Kategori arşivi: Müze

Gökyay Vakfı Satranç Müzesi

Cansın’ın önerisiyle Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’ne doğru yol alırken aklımda “satranç takımları ne kadar farklı olabilir ki?” sorusunu geçiriyordum. Fakat, müze kartımız olduğu için 10’ar lira ödeyerek, içeriye girdikten sonra satranç taşlarının ne kadar da acayip olabileceğine şahitlik etmeye başladık.

Vakfın kurucusu olan Akın Gökyay’ın 1975 yılında başladığı ve 31 Ocak 2012 tarihinde Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan 110 ülkeden 700’den fazla satranç koleksiyonunun bir bölümünün sergilendiği müzenin ilk katında çocuk temalı satrançlar yer alıyor.

Bu bölümde yer alan satrançlar oldukça detaylı ve ilgi çekici. Örneğin Daltonların en uzun boylu üyesi Avarel’in Redkit’in ekibinde olması gibi birçok zeki ayrıntı gizli satranç taşlarında.

Bir başka ilgi çekici bölüm de savaşların betimlendiği satranç tahtaları. Mesela Bin Ladin’in ekibiyle Amerika’nın;

Nazilerle Rusların;

Osmanlılarla Bizanslar;

Ya da futbol takımlarının yer aldığı satranç takımları.

Bir de tablalarının oldukça farklı olduğu satranç takımları sergileniyor müzede.

Satrançlar arasında dolaşırken aslında her konuda iki farklı takım oluşturulabileceğini düşünmek oldukça enteresan geldi. Mesela şu an çalıştığım şirketteki çalışanlardan bir satranç takımı neden yapılmasın ki? Mesela kral… 🙂

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4

17 Haziran 2018, Pazar (Berlin, Amsterdam)

Sabah çantaları hazırlayıp odadan çıkınca duvarda fark ettiğim grafitiler oldukça yaratıcı ve güzel görünüyorlardı.

Otelden çıkış yaptıktan sonra “iyi bir yerde kahvaltı yapmalıyız” diyerek, hakkında yüzlerce iyi yorum bulunan Benetict’e doğru yürümeye başladık.

Kahvaltıcıya ulaştığımızda tamamen dolu olduklarını ve bir bekleme listeleri olduğunu öğrenip, Defne’nin Pazartesi okula gitmesi gerektiği için 14.30’a aldığımız dönüş biletlerini düşünerek mekânın büfe bölümünden peynirli börek (borekas feta), fesleğenli poğaça (pesto bebka-kranz), üzümlü çikolatalı kek (rogellach) ve iki kahve alıp muhabbet ederek atıştırdık.

Metroya atlayıp Tanıl Abi’nin önerdiği bir başka yer olan Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı ya da diğer adıyla Hoolakost Anıtı’na doğru güneşli havada usul usul yürüyorduk.

19.000 metrekarelik bir alana yayılmış, her biri 2.38 metre uzunluğunda, 0.95 metre genişliğinde ve 0,2 ile 4,8 metre arası değişen yüksekliğe sahip 2.711 adet beton bloktan oluşan anıt mezarın tasarımcısı Peter Eisenman’a göre bu tasarımın amacı oldukça rahatsız edici ve kafa karıştırıcı bir ortam yaratmaktadır; böylelikle bu tasarımlar sözde düzenli olan bir sistemin insanlıkla bağının kopmasını simgelemektedir.

Anıt aklıma Budapeşte’de gördüğüm ve 1956’da Macaristan’da Sovyetler Birliği destekli Stalinist hükümete karşı başlattığı halk hareketi anısına yapılan, farklı uzunluktaki ama içe doğru ilerledikçe aralarındaki boşluğun azaldığı anıtı getiriyordu.

Anıttan sonraki durağımız savaş sonrası Berlin’in Doğu tarafında kalan ama günümüzde şehrin ana sembollerinden biri olan Brandenburg Kapısı’ydı (Brandenburg Tor / Brandenburg Gate).

Oraya doğru giden yolda bir süre ilerledikten sonra polisin bölgeye girişlere izin vermediğini görüp şaşırdık. Defne polise ne olduğunu sormak için yanaşsa da ortam o kadar kalabalıktı ki ona seslenip arkadan alana gitmeyi önerdim.

Aynı yolda devam edip bir sonraki sokaktan alana doğru döndüğümüzde saat 17’de Almanya ile Meksika arasında oynanacak olan Dünya Kupası maçı için yapılan hazırlıklardan ötürü alanın kapalı olduğunu fark ettik. Almanlar 5 saat önceden toplanmaya başlamışlardı bile.

Ağzımızı ıslatmak için oturduğumuz mekân bile üzerlerinde Alman forması olan her yaştan insanla doluydu.

Mekândan çıktıktan sonra Brandenburg Kapısı’na doğru yürümeye başladığımızda ortalık turistler, maç izlemeye gelenler ve polislerle dolmaya başlıyordu.

1788-1791 yılları arasında yapılan kapının üstünde yer alan Quadriga (Olimpiyat Oyunlarında ve diğer oyunlarda yarıştırılan, yan yana koşulmuş dört at tarafından çekilen araba) 1793 yılında Alman heykeltıraş Johann Gottfried Schadow tarafından barışın sembolü olarak tasarlanmış.

Quadriga 1806 yılında Napolyon tarafından Fransa’ya götürülmüş ancak sonradan Mareşal Gebhard von Blücher tarafından 1814 yılında geri getirilmiş. Zeytin dalından çelengi sonradan demir haçla değiştirilmiş. II. Dünya Savaşı sırasından kısmen zarar gören heykelin demir haçı savaştan sonra Prusya militarizmini simgelediği gerekçesiyle Doğu Almanya’nın Komünist Hükümeti tarafından sökülmüş. Demir Haç, 1990 yılında Almanya’nın birleşmesinin ardından yeniden yerine yerleştirlmiş.

Metroya doğru ilerlerken gördüğüm polis aracı, bugüne kadar izlediğim Alman filmlerinden birinden fırlamış gibiydi.

Gittiğim ülkelerin o yıla ait demir paralarından yaptığım koleksiyon için Hollanda parasını ilk günlerde Veendam’da bulmuş fakat bir türlü Almanya parasını Berlin’de bile denk getirememiştim. Otobüsü beklerken girdiğimiz bir dükkânda para ödemek için beklerken, kafamı çevirip raflara bakınırken, oraya bırakılmış 2018 tarihli 1 cent bulup, bilye bulmuş çocuk gibi mutlu oldum!

Gelişimiz 9,5 saat sürmesine rağmen, dönüşümüzde otobüs sadece Hannover’da duracağı için 7 saat sürecekti.

Saat 14.30’da bilet kontrolünün ardından önden ikinci sıraya geçip otobüsün kalkmasını beklerken İspanyol olduğunu sandığım bir eleman önümüzdeki koltuğa oturdu. Biraz sonra yanına nereli olduğunu anlamadığım bir genç geldi ve muhtemelen, “yanın boş mu?” diye kendi dilinde soru sordu. İspanyol anlamadı ve “ne?” diye cevap verdi. Buna rağmen genç kendi dilinde soruyu tekrarlayınca İspanyol, “senin dilini bilmiyorum!” diye cevap verdi. Bunun üzerine yabancı çocuk tak diye koltuğa oturdu. Defne ile yaşanan olaya yol boyunca baya güldük.

Maç saatlerinde İspanyol dediğimiz elemanın Brezilyalı olduğunu anlayacaktık. Çocuk cep telinden Brezilya 1-1 İsviçre maçını açtı ve izlemeye başladı. O ana kadar tek bir kelime etmedikleri yanındaki eleman hemen doğruldu ve nerdeyse omuz omuza maçı izlemeye başladılar! Brezilyalı çocuk kaçan pozisyonlara kendi dilinde saydırırken yanındaki sakin sakin maçı izledi. Ve kendi aralarında tek kelime bile etmediler.

“Futbol sen her şeye kadirsin” demekten başka bir şey kalmadı bize de…

Otobüste giderken “Berlin’e bir kere daha ama daha uzun süreli gelmeli” diye aklımdan geçiriyordum.

18 Haziran 2018, Pazartesi (Amsterdam)

2 sıcak Berlin gününden sonra Amsterdam’da hafif yağmurlu ve kapalı bir hava vardı. Sabah Defne okula gittiği için tek başıma yaptığım kahvaltının ardından otobüsle merkeze gittim.

Tren istasyonunun yanındaki durakta inmeyi atladığım için arkadaki durakta indim ve duvarlarında oldukça güzel figürlerin yer aldığı bir altgeçitten geçerek istasyonun önüne geçtim.

Dam Meydan’ına doğru ilerlerken şehrin simgesi olan ince uzun evlerin yan yana dizilmiş halleri oldukça ilginç görünüyordu.

Ara ara yağmur hızlansa da genel olarak hafif yağdığı için dolaşmakta sorun olmuyordu.

Dar sokaklar,

çiçekli pencereler,

kanallar,

kanallar üzerinde yer alan tekne evler,

bisiklet manzaraları,

martılarına alıştığım ama ilk kez fark ettiğim ama sonradan bol bol göreceğim gri balıkçıl (Grey Heron),

ve gördüğüm birçok batmak üzere olan sandal gezimin ilgi çekici kareleriydi.

Aylak aylak daha önce geçmediğim Amsterdam sokaklarında ilerlerken, bir önceki gelişimde “kaçırdım” diye üzüldüğüm Heineken Experience Müzesi’nin önündeki kuyruğa ulaştım. Bir süre sonra giriş ücretinin 21 Euro olduğunu öğrenince nette biraz bakındım ve pas geçip sokaklarda dolaşmaya karar verdim.

Sonra’dan Defne’nin beni götürmek istediği plakçı olduğunu anladığım, sokak arasında bir plakçı (Record Mania) görüp içeri daldım ve incelemeye başladım. Bakması daha kolay olan üst raflardakiler daha popüler ve pahalı plaklardı. O yüzden incelemesi daha zor olan alt raftaki plakları incelemeye başlarken ilginç bir şekilde aklımdan Portekiz’in Fado kraliçesi Amalia Rodrigues geçiyordu. Gerçekten de raflardan birinde tam da aradığım şey olan Amali’nın “The Very Best Of” albümü buldum ve 5 Euro’ya aldım.

Plakçıdan çıktığımda Defne’de tramvaydan iniyordu. Hava da açılmış güneşi görmeye başlamıştık.

Defne’nin bir başka yemek önerisi olarak, İranlı bir sahibi olan, Türkiye, İran ve Kuzey Afrika yemekleri yapan Bazar’a doğru ilerledik.

Eski bir kiliseden dönüştürülen, ortada barı ve üst katı olan, mutfağı da görünür bir şekilde üst katta yer alan lokantanın masa işlemeleri ve duvarları çok güzel görünüyordu.

Tatlı biber ve madras körili domates çorbası olan Yeni Delhi Çorbası ile nohut ve bademli kuzu eti yemeği olan, pilav ve haydariyle servis edilen Royal Persian Lamb sipariş ettik.

Oldukça leziz olan çorbayı yedikten sonra Ankara’ya dönünce, taze sebzeli ve Defne’nin önerisiyle taze zencefil kullanarak keskin bir aroma katacağım çorba denemeleri yapmaya karar verdim. Yazıyı hazırladığım günlerde ilk denememi yaptım. Yolum uzun ama sonunda güzel bir şeyler “uyduracağıma” olan inancım tam! 🙂

Ufak bir tencerede servis edilen kuzu yemeği de çorba gibi oldukça güzeldi.

Yemekten sonra Defne peş peşe, Amsterdam’da daha önce görmediğim iki parka götürdü beni.

Bunlardan biri Sarphatipark idi. Koşan, spor yapan, bisiklete binen, laflayan insanlarla dolu park çok güzeldi ama Defne, “az sonra daha güzeline gideceğiz” dediği için sözümü geri alıp beklemeye başladım.

Diğer parka doğru ilerlerken bir evin önünde gördüğüm, meşhur pasiflora (çarkıfelek) çiçeği tek kelimeyle kusursuz görünüyordu.

Bir süre laklak edip ilerledikten sonra Defne’nin Amsterdam’daki favori parkı olan Vondelpark’a ulaştık.

Sarphatipark’ın yanında çocuk oyuncağı olarak kaldığı Vondelpark muazzam bir yerdi.

Spor yapan, koşan, pinekleyen insanlara göz atınca Amsterdam’ın yerlilerinin takıldığını düşündüğüm parkta bir süre dolaşıp ardından çimlere yayılıp pineklerken Defne şaşkınlıkla, “Sunay Akın geliyor” dedi. Ben de telefonu açıp ön kamerayı çalıştırarak arkamdan geçen Sunay Akın’a bakıyordum ki fotoğraf çekmeye karar verdim. Ardından da bu aptal fotoyu instagrama atıp Defne’yle bir süre eğlendik.

