedi. Anlamamıştım. “Neden?” diye sordum. Cevap yoktu. “Her gittiğimiz stadyumda asıyoruz, 3 hafta önce Türk Telekom Arena’da, her hafta 19 Mayıs’ta açıyoruz” dedim ama nafile. Amir, “asılmasın” dediği için asamadık! Şaka gibiydi. Morallerimiz altüst olmuştu.

Bu sırada Ahmet Oğuz’un abisi gelip bizlerle el sıkışıp kendini tanıttı. Onla muhabbet edip maçı beklemeye başladık. Nevzat Abi kadroyu uzattığında Ümit Özat’ın normal kadroya göre Muriqi yerine Ring’i ilk 11’e aldığını yani sahaya forvetsiz çıktığını görüp sinirlendik. Çünkü lig lideriyle oynayacağımız için muhtemelen tek tük pozisyon bulabilecektik ve onları da değerlendirecek birilerinin sahada olması gerekiyordu.

Maç başladığında Alkaralar oldukça disiplinli ve dirençli gözüküyorlardı. Gol yolundaki iki önemli isimden biri olan Serdar’a her pozisyonda en az iki Beşiktaşlı baskı uyguladığı için genel olarak Aydın’ın top taşıyıcılığından faydalanıyorduk. Maçın 34. dakikasında Ring’in ortası ile çaprazda topla buluşan Uğur’un yerinde gerçek bir forvet olsa belki tüm senaryo değişebilirdi ama Özat yüzünden öyle olmadı.

İlk yarının sonuna doğru Beşiktaş’ın en etkili silahı olan “uzun süreli baskılı oyununu” seyrettik. Üst üste 3 kez atak yaptılar. İlk ikisinde topu kapsak da hızlı pres uygulayarak tekrar topu kazanıyor ve bir kere daha hücum ediyorlardı. Haliyle savunma hatta her bir atakta biraz daha dengesiz yakalanıyordu ki, 3. atakta defansımızın sağ kanadı tamamen düştü, golü de o kanattan yedik.

Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hiçbir pankart ve bayrak olmadığını fark edip şaşırdık. Sanırım tek pankart, tam çaprazımızda bulunan kale arkası ile maraton kesişimindeki “Tekirdağ” pankartıydı.

İkinci yarı Ümit Özat, muhtemelen sarı kartı var diye, takımın en iyi defansı Claro’yu çıkarıp yerine Muriqi’yi aldı. Beşiktaş önde olmanın verdiği motivasyon ve rahatlıkla Kırmızı-Siyahlılara pozisyon vermiyordu. 52’de maçın ikinci şansını elde ettik ama kornerden gelen topa Muriqi’nin vurduğu kafa vuruşunu kaleci Tolga çıkarttı. 57’de Ring yerine Velikonja oyuna girdi. Forvet oyuncusunun ilerideki presi sayesinde takım biraz daha hareketlenmeye başlamıştı ki, 61’de serbest vuruştan yediğimiz gol tüm gardımızı düşürdü.

Bu dakikadan sonra neredeyse sahadan yok olduk. 85’te Babel farkı 3’e çıkarttı ve maç da bu sonuçla sona erdi.

Tribünden çıkıp diğer arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Onur, Nihan ve Fahriye’yle bir şeyler atıştırmak için Beşiktaş Çarşı’daki Deli Kadın’a gittik. Bir şeyler içip yerken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Özellikle Onur’un “küçükken beni ‘senin baban Zeki Müren’ diye kandırırlardı. Ben de inanıp herkese sorardım” sözlerine yüksek sesle kahkaha attık.

Kalkmamıza yakın Beşiktaşlı bir taraftar yanımıza gelip, “farklı bir takım taraftarısınız ve şu an Beşiktaş Çarşı’da rahat rahat oturuyorsunuz. İşte bu bizim taraftarların ne kadar özel olduğunu göstermiyor mu?” diye sordu. Güldük. “Eyvallah ama sanırım bu, Gençlerbirliği taraftarının bugüne kadar kimseyle kavgasının olmamasının bir sonucu. Bütün deplasmanda rakip takım taraftarları tarafından iyi karşılanıp muhabbet ediyoruz. Çünkü hiçbiri Ankara’ya geldiğinde sorun yaşamıyorlar. Bunu biz tribüne adımımızı attığımızda abilerimizden öğrendik, şimdi de yeni gelenlere anlatıyoruz” dedik.

Ufak muhabbetimizin ardından taraftar arka masada Beşiktaş’ın 30 yıllık stat anonsçusunun oturduğunu söyleyip bize işaret etti.

Hesabı ödedikten sonra önce Beşiktaşlı taraftara sonra da Onur ve Nihan’a veda edip evin yolunu tuttuk.

3 Nisan 2017, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp önce kahvaltı ardından yengem, teyzem ve Fahriyenin yaptığı kolilere ufak bir destek atıp mini bir taksim turu yapıp oradan havaalanına doğru yola koyuldum.

Taksim heykeli ile Gezi Parkı arasında kalan alanın sadece yayalara göre tahsis edilmiş yeni hali nedense biraz garip görünüyordu. Ayrıca etraftaki insanların büyük bölümünün Arap olması da içinden geçtiğimiz günleri çok iyi özetliyordu.

Rötar yemeden tam zamanında eve ulaşarak, artık alıştığımız üzere, skor hariç gayet güzel bir deplasmanı daha geride bırakıyordum.

Kişisel deplasman karnesi: 28maç, 5g, 9b, 14m, 24ga, 44gy.

Video Anı

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 29 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 26. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

22. Deplasmanım ve Gördüğüm 24. Stad: Başakşehir Fatih Terim (469 km) + TED Boulder Cup: Ulusal Tırmanış Yarışması

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -03-

Başakşehir Fatih Terim Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 469 km.

Bu sezon yapmayı planladığım deplasmanlardan (Rize, Mersin ve belki Sivas) biri olmamasına rağmen, hem görülecek yeni bir stada sahip olması, hem de son deplasmanımın üzerinden tam 26 ay geçmiş olmasının bünyede yarattığı “açlık duygusu” nedeniyle birkaç hafta önce apar topar bir şekilde Başakşehir’e gitmeye karar verdim.

Deplasmana ara verdiğim 2 yılı aşkın süre zarfında, sadece Twente’nin stadı olan De Grolsch Veste’yi görmüş olduğumu anımsamanın da, deplasman yapma fikrimi ateşleyen sebeplerden biri olduğunu not düşmekte fayda var.

5 Aralık 2015, Cumartesi

Maç tarihine bir hafta kala Özge’nin de aynı hafta sonu Tarabya’da yapılacak olan TED Boulder Cup: Ulusal Tırmanış Yarışması’na gidecek olduğunu öğrenmek hoş bir rastlantı oldu. Biletlerimizi ayarladık ve cuma gecesi 00.15 otobüsüyle İstanbul’a doğru yola koyulduk.

Sabah 6.15 civarlarında otobüsten indik ve servisle Sarıyer’de oturan Burcu-Alper-Sumru’lara geçtik. Birkaç saat uyuyup kendimize geldikten sonra saat 10 gibi kaldığımız yere çok yakın olan Tarabya’daki Tenis Eskrim Dağcılık Spor Kulübü’ne (TED) geçtik.

5 Aralik 2015 - TED Boulder Cup, Ulusal Tirmanis Yarismasi 2015 -02-

Salona girdiğimizde kadınlar elemeleri devam ediyordu ve Özge’nin tırmanış arkadaşlarından bazıları finale kalmak için mücadele ediyorlardı. Seyircilerin arasına oturup elemeleri izlemeye başladık. Önümüzde bekleyen yarışmacıların yoğunluğu nedeniyle zaman zaman tırmananları izlemekte güçlük çeksek de keyfimiz son derece yerindeydi.

5 Aralik 2015 - TED Boulder Cup, Ulusal Tirmanis Yarismasi 2015 -01-

Kadınlar ön elemesinin ardından 6 kadın sporcunun finale kaldığı açıklandı. Birkaç saat sonra ise erkek sporcuların ön elemeleri başladı ve 4 saat sürdü.

Elemeler tamamlandıktan sonra, tırmanıştan arkadaşımız Kemal’in finale kalan 12 sporcudan biri olması heyecan vericiydi.

Finaller başlamadan önce bir şeyler atıştırmak için Sarıyer iskeleye gittik. Biraz bakındıktan sonra bir yere oturup, ekmek arası uskumru yedik, gayet lezizdi. Bu arada iki tane esnafın Sarıyer maçı hakkında konuştuklarını duyup, hani belki denk getiririm diye düşünerek maç programına bir göz attım ama Sarıyer’in karşılaşması pazar günü 13’deydi. O an aklıma, bir daha “kalmalı deplasman” yaptığımda, alt lig takımlarının maçlarına da bir göz atıp, uygun olanlarına gitmeye karar verdim. Böylece görmediğim farklı statları da görme fırsatı yakalamış olacaktım.

Finaller için salona dönüp yerimizi aldık. Yarışma başlamadan önce 6 erkek ve 6 kadın sporcu salona davet edildi ve yarışacakları 4 rotanın her birini incelemeleri için ikişer dakika süre verildi. Süre tamamlandıktan sonra yarışmacılar salondan çıktılar ve bir kadın bir erkek olarak ikişerli gruplar halinde sırayla rotaları temizlemek için salona geri geldiler. Her bir rotayı temizlemeleri için 4 dakikaları vardı.

İzlemesi son derece keyifli olan yarışmada Kemal’in ilk rotayı temizlemesini bolca alkışladık. Bu arada kuzen Fahriye’de salona geldi ve bizlerle beraber yarışmayı izlemeye başladı.

Özge’nin izlediği Avrupa ve Dünya Şampiyonlarından ötürü yarışmalara aşina olsam da canlı olarak izlemek oldukça keyifliydi. Yarışma tamamlandıktan ve yapılan ödül töreninde Kemal’in ikinci olduğunu öğrendik.

Törenin ardından DJ’in çaldığı müziklerle bol bol eğlendik. Eve vardığımızda saat yarıma geliyordu.

6 Aralık 2015, Pazar

Sabah 9’da uyanıp ufak tefek bir şeyler atıştırdıktan sonra saat 11’de Ali Murat Hamarat ile buluşmak üzere Beşiktaş’a gittim. Hava mevsime göre oldukça güneşli ve sıcaktı.

6 Aralik 2015 - Besiktas Iskele, Istanbul

Uzun zamandır tanıştığımız ama ilk kez yüz yüze görüşme fırsatı yakaladığımız Ali Murat ile oradan, buradan, futboldan bol bol muhabbet ettik. Saat 13 civarında kendisine zaman ayırdığı için teşekkür ettim ve en son Beşiktaş deplasmanında görüştüğümüz Onur Ağca’yı beklemeye başladım.

Onur’la buluşup kısa bir süre laklak ettikten sonra bizi almaya gelen Onur Aydoğan, Akşit Abi ve Nevzat Abiyle buluştuk ve resmi olarak deplasmana start verdik.

Yaklaşık 45 dakika sonra Başakşehir’e vardığımızda, bir şeyler atıştırıp muhabbet etmek için bir Konya lokantasına oturduk ve sonrasında tekrar arabaya atlayıp stadyumun yolunu tuttuk.

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -01-

Dışarıdan stadyum oldukça güzel görünüyordu. Bilet gişesine gittiğimizde deplasman biletlerinin misafir tarafında satıldığını öğrendik. Bu arada Kubilay Abi, Adem ve Artuğ da gelmişlerdi. Adem ve Artuğ bir arkadaşın passoligleriyle rakip tribünde yerlerini almaya giderken, biz de Kubilay Abiyle beraber misafir takım girişine doğru ilerledik.

Misafir takım tabelasının yanına geldiğimizde, kulübenin içindeki bir görevli kafasını uzatıp, “hayırdır?” dedi. Biz de maça geldiğimizi söyleyince, “misafir takım mı?” diye sordu ve onayladığımızı görünce demir sürgü kapıyı açtı ve arabalarla stat girişine kadar ilerledik. Görevlilere bileti nereden alacağımızı sorduğumuzda, “burada bilet yok, gişelerden alacaktınız” cevabıyla karşılaşıyorduk. Zaten oradan geldiğimizi söyledikten sonra görevli birkaç kişiye daha sordu ve misafir takım tabelasının yanındaki gişeden biletlerimizi alabileceğimizi söyledi. Tekrar arabaya atlayıp geldiğimiz tarafa doğru gittik, biletleri aldık ve yeniden stat girişinde arabaları park ettik. Bu arada maçın başlamasına 10 dakika kalmıştı ve Nevzat Abi, “saat 1’de yola çıkıp, 4’teki maça yetişmeyeceğiz!” diyordu.

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -10-

(Haftalar sonra Rize deplasmanına giderken Samsun’da Esra, televizyon ekranından çektiği üstteki fotoğrafı verdi ve spikerin, “Gençlerbirliği tribününde bir biletli seyirci görünüyor daha önce de olmuştu” derken bizim tribüne girdiğimizi ve ekrana bu sahneyi gösterip spikerin, “bir kişi değilmiş” dediğini anlattı.)

Ama daha işimiz bitmemişti! İstanbul tayfasının yaptırdığı ve en son İstanbul Atatürk Olimpiyat’ta kullandığımız 31 metre boyundaki pankartı açıp polise gösterene kadar canımız çıktı! Malum aç aç bitmiyordu. Onayı aldıktan sonra iki katlı deplasman tribününde (daha önce İstanbul Atatürk Olimpiyat ve Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu stadında olduğu gibi) “alt kat yassak!” sözlerini işitip üst kata yönlendirildik.

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -02-

Yeşil sahayı gördüğümüz an İstiklal Marşı çalmaya başladı. Tribünde bizim dışımızda Fatih adında bir arkadaş daha vardı. Biz gördüğü an gülerek, “abi ben de tek olacağım, belki ünlü olurum diye seviniyordum ya!” dedi gülüştük.

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -05-

Tribündeki ilk iş olarak pankartı asmayı planlıyorduk ama pankart deplasman için ayrılan bölüm için oldukça uzundu! Kısa bir süre düşündükten sonra pankartı en ön sıraya serip arkasına oturmaya karar verildi. Bu arada Lig TV’nin bizleri ve pankartı gösterdiği haberini aldık!

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -03-

Maçın ilk dakikalarını izledikten sonra Onur Aydoğan’ın fikriyle pankartı tribünün en arkasında yer alan tellere asmaya karar verdik ve koşuşturmaya başladık. Bir süre sonra işimizi bitirdik ve yerimize dönüp (sonunda) maçı izlemeye başladık!

