Paris, Arles – Bölüm 7

28 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Paris’teki son tam günümüze gözlerimizi açtıktan sonra kahvaltımızı yaptık ve yürüyerek 20. bölgede yer alan meşhur Pere Lachaise mezarlığına gittik.

1802’de yapılan ve küçük bir kız çocuğunun defniyle açılışı yapılan mezarlık o günlerde şehrin dışında yer aldığı için pek kullanılmamış. Fakat 1817’de mezarlığı popülerleştirmek için Belediye birçok ünlünün mezarını buraya taşıyarak bugünlere gelmesini sağlamış.

Her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan mezarlıktaki neredeyse her bir mezar sanat eseri şeklinde olduğu için oldukça gezilesi ve güzel bir yer.

La Fontaine, Oscar Wilde, Balzac, Edith Piaf, Jim Morrison gibi ünlülerin bulunduğu mezarlıkta Ahmet Kaya

Ve Yılmaz Güney’in de mezarları bulunuyor.

Mezarlıktan çıktıktan sonra metro durağına doğru ilerlerken Özge’nin “Mali’nin yemesi gereken şeyler” listesinde yer alan ve tostlanmış sandviç diyebileceğim panini satan bir yer görüp hemen edindik ve afiyetle mideye indirdik.

Metro ile bir sonraki durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne gittik. Bence yine müthiş görünüyordu.

Fransız Devrimi döneminde, 1793’te kurulan ve yılda 1,9 milyon ziyaretçisi olan müze binası, doldurulmuş hayvanlar, iskeletler ve türlerin sunulma şekilleri oldukça etkileyici. Müzedeki favorin ise, avluda yer alan çeşit çeşit doldurulmuş hayvanın bir arada bulunduğu alan. Çünkü bu sayede hayvanların gerçek boyutlarını ve şekillerini bir arada oldukça rahat bir şekilde görebiliyordunuz.

Müzeden çıktıktan sonra metro ile bu sefer dünyaca ünlü L’ouvre müzesine (1793) doğru ilerledik. U şeklinde üç yapıdan oluşan müzenin avlusunda yer alan meşhur büyük piramidin önüne geldiğimizde güvenlik aramasını bekleyen uzunca bir kuyruk vardı ama düşündüğümüzden hızlı ilerliyordu.

Güvenlikten geçip merdivenle aşağıya indikten sonra 17’şer Euro ödeyerek biletlerimizi ve 5 Euro ödeyerek de bir adet sesli rehber aldık. Üç girişten birini seçip içeri girerken Özge playstation kolu gibi sağ ve sol işaret parmaklarınızı bile kullanabildiğiniz 2 ekranlı rehberi çözmeye çalışıyordu. Bu arada ben de yönlendirmeleri takip ederek daha önce hiçbir yerde görmediğim İslam Sanatı Bölümünde dolaşmaya başlıyordum. Müslüman ülkelerden getirilen parçaların sergilendiği bölüm oldukça ilgi çekiciydi.

Bu sırada Özge sistemi çözmüş ve yaklaşık 50 dakika süreceği ön görüsünde bulunan “Müzenin Başyapıtları” turunu keşfetmişti. Çarşamba ve Cuma günleri 21.45’e kadar müze açık olduğu için rahattık bu yüzden usul usul yönergeleri takip ederek ve rehberin anlatımını dinleyerek dolanıyorduk.

Fakat sisteme göre yanlış yerdeydik bu yüzden geldiğimiz avluya geri dönüp diğer bir girişten müzeyi dolaşmaya başladık.

İlk ilgi çekici eser Mısır piramitlerinde bulunan Sfenkslerden biriydi. Oldukça etkileyici görünüyordu.

Ardından 1820’de Yunanistan’ın Milos Adasında bulunan ve Fransa’nın İstanbul büyükelçisi tarafından L’ouvre’a kaçırılan Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykeline ulaştık. Artık bir simge olan heykel oldukça göz kamaştırıcıydı. Rehberi kullanan Özge anlatılanları dinleyip bana aktardığı için kendimi gerçek bir rehberle dolaşıyor gibi hissediyordum. 🙂

Küçük bir tur yapıyor olsak da bir başyapıttan bir başkasına doğru ilerlerken geçtiğimiz odaların ve eserlerin ihtişamları göz alıcıydı. İşte o an L’ouvre’un neden bu kadar övüldüğünü daha iyi anlıyordum. Müzenin korkunç geniş bir eser havuzu (yaklaşık 38 bin parça) ve aynı zamanda eşsiz bir sunum zekası vardı! Bu yüzden bugüne kadar gezdiğim en güzel müze kesinlikle L’ouvre’du.