Parktan çıkışa doğru yürürken Sunay Akın ve oğluyla bir kere daha karşılaştık ve selam verip bir süre muhabbet ettik. Oldukça sıcak davranan Sunay Akın, hal hatır sorduktan sonra elimdeki Amalia’nın plağıyla ilgilenip ardından da Amsterdam’daki bir plak dükkânını önerdi. Teşekkür edip yanlarından ayrıldıktan sonra Foodhallen’a doğru yürümeye başladık.

İçerisinde bir de sinemanın bulunduğu Foodhallen’in yemek bölümü, birçok farklı ülkenin, genelde atıştırmalık şeklinde, yemeklerini yapan büfeler şeklinde, bir nevi Türkiye’deki AVM’lerin yemek bölümleri gibi tasarlanmıştı. Yemeğinizi alıp ortak alanda bir yere oturup tüketiyordunuz. Dünya Kupası nedeniyle yemek bölümüne birkaç büyük televizyon koyulmuş ve karşısına da tribün oluşturulmuştu.

Tribündekilerle birlikte Tunus 1-2 İngiltere maçını takip ederken seçtiğimiz atıştırmalık, daha önce Viyana ve Kopenhag’da denediğim Vietnam “sarması”ydı. Güzeldi ama hala favorim Viyana’da yediğimdi.

Mekandan çıkarken insanların bisikletlerini ücretsiz olarak park edbilecekleri duvardaki yönlendirmeleri oldukça sevimli buldum.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3

15 Haziran 2018, Cuma (Den Haag, Scheveningen)

Den Haag’ın (Lahey) gezi listemizde olmasının iki sebebi var. Bunlardan biri, önceki gelişimde ıskaladığımı fark ettiğim ve oldukça üzüldüğüm Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı M. C. Escher’in müzesine gitmek, ikincisi de Defne’nin “Hollanda’da en sevdiğim iki yerden biri” dediği Scheveningen’i görmek!

Hollanda’ya geldiğimden bu yana, yer adları üzerinden, Defne’den Felemenkçe telaffuz dersleri alıyordum. Haliyle otobüste, trende, metroda defalarca tekrarladığım yer adları yüzünden yolculardan bol bol tebessüm ya da “kim bu yahu!” bakışlarıyla karşılanıyordum. V’yi f, g’yi hı, e’yi ı, ee’yi e, tekrarlanan iki harfi uzatarak okumanın üstesinden geldiğime inanıyordum ama bu sefer işim çok daha zordu. Çünkü Defne’nin, “bunu söylersen oturum verirler” dediği yer adı Scheveningen’di.

Haliyle Den Haag’a doğru yol alırken sürekli bu kelimeyi söylemeye kasıyordum. Defne düzeltiyor ama bir kere daha aynı hatayı yapıp “nasıl ya!” diye çıkışıyordum. Bu yüzden bir ara tren beklerken Defne’nin yanında oturan Hollandalı çocuğun kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu fark ettim!

Yolculuğun ilginç yanlarından biri de nerdeyse her durakta gördüğümüz polislerin ve bilet kontrolcülerinin fazlalığıydı. (Den Haag’dan dönerken bu yoğunluğunun sebebinin Den Bosch’daki bir bomba ihbarı olduğunu öğrenecektik.)

Bol kahkahalı yolculuğun ardından Den Haag’a ulaşıp trenden indik ve güneşli havada sallana sallana yürümeye başladık. Haliyle ilk durağımız Escher Müzesiydi.

Biletleri alıp Hollanda Kraliçesi Emma’nın (1858 – 1934) malikânesinin ev sahipliğini yaptığı Escher’in nefis çalışmalarını incelemeye başladık.

Birbirine geçmiş zıt karakterlerin dansı; Circle Limit IV (Heaven and Hell),

Yaradılışın günleri; the First Day of Creation,

Gün ve gecenin durmak bilmez dönüşümleri; Day and Night,

derken müzenin en ilginç bölümlerinden biri olan Escher vari göz yanılmalarının olduğu bölüme ulaştık. Daha önce Fahriye’nin burada çekindiği fotoğraftan bildiğim, aslında oldukça yakın durmasına rağmen Escher vari bir “oyun”dan ötürü iki kişiden birinin uzun, büyük diğerinin ise ufak ve kısa göründüğü alanda hemen bir fotoğraf çekildik.

Escher’in elinde tuttuğu ünlü cam kürenin büyük halindeki yansımızı da fotoğrafladıktan sonra gayet tatmin olmuş şekilde dışarıya çıkıp şehri adımlamaya başladık.

İkinci durağımız ünlü Çin mahallesiydi. Fakat oraya doğru giderken Mescid-i Aksa Cami’ni görüp avlusuna girdik. İçeride 5-6 orta yaşlı amca muhabbet ediyorlardı.

Selam verip caminin içine girdiğimizde oldukça sadece bir cami bizleri karşılıyordu. Dışarıya çıkıp oturanların bayramını kutladık ve bayram şekeri olarak ikram ettikleri bisküvi ve lokumdan aldık.

Camiye girerken Defne buranın aslında bir Sinagog olduğunu fakat sonradan camiye çevrildiğini anlatmıştı. Ben de yazıyı hazırlarken merak edip tarihçesine baktım ve burasının tabiri caizse ilk aşamada bir “işgal evi” olduğunu şaşkınlıkla öğrendim. Hikâye şöyle; 1843’te yapılan bina 1975 yılına kadar Yahudi cemaati tarafından Sinagog olarak kullanılır. Fakat bölgedeki cemaatin sayısı oldukça azaldığı için 1976’da yapıyı belediyeye satarlar. Bunun üzerine, 1960’lı yıllarda buraya yerleşmiş olan Türkiyeli cemaat cami ihtiyaçlarını karşılamak için bu binayı belediyenin kendilerine tahsis etmesi için defalarca girişimde bulunurlar fakat bir türlü olumlu sonuç alamazlar. Bunun üzerine 27 Temmuz 1979’da Türk İslam Cemiyeti üyeleri Cuma namazının ardından boş olan Sinagogun kapılarını kırıp işgal ederler. Aynı gün gerekli değişiklikleri yapıp ikindi namazını kılarlar ve dışarı çıkarılmalarını engellemek için 933 kişi 40 gün boyunca, bir yandan gece gündüz burada kalıp, bir yandan da içerisini boyayıp düzenlerler. Sonunda belediye binayı cemaata 1 milyon 48 bin florine satmaya karar verir ve yapı resmi olarak camiye dönüştürülür.

Camiden çıkıp sağlı sollu Uzakdoğu dükkân ve lokantalarının olduğu Çin Mahallesinde hızlı bir tur attık.

Mahalleden çıktıktan sonra artık oldukça merak ettiğim Scheveningen’e gitmek için tren garına yürüdük ve treni beklemeye başladık. Merkezde oldukça farklı ırktan çok fazla insan görmek şehirde çok fazla yabancı kökenli insanın yaşadığının bir kanıtıydı sanırım.

Trene atlayıp daha önce Fazilet’le bir Aralık gecesi balık yemeye geldiğimiz kumsala ulaştık. Bu sırada gördüğüm “turist treni” oldukça ilginç görünüyordu.

Havanın da güneşli olmasından ötürü daha da göz kamaştırıcı görünen, uzun kum plaj, deniz, dalga sesleri, yosun kokusu ve ortam Defne’nin de dediği gibi, hiç de Hollanda gibi değildi. İnsan kendisini Türkiye’deki bir deniz kıyısında sanabilirdi. Fakat orada olmadığınızı anlamak için 3 tane neden vardı. İlki insanların büyük çoğunluğunun giyinik olarak güneşlenmesi, ikincisi denizde çok az insanın olması ve üçüncüsü kumsaldaki insanların arasında oldukça pervasız bir şekilde martıların dolaşması!

Denize girebilirim belki diye yanıma şort almıştım. Fakat hem yanıma büyük bir havlu almadığımdan hem de yüzüp, çıkıp kurumak için zamanımız az olduğundan yüzmeyi bir sonraki sefere bıraktım. Fakat gidip denize ayağımı sokmayı ihmal etmedim elbette. Günle mi alakalı bilemem ama deniz sıcaklığı Ege’deki birçok yerle boy ölçüşebilecek sıcaklığa sahipti.

Bir süre güneşin altında mayıştıktan sonra dönüş yoluna düştük. Bu arada Defne, bazı evlerin camlarına asılmış olan çanta ve Hollanda bayraklarını gösterip, bunların birkaç gün önce açıklanan üniversite sınavını kazanan öğrencilerin yaşadığı evler olduğunu söylüyordu.

Akşam eve ulaşıp pizza sipariş ettik, maç izledik, bir şeyler izledik, muhabbet ettik ve dünkü gibi aynı saatte dışarı çıkıp Sloterdijk’a gittik ve Berlin otobüsünü bulduk. Pasaportları hazır edip biletleri uzattığımızda görevli bakmaya bile tenezzül etmeden “buyurun” dedi! Şaka gibiydi gerçekten de, muhtemelen dün en ciddi otobüs görevlisine denk gelmiştik.

Otobüsün tekerlekleri Berlin’e doğru dönerken şoförün, “otobüse hoş geldiniz. Eğer yanınızda uyuşturucu varsa yok etmenizi önerim. Çünkü Almanya’ya gidiyoruz ve sınırda polise yakalanma riskini almak istemezsiniz!” anonsu oldukça ironikti!

16 Haziran 2018, Cumartesi (Berlin)

Otobüs yarımşar saat mola vererek sırasıyla Groningen, Bremen ve Hamburg güzergâhını izleyerek 9 saat sonra Berlin’e ulaştı. Yol boyunca ara ara uyansam da genel olarak uyuyabildiğim için gayet mutluydum. Berlin’deki otobüs terminaline ayak bastığımızda karşılaştığımız güneşli ve sıcak hava içimizi ısıtıyordu.

Bir önceki gün iki kişilik 70 Euro’ya bulduğumuz 4 yıldızlı Scandic hoteline gitmek için metro durağına yürüdükten sonra bilet almak için bir bilet otomatının önünde durup, ilginç bir ayrıntı olarak, Türkçe seçeneğini seçtik ve incelemeye başladık. Günlük mü, iki günlük mü, yoksa tek yön bilet mi alsak acaba diye düşünürken arkamızdaki Alman bir eleman bize yardım önerisinde bulundu ve onun önerisiyle 7,60 Euro’ya günlük bilet aldık. Bu sayede tüm gün boyunca 1, 2 ve 3. bölgede istediğimiz kadar metroya binebilecektik. Hollanda’daki metro ücretlerini düşününce Almanya oldukça uygundu! Sıcakkanlı elemanla aynı trene bindik ve o inene kadar bol bol muhabbet ettik. Berlin’e oldukça güzel bir başlangıç yapmıştık.

Hotele ulaşıp üstümüzü değiştirip çantaları bıraktık ve Berlin’i adımlamaya başladık.

Sokağa çıkar çıkmaz ilk ilgimi çeken şey, trafik lambalarında kullanılan ilginç şapkalı adam figürüydü. Ampelmännchen adındaki sembol, Doğu Almanya’dan günümüze kadar gelmiş olan nadir figürlerden birisi. Normalde Doğu Almanya’daki trafik lambalarında kullanılan figür iki ülkenin birleşmesinden sonra oldukça popüler olmuş ve ülkenin ikonlarından biri haline dönüşmüş.

Hotelin biraz ilerisinde bulunan bir kafeye oturup kahvaltılık bir şeyler sipariş ettik ve uzun günümüze başladık.

Berlin’in merkezi olan Alexanderplatz’a gidecek metroya doğru ilerlerken harabe halinde bir kilise görüp şaşırdık. 1895’te Almanya imparatoru I. Wilhelm adına bir anıt olarak açılışı yapılan Protestan kilisesi, 1943’teki bombardıman sırasında büyük hasar görmüş fakat o günkü haliyle korunarak Batı Berlin’in bir simgesi haline dönüşmüş.

Alexanderplatz’da dolaşırken fark ettiğim geniş yol ve alanları, büyük ve heybetli yapılarıyla (Doğu) Berlin daha önce gittiğim hiçbir Avrupa ülkesine benzemiyordu.

Grafiti ve sokak sanatlarını çok seven biri olarak, kaldırıma çizilmekte olan resim oldukça etkileyiciydi.

Alexanderplatz’da karşımıza çıkan en ilginç şeylerden biri, 1969’da Doğu Almanya’nın 20. yılından önce açılışı yapılan ve aynı anda 148 önemli şehrin saatini görebildiğiniz Dünya Saat’iydi.