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -06-

Mehmet Özdilek, Antep maçındaki ilk 11’e göre sadece Doğa – Skulason değişikliği yaparak aynı kadroyu sahaya sürmüştü. Daha ilk dakikada Cikalleshi’nin tam önümüzde Hopf’la karşı karşıya kalması ama topu dışarı nişanlaması sonrası derin bir nefes alıyorduk. Sonrasında Alkaralar, genel olarak rakibi dizginlemek için uğraştı. Ama 30. dakikada orta sahada topu kapan Djalma’nın süratle ceza sahası çizgisine kadar gelip nefis bir hareketle önündeki oyuncuyu çalımlayıp sert bir şekilde kaleye doğru gönderdiği şut sırasında “goool” diye bağırmaya başlamıştık ki top önce üst direğe ardından yere çarpıp sahaya döndü!

Aksit Ozkural - 6 Aralik 2015 - Alkaralar, Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -01-

Mehmet Ali Cetinkaya - 6 Aralik 2015 - Alkaralar, Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -01-

İlk yarı tamamlandıktan sonra stadyuma göz atamaya başladım. Zemini, koltukları, çatısı kısacası her şeyiyle stat oldukça güzel görünüyordu. Hele deplasman tribünündeki kantini ve tuvaletlerin temizliği ayrıca hayran olunasıydı.

6 Aralik 2015 - Alkaralar, Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -01-

“Demek ki arkanda bir dayı olursa güzel şeyler yapılıyormuş!” diye düşündük, ardından da “Ankara’da niye olmuyor?”u konuştuk.

Bir ara Onur Ağca ile Zihni Sinir’liliğimiz tuttu ve deplasman tribününe “karton seyirci” yapma ve “hatıra bilet” bastırıp satma fikirleri üzerinde yoğunlaştık. Kim bilir belki bir gün yaparız!

Mehmet Ali Cetinkaya - 6 Aralik 2015 - Alkaralar, Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -03-

Mehmet Ali Cetinkaya - 6 Aralik 2015 - Alkaralar, Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 6 Aralik 2015 - Alkaralar, Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -04-

İkinci yarı başladığında ilk dikkatimi çeken şey, maratonun alt tribününde yer alan ve neredeyse tüm maç boyunca hiç susmayan çocuk taraftarlardı. Yıllardır Gençlerbirliği’nin kulüp ve futbol sevgisini aşılamak için bir çocuk tribünü oluşturması gerektiğini konuştuğumuz için, bir süre gıptayla tribünü takip ettim. Zaten maç sonrasında Abdullah Avcı ve bir futbolcu doğrudan o tribüne gittiler ve futbolcu formasını attı. Kısacası Başakşehir’in “bu işi” ne kadar ciddiye aldığı net bir şekilde görünüyordu!

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -07-

Bir ara alt kata inip polisten “izin aldıktan!” sonra görüş açısının nasıl olduğunu görmek için birkaç fotoğraf çektim. Atatürk Olimpiyat ve Şükrü Saracoğlu’nda da olduğu gibi alt katın izleme açısı daha güzeldi!

Tribünde bol bol, “Haydi Gençler!”, “10’uncu olmamız engellenemez”, “Gençler!” tezahüratları yaptık. Bir ara Kubilay Abinin, “Başakşehir sustu bizi dinliyor!” tezahüratına ise kahkahalarla eşlik ettik. Sanırım 70. dakika civarında sağımızda bulunan maraton tribününü üst katından “Hoş Geldiniz!” tezahüratı yapıldı. “Hoş Bulduk!” diye karşı tezahürat yapıp alkışladık.

İkinci yarı genelde orta saha mücadelesi şeklinde ilerliyordu ama Başakşehir daha çok golü isteyen taraftı. Onur Ağca, “75 oldu” dediğinde takımın hiç değişiklik yapmadığını fark ettik. Teknik direktörün en azından “taze kan” olsun diye birilerini alması gerektiğini konuşurken serbest vuruştan topu filelerimizde gördük.

Özdilek, Guido ve İrfan Can’ı yanına çağırdı ama onlar hazırlanana kadar 6 dakika geçmişti ve ikinci kez top filelerimizde süzülüyordu.

6 Aralik 2015 - Basaksehir - Genclerbirligi, Basaksehir Fatih terim Stadi, Istanbul -08-

Sonrasında pankartı toplamanın daha yararlı bir iş olacağına karar verdik. Bu arada ikinci katın en üstünden de bir fotoğraf çekip görüş açısını görmek istedim.

Maç bittikten sonra takımlar soyunma odasına giderken “her şeye rağmen” oyuncuları alkışladık. Bu arada Guido’nun bize dönüp alkışla karşılık vermesinden ötürü ufak bir mutluluk hissettik.

Arabalara doğru yürürken Onur Ağca, “zaten yensek, önümüzdeki filelerden ötürü forma atamayacaklardı!” dedi güldük.

Arabalara atlayıp bir pastanede oturduk ve bir şeyler içip, “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna kendimizce cevaplar ürettik.

Karşı tribünde yer alan Adem, maçı izlerken bir ara heyecanlanıp ayağa fırladığını, ardından yanındaki bir seyircinin “sana ne oluyor?” dediğini duyunca, “Gençlerliyim ben” diye cevap verdiğini ve soruyu soran kişinin, “ha tamam ben de Beşiktaşlıyım zaten” dediğini, o anda başka bir seyircinin de, “ben de Trabzonsporluyum” dediğini anlattı. Gülüştük.

Kısa süreli sohbetin ardından tekrar arabaya atladık ve “Gençlerbirliği’nin durumunu” konuşmaya devam ettik.

Saat 8.30’da eve vardım. Güzel bir akşam yemeği ve muhabbetin ardından gözlerimizi kapatıp bir sonraki gün öğlen uçakla Ankara’ya döndük.

Takımın, 14 haftada topladığı 13 puanla, lig tarihimizin en kötü 4. sezonuna imzamızı atarak düşme potasında yer aldığını bir kenara koyarsak; İstanbul’daki Gençlerbirlikliler sayesinde hayatımın en konforlu deplasmanlarından birini yapmış oldum.

Kişisel deplasman karnesi: 22maç, 3g, 8b, 11m, 15ga, 31gy.

Dip not: Başakşehir Fatih Terim Stadyumu’ndan önce gördüğüm 23 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch Veste.

İlgili maç: 2015-2016 Sezonu Spor Toto Süper Lig 14. Hafta Maçı Medipol Başakşehir 2-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:23. Deplasmanım Ve Gördüğüm 25. Stad: Çaykur Didi “Yeni Rize Şehir” (818 Km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “21. Deplasmanım ve Gördüğüm 22. Stad: Dr. Necmettin Şeyhoğlu (221 km)”

20. Deplasmanım ve 2. (ve son) Kez Beşiktaş İnönü (445 km)

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -01-

Beşiktaş İnönü Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

2005’de gencler.org’da yayınlamak için sadece Gençlerbirliği için başladığım futbol araştırmalarını 2008’in ilk günlerinde, bu sefer macanilari.com için tüm Türk futbolunu kapsayacak şekilde genişletmiştim. O günlerde miladım 1950’ydi ve tüm araştırmalarımda sürekli bir stadın adını okuyordum: Mithatpaşa.

Hem bu yüzden, hem 2006’da ilk deplasmanımı Beşiktaş İnönü’ye yaptığım için, hem de Ali Sami Yen’deki son lig maçında da deplasman tribününde bulunduğum için aylar öncesinden bu maça gitme planları yapmaya başlamıştım.

Deplasman anılarımı yazarken de uzun uzun Mithatpaşa’yı, İnönü’yü ve Beşiktaş İnönü’yü anlatmayı düşünüyordum. Ama hiç de öyle olmadı!

Önce, maç haftası Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün sevgili yönetimi 2 yıldır takımın başında olan Fuat Çapa’yı göndereceğini açıkladı. Ardından da aldığımız duyumlara göre, önce Beşiktaş Kulübü bize ayrılması gereken deplasman tribün biletlerini sattı. Sonrasında da İlhan Cavcav’dan onay olarak olayın üstünü kapattı. Ama Beşiktaş ve İlhan Cavcav’ın danışıklı döğüş stilinde sergiledikleri bu oyunun, aslında Gençlerbirliği taraftarının deplasman hakkını gasp etmek olduğunu ise kimse umursamadı!

Maça 3 gün kala bu yaşananlardan ötürü büyük bir telefon trafiği yaşandı. Akşit abi ve kulüp basın sözcüsünün girişimleri ile Beşiktaş kulübünün bize 100 tane “korunaklı yerden” bilet vereceğini öğrendik ve isim yazdırıp beklemeye başladık. Ama bize ayrılacak yerin neresi olacağı konusu tam bir muamma idi. Buna rağmen Cuma gecesi Özge ile birlikte İstanbul’a doğru yola çıktık. Sabah 5:30 civarlarında kuzenim Fahriye’nin evindeydik. Cumartesi sabahı Şişli’de Burcu, Alper ve 8 aylık Sumru ile buluşup bir şeyler yedik, bol bol muhabbet ettik. Her şey güzel başlamıştı…

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -01-

11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -01-

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -02-

Öğleden sonra önce İstiklal’e gittik. Ardından yürüyerek Dolmabahçe’ye giderken stadı karşıdan gören parkın çimlerine oturup biraz dinlendik. Dolmabahçe’ye indiğimizde amacımız bir araca binip Ortaköy’e gitmekti ama trafik oldukça yoğun ve kapalıydı.

11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -02-

İskele’nin orada bir yerlerde oturmaya ve dinlenmeye karar verdik. Dolmabahçe Caddesi karnaval yeri gibiydi. Özellikle stadın önündeki yolda yoğun bir şekilde Beşiktaş taraftarı yürüyor ya da toplanıp tezahüratlar yapıyorlardı. Biz iskelede oturup bir şeyler içmeye başladık. Saat 18:30 civarlarında Ural’ın biletleri alıp stadın yanına geldiği haberini aldım. Bu sırada Fahriye’de geldi ve ben Ural’dan biletleri alıp geri dönmeye ve akabinde 19:30 civarlarında maça girmeye karar verdim. Ama çok iyi niyetli olduğumu sonradan fark edecektim!

Deniz Müzesi’ne geldiğimde burnum yanmaya başladı. Anlam veremedim ama sonrasında önce iskele tarafındaki yolun trafiğe kapalı olduğunu ardından da polisin deli gibi biber gazı ve su sıktığını gördüm. Yaşananlara anlam veremeye çalışıyordum ama kafamdan sadece “no response” dönüyordu. Bir süre bekledikten sonra çoluk çocuk, yaşlı, genç, taraftar, turist, kadın, erkek herkesin gözler yaşarmış, öksürükler içinde zor nefes alarak bölgeden panik halinde kaçıştığını gördüm. Bir çocuğa sordum, “Yunus polisler motorları ile seyircinin üzerine sürüp ardından havaya ateş açmışlar taraftar da çılgına dönüp onlara bir şeyler fırlatmış. O yüzden de çatışma başlamış. Şu anda polis her yeri tutuyor ve buradan stada gidişe engel oluyor” dedi.

Kafeye geri dönüp bizimkilere durumu anlattım. Maçın başlamasına 70-80 dakika vardı ve “herhalde yolu açarlar, sonuçta insanlar birikiyor orada” diye düşünüyordum. Ama hala çok iyi niyetli olduğumu sonradan fark edecektim!

Kafedeki bir arkadaş vapurla Üsküdar’a gitmemizi oradan da Kabataş’a geçmemizi önerdi. Önce mantıklı geldi ama harekete geçtiğimizde, sorduğumuz birileri “orada da yoğunluk vardır” deyince vazgeçtik.

Maça bir saat kala olaylar bitmiş gibiydi ama ortalıkta inanılmaz bir keşmekeş vardı. Önce taksiye, sonra otobüse atlayıp stada doğru gitmek istedik ama kimse oraya doğru sürmek istemiyordu. Bir süre koşuşturduktan ve insanlara sorduktan sonra ağzımızı-burnumuzu iyice sarıp yürümeye karar verdik. Süleyman Seba Caddesine geldiğimizde ağzımız, burnumuz deli gibi yanmaya ve gözlerimizden yaşlar akmaya başlamıştı ve git gide etki artıyordu. Biber gazının yoğun olduğu bir yere gelmiştik! Panikle etrafta sığınılacak bir yer aradık ama herkes kepenkleri kapatmıştı. Geriye dönsek orada da benzer bir durum vardı. Çaresiz bir şekilde ortada kalmıştık. Bu arada sağdan soldan gelen insanlardaki panik, biber gazı soluyan çocukların, yaşlıların durumlarını görünce öfkeleniyorduk. Şairler Parkı’na geldiğimizde Özge çok sinirli bir şekilde gitmemeye karar verdiğini söyledi. Fahriye de ona eşlik edecek ve uzaklaşacaklardı. Ama ben devam etmek istiyordum. Çünkü yaşananlardan ötürü gözüm iyice kararmıştı!

“Ben devam ediyorum” deyince beni de bırakmak istemediler ve beraber parkın içinden yürümeye devam ettik. Parkta insanlar yamulmuş bir şekilde koşuşurken ve nefretlerini, sinirlerini bağırarak gösterirken bir köftecinin hiçbir şey yokmuşçasına işine devam etmesine şaşırıyordum. “Yoksa köfte dumanı biber gazını etkisiz hale mi getiriyor!” dedim ve herhalde yol boyu tek gülümsediğimiz an buydu…

Yolun devamında koşuşan, giden ve geri dönen insanlara bakıp olayları anlamaya çalışıyorduk. Küfürler yağdırarak üst başı batmış, “terörist miyim ben? Ne yaptım, görün işte, tek amacım maça gitmekti!” diye bağıran bir adam ve perişan olmuş insan manzaraları görüyorduk. Dolmabahçe Caddesi’ne indiğimizde stadı görüp derin bir nefes aldık. Çünkü hayatım boyunca yaşadığım en rezil ve çaresiz anlardan biriydi.

Yaklaşık yarım saat süren bu yolculuk sırasında an ve an Ural ile konuşuyorduk. Önce olanların farkında değillerdi ama sonrasında stadın orada da sırada bekleyen insanlara biber gazı geldiğini ve herkesin yukarı doğru kaçıştığını öğrenecektik.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi Mac Bileti

Deplasman tribününün basamaklarına vardığımızda biletlerimizin Eski Açık yani deplasman tribününden olduğunu ve Beşiktaşlılarla birlikte aynı tribünde yer alacağımızı öğrendik. Kısacası, stad güvenliği, deplasman tribünü ayrımı gibi bir şey düşünmemişti!

