Kategori arşivi: Maç Anıları

31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)

Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 258 km.

Son 3 sezondur gitme planına eklediğim ama şu, ama bu nedenlerden ötürü rafa kaldırmak zorunda kaldığım; Konyaspor’un yeni stadyumuna deplasman yapma fikri, program açıklandığı an bir kere daha “ertelenebilir” konumuna erişti. Çünkü maç hem Pazartesi günü, hem de saat 21.45’teydi. Bir de buna Ömer Abimin arabasını servise verilmesi de eklenince görünüm iyice negatife döndü. Neyse ki, Alkaralar’daki yazışmaların ardından Ahmet Ay yardıma yetişti ve hızlıca bir plan yaparak deplasman için günleri saymaya başladık.

Konya’ya sadece bir kere o da Konya Atatürk stadyumuna 2008’de deplasman yapmıştım. 2-0 yenik duruma düşüp son dakikada attığımız golle beraberliği kurtarmış olmaktan ötürü uzunca bir süre bağırarak, haykırarak, zıplayıp hoplayarak gole sevinmiş mutlu mesut bir şekilde dönüşe geçmiştik.

Konyaspor ile Beşiktaş arasında oynanan Süper Kupa maçında yaşanan olaylar nedeniyle Konyaspor’un aldığı 5 maç seyircisiz oynama cezasının ilki bizim maçta uygulanacağı için Konyaspor’un deplasman tribünü biletlerini çok yüksek tutabileceğini düşünsek de haftanın son iş günü maç bilet fiyatının 13 TL olduğunu öğrenip derin bir nefes ve Kuzey Üst A – Sıra 18 – Koltuk 8 ve 9 numaralı biletlerimizi aldık.

Aynı gün Cengiz Abi arayarak deplasmana gitmek istediğini söyledi ve Ahmet’le konuşup yeni bir düzenlemeye gittik. Böylece ben, Ömer Abim ve Ümit Yaşar, Cengiz Abinin arabayla Konya’ya gidecektik.

Pazar günü akşam, maça gidecek diğer ekipten Ahmet Ay ve Mustafa Abi, Konya maç bileti satılmıyor diye mesaj attılar. Hemen kontrol ettiğimde bizim biletlerin yanında da “İptal” yazıyordu. Anlamlandıramamıştım. Yoksa bizim tribünü de mi kapattılar diye düşünsem de o saatte yapacak bir şey yoktu.  “Yarın arayıp sorarım” diye düşünüp uykuya daldım. Gece 12:30 civarlarında gelen mesaj sesiyle uyandım. Hiç tanımadığım bir ismin bana bilet gönderdiği yazıyordu. Bir sonraki gün baktığımda eski biletlerimin iptal edilip yeni bir koltuk numarası ile bilet verildiğini gördüm.

21 Ağustos 2017, Pazartesi

Saat 16.20’de Cengiz Abi önce beni, ardından Ümit Yaşar’ı ve son olarak da Ömer Abimi topladı ve Konya’ya doğru ilerlemeye başladık. Ümit’in bizi yanlış anlayıp Konya yönünde değil de Ankara yönünde bekliyor olması ise yolculuğun ilk enteresan detayıydı. Ümit’in ters yönde olduğunu öğrenince, “Abi Ümit’i dönüşte alırız beklesin” desem de Cengiz Abi kıyamadı geri dönüp Ümit’i aldık 🙂

Tahminlere göre hem Ankara, hem de Konya’da 4-8 arası hava kapalı ve yağmurlu görünse de ortalıkta sadece güneşin olması sevindiriciydi.

Yolculuğun bir anında 55 plakalı “ufak” bir arabanın yanımızdan geçmesi ve arkada “sensin külüstür :)” yazması bir süre geyik muhabbetimiz oldu. “Samsun bölge müdürümüz” Abreg’i arayıp biraz takılmak istesek de telefonumuzu açmadı.

Saat 19’da Cengiz Abinin “en iyi etliekmek yapan yer” dediği Havzan’daydık. Gerçekten de hem ince, hem de kıtır olan etliekmek ve bıçakarası gayet lezizdi.

Laklak ederken U-21 takımının geldiğini gördük. Hepsinin yüzünden düşen bin parça olduğu için yenildiklerini tahmin ediyorduk. Bir ara yanlarına gidip sonucu sorduğumda, “yenildik!” cevabını aldım.

Yemekten sonra tatlı olarak, çocukken annemlerin bayramlarda yaptığı ev yapımı cevizli baklavalara benzeyen, sac arası yedik. O da gayet lezzetliydi. Yemek faslımızın tek sıkıntısı ise Cengiz ve Ömer Abimin gelirken öve öve bitiremediği bamya çorbasının, yaz nedeniyle yapılmıyor olmasıydı. “Bir dahaki sefere artık” dedik.

Mekandan çıktıktan sonra ufak bir gezinti yaptıktan sonra arabayı otoparka bırakıp Kültür Park’ta dolaştık ve laklak etmeye devam ettik.

Ortada, ne yaptığını anlayamadığımız, renk vermeyen bir başkan, çıt sesi dahi çıkartmayan yöneticiler, sürekli agresif açıklamalar yapan ve kararlar alan, pimi çekilmiş bomba gibi ortada duran bir teknik adam ve bir sürü yeni oyuncuyla yeniden kurulmaya çalışılan bir takım olunca, yaptığımız tüm futbol muhabbetleri, “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna bağlanıyordu.

Kısa gezimizin ardından dış cephesi yeşil – beyaz ışıklarla bezenmiş bir futbol topu şeklinde dizayn edilmiş “Yeni Konya” stadyumunun önündeydik. Ev sahibi takımın seyirci cezası olduğu için ortalıkta sadece polisler vardı.

Deplasman kariyerimin en geç saatte oynanan ve aynı zamanda ilk seyircisiz maçı olan karşılaşmayı seyretmek için biletlerimizi okutup turnikelerden geçtikten sonra polisler, ultra güvenlik önemlerini sergileyip, ayakkabılarımızı çıkartmamızı istediler! Soyun demedikleri için mutlu olmalıydık elbet! Bakalım bu uygulamayı ne zaman yürürlüğe koyacaklar!

Aramadan sonra, yanımızda getirdiğimiz çekirdeklere el koyup, “kabuklu yiyecek almıyoruz” dediklerinde, gülümsesek de gerçekten de böyle bir uygulama olduğunu öğrenip dumura uğradık. Çıkışta yerlerinde yeller esecek olan çekirdekleri güvenlik görevlilerine teslim ettik.

“Kopyala yapıştır” şeklinde yapılan diğer stadyumlar gibi Yeni Konya’da da deplasman tribününün önü cam korkuluklar ve üstü filelerle çevrilmiş bir şekilde, kale arkası ile şeref tribünü arasında, ikinci katta yer alıyordu. Görüş açımız fena sayılmazdı.

Tehlikenin Farkında Mıyız?

Sezonun ilk maçı olan Karabükspor karşılaşmasındaki kötü oyunun ve beraberliğin ardından Ümit Özat, teknik taktiği bir kenara bırakıp tüm suçu Ahmet Oğuz, Uğur Çiftçi ve Vedat Muriqi’ye atmıştı. Konyaspor maçının 21 kişilik kadrosuna da bu üç oyuncuyu almayarak futbolcularına karşı başlattığı “savaşı” devam ettirdiğini gösterdi.

Ahmet ve Uğur’un altyapıdan geldiğini, bu kulübün kadrodaki en eski oyuncuları olduğunu ve her ikisinin de kaptanlık yaptığını düşününce, ilk haftadan yapılan bu “kelle almanın” takımın uyumunu ve dinamiklerini bozabileceği için oldukça riskli bir hamle olduğunu düşünüyorum. Çünkü saha içinde kaptanlık yapan ve olası bir durumda takımı ateşlemesi gereken oyuncuların uyarılmadan basın önünde hedef gösterilerek dışlanması, saha içinde de sorunları beraberinde getirecektir. Artçıların ne şiddetle olacağını bekleyip hep beraber göreceğiz.

Karabükspor maçına göre daha sakin bir oyun oynamaya çalışan Kırmızı-Siyahlılar, Milinkovic’in top dağıtmaya çalışması dışında tüm topları şişirerek defans arkasındaki Rantie ya da Ahmet İlhan’la buluşturmaya çalışıyordu. Fakat bu taktik tıpkı sezonun ilk maçında olduğu gibi bir kere daha pozisyon üretememeyle sonuçlandı. Çünkü eldeki oyuncular, rakip defansı bozacak hızda ve/veya güçte, örneğin bir Youla, değillerdi.

Buna karşılık Konyaspor tıpkı bir antrenman maçına çıkmışçasına sakin ve bol pasla pozisyon üretmeye çalışıyordu. Ellerindeki futbolcu kalitesi ve takım uyumu, paslaşmalarında vücut buluyordu.

Hollanda’daki hazırlık evresinde daha çok defans ve rakibe önde basarak bozma çalışması yapmasına rağmen defansın panik hali ve rakip paslaşırken pres yapmak bir yana çoğu zaman ara paslara bile hamle yapamamaları maçın Gençlerbirliği için güzel gitmeyeceğinin göstergesiydi. Ki, 6’da Fofana’nın pasını dışarı nişanlayan Musa, 24’te topu filelere gönderdi. 43’te ise Serdar Özkan’ın tutması gereken Skubic’in hiçbir hamle yapmayan oyuncunun üzerinden yaptığı kafa vuruşu ile fark ikiye yükseldi.

Özat ikinci yarıya, Serdar Özkan – Skuletic, Milinkovic – Manu ve Zeki Yavru – Murat Duruer değişiklikleri yaparak başladı. İlk dakikalarda oyunu geride alan Konyaspor’a karşı etkili görünen Alkaralar, tek pozisyonlarını da köşe vuruşu ile yakaladılar ama onda da kaleci Serkan güzel bir hamleyle golü engelledi. Farkı azaltalım diye pozisyon sonrası ufak bir gaza gelsek de 53’te derslik bir pasla Musa farklı 3’e çıkarttı ve maç da o anda sona erdi! Çünkü teknik direktörün yapabileceği hamleler 8 dakika önce bitmişti!

Maçtan sonra Özat tıpkı geçen hafta olduğu gibi teknik-taktik hiçbir şeyden bahsetmeden, kadro dışı bıraktığı futbolculara, transferleri eleştirenlere ve kendisi ve başkanı istifaya davet taraftarlara söylendi durdu.

Elbette ki daha ikinci haftadayız fakat görünen yol kılavuz istemez. Takım, ne defans yapabiliyor, ne rakibi bozabiliyor, ne top tutabiliyor, ne top taşıyabiliyor, ne de pozisyon yaratabiliyor. Kısacası bir uyumsuzluk, sahada oynanan oyunda bir sıkışmışlık/sonuçsuzluk ve genel olarak bir boş vermişlik hali mevcut. Tehlikeyi fark edip gerekli önlemler bir an önce alınmaya başlanmazsa, bu kötü sürecin uzaması ve Özat’ın her an yeni bir fevri hamle yapabilecek potansiyele sahip olması takımın “İlhan Cavcav Sezonu”nun daha ilk haftalarında dibi boylamasına sebebiyet verebilir. Aman dikkat! Bu hatanın telafisi çok ama çok zor!

Tribünleri boşalttıktan sonra arabaya atladık ve yaklaşık 2.30’da eve ulaştık. Dönüş yolunda deplasmanla ilgili ortak kanaatimiz, “etliekmek olmasaydı deplasmanın çekilmez olduğuydu!”

Kişisel deplasman karnesi: 31maç, 6g, 10b, 15m, 25ga, 47gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 32 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 2. Hafta Maçı Atiker Konyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi’nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

Gaziantep Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 710 km.

Kendimi bildim bileli 3 şehre deplasman yapmayı çok isterim; Trabzon, Denizli ve Antep. Ama bugüne kadar bu üçlüden sadece Trabzon’a gidebildim. Denizlispor alt liglerde olduğu için Denizli’de maç izleme olayı bugünlerde hayal. Gaziantep ise, her sezon başladığında listeme aldığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim bir başka hayal. Ama bu sefer, İlhan Cavcav’ın vefat gününe denk geldiği için ertelenen ve hafta içine alınan Gaziantep maçına gitmek için Ömer Abimle gaza gelip, bir ay öncesinden uçak biletlerimizi aldık, gitmişken bir gün kalıp hem dolaşmak hem de yıllardır övgüyle bahsedilen Antep mutfağını tatmak için rezervasyonumuzu yaptık ve maç günün beklemeye başladık.

Konu Antep olunca, gideceğimiz tarih yaklaştıkça konuştuğumuz herkes gezilecek yerlerden çok yenilecek şeyler konusunda tüyolar veriyordu. Sonunda dayanamayıp bir liste yaptım ve “zaman olursa hepsiyle ilgileneceğim” dedim.

Pazar günü tribüne asmak için Maksut’tan “Ural pankartı”nı aldım ve çantaya ekledim.

Pazartesi günü de, maça gelmek isteyen ve Antep’te yaşayan Ural’ın İzmir’den ev arkadaşı Hakan’ı aradım ve maça girmek için yapması gereken passolig belasının formalitelerini anlattım.

Salı sabahı tam 8.25’te online check-in yapmak için THY’nin sitesine girdiğimde uçağın arka tarafındaki koltukların tamamen dolu olduğunu, ön taraftakilerin ise boş olduğunu görüp oldukça şaşırdım. Çünkü bugüne kadar hep tersi bir senaryo yaşamıştım. Büyük bir memnuniyetle alabileceğim en ön sıra olan 5F’i seçtim.

12 Nisan 2017, Çarşamba

Uçak saati erken olduğu için salı akşamı iş çıkışı Ömer Abimlere gidip orada kaldım. Sabah yengem bizi Esenboğa’ya bıraktığında havaalanındaki yoğunluğu görüp şaşırıyordum. Neredeyse her 5 dakikada bir farklı bir şehre uçak kalkıyordu. “Yine rötar yer miyiz acaba?” diye aklımdan geçirsem de Allahtan bu sefer tam saatinde uçaktaydık.


Hava durumu tahminlerine göre çarşamba için sağanak, perşembe için ise yoğun sağanak gösterdiğinden Ankara’dan çıktıktan sonra ful bulutların üzerinde yolculuk etmeye şaşırmıyorduk. Ama asıl bizi şaşırtan Gaziantep’e yaklaştığımızda güneşli bir havanın bizleri bekliyor olmasıydı. Uçaktan sarı ve turuncunun tüm tonlarındaki fıstık tarlaları çok göz alıcı görünüyordu.

Uçak yere indikten sonra bizler de çantalarımızı alıp uçaktan indik ve yürüyerek terminale giriş yaptık. Aklıma uçaktan indikten sonra terminale yürüyerek ulaştığımız Madeira’daki ufak havaalanı geliyordu. Devasa ve keşmekeş dolu havaalanlarını ve uçağa ulaşmak için bir sürü taklalar atmamız gerektiğini düşününce oldukça sevimliydi.

Terminale girdiğimizde havaalanında bagajlarınızı teslim alabileceğiniz sadece 2 tane konveyör olduğunu gördüğümde ise aklıma 4 konveyörlü Saraybosna havaalanı geliyordu.

Bagaj vermediğimiz için doğrudan dışarı çıkıp Hakan Abiyi beklemeye başladık. Bu sırada etraftaki nefis Pavlonya (Paulownia) ağaçları hemen abimin dikkatini çekti. Ayrancı’da 2 tanesini gördüğüm ve bayıldığım ağacın adını Urallar birlikte yaptığımız İznik, Yalova gezisinde öğrenmiştim. O yüzden havalı bir tavırla, “açılın o ağacı tanıyorum” kıvamında yorumlar yapmaya başladım.

Hakan Abi geldiğinde arabaya atladık ve ilk durak olarak geceyi geçireceğimiz Ali Bey Konağı’na doğru ilerledik. Yolculuğumuz sırasında bol bol Ural’dan ve Gaziantep’ten bahsettik.

1904-05 yıllarında inşa edildiği düşünülen ve yüz yıl içinde birçok kere el değiştirmiş olan, kalenin ve eski şehir merkezinin hemen dibinde yer alan konak oldukça güzel görünüyordu. Çantaları bıraktıktan sonra Hakan Abiye maç bileti almak için neredeyse 45 dakika passolig belasıyla boğuştuk! Sonunda bileti aldık ve arabaya atlayıp gastronomi turuna start verdik.

İlk durağımız Gaziantep’in meşhur yemeklerinden biri olan ve normalde sabah yenilen beyrandı. Bunun için Şahin Usta’ya doğru ilerlerken defalarca plan yaptığım ama bir türlü gelemediğim Kamil Ocak Stadyumunu gördüm. Tıpkı Alanya deplasmanına gitmeden önce Zeynep Abla, Rahmi Abi ve Aylinle Antalya’da dolaşırken gördüğüm ve “niye gelmedim!” diye ah ettiğim Antalya Atatürk Stadyumu gibi bu statta da maç izlemediğim için üzüldüm.

Şahin Usta’da kuzu etli, pirinçli ve acılı beyranları afiyetle mideye indirirken, işkembe, kelle paça gibi şeyler yerine beyranın tam benim kalemim olduğunu düşünüyordum.

Beyrandaki acının uzun soluklu olmaması ve tam da sevdiğim gibi kısa sürede etkisinin kaybediyor olması da benim için çok güzeldi. Sofradan kalkarken Hakan Abinin, “beyrana sakın çorba demeyin çünkü Gaziantepliler için ana yemektir” lafını kulağımıza küpe yapmayı ihmal etmedik.

Midelerimizi doldurduktan sonra Abimle Zeugma Mozaik Müzesi’ne gittik. Gaziantep’in Nizip ilçesinde Birecik Baraj Gölü kıyısında bulanan Zeugma Antik Kenti’nde çıkarılan göz alıcı mozaiklerin sergilendiği müze, bugüne kadar gördüğüm en güzel tasarlanmış müzelerden biriydi.

Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden biri olan kent, MÖ 31’den itibaren Roma İmparatorluğuna bağlanıp, ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını almış.

MS 256’da Sasani Kralı 1. Şapur tarafından ele geçirilerek yakılıp yıkılana kadar kent, Roma döneminde büyük bir zenginlik ve ihtişam yaşamış.

Günümüzden yaklaşık 2000 bin yıl önce yapılmış olan mozaik işçiliğinin göz kamaştırıcılığına şahitlik ederek müzeyi dolaşırken, Zeugma’nın ne kadar masalımsı bir yer olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Tıpkı birkaç ay önce gittiğim ve hayran kaldığım Sagalasos antik kentini dolaşırken olduğu gibi günümüzün zevksiz, can sıkıcı, boğucu ve özelliksiz mimari örnekleriyle dolu kentlerinden uzaklaşıp kendimi bambaşka bir dünyada hayal ediyordum ki, bu da müzenin başarısını gösteriyordu.

Üst kata çıktığımızda Gaziantep’in simgesi haline gelen Çingene Kız mozaiğinin karanlıklar içindeki nefis sunumuyla karşılaşıyorduk. Bir yandan kendisine bakanı takip eden gözleri, bir yandan da hem hüznü hem de mutluluğu aynı anda sunan yüz hatları, iki bin yıl önce yaşayan Zeugma’lıkarın sanatta geldiği noktayı çok güzel özetliyordu.

Müzeden çıktıktan sonra tüm büyü kaybolmuş ve günümüzün çarpık kentlerinden birine geri dönmüştük.

Abimle Konağa doğru yürürken gördüğümüz Halep tabelaları bir yaramı daha kanatıyordu. 2011’de Mehmet ile “gidelim” diye plan yapmaya başladığımız ama iç savaşın patlak vermesi nedeniyle rafa kaldırdığımız Gaziantep-Halep-Şam turumuzun artık bir hayal olması canımı sıkıyordu.

Etrafı inceleyerek yavaş yavaş Ali Bey Konağı’na vardığımızda Hakan Abi işinin bittiğini söyleyip nerede olduğunuzu sordu. Odaya yerleştirirken Hakan Abi gelmiş ve arabayı park etmişti.

Kaleyi sağımıza alıp kısa bir süre yürüdükten sonra eski Gaziantep’te dolaşmaya başladık.

Camiler ve hanların arasından geçip buraya gelen herkese önerilen İmam Çağdaş’a oturduk.

Güzel meze, salata ve yeşillikler eşliğinde soğan yerine sarımsakla yapılan ve sebzeleri daha çiğ olan Gaziantep usulü nefis ötesi fındık lahmacun, Ali Nazik, kuşbaşı kebabı, patlıcan kebabı, sebzeli kebap, altı ezmeli ve kıyma kebabı mideye indirirken niye Antep’i bu kadar övdüklerini anlıyorduk!

Yemek sırasında tribünden Onur Nazlıaka’nın kasada hesap ödediğini görüp selam verdik. Fatihle birlikte deplasmana gelmişlerdi. Birkaç çift laf ettikten sonra “maçta görüşürüz” deyip vedalaştık.

Yediklerimizi azcık da olsa eritmek için çarşıda dolaşamaya başladık. Üzerimdeki formayı gören bir esnaf “iki takıma da akşam başarılar” diyerek gönüllerimizi fethediyordu. Teşekkür ettik. Ardından yanımıza gelen bir adam “maça mı?” dedikten sonra kendisinin Gençlerbirliği yöneticisi İsmail Özkan olduğunu söyleyip az önce 15 yönetici ile yemek yediklerini ve biraz dolaştıktan sonra stadyuma gideceklerini söyledi. “Eyvallah” dedik ve bir süre daha dolaştıktan sonra dönüş yoluna geçtik.

Arabaya yaklaşmak üzereyken üzerimdeki formayı gören bir genç, “Abi yenin şunları ne olur, düşsünler!” dedi. “Hayırdır?” dedik. 8 yıl Gaziantep’te oynadığını, yönetimin hakkını yediği için futbolu bıraktığını söyleyip, “8 yılım gitti Abi ne olur yenin şunları düşsünler” diye tekrarladı. “İyi olan kazansın dostum” deyip yürümeye devam ettik. Ömer Abim, “Gaziantep halkı yenmemizi istiyor Mali!” dedi. Güldük.

Arabaya atlayıp Gaziantep Arena’ya ulaştığımızda, arabayı kontrol eden polislere deplasman tribünün sorduk ve stadyumun çevresinde ilerlemeye başladık. O an stadyumun dış cephesinin 2 farklı renkte yapıldığını fark ettim. Yani dış cephedeki çapraz şeritler çift renkte yapıldıkları için önce grimsi/siyahımsı görünse de ilerledikçe kırmızımsı görünüyordu. Çok hoşuma gitti.

Tribündeki yerimizi aldıktan sonra ilk iş olarak Ural pankartını asmak istedik. Beşiktaş maçında polisin gereksiz kuşkucu tavrı nedeniyle önce bir polisin yanına gidip durumu anlattık. “Bize bir şey söylenmedi ama soralım” dediler. Kısa bir süre sonra da, “asın” dediler. “Eyvallah” dedik. Ural Abi de bizlerleydi!

Erteleme maçı olduğu için maç tarihinden sonra transfer edilen banko oyuncusu Anıl Karaer’i oynatamayan Ümit Özat, Antalya maç kadrosuna göre, sadece Anıl yerine Kamal Issah’ı ilk 11’de sahaya sürmüştü. Tarihinin en kötü sezonunu geçiren ve düşmesine ramak kalan Gaziantepspor’un son nefesine kadar savaşacağını düşündüğümüz için ilk dakikalarda biraz geride oyunu karşılayabileceğimizi ama sonrasından oyunu dengeleyip gol bulamamız halinde Gaziantepspor’un gardının düşeceğini tahmin ediyorduk.

Fakat öyle bir maç izlemeye başladık ki şaşkına döndük! Çünkü her iki takım da inanılmaz derecede beceriksiz ve uyuz bir oyun sergiliyordu. Sezon başı ya da sezonun son maçıymış gibi her iki takım da vurdumduymaz bir şekilde sahada sadece takılıyorlardı.

31. dakikada İlhan Parlar’ın ceza alanına girip çaprazdan çektiği şutu Hopf’un çıkartması dışında futbol adına hiçbir şey izlemediğimiz ilk 45 dakika oldukça can sıkıcıydı.

İkinci yarıya Alkaralar daha etkili başladı ama malum gol üretkenliğimizin “sıfırın altında” dolaşması nedeniyle “en azından bir puan alalım” diye konuşmaya başladık.

Bu sırada, bilet satılmayan kale arkasının üst katına 50 kadar Gaziantep taraftarı koşarak girdiler ve hep bir ağızdan “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Görevliler kovalamaya başladılar. Ama bu sefer de aynı ekip maratonun üst katında belirdiler ve bir kere daha “yönetim istifa” diye bağırmaya başladılar. Biz maçı izlemeye devam ederken ise ortadan kayboldular. Bir gün sonra gazeteden Alanyaspor maçında yönetimi istifaya davet eden taraftarları cezalandırmak için yönetimin 13 TL olan biletleri 25 TL çıkarttığını ve bu yüzden taraftarların tribüne girer girmez “istifa” diye bağırdıklarını öğreniyorduk. Aklıma Aralık 2012’de taraftar maça gelmesin diye kale arkasını 40 TL yapan Kasımpaşa yönetimi gelmişti. Hem orada, hem de burada yüksek bilet fiyatının bizi vurması ise işin can sıkıcı tarafıydı.

70’de geliştirdiğimiz ani bir atakta Gaziantep defansını eksik yakaladık. Soldan Uğur’un ortası Muriqi’yi geçti ve Serdar’ın önünde kaldı. O da topu filelere göndererek hepimizi havalara uçurdu!

Golden sonra Gaziantepspor baskı kurmaya çalışıyordu ama nerdeyse hiç etkili olamıyorlardı. Tribünlerin bol bol “yönetimi istifa” tezahüratlarını işittiğimiz bu dakikalarda kısa bir süre Gaziantepspor başkanı İbrahim Kızıl’a küfretmeleri ise bardağı taşıran son damla oldu ve başkan ile yöneticiler şeref tribününü terk ettiler.

Maçın bitiş düdüğünün ardından 5 kişilik dev taraftar grubumuzla takımı tribünlere çağırıyorduk. Gelip bizleri alkışladılar. Ardından gelenekselleştiği üzere Hopf’u tribüne çağırdık. “Oley! Oley! Oley!” den sonra karşılıklı olarak birbirimizi alkışladık. Sevimli adamdı Hopf.

3 puanı da sırtımıza atıp arabaya atladık ve “tatlı yemenin vakti geldi” diyerek Hakan Abinin övgüyle bahsettiği Koçak Baklava’ya gittik. En sevdiğim tatlı olan fıstık sarmayı ağzıma attığım an doğrudan çocukluğuma gidiyordum. Çocukluğumda Ömer Abimin Tunalı’daki Güney Mutfağı Lokantasında çalıştığı kısa süre boyunca eve getirdiği yiyeceklerden biri de fıstık sarmaydı ve bu sarma işte o sarmaydı! Nefisti, nefis!

Birer tane şöbiyet, kare baklava, fıstık sarma ve kaymaklı fıstık sarmayı afiyetle mideye indirdikten sonra canlı müzik yapan hoş bir mekân olan Simvoni’ye gittik ve bol bol muhabbet edip günü tamamladık.

13 Nisan 2017, Perşembe

Perşembe sabahı gözlerimizi yağmurlu bir güne açtık. Aşağıya inip kahvaltımızı yaparken şakır şakır yağmur yağıyordu ama keyfimiz yerindeydi.

Özellikle ev yapımı limon reçeli, zahter ve katmer kahvaltının en akılda kalanlarıydı. Hakan Abi geldiğinde yağmur dinmişti ama kapkara bulutlardan ara ara bizi takip edeceğini tahmin ediyorduk.

Çarşıda düne göre daha ayrıntılı bir şekilde dolaşırken ilk durağımız Truva (Troy) filmine yaptığı yemenilerle ününe ün katan dükkândı. Tamamen deriden yapılan ayakkabıların renkleri ve görünümleri oldukça ilgi çekiciydi. Hediyelikleri aldıktan sonra Hakan Abi “beni takip edin” diyerek bizleri Tahmis Kahvesi’ne götürdü. Yabani fıstıktan hazırlanan, kremamsı bir tadı olan ve içerken adeta bayıldığım Melengiç Kahvesi’ni büyük bir zevkle hüpletirken bir yandan da menengiç, kavrulmuş sarı leblebi ve fıstık gibi birçok kuruyemişin bulunduğu tabaktan besleniyorduk.

Çarşıda dolaşırken bakır işleyen ustaların çıkarttığı ritmik seslerini duymak kesinlikle gezimize ayrı bir lezzet katıyordu.

Yağmur yeniden başladığı için Tütün Han’daki Mağara Kafeye gittik. Adından da anlaşılabileceği gibi kafenin bir bölümü gerçekten de mağaradaydı. Merdivenlerden inip hayretler içinde dolaşırken ortamın son derece soğuk olduğunu fark ediyorduk. “Yazın çok güzel olur burası” dedik ve yukarı çıkıp birer çay içtik.

Yağmur durduktan sonra bir yandan dolaşmaya devam edip, bir yandan da ara ara durup hediyelikleri aldıktan sonra arabaya atlayıp gastronomi turuna devam ettik. Bir gün önce Beyran içtiğimiz Şahin Usta’nın yakınlarında bulunan ufacık bir dükkân olan Altın Kase’ye adımımızı attığımızda Hakan Abi “3 kişilik yuvalama ayırtmıştık” diyordu. Masaya oturduk ve bugüne kadar yediğim en güzel yemeklerden birini kaşıklamaya başladım. Naneli sosu, yoğurdu, irmik-pirinç ve kıymayla yapılan minnacık toplarıyla yuvalama çok ama çok lezzetliydi. Hakan Abi eşinin çok iyi yemek yaptığını hatta çok güzel yuvalama da yaptığını ama buranın çok daha iyi olduğunu söyleyince ne kadar şanslı olduğumuzu daha iyi anlıyorduk. İşin garip yanı yuvalamanın öğlen iki gibi bitmesiydi. Yani ikiye kadar yediniz yediniz sonra bulamıyordunuz. Ankara ya da İstanbul’da bir şey ünlü olursa 24 saat satmak için kasılırdı ama burada öyle değildi.

Mekânın sahibine “ellerinize sağlık” dedikten sonraki durağımız katmer yemek için Akşam simit fırınıydı. Adından da anlaşılabileceği gibi fırın olsa da Hakan Abinin söylediğine göre çok iyi katmer de yapıyorlardı. Ellerinde sadece bir tane kalmıştı. “Zaten çok yedik” deyip, katmeri aldık ve arabaya atlayıp Hakan Abinin ofisine gittik. Bol kaymaklı katmeri büyük bir zevkle mideye indirirken zor nefes aldığımı fark ediyordum. Ama yemek faslı bir türlü bitmiyordu çünkü bu sefer de Hakan Abinin bir çalışanı elinde tatlılarla içeri girdi. Hediyelik tatlı almak için Hakan Abinin önerdiği tatlıcıdan örnekler gelmişti. Ama yok, böyle olmayacaktı! O yüzden kenarlarından biraz tırtıklayıp ne alacağımıza karar verdik. Bir iki saat ofiste muhabbet ederken güneş yüzünü göstermeye başladı.

Arabaya atlayıp akşam yemeği için midede biraz yer açmak adına Dülükbaba mesire alanına gittik. Lalelerle donatılmış park gayet güzeldi. Yaklaşık iki kilometre yürüyüp bol bol muhabbet ettik. Hakan Abi hafta sonları burada mangal dumanından göz gözü görmediğini söylüyordu.

Mesire alanından çıktıktan sonra gastronomi turumuzun son durağı olan Küşleme Et Lokantası Hüseyin Usta’ya vardık. Oldukça zengin bir duruşu olan lokantada masaya oturup küşlemeleri sipariş ettik. Yemek öncesi masaya gelen fındık lahmacun ve salata çok güzeldi ama bende yiyecek yer kalmadığı için ufacık ufacık parçalarla yetiniyordum.

Ve final yemeğimiz küşleme servis edilip de ilk lokmayı ağzıma attığımda gerçekten çok özel bir et olduğunu fark ediyordum. Bir yandan lezzetle, ama bir yandan da mideyi fullediğim için oldukça zorlanarak küşlemeyi bitirdikten sonra arabaya atlayıp havaalanının yolunu tuttuk.

Hakan Abiye çok çok teşekkür ettikten sonra veda ettik ve uçağı beklemeye başladık. Uçak 15 dakika rötar yedikten sonra geldi ve yürüyerek bindik. Koltuğumuza oturduktan birkaç dakika sonra tüm havaalanını bembeyaza boyayan dolu yağmurunu izledik.

Dönüş yolunda bol bol “doğudaki diğer illere de gitmeliyiz” diye konuştuk. Akşam geç saatlerde eve ulaştığımda hala yediğim yemeklerin tadı damağımdaydı. Ama aslında bir gün sonra yanımda getirdiğim tatlıları mideye indirirken, ne kadar güzel şeyler yediğimizi daha iyi anlayacaktım!

Her şeyiyle dört dörtlük bir deplasmanı daha arkamızda bırakırken “sıradaki!” diye aklımdan geçiriyorum!

Kişisel deplasman karnesi: 29maç, 6g, 9b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

“Futbol sadece futbol değildir” hele bir de mutfağı sağlam şehirlerden birine deplasman yaptıysanız ve yanınızda süper bir rehber (Hakan Özseven) varsa işte o zaman tadından yenmez olur her şey..

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 30 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 18. Hafta Maçı Gaziantepspor 0-1 Gençlerbirliği (Erteleme)

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Vodafone Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

İlk deplasman yaptığım stadyum Türkiye futbol tarihinin meşhur futbol sahası olan, eski adlarıyla İnönü, Mithatpaşa, Dolmabahçe ya da o günkü adıyla Beşiktaş İnönü stadyumuydu. Yıllar sonra aynı stadyuma bir kere daha gitmiştim ama bu sefer maçın daha özel bir anlamı vardı; Beşiktaş – Gençlerbirliği karşılaşması stadyumda oynanacak son maçtı. Şubat ayında, genç yaşta kaybettiğimiz Ural Abi de bizlerle birlikte tribündeydi. O karşılaşmadan sonra stadyum yıkıldı ve yerine 41 bin 903 kişi kapasiteli Vodafone Arena stadyumu inşa edildi.

Sezon başında deplasman yapmak istediğim stadyumlardan biri de haliyle Vodafone Arena idi. Maçın tarihi açıklanır açıklanmaz kuzen Fahriye ile haberleştik, uçak biletlerini alıp, hem ona, hem de Onur Ağca’ya “galibiyetin ilk adımı olsun” diye mesaj atıp maç günün beklemeye başladım.

Bu maçın Gençlerbirliği açısından iki farklı önemi var; bunlardan ilki Alkaraların lig tarihindeki 1500. maçı olması, ikincisi ise Gençlerbirliği ile Beşiktaş’ın Vodafone Arena’da oynayacağı ilk maç olması.

28 Mart salı günü maç biletleri satışa çıktı. Heyecanla siteye girip deplasman tribününü seçince 80 TL’yi görüp afalladım. Bundan böyle Gençlerbirliği’nin İstanbullularla yaptığı maçlarda uyguladığı fiyatların çok olduğu konusunda kulübü eleştiren arkadaşlara bu maçı örnek göstereceğim.

Bu vesileyle bugüne kadar gittiğim Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında ödediğim deplasman bilet fiyatlarını not düşeyim;

2006 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 25 TL
2009 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 35 TL
2010 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 45 TL
2012 Fenerbahçe (Şükrü Saraçoğlu) – 30 TL
2013 Galatasaray (Türk Telekom Arena) – 40 TL
2013 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 30 TL

31 Mart 2017, Cuma

17:30 civarı işten çıkıp önce otobüs ardından Belko ile havaalanına vardığımda iki sayfalık “uçak programı” ekranının ilk sayfasında yer alan 12 uçuştan 7’sinin rötar yediğini, birinin iptal edildiğini görüp “eyvah” dedim.  21.15 uçağı için ilk rötarı 20.50’de 45 dakika olarak yedik. Malum son yıllarda uçak seferleri gereğinden hızlı bir şekilde büyüdüğü için “dolmuşçuluğa” dönüştüğünden artık rötar yemeye alışmıştım. O yüzden de çok fazla umursamadım.

Saat 22:30’da hala ortalıkta bineceğimiz uçak olmadığı için 15 dakika daha rötar yedik. Sonrasında uçak geldi bindik ama bu sefer de uçağın içinde beklemeye başladık. Hiçbir anons yapılmayınca hostese sorduk, o da anons sisteminde arıza olduğu için müdahale edildiğini ve tamamlanmasını beklediğini söyledi. Uzun lafın kısası 21.15 uçağı ancak 23:50 civarında yere indi. Havataş’a binip Levent’e oradan da Seyrantepe’ye vardığımda saat 1’i gösteriyordu. Bir gün önce Ankara’dan otobüsle İstanbul’a  gelmiş olan Aniş yengem, toplam süreye bakıldığında uçakla gelmenin otobüsten daha uzun sürdüğü tezini kanıtlamak için bir done daha yakalamıştı ve rötarları düşününce kesinlikle haklıydı.

1 Nisan 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı 11’de Fahriye’nin Nişantaşı’ndaki yeni evini görmeye gitmek için otobüs durağına geldiğimde beni büyük bir sürpriz karşılıyordu.

2013 Martında Vleminckx’in golüyle Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçı izlediğimiz Türk Telekom Arena’nın etrafını devasa büyüklükte kuleler dikilmişti. 4 yıl önce stadyum dışında etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da güzeli etraf tamamen çamlıktı.

O an, sadece Ankara’nın değil tüm Türkiye’nin kocaman bir şantiyeye dönüştüğü gerçeği ile yüzleşiyordum. Tüm ülke olarak, tarlaları istila eden ve bütün tarım alanları bitene kadar yemeye devam edecek olan çekirge sürüleri gibiydik! Asıl iğrenç olan ise “tarım alanı” tamamen tükenince ne olacağının kimsenin umurunda bile olmamasıydı!

Bana göre konumu nedeniyle Fahriye’nin kendisine daha fazla zaman ayırmasına neden olacağı için beğendiğim evden çıkıp Maçka parkına gidip birer kahve içip yengemin dayımla nasıl tanıştığını dinledik. Hoşbeş sohbetin ardından onlardan ayrılıp teleferikle parkın diğer tarafına geçtim. Aklıma, hiç alakası yok elbette ama, muhtemelen yeşil bir alandan geçtiğimiz için Funchal’da bindiğimiz teleferik geldi.

Sanırım iki dakika süren teleferik yolculuğunun ardından, her deplasmanda, eğer fırsatım varsa, maç öncesi kimseler yokken stadyumu dışarıdan da olsa incelemek için, tekrar Maçka parkına girip daha önce iki kere geldiğim İnönü stadyumunun yerine inşa edilmiş olan Vodafone Arena’yı birkaç farklı açıdan inceleyip, ufak videolar çektikten ve deplasman girişinin yerini öğrendikten sonra sahile indim ve Beşiktaş çarşıya doğru yürümeye başladım.

Barbaros Hayrettin Paşa anıtının bulunduğu ufak parkın sahilinde oturup video anı için çekim yaparken, yanımda laklak eden genç sevgililerin “Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında muhalif kimse kalmadı” muhabbetine kulak misafiri oluyordum. Dayanamadım “biz varız dostum Gençlerbirliği” dedim. Çocuk bana bakıp heyecanla, “Keçiler!” dedi. Gülümsedim.

Çekimden sonra Gayrettepe Petra’da çalışan Onur’un yanına gitmek için parkın içinden geçerken, referandum için sokakta çekim yapan Al Jazeera’den birileri bana yanaştılar ve referandumda ne oy kullanacağımı ve kısaca nedenini sordular.

Petra’da Onur’un bizzat kendisinin yaptığı tatlıları, önerdiği kahveler eşliğinde hüpletirken, bir yandan da büyük bir zevkle bir sürü konudan sohbet edip kahkahalar atıyorduk. Birbirimizi özlediğimiz belliydi.

Petra’dan çıktıktan sonra Barbaros caddesinden Ortaköy’e doğru kıvrılan yoldan sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 25 dakika sonra Ortaköy sahilindeydim. Yine kısa videolar çekip etrafa baktıktan ve biraz da dinlendikten sonra Fahriye ile buluşacağımız Beşiktaş’a doğru yola koyuldum.

Serpil ve Fahriye ile Hayat Memat’ta bol bol sohbet edip bir şeyleri mideye indirirken aklıma Petra’dan çıkarken Onur’un verdiği ve kendisinin yaptığı ekşi maya ekmeği geldi. Çıkarttım ufak birer parça da ondan yedik. Bir gün sonra bize, “%80 başarılı olmuş” dese de gayet lezizdi.

Hayat Mematt’an kalkarken hem şişe bilyesi koleksiyonuma, hem de şehir serisi koleksiyonuma toplam üç yeni parça ekleniyordu ki, gezmenin en keyifli anı olan ganimetleri eve varır varmaz, büyük bir dikkatle bavula ekliyordum.

2 Nisan 2017, Pazar

Sabah 5’te kalkıp otobüs terminalinde teyzemi karşıladık. Saat 10 gibi kahvaltı masasındaydık. Orijinal plan Adalara gitmekti. Defalarca İstanbul’a gelmeme rağmen sadece bir kere Kınalıada’ya gitmiştim. Fakat hem gidiş gelişin uzun sürmesi, hem de dönüş saatlerinin maç saatine göre ya koşuşturmalı ya da çok erken olmasından ötürü vazgeçip Emirgan’a gitmeye karar verdik.

Otobüse binip ilerlerken de Pazar günü sahil trafiği nedeniyle o plandan da vazgeçip hem Onur’un mekana, hem de maçın oynanacağı Beşiktaş’a yakın olmak adına Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne gittik.

Sevim teyzem ve Aniş yengemle çoğunlukla geçmişten keyifli bir muhabbet yaptıktan sonra onlardan ayrılıp Onur’un mekana doğru yürümeye başladık.

Düne göre yoğun olsa da ara ara muhabbet edip, ekmek yapımını izledik. Bu sırada Nevzat Abi aramıza katıldı. Onla da bir süre konuştuktan sonra Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık.

Saat 17 civarıydı ve bir sürü Beşiktaşlı stadyuma doğru yürüyordu. Barbaros caddesinden Dolmabahçe’ye doğru döndüğümüzde ise stadyumdan bize doğru gelen bir sürü Beşiktaş formalı taraftarı görüp şaşırıyordum. Onur’a sorduğumda, maç günü birçok kişinin formalarını giyip Beşiktaş Çarşıya gittiklerini ve orada maç izlediklerini söyledi. Stadyuma bu kadar yakın olup, dışarıda izlemek nedense garibime gitmişti. O sırada Nevzat Abi, tüm biletlerin satıldığını ve karaborsaya düştüğünü söylüyordu.

Üzerimizde forma, atkı ve polarlarla sohbet ede ede misafir tribüne ulaştık. Deplasman gişesi, 2 kez arandıktan ve passoligi gösterdikten sonra tribüne doğru ilerleyen yolda yer alması da ilginçti.

Deplasman tribünü tahmin ettiğim gibi üst katta ve sahanın tam çaprazındaydı. Fakat konum olarak daha önce arkanıza denizi alırken şimdi denizin karşısında yani bilenler için “beleştepe”de yer alıyordu. Hem görüş açısı olarak hem de kredi kartının geçtiği kantini ve tuvaletleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyumlarından daha iyiydi.

Fotoğraf çekinip etrafa bakınırken Onur Abi geldi. Çantadan Ural’ın pankartını çıkarttı. Tam asmak üzereyken bir polis memuru gelip, “önce bakalım” dedim. “Tabi” deyip, Ural’ın Gençlerbirliği üyesi olduğunu, genç yaşta kaybettiğimizi ve kulübün resmi internet sitesinde de bu konuda açıklama olduğunu söyledim. Polis amirine whatsappdan yazıp yorumunu bekledi. Birkaç dakika sonra “amir asılmamasını istedi” dedi. Anlamamıştım. “Neden?” diye sordum. Cevap yoktu. “Her gittiğimiz stadyumda asıyoruz, 3 hafta önce Türk Telekom Arena’da, her hafta 19 Mayıs’ta açıyoruz” dedim ama nafile. Amir, “asılmasın” dediği için asamadık! Şaka gibiydi. Morallerimiz altüst olmuştu.

Bu sırada Ahmet Oğuz’un abisi gelip bizlerle el sıkışıp kendini tanıttı. Onla muhabbet edip maçı beklemeye başladık. Nevzat Abi kadroyu uzattığında Ümit Özat’ın normal kadroya göre Muriqi yerine Ring’i ilk 11’e aldığını yani sahaya forvetsiz çıktığını görüp sinirlendik. Çünkü lig lideriyle oynayacağımız için muhtemelen tek tük pozisyon bulabilecektik ve onları da değerlendirecek birilerinin sahada olması gerekiyordu.

Maç başladığında Alkaralar oldukça disiplinli ve dirençli gözüküyorlardı. Gol yolundaki iki önemli isimden biri olan Serdar’a her pozisyonda en az iki Beşiktaşlı baskı uyguladığı için genel olarak Aydın’ın top taşıyıcılığından faydalanıyorduk. Maçın 34. dakikasında Ring’in ortası ile çaprazda topla buluşan Uğur’un yerinde gerçek bir forvet olsa belki tüm senaryo değişebilirdi ama Özat yüzünden öyle olmadı.

İlk yarının sonuna doğru Beşiktaş’ın en etkili silahı olan “uzun süreli baskılı oyununu” seyrettik. Üst üste 3 kez atak yaptılar. İlk ikisinde topu kapsak da hızlı pres uygulayarak tekrar topu kazanıyor ve bir kere daha hücum ediyorlardı. Haliyle savunma hatta her bir atakta biraz daha dengesiz yakalanıyordu ki, 3. atakta defansımızın sağ kanadı tamamen düştü, golü de o kanattan yedik.

Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hiçbir pankart ve bayrak olmadığını fark edip şaşırdık. Sanırım tek pankart, tam çaprazımızda bulunan kale arkası ile maraton kesişimindeki “Tekirdağ” pankartıydı.

İkinci yarı Ümit Özat, muhtemelen sarı kartı var diye, takımın en iyi defansı Claro’yu çıkarıp yerine Muriqi’yi aldı. Beşiktaş önde olmanın verdiği motivasyon ve rahatlıkla Kırmızı-Siyahlılara pozisyon vermiyordu. 52’de maçın ikinci şansını elde ettik ama kornerden gelen topa Muriqi’nin vurduğu kafa vuruşunu kaleci Tolga çıkarttı. 57’de Ring yerine Velikonja oyuna girdi. Forvet oyuncusunun ilerideki presi sayesinde takım biraz daha hareketlenmeye başlamıştı ki, 61’de serbest vuruştan yediğimiz gol tüm gardımızı düşürdü.

Bu dakikadan sonra neredeyse sahadan yok olduk. 85’te Babel farkı 3’e çıkarttı ve maç da bu sonuçla sona erdi.

Tribünden çıkıp diğer arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Onur, Nihan ve Fahriye’yle bir şeyler atıştırmak için Beşiktaş Çarşı’daki Deli Kadın’a gittik. Bir şeyler içip yerken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Özellikle Onur’un “küçükken beni ‘senin baban Zeki Müren’ diye kandırırlardı. Ben de inanıp herkese sorardım” sözlerine yüksek sesle kahkaha attık.

Kalkmamıza yakın Beşiktaşlı bir taraftar yanımıza gelip, “farklı bir takım taraftarısınız ve şu an Beşiktaş Çarşı’da rahat rahat oturuyorsunuz. İşte bu bizim taraftarların ne kadar özel olduğunu göstermiyor mu?” diye sordu. Güldük. “Eyvallah ama sanırım bu, Gençlerbirliği taraftarının bugüne kadar kimseyle kavgasının olmamasının bir sonucu. Bütün deplasmanda rakip takım taraftarları tarafından iyi karşılanıp muhabbet ediyoruz. Çünkü hiçbiri Ankara’ya geldiğinde sorun yaşamıyorlar. Bunu biz tribüne adımımızı attığımızda abilerimizden öğrendik, şimdi de yeni gelenlere anlatıyoruz” dedik.

Ufak muhabbetimizin ardından taraftar arka masada Beşiktaş’ın 30 yıllık stat anonsçusunun oturduğunu söyleyip bize işaret etti.

Hesabı ödedikten sonra önce Beşiktaşlı taraftara sonra da Onur ve Nihan’a veda edip evin yolunu tuttuk.

3 Nisan 2017, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp önce kahvaltı ardından yengem, teyzem ve Fahriyenin yaptığı kolilere ufak bir destek atıp mini bir taksim turu yapıp oradan havaalanına doğru yola koyuldum.

Taksim heykeli ile Gezi Parkı arasında kalan alanın sadece yayalara göre tahsis edilmiş yeni hali nedense biraz garip görünüyordu. Ayrıca etraftaki insanların büyük bölümünün Arap olması da içinden geçtiğimiz günleri çok iyi özetliyordu.

Rötar yemeden tam zamanında eve ulaşarak, artık alıştığımız üzere, skor hariç gayet güzel bir deplasmanı daha geride bırakıyordum.

Kişisel deplasman karnesi: 28maç, 5g, 9b, 14m, 24ga, 44gy.

Video Anı

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 29 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 26. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

Bahçeşehir Okulları Arena (Alanya Oba) Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 532 km.

2016-2017 sezonu fikstürü yayınlandıktan sonra, “hangi deplasmanlara gidebilirim” diye 7-8 maçlık bir liste oluşturmuştum. Fakat 20. Haftaya gelmemize rağmen, o ya da bu sebeplerden ötürü Konyaspor, Akhisar Belediyespor, Antalyaspor, Adanaspor ve ertelendiği için, bir umut “hala gidebilirim” dediğim Gaziantepspor maçlarına gidemedim. Alanyaspor maçına gitmek için ise Ömer Abimle sağlam adımlar atmaya başladık ve maçın oynanacağı haftanın ilk gününde uçak biletlerimizi alıp hem deplasmana gitmeyi, hem de kuzen Zeynep Abla ve ailesini görme planını garanti altına aldık.

Salı günü, Gençlerbirliği deplasman tribününden bilet alan ilk kişilerdik. Hemen abimi aradım ve “tribünde iki kişi olursak diye yolda birkaç gol sevinci çalışalım, her golde farklı bir gol sevinci yaparız” önerisinde bulundum. Gülmekle yetindi.

10 Şubat 2017, Cuma

Sabah 8’de evden çıkıp 8.30’da Abimle AŞTİ’de buluştuk ve otobüse binip Esenboğa’ya doğru yola koyulduk. Havaalanına yaklaştıkça sis artıyor ve görüş mesafesi azalıyordu.

Aklıma birkaç yıl önce Küre dağlarına gitmek için yola çıktığımız ama görüş mesafesinin 1-2 metreye düştüğü için karşıdan gelen arabaları dahi göremediğimiz gün geldi. Uçağa bindiğimizde de pistteki diğer uçakları güçlükle görebiliyorduk.

Sisten ötürü 5-10 dakika geç havalansak da tam zamanında Antalya’ya indik. Yolculuk sırasında en etkileyici şey, bulutlar üstüne çıkmayı başarmış dağların karlı zirveleriydi. Aklıma yıllar önce Milano’dan Madrid’e uçarken bulutların üstündeki zirvelerini gördüğüm efsanevi dağlar geldi.

Uçakta bir ara tuvalete gittiğimde, hem kapının iç, hem de dış tarafında açılabilir küllük olduğunu görüp şaşırdım. Çünkü uçakta sigara içilmesi 90’lı yıllardan bu yana yasaktı. Sigara yasağı konusunda nette bakınırken şu enteresan bilgiye de ulaştım; “Amerikan Federal Havacılık Dairesi tarafından konulan kurala göre uçağın herhangi bir bölümünde sigara içmek yasak olmasına rağmen tuvaletlerde küllük bulundurulması da zorunlu. Zira kuralları çiğnemek isteyen yolcular olabilir. Bu durum o kadar önemli ki uçakta bozulan ya da bir sebepten kullanım dışı olan bir küllüğün 10 gün içinde tamir edilmesi zorunluluğu bulunuyor.”

Havaalanından çıktığımızda hava sıcaklığı 15 derece civarındaydı. Montu çantada bırakıp polarla yolumuza devam ettik. Tramvaya binip şehir merkezine doğru ilerledik. Rahmi Abi bizi karşıladı ve eve geçtik. Apartmanın arka bahçesinde bulunan turunç ağacını portakal sanıp Rahmi Abiye neden toplamadıklarını sordum. Rahmi Abi turunç ağacı olduğunu söyleyip denemek isteyip istemediğimi sordu. Turuncun sadece kabuğunun reçel yapımında kullanıldığını ve meyvesinin acı olduğunu düşündüğüm için şaşkınlıkla “yeniyor mu?” diye sordum. “Biraz fazla ekşidir ama yenir” diye cevap verdi.

Aylin ve Zeynep Abla bizleri bekliyordu. Hoş beş muhabbetten sonra Zeynep Ablamın kurduğu masayı görüp kendimizden geçtik. Zeytinyağlılar, börek, yaprak sarmasını büyük bir mutlulukla mideye indirirken, Zeynep Abla, “bunlar başlangıç, akşam daha güzel yemekler var” deyince Abime dönüp “Konyaspor deplasmanına falan gideceğimiz zaman da gelelim, maça buradan geçeriz” dedim. Güldük.

Yemek sırasında turunç suyu da denedik. Fazlaca ekşiydi ama lezzetliydi. Birçok şekilde kullanabileceğini konuşurken, Zeynep Abla, bazı yemeklerde ve salatalarda kullandığını söyledi.
Yemekten sonra salona geçtik ama yemek faslı bitmemişti. Rahmi Abi nefis bir kahve hazırlarken Zeynep Abla, ayva tatlısı ve ful çikolatalı browni getiriyordu. Az sonra bol bol yürüyeceğimizi bildiğim için nefis tatlıları da büyük bir zevkle hüplettik.

Bir süre dinlendikten sonra arabaya atlayıp merkeze indik. Arabayı park ettikten sonra Karaalioğlu Parkın’dan yürüyüşümüze başladık. Doğma büyüme Antalyalı olan Rahmi Abi, çocukluğu ve gençliğinde yaşadıklarını da ekleyerek bizlere nefis bilgiler veriyor ve takdire şayan bir rehberliğe imzasını atıyordu. Mesela Karaalioğlu Parkı, Antalya’nın ilk parkıymış. Ecevit zamanında parka Karaoğlan denmeye başlanmış ve günümüzde hala birçok kişi tarafından bu isimle biliniyormuş.

Parkın içinden geçerek denize ulaştığımızda bulutların arasından güneşin denize vurduğunu görüyorduk.

Bugüne kadar sadece bir kez, o da yıllar yıllar önce, kaleiçine gelmiş ve bayılmıştım. Yönümüzü oraya çevirdiğimizde neden o kadar sevdiğimi anladım. Dar sokaklar, cumbalı evler göz kamaştırıcı görünüyorlardı.

Bir ara durduk ve Rahmi Abi selfie yapmak için telefonu eline aldı ve sadece bir poz çekti. “Abi film bitmesin diye gayet iyi yaptın” diye takıldığımda, her zaman sadece bir fotoğraf çektiğini öğrenip şaşırdım. Malum üçer beşer fotoğraf çekmeden kimse telefonu elinden bırakmıyordu.

Kaleiçinde dolaşırken gözümüze çarpan şeylerden biri de, kurumuş dallardan yapılmış oldukça başarılı heykellerdi. Adnan Ceylan imzası taşıyan eserler son derece etkileyiciydi.

Bahar havasında dolaşmaya devam ederken yolumuz limana açıldı. Gayet güzel görünüyordu.

Zeynep Ablamdan, limanın diğer tarafından bulunan ufak plajın, Mermerli, Antalya’nın ilk plajı olduğunu öğrendik.

Limandan kaleiçine doğru devam ederken İskele Cami’ni gördük. Altından kuyu suyu çıkan, altıgen biçiminde, tipik Selçuklu Kümbeti biçimindeki caminin ne zaman yapıldığı bilinmese de mimarisinden ötürü 12-13. yüzyıllar arasında yapıldığını düşünülüyormuş. Rahmi Abi küçükken arkadaşlarıyla buraya geldiklerini ve kuyudan su içtiklerini anlattı.

İskele Cami’nin yanından geçerek kalenin girişlerinden biri olan 40 Merdivene ulaştık. Ben fotoğraf çekerken Aylin, Abim ve Zeynep Abla basamakları sayıyorlardı. Sonunda 40’ı buldular mı anımsamıyorum ama herhalde bulmuşlardır çünkü bulmasalar geyiği dönerdi.

Kaleiçinin dar sokaklarında ilerlerken bir sürü nefis kapı gördüm. Aklıma Karaburun ve Pocitelj’de gördüklerim geldi.

Bir sonraki durağımız 1901 yılında, Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından II. Abdülhamit şerefine yaptırılmış olan Antalya Saat Kulesiydi.

13. yüzyıla ait bir Selçuklu eseri ve aynı zamanda Antalya’daki ilk İslam yapılarından biri olan Yivli Minare’nin içinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

2010 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında zeminde Selçuklu dönemine ait su boruları bulunmuş ve cam bir koruma altına alınarak caminin içinde sergilenmesine karar verilmişti.

Kaleiçinden çıktıktan sonra 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti sırasında, ona hitaben yapılmış Hadrianus Kapısı’ndaydık (Üçkapılar). Bir hafta önce gittiğimiz Sagalasos antik kentinde bulunan ve Burdur müzesinde sergilenen, kral Hadrianus’un heykelinden ötürü bilgi sahibi olduğum için, “şimdi sıra bende” diyerek parmağımı kaldırdım ve Hadrianus hakkında ufak birkaç bilgi vermenin zevkini yaşadım. Hep Rahmi Abi puanları toplayacak değildi ya!

“Mermer Kapı”da nar suyu içip biraz nefeslendikten sonra yolculuğumuza, Rahmi Abi’nin “Kaleiçinde en sevdiğim yer” dediği, Hesapçı sokaktan yürümeye devam ettik.

Birbirini kesen dar sokaklar ve sağlı sollu cumbalı evler pek güzel görünüyorlardı.

Sokağın sonuna doğru Kesik Minare’yi gördük. Yapının hikâyesi pek ilginçti doğrusu buyurun; 2. yüzyılda Roma tapınağı olarak inşa edilen yapı, 7. yüzyılda Meryem Ana anısına Bizans kilisesine çevrilmiş. 7. Yüzyıldaki Arap-Bizans savaşları sırasında ağır yara almış ama 9. yüzyılda yeniden onarılmış. 13. yüzyılda Anadolu Selçuklular tarafından camiye çevrilip minare eklenmiş. 1361’de Kıbrıs Krallığı Antalya’yı fethedince yeniden kiliseye çevrilmiş. 15. yüzyılda Şehzade Korkut tarafından tekrar camiye çevrilen yapı, 1800 civarında geçirdiği yangın sonunda minaresi külahsız olarak kurtarıldığı için, “Kesik Minare” adını almış.

Yürüyüşümüz sonunda bir kafeye oturup dinlenmek için ilerlerken Rahmi Abi üzerinde iri dikenler bulunan bir ağaç gösterdi. Gerçekten garipti! Hemen Esra’ya fotoğrafını gönderdim ve “ne bu?” diye sordum. Cevap kısa ve netti: “Maymun Çıkmaz Ağacı (Araucaria Araucana).” Etrafta bilen birilerinin olması güzeldi.

Kahveleri içtikten ve biraz nefeslendikten sonra arabaya doğru adımlarken Rahmi Abi, temel kazarlarken kalıntı bulunduğu için yapımı durdurulan bir inşaatı işaret etti. Etraftaki tüm yapıların altında muhtemelen eski kalıntıların olduğunu düşünmek enteresan bir histi doğrusu.

Arabalara atladık ve ilk önce Antalyaspor’un yıkılmış olan eski stadının yerini gördük. Ardından da yeni stadı, Altın Portakal’ın düzenlendiği Antalya Kültür Merkezi ve Cam Piramit gibi birçok önemli yeri arabadan gördükten sonra son durak olarak 7 kilometre uzunluğundaki Konyaaltı plajına gittik.

Eve vardığımızda öğlen yediklerimizi eritmiş olduğumuzu düşünerek iştahla Zeynep Ablanın yaptığı nefis akşam yemeklerini yiyip bol bol muhabbet ettik ve günü tamamladık.

11 Şubat 2017, Cumartesi

Dün hayretle, Antalya ile Alanya arasının 120 km olduğunu ve otobüsle 2,5-3 saat sürdüğünü öğrenince sabah 9.30’a bilet almıştık. Ona yetişmek için 8’de uyanıp bu sefer de Zeynep Ablanın, Antalya’dan önce uzunca bir süre Kastamonu’da yaşadıkları ve geçen hafta orada olup sevdikleri yiyeceklerle Antalya’ya döndükleri için, “Kastamonu izleri” taşıyan nefis ötesi kahvaltısını mideye indirdik ve yola koyulduk.

Dolmuş kıvamındaki otobüsümüz neredeyse her el kaldırana durduğu için Alanya’ya vardığımızda saatlerimiz 12.15’i gösteriyordu. Yolculuğun en kritik anı, benzinlikte otobüsten inen muavine, bir arabanın şükür sadece, dikiz aynasıyla çarpmasıydı. Bir adım daha attıktan sonra araba çarpmış olsaydı bu yazının konusu tamamen değişirdi. Verilmiş sadakası varmış, ufak bir kol incinmesiyle atlattı.

Alanya’ya girerken gördüğümüz bir kamyonun arkasında yazan, “bize ayar olan çok ama frekansı yakalayan yok” yazısı Abimle bir müddet gülümsememizi sağladı.

Otobüsten indiğimizde hava sıcaklığı 18’i gösteriyordu. İlk iş olarak sahile indik ve bir süre yürüdük. Artık üzerimizdeki polar da çok geliyordu.

Maça yarım saat kala taksiye atladık ve taksiciyle Alanyaspor muhabbeti yaparak dağın eteklerinde bulunan Oba stadyumuna doğru ilerledik. Dağı tırmandıkça araba trafiği arttığı için yavaş yavaş ilerliyorduk.

Sonunda misafir tribünün önüne vardık. Taksiden inerken bizi gören Alanyaspor’lu taraftarlar “hoş geldiniz” diyerek bizlere büyük bir nezaket gösteriyorlardı, bizler de teşekkür edip, “hak eden kazansın” dedik. “Hoş geldiniz” aklıma doğrudan Samsun deplasmanını getiriyordu ama aslında neredeyse tüm deplasmanlarda “hoş geldiniz”lerle karşılanıyorduk.

10.842 kişilik tek katlı “kutu” gibi stadyumun en enteresan özelliği ziyaretçi tribününün file, tel ya da cam ile çevrilmemiş olmasıydı. Kısacası ziyaretçi tribünü kale arkasındaki ev sahibi tribünleri ile aynı konfora sahipti.

Maçtan önce ve sonra Alanyaspor taraftarları, “İlhan Cavcav ölmedi kalbimizde yaşıyor” tezahüratlarıyla Gençlerbirliği kulübüne ve taraftarlarına güzel bir jest yaptılar.

Nevzat, Onur ve Kubilay Abiler de maç için sabah İstanbul’dan yola çıkıp Alanya’ya gelmişlerdi. Stadyuma giderken onların VIP tribününde olacağını öğrendik ve çıkışta buluşmak üzere anlaştık.

Devre arasında Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci ve Stancu’nun satılması ve özellikle defansta Ahmet’in yerini dolduracağını düşündüğümüz Ante’nin sözleşmesinin karşılıklı fesih edilmesinden ötürü Gençlerbirliği ligin ikinci yarısına felaket bir giriş yaptı. Önce Kasımpaşa’ya 3-0 yenildi, Osmanlıspor’la 1-1 berabere kaldı ve Kayserispor’a 3-2 yenilerek Türkiye Kupası’ndan elendi. Buna karşılık ligde oynadığı son 5 maçta sadece 1 puan toplayan Alanyaspor, yeni hocası Safet Susic ile ilk maçına çıkıyordu.

İrfan’ın gidişinden sonra gol yollarında pozisyon üretebilecek sadece Serdar Gürler ve Aydın Karabulut kalmıştı ama teknik direktör Ümit Özat, Aydın’ı ilk 18’e bile almayarak pozisyon üretme şansımızı %50 düşürmüştü. Öyle de oldu. Maç başlar başlamaz özellikle Uğur Çifçi’nin kanadından akın akın gelen Alanyasporlular tehlike yaratmaya başladılar ki, daha 6. dakikada 1-0 öne geçmeyi başardılar. Golden sonra Gençlerbirliği’nin hareketleneceğini düşünüyorduk ama ne bireysel olarak, ne de takım halinde Kırmızı-Siyahlılar en ufak bir pozisyon dahi yaratamadılar. Devre biterken Alanya’nın skoru 2-0 yapması da iyice morallerimizi bozmaya yetmişti.

Maçın 30. dakikası civarında 50’lerinde bir çift ve 20’lerinde oğulları tribüne giriş yaptılar. Devre arasında, oğulları Cuma günü çalıştığı için Ankara’dan gece 3 yerine 4’te yola çıktıklarını ve maça yetişemediklerini, Ankara’da maçlara geldiklerini ve zaman buldukça deplasmanlara gittiklerini öğrenecektim. Teyzenin gittiği deplasmanlardaki stadyumları ve takımları tartması ise inanılmaz hoşuma gitti!

Bir umut izlemeye başladığımız ikinci yarının daha 4. dakikasında farkın 3’e çıkması ile içimizdeki en ufak umut kırıntılar da yok olup gitti. Muriqi’nin son dakikada üst direkten dönen kafa vuruşu hariç takım 90 dakik boyunca çok ama çok kötü futbol oynadı ve sahada 3-0 yenilgiyle ayrıldı.

Devre arasında Alanyaspor’a giden Landel’in maç sonu doğrudan tribüne gelip formasını taraftarlardan birine vermesi maçın herhalde tek güzel anıydı.

Alanyaspor taraftarlarıyla atkı değiştirerek ve görevli jandarmalarla muhabbet ederek kapıların açılmasını bekledik. Süper Lig’deki takımlar arasında jandarmanın görevli olduğu tek stadyumun burası olduğunu öğrendik. Zira diğer tüm stadyumlarda polisler görevliydi.

Maçın başında sivil güvenlik görevlisinin bize işaret edip, “bir şey olursa sahaya atlamazsınız değil mi?” diye sorması ve benim de, “bir şey olmaz rahat ol” dedikten sonra rahatlayıp, “atlamanıza gerek yok zaten burada kapı var ben açarım” diyerek gülümsemesi günün en ilginç anıydı.

Stadyumdan ayrıldıktan sonra Onur, Nevzat ve Kubilay Abiyle buluştuk. Normalde son derece pozitif olan üçlü hem oynanan oyundan, hem teknik direktörden hem de Cavcav sonrası kulübün “başsız” halinden son derece mutsuzdular. Beraber Bülent’in bulunduğu Öztürk Kolcuoğlu’na gittik ve bir yandan bir şeyler atıştırıp, uzun uzun “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna cevap aradık. Bu sırada Ümit Özat’ın maç sonrası yaptığı açıklamalarla, takımda top yapan 2 oyuncu olan Serdar ve Aydın’a savaş açtığını öğrenince iyice morallerimiz bozuldu. “Hayırlısı” demekten başka elden bir şey gelmiyordu.

Yemekten sonra arabaya atladık ve önce Atatürk Havalimanına gidip İstanbul tayfasıyla vedalaştık ardından da tramvayla merkeze ve akabinde Zeynep Ablamlara gittik. Alışıldığı üzere, çay, kahve eşliğinde tatlıları hüplettik, bol bol muhabbet ettik ve geceyi tamamladık.

12 Şubat 2017, Pazar

Pazar sabahı 7’de uyanıp, güzel bir kahvaltı ve hoş sohbetle güne başladık. Zeynep Ablaya her şey için teşekkür edip arabaya atladık ve havaalanına gittik. Rahmi Abiye de teşekkür edip uçağın yolunu tuttuk.

Önce İstanbul’a;

oradan da Ankara’ya uçarak evimize ulaştığımızda, “3 puan için gittik, 3 golle döndük” diye düşünüyordum.

Ama her şey bir yana, ilk kez bilen birileriyle Antalya’yı dolaşmak herhalde bu deplasmanın en güzel yanıydı. Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 27maç, 5g, 9b, 13m, 24ga, 41gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 28 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 20. Hafta Maçı Aytemiz Alanyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “26. Deplasmanım ve 3. Kez Yenikent ASAŞ “Osmanlı” (33,4 km)

26. Deplasmanım ve 3. Kez Yenikent ASAŞ “Osmanlı” (33,4 km)

28 Agustos 2016 - Osmanlispor 2-2 Genclerbirligi, Yenikent ASAS, Osmanli Stadi, Ankara -02-

Yenikent ASAŞ “Osmanlı” Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 33,4 km.

İyi Yoldayız!

Ömer Abim, yeğen Alperen ve İsmail Dayımla, deplasman kariyerimde 3. Kez, Yenikent ASAŞ’ın (yeni adıyla “Osmanlı”) yolunu tutarken aklımda Osmanlıspor’un müthiş derecede doğru yaptığı şey olan kontratak organizasyonları vardı. Orta saha elemanları rakip takım oyunu açarken topluca baskı yapıyor ve kaptığı topu her iki kanatta birden koşan hızlı adamlardan birine yuvarlayıp pozisyon yaratıyorlardı.

28 Agustos 2016 - Osmanlispor 2-2 Genclerbirligi, Yenikent ASAS, Osmanli Stadi, Ankara -04-

Üzülmez, kazanan takımdan sadece Matei’yi çıkartıp yerine Milinkovic’i sahaya sürmüştü. Maçın ilk dakikalarında Alkaralar, topu ayaklarında tutup Osmanlıspor savunmasında boşluk ararlarken, Mor’lar özellikle Selçuk Şahin’e toplu baskı uygulayarak pozisyon üretmeye çalışıyorlardı. Amacına ulaşan Osmanlıspor oldu. 9. dakikada Önce Selçuk ardından İrfan’a baskı uygulayarak kazanılan topu sağ kanada açtılar ve yerden sert ortaya dokunan Delarge topu filelere gönderdi.

1-0’dan sonra Gençlerbirliği, tıpkı maçın başındaki gibi top tutarak ve bol pas yaparak rakip kalede gol aramaya devam etti. Bu pozisyonlardan birinde, ceza alanı içerisinde Stancu’nun formasından hunharca yere doğru çekilip devrilmesine, hakemler “devam” kararı verdiler!

16. dakikada Osmanlıspor’un geliştirdiği atak sonucunda uzaklaştırılmayan topa Mehmet Güven’in uzaktan sert şut farkı ikiye çıkarttı.

28 Agustos 2016 - Osmanlispor 2-2 Genclerbirligi, Yenikent ASAS, Osmanli Stadi, Ankara -05-

Maçın başından bu yana takımına hiç susmadan destek veren Gençlerbirliği taraftarları bu golden sonra kısa bir süre sessizliğe büründü çünkü işler hiç de iyi gitmiyordu! Ama santradan sonra Şimşeklerin tıpkı oyunun başındaki gibi disiplinli bir şekilde oyunlarını oynamaya çalışmalarını görüp desteklerini daha da arttırarak sürdürdüler.

34’de Üzülmez’in Milinkovic – Aydın Karabulut değişikliği diğer kanada da hareket getirdi.

28 Agustos 2016 - Osmanlispor 2-2 Genclerbirligi, Yenikent ASAS, Osmanli Stadi, Ankara -03-

Ahlar vahlar arasında Karcemarskas’ın iki nefis kurtarışını izledikten sonra Serdar’ın Osmanlı sol kanadından içeriye doğru nefis bir dripling yaparak topu filelere göndermesini izleyip havalara uçtuk.

Devre arasında hepimiz takımın oyunundan ötürü memnunluk duyuyorduk.

İkinci yarı takım kaldığı yerden devam etti ve 65’de ceza alanına yapılan ortada rakip oyuncunun eline çarpan top, Stancu’nun fileleri havalandırmasıyla sonuçlandı. 2-2’den sonra rakibin kontrataklarını engellemek için takım bir kademe geri çekilse de gol aramaya devam etti. Ama sonuç değişmedi.

28 Agustos 2016 - Osmanlispor 2-2 Genclerbirligi, Yenikent ASAS, Osmanli Stadi, Ankara -01-

Osmanlıspor karşısında son yılların en tempolu Gençlerbirliği’ni izledik. Ama daha da önemlisi 90 dakika skordan bağımsız olarak “kendi oyununu oynamaya çalışan” bir takım vardı sahada!

İbrahim Üzülmez geçen sezon devre arasında devraldığı takımdaki tüm dağınık parçaları birer birer toplayarak büyük bir resim oluşturuyor, bizlere de bir adım daha geriye çekilip tadını çıkarmak kalıyor. Elbette birileri dönen tekerleğe çomak sokmazsa!

Kişisel deplasman karnesi: 26maç, 5g, 9b, 12m, 24ga, 38gy.

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 28 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 2. Hafta Maçı Osmanlıspor FK 2-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “25. Deplasmanım & Gördüğüm 27. Stad: Sivas 4 Eylül (439 Km)

İlk Maç Anısı, Mehmet Ali Çetinkaya (Romantik Yürekler, Mehmet Yüce)

Mehmet Yüce - Romantik Yürekler, Türk Futbol Tarihi - Üçüncü Cilt

Ben taraftar değilim ama tanıdığım taraftarlar var. Onlardan biri de Mehmet Ali Çetinkaya…

Mehmet Ali, Tanıl Bora’nın deyimiyle “Gençlerbirlikli”. İnternet âleminde muazzam içerikte iki sayfası var. Biri Gençlerbirliği, diğeri de maç anıları ile alâkalı. İkisi de yakın takibim altında… Mehmet Ali, Gençlerbirliği maçlarını hiç kaçırmıyor, maçları tribünden izliyor:

Mehmet Ali Çetinkaya Anlatıyor:

“Beşiktaş misyoneri” Savaş eniştemin projelerinden biri olarak, hayatı sadece siyah-beyaz gören 14 yaşındaki bünyemde fırtınalar yaratacak olan haberi Ömer abim vermişti; “Pazar günü Gençlerbirliği – Beşiktaş maçına gidiyoruz!

Çocukluğumdan beri sadece televizyon ekranında gördüğüm iki boyutlu futbolcuları, üç boyutlu görecek olmak bile heyecanımın katbekat artmasını sağlıyordu. Okulda hava atacak bir koz ele geçirmiş olmanın zevkini doyasıya yaşasam da bir türlü günler geçmek bilmiyordu. Ama sonunda o gün geldi!

20 Aralık 1992 Pazar gününün erken saatlerde Ankara 19 Mayıs Stadyumunun Gençlik Parkı tarafındaki kale arkasındaki Gençlerbirliklilerin arasına konuşlanıp heyecanla beklemeye başladık. Saat 13’te takımlar çıktı sahaya ve maç başladı.

Normal seyirciler heyecanla maçı takip ederken, a’dan z’ye kadar çevremdeki her şeyi ilk kez gören ben, sürekli ilgimin dağıldığını ve başka bir şeye odaklanırken yakalıyordum kendimi. Tek bir şey vardı kafama kazınan, o da genç Sergen Yalçın’ın klas hareketleri. Zaten maç da (yıllar sonra Milne’nin başında fırtına gibi esen Beşiktaş’ın Ankara’da Gençlerbirliği’ni hiç yenmediğini öğreneceğim gibi) golsüz berabere bitmişti.

Yıllar içinde Türkiye’deki futbol sistemine kızarak küskünler arasına adına yazdıran ben, 2001’de yine Ömer Abimin ısrarlı çağrısı üzerine, hayatımda ilk kez maç izlediğim tribüne ama bu sefer Gençlerbirlikli olarak oturdum ve iki elin parmakları kadar maç haricinde bugüne kadar tüm maçlarda tribündeki yerimi aldım. Ama o ilk maç ve o günkü kareler asla kafamdan silinmedi.

Kaynak: Romantik Yürekler, Futbol Tarihimizin Yeni Devreleri: 1952-1992Türkiye Futbol Tarihi – Üçüncü Cilt, Mehmet Yüce, İletişim Yayınları

Ödünç Formalarla Atılan Golün Hikâyesi

1 Ocak 1966 - 1965-1966 Milli Lig 17. Hafta Beykoz 1-0 Ankaragucu (Niyazi Camgoz, Ali Sami Yen'deki Ilk Lig Golu)

Hikâyemiz, 1933’te Mecidiye Köy’ündeki Likör Fabrikası’nın yanında bulunan TEKEL’e ait arazi Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü tarafından satın alınarak, 30 yıl süreyle, yıllığı 1 TL’den Galatasaray Spor Kulübü’ne kiralanmasıyla başlar. Malumunuz, olay plansızlığın adet olduğu Türkiye’de yaşandığı için sonuçlanması da uzun uzun yıllar alacaktır. 1936’da hafriyat başlar fakat parasızlıktan proje rafa kaldırılır. 1940’da proje tekrar gündeme gelir ama bu sefer de hem parasızlık hem de savaş yılları olması nedeniyle bir kere daha bekleme kararı alınır.

3 Eylul 1944 - 1944-1945 Istanbul Kupasi 1. Tur Elektrik 4-0 Emniyet (Galatasaray Stadindaki Ilk Mac)

3 yıl sonra proje yeniden masaya yatırılır ve 3 Eylül 1944’te, 500 kişilik bir tribünü olan Mecidiye Köy ya da Galatasaray adıyla stadyumun açılışı, mıntıka ajanı Nuri Bost Bey’in başlama vuruşunu yaptığı Elektrik ile Emniyet takımları arasında oynanan İstanbul Kupası maçıyla yapılır.

1947’nin sonlarına kadar futbol maçlarına ev sahipliği yapan stadyumun, kent merkezine uzaklığı, ulaşım zorluğu ve çok sert rüzgâr alması gibi nedenlerden ötürü yapımından vazgeçilir ve yalnızlığa terk edilir. 1955’te stadyum projesi bir kere daha gündeme gelir ve 1960’da temeli atılır, 1962’de inşaat başlar ve 14,5 milyon lira harcanarak, eksikleri olsa da, 1964’te yapımı tamamlanır.

20 Aralık 1964’te Bulgaristan ile Türkiye arasında oynanacak dostluk maçıyla açılışı yapılacak olan ve Galatasaraylıların 1 numaralı kurucuları Ali Sami Yen’in adını koydukları stadyum için gazeteler günlerce yayın yaparlar ve İstanbul’un ilk çim sahası olan 55 bin kişilik stadyuma futbolseverlerin nasıl gelip gidebileceklerini anlatan krokiler yayınlarlar.

Maç tatsız tuzsuz ve golsüz biter ama asıl önemli olan, kapıları kırarak içeri giren ya da fazla bilet satılması yüzünden gereğinden fazla seyircinin olduğu stadyumun Büyükdere Caddesi tarafındaki açık tribünündeki sosisçinin gazocağının parlaması ve “tribün çöküyor” diye bağırışların yarattığı izdihamda yüzlerce kişinin alt tribüne düşmesidir. “Geçici kabul yapılmadı”, “projesi ortada yok”, “inşaat ruhsata bağlanmadı” gibi iddialar yüzünden stadyumda maç oynanması yasaklanır.

Bu olaydan 9 ay sonra, Galatasaray ile Sion arasında Mithatpaşa’da oynanması gereken Kupa Galipleri Kupası 1. Ön Eleme turu rövanş maçı öncesinde İsviçre Federasyonu, Mithatpaşa’da yapılan, binicilik sporunun bir dalı olan, konkurhipik yarışmalarının ardından yaşanabilecek, olası bir tetanos mikrobu tehlikesi yüzünden UEFA’ya başvurur ve maç Ankara 19 Mayıs’a alınır. Fakat Galatasaray’ın İstanbul dışında oynamak istememesi üzerine, çökme korkusu yüzünden 55 bin kişi yerine 30 bin bilet satılması şartıyla, maça Ali Sami Yen’in ev sahipliği yapmasına karar verilir. Galatasaray’ın 2-1 yendiği ama kupadan elendiği maçın 33. dakikasında Uğur Köken’in attığı gol stadyumun ilk golü olarak tarihe yazılır. Karşılaşma sırasında herhangi bir olayın olmaması üzerine 10 gün sonra aynı stadyumda 1966 Dünya Kupası eleme grubu maçında Türkiye ile Çekoslovakya karşı karşıya gelirler. Türkiye’nin yarım düzine gol yediği hezimet yıllarca dillerden düşmez.

Maçın ardından Ali Sami Yen bir kere daha nadasa terk edilecekken Türkiye Profesyonel Futbolcular Sendikası, çamurla kaplı Mithatpaşa’da oynanan son Galatasaray – Gençlerbirliği maçını örnek göstererek, “10 gün içinde Ali Sami Yen açılmazsa maçlara çıkmayacağız” diye yetkilileri tehdit eder. Bunun üzerine yetkililer, en fazla 30 bin seyircinin alınması şartıyla stadyumun kapılarını lig maçlarına açmaya karar verirler.

1966’nın ilk gününde Milli Lig’in 17. Hafta maçını oynamak için sahaya gelen Beykoz ve Ankaragücü’nün 22 futbolcusu bir yandan ısınırken, bir yandan da çocuklar gibi çimenleri okşuyorlardı. “Futbolcusu, idarecisi ve seyircisi Mithatpaşa’nın bataklığından kurtulmanın zevki içinde vazifelerini yapmağa hazırdılar” artık.

Milli Lig’in kurulduğu 1959 yılından beri ligde mücadele eden iki takımdan Ankaragücü, ortalama bir sezon geçirirken Beykoz kulüp tarihinin en sancılı günlerini yaşıyordu. Kaybedilen Vefa maçından sonra teknik direktör Bülend Giz’in işine son verilirken, başkan Süreyya Eren de istifa etmiş ve kulüpte tam bir kargaşa ortamı oluşmaya başlamıştı. Ankaragücü maçından önce oynadıkları 13 maçta sadece 1 kez kazanabilen ve ligin son sırasına demir atmış olan Sarı – Siyahlılar, kulübü yönetecek bir başkan adayı dahi bulamamışlardı. Bu yüzden, maçtan bir gün önce Beykoz kaptanı Şirzat Dağcı, taraftarların isteği ile tüm futbolcuların lisanslarını kendi üstüne alır ve biri bulunana kadar başkan olur.

Beykozlular maça Mecidiyeköy takımından aldıkları ödünç formalarla çıkarlar ve uzun bir aradan sonra azimli, hırslı ve istekli bir oyun sergilemeye başlarlar. 20. dakikada Garbis’in aut çizgisi kenarından ortasını Yunus, Şirzat’ın şarjı ile elinden kaçırınca, Niyazi Camgöz şâhâne bir dömivole ile maçın golünü atar. 27 yaşındaki Niyazi’nin attığı bu gol, aynı zamanda lig tarihi boyunca Ali Sami Yen’de atılan ilk gol olma özelliği taşır.

Beykoz, maçı 1-0 kazanır ve haftalar sonra büyük bir moral kazanır ama sezon sonunda bir daha dönmemek üzere en üst futbol liginden düşeceklerdir. Niyazi Camgöz’ün ödünç formayla attığı gol, hem Beykoz’un, hem de futbolcunun adının unutulmazları arasına girmesini sağlar.

Bu maçtan 45 yıl sonra, 11 Aralık 2010’da, Ali Sami Yen stadyumu son kez bir lig maçına ev sahipliği yaptı. Kaderin garip bir cilvesi olarak son lig maçında, Ali Sami Yen’de lig maçlarının oynanmasına sebebiyet veren iki takım, Galatasaray ile Gençlerbirliği karşı karşıya geldiler. Lig tarihinin en erken gollerinden birinin, 32. saniye Hurşut Meriç, atıldığı ve Alkaraların 2-0 kazandığı maçın 26. dakikasında Orhan Şam’ın attığı gol, lig tarihi boyunca Ali Sami Yen’de atılan son gol ve Niyazi Camgöz’e bir selam olur.

25. Deplasmanım ve Gördüğüm 27. Stad: Sivas 4 Eylül (439 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - 7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -03-

Sivas 4 Eylül Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 439 km.

Gençlerbirlikli olmamın ve belki de daha önemlisi futbol küskünlüğünden sıyrılıp yeniden futbol sevmeye başlamamın en büyük sebebi, beni Gençlerbirliği maçlarına götürmek için büyük bir gayret sarf eden ve sonunda başaran Ömer Abimdir. Bu yüzden, Gençlerbirliği’ni paylaşmayı sevdiğim en önemli insanların başında o geliyor.

Ömer Abimle daha önce Eskişehirspor ve Kayserispor deplasman kadrosunda yer almıştık, ki Eskişehir’e yeğen Alperen de bizlere eşlik etmişti ama, kağıt üstünde Beşiktaşlı olmasına karşın futbola çok da fazla kafa yormayan, ortanca abim Ömür ile hiçbir deplasman anımız yoktu. O yüzden birkaç aydır, 3 kardeş ve Alperen’i yanımıza alıp şöyle güzel bir deplasman yapalım diye aklımdan geçirip duruyordum. Planlar planları kovaladı ve sonunda Sivas da karar kıldık ve günleri saymaya başladık. Fakat son anda iş durumları nedeniyle Ömür Abimi kadrodan çıkartmak zorunda kaldık ve yerine Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş deplasmanlarında yanımda olan kuzen Fahriye’yi 4 kişilik maç kadrosuna dâhil ettik. Ömür Abimin gelememe hüznünü bir kenara koyarsak, Sivas deplasmanına oldukça deneyimli bir kadroyla yollara düşecek olmak mutluluk ve umut vericiydi! 🙂

6 Mayıs 2016, Cuma

Cuma gününün büyük bir bölümünü, para kazanmak zorunda olan her ölümlü gibi iş yerinde geçirdikten sonra akşam “kamp” yapacağımız Ömer Abimlere doğru yola koyuldum. Kampın en güzel yanı abimin hazırladığı nefis yemekler ve akabinde ufaklık Zeynep’le bol kahkahalı muhabbetti.

Deplasmanla ilgili olarak önümüzde duran en büyük sorun, maç günü Sivas’ta hava sıcaklığının 13 derece ve yağmurlu olmasıydı. Bilet alırken misafir takım tribününü, son gittiğim Eskişehirspor deplasmanındaki gibi, şeref tribününün yanında olduğunu görünce, üstümüzün kapalı olacağı tahminiyle yüzlerimize bir tebessüm belirdi. Fakat sonrasından yaptığım araştırmada üstümüzün açık olacağı gerçeğiyle yüzleşip yağmur yağmaması için dua etmeye başladık.

7 Mayıs 2016, Cumartesi

1992 Avrupa Futbol Şampiyonasına sürpriz bir şekilde dahil edilen Danimarkalı oyuncular gibi son dakikada kadroya aldığımız Fahriye’yi otogardan almak için saat 6.30’da kamp yerinden ayrıldık ve böylece 25. deplasman da resmi olarak başlamış oldu.

Durumunu öğrenmek için Fahriye’yi aradığımızda otobüsün geciktiğini, bu yüzden de planlarımızı 1 saat ertelememiz gerektiğini öğreniyorduk. Fakat zamanı geniş tuttuğumuz için herhangi bir sorun olmayacağı için gayet rahat ve huzurlu bir şekilde beklemeye başladık. Saat 7,5’da Fahriye’de arabaya atladı ve Sivas’a doğru yola koyulduk.

Mehmet Ali Cetinkaya - 7 Mayis 2016 - Olukozu, Yozgat

7 Mayis 2016 - Olukozu, Yozgat

Günün sorusu elbette yağmur yağıp, yağmayacağıydı. Ömer Abim yola çıkmadan önce hava durumunu didik didik etmişti ve Sivas’a 120 km kala yağmurun başlayacağını ve maç saatinde de yağmur yağacağı öngörüsünde bulunuyordu. Bir umut, “yok, canım daha neler!” diye söylensem de, ilk 300 kilometrede havanın açık olması endişelerimi arttırmaya yetmişti. Hele bir de, Sivas’a yaklaştıkça yağan sağanakla yüzleşince, “tadını çıkartmaya bakalım!” diyordum.

7 Mayis 2016 - Yeni Stadyum, Sivas

Ama sürpriz bir şekilde, şehre girdiğimizde yağmur durmuştu. Stada doğru ilerlerken neredeyse tamamlanmış gibi görünen yeni stadyumun yanından geçtik. Bal kovanını andırıyordu.

7 Mayis 2016 - Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -01-

4 Eylül’e ulaştığımızda stadın beklediğimden de küçük olduğunu gördüm. Biz Fahriye’nin geçici kartını alırken Ömer Abim duvardaki, “Ömer Abi Seni çok seviyoruz…” yazısı yanında fotoğraf çektiriyordu!

7 Mayis 2016 - Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -02-

7 Mayis 2016 - Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -03-

Turnikedeki polis memurlarından biri, hafta başından bu yana ilk kez güneş çıktığını söylediğinde çok şanslı olduğumuza karar verdik. İçeri girdiğimizde kale arkalarının üstünün açık olduğunu, maraton ve şeref tribününün ise kapalı olduklarını görüyorduk. Rakip tribünleri, muhtemelen takımın düştüğüne karar verdikleri için, oldukça boştu ve sadece karşı kale arkasının köşesinde ufak bir grup tezahürat yapıyordu.

Mehmet Ali Cetinkaya - 7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -01-

Tribünde bizimle beraber 3 tane de üniversite öğrencisi vardı. Çağlar ve Enis Ankaralı, Hasret ise İzmirliydi. Bundan önce gittiğim birçok deplasmanda Ankara’yla hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen Gençlerbirliği taraftarı olanlarla tanışmıştım ama ilk kez İzmirli bir Gençlerbirlikli ile tanışıyordum. Nasıl Gençlerli olduğunu sorduğumda, babasının 90’larda Gençlerbirliği’nin oynadığı iyi futboldan ve daha da önemlisi renklerinden ötürü Gençlerli olduğunu, kendisinden de babası yüzünden Kırmızı-Siyahlı olduğunu öğrendim. Adının Sivas Katliamında öldürülen Kürt Alevi ozan, Hasret Gültekin’den geldiğini öğrenmek de oldukça enteresandı.

Alperen Cetinkaya - 7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -02-

Çağlar’ın bizzat kendisinin elle hazırladığı ve üzerinde “Gençlerbirliği” yazan pankart çok güzel görünüyordu!

Mehmet Ali Cetinkaya - 7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -02-

Bulunduğumuz yerin hemen yanında, her iki tarafı da telli ince dar bir tribün bulunuyordu. Burasının mahkumlar için yapılan özel bir tribün olduğu bilgisini gelmeden önce Abreg’den öğrenmiştim. Haliyle tribündeki herkese sorup prim yapmayı ihmal etmedim. 🙂

7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -03-

Üzülmez, Başakşehir maçına göre sol bekte Uğur yerine Halil İbrahim ve ileride oynayan El Kabir yerine de orta sahaya Serdar Gürler değişikliklerini yapıp, Stancu’yu en ileri koymuştu.

7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -01-

Maça, yenilmesi durumunda küme düşmesi kesinleşecek olan Sivasspor’un baskılı başlayacağını düşünsek de, Alkarlar’ın oldukça akıllı ve baskılı oyununu izlemeye başladık. 17’de Ahmet Oğuz’un nefis ortası ve Ahmet Çalık’ın efsanevi kafa şutuyla öne geçtiğimiz an önce havalara fırladık ardından da “bitti bu iş!” diyorduk. Çünkü gol Sivasspor’un gardını iyice düşürecekti. Öyle de oldu. Kırmızı-Beyazlılar neredeyse doğru düzgün pas bile yapamıyorlardı ve her geçen dakika tribünden gelen tepkiler artıyordu. İlk yarıyı 1-0 önde tamamladık. Hava dâhil her şey yolunda gidiyordu.

7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -04-

7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -08-

Devre arasında bol bol Gençlerbirliği, Ankara, Sivas ve Sivasspor hakkında konuştuk.

7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -05-

İkinci yarı başladığında Sivasspor biraz daha baskılı oynuyordu ama bunun en büyük sebebi Gençlerbirliği’nin garip bir şekilde “skoru koruyalım!” diye geri çekilip, ful savunma yapmasıydı. Oysa Üzülmez’in bu takıma kattığı en büyük artı, skordan bağımsız olarak sürekli rakibi önde karşılayıp oyununu bozmak ve gol aramaktı.

7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -07-

Oyunu sürekli kendi sahamızda oynadıkça Sivasspor’un da baskısı her geçen dakika artıyordu. 62’de korktuğumuz başımıza geldi ve Aatif Chahechouhe’nun golü ev sahibinin iştahını iyice kabarttı. Adeta uyuyan devi uyandırmıştık. Bu dakikadan sonra rakip yüklendikçe yükleniyor biz ise kaptığımız toplarla hücum yapmaya çalışıp oldukça kötü pas hatalarıyla topu rakibe teslim ediyorduk.

Mehmet Ali Cetinkaya - 7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -04-

71’de Gökhan Süzen’in atılması, normal bir takım için avantaj olarak görülse de bizim için karın ağrılarının başlaması demekti. Çünkü sezonun ilk yarısı 9 kişilik Antep’ten 2 gol yiyip berabere kaldığımız ya da 4 yıl önce Ankara’da 9 kişilik Sivasspor’dan 90+2’de gol yiyip berabere kaldığımızı hatırlıyorduk.

Mehmet Ali Cetinkaya - 7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -05-

Tam da beklediğimiz gibi oldu. Sivasspor daha da iştahlanırken, biz tüm ataklarımızı saçma sapan şekilde heba etmeye devam ediyorduk. Uzatma anları oynanırken “neyse berabere bitti en azından” diye aklımızdan geçiriyorduk ki, Ante’nin eline çarpan topla birlikte Sivasspor tribünleri piyango vurmuşçasına havalara fırlıyorlardı. Aatif kolayca ikinci golü de ağlara gönderdi ve tribünleri adeta yıkıldı.

7 Mayis 2016 - Sivasspor - Genclerbirligi, Sivas 4 Eylul Stadyumu, Sivas -09-

Stadyumdan ayrılırken hedefimizde İbrahim Üzülmez vardı. Çünkü takım ikinci yarı çok kötü baskı yiyordu, Halil İbrahim’in kanadı sürekli s.o.s. veriyordu ve hem golü yemiş, hem de rakip 10 kişi kalmıştı ama Üzülmez, ilk müdahalesini yapmak için 81. dakikaya kadar beklemişti. Oysa geldiği günden bu yana yaptığı değişikliklerle oyunun gidişatını değiştirmiş ve hayranlığımızı kazanmıştı. Ama bu sefer, nedendir bilinmez, ilk müdahalesini yapmak için bitime 9 dakika kalana kadar bekledi!

Dönüş yolunda, tıpkı ilk yarısını 1-0 önde kapattıktan sonra ikinci yarı ful savunma yapmayı tercih edip beraberlikle ayrıldığımız Ankara’daki Galatasaray maçındaki gibi çok üzülecektim.

7 Mayis 2016 - Kirli Ahmet Usta, Sivas -01-

7 Mayis 2016 - Kirli Ahmet Usta, Sivas -02-

Stadyumdan ayrıldıktan sonra ilk durağımız, aç karınlarımızı doyurmak için Caner’in önerdiği Kirli Ahmet Ustaydı. Adından ötürü tırsmış olsak da ilk kez yediğim Sivas köftesi gayet lezizdi.

7 Mayis 2016 - Recep Pasa Hanimin Cami, Sivas

Yemekten sonra arabayı park edip gezinmeye başladık. Meydanda dolaşan birçok kişi Sivasspor’un hangi durumlarda kümede kalacağı konusunda hesap kitap işlerine dalmışlardı. Park yerinden çıkar çıkmaz karşımıza çıkan Recep Paşa – Hanımın Cami’nin (1860) iki yolu ayıran konumu oldukça enteresan görünüyordu.

7 Mayis 2016 - Jandarma Binasi, Sivas

Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürürken ilk ilgimizi çeken bina, 1908’de Vali Reşat Akif Paşa zamanında yapılmış olan Jandarma dairesiydi.

7 Mayis 2016 - Sifafiye Medresesi, Sivas -01-

Meydanda birçok medrese ve cami bulunuyordu. İlk olarak 1271’de Muzafferüddin Burucirdi tarafından yapılmış olan Buruciye Medresesi’ne göz attık.

7 Mayis 2016 - Sifafiye Medresesi, Sivas -02-

Sağanak yağmurun şiddetini arttırması yüzünden bir süre medrese içinde bekledikten sonra 1271 yılında İlhanlılar Veziri Şemseddin Cüveyni tarafından yapılan Çifte Minareli Medrese’ye kısa bir süre inceledik.

7 Mayis 2016 - Kale Cami ve Cifte Minare, Sivas

Çift Minareli Medresenin hemen karşısında yer alan ve 1217 yılında Anadolu Selçuklu Devleti sultanı I. İzzeddin Keykavus tarafından Sivas’ta darüşşifa olarak yaptırılan; Osmanlı devrinde medrese olarak kullanılan Şifaiye Medresesine girdik. Hem Ömer Abimin kızı Zeynep’in doğum günü hem de bir sonraki günün anneler günü olması nedeniyle hediyelik eşya bakındık.

7 Mayis 2016 - Sivas

Medreseden çıktıktan sonra yürüyerek Sivas Kalesine doğru ilerledik. Kaleye vardığımızda bizi bir çay bahçesi ve düğün salonu karşılıyordu. Şaşırıp oradaki görevliye buranın kale olup olmadığını sorduk ve “evet burası Sivas Kalesi ama Timur 1400’de kaleyi yerle bir ettiği için hiçbir şey kalmamış. Geçen yıl kazıya başladılar ve iç kaleye ait bazı kalıntılar bulmaya başladılar” cevabını aldık. Dönüşte yaptığımız ufak bir araştırmayla adamın haklı olduğunu gördük ama olmayan bir yere kale denmesi yine de enteresan geliyordu doğrusu.

7 Mayis 2016 - Ulu Cami, Sivas

Kaleden çıktıktan sonra merkeze doğru yürürken, Anadolu Selçuklu Devleti sultanı II. Kılıç Arslan’ın oğlu Kutbeddin Melikşah saltanatı zamanında Kızılarslan bin İbrahim tarafından 1196-1197 yıllarında inşa edilen Ulu Cami’nin yanından geçtik.

7 Mayis 2016 - Cerkezin Kahvesi, Sivas -01-

Son durağımız olan ve yine Caner’in önerdiği Çerkezin Kahvesi’ne doğru yürümeye başladık. Caner’in “200 yıllıkmış” dediği kahvehanedeki koltuk ve masaların düzeni sizi ister istemez karşınızdakilerle konuşmanızı sağlıyordu.

7 Mayis 2016 - Cerkezin Kahvesi, Sivas -02-

Öyle de oldu ve kahveleri söyledikten sonra abim, karşısındakiyle muhabbet etmeye başladı. İlk sorduğu soru, “burası 200 yıllık mı?” oldu. Adam afalladı. “Yok, canım. Sahibinin oğlu arkadaşım 1943’te yapıldı” dedi. Caner’in kulaklarını çınlatmadan edemedim. Abim yüzme hocası olan arkadaşla uzun uzun Sivasspor, Mecnun Otyakmaz ve Gençlerbirliği hakkında muhabbet etti.

7 Mayis 2016 - Cerkezin Kahvesi, Sivas -03-

Bu sırada su ve lokum eşliğinde kahvelerimiz de masamıza ulaştı. Bildiğimin aksine, kahvenin üstünde de telve olması ve fincanların kulpsuz oluşu enteresandı. Çok da fazla Türk kahvesi aramayan biri olsam da tadı lezzetliydi.

Kahvenin çıkışında bir adam bize selam verdikten sonra gülerek “sizi bugün nasıl yendik biliyor musunuz?” diye sordu. “Nasıl?” dedik. Karşısında duran adamlardan birini gösterip, “siz golü attıktan sonra Hamit’i dışarı çıkarttık. Maçın geri kalanını izlemedi kazandık!” dedi ve kahkahayı bastı. Bizler de kahkahaya eşlik ettikten sonra Hamit’e dönüp, “Abi niye çıktın ya, olmadı valla!” dedikten sonra kahkaha attık, onlar da eşlik ettiler. İyi yolculuklar dileklerini aldıktan sonra Ankara’ya doğru yola koyulduk.

Alperenle eve ulaştığımızda saatlerimizi 1’i gösteriyordu. Playstation’da birkaç FIFA maçı yaptıktan sonra günü sonlandırdık. Yenilgi dışında her şey güzeldi…

Kişisel deplasman karnesi: 25maç, 5g, 8b, 12m, 22ga, 36gy.

Video Anı

Dip not:  Sivas 4 Eylül Stadyumu’ndan önce gördüğüm 26 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena.

İlgili maç: 2015-2016 Sezonu Spor Toto Süper Lig 32. Hafta Maçı Sivasspor 2-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:26. Deplasmanım ve 3. Kez Yenikent ASAŞ “Osmanlı” (33,4 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: 24. Deplasmanım ve Gördüğüm 26. Stad: Mersin Arena (512 Km)

24. Deplasmanım ve Gördüğüm 26. Stad: Mersin Arena (512 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -04-

Mersin Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 512 km.

Son birkaç aydır, hem yeni bir deplasmanın yanına daha çek işareti atmak, hem de Nadir ailesinin öve öve bitiremediği Mersin mutfağını yerinde incelemek için Mersin’e deplasman yapma fikri üzerinde konuşup duruyorduk. Kadro, gidiş-geliş planı, kalacak ve görülecek yerler konusunda uzlaştıktan sonra “gastronomi turu” hakkında konuşmaya başladık. Zeynep, dolgun bir “yenilmesi gerekenler” listesi hazırladı ve yolculuğumuz için az yemeye ve gün saymaya başladık.

9 Nisan 2016, Cumartesi

Sabah 07.30’da Cengiz Abi önce bizi ardından da Başak’ı aldı ve Mersin’e doğru tekerlekler dönmeye başladı.

9 Nisan 2016 - Tuz Golu, Ankara -02-

9 Nisan 2016 - Tuz Golu, Ankara -01-

İlk durağımız, çocukluğumda neredeyse her yaz Şereflikoçhisar’a giderken yanından geçtiğimiz ama anımsadığım kadarıyla en fazla 2 ya da 3 kez durduğum Tuz Gölüydü.

Havalar henüz ısınmadığı için daha önce gördüklerime göre oldukça sulak olan gölün kenarlarında bulunan kare kase biçimindeki tuz tanecikleri oldukça enteresan bir görüntü oluşturuyordu.

11 Nisan 2016 - Hasan Dagi, Nigde

Arabalara atlayıp Mersin’e doğru yola devam ederken bizim önümüzde Mersin’e doğru yol alan Zeynep, “mali, Hasan dağına bak nefis!” diye bir mesaj attı. Her yanından geçtiğinde bende, “bozkırda yalnız kalmış bir yükselti” hissi uyandıran dağ gerçekten çok güzel görünüyordu.

Zeyneplerle Pozantı Pelit Ocakbaşında buluşmak için sözleştik. Ben de maps.google’dan ilgili yeri işaretledim ve yönlendirmelere ayak uydurmaya başladık. Otobandan çıktıktan bir süre sonra işkillenmeye başladık çünkü navigasyon bizi dar sokaklar arasında bir yere götürüyordu. Kısa bir süre, “Nadir çifti bizi özel bir yere götürüyorlar herhalde” diyerek kendimizi avutsak da, “Pelit Ocakbaşı” adında ufak bir lokantanın önüne gelip telefonla kendilerine ulaştığımızda bir saçmalık olduğunu anladık. Tekrar otobana döndükten kısa bir süre sonra Nadir’lerin bahsettiği yerin (haliyle!) otoban üstünde yer alan bir dinlenme noktası olduğu fark ettik. Ama bir kere daha mola vermek yerine Mersin’in girişinde buluşmaya karar verdik.

9 Nisan 2016 - Memos Tantuni, Mersin -01-

9 Nisan 2016 - Memos Tantuni, Mersin -02-

Yolculuk boyunca Mersin’de yiyeceklerimizi düşünerek minimum yemek yediğimiz için Nadirlerle buluştuğumuzda Zeynep’e, “10 kalorim kaldı Zeyno artık bir şeyler yiyelim!” diyordum. İlk durağımız Memoş Tantuniydi. Yağsız ve yağlı olarak iki çeşit tantunileri vardı. Yağsız olanın etinde hiç yağ yokken diğerinde normal yağlı et kullanıyorlardı ve her ikisi de gerçekten nefisti.

Normalde çok da şalgam seven biri olmamama rağmen önce tantuniyle beraber ardından da yürüyerek ulaştığımız satış dükkânında içtiğimiz Özkan şalgam suyu, daha önce içtiklerimin şalgam suyu olmadığını düşündürüyordu çünkü harikuladeydi.

9 Nisan 2016 - Kunefeci Emin Usta, Mersin

Ve yemeğe cila atmak adına Künefeci Emin Usta’ya gittik. Yapımında tel kadayıfı yerine (sanırım) irmik kullanılan, peyniri çok leziz olan ve normallerine göre çok daha az tatlı olan Mersin Usulü künefe yedik ve bayıldık!

9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -01-

Mehmet Ali Cetinkaya - 9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -01-

Midemiz dolu keyfimiz yerinde bir şekilde sahile indik ve ufaklıklarla birlikte deniz kenarında yürümeye başladık. Özellikle Başak ve Özge ufaklıkların arkasından koşarken yediklerini eritip, akşam için midelerinde yer açmaya başlamışlardı bile.

Mehmet Ali Cetinkaya - 9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -02-

9 Nisan 2016 - Sahili, Mersin -02-

Tam arabalara atlayıp kalacağımız yer olan Karayolları Tesislerine doğru giderken sağanak yağmaya başladı. “Şanslıyız” dedik. Konumu, odaları ve temizliğiyle on numara olan tesis gayet güzeldi.

Yerleşip bir süre dinlendikten sonra akşam için balık pazarının yakınlarında bulunan Erden Balık’a gittik. Burada Nadir’lerin yakın arkadaşlarından Sedat ve eşi Tüzin’le buluştuk ve kalamar, barbun ve hayatımda ilk kez ızgara sardalya yedik. Her şey gerçekten nefis ötesiydi.

10 Nisan 2016, Pazar

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Karayollari Dinlenme Tesisleri, Mersin

10 Nisan 2016 - Karayollari Dinlenme Tesisleri, Mersin

Kaldığımız misafirhanenin bahçesi de oldukça güzeldi.

10 Nisan 2016 - Caglar Koy Konagi, Mersin

Dolu dolu yemekle geçen cumartesinin ardından pazar sabahına da kahvaltı için, daha içerilerde yer alan Çağlar Köy Konağı’na giderek başladık.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Caglar Koy Konagi, Mersin

Bol sohbet ve kahvaltı derken Nadir ailesi de yanımıza geldiler.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -01-

Toprak ve İdil’le biraz koşuşturduktan sonra maç tayfası arabaya atladı ve tabelalarda “Mersin Stadyumu” nette ise Mersin Arena olarak geçen stadyuma doğru yol almaya başladık. Stadı uzaktan gördüğümüz ilk an arabadan indik ve bir selfi çekelim dedik ama Ural stadı almayı unuttu. Bol kahkahalar arasında “sağlık olsun” dedik ve yolumuza devam ettik.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -01-

Stadyuma ulaştığımızda ilk dikkatimi çeken şey, stat çevresinde yer alan ve içeriyi gösteren transparanımsı “yapı”ydı. Mersin’deki sıcak hava koşulları nedeniyle rüzgâr dönüşümü olsun diye böyle yaratıcı bir fikir bulduklarını düşündük ama malum burası Türkiye, hiç alakası da olmayabilirdi! Kısacası karar veremedik.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -02-

Biletleri ayarlayıp girişe geldiğimizde Adana’lı bir polis memuru ve Mersinli bir taraftarla bol bol laklak ettik. Ve sonunda tribünde yerimizi alıp stadyumu incelemeye başladık.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -02-

Deplasman tribünü tıpkı Kayseri’deki Kadir Has’ta olduğu gibi üst katta yer alıyordu. Alt katın tamamı ev sahibi takıma aitti.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -03-

Mersin İdman Yurdu’nun ligdeki konumu nedeniyle tribünlerde çok çok az sayıda futbolsever bulunuyordu.

Deplasman tribüne giren ilk taraftarlar bizlerdik. Bizden sonra doğma büyüme Batmanlı ama Gençlerbirlikli olan Veysel, İrfan Can’ın bir akrabası ve onun arkadaşı ve son olarak da Ankara’dan diğer arkadaşlar geldiler.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -03-

Sakatlıktan kurtulan Uğur’un takıma dönmesi, cezalı olan Ahmet Oğuz yerine Hakan Aslantaş ve Hleb’in yerine de Landel’in ilk 11’de yer aldığı kadro Mersin Arena’ya çıkarken hepimizin aklından, rakibin de durumunu düşünerek, galibiyet geçiyordu.

10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -04-

Maçın ilk dakikaları ortada geçtikten sonra 17. dakikada Djalma’nın kendine atılan topu güzel bir şekilde önüne alıp sürdükten sonra soldaki Stancu’ya çıkartması ve onun da topu filelere göndermesiyle tribünde çılgına dönüyorduk. Başak bana dönüp, “Stancu atacak demedim mi?” diye sordu. Gerçekten haklıydı!

Golden sonra maç yeniden orta sahada nüfus ederken, Welliton’a atılan nefis bir ara pası tüm defans oyuncularımızın adeta “belini kırıyordu.” Brezilyalı oyuncu ceza alanına girdiğinde topu, yerden üzerine doğru kayarak gelen Hopf’un soluna doğru attı ve kalecinin ayaklarına takılıp yere düştü. “Eyvah!” desek de hakem devam kararı verdi. (Maçtan sonra televizyondan maçı izleyen arkadaşlarla ve kendi aramızda sürekli bu pozisyonu konuştuk. Çünkü hem kırmızı kart hem de penaltı olabilirdi ve genel kanı da hakemin pozisyonu atladığı yönündeydi. Mersin adına üzüldük!)

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Nisan 2016 - Mersin Idman Yurdu - Genclerbirligi, Mersin Arena, Mersin -05-

İlk yarının uzatma anlarında Landel, Djalma’ya nefis ötesi bir ara pas uzattı ve o da ceza alanına girip sabit bir şekilde “kale koruması” yapan kaleciyi avlamakta zorluk çekmedi. Takım soyunma odasına giderken en rahat deplasmanlarımızdan birini izlediğimiz konusunda hemfikirdik.

İkinci yarının ilk dakikalarında Mersinliler oyunu sertleştirerek tribün desteğini kazanmak ve ipleri ellerinde tutmaya çalışsalar da hatasız defans yapan Alkaralar buna izin vermediler ve kısa bir süre sonra oyunu dengeleyip topu ayaklarında tutmaya ve kontra ataklar yapmaya başladılar.

Baskı yediğimiz bölümde, sakatlanan Ahmet Yılmaz Çalık yerine oyuna giren ve ilk kez Gençlerbirliği formasını giyen Sergey Politevich önemli 2-3 hamle yaparak hepimizin gönlümüzü kazandı.

İrfan’ın bası yaptığı ve topu kazandığı bir pozisyonunda tribündeki akrabası yanındakine, “Aldı be! Helal be! Vur be!” diye tempo tuttuktan sonra oyuncunun şutu dışarıya çıktı. Bunun üzerine bize döndü ve “amcasıyım ya, övüneyim biraz!” dedi ve kahkahayı bastı. Gülüştük.

Maçın son bölümünde Mersin İdman Yurdu iyice oyundan düştü. Oldukça rahat bir şekilde paslaşarak atak yapan ve maçı rölantide devam ettiren Gençlerbirlikliler 79’da ceza alanında Djalma’yı topla buluşturdular ve Angolalı da kendisinin ikinci ve takımın üçüncü golünü attı. Mersin taraftarları takımlarına da tepki göstermek adına uzun süre golü alkışladılar.

3-0’dan sonra tribünler büyük oranda boşaldılar. Bu arada Ural ve Cengiz Abiyle artık takımın gol atmaması gerektiğini konuşuyorduk ki, takım da rölanti bir şekilde top dolaştırıyordu. Uzatmalarda kullandıkları bir serbest vuruşun ardından Mersinliler şeref sayılarını buldular ve maç da 3-1 Alkaraların galibiyetiyle sonra erdi.

Maçtan sonra aklımıza Başak’ın Mersin’e girdikten sonra yol kenarında gördüğü gelincikleri gösterip, “bu yıl ilk kez gelincik gördüm, bu galibiyetin işareti olmasın?” sorusu geldi. Gerçekten bir işaretti demek ki!

Arabaya atlayıp Öğretmenler Evine gittik ve Cengiz Abinin yakın dostu Mersin Vali yardımcısı Cemal Yıldızer ile buluştuk. Bir süre sonra Nadir ailesi de bize eklendi ve son kalorilerimizi tüketirken tereyağlı tavuk yemek için Dalakderesiyle aynı adı taşıyan lokantaya doğru yol aldık. Mersinde hava sıcak ve nemli olduğu için yaylada bulunan Dalakderesinin serin havası nefes almamızı sağladı. Lokantanın özellikle pilav ve tavuğu nefis ötesiydi çünkü tereyağları gerçekten çok lezzetliydi! Bol bol laklak edip afiyetle karnımızı doyurduktan sonra misafirhaneye döndük ve yüzümüzdeki gülücüklerle günü tamamladık.

11 Nisan 2016, Pazartesi

Pazartesi sabahı saat 7.30 civarında arabaya atlayıp 1912’de Almanlar tarafından inşa edilen Varda Köprüsüne doğru yol almaya başladık.

11 Nisan 2016 - Mersin-Ankara Yolu

Fakat iki kere navigasyon sıkıntısı yaşadıktan sonra “bir dahaki sefere” dedik ve Ankara’ya dönmeye karar verdik. Gezisiyle, yemekleriyle ve elbette 3 puanıyla oldukça leziz bir deplasmanı daha arkamızda bırakmanın huzuru içerisinde saat 16’da evimize vardık.

Kişisel deplasman karnesi: 24maç, 5g, 8b, 11m, 21ga, 34gy.

Video Anı

Dip not:  Mersin Arena Stadyumu’ndan önce gördüğüm 25 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi.

İlgili maç: 2015-2016 Sezonu Spor Toto Süper Lig 28. Hafta Maçı Mersin İdman Yurdu 1-3 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:25. Deplasmanım & Gördüğüm 27. Stad: Sivas 4 Eylül (439 Km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “23. Deplasmanım ve Gördüğüm 25. Stad: Çaykur Didi “Yeni Rize Şehir” (818 Km)”