Tıpkı saat gibi 1969’da açılışı yapılan ve 368 metre yüksekliğiyle Almanya’daki en uzun yapı olan Televizyon Kulesi anlamındaki Fernsehturm, hem Berlin, hem de Komünizmin gücünün bir sembolü olması için Doğu Almanya’da inşa edilmiş ve zamanla bunu da başarmış.

Pergamon (Bergama) Müzesi’ne doğru aylak aylak yürürken, ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen fakat hakkında en eski 1292 yılına ait bir yazı bulunduğu için 13. Yüzyılın sonlarında yapıldığı düşünülen Marienkirche (St. Mary) Kilisesini görüp içine girdik. İçi oldukça sade olan kilise normalde Katolik kilisesiyken sonradan Protestan kilisesine dönüştürülmüş.

Kiliseden çıktıktan sonra Spree nehrinin yanından yürürken kafamı kaldırdığımda nehri izleyen 3 kız ve bir erkek heykelle (Three Girls and a Boy) karşılaşıyordum. Wilfried Fitzenreiter’in 1977-79 yıllarında yaptığı heykeller, kişinin kendindeki güven ve rahatlığın kaygısız ifadesini yansıtıyor ve çok güzel görünüyorlardı.

Aval aval etrafa bakıp yürürken üzerimde bir hafiflik hissettim. Tripod yanımda değildi. Hızlı bir düşünmeyle sabah kahvaltı yaptığımız kafe Clave’deki sandalyede unuttuğumu anımsadım. Defne defalarca kafeyi aradı, facebook sayfalarına yazdı ve sonunda görevli birine ulaştı. Fakat karşıdan gelen cevap olumsuzdu; görmemişlerdi. Akşam dönüşte otele yakın olduğu için uğrayıp bizzat aynı soruyu yönelttim ama görmediklerini söylediler. Yapacak bir şey yoktu, video çekimlerini eski usul titreterek yapacaktım. 🙂

Berlin Eski Ulusal Galeri’si,

ve ön cephedeki heykeller oldukça güzel görünüyordu.

En çok merak ettiğim müzelerden biri olan Pergamon (Bergama) Müzesinin bilet kuyruğundaydık. Hemen arkamızda bulunan yabancı genç bir kadının okuduğu kitabın kapağı ilgimi çekti. Gözlerimi kısarak baktığımda benim de okuma listemde olan Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’nın İngilizcesini okuyordu.

Defne’ye göre, bu müze için, oldukça kısa süren bir bekleyişin ardından biletlerimizi ve bir tane de Türkçe anlatımlı kulaklık alarak müzeyi dolaşmaya başladık.

1910’da yapımına başlanan ve 20 yıl sonra, yani 1930’da tamamlanan Bergama Müzesi’nin ününü çocukluğumdan beri biliyorum. Çünkü yüzlerce tonluk Bergama Zeus Sunağı’nın Türkiye’den eşeklerle ve savaş gemileriyle nasıl çalındığı ve Almanya’da kurulan müzede nasıl sergilendiği konusunda milyon tane tartışma ve haber programı izleyerek büyüdüm. Bu yüzden de Berlin’de en fazla görmek istediğim yer haliyle müze ve sunaktı.

Türkçe anlatımlı kulaklığımı takıp müzede dolaşmaya başlayınca müzenin neden bu kadar meşhur olduğunu anlıyordum. Çünkü daha önce hiçbir müzede görmediğim kadar büyük yapılar müzede sergileniyorlardı. Bunlardan en etkileyicilerinden biri de 120-130 yılları arasında, İmparator Hadrian döneminde inşa edilmiş olan Milet’in Market Kapısı’ydı.

Efes Ören yerinde yer alan Celsus Kütüphanesi’nin ön yüzünün kardeşi olan Milet Kapısı’nı Alman arkeolog Theodor Wiegand, 1903 yılında bulmuş ve Alman kralı 2. Wilhelm’e takdim etmiş.  Yüzlerce tonluk yapı 1907-1908 arasında Almanya’ya parça parça götürülmüş. Türkçe anlatımda bu konuda yapı için, “bir yerden getirilip müzeye kurulmuş ve sergilenmekte olan en ağır yapı” deniyor.

Tıpkı L’ouvre’da sergilenen Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykelinin Türkiye’den götürülme hikâyesi gibi müzede sergilenen Zeus Sunağı, Milet Market Kapısı ya da birçok eser Türkiye’den benzer bir şekilde yurtdışına götürülmüş. Yazıyı hazırlarken çok merak ettiğim bu konuda Türkçe ve İngilizce birçok iddia okudum ve eserleri bulan arkeolog, büyükelçi ya da yabancıların bir şekilde bu eserleri yurtdışına kaçırmış olabileceklerine inanmak istedim. Fakat ortada kabul edilmesi gereken daha önemli bir konu var. O da; dönemin Osmanlı yönetiminin bu eserleri önemsemediği ve hatta bir şeyler karşılığında vermiş olduğunun daha gerçekçi bir iddia olması. Yoksa yüzlerce ton ağırlığındaki eserlerin yıllar boyunca eşeklerle, kimseye çaktırılmadan kaçırılması gibi bir şey nedense aklıma bir türlü yatmıyor. Hatta bir kaynakta Zeus Sunağı’nın gizli bir şekilde taşınmasından ötürü bölge halkının durumdan rahatsız olduğu ama Osmanlı yönetiminin asker göndererek halkın tepkisini önlediği bile iddia ediliyor.

Müzede ülkemizden birçok eser sergilediği için, dolaşırken Türkiye’de herhangi bir müzede dolaştığınızı düşünüyorsunuz.

Müzede sergilenen en ilginç eserlerden biri, İslam Eserleri bölümünde yer alan ve “bir mihrap değil” başlığı altında sunulan, ilk bakışta bir cami mihrabına benzeyen ama aslında Yahudi Samiriler’in işgalindeki Şam’daki bir evi süsleyen eser.

Müzenin artık sonuna gelmemize rağmen ortalıkta sunak olmadığı için bir görevliye sormaya karar verdik. Büyük bir düş kırıklığı olarak meşhur sunağın yenilme çalışmaları nedeniyle 2014’ten bu yana ziyaretçilere kapalı olduğunu ve görevliye göre 6 yıl daha ziyaretçilere kapalı olacağını büyük ir düş kırıklığıyla öğrendik! Berlin’e yeniden gelmek için bahane listeme bunu da eklemek zorundaydım. Ekledim!

Müzeden çıktıktan sonra yakınlardaki bir lokantaya oturup bir şeyler içip atıştırdık. Ardından Defne dinlenmek için otele dönerken ben de Berlin Katedrali’ne (Berliner Dom) gittim ve terasından Berlin’e bakmak için 7 Euro’ya bilet alıp dolaşmaya başladım.

1700’lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanan katedral defalarca elden geçilerek değişikliklere uğramış.

Wikipedia’daki bilgiye göre Berlin Katedrali, içinde hiçbir zaman bir piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral değilmiş.

Önceleri geniş sonraları ise değişkenlik gösteren 267 basamak tırmandıktan sonra sonunda katedralin en üst noktasındaydım. Şehir ve katedralin önündeki yeşil alana yayılmış insanlar pek güzel görünüyordu.

Katedralden çıkıp çimlere yayılarak bir süre etrafı izledikten ve soluklandıktan sonra Tanıl Abi’nin “Berlin’de kesinlikle görmelisin” dediği 3 yerden biri olan ve Doğu Almanya’yı konu edinen DDR Müzesine gittim.

Eski Demokratik Almanya cumhuriyetiyle ilgili, biraz “alaycı” ama fikir verici, ilginç ve ziyaretçilerle etkileşimi olan müze oldukça ilginçti.

Ufak notlarla ve yaşama dair eşyalarla Doğu Almanya’nın anlatıldığı müzede eski bir arabanın direksiyonuna geçip ekrana yansıtılan görüntülerle sokaklarda dolaşabiliyor ya da özel olarak hazırlanmış çekmeceyi ya da dolabı çekip anlatılan konuya dair ilginç ayrıntı ve eşyalara ulaşabiliyordunuz.

Müzenin ilgi çekiçi bölümlerden biri de, ortalama bir Doğu Alman ailesinin evinden modellenen salonda, odalarda, mutfakta ya da banyoda dolaşmaktı.

Müzeden çıktıktan sonra önce otele dönmeyi düşünsem de sonrasında bölünmüş Berlin’de Doğu-Batı geçiş noktası Helmstedt (“Alpha”) ve Dreilinden’den (“Bravo”) sonra 1961 senesinden 1990 senesine kadar üçüncü ittifak geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısı olan Checkpoint Charlies’e doğru yürümeye başladım.

Şu anda turistlik bir yer olan noktada yaşanan en ilginç olay, II. Dünya savaşının bitiminden sonra 27 Ekim 1961’de bu noktada karşı karşıya gelen Sovyetler Birliği ve ABD asker ve panzerleri 16 saat boyunca tek bir kurşun atmadan karşılıklı beklemeleri olmuş. O tarihte atılacak tek kurşunun 3. Dünya Savaşının başlangıcı olacağı düşünülmüş. Söz konusu gerginlik, zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy’nin Sovyet başkanıyla yaptığı görüşmeler sonucunda giderilmiş.

Bölgede hala duran ve büyüklük sırasıyla İngilizce, Rusça, Fransızca ve en altta en ufak puntoyla Almanca olarak “Amerikan bölgesinden ayrılıyorsunuz” uyarı tablosu ise Almanlar için oldukça iğneleyici bir ayrıntı.

Noktanın hemen çaprazında bulunan bölümde ise Berlin’i ikiye ayıran duvara ait 2 parça ve yeni bir savaş çıkma ihtimali olan ama bir şekilde atlatılan krizleri anlatan billboard bulunuyor.

Otele dönme kararı verip metro durağına doğru ilerlerken gözüme Terörün Topografyası (Topographie des Terrors) adındaki müze çekti.

Oraya doğru yürüdüğümde müzenin dışında yer alan eski Berlin duvarının hemen altında 1933 Berlin: Diktatörlüğe Giden Yol (1933 Berlin: The Path To Dictatorship) adlı bir sergi yer alıyordu. Sergide yazı ve fotoğraflarla 1933’de Nazi’lerin yükselişi ve Yahudilere karşı yapılmaya başlanan baskılar gözler önüne seriliyordu.

Hem gerçek Berlin Duvarını, hem de Nazizm’in emeklemeden koşmaya geçtiği günlerde gelecekte yapacaklarının teminatı olan olayları görmek oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra metroya atlayıp otele ulaştığımda Defne daha yeni uyanmıştı. Bir süre dinlendikten sonra dışarı çıktık ve yakınlardaki Sylt’a oturup Akdeniz salatası ve siyah angus antrikot yiyerek karnımızı doyurduk ve bol bol laklak ettik. Muhabbetimizin en eğlenceli bölümü Defne’nin ufakken okul gezisiyle geldikleri Berlin’de kaybolması ve girdiği bir dükkândaki Türkiyeli adamın neredeyse hemşerisi çıkması ve ona yardım etmesiydi.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2

13 Haziran 2018, Çarşamba (Veendam, Amsterdam)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra İlker’le vedalaşıp arabaya atladık ve;

Levent Abi bizi Assen tren istasyonuna bıraktı.

Birkaç tren değiştirdikten sonra Defne’nin Zaandam’daki evine ulaştık. Çay içip bir süre laklak ettikten sonra apartmandan çıktığımızda yoğun çikolata kokusuyla irkiliyordum! Defne buraya taşındığında, heyecanla, yakınlarda bulunan çikolata fabrikası nedeniyle bölgenin çikolata koktuğunu söylemişti fakat bu kadar yoğun ve güzel bir koku olacağını asla düşünmemiştim. Nefisti!

Bir o kadar güzel olan şey de güneşli havaydı. Trene atlayıp Amsterdam Centraal’a gittik.

5 yıl önce kışını gördüğüm Amsterdam’ın bu sefer yazını gördüğüm için son derece mutluydum. Fakat yarın buralarda havanın aslında ne kadar değişken olduğuna şahit olacaktım.

Güneşli havada, sokakları kesen kanalların nefis manzaralarına bakınarak ilerliyorduk.

Bir süre sonra yolumuz Rembrandt’ın 1642’de yaptığı Gece Devriyesi’nin (The Night Watch) heykel canlandırmasının bulunduğu Rembrandt Meydanı’na çıktı.

Birkaç foto çekindikten ve etrafa bakındıktan sonra aklıma Esther’in bir önceki gelişimde “kesinlikle denemelisin” dediği ve deneyip beğendiğim Van Dobben geldi. Hatırladığım kadarıyla tam karşı sokaktaydı diyerek sokağa girdiğimde yanılmadığımı fark ettim. İçeri girip bir hamburger arası bir de sade olarak kroket sipariş ettik. İçecek olarak ise kadın garsonun önerisiyle süt söyledik. Hem kroketler hem de sütle gayet güzeldi.

