Nis 9 2012

14. Deplasmanım ve Gördüğüm 16. Stad…

Her şey bir hafta önceki Manisaspor maçından sonra oturduğumuz eskiyeni’de Öyküm’ün “İBB maçına gidiyoruz değil mi?” sorusuyla başladı. Öyküm, hafta sonu konser için İstanbul’da olacaktı ve ardından maça gidecekti. 40 yılın en soğuk kışının ardından bahara ulaşan ölümlüler olarak düşünce doğrudan ilgimi çekti. Hem gezi, hem deplasman yapmak, bunun yanında bir de Ural’ın (aka hugo sanchez) 17 maçlık deplasman skoruna bir adım daha yaklaşma fikri güzeldi. Gerçi bir yandan Uralların köpekleri zuzu’nun rahatsızlığından ötürü maça gelmediklerini bilmek “haksız rekabet” gibi oluyordu ama…

İstanbul Atatürk Olimpiyat stadının uzaklığı ve rüzgârın yarattığı sıkıntıyı birçok yerde okuyan-duyan biri olarak ilk iş, nasıl gideceğimizi planlamaktı. İstanbul’dan birkaç arkadaşımla konuştum fakat arabasız stada nasıl gideceğini bilen yoktu. En son Akşit abi ile görüştüm ve maça arabayla gideceğini söyleyince planım kesinleşti.

İkinci iş olarak, ilk yarının son maçı olan Ankara’daki İBB maçından önce Tanıl abiye ulaşan ve hem görüşüp-tanışan hem de atkılarını hediye eden Boz Baykuşlar’dan Mark’ın kontak bilgilerini aldım. Maçtan önce kendileri ile tanışmak, muhabbet etmek istediğimizi söyledim. Sonradan Mark’ın 24 Eylül’de katıldığım Yenilsen de Yensen de’de yanımda oturan arkadaş olduğunu öğrendim. Mark bu fikri son derece sıcak karşıladı. Ayrıca maça belediyenin kendileri için ayarladığı ve tek akbille stada kadar götürüp, çıkışta Taksim’e bırakan otobüsle gidip gelebileceğimizi söyledi. Biz de Öykümle önce onlarla buluşup, muhabbet edip ardından beraber maça gidip dönüşte de Akşit abiyle dönmeyi kararlaştırdık.

Cuma gecesi yola çıkmadan önce Akşit abi akrabalarından birinin vefatı nedeniyle Ankara’ya geldiğini, bu yüzden de maça gelemeyeceğinin haberini verdi ve İstanbul tayfasından yaklaşık 50 kişinin maça geleceğini söyledi.

Cumartesi günü 15:30 civarlarında Taksim’de Mark ile buluştuk. Akdeniz’e oturduk, muhabbet ettik. Ardından Öyküm ve Boz Baykuşlar’dan Mehmet, Barış ve bir arkadaş daha geldi. Son derece güzel bir havada muhabbet ettik. Barış bol bol ilginç deplasman anılarını anlattı. Mehmet grupları ile ilgili bilgiler verdi. Mark kız arkadaşıyla deplasmanda nasıl tanıştığını ve onun Ankara’da yaşadığı için ayda iki kere Ankara’ya geldiğinden bahsetti. Bizler Gençlerbirliği taraftarlarını, duruşumuzu, tribünümüzü anlattık. Maç anılarımızdan bahsettik. Oynanacak maçla ilgili ortak görüşümüz, Samsun-Sivas maçını düşünerek maç sonunda iki takımın da play-off’a kalması ve play-off’larda havalarda ısınmışken birkaç deplasman daha yapmaktı. Ben Mark’a Alkaralar atkısı hediye ettim o da bana Boz Baykuşlar atkısı hediye etti. Ardından tramvay istasyonunda toplanan diğer grup üyelerinin yanına gittik. Birkaçının bizi görünce yüzlerindeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Ardından bazılarıyla muhabbet ettik. Beklenenden çok katılım vardı. Bu yüzden birçok kişi ayakta stadın yolunu tuttuk. Grup üyelerinin çok nazik olması, bazılarının birer bira yuvarlaması, körüklünün arka tarafındakilerin tezahüratlar yapması ve bizim Mark’la muhabbetlerimiz derken stadın Doğu-Batı tribün ayrımına geldik. Mark bizle gelip tribüne kadar yolu göstermek istedi. Otobüsten indikten sonra Mehmet, dönüşü yine kendileri ile yapabileceğimizi söyledi. Her şey için teşekkür ettik ve Ankara’ya da beklediğimizi söyledik. Bu arada otobüse doğru gelen bir güvenlik görevlisi Boz Baykuş’ların otobüsünden indiğimizi görünce önce şaşırdı sonra da, “Fair-play ya! Hep böyle olsa keşke” dedi. Güldük.

Atatürk Olimpiyat’ın bugüne kadar gördüğüm 15 stada göre çok farklı bir mimarisi var. Bulunduğumuz yerden (doğu-batı tribün ayrımından) tribünler parantez açma-kapatma işareti gibi görünüyordu.

Gişelere geldiğimiz de maç sonrası Ankara’ya gidecek olan Mark’a isterse maç sonu Taksim’e bizlerle gelebileceğini söyledik ve ayrıldık. Biletleri alırken İstanbul tayfası 25 metrelik meşhur pankartı bekliyorlardı. İlk kontrolden geçtikten sonra San Siro / Giuseppe Meazza’daki gibi geniş bir boşluk ve tribünlerin numaralarına göre yönlerini gösteren tabelalar çok hoşuma gitti. Ardından tribünlere yakın bir yerde turnikeler ve tekrar güvenlik araması oldu. Giuseppe Meazza’da arama diye bir şey yoktu ve turnikeler ilk güvenlik aramasının yapıldığı yer gibi tribünlere uzak bir yerdeydi. Böylece kendi biletinizi turnikeye uzatıp giriş yapabiliyor ve ardından yönlendirmelerle doğrudan koltuğunuzu bulabiliyordunuz.

İçeri girdiğimizde dışarıdan parantez işareti gibi gördüğümüz yerlerin stadın ikinci katları olduğunu fark ettik ve ardından turnikelerin birinci katın en üstü olduğunu anlayıp dumura uğradık. Yani maçın oynandığı saha ve ilk kat tamamen yerin altındaydı. Güvenlik gerekçesiyle bize sadece ikinci katı ayırmışlardı.

Ben tribünleri ve stadı incelemeye başladım. Her iki katta da koltuklar yaklaşık 30 derecelik bir açı ile sıralanmıştı. Bu yüzden tribünlerden yukarı çıktıkça görüş açınız aynı kalsa bile saha oldukça ufalıyordu. Oysa Giuseppe Meazza ve Santiago Bernabeu’da ilk katlar 30-45 arası eğimli iken, sonraki her katta koltukların açısı 60-70’e kadar yükseliyordu. Böylece, sahaya olan görüş açınız ve uzaklığınız bu dik tribün-koltuk yapısı nedeniyle çok da fazla değişmiyordu.

Üzerinde “Gençlerbirliği İleri” yazan 25 metrelik pankart geldiğinde maçın başlamasına 5-10 dakika vardı. Hızlıca tribün demirlerine astık. Bu arada önce Ural ardından Ömer abim aradı ve televizyonda bizi gördüklerini söylediler. Ural’a diğer maçlarda gol oldukça aramasını rica ettim. Tamam dedi.

Tribünde 50 kadar kişiydik. Bunların içinde 6-7 kadın ve 4 tane çocuk vardı. 9-10 yaşlarındakilerden biri ile bir süre muhabbet ettik. Gençlerbirliği altyapısında oynuyordu ve Yasin ile Soner’i beğeniyordu.

Bizim tam karşımızdaki tribünde yer alan Boz Baykuşların takım kadroları okunurken ellerini çırptıkları ve “oley” dedikleri sırasında sesin bizim tribüne neredeyse yarım saniye geç geldiğini fark ettik. –Zaten ikinci yarı başında Mark aracılığı ile karşılıklı olarak Kırmızı-Siyah-Turuncu-Lacivert yapalım önerimiz bu durumdan ötürü kabul görmedi.-

Maç başladı. Her iki takım da birbirini tartıyordu. Bu yüzden çok ciddi bir pozisyon olmuyordu. Hakemin birkaç pozisyonda tereddütlü hareketleri de son derece ilginçti. Ufak tefek pozisyonlarla maç devam ederken düşmemeye çalışan Samsun’un gol attığı haberi geldi. Mutlu olduk. Aklımdan maçın berabere bitmesi ve her iki takımın da play-off’a kalması geçti. Ama 10 dakika sonra Sivas’ın gol haberini aldık. Bu arada tribüne gol haberi hemen gelirken Ural yaklaşık 5 dakika sonra arayıp gol haberini veriyordu. Ben Öyküm’e dönüp, “Abi burası sanırım zamandan uzakta/geride. Her şeyi geç yaşıyoruz” dedim gülüştük.

