Kategori arşivi: Konya

31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)

Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 258 km.

Son 3 sezondur gitme planına eklediğim ama şu, ama bu nedenlerden ötürü rafa kaldırmak zorunda kaldığım; Konyaspor’un yeni stadyumuna deplasman yapma fikri, program açıklandığı an bir kere daha “ertelenebilir” konumuna erişti. Çünkü maç hem Pazartesi günü, hem de saat 21.45’teydi. Bir de buna Ömer Abimin arabasını servise verilmesi de eklenince görünüm iyice negatife döndü. Neyse ki, Alkaralar’daki yazışmaların ardından Ahmet Ay yardıma yetişti ve hızlıca bir plan yaparak deplasman için günleri saymaya başladık.

Konya’ya sadece bir kere o da Konya Atatürk stadyumuna 2008’de deplasman yapmıştım. 2-0 yenik duruma düşüp son dakikada attığımız golle beraberliği kurtarmış olmaktan ötürü uzunca bir süre bağırarak, haykırarak, zıplayıp hoplayarak gole sevinmiş mutlu mesut bir şekilde dönüşe geçmiştik.

Konyaspor ile Beşiktaş arasında oynanan Süper Kupa maçında yaşanan olaylar nedeniyle Konyaspor’un aldığı 5 maç seyircisiz oynama cezasının ilki bizim maçta uygulanacağı için Konyaspor’un deplasman tribünü biletlerini çok yüksek tutabileceğini düşünsek de haftanın son iş günü maç bilet fiyatının 13 TL olduğunu öğrenip derin bir nefes ve Kuzey Üst A – Sıra 18 – Koltuk 8 ve 9 numaralı biletlerimizi aldık.

Aynı gün Cengiz Abi arayarak deplasmana gitmek istediğini söyledi ve Ahmet’le konuşup yeni bir düzenlemeye gittik. Böylece ben, Ömer Abim ve Ümit Yaşar, Cengiz Abinin arabayla Konya’ya gidecektik.

Pazar günü akşam, maça gidecek diğer ekipten Ahmet Ay ve Mustafa Abi, Konya maç bileti satılmıyor diye mesaj attılar. Hemen kontrol ettiğimde bizim biletlerin yanında da “İptal” yazıyordu. Anlamlandıramamıştım. Yoksa bizim tribünü de mi kapattılar diye düşünsem de o saatte yapacak bir şey yoktu.  “Yarın arayıp sorarım” diye düşünüp uykuya daldım. Gece 12:30 civarlarında gelen mesaj sesiyle uyandım. Hiç tanımadığım bir ismin bana bilet gönderdiği yazıyordu. Bir sonraki gün baktığımda eski biletlerimin iptal edilip yeni bir koltuk numarası ile bilet verildiğini gördüm.

21 Ağustos 2017, Pazartesi

Saat 16.20’de Cengiz Abi önce beni, ardından Ümit Yaşar’ı ve son olarak da Ömer Abimi topladı ve Konya’ya doğru ilerlemeye başladık. Ümit’in bizi yanlış anlayıp Konya yönünde değil de Ankara yönünde bekliyor olması ise yolculuğun ilk enteresan detayıydı. Ümit’in ters yönde olduğunu öğrenince, “Abi Ümit’i dönüşte alırız beklesin” desem de Cengiz Abi kıyamadı geri dönüp Ümit’i aldık 🙂

Tahminlere göre hem Ankara, hem de Konya’da 4-8 arası hava kapalı ve yağmurlu görünse de ortalıkta sadece güneşin olması sevindiriciydi.

Yolculuğun bir anında 55 plakalı “ufak” bir arabanın yanımızdan geçmesi ve arkada “sensin külüstür :)” yazması bir süre geyik muhabbetimiz oldu. “Samsun bölge müdürümüz” Abreg’i arayıp biraz takılmak istesek de telefonumuzu açmadı.

Saat 19’da Cengiz Abinin “en iyi etliekmek yapan yer” dediği Havzan’daydık. Gerçekten de hem ince, hem de kıtır olan etliekmek ve bıçakarası gayet lezizdi.