Yemekten sonra oradan buradan laklak ederek dolaşmaya devam ediyorduk.

İlk kez geldiğimde hem içinden bisikletliler geçtiği için, hem de sokak çalgıcılarının binanın akustiğini çok iyi kullandıkları için çok beğendiğim Rijks Müzesi’nde bir süre harp çalan bir kadın sokak müzisyenini dinledikten sonra müzeler bulvarına doğru ilerledik.

Hava 22.45 gibi karardığı için akşam-gece ayrımına tam varamasam da Defne, “hadi akşam yemeği yiyelim” deyince günün hangi evresinde olduğumuzu anlıyordum. Neredeyse tamamını “yabancı” nüfusun oluşturduğu merkeze 10km uzaklıktaki Osdorp’ta Warung Spang Makandra adında bir Surinam lokantasına gittik.

Defne’nin önerisiyle önce tavuk, haşlanmış yumurta, taze soya ve soğanla yapılmış Saota çorbası sipariş ettik. Çorbanın yanında gelen, tuzsuz sade pirinç pilavı da çorbaya ekleyip yeniyordu. Yemeğe girişmeden önce yanında getirdikleri acı biber sosundan ağzıma büyük bir parça attığım için bir süre acının azalmasını bekledikten sonra çorbayı denedim ve çok beğendim.

Çorbadan sonra pilav, yeşil fasulye, domates ve Uzakdoğu usulü olduğunu düşündüğüm taze salatalık ve lahana turşusu ve patatesle servis edilen özel soslu tavuk yemeği olan kip ketjap yedik. Oldukça leziz olan yemeğin sosu aklıma Paris’te gittiğimiz Etiyopya lokantasında yediğimiz yemekteki tavuk sosunu anımsattı.

14 Haziran 2018, Perşembe (Amsterdam)

Güne uyandığımızda hava güneşli ve güzel bir izlenim vererek içimizi ısıtsa da, kahvaltının ardından yerini hafif bir yağmura bırakmıştı. Dün Amsterdam’da grev nedeniyle otobüslerin çalışmayacağını duymuş olsak da, duraktaki tabelada otobüs saatlerini görünce şansımızı denmeye karar verdik. Fakat hiçbir otobüs gelmeyince tren istasyonuna doğru yürümeye başladık.

Şansızlık bu ya, bir süre treni bekledikten sonra yapılan anonsla, bir kişinin tren önüne atladığı için ulaşımın kesintiye uğradığını öğrendik. 5-10 dakika ne yapacağımızı bilemez şekilde bekledikten sonra karşı yöne bir tren geldi ve görevli bizim tarafa işarette bulunarak oraya gelmemizi istedi. Karşıya geçip trene bindikten sonra, tren ters yönde bir süre ilerledikten sonra kendi şeridine geçerek bizi Amsterdam’a ulaştırdı.Yolculuk sırasında Defne, tren önüne atlamanın buralarda ara ara yaşandığını anlattı.

Saat 14’te Stedelijk modern sanat müzesindeydik.

Biletlerimizi alıp içeri girdiğimizde bizi Endonezyalı sanat grubu Tromarama’nın eserleri karşıladı.

Bir süre çalışmalara göz gezdirdikten sonra, oldukça gerçekçi görünen, tohuma kaçmış bir karahindibayı anımsatan elektronik devreyle karşılaştık.

“Nasıl yapmışlar acaba?” diye bir süre inceledikten sonra ulaştığımız oda hindibaların onlarcasıyla donatılmıştı. Nefis görünüyorlardı.

Sonradan bunların elektronik devre olduğunu fakat üstlerindeki tohumların gerçekten de hindiba tohumları olduğunu gösteren bir video izledik.

Studio Drift’in “Kodlanmış Doğa” adındaki sergisini geziyorduk. “Doğa, teknoloji ve insanlık arasındaki kararsız ilişkinin on yıllık keşfi” olarak tanımlanan sergide kuşların kanat çırpışındaki zarafet,

çiçeklerin ani bir şekilde aşağıya doğru düşerek kanatlarını açışları,

ağaç dallarına yerleştirilmiş renk değiştiren yapraklar,

sanal gerçeklik gözlüğüyle bakıldığında yıkılmakta olan sütunların görüldüğü oda gibi birçok ilgi çekici bölüm yer alıyordu.

En etkileyici bölüm ise, bilim kurgu filmlerini andıran hafif metalik bir müzik eşliğinde, havada asılı duran bir küpün yavaş hareketlerine şahit olunan odaydı. Müzeden dışarıya adım atarken, serginin hayal gücümü arttırdığını düşünüyordum.

Merkeze inip birkaç hafta önce Nilüfer’le buralarda olan Bahtiyar’ın Hollanda tatlısı olduğunu düşünerek önerdiği ama Defne’den aslında bir İspanyol hamur tatlısı olduğunu öğrendiğim churros yemek için bir dükkâna oturduk. Hem fiyatı gereğin fazla olduğu, hem de üzerine ekleyecekleri çikolata, çerez vesaireye göre fiyatın çok daha fazla yükseleceği için Defne’nin bir süre yaptığı pazarlıktan sonra üzerine sadece çikolata dökülecek 4 tane tatlı almaya karar verdik. Taze, sıcak, ince, uzun ve az şekerli tulumbaya benzettiğim tatlı gayet lezzetliydi.

Tatlıyı da yedikten sonra 3 Sisters’a oturup bir şeyler içerken Dünya Kupası’nın açılış maçı olan Rusya – Suudi Arabistan maçını takip etmeye başladık.

Rusya’nın ilk golüne oldukça sesli şekilde sevinenlerin kim olduğunu görmek için kafamı çevirdiğimde, 6-7 tane takım elbiseli, muhtemelen, Çinli iş adamı olduklarını görüp, Rus olmadıkları için şaşırdım. Fakat sonraları Suudi’lerin kaçırdığı bir gol pozisyonunun ardından da aynı kişilerin sesli tepkilerini görünce futbolsever olduklarını anlayacaktım.

Gece çıkacağımız 9 saatlik Berlin yolculuğunu düşünüp eve geçtik, yemek yedik, bavulları hazırladık, bir şeyler içtik, pinekledik ve 22.30’da Sloterdijk’a gidip Flixbus’ın kalkacağı yere doğru yürümeye başladık.

Adımlarken, sonraki hafta sonu Türkiye’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi için burada yaşayanların oy verebileceği alanı işaret eden bir tabela fark ettik. İyi ki de fark etmişiz çünkü birkaç gün sonra Defne oy kullanmanın son gününde buraya gelip oyunu kullandı.

Otobüs geldikten sonra biletlerimizi görevliye gösterdiğimizde, Avrupa Birliği vatandaşı olmasına rağmen Defne’nin pasaportu olmadığı için yolculuk edemeyeceğini öğrenip şaşırdık. Defne böyle bir zorunlulukları olmadığını şoföre anlatsa da bir türlü sonuç alamadık ve biletleri iptal edip bir sonraki gün aynı saate bilet aldık.

Soluklanmak için Defne tren istasyonundaki Starbucks’ta birer kahve sipariş edip yanıma geldiğinde, görevliye isim olarak 2 kere “mali” dediğini ve onun kahve bardağına “marie” yazdığını gösterip gülüyordu.

Kahvelerimizi yudumlayıp yanımızdaki çikolataları yerken bir yandan da oradan buradan laklak ediyorduk. Bu arada neredeyse tüm istasyonlarda insanların çalması için konan piyanonun başına geçmiş yakışıklı bir elemana kitlenmiş, muhtemelen, 15-18 yaş aralığındaki 4 kızın heyecanlı ve kendinden geçmiş tavırları ilgimizi çekti. Bir süre onları takip ettikten sonra eve dönüş yolunda yarın Den Haag ve Defne’nin “kesinlikle Hollanda’daki en güzel iki yerden biri” dediği Scheveningen’e gitmeye karar veriyorduk.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Amasya, Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri, Alacahöyük Ören Yeri Gezi Günlüğü

2012’den beri Nadir Ailesiyle birlikte yaptığımız 22/23 Nisan gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova, 2017: Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü) bir yenisini eklemek için ilk basamaktaki hedefimizi Mardin olarak belirlemiştik fakat uçak biletlerinin tavan yapması yüzünden yönümüzü yıllardır görmek istediğim Boğazköy/Hattuşaş Ören Yeri ve 2012’de Tokat’a doğru yol alırken birkaç saatliğine uğrasak da oldukça hoşuma giden Amasya‘ya doğru çevirdik.

21 Nisan 2018, Cumartesi

Bu yıl Ankara’da hayatımın en sıcak kışı geçti. Hem bu yüzden, hem de son günlerde havanın 20 üstü ve bol güneşli seyretmesinden ötürü, normalde soğuk olan 22 Nisan gezimizin bu sefer daha iyi bir havada geçeceğini ön görüyorduk ama hiç de öyle olmadı.

Cumartesi sabahı 10:15’te yola çıktığımızda hava hem kapalı, hem de buz gibiydi.

Yolculuk sırasında bir şeyler atıştırmak için durduğumuz benzinliğin arkasında yer alan  “punk” horoz ve tavuklar oldukça ilginç görünüyorlardı.

Kırıkkale civarlarındaki yol çalışmaları dışında gayet rahat bir şekilde saat 13.15’te Hitit İmparatorluğu’nun MÖ 17. ile 13. yüzyıllar arasında başkenti olan Hattuşaş’taydık.

Bilet almak için arabadan indiğimizde soğuk rüzgarla yüzleşiyorduk. Titriyor olsak da arabalara atlayıp antik kentte dolaşmaya başladık.

Tepelerin üstüne kurulmuş olan yerleşim yeri oldukça güzel görünüyordu.

İlk durağımız Büyük Tapınak’tı. Girişte aslanlı bir havuz yer alıyordu.

Bölümdeki en ilgi çekici obje, Mısır’da bulunduğu ve II. Ramses tarafından hediye edildiği düşünülen dilek taşıydı. Bazı kaynaklara göre dünyanın en büyük tek parça yeşil taşı olan objenin yüzeyi oldukça pürüzsüz ve kaygandı. Muhtemelen bunun bir sebebi de taşın 3600 yıldır insanlar tarafından sol ellerini taşın üzerine koyarak bir dilekte bulunmalarından kaynaklanıyordu.

Havanın soğukluğundan ötürü hızlı bir tur yaptığımız için bu tarz ayrıntıları ancak döndükten sonra yazıyı hazırlarken öğrendiğimi itiraf etmeliyim.

İkinci durağımız Aslanlı Kapı’ydı. Araba ile ulaştığımız tarafta ne olduğunu anlamasak da dışarı doğru çıkıp arkamıza döndüğümüzde her iki tarafında aslanların olduğu kapıyı gördük. Her gittiğimiz yerdeki açıklamalarda heykel ya da kabartmalar için, “aslı Anadolu Medeniyetleri Müzesinde” yazısını gördüğümüz için Zeynep bize dönüp, “o zaman neden buraya kadar geldik ki?” deyip kahkaha atıyordu. Bir bakıma o da haklıydı. Bu yüzden ilk fırsatta, bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne tekrar gitmeye karar verdik.

Üçüncü durağımız, bence ören yerinin en özel bölümü olan ve kentin kuşatılması durumunda halkın gizlice şehir dışıyla temasını sağladığı düşünülen tünelin olduğu Yer Kapı’ydı.

Tünelden dışarıya çıktıktan sonra sola dönüp bir süre yürüdükten sonra az önce geçtiğimiz tünelin üstünde yer alan Sfenskli Kapı’ya ulaşıyordunuz.

Dördüncü ve son durağımız olan Kral Kapısı’nın girişinin solunda yer alan, elinde balta ve kemerinde kılıç taşıyan, miğferli, savaşçı görünümlü tanrı kabartmasına yandan bakınca, aklıma Yaratık (Alien) türevi bilim kurgu filmlerinden birinden fırlama uzaylı kabartmalarını anımsıyordum.

Girişten ödünç aldığımız kitapçığı bırakıp, Samsun’dan Esra’nın önerisiyle, hemen dibimizde yer alan Boğazköy’deki fırına kete almaya gittik. Fakat kete yoktu bu yüzden midemizde çalan zilleri susturmak adına ufak bir lokantaya oturup, idare eder lezzetteki, köfte, nohut yemeği ve kavurma yedik.