Devre arasında çay-tuvalet molası için tribün arkasına geçerken rüzgârın şiddetini görünce Mark’ın kışın stattaki rüzgâr yüzünden donduklarından bahsettiğini hatırladım.

Boz Baykuşlar Batı tribünün ilk katında olduklarından, ben de açının nasıl olduğunu görmek için güvenlikten izin alıp (ki istemeye istemeye ve aşağıya doğru inmemem şartıyla) birkaç fotoğraf çektim. Bana göre izlemek için açı çok daha güzeldi.

Sonra da ikinci katın en üstüne çıkıp bir de buradan fotoğraf çektim. Ciddi anlamda çok uzaktı. Sahada ısınan futbolcuların kim olduğu bile seçilmiyordu.

İkinci yarı ilk yarıda olduğu gibi ortada başladı. Bizler takımı canlandırmak için Şenol abinin öncülüğünde eğlenerek tezahüratlar yapıyorduk. Şenol abi bir ara yan tarafta bulunan güvenlikçilere “Abi böyle taraftar bir daha göremezsiniz. Hadi biz kırmızı diyelim siz siyah” dedi. Ardından ufak bir “güvenlik siyah desene” tezahüratı yaptık ve ardından kırmızı-siyah çektik. Bazıları eşlik etti alkışladık…

Takımın sürekli geriye yaslanarak oynamasına kızan bir taraftarın “25 metre pankart yaptırdık, üzerine Gençlerbirliği İleri yazdırdık hala geri yaslanıyorlar ya!” diye serzenişi gülüşmelere neden oldu.

Bu arada İstanbul BB beş dakikalık bir baskı kurdu. Sağlı sollu birkaç önemli atağın ardından Rızvan’ın bir ortasında Cem Can’ın zamanlama hatası ile topu ıskalaması ve çaprazdan sert ve düzgün bir şut atan Webo’nun golü ile morallerimizi altüst oldu. Çünkü takım 75 dakikadır skoru değiştirecek hiçbir şey yapmamıştı. Son 15 dakikada ne yapabilirdi ki? Tek dayanağımız Samsun kalmıştı ama 5 dakika sonra Sivas’ın gol haberi gelince resmen yıkıldık. Şenol abinin başlattığı, “Sivas gol attı uyanın artık!” tezahüratını bir süre yaptık ve tekrardan sessizliğe çöktük. Derken arkada oturan 4-5 yaşlarındaki kız çocuğunun “sivas gol attı uyanın arttık” tezahüratı az da olsa neşelenmemizi sağladı. Zaman ilerliyordu ama biz topu dahi ayağımızda tutamıyorduk. Derken maç bitti…

Ölüm sessizliğinde pankartımızı topladık, son bir umut skorlara bir kere daha baktık. Bu arada Boz Baykuş’ların otobüsü gidiyordu ve Turuncu-Lacivert tezahüratı yapıyorlardı. Aklıma 2008’de Bursa’da Kayserispor ile oynadığımız kupa finali geldi. Onlar kupayı kaldırırken bizler stat dışında sessizce otobüsümüze yürüyorduk…

Yol boyu ve Taksim’de bir yandan buraya kadar gelmişken kaçırılan play-off şansının üzüntüsü-siniri bir yandan da sezon başında “kesin düşecek” dediğimiz takımın buraya kadar gelmesinin başarı olup olmadığını konuştuk. Ortak fikrimiz bu sezon tecrübe kazanan takımın ve Fuat Çapa’nın korunarak gelecek sezon çıtayı biraz daha yükseltmenin doğru olduğu yönündeydi.

Öykümle farklı konulara geçmiştik ki, Kutay aradı. Dertlenmişti. Bir de onunla aynı şeyleri konuştuk derken Özge aramıza katıldı. O gelince tamamen konu değişti haliyle ve biraz rahatladık…

Pazar günü kahvaltı için Sarıyer’e gittik. Sarıyer kulübünün deniz kenarındaki çay bahçesine giderken küçüklüğümden beri bildiğim Sarıyer takımının logosundaki “S” harfinin 2 tane balıktan oluştuğunu görüp şaşırdım. Çünkü daha önce hiç fark etmemiştim!

Oturup kahvaltı ettik. Farklı konularda konuşurken, çaprazımızda bulunan muhtemelen Sarıyer’li 3 yaşlı amcanın şaşkın bir ses tonuyla “Gençlerbirliği 1 puan alsa Play-off’a gidiyordu adamlar yenildi ya!” demesi üzerine Özge’ye dönüp “ama ben unutmaya çalışıyorum ya!” dedim ve gülümsedim. Kahvaltı ardından yanlış otobüsle Beşiktaş’a sahilden uzaklaşarak iç taraftan gidiş ve akabinde güzel bir havada yapılan Beşiktaş-Ortaköy-Beşiktaş yürüyüşü ve Ankara’ya dönüş ile deplasmana noktayı koyduk…

Dip Not: İstanbul Atatürk Olimpiyat’tan Önce Gördüğüm 15 Stad Sırasıyla Şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent Asaş, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza , Santigao Bernabeu “Maç Yoktu. Stat Turu İle Gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu, 19 Eylül.

İlgili maç, anı ve daha önceki deplasmanlar için: 2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 34. Hafta Maçı: İstanbul Büyükşehir Belediyespor 1-0 Gençlerbirliği

Share

Mar 27 2012

13. Deplasmanım ve Gördüğüm 15. Stad…

Her Şey bundan 5 önce başladı… Alkaralar Samsun temsilcisi Abreg Ç. ile Samsun-Hopa arasında yaptığımız doğu Karadeniz turu sırasında, 2011-12 sezonunda Süper Lig’de yer alan 3 Karadeniz takımının (Samsunspor, Trabzonspor ve Orduspor) maçlarına deplasman yapmaya karar vermiştik. Bu kararda Ordu’yu çok güzel bulmam ve stadının deniz kenarında yer almasının da büyük etkisi vardı…

Ankara’ya döndükten bir hafta sonra sezonun ilk maçı olan Samsunspor deplasmanına gitmiş ve 2011-12 sezonu “tribün cv’me” güzel bir başlangıç yapmıştım. Şike soruşturması yüzünden ligin geç başlaması ve 3 günde bir maç yapma rezaleti nedeniyle ikinci hedef olan Trabzonspor deplasmanına gidemedim. Çünkü maç hafta içi 18′de oynandı. O maçı 2-1 kazanmamız ise ilginç bir burukluk verdi doğrusu. Orada olmak gerekirdi!

3. hedef olan Orduspor maçından 3-4 ay önce herkese “Ordu’ya gidiyoruz di mi? Bakın ne güzel bahar olacak. Ordu çok güzel yer.” gibi sözlerle kafalarını çelmeye çalışıyordum…

Gel zaman git zaman maçın tarihi 25 Mart Pazar 15.30 olarak açıklandı. Ural (aka Hugo Sanchez) – Zeynep çiftine gitme planından bir kere daha bahsettim. Erdem (aka Zeynel Soyuer) de plana dâhil oldu ve cumartesi sabahı 6:00′da yola çıktık. Son 40 yılın en soğuk kışından sonra böyle bir bahar havasında yollara düşmek içimizi kıpır kıpır ediyordu doğrusu.