Daha da kötüsü deli gibi bir sıra vardı. Birkaç dakikalık afallama evresinden sonra sanırım Şenol’un konuşması ile Beşiktaş taraftarı bize jest yapıp “misafirler önce girsin” diyecek ve bize yardımcı olacaklardı.

İçeri girdiğimizde önlerden bir yer edindik ve orada toplanmaya başladık. Bu arada bazı Beşiktaşlı taraftarlar yanımıza gelip fotoğraf çekinmek istediler. Hatta takım sahaya çıktığında “Gençler buraya, Gençler buraya” diye Gençlerbirliği’ni tribüne çağırma tezahüratını başlatan da onlardı. Çok hoşuma gitmişti. Gerçi takım muhtemelen tırstığından gelmedi ama olsun olay güzeldi.

Bu güzel bilgilere rağmen sonuçta rakip taraftar içinde maç izlemek oldukça gerici bir şeydi. Maç başladıktan sona “acaba gol atsak nasıl bir tepki ile karşılaşırız” diye düşünmeye başladım. Sonuçta 30-40 kadar Gençlerliydik ama bunun nerdeyse 10 tanesi kadındı.

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -01-

3. deplasmanını yapan Fahriye bugüne kadar gördüğü (Şükrü Saracoğlu ve Türk Telekom Arena) en güzel deplasman tribününün burası olduğu söylüyordu ki haklıydı. Çünkü hem önünüz açıktı hem de kafeste değildik!

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -04-

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -02-

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -03-

Bir yandan çok fazla eksiğimiz olduğunu ve artık unumuzu elediğimizi düşünsem de hafta içinde Fuat Çapa’nın sezon sonunda gönderileceği hikâyesinden ötürü futbolcuların hocalarına bir jest yapmak isteyeceklerini ve hırslı oynayacaklarını umuyordum. Ama hiç de öyle olmadı.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -05-

Maçın başından itibaren baskı yemeye başladık. Özellikle Tosic’in çıkışlarından yararlanarak solumuzdan geliyorlardı. Orta sahada topu tutamamamız ve defansta sadece topu ileriye doğru uzaklaştırmaya çalışmamızla birlikte ilk golü, böyle bir pozisyonun devamında uzaktan bir şutla önümüzdeki kalede gördük. Bu golden sonra ilk anda üzülsem de sonrasında “şimdi gol atabiliriz. Herhalde buna da tepki koymazlar” diye düşünmeye başladım.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -06-

Skor 1-0 olduktan sonra Beşiktaş tribünleri maçı bırakıp marşlar söylemeye başladılar. Bunların birçoğunun bol bol küfür içermesi oldukça sinir bozucuydu ama “Türkiye’de futbol tribünleri böyleydi işte!”

Daha geçen hafta Kasımpaşa’lı İlhan’a “Piç” diye bağırdığı ve ardından “bu tribünde küfür yok” diye kendisini uyaranlara tehditler yağdıran adamın güvenlik tarafından alkışlar arasında dışarıya çıkartıldığı Gençlerbirliği tribününde yaşananları burada da beklemek ne yazık ki boşunaydı!

Arkamızda bulunan ve maç sırasında bol bol muhabbet ettiğim 17-18 yaşlarındaki çocuğun ve yanındaki (muhtemelen) ablasının, Beşiktaşlı olmayanlara edilen küfürlere büyük bir iştahla katılmaları ve ardından benim sorduğum sorulara dostane bir şekilde cevap vermesi, çıkışta da bize “iyi yolculuklar abi. Yeni stada da bekleriz” demesi olayın ne kadar enteresan bir boyutta olduğunu da gözler önüne seriyordu.

Maça dönersek, skor 1-0’ken kısa bir süre “Haydi Gençler!” çektik. Bulunduğumuz tribünden kimse tepki vermedi hatta bitirmemizi beklediler. Hoşumuza gitmişti. Ama birkaç dakika sonra yan tribünden 2 tane oldukça sarhoş Beşiktaşlı güvenlikle konuşup yanımıza geldi. “Ayağım sakat ama Gençler diye bağırdığınızı duyup atladım geldim. ” dedi. Ardından da, “burada Gençler diye bağırmayın. Neler olur sonrasında bilmiyorum!” diye bizi açık açık tehdit etti. Bizimkiler bir şeyler anlatmaya çalıştıysalar da sonrasında anlamayacaklarını görüp vazgeçtiler. Bu olaydan sonra biraz daha gerilmiştim. (Bu yazıyı yayınladıktan sonra Orcan, gelenlerin aslında 4 kişi olduğunu, birnin tribüne girdikten sonra Başar’ın tellere astığı Gençlerbirliği atkısını alıp yere attığını ama Orcan’ların önünde duran başka bir Beşiktaş’lının atkıyı alıp boynuna sardığını ve devre arasında bizimkilere, “korkmayın burada kimse size bir şey yapamaz!” dediğini anlattı.)

Bu arada arkamdaki çocuk bu verilen tepkinin Ankara’daki maçta Beşiktaşlılara çektirdiğimiz eziyetten olduğunu söyledi. İlk anda neden bahsettiğini anlamasam da sonrasında birkaç yıldır Beşiktaş taraftarının gelenek haline getirmişçesine, Ankara’daki Beşiktaş maçlarında formalarıyla bizim tribüne girip, ardından saatliye yakın bir yerde polis koridorunun arkasına geçip bize saydırmaları ve kale arkasına geçmek istemeleri ile yaşanan gerginliklerden bahsettiğini anladım. Ama o olaylarda aslında mağdur olanın bizler olduğunu anlatacak ne isteğim vardı ne de gücüm. Sadece sustum…

İlk yarının uzatma anlarında Olcay’ın golü ile skor 2-0 olduktan sonra tüm gardımız düştü. Bu maçın dönüşü olmazdı. Gerçi devre arasında bir önceki sezon Ankara’daki 0-2’den 4-2 aldığımızı maçı düşünmedim değil ama bu düşüncenin hemen arkasından, böyle bir durumda tribünün ne hale geleceğini sorgulamayı da ihmal etmiyordum.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -07-

İkinci yarı Jimmy’nin 0’a inip yaptığı ortaya kimsenin dokunamaması dışında önemli bir pozisyon yaratamadık. Buna rağmen sürekli pozisyonlar verdik. Skor 3-0 olduktan sonra daha kolay taksi bulmak için stadı terk ettik. Bu arada aralarından geçtiğimiz Beşiktaşlıların dostane sözlerini işitiyorduk.

Dışarı çıktığımızda Beyoğlu’na bizi götürecek taksi bulamadık. Mesafe kısa diye almıyorlardı ama hem Özge hem de Ural’ın yürüyecek halleri yoktu. Buna rağmen çaresizce yürümeye karar verdik. Bir süre sonra bir taksi durağında “yakın biliyorum ama arkadaşın ayağı sakat” dememe rağmen yine alamayacaklarını öğrendim ve “İstanbul’da neden yaşanmaz” listesine bir madde daha ekleyip Tarlabaşı’nda Hasır’a yavaş yavaş yürümeye devam ettik.

Topik yedik bayıldık. Gecenin ilerleyen saatlerinde İstanbul’a yeni taşınan Ömer Gözü ve eşi de masamıza katıldı. Hoş sohbet, muhabbet derken her şeye rağmen günü güzel tamamladık…

Pazar günü havaalanına doğru giderken Beşiktaş İnönü Stadı’nın yanından geçtik. Yeni Açık ve Kapalı’nın görebildiğimiz tüm koltukları sökülmüştü. Hatta İnönü Stadı’nın “Ü” ve “T” harfleri de yerlerinde yoktu…

Ankara’ya döndüğümüzde biber gazı rezaletini akşam bültenlerinde defalarca izledim. İşte o an, cumartesi günü biber gazına rağmen her şeyi göze alıp, hem kendimi, hem de yanımdakileri ısrarlarımla maça götürme cesaretimin ne kadar gereksiz olduğunu ve bir daha ne olursa olsun kendi takımım sahadayken rakiple aynı yerde maç izlememeye karar verdim.

Çünkü futbol sadece bir oyundu ve kimsenin başka anlamlar yükleyerek onu değiştirmeye hakkı yoktu…

Kişisel deplasman karnesi: 20maç, 3g, 8b, 9m, 15ga, 28gy.

Dip Not: Bu maçtan önce gördüğüm statlar sırasıyla şöyle; Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker.

İlgili maç: 2012-2013 Sezonu Spor Toto Süper Lig 33. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “19. Deplasmanım ve Gördüğüm 20. Stad: Hüseyin Avni Aker”

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “21. Deplasmanım ve Gördüğüm 22. Stad: Dr. Necmettin Şeyhoğlu”

18. Deplasmanım ve Gördüğüm 20. Stad: Türk Telekom Arena (449 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena -3-

Türk Telekom Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 449 km.

Normalde Türk Telekom Arena’ya geçen yıl gidecektim. Ama bir hafta önce tribünde olduğum, 6-1’lik Fenerbahçe deplasmanı sonrası içimden gitmek gelmemişti. Ama bu sefer, aylar öncesinden “ne olursa olsun gideceğim” diyordum ve Galatasaraylı arkadaşım Hakan Gözkan ile her konuştuğumda geriye doğru sayıyordum.

Fakat maç tarihi Cuma olarak açıklanınca “eyvah!” dedim. Zira iş günüydü! Ama ne olursa olsun gaza gelip harekete geçmedikçe deplasman yapılmadığını çok iyi biliyordum. Bu yüzden önce Seyrantepe’de oturan (evet stadın karşısı!) kuzenim Fahriye ile konuştum. Ardından da otobüs biletlerimi ayırttırdım. Böylece ilk adımı atmıştım. Maç günü yaklaşınca şirketten izin de aldım ve iş resmiyete binmiş oldu.

Pazartesi günü Tanıl abinin de Cuma günü İstanbul’a gideceğini öğrendim. Hemen arayıp nasıl gideceğini ve maça gelip gelmeyeceğini sordum. Uçakla gideceğini ve annesini ziyarete gittiği için çok istese de maça gelemeyeceğini söyledi. Telefonu kapattıktan sonra biraz da gaza getirmek ve zorlamak için, “18. Deplasman ve 19. Stadyumuma gidiyorum abi. Keşke gelseydiniz.” dedim. Yaklaşık 20 dakika sonra, “iş yetiştirmek için saniye kovalıyorum ama beni tahrik ettin. Ben de sana gördüğüm stadyumların listesini çıkarttım” diyordu ve gördüğü 23 stadyumu sıralıyordu. Tatlı bir rekabetle içimden “yakalamama az kalmış” diye geçiriyordum…

Tanıl abinin uçak fikri aklımı çelmişti. “Çok pahalıdır ama…” diyerek uçak biletlerine bakmaya başladım. O da ne! Cuma günü sabah 8’de 59+4 liraya uçabiliyordum. Şaşırmıştım. Araştırmaya devam ettim ve kuzen ile yaptığım telefon görüşmesi sonrasında, perşembe 21:15 Esenboğa-Sabiha Gökçen (59+4 lira) ve cumartesi gecesi 23:30 Sabiha Gökçen-Esenboğa (39+4 lira) biletlerini aldım. Tüm ayrıntıları ile otobüs gidiş-geliş masraflarımdan sadece 30 lira civarı bir fark olacaktı. Hem de Perşembe gecesi kuzende kalabilecek ve cumayı maksimum değerlendirebilecektim. Ayrıca daha önce, tren, otobüs, araba ve hızlı trenle deplasmana gitmiştim ama ilk kez uçağı kullanacaktım!

Çarşamba günü Pınar mesaj attı ve “İstanbul’a gidiyor musun?” diye sordu. Ben de gideceğimi söyledim. Maç günü Bandırma’da olacağını ve orada Lig TV olmadığından, ancak radyodan maçı dinleyebileceğini söyleyip, cümle sonuna somurtan bir surat ekleyerek cevap verdi. O an aklıma yarım yamalak bir maç geldi. Pınar yine Bandırma’daydı ve maçı radyodan dinlemişti. Oldukça efsane bir galibiyet almıştık. “Neydi?” diye sordum. 0-2’den 4-2 kazandığımız Beşiktaş maçı olduğunu söyledi. İnanılmaz bir totem bulmuştum! Mesaj atıp, “Pınar düşündüğümü sen de düşünüyor musun” dedim. Güldü “neden olmasın!” dedi. Hemen Tanıl abiye bir mail atıp, “abi elimde çok sağlam bir totem var ama doğal olarak maç sonunda bilgi vereceğim!” dedim.

Aynı gün macanilari.com üzerinden yaklaşık 2 yıldır tanıdığım ama yüz yüze tanışmadığım Galatasaraylı Kemalettin Albayrak (aka Raşit Çetiner) abiyi arayıp maça geleceğimi ve tanışmak istediğimi söyledim. Çok sevineceğini söyledi.

Hafta içi deplasman anılarımı bloga geçirirken 3 yıl önce Ali Sami Yen’de aldığımız galibiyetin fotoğraflarını görmüştüm. Üzerimde Kırmızı-Siyah Adidas sweatshirt vardı. Ben ise çantamı hazırlarken yanıma almak için onunla Alkaralar sweatshirtü arasında gidip geliyordum. Sonunda bir başka totemi daha yanıma almaya karar verip Adidas da karar kıldım.

8 Mart 2013 - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena Bilet

Perşembe günü Kemalettin abi aradı, “mali senin ve kuzeninin biletlerin hazır” dedi. “Abi ziyaretçi tribününe aldın değil mi?” diye takıldıktan sonra teşekkür ettim. Böylece daha önce tecrübe edindiğim üzere deplasman bileti arama derdinden de kurtulmuştum. Her şey çok güzel gidiyordu.

Ardından İstanbul’a gittiğimde tanışmak istediğim futbol araştırmacısı Fethi Aytuna abiyi arayıp maça geleceğimi ve tanışmak istediğimi söyledim. O da çok sevineceğini söyledi. Böylece tek iş akşam uçağa atlayıp İstanbul’a gitmeye kalmıştı.

İş çıkışı Gürsel’in ısrarı ve otobüs seferlerinin online takip edilebildiği EGO aplikasyonunu test ederek ilk kez belediye otobüsü ile Esenboğa’ya geçtim. Ardından uçağa bindim ve 40 dakika sonra Sabiha Gökçen’deydim. Havataş’a atladım ve 40 dakikada Levent’e ulaştım. Her şey inanılmaz güzel ve hızlı ilerlemişti. Kızılay-Levent arasını 3 saat 50 dakikada kat etmiştim. Bundan sonra İstanbul’a uçakla ve trafik için “kör saatlerde gitmeye karar verdim. Fahriye beni karşıladı bir şeyler atıştırdık ve eve gidip laklak ederek perşembeyi bitirdik.