Yemeğin ardından arabaya atlarken soğuk havada ufaklıkların daha fazla üşümemeleri için Amasya’ya sürmeyi ve Alacahöyük’ü dönüşe bırakmaya karar verdik. Kararımız oldukça isabetliydi çünkü Amasya’da kaldığımız konaktaki görevliden, biz ören yerinden çıkarken çiseleyen yağmurun oldukça yoğunlaştığını öğrenecektik.

Hattuşaş’a doğru yol alırken uzaktan gördüğümüz şahini bu sefer yoldaki muhtemelen tilki leşini yerken fark ettik. Arabanın gelişiyle kanat çırpmaya ve yükselmeye başlayan  şahin son derece heybetli görünüyordu.

Saat 17.45’te Yeşil Irmağın kenarında yer alan Şehrizade Konağı’na ulaşmıştık. Odalara yerleşip bir süre dinlendikten sonra Zeynep’in arkadaşının önerdiği Amaseia Mutfağı’nın kaldığımız yerin yanında olduğunu fark ettik.

Akşam yemeğinde toyga çorbası, bakla dolması ve Amasya yağlısı söyledik. İç bakla ile yapılmış olan bakla dolması ve ceviz ve haşhaşla yapılmış olan Amasya yağlısı oldukça lezizdi.

Yemekten sonra hemen dibimizde yer alan köprüden karşıya geçip kısa bir tur yaptık.

Irmak kenarında yer alan eski evlerin ve yamaçlarda yer alan Kral mezarlıklarının ışıklandırılmış olması oldukça güzel görünüyordu.

22 Nisan 2018, Pazar

Üslubu düzgün ama sesi gür bir otel müşterisinin, kısaca, “otelde nasıl su olmaz!” diye otel çalışanlarına yaptığı uzun süreli serzenişlerle güne merhaba dedik. İlk başlarda ne olduğunu anlamasak da zamanla, bulunduğumuz bölgede suyun kesik olduğunu ve muhtemelen hiçbir otelde ya da konakta su deposunun olmadığını anlıyorduk. Kalkıp kontrol ettim, gerçekten de sular akmıyordu!

Saat 9 gibi hazırlanıp yemeğe doğru odadan çıkmak üzereyken sular geldi. Fakat bu sefer de banyonun su giderinde sorun vardı. Görevliye söyleyip kahvaltıya geçtik.

Kahvaltının ardından saat 11’de Harşena Dağı’nın güney eteklerindeki kalker kayalara oyulmuş olan Kral Kaya Mezarlarına doğru adımlamaya başladık.

Anadolu’daki Pontus Krallığının kurucusu olan I. Mithridates’den başlayarak MÖ 302-160 arasında bölgede hüküm süren beş kralın (I. Mithridates, Ariobarzanes, II. Mithridates, III. Mithridates, I. Farnekes) mezarlıkları bu bölgede yer alıyor.

Yeşilırmak kıyısında bulunan şehre hakim mezarlıklardan Amasya çok güzel görünüyordu. Aklıma, çok daha yüksekte bulunan, Kotor Kalesine doğru merdivenleri adımlarken arada bir dönüp şehre bakışım gelmişti.

İlk bölümü bitirdikten sonra geri dönüp, kulağı ağrıyan Toprakla kalan Zeyno’yu da alıp ikinci bölüme doğru adımlamaya başladık.

Bu sırada Özge kaya mezarlıklarının etrafında uçan kuşları gösterip kuzgun olduklarını söyledi fakat biraz daha yakınlaşınca bunların kırmızı gagalı dağ kargası olduğunu söyleyip daha da heyecanlandı. Kargalar kral mezarlarından birinin arkasına yuva yapmışlar ve her biri sırayla mezara doğru dalışa geçip, ziyaretçilerden ötürü bol bol çığlıklar atıyorlardı.

Saat 12.30’da gezimizi tamamlayıp arabalara doğru yürüyüp, Amasya Kalesi’ne doğru sürmeye başladık.

Harşena dağının üstünde yer aldığı için Harşena kalesi olarak da bilinen kale, Persler, Romalılar, Pontus ve Bizanslıların egemenlikleri döneminde saldırıya uğrayıp, yüzyıllar içinde yıkılmış ve her seferinde yeniden inşa edilmiş.

Her zamanki gibi en yüksek noktadan şehri izlemek oldukça keyifliydi.

Kaleden sonraki durağımız dün akşam dolaşırken gördüğümüz Yeşilırmak üzerindeki tekne lokantaydı. Arabaları bıraktıktan sonra tekneye doğru yürüyüp hamsi ızgara ve ekmek arası uskumruyla midelerimizi doyurduk. Özellikle ızgara hamsi çok lezzetliydi.

Yemekten sonraki durağımız II. Bayezid Külliyesi’ydi. Fakat külliye tadilat nedeniyle onu atlayıp sonraki durak olan Minyatür Amasya müzesine geçtik.

1914 yılında çekilmiş bir fotoğraftan esinlenerek yapılan ve 80 m2’lik bir alanda yer alan tarihi kent maketi üzerinden, rehber eşliğinde o yılların şehir dokusu ve kültürel yapı anlatılıyordu.

Maket sayesinde, 12 Mart 1914’de Selağzı’ndan çıkan, 21 Temmuz 1915’te ise bir yandan Beyazid ve civarına, diğer taraftan da Dere Mahallesi’ne kadar yayılan ve 14 mahallede 2000 evin yok olduğu yangınlardan önce şehirde yaşayan diğer din mensuplarına ait kilise, yapı ve evleri görmek oldukça ilgi çekiciydi.

Sonraki hedef Amasya Arkeoloji ve Mumya Müzesiydi.

1958’de kurulmuş olan ve 1977’de şu anki binasına geçen müzede en ilgi çekici eserlerden biri, bilinen bronz Hitit heykelleri arasında başka bir örneği bulunmayan nadir eserlerden biri olan Fırtına Tanrısı Teşup heykelciğiydi.

“Fırtına Tanrısı Teşup heykelciği: MÖ 15. Yüzyıl, Bronz Doğantepe Beldesi, Amasya. Hititlerin tanrılar topluluğunun baş tanrısı Gök/Hava Tanrısı olup Fırtına Tanrısı olarak da isimlendirilir. Hiti dönemi sonrasındaki uygarlıklar tarafından bu tanrıya ait inancı ortadan kaldırmak için gövdesinin alt yarısının tahrip edildiği düşünülmektedir.” (Müzedeki açıklama)

Bir diğeri, geç demir çağına ait, mavi – beyaz renklerde, insan başı biçimli cam boncuktu. Son derece ilgi çekici bir obje olan cam boncuk 2007’de İstanbul Üniversitesi adına Doç. Dr. Şevket Dönmez tarafından başlatılan Oluz Höyük kazısında bulunmuş.

Bir diğer ilgi çekici bölüm ise Osmanlı dönemine ait işlemeli kapı kanatları ve giysilerdi.

Haliyle en özelini sona sakladım. 🙂 O da, 14’üncü yüzyılda İlhanlılar Dönemi’nde iç organlarıyla mumyalanan ve hem Türk, hem de Müslüman kişilere ait olmaları nedeniyle dünyada eşi benzeri bulunmayan mumyaların sergilendiği mumya salonuydu.

Oldukça ürpertici olan mumyaların bir bölümü Cumudar Türbesi olarak bilinen kümbetten, diğerleri ise İlhanlıların Anadolu’daki siyasi egemenlikleri zamanında Amasya Valiliği yapmış olan İzzettin Mehmet Pervane Bey, erkek ve kız çocuklarına ve cariyelerinden birine ait.

“İzzettin Mehmet Pervane Bey’e ait mumya: Anadolu Selçuklu Devletinin Hükümdar Naibi Muinuddin Süleyman Pervane Bey’in oğlu. 1243 Kösedağ Savaşından sonra Sinop’ta valilik yaparken bağımsızlığını ilan etmiş, daha sonraları Moğollar ile anlaşarak Amasya Valisi olmuş ancak yine Moğollara karşı isyan etmesi sonucu Amasya Kalesinde kuşatılarak eşi ve çocuklarıyla beraber idam edilmiş fakat halk tarafından aile fertleriyle beraber mumyalanmıştır.” (Müzedeki açıklama)

Günün son durağı 7. yy.’da Bizans İmparatoru Phocas’ın kızı Helena tarafından yaptırıldığı sanılan ve Danişmendliler döneminde camiye çevrilen Fethiye Cami’ydi. Halıları yıkandığı için sadece pencerelerinden içini görebildiğimiz caminin iç duvarlarında hiçbir motif yer almıyordu. Oldukça ufak olan cami, büyük bir bölümü yok olan kilisenin apsis kısmına kurulmuş.

Caminin yanındaki evde doğup tüm hayatını burada geçirmiş olan 60’larında bir amcanın cami ile ilgili bildiklerini anlatıp bize rehberlik etmesi çok güzeldi.

Gezinin ardından önce otele döndük ardından da karşı yamaçta bulunan Ali Kaya’ya gidip akşam yemeğini yedik, ufaklıklar ve sonra fotoğraflardan fark ettiğim kadarıyla Zeyno’yla pastadaki mumları üfledik.

Lokantadan Amasya manzarası, özellikle güneş battıktan sonra görülmeye değerdi.

23 Nisan 2018, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp bavulları topladık ve kahvaltı için Amesia Mutfağı’na gittik. Güzel bir serpme kahvaltının ardından arabalara atlayıp Cuma günü karar verdiğimiz gibi Alacahöyük’e doğru sürmeye başladık.

Saat 13.30’da Alacahöyük Müzesi’ndeydik. Biletleri aldık ama önce yemek yemeye karar verdik. Etrafta sadece iki tane hediyelik eşya dükkanı bulunuyordu ama aynı zamanda yemek de yapıyorlardı. Birine gidip, beklentisiz bir şekilde, saç kavurması istedik. 50’lerindeki Abi, sac tavasını çıkarttı etleri içine attı, domates ve biberleri doğradı derken yemek masaya geldi. Tadı tek kelimeyle harikuladeydi! Resmen parmaklarımızı yiyerek tüketirken, Abi yanımıza gelip, beğenip beğenmediğimizi sordu. “Beğendik” deyince, “bugüne kadar sevmeyen görmedim, bizim etimiz çok güzeldir” dedi. Gerçekten de öyleydi. Muhtemelen yemekteki tüm ürünler de köyün kendi ürünleriydi!

Yemeğin ardından ilk olarak müze sınırlarındaki ören yerini dolaşmaya başladık. Tunç Çağı ve Hitit döneminin önemli bir dinsel tören ve sanat merkezi olan Alacahöyük’te bizleri 10 metre genişliğindeki sfenksli kapı karşılıyordu.

Ören yerinde ayrıca Eski Tunç Çağı’na ait 13 kral mezarı buluntuları sergileniyordu.

Ufak gezinin ardından müzeye girdik. En ilgi çekici parçalardan biri Sıhhiye’de bulunan Hitit anıtındaki simgelerden biri olan Geyik Heykelciği,

ve gayet güzel görünen mozaik çivileriydi.

Müzeden çıktıktan sonra arabalara atladık ve 17.30’da eve vararak gezimizi sonlandırdık.

Video Anı;

Gezi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim dursun…

Çorum, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 45. il oldu. Bundan önceki 44; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Tokat, Trabzon, Yalova.

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1

Deplasman için gittiğim ve bayıldığın Gaziantep’ten sonra, denk geldikçe Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu gezmeye karar vermiştim. Eylülün ilk günlerinde, gezme planları için yaratılmış olan, Güneşin’le konu hakkında muhabbet ederken, tarih belirlemesek de, ilk olarak Mardin-Urfa gezisi yapmaya karar verdik.

Bu konuşmadan birkaç hafta sonra Özge’nin kasımın ortasında iş için Urfa’ya gideceğini söylemesi planda katalizör etkisi yaptı ve 2 gece 3 günlük Urfa gezisine start verdik. 17 Kasım Cuma sabahı gidiş (39,99 TL) ve 19 Kasım pazar gecesi dönüş (27,99 TL + 3750 Mil) şeklinde, gayet uygun rakamlara, THY’den biletleri aldım ve heyecanla günleri saymaya başladım.

Perşembe akşamı Güneşin kötü haberi verdi. Göbeklitepe ören yeri ziyarete kapalıydı, bu yüzden de ancak müzedeki  replikasıyla idare edecektik. Daha gitmeden, bir kere daha Urfa’ya gitmek için bahanemiz oluşmuştu!

Gecenin ilerleyen saatlerinde Güneş, “bunu not edelim dursun” notuyla birlikte bir konum gönderdi. “Neresi burası?” soruma cevaben ekranıma düşen fotoğrafı görünce, sabah uçağını beklemeden koşmaya başlamak aklımdan geçmedi değil! Antepfıstığı manyağı olarak, tatlı kariyerime ilk kez eklemekten gurur duyacağım “yeşil tatlı”nın adı billuriyeydi…

17 Kasım 2017, Cuma

Cuma sabahı 5.55’te uyanıp ufak bir hazırlığın ardından 6.20’de Kızılay’dan Belko’ya bindim ve Esenboğa’ya ulaşıp yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra uçağa geçtim.

Uçakta ilk dikkatimi çeken şey kesin bir şekilde yapılan, “kalkış ve inişlerde telefonunuzu kapatın!” uyarısının, “telefonlarınızı uçuş modunda kullanabilirsiniz” olarak değiştirilmiş olmasıydı. Benim gibi kuş bakışı fotoğraf ve videoları seven biriyseniz bu oldukça önemli bir gelişmeydi.

Hava bulutsuz olduğu için kuş bakışı seyir zevkim oldukça yüksekti. Erciyes dağının ihtişamına tanıklık etmek yolculuğun en güzel anlarından biriydi.

Adıyaman’ın üstünden geçerken görmeye başladığım ve Şanlıurfa’ya kadar görmeye devam ettiğim, Avrupa’nın ve Türkiye’nin en büyük barajı olan Atatürk Barajı ise bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Hem devasa oluşu, hem de suyu sınırlayan tepelerin eteklerine kadar yükselen baraj suları oldukça enteresan ve ihtişamlı bir görüntü sergiliyordu.

Tıpkı Madeira, Gaziantep ve Samsun’daki gibi uçaktan yürüyerek ulaştığım Şanlıurfa GAP Havaalanının tıpkı Antep’teki gibi 2 tane konveyörü vardı ve oldukça sevimliydi.

Bagajı olmadığı için merkeze ulaşmak için doğrudan HAVAŞ’taki yerimi aldım. Yaklaşık 45 dakika sonra merkezde inip, Özge ve Güneşin’in bulunduğu 2,6 km uzaklıktaki Hilton’a doğru yürümeye başladığımda 22 derecelik hava sıcaklığının tadını çıkarıyordum. (Akşam Şanlıurfa’da yaşayan Deniz ve Afşin’den Urfa’da yazın 50-55 derecenin görüldüğünü, bir sonraki gün ise Müslüm Beyden kışın, en soğuk eksi 1-2 derece görüldüğünü öğrenecektim!)

Yolculuğum sırasında büyük çoğunluğu orta yaş üstü şalvarlı ve renk renk poşuları olan erkekler ya da oldukça otantik giysili kadınlar görmek farklı bir coğrafyada olduğumu ispatlıyordu. (Sonraki gün Afşin, erkeklerin taktıkları poşuların renkleri ve tarzlarının, onların ırklarına ya da nereli olduklarını işaret ettiği bilgisini verdi.)

Doğunun ülkenin geri kalanına göre daha farklı ve kendine has bir havası vardı ve bu da gezmek için bu bölgenin cazibesini arttırıyordu. (Sonraki günlerde Musa Bey ve Abdullah’tan Şanlıurfa’da ve ülkenin güney sınırlarında yoğun bir Türkiyeli Arap nüfusu olduğunu, Şanlıurfa’da ise Arap, Türkmen ve Kürt nüfusunun bulunduğunu öğrenecektim.)

Maps’ten açtığım yürüyüş takip ederken haritaya göre az sonra yeşil bir alanın ortasından geçeceğimi fark ettim. Bir süre sonra burasının Bediüzzaman mezarlığı olduğunu ve ortasından bir yol geçtiğini anladım. Çoğu mezar taşının yakınlarda ölenlere ait olmasına rağmen hem kremsi rengi, hem de ince uzun ve ovalimsi eski Osmanlı mezar taşlarına benziyor olması ilgi çekiciydi. Mezarlıktaki bir ilginçlik de mezar taşlarının altında yer alan simgelerdi. Örneğin kişi araba kazasında öldüyse mezar taşının altında araba logosu ya da öldürüldüyse silah logosu yer alıyordu.

Hilton’a vardığımda saat 11’e geliyordu. Özge ve Güneşin’le buluştum, odaya çantayı attım ve onların 1’e kadar işleri olduğunu öğrenip hazırlandım ve gelirken gördüğüm mezarlığın girişindeki eski görünümlü camiye doğru yürümeye başladım.

1967’de inşa edilmiş olan Nebiefendi Caminin hem dışı hem de içi olabildiğince sadeydi.

Camiden sonra gelirken mapste gördüğüm Tarihi Hızmalı Köprüsü’ne doğru yürüdüm. Vardığımda Terminatör 2’deki şehrin içinden geçen derin su kanallarını anımsatan bir görüntüyle karşı karşıyaydım ve tarih denilen köprü ya replika olduğundan ya da başka bir sebepten ötürü gözüme hiç de “tarihi” gibi gelmemişti.

Hotele dönüp öğle yemeği yedikten sonra çantaları lobiye bıraktık ve hemen karşıdaki Şanlıurfa Müzesi’ne doğru heyecanla yürümeye başladık. Çünkü Urfaya gelme sebeplerimizden olan Göbeklitepe kapalıydı ama en azından en ünlü tapınaklarından birinin replikası ve bulunan eserler müzede sergileniyordu.

1969 yılında ziyarete açılmış olan ve 2015’te yeni binasına taşınmış olan Şanlıurfa Müzesinde, Şanlıurfa’nın etrafındaki Höyüklerden, Harran’dan, baraj inşaatları sırasında yapılan kurtarma kazılarından ve Göbeklitepe’den elde edilen oldukça uzun bir periyoda yayılmış olan oldukça ilgi çekici materyaller sergileniyor.

Müzenin en özel materyallerinden birisi, orijinal insan boyutlarında olup günümüze kadar bozulmadan gelen en eski insan heykeli olan Balıklıgöl heykeliydi. Milattan önce 9.500’lü yıllara ait olan heykel, 1995’te belediye ekiplerinin altyapı çalışması sırasında 4 parça halinde bulunmuş.

Derin ve yuvarlak göz yuvalarında obsidyen/volkan camı taşları bulunan heykelin burnu zaman içerisinde deforme olmuş. Ağzının betimlenmemesinin ise araştırmacılarca dini figür şeklinde yorumlanmaktaymış.

Tarım devriminin topluluklara bol ve güvenli besin kaynağı ve zaman sağlamasının ardından anıtsal mimari ve zengin sembolik anlatımın geliştiği düşünülse de, Göbeklitepe’deki kült yapıların bilim dünyasınca oldukça basit standartlarda yorumladığı avcı-toplayıcı toplulukların zamanından olması tarihin yeniden yorumlanması gerektiğini ortaya çıkartıyor.

Kazı başkanı Klaus Schmidt ve ekibi, tonlarca ağırlıktaki dikilitaşları kayalardan kesip çıkarmak, işlemek, yarım kilometreye yakın bir mesafeyi kat ederek Göbekli Tepe’ye getirmek ve yapıları inşa etmek için en az 500 kişinin çalışmış olması gerektiğini düşünüyorlar. Bu insanların yiyeceklerinin sağlanması, özellikle hayvan kabartmalarında ister istemez dikkat çeken ustalığın/sanatın gelişmiş olması, Bilim dünyasının avcı-toplayıcı grupların küçük birimler olduğunu, her gün besin sağlamak için uğraşmak zorunda kaldıklarını ve sadece o günü kurtarabildiklerini düşüncesini çürütüyor.

10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizildiği, araları taş duvarla örtülmüş ve merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaşın karşılıklı olarak yerleştirildiği D Tapınağının birebir replikası oldukça haşmetli görünüyor. Tapınağı içinde dolaşabilmek ise müzenin çekiciliğini arttırıyor.

T biçimdeki dikilitaşların üzerlerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiş. Söz konusu motiflerin yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmış olması, bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmesini sağlıyor.

Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motifler.

Daha önce şahit olmadığım bir döneme ait olan heykel, çizim ve materyalleri incelemek oldukça büyüleyiciydi.

Müzede Göbeklitepe’den çıkartılmış birçok hayvan heykeli ve çeşitli taş işlemeler/çizimler sergileniyor.

Bunların en ilgi çekenlerinden biri, doğumun anlatıldığı heykel,

diğeri ise yine doğumun anlatıldığı işleme/çizim.

Müzenin en büyük eksikliği, aslında birçok müzede olduğu gibi, materyallere ait başlıkların anlamsızlığı ya da basitliği ile ait olduğu yılların belirtilmemiş olmamasıydı. Örneğin doğumla ilgili heykel ve işlemeyi güvenlik görevlisi bir arkadaşın şans eseri bize yanaşıp anlatmasıyla öğrendik.

Müzede ilgimi en çok çeken diğer materyallerden biri oyuncak arabalar,

diğeri Zafer Tanrıçası heykeli,

ve kabartma insan başı steliydi.

Büyülenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra biraz oturmak ve kahve içmek için Gümrükhan’a doğru yürümeye başladık.

Yolumuzun solunda kalan mağaralar oldukça ilginç görünüyordu. Güneşin birkaç yıl öncesine kadar mağaraların üstünde gecekonduların olduğunu ve mağaraları depo gibi farklı amaçlarla kullandıklarını anlattı.

Sora sora, sonraki günler daha ayrıntılı bir şekilde gezeceğimiz, labirent vari hanların içerisinden geçip avluya ulaştığımızda çoğu yerli turist olmak üzere bir sürü insan bir şeyler içiyor, yiyor ve muhabbet ediyordu. Biz de bir masaya kurulup daha önce Antep’te içtiğim ve bayıldığım melengiç kahvesi ve dolaşırken düşündüğümün aksine kebaptan çok tabelasını gördüğüm için ciğer sipariş ettik. Bir sonraki gün daha iyisini yiyeceğimden habersiz olarak, ciğeri ve kahveyi büyük bir zevkle mideye indirirken bol bol muhabbet ettik.

Birkaç saat sonra toplanıp geldiğimiz yoldan Hilton’a doğru yürürken Balıklıgöl’de bir süre durduk. İlk kez gördüğüm Balıklıgöl’ün gece hali çok güzel görünüyordu. Daha önce buraya gelmiş olan Özge, “gecesi daha büyüleyiciymiş” diyordu ki, Pazar günü gündüz halini gördükten sonra ben de aynısını düşünecektim.

Otelden bavullarımızı aldık ve taksiye atlayıp Güneşin’in arkadaşları Deniz ve Afşin’in evine geçtik.

Sıcacık tanışma ve muhabbet faslından sonra hazırlanıp gittiğimiz Altın Kupa’nın Urfa’da yer alan tek meyhane olduğunu öğrenince, Yeni Rakı’nın 1937 Şehir Kadehleri serisinde neden Urfa’nın olmadığını anlıyordum. Meyhanede, ağızda biten acısıyla tam benim kalemim olan biberlerle yapılmış yoğurtlu atom, güvençte kaşarlı mantar, baharatlı zeytin ve oldukça ince doğranmış çıtır patates kızartması nefisti.

İlerleyen saatlerinde yan masadan şalgam suyuna batırılmış havuç ve marul gönderilmesi de gecenin hoş sürprizlerden biriydi.

Bol kahkahalı muhabbetin ardından eve dönmek için dışarı çıktığımızda önce bir süre yürümeye karar verişimiz ama ardından hava soğuk olduğu için taksi arayışımız görülmeye değerdi.

Urfa’daki ilk günümüz gayet lezizdi…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Göbeklitepe ile ilgili izlediğim en güzel belgesel;

Gordion Müzesi Tümülüs ve Ören Yeri

Birkaç yıl önce, “müzelere gitmek için bizi gaza getirir” diyerek müzekart almış ama 2-3 yer dışında neredeyse hiçbir yere gitmemiştik. Fakat Kapadokya’ya gidince aldığımız müzekartla bu misyonumuza ulaşmak adına önemli işlere imzamızı atmaya devam ediyoruz. 🙂

Kapadokya, Olimpos Ören Yeri ve Efes’ten sonraki durağımız Ankara’ya 96 km uzaklıktaki, İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion’du. Bahtiyar, Nilüfer ve Zeynep’le yaptığımız Pazar kahvaltısının ardından Güneşin, Burçak, Nuri ve Özge’yle birlikte yönümüzü Gordion’a çevirdik.

Coğrafi konumu ve Sakarya Irmağının suladığı bereketli topraklarda kurulan Gordion’a girerken ilk ilgimizi çeken şey Frig soyluları ve ileri gelenlerinin mezarlarının yer aldığı Tümülüsler (yığma mezar tepeleri) oldu. Bozkırın yüzeyinde yer alan irili ufaklı tepelikler şeklindeki tümülüsler oldukça özel bir yerde olduğunuzu ispatlıyor.

Tarla ve Tümülüslerin arasından geçtikten sonra 2000 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülünde finale kalan müzeye girdik.