Yolda bol bol laklak ederek, gülerek, eğlenerek, mola vererek rahat bir şekilde Samsun’a vardık. Abreg Ç. bizi karşıladı. Önce sahile inip bir şeyler atıştırdık. Ardından Amisos tepesinedeki restaurantta oturup bir şeyler içtik. Eve gidip biraz dinlendik ve Samsun pidesi yemek için tekrar dışarı çıktık. Ardından eve geçip bir yandan laklak etmeye bir yandan da sızmaya başladık…

Pazar sabahı 9 gibi kalkıp kahvaltı ettik ve Ordu’ya doğru yola koyulduk. Abreg’in “yüksekteki” evinden şehre indiğimizde bizi karşılayan ve pek alışık olmadığımız sise şaşırdık. Bolaman’daki Haznedaroğlu Konağı’nın yanındaki kumsala kadar tüm yol boyunca sis-güneş arasındaki geçişlere şahit olduk. Bir ısındık, bir üşüdük, bir görüş mesafemiz arttı, bir azaldı derken Bolaman’a vardık. Arabadan indiğimizde nefis bir kumsal bizi bekliyordu. Kumsala kurulan masalarda insanlar çay içip bir şeyler yiyorlardı. Lokantanın girişinde bulunan menüde kocaman bir yazı ilgimi çekti: “turşu ve mısır ekmeği ikramımızdır.” Samsun’a vardığımızdan beri Abreg’e turşu kavurması soran Zeynep ve Erdem’e müjdeyi verdim. Ama sorun hiçbirimizde yemek yiyecek durum olmamasıydı. Amacımız sadece kumsalda birkaç çay içmekti. Çay alsak yanında ikram olarak turşu kavurması verirler miydi? Garsona biraz utanarak sorduk o da “elbette” dedi gönlümüzü kazandı. Lahana turşusu kavurması güzeldi ama muhtemelen yağda kısa bir süre çevrilmiş mısır ekmeği inanılmaz güzeldi!

Samsun’a geldiğimizden beri sansasyonel bir şey yapıp deplasmanda olduğumuzu belirtme geyiği yapıp duruyorduk. Abreg, kumsaldaki ufak adacığa Gençlerbirliği bayrağı dikmeyi önerdi. “Neden olmasın” diye eğlenirken bir anda kumsalı sis bastı. Ardından da soğuk rüzgar esmeye başladı. İnsanlar hızlıca kumsaldan ayrıldılar. Biz ise az önceki bahar havasının nasıl bu kadar hızlı değişebildiğini anlamaya çalışıyorduk. Aramızda sadece Abreg sakindi. Eee, 6-7 yıldır Samsun’da yaşamanın verdiği bir tecrübenin ağırlını taşıyordu…

Bolaman’dan çıkıp eski yoldan Ordu’ya devam ettik. Önce burunda bulunan Yason (Jason) kilisesine gittik. Çok sert esen rüzgar ve sisten dolayı titresek de 1800′lerin sonunda yapılan ufak kilise bize İskoçya’daymışız hissi veriyordu. Birkaç foto ve geyiğin ardından Abreg’in bir sürprizi vardı.

Bizi Vonalı Celal’in dağ yolundaki turşu cennetine götürdü. Vonalı Celal bizi “ne yani? Şimdi siz bizi yenmeye mi geldiniz?” diyerek karşıladı. Biraz futbol biraz Ordu hakkında muhabbet ettik. Bu arada Zeynep ve Erdem’in dibi düşmüştü. Ural ile biz cool takılıp bir yandan muhabbet edip bir yandan resim çekerken, onlar turşuları yağmalıyorlardı: Erik turşusu mu? Mantar turşusu olur mu ya? Hadi canım fasulye! Kesin alacağız. Şu da var ama pahalıymış ya…

19 Eylül’ün yanındaki otoparka arabayı park ettik ve hem bilet alacağımız yeri, hem de deplasman tribününü sormak için polislere yanaştık. Ama “bilgimiz yok” cevabını alınca gişede sıraya girip sordum. “Burada satılıyor” cevabını alınca şaşırdım ama aklıma Eskişehir’de de hem ev sahibi hem de deplasman biletlerinin aynı gişede satıldığı geldi. Biletlerimizi aldık ve gişenin hemen yanındaki Kuzey Kale Arkası’ndaki misafir tribününe yöneldik. Bir önceki deplasmanım olan Şükrü Saraçoğlu’ndaki misafir tribününü saatlerce arama hikayesinden sonra bu “yakınlık” çok hoşuma gitti doğrusu. Erdem, Ural ve Abreg turnikelere yönelirken biz Zeynep’le hemen girişin dibindeki Atatürk Kapalı Salonu’nu içinde tuvalet aramaya gittik. Tuvaletten çıktıktan sonra Kırklareli ile Orduspor arasında oynanan tekerlekli sandelye basket maçını bir süre izledik ve stattaki yerimizi aldık…

12 bin kişilik 19 Eylül stadı ufak bir şehir stadıydı. Kapalı ve maraton’un üstü kapalı, Kuzey ve Güney kale arkasının üstü ise açıktı. Statta sadece bizim bulunduğumuz deplasman tribününde tel vardı ve adet olduğu üzere üstümüz filelerle çevriliydi. Tribünün üst tellerine Alkaralar ve 2 Gençlerbirliği bayrağını astıktan sonra tribünde bulunan ve Ordu’da okuyan iki öğrenci ve orta yaşlı Ankara’lı bir abi ile tanıştık. Muhabbet ettik. Bu arada Çılgınlar’dan bir taraftar gelip atkı değiştirmek istedi. Abreg bu değişimi yaptı ve aldığımız Ordu atkısını da Alkaralar pankartının üstüne astık…

Tribünde bulunan 5-6 polisten biri bize elindeki kumanyayı işaret ederek, “yer misiniz” diye sordu. Önce şaşırdık. Ardından ben gidip teşekkür ettim ve aldım. Bizimkilerin yanına geldiğimde Zeynep tüm “alış-verişi” fotoğraflamıştı. Ve yandakilere gösterip kahkahalar atıyordu. Bayağı makara döndü tabi…

Takımlar sahaya çıktığında benim gözüm bize yakın tarafta bulunan dünyaca ünlü teknik adam Hector Cuper’deydi. Bir süre onu takip ettikten sonra maç başladı. İlk 15 dakika iki takımda dengeli oynadı. Sonuçta ortada Süper Final Avrupa Ligi Grubu’na kalmak isteyen iki takımın mücadelesi vardı. İlk yarıda bizim takım önümüzdeki kaleye atak yapıyordu. Uzaktaki kaleyi görmek için gözlerimizi kısarken bir süre sonra gözlerim ağrımaya başladı. Bizimkilerde de benzer durumlar vardı. Bazı ataklar ardından “kim vurdu, ne oldu?” soruları da bunun işaretiydi. İlk yarıda sağdan yapılan ortaya Yasin’in vuramayışı ve birkaç cılız atak dışında çok da bir şey yoktu doğrusu…

Statta 2 kale arkasında da skorboard vardı. Bizim bulunduğumuz tarafta renkli ve yeni karşı kale arkasında ise eski stil. Maç öncesinde birkaç kez Orduspor’un Süper Lig’e çıktığı final maçında attıkları gol gösterildi. Bir garip bilgi olarak yeni olan skorboardın saati geri kalıyordu. İlk 45 dakika bittiğinde aradaki fark bir dakikayı geçmişti…

Devre arasında hava iyice soğumuştu ama bizim tarafımızda herhangi bir içecek satılmıyordu. Bu arada Orduspor tribününden bir genç işaret ederek bizden birini çağırdı. Ben “atkı değiştirmek istiyor herhalde” diyerek yöneldim. “Hoş geldiniz, bir şey içmek isterseniz ben alabilirim” dedi. Önce onun çaycı olduğunu düşündüm ama sonra olmadığını anladım. Bizimkilere dönüp sordum ve tekrar arkadaşa dönüp “6 çay isteriz zahmet olmazsa” dedim. O da gülerek, “tamam bulursam alacağım” dedi ve gitti. İçimden “bizle kafa buluyor” diye geçirmedim değil ama 5-10 dakika sonra aynı taraftar elindeki 6 simit ve 6 ayranı tellerin yanındaki polise bize ulaştırması için verdiğinde hem utandım hem de şaşırdım. Parayı vermek için yanına gittiğimde bana, “Çay kalmamış. Simit ve ayran aldım” dedi. Teşekkür edip fiyatını sorduğumda “Ne demek abi, afiyet olsun. Şimdiden iyi yolculuklar” dedi ve yerine doğru yöneldi. Bugüne kadar birçok deplasmanda ev sahibi taraftarlardan “iyi” hareketler görmüştüm ama herhalde beni en çok şaşırtan ve hoşuma gideni bu jestti…

İkinci yarının ilk 15 dakikasında biz yüklendik ama net bir pozisyon yakalayamadık. Ardından yarım saat Orduspor’un baskısı vardı. Hele bir ara 5-6 dakika süren ve defalarca ceza alanı çizgisinin solundan taç kullandıkları pozisyonda birkaç kez “yeter artık!” diye söylendik. Bu arada Hector Cuper’in sürekli aktif olarak pozisyonlara katılması ve oyuncularını yönlendirmesi/uyarması çok ilgimi çekti. Ramazan’ın biri sola uçarak ters elle ve diğeri sağ direk dibinden çıkarttığı şutlar görülmeye değerdi. Ordu baskısı altında maç 0-0 bitti. Deplasmandan en azından bir puanla dönmek iyidir diyerek kendimizi teselli ettik.