Laklak ederken U-21 takımının geldiğini gördük. Hepsinin yüzünden düşen bin parça olduğu için yenildiklerini tahmin ediyorduk. Bir ara yanlarına gidip sonucu sorduğumda, “yenildik!” cevabını aldım.

Yemekten sonra tatlı olarak, çocukken annemlerin bayramlarda yaptığı ev yapımı cevizli baklavalara benzeyen, sac arası yedik. O da gayet lezzetliydi. Yemek faslımızın tek sıkıntısı ise Cengiz ve Ömer Abimin gelirken öve öve bitiremediği bamya çorbasının, yaz nedeniyle yapılmıyor olmasıydı. “Bir dahaki sefere artık” dedik.

Mekandan çıktıktan sonra ufak bir gezinti yaptıktan sonra arabayı otoparka bırakıp Kültür Park’ta dolaştık ve laklak etmeye devam ettik.

Ortada, ne yaptığını anlayamadığımız, renk vermeyen bir başkan, çıt sesi dahi çıkartmayan yöneticiler, sürekli agresif açıklamalar yapan ve kararlar alan, pimi çekilmiş bomba gibi ortada duran bir teknik adam ve bir sürü yeni oyuncuyla yeniden kurulmaya çalışılan bir takım olunca, yaptığımız tüm futbol muhabbetleri, “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna bağlanıyordu.

Kısa gezimizin ardından dış cephesi yeşil – beyaz ışıklarla bezenmiş bir futbol topu şeklinde dizayn edilmiş “Yeni Konya” stadyumunun önündeydik. Ev sahibi takımın seyirci cezası olduğu için ortalıkta sadece polisler vardı.

Deplasman kariyerimin en geç saatte oynanan ve aynı zamanda ilk seyircisiz maçı olan karşılaşmayı seyretmek için biletlerimizi okutup turnikelerden geçtikten sonra polisler, ultra güvenlik önemlerini sergileyip, ayakkabılarımızı çıkartmamızı istediler! Soyun demedikleri için mutlu olmalıydık elbet! Bakalım bu uygulamayı ne zaman yürürlüğe koyacaklar!

Aramadan sonra, yanımızda getirdiğimiz çekirdeklere el koyup, “kabuklu yiyecek almıyoruz” dediklerinde, gülümsesek de gerçekten de böyle bir uygulama olduğunu öğrenip dumura uğradık. Çıkışta yerlerinde yeller esecek olan çekirdekleri güvenlik görevlilerine teslim ettik.

“Kopyala yapıştır” şeklinde yapılan diğer stadyumlar gibi Yeni Konya’da da deplasman tribününün önü cam korkuluklar ve üstü filelerle çevrilmiş bir şekilde, kale arkası ile şeref tribünü arasında, ikinci katta yer alıyordu. Görüş açımız fena sayılmazdı.

Tehlikenin Farkında Mıyız?

Sezonun ilk maçı olan Karabükspor karşılaşmasındaki kötü oyunun ve beraberliğin ardından Ümit Özat, teknik taktiği bir kenara bırakıp tüm suçu Ahmet Oğuz, Uğur Çiftçi ve Vedat Muriqi’ye atmıştı. Konyaspor maçının 21 kişilik kadrosuna da bu üç oyuncuyu almayarak futbolcularına karşı başlattığı “savaşı” devam ettirdiğini gösterdi.

Ahmet ve Uğur’un altyapıdan geldiğini, bu kulübün kadrodaki en eski oyuncuları olduğunu ve her ikisinin de kaptanlık yaptığını düşününce, ilk haftadan yapılan bu “kelle almanın” takımın uyumunu ve dinamiklerini bozabileceği için oldukça riskli bir hamle olduğunu düşünüyorum. Çünkü saha içinde kaptanlık yapan ve olası bir durumda takımı ateşlemesi gereken oyuncuların uyarılmadan basın önünde hedef gösterilerek dışlanması, saha içinde de sorunları beraberinde getirecektir. Artçıların ne şiddetle olacağını bekleyip hep beraber göreceğiz.

Karabükspor maçına göre daha sakin bir oyun oynamaya çalışan Kırmızı-Siyahlılar, Milinkovic’in top dağıtmaya çalışması dışında tüm topları şişirerek defans arkasındaki Rantie ya da Ahmet İlhan’la buluşturmaya çalışıyordu. Fakat bu taktik tıpkı sezonun ilk maçında olduğu gibi bir kere daha pozisyon üretememeyle sonuçlandı. Çünkü eldeki oyuncular, rakip defansı bozacak hızda ve/veya güçte, örneğin bir Youla, değillerdi.

Buna karşılık Konyaspor tıpkı bir antrenman maçına çıkmışçasına sakin ve bol pasla pozisyon üretmeye çalışıyordu. Ellerindeki futbolcu kalitesi ve takım uyumu, paslaşmalarında vücut buluyordu.

Hollanda’daki hazırlık evresinde daha çok defans ve rakibe önde basarak bozma çalışması yapmasına rağmen defansın panik hali ve rakip paslaşırken pres yapmak bir yana çoğu zaman ara paslara bile hamle yapamamaları maçın Gençlerbirliği için güzel gitmeyeceğinin göstergesiydi. Ki, 6’da Fofana’nın pasını dışarı nişanlayan Musa, 24’te topu filelere gönderdi. 43’te ise Serdar Özkan’ın tutması gereken Skubic’in hiçbir hamle yapmayan oyuncunun üzerinden yaptığı kafa vuruşu ile fark ikiye yükseldi.

Özat ikinci yarıya, Serdar Özkan – Skuletic, Milinkovic – Manu ve Zeki Yavru – Murat Duruer değişiklikleri yaparak başladı. İlk dakikalarda oyunu geride alan Konyaspor’a karşı etkili görünen Alkaralar, tek pozisyonlarını da köşe vuruşu ile yakaladılar ama onda da kaleci Serkan güzel bir hamleyle golü engelledi. Farkı azaltalım diye pozisyon sonrası ufak bir gaza gelsek de 53’te derslik bir pasla Musa farklı 3’e çıkarttı ve maç da o anda sona erdi! Çünkü teknik direktörün yapabileceği hamleler 8 dakika önce bitmişti!

Maçtan sonra Özat tıpkı geçen hafta olduğu gibi teknik-taktik hiçbir şeyden bahsetmeden, kadro dışı bıraktığı futbolculara, transferleri eleştirenlere ve kendisi ve başkanı istifaya davet taraftarlara söylendi durdu.

Elbette ki daha ikinci haftadayız fakat görünen yol kılavuz istemez. Takım, ne defans yapabiliyor, ne rakibi bozabiliyor, ne top tutabiliyor, ne top taşıyabiliyor, ne de pozisyon yaratabiliyor. Kısacası bir uyumsuzluk, sahada oynanan oyunda bir sıkışmışlık/sonuçsuzluk ve genel olarak bir boş vermişlik hali mevcut. Tehlikeyi fark edip gerekli önlemler bir an önce alınmaya başlanmazsa, bu kötü sürecin uzaması ve Özat’ın her an yeni bir fevri hamle yapabilecek potansiyele sahip olması takımın “İlhan Cavcav Sezonu”nun daha ilk haftalarında dibi boylamasına sebebiyet verebilir. Aman dikkat! Bu hatanın telafisi çok ama çok zor!

Tribünleri boşalttıktan sonra arabaya atladık ve yaklaşık 2.30’da eve ulaştık. Dönüş yolunda deplasmanla ilgili ortak kanaatimiz, “etliekmek olmasaydı deplasmanın çekilmez olduğuydu!”

Kişisel deplasman karnesi: 31maç, 6g, 10b, 15m, 25ga, 47gy.

Video Anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 32 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena.