Eski Tunç Devri eserleri, Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri, Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı, M.Ö. 6 – M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler ve Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmakta.

Gördüğümüz ilginç eserleri birbirimize göstererek, haklarında fikirler yürüterek ve “Midas’ın eşek kulakları” hikayesi hakkında konuşarak müzeyi gezdikten sonra hemen karşıda yer alan ünlü Midas Tümülüsüne doğru yürüdük.

Müzede benim en çok ilgimi, her zamanki gibi, çanak, çömlekler ya da objelerin üzerlerindeki motifler çekti.

300 metre çapında ve 50 metre yüksekliğindeki tümülüsün açılmasında Zonguldak maden işçileri çalışmış ve 80 metrelik bir tünel açmışlar.

Anadolu’da antik dünyaya ait ikinci büyük Tümülüs olan, 3750 yıllık ardıç tomruklarla desteklenen, çam ağacından yapılmış ahşap mezar odası milattan önce 8. yy da yapılmış.

Heybetli ardıç tomruklar ve muntazam bir şekilde yapılmış ahşap oda, hele bir de binlerce yıllık olduğu düşünülünce, çok göz kamaştırıcı görünüyordu.

Mezar odasında bulunan Kralın kemikleri ve odada yer alan materyallerin bazıları 1997’de Avrupa Yılın Müzesi Ödülünü kazanan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yazıyı hazırlarken gördüğüm 2013’teki bir haberde Kazı Direktör Yardımcısı Dr. Ayşe Gürsan Salzmann, Midas tümülüsünde yapılan çalışmaların ışığında tümülüsün kral Midas’tan 100 yıl önce yapıldığı ve ondan önceki başka bir krala ait olduğunun anlaşıldığı fakat ‘Midas tümülüsü’ diye bilindiği için ismini değiştirmediklerini ifade etmiş. Ayrıca Gordion’un ikinci giriş kapısını bulmayı umduklarını söylenen Salzmann, Tümülüsler tarla olarak kullanıldığı için tarihin yok edildiğini söylemiş. Ben de dönüş yolunda tümüsülerin neredeyse orta hizalarına kadar hasat edilmiş ekinler görünce şaşırmıştım.

2015’teki bir haberde de, Gordion Antik Kenti Kazı Yöneticisi ve Amerikan Pensilvanya Üniversitesi’nden antropolog Prof. Dr. Charles Brian Rose, Beyceğiz Mahallesi’nde Frig krallarından birisine ait dünyanın bilinen ikinci ahşap mezarının tespit edildiğini, yeni tespit edilen 21 tümülüsle toplam sayının 124’e yükseldiğini, 3 höyük ve bir de yeni kalenin tescillendiğini dile getirmiş.

Mezardan çıktıktan sonra arabaya atlayıp 2 km uzaklıktaki şehir kalıntıları görmeye gittik. Tabelalar yerine maps’in yönlendirmesini takip edince ana yürüyüş yolunun tam tersinde olduğumuzu fark ettik. Çünkü kalıntıları çevreleyen tepede yürürken gördüğümüz bilgilendirme tabela numaraları biz yürüdükçe küçülüyordu.

Gezimizin en eğlenceli bölümü de burasıydı. Çünkü bir yandan tabelada yazanları anlamaya, bir yandan netten araştırma yapıp Frigler hakkında ya da ondan önce ve sonra gelen medeniyetler hakkında bilgi bulup, bildiklerimizi ortaya dökmeye ve yorumlamaya çalışıyorduk. Haliyle ful geyik muhabbet yüzünden bol bol gülüp eğleniyorduk.

Dönüşe geçtiğimizde, yaşadığımız coğrafyada yüzlerce yıllık medeniyetlerin birer birer hükümdar olduğunu, akabinde de yok olup gittiklerini fark edince, ölümsüzmüşçesine davranan, “dünyaları” yönetme hayalleri kuran insanların aslında çöldeki bir kum tanesi kadar yaşadıklarını düşünüyordum.

Gordion hakkında;

Gordion (ya da Gordiyon), tarihte Frigya’nın (Phrygia) başkenti. Sakarya nehri ile Porsuk Çayı’nın birleştiği noktanın tam yukarısında bulunan höyük.

Gordion’un kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. Höyükte, Gordion adını zikreden kitabeye benzer hiçbir açık delil bulunamamıştır. Buna rağmen bu höyüğün eski Gordion olarak belirtilmesi doğru kabul edilmektedir. Bir rivayete göre ilk Frig Kralı Gordios, krallığa çıkışı sırasında sabanını, boyunduruğuna bir kördüğüm atarak bağlamıştır. Şehrin, Gordion adını, krala izafeten aldığı sanılmaktadır. Fakat o zamana ait Doğu belgelerinde bu kralın adından hiç bahsedilmemektedir.

Yapılan kazılar Gordion’daki yerleşmenin, Friglerin buraya gelişlerinden önce olduğunu göstermektedir. Frig devri höyüğünün altında eski bronz çağına ait daha küçük bir höyük bulunmaktadır. Eski bronz çağından Frig şehri tabakasına kadar birbiri üstüne gelen ve birbirlerini takib eden bu yerleşmelere ait on sekiz tabaka çıkarılmıştır. Bu tabakalarda Hitit devrinin bütün safhaları temsil edilmektedir.

Friglerin geliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Trakya’dan ve Balkan Yarımadasından buraya geldikleri farz edilir. Bu düşünce Friglerin çanak, çömlek stillerinin Makedonyalılarınkine benzemesinden ileri gelmektedir. Frigler MÖ 9. yüzyıl ortalarında veya daha önceki yıllarda, buraya gelip yerleşmişlerdi. Muhtemelen burası Orta ve Batı Anadolu’ya sınırları uzanan bir devletin başşehri olmuştur. Krallık, asurlulara yenilmesine rağmen istilaya uğramamış, fakat MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Kimmerler, Lidyalılarla savaşmak için buradan geçmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Gordion dahil, bütün Anadolu Pers İmparatorluğuna dahil olmuştur. Bu devirde de Gordion, Kral Yolu üzerinde önemli bir yer, pazar şehri, konaklama yeri olarak önemini korumuştur. Şehir. MÖ 333’te Pers boyunduruğundan kurtulmuştur. Çeşitli mücadelelerin geçtiği bu bölgede MÖ 200 yıllarından sonraya ait olabilecek bir şey bulunamamıştır. Bundan sonra Gordion önemini kaybetmiş ve terk edilmiş gibi bir hale gelmiştir.

Gordion’un güneydoğusunda yer alan tarihi kapısı, sur içinde yer alan sarayları ve Frig kral ailesi üyeleri ile zenginler ve soylular için yapılmış 80 kadar yığma mezar tepeleri şehrin en önemli özelliklerini yansıtmaktadır. (tr.wikipedia)

* * *

Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir.

Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur.

Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir.

Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur.

Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır. (youtube, Gordion Belgeseli)

Gordion Belgeseli

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1

2017 deniz tatili için merkez noktamıza, daha önce görmediğim ve çok merak ettiğim, Efes Antik Kentini koyup çevresine bakınmaya başladık ve hazır Schengen vizemiz de varken Kuşadası’nın hemen karşısında yer alan ve İyonyalı filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusu Pisagor (MÖ 570 – MÖ 495) ve Yunan gökbilimci ve matematikçi Aristarkus’un (MÖ 310 – ca. MÖ 230) doğduğu, Yunanistan’ın Osmanlı’dan en son aldığı ada ve aynı zamanda Türkiye’ye en yakın Yunan adası olma özelliklerini taşıyan Sisam (Samos) Adasında karar kıldık. Şans bu ya Özlem’in de Efes’e gideceğimiz gün Selçuk yakınlarındaki yazlığında olacağını öğrenince yüzlerimize bir gülümseme saplandı kaldı!

10’unda Abreg’i ağırladığımız akşam Airbnb’den ilk karar kıldığımız Kokkari’de birkaç ev bakınsak da sonrasında daha batıda yer alan bir evi 3 gece için 531 TL’ye (128 Euro) kiraladık. Ardından feribotun varacağı Vathy limanda bulunan Thrifty’den, otomatik vites olduğu için düz vitesin neredeyse iki katına, 3 günlük 765 TL’ye (184,50 Euro) arabamızı kiraladık ve 379,8 TL’ye (90 Euro) feribot biletlerimizi aldık.

Bir sonraki gün mapsten evin yerine bakınırken, hem nette bulduğum “Samos’taki en iyi 19 plaj” listesinde görüp, bayıldığım ve “gitmemiz gerek” diye not ettiğim iki plaja oldukça yakın olduğunu, hem de gitme planı yaptığımız Karlovasi’de bulunduğunu görüp sevindirik oldum. Heyecanım biraz daha artmış bir şekilde günleri geriye doğru saymaya başladık.

29 Ağustos 2017, Salı (Ankara, Selçuk, Efes Antik Kenti, Yoncaköy)

23.59 Selçuk otobüsü için, uzun bir aradan sonra, AŞTİ’ye ulaştığımda ortalık ana baba günüydü. Ama daha da kötüsü ful karmaşa yaşanıyordu. Zira otobüsümün 4. perona geleceğini öğrenmiş ve orada beklemeye başlamış olsam da oraya başka bir otobüs yanaşmıştı. Muavine “Selçuk otobüsü buraya gelmeyecek mi?” diye sorduğumda “peron görevlisine sorun!” cevabını alıyordum. Ama ortalıkta herhangi bir peron görevlisi falan yoktu. Bu yüzden sırtımda çanta ve arkamdan sürüklediğim bavulumla kalabalık arasından koşuşturarak tüm yanaşan otobüslerin önünde yazanlara tek tek bakıyordum. Neyse birkaç volta attıktan sonra Aydın otobüsünün kalkışa 10 dakika kala yanaştığını fark edip, yine de, muavine sordum ve bavulu verip yerime oturdum.

30 Ağustos 2017, Çarşamba (Yoncaköy, Selçuk)

Dolmuş gibi birçok il ve ilçe terminaline girip çıktıktan, bir kere yarım saatlik normal mola, 2 ya da 3 kez de (tuvalet, benzinlik, yolculardan birinin bagaja koyduğu kedinin kaçması vs.) zorunlu molalardan sonra 10.30’da Selçuk terminalindeydim. Normalde Özge’den önce varacağımı düşünsem de neredeyse benden 1,5 saat önce yazlığa ulaşmış hatta Özlem’le fotoğraf çekip bana göndermişlerdi bile. Terminalden minibüse atlayıp 11.10 civarında yazlığa ulaştım. Dursun amca beni aldı ve eve götürdü.

Selamlaşma ve kucaklaşmanın ardından bahçeye kurulmuş nefis kahvaltı masasına oturup, bir yandan midemiz şenlendirirken bir yandan da bol kahkahalı muhabbetimizi yapıyorduk. Uzun süren otobüs yolculuğunu unutmuştum bile. Mini tatilimiz pek güzel başlamıştı.

Bir süre dinlenip hazırlandıktan sonra rehberimiz Özlem’in peşine düşüp, heyecanla görmek istediğim Efes Antik Kenti’ne doğru yol almaya başladık.

Kendimi bildim bileli antik kentlerde dolaşmayı büyüleyici bulmuşumdur. Nelere şahit ettiklerini asla öğrenemeyeceğimiz binlerce yıllık yapıların arasında dolaşmak, inanılmaz estetik ve inceliklerle dolu mozaiklerin, heykellerin, tapınakların karşısında durup incelemek benim için çok etkileyici anlardır.

Klasik Yunan döneminde İyonya’ya ait on iki şehirden biri olan ve sonraki yıllarda önemli bir Roma kenti olan Efes’te dolaşırken de etkilenmemek imkânsızdı.

Bugünlerde gezdiğimiz Efes, Büyük İskender’in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yılında kurulur.

Lisimahos, kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus (MÖ 27 – MS 14) zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

Antik kente giriş yaptıktan ve eskiden denizin ulaştığı, kenarları dev sütunlarla çevrili taş yol bizi, 24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük açık hava tiyatrosuna götürüyordu.

Üç bölümlü oturma basamakları olan tiyatronun çok süslü ve üç katlı sahne binası tamamen yıkılmış.

Tiyatrodan çıkıp bir süre ilerledikten sonra hayatımda gördüğüm en güzel yapılardan birine bakıyordum.

İlk Çağ Uygarlıklarından olan İyonya döneminde inşa edilen, 14.000 kitaba ev sahipliği yapmış olduğu tahmin edilen, ön cephesi iki katlı, kendisi üç katlı Celsus Kütüphanesi!

El yazmaları rulolar halinde, galerilerden oluşan üst katlarda saklandığı kütüphanenin duvarlarında bulunan motifler efsanevi görünüyordu.