Bir sonraki başyapıtımız Yunan tanrıçası Artemis (Latin: Diana) heykeliydi. Milattan önce 325 yılında Leochares tarafından bronz olarak yapılan heykelin Romalılar tarafından 1 veya 2. yüzyılda yapılmış kopyası olan heykel çok güzel görünüyordu.

Bir heykel sever olarak ayrıntılarını çok sevdim.

Bir sonraki durağımız simgeleşmiş bir başka eser olan Eros’un Öpücüğü’ydü. (Psyche Revived by Cupid’s Kiss, 1787-1793)

Antonio Canova’nın 1787-1793 yılları arasında yaptığı eser, Aşk tanrısı Eros’un ölümlü bir kız olan Psyche ile olan aşkını konu alıyor.

Ve son olarak L’ouvre deyince ilk akla gelen eser olan Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının (1503-1506) sergilendiği bölüme ulaştık. Müzenin her yerinde Mona Lisa’ya ulaşmak için yönlendirmeler bulunuyordu. Haliyle bir ziyaretçi seli sürekli başyapıtın etrafını çevreliyordu.

Neden böyle bir gaza geldim bilinmez ama ben de en arkadan başlayıp bekleye bekleye en öne doğru ilerledim ve bir adet fotoğraf çektim, o da, aceleden olacak, biraz flu çıktı ama olsun elimden geleni yaptım içim rahat. 🙂

Turumuz sonlandıktan sonra da müzede dolaşmaya, etrafa bakınmaya devam ediyor, bulduğumuz ilgi çekici bir eser önünde durup numarasını sesli rehbere girip bir süre takılıyorduk. Dolaşma isteğimiz bir türlü sönmese de artık iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Girişte, peynir kesmek için yanımıza aldığımız ve güvenlik tarafından alınan çakımızı geri almak için izin alarak girdiğimiz yer olan piramitten dışarıyı çıktık ve çakıyı alıp metroyla eve doğru ilerledik.

Son akşam yemeğimizi “mahallenin lokantası” Pozada’da yaptık. Menüyü göz gezdirirken birkaç gün önce Antoine’larda içtiğimiz nefis şarabın 89 Euro olduğunu görüp bizle paylaştığı için mutluluk duyduk! Yediklerimiz arasında favorim kekik ve yeşil limon kremalı, siyah pirinçli morina balığıydı. Afiyetle mideye indirdikten sonra eve geçip günü noktaladık.

29 Haziran 2017, Cuma (Paris, İstanbul)

Sabah kahvaltının ardından Pembe Panter izleyerek oyalandık. Saat 12’de RER A ile 2 durak ilerideki RER B’ye geçip treni beklemeye başladık. Bu arada iki tane Fransızca anons sürekli tekrarlanıyordu. Biri “elektrik kesintisi nedeniyle” diye başlıyor, diğeri de “2 tren peş peşe gelecek dikkat edin” diyordu. Bu arada kalabalık çoğalıyor ve her anonsu duyan kuşkuyla ekrandaki tren saatlerine bakıyordu. Haliyle ben de birkaç kere baktım ama herhangi bir değişiklik görünmüyordu. Aklıma Roterdam’da raylardaki sorun nedeniyle tren seferlerinin iptal olması ve 100 Euro ödeyerek taksiyle Schiphol’a gidişim geliyordu. Bu yüzden maps’e bakıp havaalanına ne kadar uzakta olduğumuzu, taksinin ne kadar tutacağını falan kontrol ediyordum. Tek umut kaynağı ekrandaki dakikaların azalmasıydı. Neyse ki tam zamanında tren geldi ve binip havaalanına ulaştık.

Tıpkı daha önce gittiğim Avrupa’daki Havaalanları gibi burada da herhangi bir aramadan geçmeden bagajımızı teslim ettik ve pasaport kontrolüne doğru ilerledik. Bu arada, anladığımız kadarıyla, geliş yönünde başı boş bir bavul bulunduğu için geçişler durdurulmuş bu yüzden de bir insan kalabalığı oluşmuştu. Neyse ki gidenler için bir sorun görülmediği için pasaporttan geçtik, 2 dükkanlı ufak duty free’de biraz takıldık ve uçağın kalkacağı kapıya ulaştık.

16.20’de kalkacak uçağa 16.20’de bindik ve yaklaşık 40 dakikalık rötarla kalkıp öncen İstanbul

oradan da Ankara’ya geçip gezimizi sona erdirdik.

Birçok ilke imza attığım gayet güzel bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 16 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir