Kategori arşivi: Futbol

33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye (391 km)

Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 391 km.

Gaziantep Kamil Ocak, Mersin Tevfik Sırrı Gür ya da Antalya Atatürk gibi Bursa Atatürk stadyumunda da lokal takımla Gençlerbirliği’nin oynadığı hiçbir maçı izlememiş olmam, deplasman kariyerimin eksik sayfalarını oluşturuyor.

Ama diğer stadyumlardan farklı olarak Bursa Atatürk stadyumunda iki kere maç izleme şansını yakaladım. İlki, 2008’de Kayserispor’la oynadığımız ve penaltı atışlarında iki kere “atsak kazanacağız!” heyecanını yaşamamıza rağmen kaybederek hüzünlü bir şekilde tribünleri boşaltıp dönüş yoluna düştüğümüz Türkiye Kupası final maçı, diğeri ise Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi’ndeki ilk maçı olan ve 4-0 kaybettiği Valencia maçı.

21 Aralık 2015’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapıldığında “Timsah Arena” adını taşıyan fakat, 26 Mayıs 2017’de Erdoğan’ın “stadyumlardan Arena isimlerini kaldıracağız” açıklamasının ardından ivedi bir şekilde Bursa Büyükşehir Belediye adını alan stadyuma, 2 yıldır, Ömer ve Ömür Abimle birlikte gitme planı yapsak da, geçen sezon ramazana denk geldiği için, bu yıl ise Ömer Abimin rahatsızlanmasıyla planlar rafa kalkmıştı. Fakat Ahmet Ay’ın Çarşamba akşamı sürpriz bir şekilde, “Bursa deplasmanına gitmek ister misin Abi?” mesajı, planın yeniden raftan masaya inmesini sağladı.

23 Aralık 2017, Cumartesi

Hızlı bir planlamanın ardından 26 TL’ye biletlerimizi aldık, Cuma akşamı Ahmet’in evinde buluştuk ve gece 2.30’da arabaya atlayıp tekerlekleri “33. deplasmanım” için Bursa’ya doğru döndürmeye başladık.

Ahmetin evinde olduğu gibi arabasında da her şey kırmızı – siyah ya da Gençlerbirliği logoluydu.

Ahmet’in Ultra Temkinli Sürüş Tekniği’yle (UTST) genelde tenha olan yollarda ilerleyip 4.30’da Sivrihisar TŞÖF’de bir çorba arası verdik ve yola devam ettik. Yolculuk sırasında sis kısa süreli ‘merhaba’ dese de asıl olay Bozüyük’ten sonra yüzünü gösteriyordu.

Araba farının aydınlattığı yolda ahtapotun kolları gibi bizi sarmaya çalışan kar yağışı her kilometrede hızını arttırırken, Ahmet de hızımızı 5’er 10’ar kilometre düşürüyordu.

İnegöl’e giden dağ yolları tamamen kara teslim olduğundan, birçok araba kenara çekip dörtlüleri yakmış, muhtemelen sabahı, bekliyorlardı. Biz ise tenha yolda bizden önce geçmiş arabaların izlerini takip ederek yola devam ediyorduk. Bir ara Ahmet, “kar küreme arabası geliyor galiba Abi” dedi. Gecenin yarısı ne işi var burada diye düşünsem de, arkamızdan gelen gerçekten de kar küreme arabasıydı. Onun açtığı yolu takip ederek ilerlemek bize nefes aldırmıştı.

Usul usul yola devam ederken Ahmet ilerideki araba yığınını görüp, “ileride bir şey var!” dedi. Fakat dörtlülerini yakmış tır ve birkaç araba dışında sadece dışarıda 1-2 kişiyi gördüğüm için, “yok be yola ara verenler muhtemelen” dedim. Bir süre sonra önü yamulmuş bir araba görünce kaza olduğunu anladık ama ortada kimse olmadığı için “ciddi bir şey yok herhalde” diyerek yola devam ettik.

Sabahın ilk ışıklarıyla İnegöl’e vardığımızda farklı bir coğrafyaya geldiğimizi anladık. Çünkü burada sadece hafif hafif yağmur yağıyordu. Tuvalet molası verdiğimiz benzinlikteki görevliye “buraya kar mı yağmadı, yoksa yağmur mu eritti?” diye heyecanla sorduğumda. Kasadaki görevli şaşkın bir şekilde, “yükseklere kar yağmıştır ama burada dün akşamdan beri sadece yağmur yağıyor” cevabını verdi.

Arabaya atladığımızda tribünden Muzo arayıp, “iyi misiniz?” diye sordu. Şaşırmıştık, “İnegöl’e geldik, iyiyiz” dedikten sonra Arda’nın whatsappdaki, “maça giden minibüs kaza yapmış, Ahmet de oradaydı sanırım” mesajını gördük. Yolda gördüğümüz kaza onlarınkiydi. (Maça girerken kaza yapan arkadaşlarla muhabbet ettiğimizde, bir arabanın minibüslerine çarptığını ama asıl arkadan gelen bir tırın onlara çarpmamak için yandaki tıra çarpması sonucu kurtulduklarını öğrenecektik.)

Saat 9.30’da timsaha benzeyen Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumundaydık. Sabah yola çıksak, hava şartları nedeniyle maça yetişemeyebilirdik ama Ahmet’in UTST’si sayesinde sağ salim ve zamanında hedefimize ulaşmıştık.

Bilet gişesinden deplasman tribününün yerini öğrendik ve arabayla oraya ulaşmaya çalıştık.

Stadyum hem şehir merkezine yapıldığı, hem de yanından bir çay/dere geçtiği için çevresi tamamen doluydu. Bu yüzden de neredeyse her farklı tribün için farklı bir yoldan gelmeniz gerekiyordu.

Birkaç denemeden sonra deplasman tribününe giden yoldaydık. Fakat düzgün yönlendirme olmadığı için dönüşü es geçmiş ve VIP girişine varmıştık. Oradaki bir görevlinin yardımıyla deplasman tribününe açılan yola vardık.

Ülkedeki her iş gibi, stadyum açılalı 2 yıl olmasına rağmen hala bir sürü eksiği vardı. Elbette konu stadyum olunca en yavaş yapılacak şey deplasman tribünüydü ki burada da durum farklı değildi. Tribüne ulaşmak için inşaatı devam eden, çamurlu yoldan yürümeniz gerekiyordu.

Girişi kolaçan ettikten sonra arabaya atlayıp atıştıracak bir şey bulmak için etrafta dolaşmaya başladık. Sonunda yakınlardaki bir AVM’yi gözümüze kestirip Ahmet köfteciye, ben ise kahvaltı için bir mekana geçtim. Kasadaki adam atkımı görüp, “maç için mi geldiniz?” diye sordu. “Evet” cevabını verince, “bir şey soracağım, Ümit Özat’la alıp veremediğiniz ne?” dedi. “Valla uzun hikaye Abi ama kısaca, bu kadar kötü takım kurmaya, bu kadar çok para harcamaya ve paramız varken, taraftarın bu kadar çok canını yakmaya ne onun ne de Murat Cavcav’ın hakkı var. Biz de bunun için tepki veriyoruz bu kadar basit” dedim.

