Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3

15 Haziran 2018, Cuma (Den Haag, Scheveningen)

Den Haag’ın (Lahey) gezi listemizde olmasının iki sebebi var. Bunlardan biri, önceki gelişimde ıskaladığımı fark ettiğim ve oldukça üzüldüğüm Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı M. C. Escher’in müzesine gitmek, ikincisi de Defne’nin “Hollanda’da en sevdiğim iki yerden biri” dediği Scheveningen’i görmek!

Hollanda’ya geldiğimden bu yana, yer adları üzerinden, Defne’den Felemenkçe telaffuz dersleri alıyordum. Haliyle otobüste, trende, metroda defalarca tekrarladığım yer adları yüzünden yolculardan bol bol tebessüm ya da “kim bu yahu!” bakışlarıyla karşılanıyordum. V’yi f, g’yi hı, e’yi ı, ee’yi e, tekrarlanan iki harfi uzatarak okumanın üstesinden geldiğime inanıyordum ama bu sefer işim çok daha zordu. Çünkü Defne’nin, “bunu söylersen oturum verirler” dediği yer adı Scheveningen’di.

Haliyle Den Haag’a doğru yol alırken sürekli bu kelimeyi söylemeye kasıyordum. Defne düzeltiyor ama bir kere daha aynı hatayı yapıp “nasıl ya!” diye çıkışıyordum. Bu yüzden bir ara tren beklerken Defne’nin yanında oturan Hollandalı çocuğun kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu fark ettim!

Yolculuğun ilginç yanlarından biri de nerdeyse her durakta gördüğümüz polislerin ve bilet kontrolcülerinin fazlalığıydı. (Den Haag’dan dönerken bu yoğunluğunun sebebinin Den Bosch’daki bir bomba ihbarı olduğunu öğrenecektik.)

Bol kahkahalı yolculuğun ardından Den Haag’a ulaşıp trenden indik ve güneşli havada sallana sallana yürümeye başladık. Haliyle ilk durağımız Escher Müzesiydi.

Biletleri alıp Hollanda Kraliçesi Emma’nın (1858 – 1934) malikânesinin ev sahipliğini yaptığı Escher’in nefis çalışmalarını incelemeye başladık.

Birbirine geçmiş zıt karakterlerin dansı; Circle Limit IV (Heaven and Hell),

Yaradılışın günleri; the First Day of Creation,

Gün ve gecenin durmak bilmez dönüşümleri; Day and Night,

derken müzenin en ilginç bölümlerinden biri olan Escher vari göz yanılmalarının olduğu bölüme ulaştık. Daha önce Fahriye’nin burada çekindiği fotoğraftan bildiğim, aslında oldukça yakın durmasına rağmen Escher vari bir “oyun”dan ötürü iki kişiden birinin uzun, büyük diğerinin ise ufak ve kısa göründüğü alanda hemen bir fotoğraf çekildik.

Escher’in elinde tuttuğu ünlü cam kürenin büyük halindeki yansımızı da fotoğrafladıktan sonra gayet tatmin olmuş şekilde dışarıya çıkıp şehri adımlamaya başladık.

İkinci durağımız ünlü Çin mahallesiydi. Fakat oraya doğru giderken Mescid-i Aksa Cami’ni görüp avlusuna girdik. İçeride 5-6 orta yaşlı amca muhabbet ediyorlardı.

Selam verip caminin içine girdiğimizde oldukça sadece bir cami bizleri karşılıyordu. Dışarıya çıkıp oturanların bayramını kutladık ve bayram şekeri olarak ikram ettikleri bisküvi ve lokumdan aldık.

Camiye girerken Defne buranın aslında bir Sinagog olduğunu fakat sonradan camiye çevrildiğini anlatmıştı. Ben de yazıyı hazırlarken merak edip tarihçesine baktım ve burasının tabiri caizse ilk aşamada bir “işgal evi” olduğunu şaşkınlıkla öğrendim. Hikâye şöyle; 1843’te yapılan bina 1975 yılına kadar Yahudi cemaati tarafından Sinagog olarak kullanılır. Fakat bölgedeki cemaatin sayısı oldukça azaldığı için 1976’da yapıyı belediyeye satarlar. Bunun üzerine, 1960’lı yıllarda buraya yerleşmiş olan Türkiyeli cemaat cami ihtiyaçlarını karşılamak için bu binayı belediyenin kendilerine tahsis etmesi için defalarca girişimde bulunurlar fakat bir türlü olumlu sonuç alamazlar. Bunun üzerine 27 Temmuz 1979’da Türk İslam Cemiyeti üyeleri Cuma namazının ardından boş olan Sinagogun kapılarını kırıp işgal ederler. Aynı gün gerekli değişiklikleri yapıp ikindi namazını kılarlar ve dışarı çıkarılmalarını engellemek için 933 kişi 40 gün boyunca, bir yandan gece gündüz burada kalıp, bir yandan da içerisini boyayıp düzenlerler. Sonunda belediye binayı cemaata 1 milyon 48 bin florine satmaya karar verir ve yapı resmi olarak camiye dönüştürülür.

Camiden çıkıp sağlı sollu Uzakdoğu dükkân ve lokantalarının olduğu Çin Mahallesinde hızlı bir tur attık.

Mahalleden çıktıktan sonra artık oldukça merak ettiğim Scheveningen’e gitmek için tren garına yürüdük ve treni beklemeye başladık. Merkezde oldukça farklı ırktan çok fazla insan görmek şehirde çok fazla yabancı kökenli insanın yaşadığının bir kanıtıydı sanırım.

Trene atlayıp daha önce Fazilet’le bir Aralık gecesi balık yemeye geldiğimiz kumsala ulaştık. Bu sırada gördüğüm “turist treni” oldukça ilginç görünüyordu.

Havanın da güneşli olmasından ötürü daha da göz kamaştırıcı görünen, uzun kum plaj, deniz, dalga sesleri, yosun kokusu ve ortam Defne’nin de dediği gibi, hiç de Hollanda gibi değildi. İnsan kendisini Türkiye’deki bir deniz kıyısında sanabilirdi. Fakat orada olmadığınızı anlamak için 3 tane neden vardı. İlki insanların büyük çoğunluğunun giyinik olarak güneşlenmesi, ikincisi denizde çok az insanın olması ve üçüncüsü kumsaldaki insanların arasında oldukça pervasız bir şekilde martıların dolaşması!

Denize girebilirim belki diye yanıma şort almıştım. Fakat hem yanıma büyük bir havlu almadığımdan hem de yüzüp, çıkıp kurumak için zamanımız az olduğundan yüzmeyi bir sonraki sefere bıraktım. Fakat gidip denize ayağımı sokmayı ihmal etmedim elbette. Günle mi alakalı bilemem ama deniz sıcaklığı Ege’deki birçok yerle boy ölçüşebilecek sıcaklığa sahipti.

Bir süre güneşin altında mayıştıktan sonra dönüş yoluna düştük. Bu arada Defne, bazı evlerin camlarına asılmış olan çanta ve Hollanda bayraklarını gösterip, bunların birkaç gün önce açıklanan üniversite sınavını kazanan öğrencilerin yaşadığı evler olduğunu söylüyordu.

Akşam eve ulaşıp pizza sipariş ettik, maç izledik, bir şeyler izledik, muhabbet ettik ve dünkü gibi aynı saatte dışarı çıkıp Sloterdijk’a gittik ve Berlin otobüsünü bulduk. Pasaportları hazır edip biletleri uzattığımızda görevli bakmaya bile tenezzül etmeden “buyurun” dedi! Şaka gibiydi gerçekten de, muhtemelen dün en ciddi otobüs görevlisine denk gelmiştik.

Otobüsün tekerlekleri Berlin’e doğru dönerken şoförün, “otobüse hoş geldiniz. Eğer yanınızda uyuşturucu varsa yok etmenizi önerim. Çünkü Almanya’ya gidiyoruz ve sınırda polise yakalanma riskini almak istemezsiniz!” anonsu oldukça ironikti!

16 Haziran 2018, Cumartesi (Berlin)

Otobüs yarımşar saat mola vererek sırasıyla Groningen, Bremen ve Hamburg güzergâhını izleyerek 9 saat sonra Berlin’e ulaştı. Yol boyunca ara ara uyansam da genel olarak uyuyabildiğim için gayet mutluydum. Berlin’deki otobüs terminaline ayak bastığımızda karşılaştığımız güneşli ve sıcak hava içimizi ısıtıyordu.

Bir önceki gün iki kişilik 70 Euro’ya bulduğumuz 4 yıldızlı Scandic hoteline gitmek için metro durağına yürüdükten sonra bilet almak için bir bilet otomatının önünde durup, ilginç bir ayrıntı olarak, Türkçe seçeneğini seçtik ve incelemeye başladık. Günlük mü, iki günlük mü, yoksa tek yön bilet mi alsak acaba diye düşünürken arkamızdaki Alman bir eleman bize yardım önerisinde bulundu ve onun önerisiyle 7,60 Euro’ya günlük bilet aldık. Bu sayede tüm gün boyunca 1, 2 ve 3. bölgede istediğimiz kadar metroya binebilecektik. Hollanda’daki metro ücretlerini düşününce Almanya oldukça uygundu! Sıcakkanlı elemanla aynı trene bindik ve o inene kadar bol bol muhabbet ettik. Berlin’e oldukça güzel bir başlangıç yapmıştık.