8 Mart 2013 - Turk Telekom Arena -1-

Cuma sabahı kahvaltılık bir şeyler almak için apartmandan çıkıp bir alt sokağa indiğimde, Türk Telekom Arena’yı görecek bir noktadan fotoğraf çektim. Bu arada bir üst geçit gördüm. Stadın bulunduğu tarafa geçiyordu. “Buradan gidiliyor mu ki?” diye düşündüm ama bunu araştırmak için daha zaman vardı. Eve döndüm bir şeyler atıştırdım. Ardından Kemalettin abi ile Mecidiyeköy’de buluşmak için haberleştik. Evden çıkıp etüt için yürüyerek Seyrantepe metro istasyonundan stadyuma geçtim.

8 Mart 2013 - Turk Telekom Arena -2-

8 Mart 2013 - Turk Telekom Arena -3-

Daha önce Yenilen de Yensen de’ye katılmak için İstanbul’a gelip Fahriye’de kaldığımda TT Arena’ya metro durağından nasıl geçileceğini öğrenmiştim. Ama sonrası biraz karışıktı. Çünkü önce turnikelerden geçip Galatasaray bilet gişelerine ulaştım. Oradan birine deplasman tribününü sordum ve yönlendirmesiyle birlikte merdivenlerden çıkarak stadyuma paralel olarak otobanın yanından yürümeye başladım. O ana kadar hiçbir yerde deplasman tribününe nasıl gidileceğini gösteren en ufak bir tabelanın olmaması çok kötüydü. Ardından uzunca bir yürüyüşün ardından yol beni Galatasaray Store’un önüne getirdi. Kısacası ikinci kez Galatasaraylıların arasına girdim. Ardından sokak tabelası gibi ufak bir “ziyaretçi” yönlendirmesi görüp onu takip etmeye başladım. Bir süre daha gittikten sonra kale arkasındaydım. Küçük beyaz bir büfe gördüm. “Biletler buradan alınıyor herhalde” diye düşündüm. Ardından kimin hangi kapıdan gireceğinin gösterildiği büyük bir tabela gördüm. Ziyaretçiler G11-12’den giriyorlardı. Ama bir süre sonra gir
işin geldiğim yolun altında olduğunu fark ettim. Kesinlemek için görevliye sordum o da aynısını söyledi. Merdivenlerden inilerek gidilebiliyordu. (Sonrasında Kemalettin abiden “sakıncalı” maçlarda deplasman taraftarlarının otobanın yanındaki yol üzerinden doğrudan alt kattaki girişe götürüldüğünü öğrenecektim.)

Mehmet Ali Cetinkaya - Turk Telekom Arena -1-

Mehmet Ali Cetinkaya - 8 Mart 2013, Istanbul

Dönüş yolunda birkaç fotoğraf çektirip, metro ile Mecidiyeköy’e geçtim ve Kemalettin abi ile buluştuk. Bir şeyler yiyip oldukça eğlenceli bir sohbet yaptık. O bana eski maçlardan, eski İstanbul’dan bahsetti ben de Gençlerbirliği’nden Ankara’dan. Yemek sonrası hem benim hem de kuzenimin biletlerini ısmarladığını söyledi ve tüm ısrarlarıma rağmen “misafirimsiniz!” diyerek ödememi kabul etmedi. Bir sonraki maçta kendisini Ankara’da ağırlamaktan gurur duyacağımı söyleyerek yanından ayrıldım.

Ardından Taksim’e geçip Aydoğan ile buluştum. Bir şeyler yedik, içtik, konuştuk derken saat 17:15 civarlarında, maç günü sıkışık metro trafiğine takılmadan kuzenlere gitmeye karar verdik. Oradan yürüyerek maça geçecektik.

Kuzende bir şeyler içip muhabbet ettikten ve sabah gördüğüm üstgeçit hakkında Fahriye’nin eniştesinden bilgi aldıktan sonra stada doğru yola çıktık. Tahmin ettiğim gibi o yoldan çok kolay bir şekilde deplasman tribününe gidiliyordu. Fahriye’ye dönüp, “bundan sonra Galatasaray deplasmanında üssümüz senin ev olacak!” dedim güldük.

Yürümeye devam ederken birkaç gündür olduğu gibi Hakan’dan yine aynı mesaj geldi, “şampiyon mu olacaksınız mali? :)”.

Hakan, 2010-11’de Ankara’da 1-0 önde olduğumuz maçın devre arasında Trabzonlu Burak Yılmaz’ın soyunma odamızı basıp futbolcularımıza söylediği ya da 2002-03’de İnönü’de 1-1 biten Beşiktaş maçından sonra soyunma odasına giden Gençlerbirlikli futbolcuların üzerine yürüyüp aynı cümleyi kuran Beşiktaş Menajeri Sinan Engin’e gönderme yaparak beni kızdırmaya çalışıyordu. “Maçtan sonra göreceğiz kim şampiyon” diye cevap attım…

Sabah ki gezide de fark ettiğim gibi girişler alt kattaydı. Polis aramasının ardından içeri girip bilet alabiliyordunuz. Ardından merdivenlerle bize ayrılan 2. kattaki tribüne ulaştık.

8 Mart 2013 - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena -1-

Daha maça bir saat vardı ve içeride 50’ye yakın taraftar vardı. İstanbul deplasmanında en az 5-10 tanıdık sima göremeye alışan biri olarak hiç kimseyi tanımadığım için şaşırmıştım. Bunlardan 20-25 kadarının en altta toplanıp sessiz sakin stadı izlemeleri beni şüphelendirmişti ama pek de fazla üzerinde durmadım. Fahriye ile gözüme kestirdiğim bir yere oturduk. Ardından en iyi görüş açısını bulmak için dolaşmaya ve fotoğraf çekmeye başladım. Tribün “maraton” ile kale arkasında kalıyordu. Daha önce gördüklerim içerisinde en büyük deplasman tribünüydü. Sola doğru gidildikçe kale arkasına ve sağa doğru gidildikçe maratona yaklaşıyordunuz. Önümüzde yaklaşık 3-4 metrelik cam bir koruma vardı. Onun üstünde de fileler. Filelere artık alışmıştım ama cam korkuluklar tribünün en üstüne bile çıksanız bir şekilde stadın tamamını görmenizi engelliyordu. Araştırmaların ardından maratona daha yakın bir açıya yerleştik.

Fahriye Sari - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena

Türk Telekom Arena Stadyumu’nun tribünleri oldukça güzel ve profesyonel görünüyordu. Stada arkamı dönüp birkaç fotoğraf çekinmek istedim ama arkadaki parlak ışıktan ötürü hep yüzüm karanlık çıkıyordu. “Ne yapalım Photoshop ile düzenlerim” deyip birkaç foto çekindik. (Ama birkaç gün sonra bunun pek de olası olmadığını öğrenecektim!)

Maçtan önce Hakan aradı. Tribüne girmişlerdi. Arada cam korkuluklar olsa da yanlarına kadar gittim, telefonla konuştuk. Arada duran görevi de şaşırmış bize bakıyordu. Hakan, “maçtan sonra da buraya gel mali!” dedi. Sonra da, “ama kazanırsanız gelme!” dedi. Güldük.

Yerime döndüğümde bu sefer de Kemalettin abi arıyordu. Elindeki atkıyı sallayıp yerini belli ediyordu. Ben de aynı şekilde yerimi gösterdim. Başarılar diledi. Teşekkür ettim.

8 Mart 2013 - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena -2-

Takımlar sahaya çıkıp ısınmaya başladıklarında tribünlerden uğultu ve alkışlar yükselmeye başladı. Bu arada Kasımpaşa maçından tanıdığım Onur Ağca’yı görüp selam verdim. 2 tane Galatasaraylı arkadaşı ile yanımıza oturdular.

Bir ara tuvalete gittim. Aynada bir stiker görüp şaşırdım. Odaklandığımda bunun Schalke 04 taraftar gruplarından birine ait olduğunu fark ettim. Daha dikkatli bir şekilde duvarları incelemeye başladım. Bir sürü farklı stiker vardı. Hemen fotoğraflarını çektim. Bunun bir “deplasman ritüeli“ olduğunu düşündüm. Çok hoşuma gitmişti. Yerime dönerken Kubilay ve Onur abilerin de geldiğini görüp selam verdim muhabbet ettik.

Ve ardından maç başladı. Sakat olan Hurşut’un yerine Tomic, cezalı olan Cem Can’ın yerine de Serkan Kurtuluş sahadaydı. Maçın ilk dakikalarından itibaren, birkaç hafta önce oynanan Schalke 04 maçı ile gündeme gelen “kötü zemin problemiyle” yüzleşiyorduk. Futbolcuların dripling yapmak isterlerken yere doğru kapaklanmaları çok enteresandı. Ayrıca bazı bölgelerde topu zor kontrol ediyorlardı. “Yuh!” dedim.

İlk yarıda Galatasaray çok baskılı bir oyun sergiledi. Biz ise biraz daha geriye yaslanarak rakibi karşılıyor ve kontra deniyorduk. Sadece Vleminckx ilerideydi. Sarı-Kırmızılılar genelde sol kanatımızdan geliyorlardı. Eboue’nin çıkışları ile tehlikeli olmaya başladılar. 3’de Hamit’in dışarı attığı top ve 12’de yine Hamit’in direkte patlayan topları ardından “eyvah!” diyorduk. Ardından Sneijder’ın şutunu Ramazan’ın nefis kurtarışını alkışlıyor, Burak’ın son dakika içinde yerden gelen bomboş topu ıskalaması üzerine oh çekiyorduk. Devre bitmek üzereyken Adem’in de tribüne geldiğini fark ettim.

Devre arasında bol bol maçı konuştuk. Durum pek de parlak değildi ama bir yandan da Galatasaray deplasmanındaydık ve baskı normaldi. Ama biraz açılmamız ve baskıyı kırmamız gerekiyordu. Fahriye yiyecek bir şeyler almak için aşağıya gitti. Ben ise tribünü izliyordum. 100’e yakın insan vardı. Üzerinde atkılar ve formalar olan bir sürü Gençlerli vardı ve hepsi muhtemelen İstanbul’dandı. Fahriye’nin yanına gittiğimde maçtan önce kenarda oturan 10 kadar kişinin Galatasaraylı olduğunu öğrendim. Çünkü yan tribüne geçmek için görevlilerin kafalarını ütülüyorlardı. Ankara’da da buna benzer olaylara şahit olmuştuk ama burada güzel olan Galatasaraylıların oldukça efendice maçı izlemeleri idi.

Bu arada Fahriye, büfede 2 kişinin görevli olduğunu ve garip bir şekilde büfenin iki tribüne de baktığını söyledi. İlk kez böyle bir şey duymuştum. İlginçti! Ama asıl trajikomik olan 2 çalışanın da sadece Galatasaraylılara hizmet etmesiydi. Fahriye bir süre bekledikten sonra kafasını içeri uzatıp “açlıktan öleceğim ya! Biriniz bakın şuraya. Yiyecek bir şey alacağım” diye bağırdığını ve bunun üzerine adamlardan birinin gelip yardım ettiğini söyledi. Daha önce yiyecek/içecek bile bulamadığımız ya da tek kişi çalıştığı için 15 dakika arada sıra gelmediği için elimiz boş yerimize döndüğümüz tribünleri düşünerek, “normal. Burası hem Türkiye, hem de deplasman tribünü. Sonuçta burada olması istenmeyen insanlarız!” dedim…

8 Mart 2013 - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena -3-

İkinci yarıya daha istekli başladık. 54’de Azo’nun kafası ve Selçuk’un kornere çelişi. Ardından kornerde Özgür’ün nefis kafasını Muslera’nın son anda çıkarışı ile gaza geliyor ve “Haydi Gençler!” diye tezahüratlar yapıyorduk. Ardından 56’da yine Hamit’in şutu ve yine üst direkle patlamasının ardından bir kere daha oh çekiyorduk. Doğrusu ballıydık!

60. dakikada soldan Jimmy topla giderken en sağdaki Tomic’e nefis bir pas çıkarttı. O da ölçtü biçti ve ortasını yaptı. Velminckx nefis bir kafa vuruşu ile topu en uzak köşeye gönderdi. Herkes sevinirken ben hakeme bakıyordum. Çünkü yerde bir Galatasaraylı vardı. Ama ardından hakem golü verdi ve çıldırmaya başladık. İnanılmaz mutlu olmuştuk! Santra yapılırken arkadaşlara dönüp “bitsin artık ya!” diyordum. Güldük.

Bu arada ben Onur’un Galatasaraylı arkadaşlarına dönüp, “14 yıldır Gençlerbirliği maçı izliyorum. Bak dikkat et, İstanbul’da 1-0 öndeyiz ama hiçbir futbolcumuz yere yatıp, ah-uh diyerek zaman geçirmeyecek. Sadece futbol oynamaya çalışacaklar!” dedim. Şaşkınlıkla “hadi ya!” dedi. (Maçtan sonra uzun uzun bu olayı konuşacaktık ve hem şaşırdığını hem de taktir ettiğini söyleyecekti.)

Dakikalar 70 olduğunda pek alışkın olmadığım bir heyecan yaşıyordum. Kalbim güm güm atıyor ve içimden “hadi be kazanalım şu maçı!” diyordum.

Ardından Galatasaray tehlikeli ataklar geliştirmeye başladı. Gole kadar (daha önceki tecrübelerime dayanarak) taktir edeceğim kadar objektif davranan ve gördüğünü çalan hakem, golden sonra maalesef ayarı kaçırmaya başlamıştı. Ceza alanı yayında bol bol frikik vermeye başladı. Ama hem Ramazan’ın son bir yıldır en iyi performansını ortaya koyması hem de iyi bir savunma yapmamız sayesinde sonuç değişmiyordu.

Derken, 83. dakikada Drogba ile Özgür ceza alanı içinde mücadele ederken Drogba yere düştü. Hakeme baktım, fırsatı kaçırmadı ve penaltıyı verdi. 100 küsur metre uzaktan bile pozisyonun penaltıyla yakından uzaktan ilgisi olmadığı belliydi! Bağırdık, çağırdık, sinirlendik ama sonuç değişmeyecekti elbette!