Maçın ikinci yarısında elinde davulla dolaşan bir amigonun önce kapalı ardından bizim yanımızdaki kuzey kale arası ve akabinde maratona sırayla gidip davul çalması, tribünleri hareketlendirmesi ve sırayla tezahürat yaptırtması enteresan bir görüntü idi.

Yine ikinci yarı boyunca solumuzdaki Ordu taraftarlarının bulunduğu yerde sürekli davulz-zurna çalınması, ufak çocukların ve üzerinde elbise bulunan (köçek gibi) zurnacının oynaması da ilginçti.

Tribünlerin boşaltılmasını beklerken maratonda 15-20 kişinin tribünü boşaltmadığını görüp izlemeye koyulduk. Bir sürü geyik ürettik haliyle ama sonra (muhtemelen izin verilmeyen) üzerinde türkiye haritası, içinde selam veren bir asker ve üstünde vatan sağ olsun yazan büyük bir pankart açıp birkaç kez kendi kendilerine bağırdıktan sonra dağıldılar. Aynı grup sahil yolunun bir üst paralelindeki sokakta aynı pankartı açmış poz veriyorlardı…

Maçın ardından bizi kumanyasından veren polis memurunun “hadi önemli bir maç olsa neyse de, taa Ankara’dan kalkıp buraya kadar maça gelmek bana mantıklı gelmiyor” sözlerine cevap verdikten sonra önce Samsun ardından Ankara’ya doğru yola koyulduk.

Çakallı’da yan yana dizilmiş bir sürü “Melemen”ciden tabelasında “Menemen” değil de “Melemen” yazan ilk lokantaya girip Çakallı Melemen’i + sütlaç yiyerek deplasman-gezimizin son aktivitesini yaptık ve saat 3 sularında evimize vardık…

Dip not: 19 eylül’den önce gördüğüm 14 stad sırasıyla şunlar: ankara 19 mayıs, cebeci inönü, beşiktaş inönü, sakarya atatürk, yenikent asaş, bursa atatürk, san siro / giuseppe meazza , santigao bernabeu “maç yoktu. stat turu ile gezdim”, konya atatürk, eskişehir atatürk, ali sami yen, samsun 19 mayıs, fenerbahçe şükrü saraçoğlu

2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 32. Hafta Maçı: Orduspor 0-0 Gençlerbirliği

“12. Deplasmanım ve Gördüğüm 14. Stad” Anısı: http://www.macanilari.com/getir.php?fid=201120122906&aid=92853

Share

Mar 8 2012

Sadece Göztepe Elemişti

Avrupa Ligi 3. Tur’unda Beşiktaş’ın rakibi İspanyol Atletico Madrid takımı oldu. Böylece Madrid’liler Avrupa Kupaları’nda 7. kez bir Türk takımına karşı tur mücadelesi verecekler. Bundan önceki 6 eşleşmenin 5’inde tur atlayan İspanyolları kupa dışına itmeyi başaran tek Türk takımı ise Göztepe. Hem de efsanevi bir maçın ardından…

1967-68 sezonunda Sarı-Kırmızılılar, 4. kez yer aldıkları Fuar Şehirleri Kupası’nın ilk turunda Belçika’nın Royal Antwerp takımını deplasmanda 2-1 yenip, İzmir’de 0-0 berabere kalarak tur atlarlar. 2. turda rakip Atletico Madrid’dir.

İspanya liginde Real Madrid’in 3 puan önünde lider durumda bulunan ve 1962 yılında Kupa Galipleri Kupasını kazanan Atletico Madrid çok güçlü bir rakiptir. O güne kadar evinde oynadığı 25 Avrupa Kupası maçında 22 galibiyet alan takım sadece 2 kere yenilmiştir.

Göztepe’ye tarihinin en güzel günlerini yaşatan (ve yaşatacak olan) Adnan Süvari’nin yönetimindeki, Lig lideri İzmirliler, 6 Kasım 1967’de Madrid’e inerler. 3 dil bilen Adnan Süvari, İspanyol gazetecilere hava alanında “Her şeyden evvel iyi bir futbol göstermek istiyoruz” diye demeç verir.

Maçtan bir gün önce ise Süvari, Milliyet’e, “Elbette zor maç olacak ama Atletico’dan çekinmiyoruz. Bu maç Göztepe için ne kadar zor olacaksa, Madrid için de İzmir’deki maç o kadar zor olacak” diye yazarken, İslam Çupi Akşam’daki köşesinde, “İstanbul’un tahtını sallayan ve Avrupa’da galibiyeti unuttuğumuz günlerde ayakta duran tek takım olan Göztepe’ye başarılar dilerim.” der.

8 Kasım 1967’de del Manzanares’de 35 bin kişinin izlediği maçtan Atletico Madrid 2-0 galip ayrılır. Maçtan sonra Süvari, “Türk takımlarının Avrupa sahalarında bir köşede büzülüp kaldığı günlerin artık geride kaldığını Atletico’lulara da gösterdik. Atletico, çapında bir rakipten kendi sahasında iki farklı yenilmenin üzülecek bir tarafı yoktur” diyor ve 3 kere İzmir’deki maçtan ümitli olduğunu dile getirir.

Rövanş maçından bir gün önce Kırmızı-Beyazlıların antrenörü Otto Gloria, “Türkiye lig liderine karşı berabere kalsak ya da tek farklı yenilsek bile üzülmeyeceğim” derken Süvari, “Şartlar bu sefer bizim elimizde. 3 gün önce Beşiktaş’ı 2-0 yenerek moral bulduk. Ülkelerinde lider olan 2 takımdan biri bugün yenilecek, ancak bu Göztepe olmayacak” diye demeç verir.

22 Kasım 1967 günü, Alsancak’ta Göztepelilerin şutlarıyla başlayan rövanş maçının 14. dakikasında Halil’in penaltıdan attığı golle İzmirliler öne geçerler.  Bu dakikada hakeme küfrettiği için Madrid’in kaptanı Collar oyundan atılır. 27. dakikada Ertan’ın nefis ortasında, Gürsel’in kafa şutu ile fark ikiye çıkar. Artık şartlar eşittir! 65. dakikada Yugoslav hakem Josip, Atletico’lu Ufarte’yi yan hakeme 3. kez tükürdüğü için oyundan çıkarır. Göztepeliler eksik rakiplerine karşı bir türlü 3. golü bulamazlar. Maç artık bu sonuçla bitti bitecek derken uzatma anlarında Halil’in uzaktan şutu ile Alsancak stadı yıkılır! Atletico’lular ise hakeme saldırırlar.

Maçtan bir gün sonra Atleticolular ve İspanyol basını Yugoslav hakeme ateş püskürürken, orta hakem “25 yıllık hakemlik hayatımda böyle azgın boğalar gibi saldıran futbolcu görmedim” diyerek kendini savunur.

Göztepe teknik direktörü Adnan Süvari ise, “Göztepe antrenörü olarak önce Avrupa takımlarına karşı duyulan korkuyu ortadan kaldırmak için uğraştım. Bugün Göztepe, Avrupa takımlarından korkmamaktadır.” diyor ve futbolcularına şu notu iletiyordu: “Arkadaşlarım, Atletico Madrid’e karşı çok parlak bir galibiyet aldınız. Hepiniz teker teker çalıştınız, iyi oynadınız. Tebrik ederim. Ancak, galibiyetin sevinci burada bitmelidir. Şimdi Fenerbahçe maçına hazırlanın.”

Adnan Süvari’nin takımı 1968-69 sezonunda Fuar Şehirleri Kupası’nda yarı final ve 1969-70 sezonunda Kupa Galipleri Kupası’nda çeyrek final oynamayı başarır…

İlgili maçlar;

1967-1968 Sezonu Fuar Şehirleri Kupası 2. Tur 1. Maçı: Atletico Madrid 2-0 Göztepe

1967-1968 Sezonu Fuar Şehirleri Kupası 2. Tur 2. Maçı: Göztepe 3-0 Atletico Madrid

Share

Eki 10 2011

İtalya’da bir yabancı…

1959 senesinde apar topar başlayan ve yarım sezon oynanan Milli Lig’in ilk gol kralı, 11 gol ile Metin Oktay olur. 1959-60’da 33 ve 1960-61’de 36 golle Metin iki yıl daha tahtından inmez.  Golleri ile Türkiye’yi sallayan Metin’i, önceleri Real Madrid’in istediği yazılıp çizilir ama Altay, Beşiktaş, Milli takım ve Galatasaray’ı çalıştıran Leanordo Remondini işi resmiyete döker ve Kral’ı İtalya’ya götürmek ister.