Gezi sırasında birçok farklı açıdan gördüğüm kütüphane gerçekten de çok büyüleyiciydi.

Kütüphaneden çıktıktan sonra ayrıca para verilerek girilen Yamaç Evler’ini dolaşmaya başladık.

Peristilli (sütunlarla çevrili, bahçe gibi avlusu olan ev veya ön yüzünde sütunlu girişi olan ev) ev tipinin en güzel örneklerinden biri olan ve teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri oturuyordu.

Modern evlerin konforunda olan evlerin duvarları mermer kaplama ve fresklerle, taban ise mozaiklerle kaplı.

Hepsinde kalorifer sistemi ve hamam bulunan evlerin arasından dolaşırken gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki göz kamaştırıcı Zeugma Mozaik Müzesini getiriyordu.

Yamaç Evlerinden çıktıktan sonra Özge ve Özlem çıkışa doğru ilerlerken ben 30+ derecede olmasına rağmen, “dolaşma adrenalim” tavan olduğu için yolculuğuma devam ediyordum. Az ileride ufak bir tiyatro daha vardı.

Taş sokaklarda bir süre daha dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerledim ve arabaya atlayıp Efes Arkeoloji Müzesi’ne doğru ilerlemeye başladık.

Ama önce az da olsa karnımızı şenlendirmeliydik. Müzenin karşısında bulunan Selçuk Köftecisine oturduk ve paylaşmak üzere bir tane şiş ve bir Girit kabağı söyledik. İnce uzun koyu yeşil renkli kabaktan yapılan zeytinyağlı kabak yemeği hafif tatlımsı tadıyla oldukça lezzetliydi.

Türkiye’nin en önemli müzeleri arasında bulunan Efes Arkeoloji Müzesinde ilk olarak gözlerimi kamaştıran şey MÖ 1. yüzyılda yapılmış olan Afrodit heykeliydi.

Müzede Efes Antik Kenti ve çevresinde bulunan birçok önemli heykel ve obje sergileniyor.

51-96 yılları arasında Roma İmparatoru olan Titus Flavius Domitianus’un heykeli de en ilgi çekici eserlerden biriydi.

Ama en etkileyici olanı dünyaca ünlü Efes Artemis heykelleriydi.

MS 1 ve 2. yüzyılda yapılmış olan heykeller ihtişamın ve detayın vücut bulmuş haliydi.

Oldukça etkilenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra Selçuk’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Selçuk ufak ve güzel bir kasabaydı. Sallana sallana yaptığımız gezi sırasında Özge, arkadaşları tarafından, leylekler için yapılmış olan yuva platformlarını gösteriyordu.

Özlem ise heykeltıraş Mehmet Aksoy’un imzasını taşıyan Kurtuluş Yolu Anıtı’nı gösterdi ve oldukça ilginç hikâyesini anlattı. Her yıl 26 Ağustos tarihinde saatler 12.30’u gösterdiği sırada sanatçının yaptığı heykelin gölgesi olarak yere Atatürk’ün görüntüsü düşüyordu. Sanatçının 3 yıl gözlemledikten sonra yaptığı anıt, bugüne kadar gördüğüm en yaratıcı çalışmalardan biriydi. Heykeltıraş Aksoy aynı zaman da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Sarıkamış şehitlerini anma törenleri için gittiği Kars’ta ucubeye benzeterek, belediye tarafından yıkılacağını ve yerine park yapılacağını söylediği Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı yapan sanatçı.

Saat 19.30 civarlarında eve geri döndük ve hızlıca hazırlanıp batmak üzere olan güneşin eşliğinde hemen dibimizde bulunan plajın yolunu tuttuk. Sığ olan kumsaldan ilerleyip kısa bir süre yüzdükten sonra evin yolunu tuttuk.

Akşam nefis bir mangal ve bol bol muhabbetin ardından günü tamamladık.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 7

28 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Paris’teki son tam günümüze gözlerimizi açtıktan sonra kahvaltımızı yaptık ve yürüyerek 20. bölgede yer alan meşhur Pere Lachaise mezarlığına gittik.

1802’de yapılan ve küçük bir kız çocuğunun defniyle açılışı yapılan mezarlık o günlerde şehrin dışında yer aldığı için pek kullanılmamış. Fakat 1817’de mezarlığı popülerleştirmek için Belediye birçok ünlünün mezarını buraya taşıyarak bugünlere gelmesini sağlamış.

Her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan mezarlıktaki neredeyse her bir mezar sanat eseri şeklinde olduğu için oldukça gezilesi ve güzel bir yer.

La Fontaine, Oscar Wilde, Balzac, Edith Piaf, Jim Morrison gibi ünlülerin bulunduğu mezarlıkta Ahmet Kaya

Ve Yılmaz Güney’in de mezarları bulunuyor.

Mezarlıktan çıktıktan sonra metro durağına doğru ilerlerken Özge’nin “Mali’nin yemesi gereken şeyler” listesinde yer alan ve tostlanmış sandviç diyebileceğim panini satan bir yer görüp hemen edindik ve afiyetle mideye indirdik.

Metro ile bir sonraki durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne gittik. Bence yine müthiş görünüyordu.

Fransız Devrimi döneminde, 1793’te kurulan ve yılda 1,9 milyon ziyaretçisi olan müze binası, doldurulmuş hayvanlar, iskeletler ve türlerin sunulma şekilleri oldukça etkileyici. Müzedeki favorin ise, avluda yer alan çeşit çeşit doldurulmuş hayvanın bir arada bulunduğu alan. Çünkü bu sayede hayvanların gerçek boyutlarını ve şekillerini bir arada oldukça rahat bir şekilde görebiliyordunuz.

Müzeden çıktıktan sonra metro ile bu sefer dünyaca ünlü L’ouvre müzesine (1793) doğru ilerledik. U şeklinde üç yapıdan oluşan müzenin avlusunda yer alan meşhur büyük piramidin önüne geldiğimizde güvenlik aramasını bekleyen uzunca bir kuyruk vardı ama düşündüğümüzden hızlı ilerliyordu.

Güvenlikten geçip merdivenle aşağıya indikten sonra 17’şer Euro ödeyerek biletlerimizi ve 5 Euro ödeyerek de bir adet sesli rehber aldık. Üç girişten birini seçip içeri girerken Özge playstation kolu gibi sağ ve sol işaret parmaklarınızı bile kullanabildiğiniz 2 ekranlı rehberi çözmeye çalışıyordu. Bu arada ben de yönlendirmeleri takip ederek daha önce hiçbir yerde görmediğim İslam Sanatı Bölümünde dolaşmaya başlıyordum. Müslüman ülkelerden getirilen parçaların sergilendiği bölüm oldukça ilgi çekiciydi.

Bu sırada Özge sistemi çözmüş ve yaklaşık 50 dakika süreceği ön görüsünde bulunan “Müzenin Başyapıtları” turunu keşfetmişti. Çarşamba ve Cuma günleri 21.45’e kadar müze açık olduğu için rahattık bu yüzden usul usul yönergeleri takip ederek ve rehberin anlatımını dinleyerek dolanıyorduk.

Fakat sisteme göre yanlış yerdeydik bu yüzden geldiğimiz avluya geri dönüp diğer bir girişten müzeyi dolaşmaya başladık.

İlk ilgi çekici eser Mısır piramitlerinde bulunan Sfenkslerden biriydi. Oldukça etkileyici görünüyordu.

Ardından 1820’de Yunanistan’ın Milos Adasında bulunan ve Fransa’nın İstanbul büyükelçisi tarafından L’ouvre’a kaçırılan Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykeline ulaştık. Artık bir simge olan heykel oldukça göz kamaştırıcıydı. Rehberi kullanan Özge anlatılanları dinleyip bana aktardığı için kendimi gerçek bir rehberle dolaşıyor gibi hissediyordum. 🙂

Küçük bir tur yapıyor olsak da bir başyapıttan bir başkasına doğru ilerlerken geçtiğimiz odaların ve eserlerin ihtişamları göz alıcıydı. İşte o an L’ouvre’un neden bu kadar övüldüğünü daha iyi anlıyordum. Müzenin korkunç geniş bir eser havuzu (yaklaşık 38 bin parça) ve aynı zamanda eşsiz bir sunum zekası vardı! Bu yüzden bugüne kadar gezdiğim en güzel müze kesinlikle L’ouvre’du.

Bir sonraki başyapıtımız Yunan tanrıçası Artemis (Latin: Diana) heykeliydi. Milattan önce 325 yılında Leochares tarafından bronz olarak yapılan heykelin Romalılar tarafından 1 veya 2. yüzyılda yapılmış kopyası olan heykel çok güzel görünüyordu.

Bir heykel sever olarak ayrıntılarını çok sevdim.

Bir sonraki durağımız simgeleşmiş bir başka eser olan Eros’un Öpücüğü’ydü. (Psyche Revived by Cupid’s Kiss, 1787-1793)

Antonio Canova’nın 1787-1793 yılları arasında yaptığı eser, Aşk tanrısı Eros’un ölümlü bir kız olan Psyche ile olan aşkını konu alıyor.

Ve son olarak L’ouvre deyince ilk akla gelen eser olan Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının (1503-1506) sergilendiği bölüme ulaştık. Müzenin her yerinde Mona Lisa’ya ulaşmak için yönlendirmeler bulunuyordu. Haliyle bir ziyaretçi seli sürekli başyapıtın etrafını çevreliyordu.

Neden böyle bir gaza geldim bilinmez ama ben de en arkadan başlayıp bekleye bekleye en öne doğru ilerledim ve bir adet fotoğraf çektim, o da, aceleden olacak, biraz flu çıktı ama olsun elimden geleni yaptım içim rahat. 🙂

Turumuz sonlandıktan sonra da müzede dolaşmaya, etrafa bakınmaya devam ediyor, bulduğumuz ilgi çekici bir eser önünde durup numarasını sesli rehbere girip bir süre takılıyorduk. Dolaşma isteğimiz bir türlü sönmese de artık iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Girişte, peynir kesmek için yanımıza aldığımız ve güvenlik tarafından alınan çakımızı geri almak için izin alarak girdiğimiz yer olan piramitten dışarıyı çıktık ve çakıyı alıp metroyla eve doğru ilerledik.

Son akşam yemeğimizi “mahallenin lokantası” Pozada’da yaptık. Menüyü göz gezdirirken birkaç gün önce Antoine’larda içtiğimiz nefis şarabın 89 Euro olduğunu görüp bizle paylaştığı için mutluluk duyduk! Yediklerimiz arasında favorim kekik ve yeşil limon kremalı, siyah pirinçli morina balığıydı. Afiyetle mideye indirdikten sonra eve geçip günü noktaladık.

29 Haziran 2017, Cuma (Paris, İstanbul)

Sabah kahvaltının ardından Pembe Panter izleyerek oyalandık. Saat 12’de RER A ile 2 durak ilerideki RER B’ye geçip treni beklemeye başladık. Bu arada iki tane Fransızca anons sürekli tekrarlanıyordu. Biri “elektrik kesintisi nedeniyle” diye başlıyor, diğeri de “2 tren peş peşe gelecek dikkat edin” diyordu. Bu arada kalabalık çoğalıyor ve her anonsu duyan kuşkuyla ekrandaki tren saatlerine bakıyordu. Haliyle ben de birkaç kere baktım ama herhangi bir değişiklik görünmüyordu. Aklıma Roterdam’da raylardaki sorun nedeniyle tren seferlerinin iptal olması ve 100 Euro ödeyerek taksiyle Schiphol’a gidişim geliyordu. Bu yüzden maps’e bakıp havaalanına ne kadar uzakta olduğumuzu, taksinin ne kadar tutacağını falan kontrol ediyordum. Tek umut kaynağı ekrandaki dakikaların azalmasıydı. Neyse ki tam zamanında tren geldi ve binip havaalanına ulaştık.

Tıpkı daha önce gittiğim Avrupa’daki Havaalanları gibi burada da herhangi bir aramadan geçmeden bagajımızı teslim ettik ve pasaport kontrolüne doğru ilerledik. Bu arada, anladığımız kadarıyla, geliş yönünde başı boş bir bavul bulunduğu için geçişler durdurulmuş bu yüzden de bir insan kalabalığı oluşmuştu. Neyse ki gidenler için bir sorun görülmediği için pasaporttan geçtik, 2 dükkanlı ufak duty free’de biraz takıldık ve uçağın kalkacağı kapıya ulaştık.

16.20’de kalkacak uçağa 16.20’de bindik ve yaklaşık 40 dakikalık rötarla kalkıp öncen İstanbul

oradan da Ankara’ya geçip gezimizi sona erdirdik.

Birçok ilke imza attığım gayet güzel bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 16 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…