Bugüne kadar ne canlı ne de televizyonda penaltı atışı izlemeyen Fahriye arkasını dönüp parmaklarını çapraz yapıp “dışarı-direk, dışarı-direk” diye tempo tutmaya başladı. Ben ise içimden, “şu penaltı kaçsın, maç efsane olsun!” diye geçiriyordum. Ama bir yandan da vuruşu Drogba’nın kullanacağı için umudum oldukça düşüktü. Drogba gerildi, düdük çaldı, vurdu ve topu dışarı gönderdi. Ne mutluluk!!!!

Önce kim olduğunu göremesem de sonrasında pozisyonu izlediğimde gördüğüm gibi vuruştan sonra Drogba’nın penaltı noktasına tekme atması ve çim-çamur karışımının havaya fırlaması 100 küsür metre uzaktan bile net bir şekilde görülüyordu!

İşte o andan sonra Galatasaray seyircisi hakemle uğraşmayı bıraktı. Bir nevi, “penaltı da verildi, daha ne yapacak” gibi bir durum söz konusuydu. Bir de duran top öncesi Gökhan Zan’ın dirsek hamlesi ve kırmızı kartla oyundan atılışı, kazandığımızın göstergesiydi. Bitiş düdüğü ile birlikte çılgına döndük. Tezahüratlar, fotoğraflar, geyikler çok eğlendik çok!

Mehmet Ali Cetinkaya - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena -2-

Maçın bitiş düdüğü ile önce Tanıl abiden bir mesaj geldi: “Uğurun neyse… Tuttu!” Ardından da Pınar’dan, “Kulüp bundan sonra para toplayıp maçlardan önce beni Bandırma’ya gönderecekmiş :)” “Bence de göndermeli valla” diye cevap verdim. Sonrasında yine macanilari.com’dan tanıdığım ve tribünde olan Galatasaraylı Tugay Koç (aka Turgay Şeren) mesaj atıp tebrik etti. Ben de teşekkür ettim…

Mehmet Ali Cetinkaya - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena -1-

Bu arada maç boyunca tribünde 2-3 güvenlik görevlisi dışında hiçbir polisin olmaması çok enteresan bir deneyimdi. Bu bilinçli bir şey miydi yoksa şans eseri mi bilinmez ama bilinçli ise oldukça güzeldi.

8 Mart 2013 - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena Bilet Schalke 04 Stiker

Maçtan sonra yaklaşık 30 dakika bekletildik. Bu arada koltuklarda ve arkasındaki demir korkuluklarda (görüş açısını korumak için üst katlara çıkıldıkça açı dikleşiyor. Bu yüzden koltuk arkalarında uzun demir korkuluklar var) Schalke 04’ün stikerlarını görüp hatıra olsun diye birkaçını söktük. Ama Onur ile heyecanımız görülmeye değerdi. “Aha bir tane daha buldum! Bu daha güzel!!”

8 Mart 2013 - Galatasaray0-1Genclerbirligi Turk Telekom Arena -4-

Bu arada Hakan arayıp, “şampiyon mu olacaksınız da bizi yendiniz!” diye bağırıyordu. Ben de, “3 puan daha yaklaştık oğlum” dedim. Güldü.

Maçtan sonra Fahriye’yle metroya bindik ve Taksim’de bizi bekleyen Hakan ile Aydoğan’ın yanına gittik. Hakan, 4:40’a kadar sürecek olan muhabbetimiz boyunca oldukça ilginç kurgu hikayeler anlatarak galibiyetimizi konuşturmamaya çalıştı. Ben ara ara damarına bastım, Aydoğan arada ayar verdi. Derken oldukça güzel bir gece yaşadık. Son gittiğimiz yerde bilmem kaçıncı kez Hakan’a kinayeli bir şekilde, “oğlum futbol ya, takma bu kadar, oluyor işte!” sözlerim üzerine, “oğlum Bad Religion müzik yapmaya devam ettiği sürece hiçbir şeyi kafaya takmam!” diye cevap veriyordu. Bu da gecenin sonuna işaretti zaten…

Sonraki gün futbol araştırmacılarından Fethi abiyle Levent’te buluştuk. Bol bol futbol muhabbeti yaptık. Ben Gençlerbirliğini, Anadoluyu ve elimden geldiğince yaptığım araştırmalarımdan bahsettim o da, kıyıda köşede kalmış futbolcularla yaptığı eşsiz röportajlardan ve futbol araştırmalarından.

Gece 23:30 uçağı için Sabiha Gökçen’e giderken son bir kez Kemalettin abiyi aradım ve her şey için teşekkür ettim. Bana, “Mali, inan yenildiğimize hiç üzülmedim. Sonuçta maç bitince dönüp sizin tribünü izledim. Eğleniyordunuz, fotoğraflar çekiyordunuz. Sizin sevindiğiniz için ben de mutlu oldum.” demesine çok sevindim. Futbolun dostluklar yaradan ve pekiştiren özelliğine çok güzel bir örnek vermişti Kemalettin abi…

Tıpkı Ordu’da hiç tanımadığımız bir Ordusporlunun bizim tribünde yiyecek olmadığı için tellere gelip, “bir şey ister misiniz?” diye sorup ardından ayran+simit ısmarlaması gibi. Samsun’da “hoş geldiniz” diye bizi karşılayıp futbol konuşan Samsunsporlu taraftarlar gibi. Konya’da maç sonrası gelip bizle atkı forma değiştiren ve Konyaspor’un durumunu anlatan Konyasporlu taraftarlar gibi….

8 Mart 2013 - Galatasaray0-1Genclerbirligi

8 Mart 2013 Genclerbirligi Futbolcular Galatasarayli Kadinlara Cicek Veriyor

Vleminckx

Genclerliler taraftarlarini Alkisliyor

(Gençlerbirliği Kulübünün çektiği fotoğraflar. 8 Mart Kadınlar günü nedeniyle Gençlerbirlikliler Galatasaraylı kadınlara gül verdiler. Velminckx’in gol anı ve maç sonrası Gençlerbirliklilerin taraftarlarını alkışladığı an…)

Kişisel deplasman karnesi: 18maç, 3g, 8b, 7m, 15ga, 23gy.

Dip Not: Bu maç aynı zamanda benim 3. Galatasaray deplasmanım. Bu maçlardaki galibiyet oranımın %66,67 olması da ayrıca sevinç kaynağım! 🙂

Dip Not 2: Türk Telekom Arena’dan önce gördüğüm 19 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has.

İlgili Maç: 2012-2013 Sezonu Spor Toto Süper Lig 25. Hafta Maçı Galatasaray 0-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “19. Deplasmanım ve Gördüğüm 21. Stad: Hüseyin Avni Aker (736 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “17. Deplasmanım ve Gördüğüm 19. Stad: Kadir Has (312 km)”

Kırmızı Kara Burası Kasımpaşa: 16. Deplasmanım ve Gördüğüm 18. Stad: Recep Tayyip Erdoğan (449 km)

Recep Tayyip Erdoğan Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 449 km.

Bazı deplasmanlar vardır. Haftalar öncesinden planlamaya başlarsınız ama günü geldiğinde ya paranız olmaz, ya maç günü uymaz ya da bir şekilde içinizden gelmez, bir sonraki yıla ertelersiniz.

Ama bazı deplasmanlar vardır, fikstür çekildiğinde kafanıza yazarsınız ve o gün geldiğinde “ne pahasına olursa olsun” atlar gidersiniz!

Bu sezon başında (Eskişehirspor, Gaziantepspor, Trabzonspor ve Galatasaray ile birlikte) “kesin gitmeliyim” dediğim 5 deplasmandan biri de Kasımpaşa idi.

6 Aralik 2012 - Kasimpasa2-2Genclerbirligi

Maçtan birkaç gün önce (çeşitli nedenlerden ötürü) gitme isteğimin azalmasına ve (normalde Anadolu maçlarında 5 lira olan) biletlerin 40 lira olduğunu öğrenmeme rağmen kararımdan geri dönmedim ve cuma akşamı iş çıkışı otobüse atlayıp gece 2 sularında Mecidiyeköy’deki arkadaşımın evine ulaştım.

Maç günü gözlerimi (hiç beklemediğim halde) güneşli bir güne açtım. Ankara’da birkaç gündür yaşanan soğuğun ardından içim kıpır kıpır oldu doğrusu. Hakan ile kahvaltılık bir şeyler atıştırıp önce birkaç arkadaşımı görmeye gittim. Ardından da Akşit abi, Ümit Yaşar ve Hamza ile İstiklal’de buluşarak taksiye atladık ve stada doğru yola koyulduk. Birkaç dakikalık yolculuğun ardından stadı yukarıdan görünce “40 lira vermek yerine buradan mı izlesek?” diye düşünmeden kendimizi alamadık.

Bir süre sonra deplasman tribününü bulamayacağımızı anlayıp taksiden indik ve yolumuza yayan devam etmeye karar verdik. Birkaç kişiye sorduktan sonra kapının, az önce arabayla geldiğimiz tepede olduğunu öğrenip tırmanmaya başladık. Biraz sonra stadı kuş bakışı gören bir açıya geldiğimizde, tribüne teleferikle falan ineceğimizi düşünmeye başlamıştık. Ama sonrasında rakım azalmaya başlayınca “doğru yolda” olduğumuzu anladık.

Turnikelerden geçtikten sonra “kutu gibi” bir stat bizleri karşılıyordu. Sağ ve karşı kale arkasının kenarlarındaki “yapılar”, sahaya neredeyse sıfır tribünler, (izlemeyi zorlaştırsa da) nefis bir bahar güneşi ve maçın öğle saatlerinde oynanması aklıma doğrudan “İngiltere’den futbol”u getiriyordu…

Mehmet Ali Cetinkaya - Kasimpasa 2-2 Genclerbirligi -2-

Adem, Kasımpaşalı taraftarların kulüpleri ile yaşadıkları sorunlar nedeniyle bilet fiyatlarının bu kadar yüksek tutulduğunu anlattı. Zaten tribünlerdeki insanların azlığını görünce ve tezahüratlarını duyunca her şey daha net anlaşılıyordu.

Maçın başlamasını beklerken yan tribünden “hoş geldiniz!” tezahüratı yapıldı. Alkışlarla karşılık verdik. Ardından Kubilay abinin “haydi gençler!” narasına eşlik ederek tezahüratlarımıza start verdik. Kırmızı-Siyahlılar sahaya çıkınca da, onları tribünümüze davet edip alkışladık. Her şey güzel başlamıştı…

Maçın ilk dakikalarında takımımızda garip bir heyecan vardı. Bir türlü sahamızdan top çıkartamıyorduk. Belli ki zor bir gün bizi bekliyordu!

Mehmet Ali Cetinkaya - Kasimpasa 2-2 Genclerbirligi -1-

Ama birkaç dakika sonra takımın kendine olan güveni artmaya başladı ve maç karşılıklı ataklara dönüştü. Kasımpaşalılar bizim önümüzdeki kalede birkaç önemli pozisyon harcarlarken, biz özellikle Jimmy ile bol bol orta yapıyorduk. Ama açımız rakip kaleye uzak olduğundan pozisyonların gerçek etkilerini pek anlayamıyorduk. Gerçi bir pozisyonda Adem, rakip sahadaki ofsaytları net bir şekilde görebildiğini iddia etti ama fazla üzerine düşmek istemedik. Derken ilk yarı golsüz beraberlikle bitti.

Yukarı çıkıp çay ve yiyecek bir şeyler aldık. Chris ve İstanbul’daki Gençlerbirliklilerle laklak ettik. Bu arada ben bir yandan da ilk kez geldiğim stadın “ayrıntılarını” inceliyordum.

İkinci yarıya Alkaralar daha baskılı ve istekli başladılar. 48. dakikada kazanılan serbest vuruşu kullanan Hurşut’un ortası ve Jimmy’nin nefis kafa vuruşu ile tribünde çılgına dönüyorduk. Golün gözümüzün önünde olması ise sevincimizi daha da arttırıyordu. Ardından geriye yaslandık. Bu da Kasımpaşa’nın daha çok topu tutması ve baskı kurması demekti. Ancak 8 dakika dayanabildik. Djalma’nın sol kanadımızdan sıfıra inip yaptığı ortaya Uche’nin kafa vuruşu ile skor dengelenirken bizler sessizliğe bürünüyorduk.

Fakat bu golden 2 dakika sonra Tosic’in yerden ortasının defanstan sekmesi ve Lekiç’in yarım volesi ile bir kere daha öne geçiyor ve havalara fırlıyorduk. Daha golün tribünümüzdeki etkisi geçmemişti ki Zec’in nefis şutu üst direkte patlıyor ve iyice keyifleniyorduk! Birkaç dakika sonra (sanırım) Kubilay abi, “Kırmızı Kara Burası Ankara! mı yapsak?” diye sordu. Ben dahil birkaç kişi, “abi, burası Ankara değil, saçma bir tezahürat olmaz mı?” diye söylendik. Ardından (muhtemelen yeniden) Kubilay abi, “Kırmızı Kara Burası Kasımpaşa! diyelim o zaman? Hem adamlara laf atmamış oluruz?” dedi. Gülüştük!

Kasimpasa Away Match 2012

Bir süre sonra takımımız tekrardan baskı yemeye başladı. Kasımpaşa sağlı sollu ortalarla gol arıyor ama hem Özkan’ın güzel kurtarışları hem de rakibin isabetsiz vuruşları ile dakikalar tükeniyordu. Son 3 hafta 8 puan kaybeden ekibimiz için deplasmanda alınacak 3 puan, ilaç gibi gelecekti ve hepimiz bunun bilincindeydik.

85. dakikada ben iyice ön sıralara gittim ve o açıdan maçı takip etmeye başladım. Paşa’nın baskısı sürüyor ama birkaç pozisyon dışında çok da etkili olamıyorlardı. 3 dakika uzatma tabelasını görünce “hadi son 3 dakika dayanın!” diye geçirdim içimden! Bir atağımız sırasında Jimmy’nin yerde kalması ve ataktan sonra hakemin oyunu durdurmasına Kasımpaşalılar oldukça tepki gösterdiler. Bu pozisyonun hemen ardından da yine Djalma’nın ilk goldeki ile aynı yerden, yere düşerken yaptığı ortaya Yalçın’ın kafa vuruşu, 90+2′de 3 puan umutlarımızı yerle bir ediyordu. Yerimden kalkıp arkaya doğru yürürken de maçın bitiş düdüğü geldi.

Üzüntülü bir şekilde çıkış turnikelerinin önünde, polisin kapıları açmasını beklerken, yan tribündeki Kasımpaşalı taraftarlar “Haydi Gençler!” çektiler. Kısa bir şaşkınlığın ardından kafamızı onlara doğru çevirdik. Tezahüratı 1-2 kere daha tekrarladılar. Alkışladık ve kısa bir iadey-i tezahüratta bulunduk ve alkışlama sırası onlara geçti…

Stattan çıkıp İstiklal’e doğru yürürken, TFF’nin, ev sahibi takımların 90+’da attıkları golleri geçersiz sayan bir kuralı hayata geçirmesinin, taraftarların deplasmana gitmesini daha cazip hale getireceğini ve bunun da orta-uzun vadede futbolumuzun gelişiminde büyük bir rol oynayacağı konusunda hemfikirdik!

İstiklal’de oturacak bir yerler ararken Türkan Şoray’ın (imza günü olduğu için) bir camdan aşağıdaki kalabalığa öpücükler attığını gördük. Yolu kesen kalabalığın arasından zar zor ilerleyerek, önce bir yerlerde karnımızı doyurduk, ardından da sıcak bir şeyler içip bol bol muhabbet ettik ve “90+2” haricinde dört dörtlük olan deplasman anımıza noktayı koyduk.

Dip Not: Recep Tayyip Erdoğan Stadyumu’ndan önce gördüğüm 17 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat,

(Bu maç anısı Gençlerbirliği’nin resmi internet sitesi genclerbirligi.org.tr‘de “Kasımpaşa maçımızı tribünden Mehmet Ali Çetinkaya yazdı” ek notu ile yayınlandı.)

Kişisel deplasman karnesi: 16maç, 2g, 8b, 6m, 14ga, 22gy.

İlgili Maç: 2012-2013 Sezonu Spor Toto Süper Lig 15. Hafta Maçı Kasımpaşa 2-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “17. Deplasmanım ve Gördüğüm 19. Stad: Kadir Has (312 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “15. Deplasmanım ve 3. Kez Eskişehir Atatürk (236 km)”

14. Deplasmanım ve Gördüğüm 17. Stad: İstanbul Atatürk Olimpiyat (467 km)

İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 467 km.

Her şey bir hafta önceki Manisaspor maçından sonra oturduğumuz eskiyeni’de Öyküm’ün “İBB maçına gidiyoruz değil mi?” sorusuyla başladı. Öyküm, hafta sonu konser için İstanbul’da olacaktı ve ardından maça gidecekti. 40 yılın en soğuk kışının ardından bahara ulaşan ölümlüler olarak düşünce doğrudan ilgimi çekti. Hem gezi, hem deplasman yapmak, bunun yanında bir de Ural’ın (aka hugo sanchez) 17 maçlık deplasman skoruna bir adım daha yaklaşma fikri güzeldi. Gerçi bir yandan Uralların köpekleri zuzu’nun rahatsızlığından ötürü maça gelmediklerini bilmek “haksız rekabet” gibi oluyordu ama…

İstanbul Atatürk Olimpiyat stadının uzaklığı ve rüzgârın yarattığı sıkıntıyı birçok yerde okuyan-duyan biri olarak ilk iş, nasıl gideceğimizi planlamaktı. İstanbul’dan birkaç arkadaşımla konuştum fakat arabasız stada nasıl gideceğini bilen yoktu. En son Akşit abi ile görüştüm ve maça arabayla gideceğini söyleyince planım kesinleşti.

İkinci iş olarak, ilk yarının son maçı olan Ankara’daki İBB maçından önce Tanıl abiye ulaşan ve hem görüşüp-tanışan hem de atkılarını hediye eden Boz Baykuşlar’dan Mark’ın kontak bilgilerini aldım. Maçtan önce kendileri ile tanışmak, muhabbet etmek istediğimizi söyledim. Sonradan Mark’ın 24 Eylül’de katıldığım Yenilsen de Yensen de’de yanımda oturan arkadaş olduğunu öğrendim. Mark bu fikri son derece sıcak karşıladı. Ayrıca maça belediyenin kendileri için ayarladığı ve tek akbille stada kadar götürüp, çıkışta Taksim’e bırakan otobüsle gidip gelebileceğimizi söyledi. Biz de Öykümle önce onlarla buluşup, muhabbet edip ardından beraber maça gidip dönüşte de Akşit abiyle dönmeyi kararlaştırdık.

Cuma gecesi yola çıkmadan önce Akşit abi akrabalarından birinin vefatı nedeniyle Ankara’ya geldiğini, bu yüzden de maça gelemeyeceğinin haberini verdi ve İstanbul tayfasından yaklaşık 50 kişinin maça geleceğini söyledi.

Cumartesi günü 15:30 civarlarında Taksim’de Mark ile buluştuk. Akdeniz’e oturduk, muhabbet ettik. Ardından Öyküm ve Boz Baykuşlar’dan Mehmet, Barış ve bir arkadaş daha geldi. Son derece güzel bir havada muhabbet ettik. Barış bol bol ilginç deplasman anılarını anlattı. Mehmet grupları ile ilgili bilgiler verdi. Mark kız arkadaşıyla deplasmanda nasıl tanıştığını ve onun Ankara’da yaşadığı için ayda iki kere Ankara’ya geldiğinden bahsetti. Bizler Gençlerbirliği taraftarlarını, duruşumuzu, tribünümüzü anlattık. Maç anılarımızdan bahsettik. Oynanacak maçla ilgili ortak görüşümüz, Samsun-Sivas maçını düşünerek maç sonunda iki takımın da play-off’a kalması ve play-off’larda havalarda ısınmışken birkaç deplasman daha yapmaktı. Ben Mark’a Alkaralar atkısı hediye ettim o da bana Boz Baykuşlar atkısı hediye etti. Ardından tramvay istasyonunda toplanan diğer grup üyelerinin yanına gittik. Birkaçının bizi görünce yüzlerindeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Ardından bazılarıyla muhabbet ettik. Beklenenden çok katılım vardı. Bu yüzden birçok kişi ayakta stadın yolunu tuttuk. Grup üyelerinin çok nazik olması, bazılarının birer bira yuvarlaması, körüklünün arka tarafındakilerin tezahüratlar yapması ve bizim Mark’la muhabbetlerimiz derken stadın Doğu-Batı tribün ayrımına geldik. Mark bizle gelip tribüne kadar yolu göstermek istedi. Otobüsten indikten sonra Mehmet, dönüşü yine kendileri ile yapabileceğimizi söyledi. Her şey için teşekkür ettik ve Ankara’ya da beklediğimizi söyledik. Bu arada otobüse doğru gelen bir güvenlik görevlisi Boz Baykuş’ların otobüsünden indiğimizi görünce önce şaşırdı sonra da, “Fair-play ya! Hep böyle olsa keşke” dedi. Güldük.

Atatürk Olimpiyat’ın bugüne kadar gördüğüm 15 stada göre çok farklı bir mimarisi var. Bulunduğumuz yerden (doğu-batı tribün ayrımından) tribünler parantez açma-kapatma işareti gibi görünüyordu.

7 Nisan 2012 - IstanbulBB1-0Genclerbirligi

Gişelere geldiğimiz de maç sonrası Ankara’ya gidecek olan Mark’a isterse maç sonu Taksim’e bizlerle gelebileceğini söyledik ve ayrıldık. Biletleri alırken İstanbul tayfası 25 metrelik meşhur pankartı bekliyorlardı. İlk kontrolden geçtikten sonra San Siro / Giuseppe Meazza’daki gibi geniş bir boşluk ve tribünlerin numaralarına göre yönlerini gösteren tabelalar çok hoşuma gitti. Ardından tribünlere yakın bir yerde turnikeler ve tekrar güvenlik araması oldu. Giuseppe Meazza’da arama diye bir şey yoktu ve turnikeler ilk güvenlik aramasının yapıldığı yer gibi tribünlere uzak bir yerdeydi. Böylece kendi biletinizi turnikeye uzatıp giriş yapabiliyor ve ardından yönlendirmelerle doğrudan koltuğunuzu bulabiliyordunuz.

İçeri girdiğimizde dışarıdan parantez işareti gibi gördüğümüz yerlerin stadın ikinci katları olduğunu fark ettik ve ardından turnikelerin birinci katın en üstü olduğunu anlayıp dumura uğradık. Yani maçın oynandığı saha ve ilk kat tamamen yerin altındaydı. Güvenlik gerekçesiyle bize sadece ikinci katı ayırmışlardı.

Ben tribünleri ve stadı incelemeye başladım. Her iki katta da koltuklar yaklaşık 30 derecelik bir açı ile sıralanmıştı. Bu yüzden tribünlerden yukarı çıktıkça görüş açınız aynı kalsa bile saha oldukça ufalıyordu. Oysa Giuseppe Meazza ve Santiago Bernabeu’da ilk katlar 30-45 arası eğimli iken, sonraki her katta koltukların açısı 60-70’e kadar yükseliyordu. Böylece, sahaya olan görüş açınız ve uzaklığınız bu dik tribün-koltuk yapısı nedeniyle çok da fazla değişmiyordu.

Üzerinde “Gençlerbirliği İleri” yazan 25 metrelik pankart geldiğinde maçın başlamasına 5-10 dakika vardı. Hızlıca tribün demirlerine astık. Bu arada önce Ural ardından Ömer abim aradı ve televizyonda bizi gördüklerini söylediler. Ural’a diğer maçlarda gol oldukça aramasını rica ettim. Tamam dedi.

Tribünde 50 kadar kişiydik. Bunların içinde 6-7 kadın ve 4 tane çocuk vardı. 9-10 yaşlarındakilerden biri ile bir süre muhabbet ettik. Gençlerbirliği altyapısında oynuyordu ve Yasin ile Soner’i beğeniyordu.

Bizim tam karşımızdaki tribünde yer alan Boz Baykuşların takım kadroları okunurken ellerini çırptıkları ve “oley” dedikleri sırasında sesin bizim tribüne neredeyse yarım saniye geç geldiğini fark ettik. –Zaten ikinci yarı başında Mark aracılığı ile karşılıklı olarak Kırmızı-Siyah-Turuncu-Lacivert yapalım önerimiz bu durumdan ötürü kabul görmedi.-

Maç başladı. Her iki takım da birbirini tartıyordu. Bu yüzden çok ciddi bir pozisyon olmuyordu. Hakemin birkaç pozisyonda tereddütlü hareketleri de son derece ilginçti. Ufak tefek pozisyonlarla maç devam ederken düşmemeye çalışan Samsun’un gol attığı haberi geldi. Mutlu olduk. Aklımdan maçın berabere bitmesi ve her iki takımın da play-off’a kalması geçti. Ama 10 dakika sonra Sivas’ın gol haberini aldık. Bu arada tribüne gol haberi hemen gelirken Ural yaklaşık 5 dakika sonra arayıp gol haberini veriyordu. Ben Öyküm’e dönüp, “Abi burası sanırım zamandan uzakta/geride. Her şeyi geç yaşıyoruz” dedim gülüştük.

Devre arasında çay-tuvalet molası için tribün arkasına geçerken rüzgârın şiddetini görünce Mark’ın kışın stattaki rüzgâr yüzünden donduklarından bahsettiğini hatırladım.

Boz Baykuşlar Batı tribünün ilk katında olduklarından, ben de açının nasıl olduğunu görmek için güvenlikten izin alıp (ki istemeye istemeye ve aşağıya doğru inmemem şartıyla) birkaç fotoğraf çektim. Bana göre izlemek için açı çok daha güzeldi.

Sonra da ikinci katın en üstüne çıkıp bir de buradan fotoğraf çektim. Ciddi anlamda çok uzaktı. Sahada ısınan futbolcuların kim olduğu bile seçilmiyordu.

İkinci yarı ilk yarıda olduğu gibi ortada başladı. Bizler takımı canlandırmak için Şenol abinin öncülüğünde eğlenerek tezahüratlar yapıyorduk. Şenol abi bir ara yan tarafta bulunan güvenlikçilere “Abi böyle taraftar bir daha göremezsiniz. Hadi biz kırmızı diyelim siz siyah” dedi. Ardından ufak bir “güvenlik siyah desene” tezahüratı yaptık ve ardından kırmızı-siyah çektik. Bazıları eşlik etti alkışladık…

Takımın sürekli geriye yaslanarak oynamasına kızan bir taraftarın “25 metre pankart yaptırdık, üzerine Gençlerbirliği İleri yazdırdık hala geri yaslanıyorlar ya!” diye serzenişi gülüşmelere neden oldu.

Bu arada İstanbul BB beş dakikalık bir baskı kurdu. Sağlı sollu birkaç önemli atağın ardından Rızvan’ın bir ortasında Cem Can’ın zamanlama hatası ile topu ıskalaması ve çaprazdan sert ve düzgün bir şut atan Webo’nun golü ile morallerimizi altüst oldu. Çünkü takım 75 dakikadır skoru değiştirecek hiçbir şey yapmamıştı. Son 15 dakikada ne yapabilirdi ki? Tek dayanağımız Samsun kalmıştı ama 5 dakika sonra Sivas’ın gol haberi gelince resmen yıkıldık. Şenol abinin başlattığı, “Sivas gol attı uyanın artık!” tezahüratını bir süre yaptık ve tekrardan sessizliğe çöktük. Derken arkada oturan 4-5 yaşlarındaki kız çocuğunun “sivas gol attı uyanın arttık” tezahüratı az da olsa neşelenmemizi sağladı. Zaman ilerliyordu ama biz topu dahi ayağımızda tutamıyorduk. Derken maç bitti…

Ölüm sessizliğinde pankartımızı topladık, son bir umut skorlara bir kere daha baktık. Bu arada Boz Baykuş’ların otobüsü gidiyordu ve Turuncu-Lacivert tezahüratı yapıyorlardı. Aklıma 2008’de Bursa’da Kayserispor ile oynadığımız kupa finali geldi. Onlar kupayı kaldırırken bizler stat dışında sessizce otobüsümüze yürüyorduk…

Yol boyu ve Taksim’de bir yandan buraya kadar gelmişken kaçırılan play-off şansının üzüntüsü-siniri bir yandan da sezon başında “kesin düşecek” dediğimiz takımın buraya kadar gelmesinin başarı olup olmadığını konuştuk. Ortak fikrimiz bu sezon tecrübe kazanan takımın ve Fuat Çapa’nın korunarak gelecek sezon çıtayı biraz daha yükseltmenin doğru olduğu yönündeydi.

Öykümle farklı konulara geçmiştik ki, Kutay aradı. Dertlenmişti. Bir de onunla aynı şeyleri konuştuk derken Özge aramıza katıldı. O gelince tamamen konu değişti haliyle ve biraz rahatladık…

Pazar günü kahvaltı için Sarıyer’e gittik. Sarıyer kulübünün deniz kenarındaki çay bahçesine giderken küçüklüğümden beri bildiğim Sarıyer takımının logosundaki “S” harfinin 2 tane balıktan oluştuğunu görüp şaşırdım. Çünkü daha önce hiç fark etmemiştim!

Oturup kahvaltı ettik. Farklı konularda konuşurken, çaprazımızda bulunan muhtemelen Sarıyer’li 3 yaşlı amcanın şaşkın bir ses tonuyla “Gençlerbirliği 1 puan alsa Play-off’a gidiyordu adamlar yenildi ya!” demesi üzerine Özge’ye dönüp “ama ben unutmaya çalışıyorum ya!” dedim ve gülümsedim. Kahvaltı ardından yanlış otobüsle Beşiktaş’a sahilden uzaklaşarak iç taraftan gidiş ve akabinde güzel bir havada yapılan Beşiktaş-Ortaköy-Beşiktaş yürüyüşü ve Ankara’ya dönüş ile deplasmana noktayı koyduk…

Kişisel deplasman karnesi: 14maç, 2g, 7b, 5m, 10ga, 16gy.

Dip Not: İstanbul Atatürk Olimpiyat’tan önce gördüğüm 16 stad sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül.

İlgili Maç: 2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 34. Hafta Maçı: İstanbul Büyükşehir Belediyespor 1-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “15. Deplasmanım ve 3. Kez Eskişehir Atatürk (236 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:13. Deplasmanım ve Gördüğüm 16. Stad: 19 Eylül (562 km)

Yenilsen de Yensen de Notları (3 Mart 2012) – 12. Deplasmanım ve Gördüğüm 15. Stad: Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu (437 km)

Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 437 km.

Yaklaşık 2-3 sezondur Şükrü Saracoğlu’na deplasman yapma fikrim vardı ama bir türlü şartlar uygun düşmemişti. Geçen hafta maç tarihleri açıklanınca bir plan yaptık ve maça gidebileceğimize karar verdik. Otobüs biletlerimizi aldık. İlginç bir rastlantı olarak, perşembe günü Bağış Erten arayıp Yenilsen de Yensen de’ye davet etti. Ben de önce aklımdaki 5 arkadaşımı arayıp, programa katılıp-katılamayacaklarını sordum. Hepsinin de uygun olmadığını öğrenince İstanbul’da olacağım için arayıp katılacağımı söyledim…

Program günü hava rüzgarlı, yağmurlu-karlı, karlı kısacası karma karışık ama genel olarak soğuk bir haldeydi. Mecidiyeköy’den Maslak’a ulaştığımda, Ankara’dan gelirken yanıma aldığım ve ilk 80 sayfasını okuduktan sonra çok sevdiğim Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Bizim İçin Oyna” kitabı hakkında biraz bilgi almak için Tanıl abiyi aradım. Gökaçtı’nın kitabın çıkmasına 1 hafta kala vefat ettiğini duyduğumda çok üzüldüm. Tanıl abi’ye ilk 80 sayfayı okuyunca kitabın çok iyi bir çalışma olduğunu söyledim. O da, Bizim İçin Oyna’nın Türk futbol tarihini anlatan en güzel ve kapsamlı kitap olduğunu söyledi.

Plaza’da kısa bir süre oturup sürekli kuruyan ve ağrıyan boğazımı sıcak içeceklerle ısıtmaya çalışırken Bağış Erten, Banu Yelkovan ve konuklar gelmeye başladı. Laklak edildi, programdaki konular hakkında konuşuldu. Ankaragüçlü arkadaşın saat 13’de başlayan Ankaragücü-Eskişehirspor maçını izlemek istemesi ve oturduğumuz kafeteryadaki televizyonlardan birinde maçın açılmasıyla Ankara’da lapa lapa kar yağdığını gördüm…

Program güzel geçti. Çıkışta akşamki Fenerbahçe-Gençlerbirliği maç biletini almak için Kadıköy’e giden servis aracına bindim. Yolda bileti bulma konusunda sıkıntı yaşandığını öğrenip, program konuklarından Fenerbahçeli Tuğba’ya biletin satıldığı yeri nasıl bulacağımı sordum. O da, yardım edeceğini söyledi…

Böylece yaklaşık 1,5 saatlik deplasman girişini bulma ve maç bileti alma hikayemize başlamış olduk…

12. Deplasmanım ve gördüğüm 15. Stad: Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu

Yaklaşık 2-3 sezondur Şükrü Saracoğlu’na deplasman yapma fikrim vardı ama bir türlü şartlar uygun düşmemişti. Geçen hafta maç tarihleri açıklanınca bir plan yaptık ve maça gidebileceğimize karar verdik. Otobüs biletlerimizi aldık. İlginç bir rastlantı olarak, perşembe günü bağış erten arayıp yenilsen de yensen de’ye davet etti. Ben de önce aklımdaki 5 arkadaşımı arayıp, programa katılmak isteyip-istemediklerini sordum. Hepsinin de uygun olmadığını öğrenince İstanbul’da olacağım için arayıp katılacağımı söyledim…

Cumartesi günü önce programa katıldım. Ardından özge, kuzenim, hakan ve bozkurt ile buluşmak için Kadıköy servisine bindim. Bu arada bir arkadaşım aradı ve biletix’de Gençlerbirliği biletlerinin satılmadığı haberini verdi. Deplasmana gittiğinizde en önemli şey bilet olduğundan bir telefon trafiği başladı. Bozkurt’a durumu bildirdim, o da Fenerbahçeli bir yönetici ile konuştuğunu ve Migros’un yanındaki biletixde satıldığı haberini verdi. Serviste beraber yol aldığımız program konuklarından Fenerbahçeli Tuğba’ya “orası neresi” diye sorduğumda, inince ben sana yardım ederim dedi ve yolculuğumuz başladı…

İndiğimiz yerden önce kale arkasına geldik. Orada birkaç kişiye sorduk. Biletin deplasman tarafında satıldığını söylediler ama biz biletişe bakmak için Migros tarafına ulaştık. Fakat orada sadece Fenerbahçe biletlerinin satıldığını öğrendik. Onlar da deplasman tarafına gitmemizi söylediler. Stadın çevresinde dönmeye başladık. Feneri umun önünden geçerken bir bilet satıcısına sorduk. Bize “bulamazsınız beni takip edin göstereyim” dedi. Bir süre yürükten sonra bir köprüye geldik. Yukarıdan deplasman girişini gösterdi. Vızır vızır arabaların aktığı yere inecek bir yer göremedik ve “peki nereden geçeceğiz” diye sorduk. O da tarif etmeye başladı. Köprüden aşağı doğru kıvrılan yolu takip edip önce dış, sonra iç ve sonra da tekrar dış korkuluklardan atlayıp karşı yola girmemizi ve akabinde devam edip bilet satılan gişeye ulaşmalıydık. Pek inanmak istemesek de sonunda başka yolun olmadığına görüp yola koyulduk.

3 Mart 2012 - Fenerbahce6-1Genclerbirligi

Bir süre sonra deplasman gişesindeydik. Ama bu sefer de ilgili kimse yoktu. Güvenlikçilere sorduğumuzda “biz bilmiyoruz gelir” dediler. Bu arada gişede kredi kartı olmadığını fark edip ceplerimi yokladım ama yanımda 4 kişiye yetecek kadar para yoktu. Tuğba’ya dönüp burada banka nerede var dediğimde “buradan çıkıp banka bulmak biraz zor” dedi. Akşit abiyi aradım ve durumu izah ettim. O da, “sen satıldığını teyit et bende para var” dedi.

En azından para konusunda rahatlamıştık ama bilet satılıp satılmayacağı konusu hala muamma idi. Boynunda “görevli” kartı asılı birilerine seslendik ama bize dönüp baktı, ardından dönüp gitti. Bir süre daha bekledikten sonra sonunda gişe görevlisi geldi ve bilet satılacağını öğrendik. Akşit abiyi beklemeye başladık.

Bir süre sonra Akşit abi aradı ve stada geldiğini ama deplasman tarafını bulamadığını söyledi. Taze tecrübeliler olarak olayı “normal” karşıladık. Ben telefonu Tuğba’ya verdim. Anlatmaya çalıştı. Bir süre sonra tekrar aradı ve sonra tekrar… Yaklaşık 15-20 dakika sonra telefonum çaldı açtım, “malicim seni görüyorum. Köprüdeyim. Şimdi nereden geleceğim oraya” diye sordu. Hafif gülümsedim ve ardından 3 korkuluktan atlayıp yolu geçip buraya geleceğini söylediğimde Akşit abinin tepkisini görmeliydiniz…

Sonunda Akşit abi geldi ve biletlerimizi aldık. Ardından yolu takip ederek karşı yönden deplasman tarafına yürüyerek biraz daha rahat gelebileceğimizi öğrendik. Bizimkilerle bulaşacağımız ve bir şeyler atıştıracağımız Çiya’ya doğru Tuğba ile birlikte yol aldık. Tuğba beni restorandın önünde bıraktığında kendisine çok çok teşekkür ettim. Çünkü çok çok büyük bir incelik göstermişti. Ben tek başıma ne bilet alacağım yeri ne de dönüş yolunu bulabilirdim. Onun için de deplasman tribününü yerini öğrenmek zorlu ama enteresan bir anı oldu kanımca…

2012-03-03 Fenerbahce-Gencler

Uzun süredir görüşemediğim Bozkurt K. Yılmaz ve bizim ekiple buluştuk. Bir şeyler atıştırdık. Muhabbet ettik ve 18:15 gibi yola koyulduk. Bozkurt bizi sağ salim girişe kadar yönlendirdi ve soğuk esen rüzgar eşliğinde tribüne ulaştık. 2 katlı tribünün önce üst ve küçük tarafı açıktı. Açıdan ötürü birkaç kere yer değiştirdik. Tam yerimizi bulduk ki büyük taraf da açıldı ve oraya geçtik. Tribünlerin üstündeki ısıtma panelleri çok hoşuma gitti. Stadyum kutu gibi görünüyordu ama bizim bulunduğumuz tribün hem açı olarak hem de filelerden ötürü ciddi ciddi “dışlanmış bölge” gibiydi. Sanki stadyumda değil de uzaktan bir yerden maç izliyor gibiydik. Garipti…

İlk golün hem erken olmasına hem de vuruşa çok şaşırdık. “olsun atarız dert yok” diye düşünüyordum. Tam toplandık derken fark ikiye çıktı. Sonra birkaç pas yaparken 3 oldu ve bizim açımızdan maç bitti. İkinci yarı “çocukça” yenilen gol ile fark 4’e çıktığında, maçın ardından bekleteceklerini düşünerek kaçıncı dakikada çıkalım diye düşünmeye başladık. Penaltıdan gelen golle biraz rahatlasak da, 5 ve 6. Gol iyice canımızı sıktı ve 70. Dakikada dışarı çıktık.

Metrobüste giderken telefonuma mesaj düştü. Hangi fenerli arkadaş diye düşünürken tanıl abinin yazdığı “sıkma canını” mesajını gördüm. İçim ısındı…

Yol sırasında Hakan’ın viyana’dan bir arkadaşı aradı ve penaltı golünden sonra lig tv’nin onu (ve muhtemelen bizi) gösterdiğini söyledi… yol boyunca ve tüm akşam maçla ilgili geyikler yapıp moral bulmaya çalıştık. Ama açıkçası 2006’da Ankara’da 5-0 yenildiğimiz Manisaspor maçından sonra beni en çok hırpalayan yenilgi oldu…

İşin en garip yanı da, maçtan önce ne, sezon başından beri izlediğim Gençlerbirliği’nin böyle ağır bir yenilgi alacağını, ne de, inişli çıkışlı bir grafik çizen Fenerbahçe’nin böyle bir galibiyet alacağı aklımın ucundan bile geçmezdi…

Pazar günü güzel bir kahvaltı ve ardından dolaşarak gidilen Yeniköy’de yenilen güzel bir balık ve akabinde dönüş yolu…

Kısacası maç dışında her şey güzeldi…

Kişisel deplasman karnesi: 12maç, 2g, 6b, 4m, 10ga, 15gy.

Dip Not: Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu’ndan önce gördüğüm 14 stad sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs.

İlgili Maç:  2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 29. Hafta Maçı: Fenerbahçe 6-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “13. Deplasmanım ve Gördüğüm 16. Stad: 19 Eylül (562 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “11. Deplasmanım ve Gördüğüm 14. Stad: Samsun 19 Mayıs (415 km)

10. Deplasmanım ve 2. (ve son) Kez Ali Sami Yen (443 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -4-

Ali Sami Yen Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 443 km.

Birkaç hafta önce “Ali Sami Yen’deki son lig maçına gidelim” diye düşünmüştük. Günler yaklaştıkça hava durumu netleşmeye başladı. Bahar gibi giden hava sıcaklıkları cumadan itibaren ciddi düşüyor ve kar yağışı geliyordu. Kararımızı verdik ve otobüs biletlerimizi aldık. Cuma günü 18.30’daki otobüse yetişmek için 17.15’de Turan Güneş’ten dolmuşla yola çıktığımda Ankara’da bugüne kadar gördüğüm en sıkışık trafiği gördüm. Azcık yağmur yağmıştı ve böyle olmuştu… 20 dakikada Turan Güneş’ten sadece Atakule’ye gelmiştik ve Hoşdere tamamen dolu idi… Dolmuştan inip karşıya geçip taksiye bindim. Taksici “zor yetişiriz” hareketleri yapsa da Oran-Konya yolu şeklinde büyük bir şans eseri otobüse son dakikada yetiştim. İşin en kötü yanı İstanbul’a 35 liraya giderken Atakule-AŞTİ arasına 35 lira vermiş olmamdı…

İstanbul’a vardığımda kafama dank eden ilk şey yanıma Gençler atkısı almayı unuttuğumdu. Neyse ki İstanbul’da ki arkadaşım Erdim’de (aka Pascal Nouma) vardı da onu kaptım.

Cumartesi günü Erdem ve İstanbul’dan maça geleceklerle Taksim’de buluşmak için yola koyulduğumda, ara sıra yağan karı bir anda buza çevirip önüne alan ve sert bir şekilde savuran rüzgarla yüzleşiyordum.

11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi Mac Bileti

Cumartesi günü Taksim’de bile çok seyrek insan olması zaten havanın normal olmadığını gösteriyordu. Biletix’den biletimi cebime koyup, kısa bir süre önce İstanbul’a taşınan Adem’le buluştum. Biraz muhabbetin ardından aramıza Ankara’dan gelen Erdem (aka Zeynel Soyuer) katıldı. Maç öncesi koreografi ve gösteri olacakmış diye bir haber aldığımızdan 18 gibi statta olmak üzere yola koyulduk. Stada girdiğimizde bir sürpriz karşılıyordu bizi. Geçen sezon tribünde 30 kişi iken bu sefer sadece 6 kişi idik. İstanbul’daki Gençlerlilerden sadece 2 tanesi gelmişti. Hayıflandık bu duruma…

11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -3-

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -1-

Maçtan önce hem takımın oynadığı oyunu hem de sakatların çokluğunu düşününce hiçbir beklentimiz yoktu. Hatta kendi aramızda “keşke 2002-03 sezonundaki takımla buraya gelmiş olsaydık” dedik. Sonra da Konya maçında kaleyi bol bol şutlayan Hurşut’un bu maçta şut çekmesinin tek gol pozisyonumuz olabileceğini konuştuk. Maç başladı karşı kaleye doğru saldıran Gençlerliler’den top kaleciye gitti. Hemen akabinde topu tekrar kazandık ve Hurşut çaprazdan çektiği şutla topu filelere gönderdiğinde çılgına dönüyorduk. Gol o kadar hızlı olmuştu ki hepimiz şaşkındık. Ben hemen dönüp skorboard’a baktım. 43. saniye idi. Sonradan öğrendik ki gol 35. saniyede gelmiş… Hemen “Lucarelli”yi arayıp “40. saniye 1-0” dediğimde “o kadar çabuk mu yedik ya” dedi. Güldüm “hayır biz attık” dedim 🙂

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -8-

Kötü oynamıyorduk ama bundan önceki 3 maçta (Kasımpaşa-Sivas-Konya) önce yenik duruma düşüp ardından beraberliği yakalayınca oynadığımız defansif oyunu düşününce tırsmıyor değildik. Tribünün önlerinde olduğumuzdan yağan kar tipi şeklinde yüzümüze çarpmaya başlayınca yukarıya doğru çıkmaya karar verdik. Tam arkamızı dönüp hızlı hızlı çıkarken “bir şey” oldu (ki bu şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Hissettik sanırım) ve hep birlikte kafamızı çevirdik. Orhan (ki biz o anda Oktay olduğunu sanıyorduk) çaprazdan kaleye doğru gidiyordu. Pas verir diye düşünürken şut çekti ve işte o an hep birlikte tribünlerden aşağı doğru koşuyorduk… Galatasaray’ın golünü çekmek için kale arkasına yerleşmiş gazetecilerden birinin dönüp bizi fotoğraflıyordu… Mehmet abinin “burası uğurlu, burada izleyelim sözlerine” hep birlikte katılıp aynı yere konuşlandık.

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -7-

Devre arası merdivenlerden inip daha korunaklı olan stad girişine yöneldik. Haliyle telefonlar susmuyordu… Ankara’dan birkaç arkadaşın “stattan hatıra getirin” sözlerini düşünüyor ve “ne götürebiliriz ki?” diye geyik yaparken eski açıktaki taraftarların stadı yıkmaya başladığına şahit olduk. Tekmelerde takır tukur koltukları kırıyorlardı. “hatıra” dedik önce…

11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -4-

İkinci yarının başında soğuk artmıştı. Bir yandan donuyor bir yandan maçı takip etmeye çalışıyorduk. Ama bu arada yapılan makaralar ve eğlence görülmeğe değerdi. Tribünde 6 kişi olunca üçerli gruplara ayrıldık ve üçümüz “yan taraf yan taraf” diye tezahürat yaptık. Diğer üçlü ses verince de ben “siyah” Erdem ve Mehmet abi ise “gençler gol gol gol” diye bağırınca Erdem “ulan 6 kişi organize olamıyoruz” deyince bir kahkahaya boğulduk… Mehmet abi’nin önümüzde gol kaçıran Billy’nin pozisyonu ardından “Hurşut, Hurşut” diye bağırmasına “abi iyi de o Billy” diyerek güldükten sonra “Mehmet abi bizle ta**ak geçiyor” diye tezahürat yapmamız da son derece eğlenceli idi. Arada Galatasaray taraftarlarının yönetim istifa tezahüratlarına da katıldık…

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -3-

Bir ara Galatasaray taraftarı Gençlerlilerin paslaşmalarını “oley” çekmesi, kaleci Ufuk ve Ayhan’ın topa değdiklerinde ıslıklamaları da enteresandı. Daha enteresan olan ise 2. yarıda Ayhan’ın neredeyse hiç topu ayağında tutmaması ve bu yüzden ıslıkların çok garip bir hal alması idi…

11 Aralik 2010 - Galatasaray0-2Genclerbirligi

İkinci yarının ortalarında GS tribünleri maçı bırakmış koltukları kırıyorlardı. Bizim daha önce “hatıra” diye düşündüklerimizin dışında bunları sahaya atmak için sökenlerin olduğu da çok geçmeden anlaşıldı. Şeref tribünün karşısındaki tribünden bir koltuk sahaya atıldı. Ama bunla da kalmadı. Belki dünyanın hiçbir yerinde yaşanmayacak bir olay oldu… Ne olursa olsun maç devam ederken tüm tribünlerden sahanın tartan pistine doğru koltuk yağıyordu. Bu duruma ne bir yönetici, ne hakem ne de güvenlik güçleri herhangi bir müdahalede bulunmuyordu…

Gökhan zan’ın bir pozisyonda sinirlenip topu hakeme şutlaması üzerine hakemin sadece sarı kart vermesi de maçın enteresan notlarındandı. Zira, son 2-3 haftadır tüm kamuoyu bir refleks olarak hakem kararını “kısaca” alkışlamak ya da kart işareti yapmaya verilen sarı kartları tartışırken böyle bir olayın da sadece sarı ile cezalandırılması garip geldi doğrusu. Yani “kart” diye ufak bir hareketle sarı kart görmek yerine hakeme topu nişanlamak daha “amaca yönelik” gibi bir izlenim yarattı bizde…

Maçın başında tribüne gelen ve yukarı doğru çıkıp orada maçı takip eden bir turist vardı. Maçın heyecanı ile tanışma şansımız olmadı. İkinci yarıda konuşurum demiştim kendi kendime. İkinci yarının başında da maça dalıp unuttum. 80’lerde dönüp baktığımda da gitmişti. Sonradan çok kızdım kendime zira belli ki İstanbul’a gelen ve oynanan bir maç görünce hemen bilet alıp tribüne gelen bir “futbolsever”di. Muhabbet etmek güzel olabilirdi en azından neden bu koltukların sahaya yağdığını az da olsa anlatabilirdim…

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -9-

Maç artık bitmek üzere idi ve telefonum çalmaya başladı. 6 kişilik dev taraftar topluluğumuzu televizyon göstermişti ve onun için arıyorlardı…

Maç sonunda “armağanımız olsun bu galibiyet size” dedik arayanlara.

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -6-

Maçtan sonra Taksim’e doğru eğlenmeye giderken içimiz kıpır kıpırdı haliyle. Taksim’de sıcak bir şeyler yemek için oturduğumuz yerdeki televizyonda maçın özeti gösteriliyordu. Sürekli Erdemle ve Adem’le birbirimize dönüp “O ha! Gençler 2-0 yenmiş olm!” gibi şaşkınlık tepkileri verip ardından kahkahayı basıyorduk. Nefis bir gündü!

Kişisel deplasman karnesi: 10maç, 2g, 6b, 2m, 7ga, 6gy.

Dip Not: Bu maçtan önce gördüğüm statlar sırayıla şöyle; Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen.

İlgili Maç: 2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 16. Hafta Maçı Galatasaray 0-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “11. Deplasmanım ve Gördüğüm 14. Stad: Samsun 19 Mayıs (415 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “9. Deplasmanım ve 2. Kez Eskişehir Atatürk (236 km)”

İlk Deplasmanım ve Gördüğüm 4. Stad: Beşiktaş İnönü (445 km)

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -1-

Beşiktaş İnönü Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

6-7 arkadaş maçtan bir gece önce Ankara’dan trene binip maç sabahı İstanbul’a ulaşmıştık. Taksim’e gidip hem dönüş biletini hem de maç biletlerimizi almış, ardından bir yerlerde oturup maç saatini beklemeye başlamıştık. Maça birkaç saat kala stadyuma gidip İstanbul’da oturan Beşiktaşlı arkadaşlarla laklak ettikten sonra Gençlerbirliği için ayrılan tribünde yerlerimizi aldık.

13 Ekim 2006 - BJK-Deplasmani-TCDD-Bileti

Neredeyse İstanbul’a her geldiğimde yanından geçtiğim Beşiktaş İnönü’nün (ya da Mithatpaşa’nın) içinde yer almak oldukça enteresan bir duyguydu. Stad daha önce gördüğüm Ankara 19 Mayıs ve Cebeci İnönü’ye göre daha büyük ve daha “profesyonel” görünüyordu.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi

Tribünde 40 kadar kişiydik. Bunlardan bazıları Ankara’dan tanıdığım Gençlerbirliklilerdi ama diğeri muhtemelen İstanbul’da oturan ve daha önce hiç görmediğim Gençlerlilerdi.

Maçtan önce Gençlerbirliği’nin Beşiktaş’a karşı defansif oynayacağını düşünüyordum ama kadroları gördüğümde Kırmızı-Siyahlıların galibiyet amacıyla sahaya çıktığı ortadaydı. Çünkü bir önceki mutlak galibiyet beklediğimiz Denizlispor maçındaki kadro neredeyse aynıydı. Sadece bir önceki maç cezalı duruma düşen Erkan Özbey’in yerine Hakan Aslantaş ve cezalı olan forvet Okan Öztürk yerine Nicoise kadrodaydı.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -2-

Maçın başlamasıyla birlikte Beşiktaşlı seyirciler yüksek volümlü tezahüratlarına başladılar. İlk dakikalarda bayağı etkileyici olan bu tezahüratlar bir süre sonra benim için “fon müziği”ne dönüşmüştü. Çünkü seyirci maçla ilgilenmek yerine marşlar söylemeyi yeğliyordu…

Maçın başında takımımız rakibe sıkı bir pres uygulayarak oyunları bozuyordu. Bu yüzden Beşiktaş sürekli şişirme toplarla çıkmaya çalışıyordu. Bu arada birkaç cılız atak yakalasak da değerlendiremedik ve sonrasında Beşiktaş ağırlığını koyarak oyunu dengeledi. Ardından Siyah-Beyazlıların önemli birkaç pozisyonunu savunmamız ve kaleci Gökhan güzel bir şekilde savuşturdular. İlk yarıda ofansif oynamaya çalışmamız çok hoşuma gitmişti. Hem çizgiye inip ortalar yapıyor hem de orta sahada top çalıp pozisyona girmeye çalışıyorduk.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -3-

Bu yarıda Nicoise beklediğimizden çok vasat bir oyun sergiledi. Hızlı çıkışlarımızda top ona geldiğinde çalıma giriyor ve pozisyonu harcıyordu. İlk yarının son dakikalarında Eren’in sakatlanması nedeniyle yerine Adem Dursun oyuna dahil oldu.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -4-

İkinci yarıda oyuncu değişikliklerine kadar yine oyun dengedeydi ama Beşiktaş sürekli bizim solumuzdan gelerek o bölgeyi koridor haline getirdi. Ama bir türlü etkili olamıyorlardı. Maçın başından beri takımına “yüksek sesli” destek veren Beşiktaş taraftarının da susmaya başlamıştı. 58’de Tigana iki oyuncu birden değiştirdi ve oyuna hareket getirdi. 64’de Gökhan Zan’ın kafa golü bizim morallerimizi bozarken Beşiktaş seyircisini canlandırıyordu.

Golü yedikten sonra Beşiktaş maçın bitmesine 25 dakika olmasına rağmen oyunu sürekli soğutmaya çalışırken ekibimiz de çok kötü bir performans sergileyerek ona adeta yardımcı oluyordu. Bir türlü top çıkartamıyorduk. Maçın sonuna doğru Nicosie yerine oyuna Ferhat Kiraz’ın girmesiyle ligin başından beri sol kanatta bir türlü verimli olmayan Mehmet Çakır (ki hatırlarsınız iki ayağını da kullanabilen Draman’ın solda oynaması planlanıyordu ama solda yapamayınca Mehmet Çakır sola alınmıştı) forvete geçti ve o arada birkaç güzel pozisyon yakaladık. Özellikle maçın son dakikasında Mehmet Çakır’ın bizim önümüzdeki kaleye doğru peş peşe çalımlar atarak yaklaştığı pozisyonda, her çalımından sonra “hadi vur!” diye bağırıyorduk ama o bir çalım daha deniyordu, biz yeniden “hadi vur artık!” diye bağırırken o bir çalım daha deniyordu. Ama beklediğimiz gol vuruşu bir türlü gelmedi ve müsait bir pozisyonu harcadık. Buna rağmen Çakır forvet oynarsa takıma geçen yıl olduğu gibi çok katkıda bulunacağnı gösterdi. Çakır dışında Mehmet Nas ve Ayman çok mücadeleci oynadılar. Draman ve Isaac ise orta şeker bir oyun ortaya koydular. Kaleci Gökhan ve kaptan Erkan bence bu sezonun en iyi maçını çıkarttılar. Risp-Traore ikilisi ise tek kelimeyle muhteşemdiler!

Kısacası galip gelebileceğimiz bir maçtı. Yazık oldu. Ligin 9. haftası da geride kaldı. Önümüzdeki maçlardan iyi puanlar çıkartmalıyız. Ki sanırım bu maçla birlikte bu sezon hedefimiz ligden çok Türkiye Kupası’na doğru kaydı.

Maçta en sıkıntılı şey ise dernekten gelen birkaç kişinin devre arasında durup dururken Beşiktaş taraftarına sarması ve ardından maçın 80. dakikasında yanımıza gelen ve “isteyen şimdi çıksın yoksa maç sonrası en az 30 dakika bekleteceğiz” sözlerine “biz çıkıyoruz” diyerek çekip gitmeleriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 1maç, 1m, 1gy. 

Dip not: Beşiktaş İnönü’den önce gördüğüm 3 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe.

İlgili maç için: 2006-2007 Sezonu Turkcell Süper Lig 9. Hafta Maçı Beşiktaş 1-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “2. Deplasmanım ve Gördüğüm 5. Stad: Sakarya Atatürk (310 km)”