300 Bin Liraya Serie A’ya

Arşivlere göre 1924’de “Bombacı” Bekir (Refet)’in Almanya’ya gitmesi ile başlayan, 1927’de Altay’lı “Kara” Vahap (Özaltay)’ın Fransa’ya, 1950’lerin başına Bülent Eken, Şükrü Gülesin ve Bülent Esen’in İtalya’ya, Lefter Küçükandonyadis’in İtalya ve Fransa’ya  gidişi ile devam eden futbolcu ihracatımıza’a, 1961-62 sezonu için 300.000 lira karşılığında Serie A’nın yeni takımı Palermo’ya “evet” diyen Kral eklenir…

İlk Maçında Üç Gol

13 Ağustos 1961’de 25 bin kişinin doldurduğu La Favorita’da ilk kez sahne alan Kral’ın takımı Portekizin güçlü ekiplerinden Sporting Lisbon ile hazırlık maçı yapar. Metin, 22. dakikada Sporting ağlarını havalandırdığında tribünlerden büyük bir sevinç gürültüsü yükselir. 72. dakikada attığı ikinci golle ise tribünler adeta yıkılmaktadır.

Maçın bitmesine 6 dakika kala kaleci ile çarpışan Metin’in yerlerde kıvranması ile büyük bir uğultu kopar. Üzüntü, keder ifade eden bir uğultudur bu… Takım kaptanı ve Remondini  Metin’e koşar… Tedavinin ardından seke seke ayağa kalkan Metin, 3 dakika sonra aldığı pası öyle bir kaleye havale eder ki… Tüm seyirciler hep bir ağızdan “Metin, Metin” diye tempo tutmaya başlamıştır. Bu tablo karşısında maçı takip eden birkaç Türk gazetecisinin gözlerini  buğulanır…

Önce Dizlerim Titredi

“Ülkemden ayrılıp İtalya’ya geldiğimde çok tedirgindim. Sporting maçına çıktığımda Fenerbahçe – Galatasaray maçlarından farklı bir şekilde titredi ayaklarım. Ancak 20 dakika sonra kendimi bulmaya başladım. Eğer başarılı olduysam bunda, seyircilerin ve takım arkadaşlarımın hissesi çok büyüktür… ” diyen Metin, gösterdiği performansla İtalyan futbol camiasına bomba gibi düşer. Gazeteler, “Halk silahın buldu”, “Sporting’i Metin yendi”, “Delici vasıflarıyla dikkate değer bir futbolcu” gibi başlıkları atar…

Şanssız Bir Açılış

Ama sevinç uzun sürmez. Zira, Kral maçda aldığı darbelerden dolayı sakatlanmıştır. Serie A’daki ilk maçta yerini alamayan Metin, o günlerde İtalya’ya geleceği söylenen Can Bartu için Milliyet’e yazdığı mektupta, “Gel kardeşim. Memleket hasreti ne kadar kahredici olsa da ‘turco’lar daima muvaffak olmalı… Bekliyorum…” diyerek seslenmektedir…

İlk hafta deplasmanda Bologna’ya 1-0 yenilen Palermo’nun La Favorita’da ilk kez sahne alacağı maçta kral pembe – siyah forması ile çimler üzerindedir. Güzel bir oyun ve ilk resmi golünü imzasını atar ama takımının Spal Ferrara’ya 3-1 yenilmesini engel olamaz.

Türkiye’den Metin’i izlemek için gelen 300 dolayında Türk’ün de tribünde yerini aldığı 3. hafta maçında Metin’li Palermo evinde, güçlü Milan ile golsüz berabere kalarak Serie A’daki ilk puanlarını alır.

Nefis Bir Röveşata

4. hafta Olimpico’da Roma’ya 5-2 yenilen Palermo’nun ikinci golünü nefis bir röveşata ile atan Metin, bir sonraki hafta Catania deplasmanında sakatlanır. 3 hafta takımından uzak kalan Metin’i, futbol yazarları “gol sultanına ne oldu?” , “Sporting maçından sonra bir türlü kendisini gösteremedi” diyerek eleştirmeye başlarlarken, Remondini, “Metin’e güvenim tam. Sakatlığı geçtikten sonra kendisini gösterecektir” diyerek savunmaktadır… Continue reading

Share

Eyl 29 2011

Türkiye’den bir Stoke geçmişti

Stoke City, 29 Eylül’de ilk kez bir Türk takımı ile resmi bir maç yapacak. Ama İngiliz ekibi, bundan 49 yıl önce Türkiye’ye gelmişti. Hem de efsane sağ açığı ile birlikte… Mehmet Ali Çetinkaya yazdı.

Tarih 8 Mayıs 1962. İstanbul ve tüm Türkiye 20.30’da Mithatpaşa’da oynanacak olan Stoke City – Fenerbahçe maçının sonucunu merak ediyor…

O yıllarda, şöhreti ya da “özel” bir durumu bulunan takımlar, ülke ülke dolaşmakta ve dostluk maçları yapmaktadırlar. İngiltere İkinci Ligi’nde yer alan ve dünyanın en eski ikinci takımı olan “Çömlekçilerin” özelliği ise, bünyelerinde bulunan 47 yaşındaki “sağ açıklar kralı” Stanley Matthews’dur.

İsrail’de yaptıkları maçların ardından 7 Mayıs 1962’de İstanbul’a gelen uçağın merdivenlerinden, üzerinde gri, kumlu bir elbise ve lâcivert bir kravat, başında nefti bir şapka taşıyan uzun boylu, zayıf yüzlü, kır saçlı Matthews, ağır ağır inerken birden, çakan flâşların karşısında bir an durur. Ve sonra mağrur bir eda ile başından şapkasını çıkarıp, kendisini karşılayanları selâmlar.

Matthews, ayağının tozuyla Mithatpaşa’yı gezer ve sahanın hem pürüzlü, hem toprak, hem de sert olmasından yakınır. Sağ açık mevkisinin çim olmasına sevindiğini söyler. Karşısında oynayacak olan sol beki sorar. Rakibi Özcan’ın 20 yaşında olduğunu öğrenince, “Oo, çok genç. İkimiz de çıplak ayakla oynasak daha memnun olurum” der. Türkan Türker’e verdiği röportajda, daha uzun yıllar futbol oynamak istediğini belirtir. O sezon Real Madrid’in yaşlı bir takım olmasından dolayı Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Benfica’ya kaybettiği eleştirilerine “ben futbolda yaş faktörünü kabul etmiyorum. Benfica kolektif futboluyla maçı kazandı” diye cevap verir. Profesyonel futbolculara, çok çalışmayı, çok antrenman yapmayı ve hayatlarını disipline sokmayı tavsiye eder.

İlginçtir, aynı günlerde Türkiye, 38 yaşındaki Lefter’in futbol oynamak için yaşlı olup olmadığını tartışmaktadır. Halit Kıvanç, Matthews’a bu durumu sorar. Matthews, “38 yaşında ha? Benim için bebek sayılır. Herhalde şu anda futbol hayatının en iyi yıllarını yaşıyordur. Daha uzun yıllar futbol oynamasını tavsiye ederim. Benim için en esaslı devre 50 yaşına vardığım devre olacaktır.” der…

Lefter cezalı olduğu için Stoke’a karşı forma giyemez. Fenerbahçe maçı 89. dakikada Şeref’in attığı kafa golü ile 1-0 kazanır. Karşılaşmadan sonra Namık Sevik, “filmlerde gördüğümüz, hayat hikâyesini okuduğumuz. Dünya sağ açıklar kralı, genç futbolculara taş çıkartırcasına gayretli ve arzuluydu” derken, Gündüz Kılıç, “1950’de izlediğim muhteşem oyuncunun güç kaybettiğini izlemek içimi burktu” diye yazar…

Stoke, sonraki maçlarda, Galatasaray’a 2-0 yenilir. Fenerbahçe’yi 1-0 yener, Altay’la İzmir’de 1-1 berabere kalır ve Matthews’un maçtan önce, “sonunda özlediğimiz çim bir sahada mücadele edeceğiz” dediği Ankara 19 Mayıs Stadında Gençlerbirliği’ni 1-0 yener.

Akıllarda Namık Sevik’in, “‘Matthews’i ben de seyrettim’ diyebilmek küçümsenecek hâtıra mıdır?” sözleri kalır.

50 yaşına kadar futbol oynayan ve “İngiltere liglerinde forma giyen en yaşlı futbolcu” ünvanını kazanan Matthews, 55 yaşında teknik direktörlük yaptığı Hibernians kulübünde de maça çıkar.

29 Eylül 2011, tr.eurosport.com

Share

Eyl 12 2011

11. Deplasmanım ve Gördüğüm 13. Stad…

Maçtan 2 gün önce teknik direktörümüz Fuat Çapa, alışık olmadığımız bir şekilde taraftarlarla buluştu ve sezon öncesi takımın son durumunu, amaçlarını, nasıl bir oyun oynatacağını, futbolcuların nasıl kullanacağını son derece samimi bir şekilde bizlerle paylaştı. Mesela Azo ve Zec’in milli takımdan döneceklerinden dolayı yorgun olacaklarını, sol bekte oynatacak oyuncu konusunda çok sıkıntı yaşadığını dile getirdi…

9. deplasman maçım… Ve aynı zamanda gördüğüm 13. stad…

Bir hafta önce Alkaralar Samsun temsilcimiz Abreg Ç. ile yaptığım Doğu Karadeniz turunda karar verdiğim Samsun deplasmanına 4 arkadaşımla birlikte yola çıktık. Lak lak ederek gidilen yolculuk sırasında TŞOF dinlenme tesislerinde durup bir şeyler atıştıralım dedik. Kalkmaya yakın çaprazımızdaki masada oturan adamın acayip derece de Cavcav’a benzediğini bizimkilere söylemek için kafamı çevirirken onun Cavcav olduğunu anladım. Serkanla (aka kona) yanına gidip selam verdik ve biraz sohbet ettik. O takımı desteklememizi isterken biz transfer yapmadığımız için birçok taraftarın ya da sempatizanın küskün olduğunu dile getirdik. O da klasik olarak genç oyuncu yetiştirip satıyoruz deyip rakamlar vererek giderlerini saymaya başladı… İyi yolculuklar dileyip yanlarından ayrıldık…

Abreg Ç. şehre girerken bizi karşıladı. Saat 14:30 civarına geldiği için doğrudan stada yol aldık. Deplasman anısı olarak ilk gördüğümüz atkıcıda durduk. İçinde Kırmızı-siyahın bol olduğu birer atkı aldık. Deplasman gişesinin Eskişehir’deki gibi ev sahibi taraftarlarının yanında olmasına şaşırdık ama bizim için zaten dert yoktu. Biletlerimizi aldık. Samsun’dan Esra da bize katıldı. Samsunlu taraftarların arasında dolaşırken “hoş geldiniz”leri kabul ettik. Bazıları ile muhabbet ettik. Atkı değiştirme önerilerini ise yaz olduğu için yanımızda getirmediğimizden dolayı kabul edemedik ve yine hayıflandık… Bir dahaki deplasmanda yanımıza bolca atkı almaya karar verdik… Sanki lig maçına değil de Avrupa kupası maçına gelen deplasman taraftarları gibi karşılanmaya alışkın olmamıza rağmen bir kere daha Gençlerbirlikli olmakla gurur duyduk…

Stada girerken güvenlik görevlisine “Bileti fazla kesmezseniz sevinirim. Hatıra olarak saklayacağım” dedikten sonra şoka uğradım. Zira, görevli bileti alıp bana üstünde “kutuya atılacak” yazan minik parçayı verdi. İtirazlarım bir türlü sonuç vermedi ve görevli uzattıkça uzattı. Deplasman biletimiz de böylece kutuyu boyladı…

Maraton kısmı Eskişehir Atatürk’deki  gibi diğerlerine göre daha yüksek olan ve önleri kalın cam olmasından dolayı en altta oturanların bile görüş açısının bozulmadığı hoş bir stattı Samsun 19 Mayıs. Üstlerin tamamen kapalı olması da çok güzeldi. Bana göre tek sıkıntı stadın akustiğinin çok kötü oluşu idi. Zira 3 farklı tribünden gelen sesler ya birbirine karışıyor ya da boğuklaşıyordu…

Fuat hocanın dediği gibi sol bekte 19 yaşındaki Efşan ve sağ bekte Mehmet Akgün yer alıyordu. Ortada ise Aykut ve Burak. Orta ve ileride ise milli maçtan yorgun dönen Azo ve Zec’ten mahrumduk. Maçın yanılmıyorsam 11. dakikasında Oktay’ın sıfıra inip yaptığı ortada Mununga imkânsızı yapıp “kalede olmayan” kalecinin üstüne topu nişanlaması ile saç baş yoluyorduk. Fink’in ters uzun pasları ve kantlarda Alvaro Dominguez ile Ekigho Ehiosun’nun hızlı oyunu ile 37′de skor 0-3 oldu. Çünkü Efşan ve Mehmet Akgün çok hata yapıyordu. Ortada Burak ise umut vermiyordu. 40′da yol yorgunu Azofeifa, Efşan’ın yerine girdi. Sola Mehmet Akgün geçti. Sağa Cem Can.

İkinci yarıda Gençlerbirliği Samsun’un geri çekilmesi ile baskılı oynamaya başlamıştı. Ama bir yandan da Azo’nun nefis oyun kuruculuğuna Yasin ve Oktay’ın katkıları ile pozisyonları da bu baskıyı yaratıyordu. Derken Yasin’in düşürülmesi ve Azo’nun nefis frikiği. Bu frikikten önce Evren’in “bu gol olur. Ardından Zec atar bir de kendi kalelerine 3-3 biter” sözlerine önce gülerken bir anda “hadi canım” demeye başladık. Derken Mununga-Ermin Zec değişimi. Ve son olarak Soner-Harbuzi değişimi geldi. Azo’nun nefis şutunun direğin yanından gidişi. Yasin’in düşürülüşü derken maçın son anları geldi. İşte o anda Azo’nun köşe vuruşu ve Burak’ın nefis kafa şutu ile skor 3-2′ye geldi. Biz deli gibi bağırırken Samsun tribünlerinden çıt çıkmıyordu. Serkan’ın “Bu sessizliği seviyorum. Bu sessizliği seviyorum. Sustular. Sustular” diye bağırmalarına kahkahalar atıyorduk. 2 yıl önce Konya’da 0-2′den yapılan 2-2′yi düşünmeye başlamıştık. Derken 90+ bilmem kaçta Yasin’i unutan kaleci Ahmet Şahin’in topu yere bırakması ve Yasin’in tribünlerin kaleciyi uyarmaya çalışan çığlıkları arasında arkadan gelip topu alması ama güçsüz vuruşu ve defans oyuncusunun hızlı bir deparla topu çizgiye yakın uzaklaştırması ama topun yine Yasin’e gelmesi ve onun da çok kötü bir uzak köşeye vuruşu ya da ortası ile harcanan pozisyonun ardından şok yaşıyorduk…

Maçın ardından takımı alkışladık. İlk yarıdaki moral bozukluğumuzun yerini ikinci yarıdaki orta-ilerinin uyumu, kapalı takıma karşı gösterdikleri gol varyasyonları ve Yasin’in son dakika pozisyonundaki ahlar-vahlara bırakıyordu…

Bu arada ilk kez bir statta yabancı maçlardan alıştığımız “maçı 8.500 küsur biletli seyirci” izliyor anonsunu duyduk. Stadın %80i dolu gibi olduğundan herhalde kombineliler sayılmıyor diye düşündük…

Dönüş yolunda Çakallı’nın Menemenlerinden yedik. İçindeki peynir ve sadece yumurtanın sarısının kullanılması gibi farklılıkların tadını güzelleştirdiğini düşündük. Serkan’ı uyanık tutma görevi bendeydi. Sürekli lak lak etmeye çalışırken Ankara’ya 30 km kalırken bir anda fişim çekilmiş gibi daldım! 2 gibi Ankara’daydık. Eski Yeni’deki diğer Gençlerlilerle buluşup biraz takıldık ve 4 gibi eve girdikten sonrasını hatırlamıyorum…

2008-2009 Sezonu Turkcell Süper Lig 10. Hafta Maçı
Konyaspor 2-2 Gençlerbirliği
http://www.macanilari.com/09.Kasim.2008_2008-2009.Sezonu.Turkcell.Super.Lig.10.Hafta.Maci.Konyaspor.2-2.Genclerbirligi-200820091001–.html