İlgili Maç: 2017-2018 Sezonu Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu 2. Hafta Maçı Atiker Konyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:32. Deplasmanım ve Gördüğüm 34. Stad: Antalya Stadyumu (485 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)”

Uyuz (Kömüşini) ve Kulu (Düden) Gölleri

Küçükken oturduğumuz evin bir odasında, kafeslerde bir sürü kanarya yaşardı. Zaman zaman onlara yem verme, su değiştirme ve kafeslerini temizleme görevi bana verilirdi. Özellikle sapsarı olan bir kanaryamızı çok severdim ama ne yalan söyleyeyim öyle aman aman da bir ilgim yoktu. Babam kuşlara sürekli kanarya seslerinin kayıtlı olduğu kasetleri dinletirdi. Bir süre sonra ben de aynı sesleri çıkartacağımı düşünmeye başlamıştım.

Annemin bir ara evin tüyden geçilmediği ve çok koku yaptığı için babama kızdığını ve babamın kuşlarını işyerindeki odasına götürdüğünü hatırlıyorum. Berbere ya da doktora gittiğimde işyerindeki odasında bir süre kalır ve kanaryaları dinlerdim.

Dün, kuş gözlemcisi “kuşçu” olan Özge’nin önerisi ile Konya Havzasında yer alan sulakalanlardan olan Uyuz (Kömüşini) ve Kulu (Düden) göllerine gittik. Daha önce doğaya sadece piknik yapmak ve yürümek için giden biri olarak kuş gözlemlemek garip bir deneyimdi…

Teleskop ve dürbün almak için 12 civarlarında Bahtiyarlara uğradığımızda bizi kapıda “ben gelin oldum” diyen Zeynep karşıladı. Kandırmacalı birkaç öpücük aldıktan sonra, ufak bir dans yaptık ve ardından Bahtiyar ve Zeynep’i Armada’ya bırakmak için arabaya atladık. Yolda Bahtiyar, Zeynep’e “mali’den iyi damat olur di mi Zeynep?” diye sordu. Zeynep bir süre düşündükten sonra “küçük gelinlerin küçük damatları olur” diyerek hayallerimi yıktı 🙂

Onları bıraktıktan sonra Konya yolundan yolculuğa başladık. Yaklaşık 70-80 dakika sonra, Ankara’ya 83 km, Konya’ya 175 km ve Kulu’ya 30 km uzaklıkta olan (kaynak: tr.wikipedia) Kömüşini köyü sapağına ulaştık. 2-3 km sonra ulaştığımız tipik İç Anadolu köyünün içinden geçtikten sonra bir tepeyi tırmanmaya başladık. Zirve yaptığımızda bizi, yeşillikler ve sazlıklar arasında yer aldığı nefis bir göl manzarası karşıladı. Bundan iki hafta önce Bolu’da yaptığımız gezi sırasında gittiğimiz Yeniçağa, Abant ya da Sünnet göllerinden çok farklı bir görüntüsü olan, etrafında (şükür) yakın bir yerleşimin olmadığı bakir ve şirin bir göldü burası.

Arabayı park edip Uyuz (Kömüşini) gölünü en güzel göreceğimiz tepeye malzemeleri taşıdık. Teleskopları kurduk ve gözlemlemeye başladık. Daha önce bu tarz sulakalanlara hiç dikkat etmeden baktığımı fark ettim. Çünkü bir sürü farklı tür kuş vardı. Özge, bir yandan teleskop ve dürbünle bunları tek tek tanımlamaya çalışırken bir yandan da bana anlatıyordu. Yaklaşık bir saat gözlemledikten sonra teleskop ve dürbüne alışkın olmayan gözlerim perte çıktı. Ben uzanıp ortamdaki bir sürü farklı kuşun çıkarttığı sesleri dinledim. Gerçekten muhteşemdi.

Saat 17’ye doğru toplanıp Kulu’ya doğru yola çıktık. Gölden otobana kadarki 3-4 kmlik yolu sürmek üzere 1998’den bugüne kadar ilk kez şoför koltuğuna oturdum. Enteresan ve eğlenceli bir deneyimdi. Ardından arabayı Özge’ye teslim ettim ve yarım saat sonra navigasyonun bizi tarlaya sokmak istediğini fark ettik. Bir türlü göle giden yolu bulamayınca navigasyonun tarlada gösterdiği traktör yolunu takip etmeye başladık ama bir süre sonra yol bitti. Küfrederek geri döndük ve bir amcaya sorduk. Bize yolu tarif ettikten sonra “orada şimdi hiçbir şey yok ki. Niye gidiyorsunuz” diye sordu. “Kuşlara bakacağız” dediğimizde ise, “orada ördekler var, turnalar var. Bakın bakın, vakitli olsaydı ben de sizle gelirdim” dedi.

Bir sürü piknikçinin yanından geçtikten sonra Kulu (Düden) gölünün yanında yer alan Küçük Göl’ü gören bir tepeye kurulduk. Bir şeyler atıştırırken teleskopları kurduk ve hayatımda gördüğün en güzel kuşları gördüm. Siyah-beyaz renklerle donatılmış “komik” gagalı Kılıçgaga, kıyıda beslenen kırmızı ve çok uzun bacakları olan, Uzun Bacak ve koloni halinde suyun ortasında beslenen Flamingolar. Flamingolar’ın oldukça kart bir sesleri vardı ama uçtuklarında çok zarif görünüyorlardı. Ayrıca hatam yoksa Küçük gölün çevresinde gövdesi pembe olan Kızıl Sırtlı Örümcek kuşu ve çok güzel bir renklerdeki Dağ Kuyruksallayanı gördüm. Bu iki kuş babamın kanaryalarını hatırlattı bana. “Burada olsa delirirdi” diye geçirdim aklımdan…

Uyuz gölünden Kulu’ya doğru yol alırken gördüğümüz gökkuşağını bu sefer de Kulu’dan Ankara’ya doğru yol alırken görmek de ayrıca bir güzellikti.

Kılıçgaga

Kızıl Sırtlı Örümcek Kuşu

Uzun Bacak

Dağ Kuyruksallayanı

Flamingo

Dipnot 1: Bu yazıyı yazmak için Uyuz gölü diye nette aratınca Bahtiyar’ın blogunda yer alan “Yok olan sulakalanlar için benim hikayem!” başlıklı yazıyı okudum. Konya havzasını ve sulakalanların yok edilmesini konu alan yazıyı okumanızı öneririm…

Dipnot 2: Umarım, kuş resimlerinde, isimlerinde ya da genel terimlerde hata yapmamışımdır…

5. Deplasmanım ve Gördüğüm 10. Stad: Konya Atatürk (264 km)

Konyaspor-Gencler-2008

Konya Atatürk Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 264 km.

Kiraladığımız minibüs ile pazar sabahı saat 8:30’da 18 kişi yola çıktık. Geyik, muhabbet, mola verilen yerde birer çay, topluca fotoğraf derken vardık Konya’ya. Stadı bulmak için herhangi bir tabela göremediğimiz için yoldan geçenlere stadı sormaya koyulduk. Ara sokaklardan birinde orta yaşlı bir amcaya “stad nerede?” diye sorduğumuzda amca bize gayet saf bir şekilde, “ne stadı? Top stadı mı?” dedi “evet” dedik ama bir yandan da gülmemek için kendimizi zor tuttuk.

9 Kasim 2008 - Konyaspor-Genclerbirligi

Bir süre daha dolaştıktan sonra stadın önündeydik. Biletlerimizi aldık ve “yeni yeşil” adı verilen deplasman tribününe girdik.

Konya Ataturk

(Fotoğrafı netten buldum)

Konya Atatürk stadı klasik Anadolu statları gibi tek katlı ama onu diğerlerinden ayıran fark, sahanın çevresindeki koşu parkuru dışında bir de velodromu (bisiklet parkuru) bulunması. Ama bu durum tribündeki futbolseverler için büyük bir dezavantaj. Çünkü koşu parkuru nedeniyle sahadan uzak olan tribünler velodrom yüzünden daha da uzakta kalıyor. Hele bir de bizim gibi kale arkasında olanlar için diğer kalede olanları görmek imkânsız.

Bu maç, Samet Aybaba’nın Gençlerbirliği’ndeki ilk maçı idi. Bu yüzden sahaya nasıl bir 11 süreceği merak konusuydu. Sahaya ısınmaya çıkan futbolcuları görünce afalladık. Çünkü 4 sezondur Gençlerbirliği forması giyen ve skor ne olursa olsun ortaya koyduğu hırsı ile tüm teknik direktörlerin değişmezi olan Mehmet Nas yedekti. Ayrıca Mesut Bakkal tarafından neredeyse tüm maçlarda ilk 11’de yer alan Mustafa Pektemek ve Burhan da yine yedekler arasındaydı. Ama ne gariptir ki, sürekli pas hatası yaptığı için pek tribünlerde sevilmeyen Kerem Şeras yine ilk 11’de yer alıyordu. Bu arada Djite sağ kanattaydı ve sahaya tek forvetle çıkıyorduk…

Isınan futbolcular tek tek tribüne çağırdık. Onlarda önümüze kadar gelip alkışladılar. Ama ilginçtir ki, Koray Avcı tüm ısrarla tezahüratlarımıza rağmen tribüne geldi, ne de bizi duyduğu gösteren bir hareket yaptı! Böyle olunca bizim de moralimiz bozuldu…

İlk yaırda Konyaspor sadece uzaktan şut deniyordu. Biz ise topa daha çok sahip görünüyorduk ama bir türlü olgun bir atak geliştiremiyorduk. Derken ilk yarı golsüz tamamlandı. Devre arasında çoğumuz maçın da golsüz ve berabere biteceğini düşünüyorduk.

Devre arasında Konya’da okuyan arkadaşa, karşı kale arkasındaki taraftarların dağınık bir şekilde oturmalarının sebebini bilip bilmediğimi sordum.  Çünkü normalde taraftarlar görüş açısının en iyi olduğu yerlerde kümeşirlerken burada en fazla üçerli beşerli gruplar halinde çok alakasız yerlerde oturuyorlardı. “İlk geldiğimde benim de ilgimi çekmişti” dedi ve ekledi, “çünkü hepsi biletlerinde yazan numaraya oturuyorlar!” Hiç inanasım gelmedi ama arkadaş ısrarla öyle olduğunu söyledi. Biraz düşününce çok hoşuma gitti.

İkinci yarının başında Kahe ile Burhan’ın yer değişmesine pek anlam veremedik çünkü galibiyeti beklerken tek forveti de çıkartmak iyice geriye yaslanmaktı. Konyaspor daha baskılı oynamaya başladı. Fahri’nin sıfıra inerek çıkarttığı topa Celaleddin sadece dokundu ve skor 1-0 oldu. Pek de sahaya destek olmayan Konya tribünleri de bir anda hareketlendi. Samet Aybaba hemen Mehmet Nas’ı Kerem’le değiştirdi. İşte o an takım toparlanmaya ve daha atak oynamaya başladı. Ama Erdal skoru 2-0’a getiren golü atınca biz çökerken, Konya tribünleri makaraya başladı. Nalçacılar sürekli “itfaiye sula bizi” tarzında tezahüratlar yapmaya başladı. Önce buna anlam veremesek de Konyalı bir arkadaşın verdiği bilgilere göre, Nalçacıların bulunduğu yer sürekli güneş aldığı için özellikle galip durumdayken itfaiyenin gerçekten de tribüne su sıktığını söyledi. Bizim bulunduğumuz tribün hem gölge hem de soğuk olduğu için düşüncesi bile üşümemize yetiyordu!

2-0’dan sonra Samet Aybaba Engin – Mustafa değişikliğini yaparak aslında bizim ilk 11’de düşündüğümüz adamları sahaya sürmüş oldu. Konyaspor’un 2 farklı skoru da düşünerek biraz geriye yaslanmasının da etkisi ile baskı kurmaya başladık. İşte o anda Mustafa Pektemek’in güzel golü geldi. Fark bire inmişti ama geriye çok az zaman kalmıştı. “Hadi be! Hadi be!” diye tempo tutarak izlediğimiz son bölümde dakikalar 90+3’ü gösterirken Burhan’ın golüyle havaya fırlıyorduk! Bir anda skor 2-2 olmuştu. Biz tezahürat yaparken tüm stad sus-pus olmuştu… Mucize gibi bir şeydi. Çok eğlendik!

Konyalılar tribünleri boşaltırken Nalçacılardan üzerinde sadece atlet olan bir taraftarın eline geçirdiklerini havaya doğru fırlattığını görüp şaşırdım. Sonrasında (muhtemelen) skor 2-0 olduktan sonra havaya fırlattığı kazağının tribünün çatısından sarkan tellere takıldığını gördüm. Defalarca yaptığı denemelerin ardından bir sonuç alamadı. Sonrasında bir arkadaşı uzun bir sopa bulup getirdi de kazağı öyle indirdiler.

Polisler bizleri de yanına aldı ve çıkış kapısına doğru gittik. Stadın dışında önümüzden geçen Konyasporlu bazı taraftarlar “hoş geldiniz ” diyerek selam veriyor, bazıları yanımıza gelip forma/atkı değiştiriyorlar, bazıları da bizimle maç kritiği yapıyorlardı. Takımlarından memnun olmadıklarını, doğru dürüst orta saha oyuncularının olmadığını söyleyip, dert yanıyorlardı.

Stadın dışında olmamıza rağmen polis bizi ısrarla bırakmıyor ve beklememizi söylüyordu. Sıkılmaya başlamıştık. Bu arada bazı arkadaşlar Konyalıların geçtiği dış kapıya yaklaşmışlardı. Polislerden biri fark edip hızlıca yanlarına gitti ve “içeri gelin, olay falan çıkmasın” diye uyardı. Bizimle muhabbet eden Konyasporlu taraftar polise doğru gidip, “Abi bir şey olmaz. Bunlar Gençler taraftarı biz kardeşiz. Valla bir şey olmaz. Ben güvence veriyorum ya!” demesi üzerine polis önce şaşırdı ardından da tebessüm edip uzaklaştı.

Bir süre daha bekledikten sonra polisler bizi Gençlerbirliği otobüsünün bulunduğu yere götürdü. Minibüsümüzü de oraya getireceklerdi ve oradan hareket edecektik. Orada beklerken futbolcular teker teker stadyumdan çıkıyorlar ve otobüse doğru hareket ediyorlardı. Biz de onlara tezahürat yapıp fotoğraf çektiriyorduk. Bu arada kaleci Periç’e yapılan bir tezahüratın ardından bize doğru kafasındaki şapkayı fırlatması tüm dönüş yolunun muhabbet konusu oldu…

Tüm takım otobüste yerini aldıktan sonra polis yanımıza gelip “takım otobüsünü takip edin. Biz size şehir dışına kadar eskortluk yapacağız” dedi. Bunu oldukça moralimiz bozuldu çünkü karnımız zil çalıyordu ve gelmişken Konya’da bir şeyler yemek istiyorduk. Bir süre polisleri ve takım otobüsünü takip ettikten sonra bir şeyler yemek için polisi atlatmaya karar verdik. Ara sokaktan kaybolmaya çalıştık ama bir süre sonra polisin peşimizde olduğunu görüp tırstık. Kenara çekmemizi söyledikten sonra bir saat nutuk çekti ve ardından bizi oldukça hızlı bir şekilde yeniden takım otobüsüne yetiştirdi.

Konya’nın yaklaşık 30 km dışında bizi bıraktılar ve biz de yemek gördüğümüz ilk yerde durup etli ekmeklere saldırdık. Fazlaca acıktığımızdan mıdır yoksa şans eseri oldukça iyi bir yer bulduğumuzdan mıdır bilinmez, yemek inanılmaz lezzetliydi.

Kişisel deplasman karnesi: 5maç, 1g, 3b, 1m, 5ga, 5gy.

Dip Not: Konya Atatürk’ten önce gördüğüm 9 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”.

Dip Not 2: Yıllar sonra biletteki tarihin yanlış olduğunu fark ettim. Maç 9 Kasım’da oynanmasına rağmen bilette 9 Ekim yazıyor.

İlgili maç için: 2008-2009 Sezonu Turkcell Süper Lig 10. Hafta Maçı Konyaspor 2-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “6. Deplasmanım ve Gördüğüm 11. Stad: Eskişehir Atatürk (236 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “4. Deplasmanım ve Gördüğüm 7. Stad: Bursa Atatürk (389 km)”