Yemekten sonra toparlanıp 12 gibi stadyuma ulaştık. Fakat polisler “arabayla girmek yasak!” dediği için arabayı bırakıp yürüyerek deplasman tribünün ulaştık.

Tam da bu sırada, dün akşam kaza yapan arkadaşların minibüsü yanımızda durdu. Polislerden birine, “ama bizim arabayı almadılar” dediğimizde, görevli bir süre düşündükten sonra, “çünkü bu minibüs ondan izin verilmiştir” diye bir cevap üretti. El mecbur biz de, “eyvallah!” dedik.

Arkadaşlara geçmiş olsun dedikten sonra çayın üstündeki köprüde önce pasolig kontrolü, ardından üst araması ve son olarak da pankartların gösterilmesinin ardından tribündeki yerimizi almayı başardık.

İçeri girdikten sonra ilk iş olarak Alkaralar ve Ahmet’in yanında getirdiği pankartı astık.

Ardından da etrafı kolaçan ettikten sonra en uygun yere Alkaralar stikerını yapıştırdık.

Özellikle Antalyaspor’un basık, dar ve önü kapalı deplasman tribünün gördükten sonra Bursa Stadyumunun deplasman tribünü cennet gibiydi. Çünkü hem geniş, hem de biraz yükselince önü açıktı.

Devre Arası Transferleri Hakkında Sorular

Ahmet Ay’la gece 2’de Bursa’ya doğru yola koyulduk. Bozüyük’den sonra bastıran tipi şeklindeki kar yağışı nedeniyle hızımızı 20’lere kadar düşürerek İnegöl’e kadar ultra temkinli bir şekilde ilerledikten sonra önce Bursaspor’un yeni stadyumunu, ardından da deplasman tribününün girişini keşfettik ve maç saatini beklemeye başladık.

Maça girmek için deplasman tribünün önüne geldiğimizde, bizim gibi geceden yola çıkan ve kar nedeniyle büyük bir kazadan şans eseri kurtulan taraftar arkadaşlara “geçmiş olsun” dedikten sonra hep beraber tribündeki yerimizi aldık.

Devrenin son maçında Ümit Özat, Kasımpaşa maçındaki kadroya göre Diallo yerine Khalili ve cezalı olan Jailton yerine Ahmet İlhan’ı sahaya sürmüştü. Maçın ilk dakikalarından devrenin sonuna kadar Bursaspor’un baskısını ve Gençlerbirliği’nin sadece savunma yapma çabalarını seyrettik. Deplasmanda oynadığınızı ve takımın şiddetle puana ihtiyacı olduğunu düşününce defans yapmak mantıklı görünebilir fakat kurduğunuz takım, sezon başından bu yana zor gol atıp, her halükarda gol yiyorsa yapabileceğiniz tek şey, rakibinize önde basıp planlarını bozmak ve bulduğunuz toplarla bir şekilde pozisyona girip gol atmayı denemektir. Fakat Gençlerbirliği geri çekildikçe çekilirken, Bursaspor iştahla saldırdıkça saldırdı ama buna rağmen Hopf’un güzel kurtarışlarıyla devre golsüz sona erdi.

İkinci yarıya Gençlerbirliği oynaması gerektiği gibi başladı; önde bastı, rakibini bozdu ve sezonun muhtemelen en çok paslı golüne imzasını attı! Manu – Skuletic – Scekic – Ahmet İlhan ve Skuletic paslaşmasıyla gelen golün ardından tribünde çılgına döndük.

Alkaralar, golden sonra da kısa bir süre benzer bir oyun sergiledikleri için mutluyduk fakat birkaç dakika içinde tıpkı ilk yarıdaki olduğu gibi, sahasına gömülen, savunma yapmaya kasan ama bir türlü beceremeyen Gençlerbirliği’ni izlemeye başladık. Sonunda tahmin ettiğimiz gibi Bursaspor golü buldu ve bizler de tıpkı sahadaki takım gibi koltuklarımıza gömüldük. Geri kalan dakikalarda Khalili’nin ceza alanı içinden çektiği şutu çizgi üstünde Bursaspor’lu bir oyuncunun çelmesi dışında tamamen Bursaspor’un hâkimiyeti altında geçti ama maç beraberlikle sona erdi.

Bursa’dan alınan bir puanla birlikte, Gençlerbirliği oynadığı 17 maçta topladığı 14 puanla ligin ilk yarısını düşme hattının ortasında tamamladı. Şimdi gözler devre arasında yapılacak olan transferlere çevrildi.

Geçen sezon devre arasında gelen 8 oyuncudan 5’inin sezon sonu gönderilmesi, birinin kızağa çekilmesi ve sadece 2 tanesinin 2017-18 sezonunun ilk yarısında forma şansı bulması, devre başında alınan 11 oyuncuyla birlikte kurulan takımın, tüm futbol kamuoyunun hemfikir olduğu şekilde, Süper Lig’in en kalitesiz kadrosu olması, istifa eden yönetim kurulu üyelerinin ardından gün yüzüne çıkan transfer rakamlarının, yıllardır taraftara anlatılanlardan taban tabana zıt olduğunun anlaşılması ve tüm transferlerin bizzat Ümit Özat imzası taşıması nedeniyle, devre arasında yapılacak transferler taraftarlar arasında oldukça büyük bir merak konusu oluşturuyor.

Çünkü basına düşen ilk transfer söylentilerine göre devre arasında tüm ipler bir kere daha Ümit Özat’a ve muhtemelen onun güvendiği aynı menajerlere verilecek.

Son bilgiler ışığında; hem kulübün kasasındaki paranın, hem de TFF’den gelecek paranın oldukça azaldığı ve parasız bir şekilde alt lige düşme korkusunun iyiden iyiye yüreklere düştüğü şu günlerde, kulübü yönetenlere, “17 maçta 14 puan toplayan, Özat’ın kurduğu takım başarılı mı?” sorusunu sormak gerekiyor. Eğer bu sorunun cevabı “hayır”sa; transfer konusunda başarısız olduğu ispatlanmış olan Özat’a bir kere daha transferin tüm anahtarlarının verilme sebebi nedir? Yok, eğer sorunun cevap “evet”se, o zaman devre arasında transfer yapmaya ne gerek var? (maç yazısı…)

Bu deplasmanın en büyük kazançlarından biri, Ankara’yla hiçbir bağı olmamasına rağmen çocukluğunu geçirdiği Artvin’de, “isminden ötürü, bir semtin, mahallenin, ilçenin ya da şehrin değil de, Türkiye’nin takımı olduğu için Gençlerbirliği” diyerek Gençlerbirlikli olmaya karar veren ve şu anda Bursa’da yaşayan Coşkun’du. Muhabbetimiz sırasında, İlhan Cavcav’ın İstanbul takımlarına kafa tutuşlarını gururla ve zevkle anlatıyordu.

Coşkun ilk yarının sonlarına doğru ortadan kayboldu. Biraz sonra bir tepsi çayla merdivenden bize doğru gelirken gördük onu, Ankara’dan gelenlere çay servisi yaptı. Yetmedi gitti bir kere daha doldurdu tepsiyi, tekrar çay dağıttı. Coşkun’dan misafirperverlik dersi aldık…

Diğer kazanç ise, Tokatlı olan ve öğretmen olduktan sonra Ankara’da görev yapmasına rağmen çocukluğundan beri Gençlerbirliği’ni tutan ve şu anda Bursa’da öğretmenlik yapan Uğur’du. Maçtan sonra kendi aralarında, Bursa’da yaşayan Gençlerliler olarak nasıl toplanabileceklerinin hesaplarını yapıyorlardı.

Maçın bitişinin ardından “adet olduğu üzere” bir süre tribünlerde bekletildik. Biz de bu sırada dönüş planımızı netleştirdik. Ankara’dan gelirken “merkezde İskender yemeliyiz” desek de, dünkü havayı düşününce hemen yola koyulup, İnegöl’de köfte yedikten sonra, İnegöl – Bozüyük arasını ivedi bir şekilde geçmenin doğru olduğuna karar verdik.

Alkaralar Whatsapp grubumuzdaki gurme arkadaşların tavsiyesiyle 17.30’da Köfteci Orhan’daydık. Çalışanların güler yüzlülüğü ve sıcak davranışlarından ötürü çok mutluyduk. Masamıza gelen tüm garsonlar, içten bir şekilde hem maç, hem de takımın durumu hakkında muhabbet ettiler. Tıpkı köfte ve piyaz gibi muhabbet de çok güzeldi. Orta yaşlı olan garson, Haymanalı olduğunu ve Bursa maçlarından sonra buraya yemeğe gelen İlhan Cavcav’a birçok kez servis yaptığını söyledi.

Yemeğin ardından hızlıca arabaya atladık. İnegöl tarafında yol açık ve hafif kar yağışlıydı fakat Bozüyük’e yaklaştıkça şiddetini arttırmaya başladı. Neyse ki çok sorun olmadan ilerliyorduk. Bozüyük’ten Sivrihisar’a kadar neredeyse hiç kar görmesek de Polatlı’dan Ankara merkeze yaklaştıkça lapa lapa kar yağıyordu.

Saat 00:20’de eve ulaştığımda, tıpkı dün akşam İnegöl yolu gibi sokağım da karlara teslim olmuştu.

Kişisel deplasman karnesi: 33maç, 6g, 12b, 15m, 27ga, 49gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 34 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 17. Hafta Maçı Bursaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:34. Deplasmanım ve 2. Kez Kadir Has (312 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya (485 km)

Antalya Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 485 km.

Birkaç hafta önce Fatih Korhan’la, artık aramızda klasikleşen Cavcav vs Muhalefet muhabbetlerinden birini yaparken, “Antalya ve/veya Bursa deplasmanına mı gitsek?” diye sormuş, ben de, “daha zaman var. Yaklaşınca planlayalım” diye cevaplamıştım. Günler günleri kovaladı ve 16. haftanın ilk günlerinde, Antalya’ya gitmeye karar verdik. İşin ilginç yanı ise, normalde günübirlik yaparız diye düşündüğüm planın konuştukça hafta sonun planına dönüşmesiydi. “Gitmişken tadını çıkartmak gerek” diye düşünen biri olarak, bu değişim canıma minnetti elbet!

Perşembe günü 13 TL’ye misafir tribününden biletlerimizi aldık.

8 Aralık 2017, Cuma

İşten çıkıp Korhan’la buluştuk ve yönümüzü Polatlı’ya çevirip deplasmana resmi olarak start verdik. Cuma gecesi olduğundan, bir süre tampon tampona ilerledikten sonra yol açıldı. Uzunca bir süredir yüz yüze görüşemediğimizden tüm yol boyunca tek muhabbet konumuz, “ne olacak bu Gençlerbirliği’nin hali”ydi. İkbal’de verdiğimiz yemek arasının ardından gece 1,5’ta Antalya’da eve vardığımızda muhabbetten olacak zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim bile.

9 Aralık 2017, Cumartesi

Sabah 9.45’te uyandığımda hava kapalıydı. İnterneti açtığımda Mehmet Soylu ve oğlu Ömer’in Ankara’dan, Mustafa Ateş ve baldızı Necla Ablanın da Muğla’dan maç için yola çıktıklarını öğreniyordum.

Hazırlanıp kahvaltı için dışarı çıktığımızda hafif hafif yağmur çiseliyordu. İlk iş olarak Konyaaltı plajına gidip Akdeniz’e selam vermek oldu.

Beyaz-gri-mavi tonlardaki devasa bulutların kapladığı gökyüzü ile denizin birleşimi ilginç bir manzara oluşturuyordu.

Bulduğu aralıklardan kendini gösterme gayretindeki güneşin denize uzanan huzmeleri, benim fotoğraftaki kötü kreasyonumu görmezden gelirsek, oldukça etkileyiciydi.

Harika Simit’te yaptığımız güzel bir kahvaltının ardından arabaya atlayıp, şehri kuşbakışı görmek için, 4 Şubatta açılışı yapılan Tünektepe Teleferiğine doğru yola koyulduk. Teleferiğe ulaştığımızda “Biz Anadolu’yuz” projesi kapsamında Silopi’den Antalya’ya gelmiş olan çocuklarla karşılaşıyorduk.

Bir süre sekizerli gruplar halinde yukarıya çıkışlarını bekledikten sonra biletimizi alıp teleferiğe bindik. Proje kapsamındaki otobüs şoförleriyle aynı kabinde yukarı doğru çıkarken, hemen solumda bulunan şoförün, ama şov ama gerçek, yükseklik korkusu olduğunu öğrenip, verdiği tepkilerden ötürü bol bol kahkaha attık. Henüz durumdan haberim yokken, ilk sallantıda benim elimi tutmasının şaşkınlığı da enteresandı doğrusu!

Teleferik sona doğru yaklaşırken yavaşlamaya başlaması ister istemez insanın, teleferik hattının çok dik olmasından ötürü kabinin tırmanırken zorlandığı hissine kapılmasını sağlıyordu.

Şehre yukarıdan bakmayı seven biri olarak, buraya geldiğimizden ötürü çok mutluydum. Şehrin üzerine sis çökmüş hali oldukça enteresan görünüyordu.

Korhan’la aynı karede yer almak için bir manzara belirleyip, Korhan’ın yerini ayarladıktan sonra süre sayacını kurup hızlıca yerimi aldığımda sesli uyarıyı açmadığımı fark edip, sesli bir şekilde durumu belirttiğimde telefonun ekranına bakan çocukların geriye doğru saydığını gördüm. Çekim bittiğinde de, “çekti” dediler. Çok hoşuma gitmişti, teşekkür ettim.

Diğer tarafta ise, devasa bulutlar ve ışık huzmeleriyle süslenmiş deniz manzarası eşsiz görünüyordu. Denizin üstünde yer alan balık çiftliğini görünce, az önce teleferikte şoförlerden birinin, “daha birkaç hafta önce deniz çiftliklerinin birinden 50 ton levreğin kaçtığını duydunuz mu?” sorusunu ve akabinde, “deniz levreğe doydu be!” dedikten sonra attığı kahkahayı anımsadım.

İnişe geçip arabayı alışveriş merkezine park ettikten sonra zaman geçirmek için içeride dolaşmaya başladık. Bu sırrada Korhan’ın atkısını işaret edip, “içeride vandallık yapmayalım Abi!” diyerek kahkaha attım. Migros’ta dolaşırken yeni çıkan bir rakı şişesini Korhan’a gösterdikten sonra yerine koyarken elimden kayması ve tuzla buz olması üzerine kahkaha atma sırası Korhan’daydı. İnanın isteyerek yapmadım! 🙂

Tam stadyumun karşısında yer alan ve demir parçalarından yapılmış, sinema çalışanlarını resmeden çok güzel heykellerin bulunduğu parkın içinden geçtik. Aklıma Oslo kalesinin bahçesinde yer alan, ölmüş asker heykelleri gelmişti.

Stadyuma ulaşmak için üst geçitten geçerken gördüğüm çıplak kadın heykeli, muhtemelen, Türkiye’de gördüğüm belediye yapımı ilk çıplak insan heykeliydi. Herhangi bir Avrupa kentinde ya da bu konunun zirvesi olan Oslo’daki Vigeland “Heykel” Parkı’nda görünce “normal” olarak algılasak da kendi ülkemizde birçoğu için yıkılmaz bir tabu sayıldığından, hatta aşağılandığından, “insan bedenini” sergileyen heykelleri görmek oldukça ilginç gelmişti. Oysa dünyanın en büyük heykel parkı olan ve çocuk, genç, yaşlı ama tamamı çıplak heykeller üzerinden hayatı resmeden Vigeland’ı bir süre dolaştıktan sonra heykelleri kadın, erkek diye değil “insan” olarak görmeye başladığınızı fark etmek efsanevi bir farkındalıktı.

Dışarıdan ovalimsi olarak görünen stadyum bundan önce gördüğüm stadyumlardan oldukça farklı görünüyordu.

Deplasman girişini bulup polis aramasından geçerken memur, evimin anahtarının bulunduğu anahtarlıkla stadyuma giremeyeceğimi söyledi. Güldüm ama ciddiydi! “Ankara’daki evimin anahtarı memur bey, ne yapayım anahtarlığı?” diye sorduğumda cevabı basitti, “bilmiyorum!” Şaşkınlığı atlatıp olayın ciddi olduğunu fark ettikten sonra birkaç zorlama daha yapsak da polis, kesin bir şekilde içeriye anahtarla bizi almayacağını söyledikten sonra, “bir arkadaş şuradaki ağacın dibine gömmüştü istersen öyle yapın” dedi. Bön bön yüzüne baktım! Korhan’da da araba anahtarı vardı. Bir süre baktıktan sonra, “tamam buna bir şey demiyoruz” dediler ve eklediler, “madem arabanız var, daha maça zaman var, gidip arabaya bıraksanıza anahtarlığınızı.”

El mecbur söylene söylene arabaya doğru giderken gördüğümüz büfeye emanet alıp almadıklarını sorduk. 2 lira karşılığında emanet alabileceklerini söylediler. Bırakıp arama noktasından geçtikten sonra, muhtemelen arabalı giriş çıkışlarda yaşanabilecek sorunları önlemek adına deplasman tribününe gelenlerin park etmesi için yapılmış olan ama “ultra güvenlik sebepleri” (!) nedeniyle atıl durumda olan kapalı otoparkın içinden geçip stadyuma ulaştık.

Aramadan sonra genç polis memuruna “nasıl anahtarlık almazlar?” diye dertleşmeye başlayınca memur, sezon başında Göztepe ile Eskişehirspor arasında oynanan 1. Lig Play-Off maçında yaşananlardan sonra stadyumdaki güvenliğin Beyaz Saray’dan daha üst seviyeye çıkarıldığını söyledi! Yani, artık alıştırıldığımız, kurunun yanında yaşı da yakmanın mubah olduğu bir başka uygulamaya şahitlik ediyorduk!

Deplasman tribünü 3 katlıydı ama bize sadece ilk katı ayırmışlardı. Memur Beye rica edip hepsi birbirinin aynısı olan 3 katı da dolaştık. Daha önce gördüğüm deplasman tribünlerine göre oldukça dar olan tribünün önünde yer alan, gereğinden uzun cam korkuluklar nedeniyle hangi koltukta olursanız olun, görüş açısı tam anlamıyla felaketti. Muhtemelen tecrit altındaki deplasman tribününün sesi, diğer tribünlerce duyulmuyordu bile!

Yapılan yanlış transferler ve kötü yönetim nedeniyle yıllardır kan kaybeden ve “başaltılıktan”, “küme düşmeyen takım”lığa indirgenmiş olan Gençlerbirliği, bu sezona da benzer hataları tekrarlayarak başladığı için lig tarihinin en kötü ikinci sezonunu yaşıyordu. Antalyaspor ise, dünyaca ünlü Eto’o’dan sonra bir başka Dünya yıldızı Nasri’yi de kadrosuna katmasına rağmen, ilk 14 haftaya bakılınca, ligde Alkaralarla aynı kaderi paylaşıyorlardı.

Maç başladığında tribünde yaklaşık 20 kişiydik. Takımları kötü durumda olsa da, kişisel yetenekleri üst seviyede olan Eto’o ve Nasri’nin ilk 11’de olmaması Gençlerbirliği için büyük avantajdı.

Her iki takım da, ligde bulundukları durumdan ötürü, oldukça kritik bir öneme sahip olan maça savunmayı düşünerek başladığı için karşılaşmanın ilk dakikaları genelde orta sahada geçiyordu. Fakat zaman ilerledikçe Antalyaspor’un Gençlerbirliği’nden daha kırılgan durumda olduğunu ve bolca pas hatası yaptığına şahitlik ediyorduk.

İlk yarının ortalarında Manu ile bulduğumuz gol hakem tarafından, “öncesinde faul var” gerekçesiyle iptal edilse de maçı televizyondan izleyen arkadaşlardan faul olmadığını öğreniyorduk. Yine ilk yarıda Skuletic’in düşürülmesi de penaltıydı ama ne yazık ki bunu da hakem es geçmişti. İlk yarı golsüz sona erdi.

58’de Sivasspor maçında inatçılığıyla nefis bir gole imza atan Manu, en gerideki defansa benzer bir şekilde ısrarla baskı yapıp topu kazandı ve yaptığı yerden pasla topu en arkadaki Jailton’la buluşturdu.

Golle birlikte tribünde çılgına dönüyorduk.

Antalyaspor golden sonra tamamen oyundan düştü. İnanılmaz pas hataları yapıyorlar ve tribünlerden protesto sesleri yükseliyordu. Kısacası her şey Kırmızı-Siyahlılar lehine ilerliyordu.

73’te Gençlerbirliği’nde Serdar’la birlikte çok iyi işlere imza atan Aydın Karabulut oyuna girdiğinde, neler yapabileceğini bilerek, “eyvah” dedik. Aslında öyle de oldu zira, 3 pas yapmayan Antalyaspor’da top Aydın’ın ayağına geldiğince yaptığı ekstra işlerle, takımını hareketlendirmeye başlamıştı. Tabi bunda Ümit Özat’ın yaptığı değişikliklerle takımını kendi sahasına hapsetmiş olmasının da büyük bir etkisi vardı.

Maçın sonlarına doğru tek golün sahibi olan ama sadece bu sezonki maliyeti 1,35 Milyon Euro olduğu için çok fazla eleştirdiğimiz Jailton, bir pozisyonun ardından yerde kaldı. Yekta’nın gelip sert bir şekilde ayağa kaldırmak istemesi üzerine hakem devreye girdi ve birkaç dakika boyunca önce tedavi ardından sedye derken Brezilyalı oyuncu dışarıya çıktı. Hemen akabinde içeri girmek için izin istedi ve maça dahil oldu. Fakat topun dışarı çıktığı ilk pozisyonun ardından yeniden kendini yere bırakınca ve bir de getirilen sedye ile değil, seke seke dışarıya çıkınca, kendi oyuncularına sert bir şekilde tepki veren tribünler ve rakip futbolcular gaza geldikçe gaza geldiler! Akabinde Jailton’un çıkışından saniyeler sonrasında, muhtemelen bu amatör zaman geçirmeden ötürü oyundan düşmüş olan, Gençlerbirlikli oyuncuların sebep olduğu “ele çarpma” penaltısıyla skor eşitlendi.

Golden sonra peş peşe iki takım da pozisyon ürettiler ama skoru değiştiremediler.

Hangi Ara Değerlerimizi Bu Kadar Yitirdik?

Maçın bitiş düdüğü ardından sinirle arkamı döndüm ve arkadaşlara dert yanmaya başladım. “Oldukça kötü bir performans sergileyen, pozisyon yaratamayan, mental olarak kötü günler geçirdikleri her hallerinden belli olan Antalyaspor karşısında üstün oynayıp bir de öne geçtikten sonra ne gerek vardı bu kadar korkup, gömülmeye? Jailton’un şov yaparcasına 2 kere kendini yere atıp rakip oyuncuları, taraftarları hatta hakemi azdırmaya, kendi takım oyuncularını mental ve fiziksel olarak oyundan uzaklaştırmaya ne hakkı vardı?” diye…

Bu arada Mehmet Soylu’nun sesini duydum, “Mali gelsene bak burada ne var!” Sinirimden olacak, “ne olabilir ki!” diye kendi kendime söylenerek yürümeye başladım. Yanlarına gittiğimde, Mehmet Abi, “bak bu arkadaşlar Isparta’da okuyorlarmış ve Behzat Ç.’yi izleyip Gençlerli olmaya karar vermişler. Bu da ilk maçlarıymış, kalkıp Isparta’dan gelmişler” dedi. “Nasıl Gençlerli Oldum” hikayelerine bayılan biri olarak maçı unutmuş hikayenin güzelliğine dalmıştım. Tanıştık, muhabbet ettik ardından da bir anı fotoğrafı çekeyim diye Mehmet Abi, Sultan ve Necet’ten poz vermelerini rica ettim. Mehmet Abi, “sen de gel mali” dedi. Telefonu bir başka arkadaşa verip fotoğraftaki yerimi aldım. Günün en güzel hikayesiydi…

Birkaç saat sonra telefonuma mesajlar yağmaya başladı. Ümit Özat, daha önce küfrettiği ve bu yüzden de davalık olduğu Mehmet Abi’ye oğlu Ömer’in önünde küfür ve tehditler yağdırmış. Futbolculardan Zeki Yavru ve görevini bilmediğim ama Özat’ın yanından bir dakika ayrılmayan Mustafa Çevik, korkmuş bir şekilde ses kaydı almaya çalışan Ömer’in telefonunu zorla alıp kayıtları silmiş. Olay hem uçağa giden otobüste, hem de uçakta devam etmiş, Özat susmasını isteyen yolculara bile terslenmiş.

Şaşkın bir şekilde yazılanları okurken aklıma Necdet ve Sultan geldi. Tüm iyi niyetleri, tüm sevgi doluluklarıyla kulübe sempati duyan, ceplerinden verdikleri parayla atlayıp deplasmana gelen, takımı destekleyen Necdet ve Sultan! Birkaç saat önce kendileriyle muhabbet eden, hikayelerini öğrenen ve heyecanla diğerlerine aktaran, fotoğraf çekindikleri Mehmet Soylu’nun kulüp teknik direktörü tarafından saldırıya uğradığını öğrenince, sempati duydukları Gençlerbirliği hakkında ne düşüneceklerdi?

Rakip takım, taraftar ve futbolcularına her koşulda saygı duyan Gençlerbirliği mi gerçekti, yoksa teknik direktörü herkesin önünde, oğlu yanındaki taraftara saldıran, küfürler eden ve tehditler savuran Gençlerbirliği mi gerçekti?

Kulüp ve taraftarların ilmek ilmek örerek oluşturduğu değerleri, yaklaşık bir yılda yok etme başarısı gösteren güzide Gençlerbirliği yönetiminin, susmaya devam ederek suça ortak olduğunu anlaması için daha ne kadar rezilliğe imza atılması, daha ne kadar değerlerimizin aşağılanması gerekiyor bilmiyorum ama, en azından birileri, her koşulda, “unutulmamalıdır ki ben İlhan Cavcav’ın oğluyum” diye övünen Murat Cavcav’a, babası döneminde böyle rezillikler yaşansaydı, İlhan Cavcav ne yapardı, onu söyleseler bari… (maç yazısı…)

Mustafa Ateş ve Necla Ablayla alışveriş merkezine doğru ilerledikten sonra vedalaştık ve bir süre ısınmak için AVM’de bekledikten sonra arabaya atlayıp kaleiçine gittik.

Güzel bir balık lokantasında maçı ve Gençlerbirliği’ni konuştuktan sonra eve dönerken, üstteki köşe yazımda bahsettiğim saldırı olayını öğrenip oldukça sinirlendim.

10 Aralık 2017, Pazar

Sabah 10 gibi kalkıp hazırlandıktan sonra kahvaltı yapıp 12.30’da dönüş yoluna geçtik.

7 kez gökkuşağı görmek yolculuğun en ilginç yanıydı.

Saat 19.30’da eve vararak bir deplasmanın daha sonuna gelmiş olduk…

Kişisel deplasman karnesi: 32maç, 6g, 11b, 15m, 26ga, 48gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 33 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 15. Hafta Maçı Antalyaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:33. Deplasmanım ve Gördüğüm 35. Stad: Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu (391 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)”

Gençlerbirliği: Yükseliş, duraklama ve çöküş

İlhan Cavcav başkanlığının yükseliş döneminde ‘başaltı takımı’ diye anılan Gençlerbirliği neden artık sadece ‘kümede kalmaya’ oynuyor? Gençlerbirliği’nin başarısızlığı sadece sportif mi? Bu durumdan çıkış yolu nasıl olmalı?

Mehmet Ali Çetinkaya

YÜKSELİŞ

İlhan Cavcav’ın yaklaşık 39 yıl süren Gençlerbirliği yönetiminin zirve noktası, parasızlıktan ötürü ayakta durmakta zorlanan Anadolu takımlarına dahiyane bir çözüm bulmasıyla başladı. İnce eleyip sık dokunarak keşfedilen genç ve yetenekli oyuncular, Gençlerbirliği’nin başaltı takımı olmasının yarattığı albeniyle transfer ediliyor, görsel ve yazılı basının önem verdiği tek “eğlence” olan Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında sahneye çıkartılıyor ve sezon sonu bu kulüplerden birine “güzel” rakamlara satılıyordu.

Bu sayede kulüp bir yandan isim yapıyor, bir yandan da genç yeteneklere göz kırparak döngüyü devam ettirerek ayakta kalmayı başarıyordu. Cavcav’ın Gençlerbirliği kariyerinin pik yapmasını sağlayan isim, ilginç bir inatlaşma sonucunda, Fenerbahçe’ye 2,5 milyon Dolara, o günler için oldukça yüksek bir rakama, transfer olan Tarık Daşgün’dü.

Kulübün transferlere çok fazla ve pozitif mesai harcadığı bu dönemin sportif anlamda zirvesi ise, 37 yıl aradan sonra kulübün lig tarihinde ikinci kez üçüncü olduğu, 2 kez üst üste Türkiye Kupası finali oynadığı ve UEFA Kupası’nda son 16’ya kaldığı 2002-2004 yıllarıydı.

DURAKLAMA

Zirve noktasının ardından “şöhreti” üzerinde tutamayan ve bocalamaya başlayan kırmızı-siyahlılar, özellikle yanlış teknik adam tercihleri ve bunun futbolculara kötü yansımalarıyla birlikte gün geçtikçe sıradanlaşmaya başladı. Böylece İlhan Cavcav’ın yükseliş devri sona erip duraklama dönemi başlamış oldu.

2004-2006 yılları arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Levent Bıçakcı’nın, naklen yayın gelirlerini Anadolu takımları lehine daha adaletli bir şekilde dağıtmaya başlayacak adımlar atması ve “puana para” diye adlandırılan Süper Lig’deki maçlarda galibiyet ve beraberliğe, 2010-11’de galibiyete 750 bin TL (500 bin Dolar), beraberliğe 375 bin TL (250 bin Dolar), 2017-18 sezonunda galibiyete 2 Milyon TL (670 bin Dolar) ve beraberliğe 1 Milyon TL (375 bin Dolar), prim verilmeye başlanmasıyla birlikte Türkiye futbol tarihinin olduğu kadar Gençlerbirliği’nin de kaderi değişmeye başladı.

Kulübün kurumsallaşması ve gençleştirilmesi gerektiğini savunan ve bu konuda adımlar atılmasına rağmen, Karşıyaka’ya giderken “taraftarı olan bir kulübe gittiğim için mutluyum” gibi acayip bir cümle kuran eski Genel Menajer Cem Onuk’un, Cavcav tarafından yeniden göreve getirilmesine karşı çıkan Atilla Aytek’in 2006 seçimlerinde başkan adayı olması ve yaşanan “naylon üye” skandalının ardından, Cavcav’ın bir kere daha başkan seçilmesi ve ilk hamlede muhalif sesleri ebediyen sindirmek için üyeliklerinin silinmesiyle birlikte duraklama dönemi kapanarak çöküş dönemine girildi.

ÇÖKÜŞ

2007-2008 sezonunda Gençlerbirliği’nin altyapı takımı ASAŞ/OFTAŞ’ın çok büyük bir başarıya imza atarak mütevazı kadrosuyla en üst lige çıkması, ilginç bir şekilde, kulübün çöküş dönemine adım atmasını sağladı. OFTAŞ/Hacettepe’nin Süper Lig’de yer aldığı 2007-2009 sezonlarında rekor sayıda transfer yapıldı ve Hacettepe’nin düşüşünün ardından da bir sürü oyuncu doğal olarak elde kaldı.

Levent Bıçakcı’nın daha kaliteli bir futbol ligi hayal ederek Anadolu takımlarına kazandırdığı gelirlerin yıllar geçtikçe artmasıyla, Gençlerbirliği için 2007-08 sezonunda 8 milyon TL iken 2016-17 sezonunda 63 milyon TL, doğru orantılı olarak Gençlerbirliği’nin yaptığı transfer sayıları artmaya ancak oyuncu kaliteleri her geçen gün daha da düşmeye başladı.

Bu süre zarfında, hiç dillendirilmese de, her sezon tek amaç “kümede kalmak” olarak belirlendi. 2007-08 sezonundan bu yana lig tablosunda 8’incilikten yukarıya çıkılamaması, sürekli “batık” transferler yapılması ve her sezon, kulübün gelir hanesindeki tüm paranın tüketilmesi yetmiyor gibi, İlhan Cavcav’ın yükseliş döneminde verdiği röportajlarda övünerek defalarca dile getirdiği, “kötü günler için bankada bulunan 25 milyon Dolar” bile suyunu çekmeye başladı.

Aslında bu kötü bir kısır döngüydü; sezon arası ya da sonu eldeki iyi oyuncular vizyonsuzluktan ya da parasal nedenlerden ötürü koşarcasına başka kulüplere gidiyor veya bir sonraki sezon “buharlaşan paralar kolonu”na eklenecek bir başka kalem olarak, satılıyor; kötü oyuncular, gerekirse tazminat ödenerek gönderiliyor, yerlerine, çoğu “soru işareti” olan, bir sürü futbolcu alınıyor; fazla transfer nedeniyle altyapının önü tıkanıyor; lige kötü başlayınca devre arasında “kurtarıcı” takviyeler yapılıyor ve sezon sonunda kümede kalınca yapılanların hepsi aklanarak yeni sezona paragrafın başından yeniden başlanıyordu.

Bu konuda tek istisna, yine çok fazla transfer yapılıp oldukça kötü geçen bir sezonun ardından İlhan Cavcav’ın “çok transfer yapmayalım!” uyarısıyla altyapıdan Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci, Ahmet Oğuz ve Uğur Çiftçi’nin as kadroya alınıp uzun süre forma şansı bulmasıydı. Zaten uzunca bir aradan sonra 2016-17 sezonunda kulübe para kazandıran futbolcu satışının aktörlerinin de bu oyunculardan ikisi olması düşündürücüdür.

Yükseliş döneminde “başaltı takımı” ilan edilen Gençlerbirliği’nin gün geçtikçe “küme düşmeyen takım” konumuna gerilemesi, sezonun son haftasında başka bir maçta atılan golle kümede kalması ya da bu sezon da olduğu gibi, her sezon “lig tarihinin en kötü başlangıcı”na imzasını atmasına rağmen kulüp yönetimi, sezon sonu kümede kalındığı için hep 3 maymunu oynadı.

UZATMALAR

Eleştirmenin, muhalif olmanın, “hainlik” ya da “yok edilmek” anlamına geldiği, adeta yasaklandığı 2006’dan bu yana Gençlerbirliği, her açıdan “değer” kaybetti. Ümit Özat’ın teknik direktörlük koltuğunda oturduğu süre boyunca, “iyi futbolcu olsalar Gençlerbirliği’ne gelmezlerdi” ya da Süper Lig’de elde edilebilecek bir beraberlik primi kadar farkla Osmanlıspor’a giden Serdar Gürler için, “Serdar’ı Gençlerbirliği’nin tutması mümkün değil; o daha iyi yerlere layık” türevinde sözleri, yükseliş devrinde Anadolu takımlarında göz kestirilen tüm yetenekli gençlerin koşarcasına imza attığı kulübün, içinde bulunduğu değer kaybını en iyi şekilde gözler önüne seriyordu. Bu arada Bıçakcı’nın işaretini doğru anlayan birçok Anadolu takımı başaltı olma yolunda Üsküdar’ı geçmişti bile.

Gençlerbirliği’nin 2013 yıl sonunda “kötü günler için bankada” 78 milyon TL’si bulunurken bu rakam 2017 Şubat’ında 50 Milyon TL oldu. Kulübün sadece yayın gelirlerinden, 2015-16 döneminde 46 milyon ve 2016-17 sezonunda 63 milyon TL aldığını görüp, İlhan Cavcav’ın yıllarca övünerek anlattığı ve zamanında kulübün dişiyle tırnağıyla bir köşeye attığı paranın sadece bir sezonluk yayın gelirinden geldiğini fark edince, taraftarın aklına, “hiçbir sportif başarının olmadığı ve yapılan hiçbir transferin heyecanlandırmadığı son 10 sezonda paralar nereye gitti?” sorusunu getiriyor.

İlhan Cavcav’ın vefatından sonra başa gelen Murat Cavcav’ın da benzer bir şekilde yönetim sergilemesi, 2006’da kurumsallaşma yolunda büyük bir darbe yiyen kulüpte sorunun artık kronikleştiğini ve kulübün artık “uzatmaları” oynadığını gözler önüne seriyor.

Ama ya sonra? Batıp gidecek mi? Yoksa toparlanmak üzere düşecek mi?

Bekleyip göreceğiz ama günümüz futbol sisteminde Gençlerbirliği gibi kulüplerin tek kurtuluş yolunun; yönetim kanadının ivedi bir şekilde kurumsallaşma ve şeffaflık adına adımlar atması, ardından da kulüp hedefini, “futbolcu satmak değil sportif başarı elde etmek” olarak revize edip, yükseliş dönemindeki “geleneklere” geri dönerek, balon transferlere harcanan paranın genç ve yetenekli oyuncu bulma/yetiştirme amacıyla altyapıyı canlandırmak ve as kadro ile organik ve sürekli bir bağ kurmak için kullanılması olduğunu görmek bu kadar zor mu?

Kaynak: gazeteduvar.com.tr

Kerem Öncel, 6 Kasım 2017 tarihinde TRTSpor’da yayınlanan Sporekseni programında yazıyla ilgili ufak bir yorum yaptı;

31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)

Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 258 km.

Son 3 sezondur gitme planına eklediğim ama şu, ama bu nedenlerden ötürü rafa kaldırmak zorunda kaldığım; Konyaspor’un yeni stadyumuna deplasman yapma fikri, program açıklandığı an bir kere daha “ertelenebilir” konumuna erişti. Çünkü maç hem Pazartesi günü, hem de saat 21.45’teydi. Bir de buna Ömer Abimin arabasını servise verilmesi de eklenince görünüm iyice negatife döndü. Neyse ki, Alkaralar’daki yazışmaların ardından Ahmet Ay yardıma yetişti ve hızlıca bir plan yaparak deplasman için günleri saymaya başladık.

Konya’ya sadece bir kere o da Konya Atatürk stadyumuna 2008’de deplasman yapmıştım. 2-0 yenik duruma düşüp son dakikada attığımız golle beraberliği kurtarmış olmaktan ötürü uzunca bir süre bağırarak, haykırarak, zıplayıp hoplayarak gole sevinmiş mutlu mesut bir şekilde dönüşe geçmiştik.

Konyaspor ile Beşiktaş arasında oynanan Süper Kupa maçında yaşanan olaylar nedeniyle Konyaspor’un aldığı 5 maç seyircisiz oynama cezasının ilki bizim maçta uygulanacağı için Konyaspor’un deplasman tribünü biletlerini çok yüksek tutabileceğini düşünsek de haftanın son iş günü maç bilet fiyatının 13 TL olduğunu öğrenip derin bir nefes ve Kuzey Üst A – Sıra 18 – Koltuk 8 ve 9 numaralı biletlerimizi aldık.

Aynı gün Cengiz Abi arayarak deplasmana gitmek istediğini söyledi ve Ahmet’le konuşup yeni bir düzenlemeye gittik. Böylece ben, Ömer Abim ve Ümit Yaşar, Cengiz Abinin arabayla Konya’ya gidecektik.

Pazar günü akşam, maça gidecek diğer ekipten Ahmet Ay ve Mustafa Abi, Konya maç bileti satılmıyor diye mesaj attılar. Hemen kontrol ettiğimde bizim biletlerin yanında da “İptal” yazıyordu. Anlamlandıramamıştım. Yoksa bizim tribünü de mi kapattılar diye düşünsem de o saatte yapacak bir şey yoktu.  “Yarın arayıp sorarım” diye düşünüp uykuya daldım. Gece 12:30 civarlarında gelen mesaj sesiyle uyandım. Hiç tanımadığım bir ismin bana bilet gönderdiği yazıyordu. Bir sonraki gün baktığımda eski biletlerimin iptal edilip yeni bir koltuk numarası ile bilet verildiğini gördüm.

21 Ağustos 2017, Pazartesi

Saat 16.20’de Cengiz Abi önce beni, ardından Ümit Yaşar’ı ve son olarak da Ömer Abimi topladı ve Konya’ya doğru ilerlemeye başladık. Ümit’in bizi yanlış anlayıp Konya yönünde değil de Ankara yönünde bekliyor olması ise yolculuğun ilk enteresan detayıydı. Ümit’in ters yönde olduğunu öğrenince, “Abi Ümit’i dönüşte alırız beklesin” desem de Cengiz Abi kıyamadı geri dönüp Ümit’i aldık 🙂

Tahminlere göre hem Ankara, hem de Konya’da 4-8 arası hava kapalı ve yağmurlu görünse de ortalıkta sadece güneşin olması sevindiriciydi.

Yolculuğun bir anında 55 plakalı “ufak” bir arabanın yanımızdan geçmesi ve arkada “sensin külüstür :)” yazması bir süre geyik muhabbetimiz oldu. “Samsun bölge müdürümüz” Abreg’i arayıp biraz takılmak istesek de telefonumuzu açmadı.

Saat 19’da Cengiz Abinin “en iyi etliekmek yapan yer” dediği Havzan’daydık. Gerçekten de hem ince, hem de kıtır olan etliekmek ve bıçakarası gayet lezizdi.

Laklak ederken U-21 takımının geldiğini gördük. Hepsinin yüzünden düşen bin parça olduğu için yenildiklerini tahmin ediyorduk. Bir ara yanlarına gidip sonucu sorduğumda, “yenildik!” cevabını aldım.

Yemekten sonra tatlı olarak, çocukken annemlerin bayramlarda yaptığı ev yapımı cevizli baklavalara benzeyen, sac arası yedik. O da gayet lezzetliydi. Yemek faslımızın tek sıkıntısı ise Cengiz ve Ömer Abimin gelirken öve öve bitiremediği bamya çorbasının, yaz nedeniyle yapılmıyor olmasıydı. “Bir dahaki sefere artık” dedik.

Mekandan çıktıktan sonra ufak bir gezinti yaptıktan sonra arabayı otoparka bırakıp Kültür Park’ta dolaştık ve laklak etmeye devam ettik.

Ortada, ne yaptığını anlayamadığımız, renk vermeyen bir başkan, çıt sesi dahi çıkartmayan yöneticiler, sürekli agresif açıklamalar yapan ve kararlar alan, pimi çekilmiş bomba gibi ortada duran bir teknik adam ve bir sürü yeni oyuncuyla yeniden kurulmaya çalışılan bir takım olunca, yaptığımız tüm futbol muhabbetleri, “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna bağlanıyordu.

Kısa gezimizin ardından dış cephesi yeşil – beyaz ışıklarla bezenmiş bir futbol topu şeklinde dizayn edilmiş “Yeni Konya” stadyumunun önündeydik. Ev sahibi takımın seyirci cezası olduğu için ortalıkta sadece polisler vardı.

Deplasman kariyerimin en geç saatte oynanan ve aynı zamanda ilk seyircisiz maçı olan karşılaşmayı seyretmek için biletlerimizi okutup turnikelerden geçtikten sonra polisler, ultra güvenlik önemlerini sergileyip, ayakkabılarımızı çıkartmamızı istediler! Soyun demedikleri için mutlu olmalıydık elbet! Bakalım bu uygulamayı ne zaman yürürlüğe koyacaklar!

Aramadan sonra, yanımızda getirdiğimiz çekirdeklere el koyup, “kabuklu yiyecek almıyoruz” dediklerinde, gülümsesek de gerçekten de böyle bir uygulama olduğunu öğrenip dumura uğradık. Çıkışta yerlerinde yeller esecek olan çekirdekleri güvenlik görevlilerine teslim ettik.

“Kopyala yapıştır” şeklinde yapılan diğer stadyumlar gibi Yeni Konya’da da deplasman tribününün önü cam korkuluklar ve üstü filelerle çevrilmiş bir şekilde, kale arkası ile şeref tribünü arasında, ikinci katta yer alıyordu. Görüş açımız fena sayılmazdı.

Tehlikenin Farkında Mıyız?

Sezonun ilk maçı olan Karabükspor karşılaşmasındaki kötü oyunun ve beraberliğin ardından Ümit Özat, teknik taktiği bir kenara bırakıp tüm suçu Ahmet Oğuz, Uğur Çiftçi ve Vedat Muriqi’ye atmıştı. Konyaspor maçının 21 kişilik kadrosuna da bu üç oyuncuyu almayarak futbolcularına karşı başlattığı “savaşı” devam ettirdiğini gösterdi.

Ahmet ve Uğur’un altyapıdan geldiğini, bu kulübün kadrodaki en eski oyuncuları olduğunu ve her ikisinin de kaptanlık yaptığını düşününce, ilk haftadan yapılan bu “kelle almanın” takımın uyumunu ve dinamiklerini bozabileceği için oldukça riskli bir hamle olduğunu düşünüyorum. Çünkü saha içinde kaptanlık yapan ve olası bir durumda takımı ateşlemesi gereken oyuncuların uyarılmadan basın önünde hedef gösterilerek dışlanması, saha içinde de sorunları beraberinde getirecektir. Artçıların ne şiddetle olacağını bekleyip hep beraber göreceğiz.

Karabükspor maçına göre daha sakin bir oyun oynamaya çalışan Kırmızı-Siyahlılar, Milinkovic’in top dağıtmaya çalışması dışında tüm topları şişirerek defans arkasındaki Rantie ya da Ahmet İlhan’la buluşturmaya çalışıyordu. Fakat bu taktik tıpkı sezonun ilk maçında olduğu gibi bir kere daha pozisyon üretememeyle sonuçlandı. Çünkü eldeki oyuncular, rakip defansı bozacak hızda ve/veya güçte, örneğin bir Youla, değillerdi.

Buna karşılık Konyaspor tıpkı bir antrenman maçına çıkmışçasına sakin ve bol pasla pozisyon üretmeye çalışıyordu. Ellerindeki futbolcu kalitesi ve takım uyumu, paslaşmalarında vücut buluyordu.

Hollanda’daki hazırlık evresinde daha çok defans ve rakibe önde basarak bozma çalışması yapmasına rağmen defansın panik hali ve rakip paslaşırken pres yapmak bir yana çoğu zaman ara paslara bile hamle yapamamaları maçın Gençlerbirliği için güzel gitmeyeceğinin göstergesiydi. Ki, 6’da Fofana’nın pasını dışarı nişanlayan Musa, 24’te topu filelere gönderdi. 43’te ise Serdar Özkan’ın tutması gereken Skubic’in hiçbir hamle yapmayan oyuncunun üzerinden yaptığı kafa vuruşu ile fark ikiye yükseldi.

Özat ikinci yarıya, Serdar Özkan – Skuletic, Milinkovic – Manu ve Zeki Yavru – Murat Duruer değişiklikleri yaparak başladı. İlk dakikalarda oyunu geride alan Konyaspor’a karşı etkili görünen Alkaralar, tek pozisyonlarını da köşe vuruşu ile yakaladılar ama onda da kaleci Serkan güzel bir hamleyle golü engelledi. Farkı azaltalım diye pozisyon sonrası ufak bir gaza gelsek de 53’te derslik bir pasla Musa farklı 3’e çıkarttı ve maç da o anda sona erdi! Çünkü teknik direktörün yapabileceği hamleler 8 dakika önce bitmişti!

Maçtan sonra Özat tıpkı geçen hafta olduğu gibi teknik-taktik hiçbir şeyden bahsetmeden, kadro dışı bıraktığı futbolculara, transferleri eleştirenlere ve kendisi ve başkanı istifaya davet taraftarlara söylendi durdu.

Elbette ki daha ikinci haftadayız fakat görünen yol kılavuz istemez. Takım, ne defans yapabiliyor, ne rakibi bozabiliyor, ne top tutabiliyor, ne top taşıyabiliyor, ne de pozisyon yaratabiliyor. Kısacası bir uyumsuzluk, sahada oynanan oyunda bir sıkışmışlık/sonuçsuzluk ve genel olarak bir boş vermişlik hali mevcut. Tehlikeyi fark edip gerekli önlemler bir an önce alınmaya başlanmazsa, bu kötü sürecin uzaması ve Özat’ın her an yeni bir fevri hamle yapabilecek potansiyele sahip olması takımın “İlhan Cavcav Sezonu”nun daha ilk haftalarında dibi boylamasına sebebiyet verebilir. Aman dikkat! Bu hatanın telafisi çok ama çok zor!

Tribünleri boşalttıktan sonra arabaya atladık ve yaklaşık 2.30’da eve ulaştık. Dönüş yolunda deplasmanla ilgili ortak kanaatimiz, “etliekmek olmasaydı deplasmanın çekilmez olduğuydu!”

Kişisel deplasman karnesi: 31maç, 6g, 10b, 15m, 25ga, 47gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 32 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 2. Hafta Maçı Atiker Konyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi‘nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)