2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 1. Hafta Maçı
Samsunspor 3-2 Gençlerbirliği
http://www.macanilari.com/10.Eylul.2011_2011-2012.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.1.Hafta.Maci.Samsunspor.3-2.Genclerbirligi-201120120106–.html

Share

Tem 27 2011

Aynı Gün Balkan Kupasında 2 Beşiktaş Takımı Mücadele Ediyor…

Balkan Kupası ya da diğer adıyla Balkan İkinciler Kupası, Balkan ülkelerinin liglerinde o sezon Avrupa Kupalarında yer alamayan en iyi takımların katılımıyla yapılan bir turnuvaydı. Kupanın ilk kez düzenlendiği sezondan itibaren maç programlarında ve katılacak takımlarda sürekli problemler yaşandı. Bu yüzden bugünkü kupaları düşününce çok garip durumlar ortaya çıktı. Mesela kupa finalinden sonra oynanan grup maçları vardı. Ya da sürekli ertelenen maçlar. Kupadan çekilen takımlar…

1963-64 sezonunda A grubunda yer alan Beşiktaş’ın rakipleri Arnavutluktan Dinamo Tiran, Romanya’dan Rapid Bükreş ve Bulgaristan’dan Levski Sofya idi. Beşiktaş grup maçlarına 30 Ağustos 1963′de Mithatpaşa’da oynanan Dinamo Tiran maçı ile başladı. Sahadan 1-0′lık sonuçla ayrılan Beşiktaş, 4 Eylül’de Rapid Bükreş’i İstanbul’da ağırladı ve 0-0 berabere kaldı. Bu iki takımla yapılacak revanş maçları için önceleri 16 Ekim’de Dinamo Tiran ve 23 Ekim’de Rapid Bükreş tarihleri kararlaştırıldı. Fakat zaman geçtikçe bu tarihlerde bir türlü anlaşılamadı. Bunun üzerine Beşiktaş A takımı dışında bir de B takımı oluşturmaya ve yakın tarihlerde oynanacak maçlara 2 takımla çıkmaya karar verdi. Kupada bir benzeri var mı bilmiyorum ama gerçekten enteresan bir karardı.

Önce 16 Ekim 1963 16:00′da B takımın Dinamo Tiran ile ve bir gün sonra A takımın Rapid Bükreş’le oynaması planlandı ama yorucu otobüs yolculuğu nedeniyle Tiran’daki maçın da 17 Ekim’e alınması kararlaştırdı. Böylece Balkan Kupasında Beşiktaş 2 takım olarak aynı gün ve büyük ihtimal aynı saat (B takımı maçı 16 Ekim 16′da oynanacağı açıklanmış ama 17 Ekimdeki maçın saatini bulamadım. Ama muhtemelen aynı saate ertelenmiştir. A takımı da 17 Ekim 16′da oynuyor.) 2 farklı rakibe karşı sahaya çıkar…

İsmail – B. Yavuz, Fehmi – K. Yavuz, Muhittin, Nedim – Coşkun, Arif, Zeki, Sedat, Yılmaz onbiri ile sahaya çıkan Beşiktaş B takımı 5. ve 41 inci dakikalarda Aleko ve Lorenz’in attığı gollerle Dinamo Tiran karşısından 2-0 mağlûbiyetle ayrılır.

A takımı ise önce 16 Ekim’de Pioeşti’ye geçip Fenerbahçe’nin Kupa Galipleri Kupası 1. Tur revanş maçında Romanya’nın Petrolul takımı ile oynadığı maçı izlerler. Halit Kıvanç bu anları Milliyet’e şöyle aktarıyor: “Fenerbahçe, Petrolul kalesini sıkıştırıyor.. Gol oldu, olacak derken bizden daha heyecanlı bir grup var… Kim bunlar biliyor musunuz Beşiktaşlı futbolcu ve idareciler. Her akında ayağa fırlıyorlar. Bağırıyorlar… Göz yaşartıcı bir tablo bu… Kafile başkanı Hakkı Yeten, kaleci Necmi, Özcan, Kaya, Sabahattin ve diğerleri transfer ihtilâfını unutarak «Fenerbahçe çok yaşa» diye tribünleri inletiyorlar…. Ee… Ne de olsa maçı oynayan Türk takımı, burada kulüpçülük yok. Ama ne yazık ki yarın onların da maçı olduğu için müsabakanın sonunu seyredemediler.”

Beşiktaş A takımı 17 Ekim Saat 16′da Rapid Bükreş karşısında Necmi (***) – Erkan (*), Süreyya (**) – Yüksel (**), Sabahattin (***), Kaya (***) – Hüseyin (**) [Sanlı (**)], Suat (***), Mustafa (**), Ahmet (***), Rahmi (**) [Yusuf (**)] kadrosu ile mücadele eder ve Georgetcu Dk. 32 (1-0), Cdigu Dk. 65 (2-0), Ionescu Dk. 82 (3-0)’lık skorla sahadan yenik ayrılıyorlar.

Beşiktaş sonraki 2 maçında Levski Sofya’ya karşı İstanbul’da 1-1 ve deplasmanda 0-4′lük sonuçlar alarak kupadan elenir. Ama 2 farklı takımının aynı gün 2 farklı ülkede 2 farklı takımla aynı kupada mücadele etmesi hep akıllarda kalır…

Maç Linkleri:

http://www.macanilari.com/17.Ekim.1963_1963-1964.Sezonu.Balkan.Kupasi.A.Grubu.4.Maci.Rapid.Bukres.3-0.Besiktas-196319649804–.html

http://www.macanilari.com/17.Ekim.1963_1963-1964.Sezonu.Balkan.Kupasi.A.Grubu.3.Maci.Dinamo.Tiran.2-0.Besiktas-196319649803–.html

http://www.macanilari.com/16.Ekim.1963_1963-1964.Sezonu.Kupa.Galipleri.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Petrolul.1-0.Fenerbahce-196319647002–.html

Share

May 11 2011

Ali Sami Yen Stadı

20 Aralık 1964′de oynanan 0-0′lık Türkiye – Bulgaristan özel maçı ile açılışı yapılan Ali Sami Yen stadına yolum ilk kez 13 Haziran 1999′daki Metallica konserinde düşmüştü. Şeref tribünün bulunduğu tribünden konseri izlemiştim. Stadın akustiği çok hoşuma gitmişti. Konser ise muhteşemdi. Futbolla çok ilişkimin olmadığı yıllardı ve yanımdaki arkadaşlarım da Sami Yen için Türkiye’deki en iyi akustiğe sahip stadı demişlerdi. Doğru olmalıydı zira gerçekten ses çok iyi yayılıyordu…

Yaklaşık 10.5 yıl sonra bu sefer yolum Gençlerbirliği için Ali Sami Yen stadına çıkıyordu. 19 Aralık 2009′daki (ki aynı zamanda stadın açılışının 45. yılı devirdiketen sonraki ilk günü) Galatasaray 1-0 Gençlerbirliği maçında deplasman tribününde yerimizi almıştık. Yağmurlu ve soğuk bir gündü. 2 kere Kahe’nin gözümüzün önünde bomboş kaçırdığı goller ve ardından Orhan’ın direkten dönen kafası derken Kewell golünü atmış ve sahadan yenik ayrılmıştık. Bu maç deplasman kariyerimin 6. maçı idi ve aynı zamanda maç izlediğim 12. stad oluyordu Ali Sami Yen… İlk 11′im: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza (benim gittiğim maçta G. Meazza idi), Santiago Bernabeu, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, Adana 5 Ocak…

19.Aralik.2009.Super.Lig.17.Hafta.Maci.Galatasaray.1-0.Genclerbirligi

1 yıl sonra bu sefer “Sami Yen’deki son lig maçı” olmasının da etkisi ile 11 Aralık 2010′da Sami Yen’deki deplasman tribünündeydik. Deli soğuk ve kar yağışında 2-0 kazandığımız maçın keyfine doyamadık. Bu maçın bir garip yanı da skor 2-0 olduktan sonra Gslilerin tüm tribünlerdeki koltukların takur tukur sesler altında kırması ve bazılarını sahaya yağdırırken bazılarını da anı diye yanlarına almaları idi… Kolay kolay görülmeyecek bir sahne idi zira bir yandan maç yapılıyor bir yandan tüm tribünlerden sahaya doğru koltuklar yağıyordu…
11.Aralik.2010.Super.Lig.16.Hafta.Maci.Galatasaray.0-2.Genclerbirligi

Ve 11 Mayıs 2011 07:23…  Kaldığım arkadaşımın Sami Yen’in dibindeki evinden çıkıp metroya doğru yürürken stadın yerinde yeller esiyordu. Etrafındaki demir paravanlardan ötürü hiçbir şey görünmüyordu. Şaşırdım aslında… Sonra teller arasındaki ufak aralıktan içeri doğru baktığımda ise daha çok şaşırdım zira, kalelerden biri ve şeref tribününün bir bölümü haricinde her yer yıkılmıştı…

Bu satırları yazarken de aklıma benzer kaderi paylaşan, Ankara’da bir Türkiye Kupası finaline de evsahipliği yapan Ankaragücü Stadı ya da İstanbul’daki  Taksim ya da Şeref stadları geldi…

Dip not: Ali Sami Yen stadı, futbol kariyerimde maç izlediğim ve yıkılan ilk stad oldu aynı zamanda…

Share

Şub 9 2011

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 3

1960’daki Göztepe – Galatasaray maçında hakem Orhan Gönül maçın sonlarına doğru oyunu durdurup saha kenarında bulunan Emniyet Müdür Muavini Faruki Bahri’yi stad dışına çıkartmaları için polisleri çağırır. Polisler, hakemin dışarı çıkarılmasını istediği Faruki’nin amirleri olduğunu görünce şaşırırlar. Hakeme durumu anlatırlar ve hakem oyuna devam eder… (*1)

50’lerde oynanan Milli maçlar da günümüze göre bir garip aslında… Deplasmana giden milli takımlar tribündeki rakip takım seyircilerinin gönlünü almak için uğraşırlar. Mesela İsveç’de oynanan ve 3-1 yenildiğimiz maça Türk Milli takımı sahaya ellerinde kocaman bir İsveç bayrağı ile çıkarlar… İsrail’e giden Türk Milli takımını İsrailliler Türkçe olarak “Hoş Geldiniz” yazan bir yerde karşılarlar… İstanbula’a maça gelen İsveç takımı maçtan önce önemli anıtlara çelenk koyup hamama gider mesela…  İran Milli takımı Mithatpaşa’ya Türk bayrağı ile çıkarlar…

Türk kulüplerinin oynayacağı Avrupa Kupası maçları ya da Milli takım maçlarının oynanacağı günlerde yayınlanan gazetelerde takımın hatta oyuncuların tek tek nasıl oynaması gerektiği yazılıyor. Bu anlatımlarda sanki takımı yöneten bir teknik direktör ya da antrenör yokmuş gibi ahkamlar kesiliyor. Maçtan sonra da yapılan yorumlarla, sahada oynanan futbol arasında ilişki kurulup “biz söylemiştikler” dillendiriliyor…

Milli takımlarda “tek seçici” adı verilen bir görev var. Bu kişi hem rakip takımın maçlarını takip etmek hem de aynı zamanda milli takıma seçilecek futbolcuları belirlemekle görevli. Aslında o dönemde çok fazla karmaşa var. Takım menajerliği ile antrenörlük görevleri arasında hep bir belirsizlik var. Mesela 60larda Galatasaray menajeri Gündüz Kılıç ile antrenör Coşkun Özarı’dan hangisinin takımı kurdukları ya da taktik verdikleri çok da anlaşılmıyor. Bu nedenle birçok kaynakta teknik direktör olarak Gündüz Kılıç geçiyor. Ama dönem gazetelerinde Antrenör olarak Coşkun Özarı  ismi zikrediliyor…

Bu konuda Milli takımın kurulması ise başlı başına garip. Sadece tek maçlık antrenörlerin göreve getirilmesi, federasyon başkanının takımı kurması gibi…

Madem Milli takımlardan gidiyoruz bu konuda aklıma gelen en garip olay, futbolcuların birden fazla milli takım forması giymeleri. Mesela, Macaristan’ın yetiştirdiği en büyük futbolcu olan Puşkaş’ın Macaristan ve sonradan da İspanya milli takım forması giymesi ya da Di Stefano’nun Arjantin, Kolombiya ve İspanya formalarını giymesi…

O yıllarda birçok kıtadan farklı takım, gelir elde etmek için sirk vari bir şekilde ülke ülke dolaşıp, gittikleri şehirlerin büyük takımları ile maçlar yaparlarmış. Bu yüzden mesela, Güney Amerika’dan America FC, İstanbul ve Ankara’da maçlar yapmak için gelirmiş. Herhangi bir takım kupalardan birinde isim yaparsa ya da ilgi çekecek özel bir durumu varsa hemen teklifler yağarmış ve turneye çıkarlarmış. Mesela, 47 yaşında Stoke City’de forma giyen Stanley Matthews’in durumu dünya spor basınında o kadar ilgi çekmiş ki, İngiltere’de en üst ligde yer almamasına rağmen Stoke City birçok ülkede maçlar yapmış. Tabi buna Türkiye’de dahil…

İlgili maçlar…

(*1)  http://www.macanilari.com/19.Mart.1960_1959-1960.Sezonu.Milli.Lig.27.Hafta.Maci.Goztepe.0-1.Galatasaray-195919602707–.html

9 şubat 2011

Share

Oca 9 2011

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 2

1963-64 Kupa Galipleri Kupası Fenerbahçe 4-1 Petrolul

Büyük maçların ardından seyirciler soyunma odasına girerler… Futbolcular bir yanda duş alırken, diğer tarafta taraftarlar futbolcuların formalarını almak için kıyasıya bir mücadeleye girişirlermiş. Hatta bir maçın ardından birkaç seyircinin ellerinde kalan bir forma çekiştirmelere daha fazla dayanamayıp parçalara ayrılmış…

Fenerbahçe ile Ankaragücü’nün Mithatpaşa’da oynadığı bir maçta Ankaragücü kaptanı hakeme gidip kendi takım arkadaşını oyundan atmasını ister. Hakemde bu isteği yerine getirir ve oyuncuyu saha dışına çıkartır. Maçı Ankaragücü 5-1 kaybeder. Sonraları oyundan çıkartılan oyuncunun bir başka takım arkadaşı ile kavga ettiği için bu yola başvurulduğu anlaşılır…

1958 dünya kupasında Brezilya ile Rusya arasında oynanan maçta Brezilyalı Mazzala’nın golü attıktan sonra futbolcu arkadaşları ile golü “şiddetli bir şekilde” kutlarken 10 dakika kendine gelememiştir. Bunun üzerine 1961 yılından itibaren gol atan oyuncunun diğer arkadaşları tarafından sıkıştırılması ya da golü atan oyuncunun sevinçle topu kaleye 2. defa vurmasının yasaklanması gündeme gelmiştir.

1959-60 sezonunda Gündüz Kılıç hem Feriköy’ün antrenörü, hem de aynı zamanda Galatasaray’ın menajeridir. Bir semt takımı olan Aldığı başarılı sonuçlarla büyük başarı elde eden Gündüz Kılıç’ın Feriköy’ü ile menajeri olduğu Galatasaray’ın karşı karşıya geleceği maçtan önce Kılıç, “dayanamam” der ve maça çıkmama kararı alır…

1961-62 sezonunun son haftalarında oynanan Fenerbahçe – Galatasaray maçında, Galatasaraylı Birol, Fenerbahçe kalecisi Özcan’ın her degajını önlemek ve onun sinirlerini bozmak için sürekli önünde durur. Defalarca tekrarlanan bu durumun Galatasaraylılar tarafından düşünülen bir “taktik” olduğuna düşünüldüğünden maçtan sonra çıkan gazetelerde neredeyse her yazar bu olayın çok “çirkin” olduğunu yazılarına taşırlar…

Özellikle Avrupa kupası maçlarından sonra maçı yöneten hakemler, maçla ilgili görüşlerini dile getiriyorlar. Seyirciyi nasıl bulduklarını, takımları, oyuncuları değerlendiriyorlar ve görüşlerini aktarıyorlar. Bu konuda bir enteresan durum da Ankara bölgesi hakemlerinden Veli Necdet Arığ’ın hem hakemlik yapması hem de aynı zamanda özellikle Ankara’da görev almadığı maçların taktik – teknik yönlerini milliyet için kaleme alması…

Hakem diyince bana göre o dönemlerde yaşanan en enteresan olay ise, 1959 sezonunda oynanan Hacettepe – Fenerbahçe maçını yönetmek üzere Faik Gökay görevlendirilir. Maçın oynanmasına saatler kala Faik Gökay Federasyon Başkanlığına atanır. Bunun üzerine Faik Gökay maçı Federasyon Başkanı olarak izlerken bir başka Ankara’lı hakem maçı idare eder…

9 Ocak 2011

İlgili maçlar; Continue reading

Share