Hotele ulaşıp üstümüzü değiştirip çantaları bıraktık ve Berlin’i adımlamaya başladık.

Sokağa çıkar çıkmaz ilk ilgimi çeken şey, trafik lambalarında kullanılan ilginç şapkalı adam figürüydü. Ampelmännchen adındaki sembol, Doğu Almanya’dan günümüze kadar gelmiş olan nadir figürlerden birisi. Normalde Doğu Almanya’daki trafik lambalarında kullanılan figür iki ülkenin birleşmesinden sonra oldukça popüler olmuş ve ülkenin ikonlarından biri haline dönüşmüş.

Hotelin biraz ilerisinde bulunan bir kafeye oturup kahvaltılık bir şeyler sipariş ettik ve uzun günümüze başladık.

Berlin’in merkezi olan Alexanderplatz’a gidecek metroya doğru ilerlerken harabe halinde bir kilise görüp şaşırdık. 1895’te Almanya imparatoru I. Wilhelm adına bir anıt olarak açılışı yapılan Protestan kilisesi, 1943’teki bombardıman sırasında büyük hasar görmüş fakat o günkü haliyle korunarak Batı Berlin’in bir simgesi haline dönüşmüş.

Alexanderplatz’da dolaşırken fark ettiğim geniş yol ve alanları, büyük ve heybetli yapılarıyla (Doğu) Berlin daha önce gittiğim hiçbir Avrupa ülkesine benzemiyordu.

Grafiti ve sokak sanatlarını çok seven biri olarak, kaldırıma çizilmekte olan resim oldukça etkileyiciydi.

Alexanderplatz’da karşımıza çıkan en ilginç şeylerden biri, 1969’da Doğu Almanya’nın 20. yılından önce açılışı yapılan ve aynı anda 148 önemli şehrin saatini görebildiğiniz Dünya Saat’iydi.

Tıpkı saat gibi 1969’da açılışı yapılan ve 368 metre yüksekliğiyle Almanya’daki en uzun yapı olan Televizyon Kulesi anlamındaki Fernsehturm, hem Berlin, hem de Komünizmin gücünün bir sembolü olması için Doğu Almanya’da inşa edilmiş ve zamanla bunu da başarmış.

Pergamon (Bergama) Müzesi’ne doğru aylak aylak yürürken, ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen fakat hakkında en eski 1292 yılına ait bir yazı bulunduğu için 13. Yüzyılın sonlarında yapıldığı düşünülen Marienkirche (St. Mary) Kilisesini görüp içine girdik. İçi oldukça sade olan kilise normalde Katolik kilisesiyken sonradan Protestan kilisesine dönüştürülmüş.

Kiliseden çıktıktan sonra Spree nehrinin yanından yürürken kafamı kaldırdığımda nehri izleyen 3 kız ve bir erkek heykelle (Three Girls and a Boy) karşılaşıyordum. Wilfried Fitzenreiter’in 1977-79 yıllarında yaptığı heykeller, kişinin kendindeki güven ve rahatlığın kaygısız ifadesini yansıtıyor ve çok güzel görünüyorlardı.

Aval aval etrafa bakıp yürürken üzerimde bir hafiflik hissettim. Tripod yanımda değildi. Hızlı bir düşünmeyle sabah kahvaltı yaptığımız kafe Clave’deki sandalyede unuttuğumu anımsadım. Defne defalarca kafeyi aradı, facebook sayfalarına yazdı ve sonunda görevli birine ulaştı. Fakat karşıdan gelen cevap olumsuzdu; görmemişlerdi. Akşam dönüşte otele yakın olduğu için uğrayıp bizzat aynı soruyu yönelttim ama görmediklerini söylediler. Yapacak bir şey yoktu, video çekimlerini eski usul titreterek yapacaktım. 🙂

Berlin Eski Ulusal Galeri’si,

ve ön cephedeki heykeller oldukça güzel görünüyordu.

En çok merak ettiğim müzelerden biri olan Pergamon (Bergama) Müzesinin bilet kuyruğundaydık. Hemen arkamızda bulunan yabancı genç bir kadının okuduğu kitabın kapağı ilgimi çekti. Gözlerimi kısarak baktığımda benim de okuma listemde olan Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’nın İngilizcesini okuyordu.

Defne’ye göre, bu müze için, oldukça kısa süren bir bekleyişin ardından biletlerimizi ve bir tane de Türkçe anlatımlı kulaklık alarak müzeyi dolaşmaya başladık.

1910’da yapımına başlanan ve 20 yıl sonra, yani 1930’da tamamlanan Bergama Müzesi’nin ününü çocukluğumdan beri biliyorum. Çünkü yüzlerce tonluk Bergama Zeus Sunağı’nın Türkiye’den eşeklerle ve savaş gemileriyle nasıl çalındığı ve Almanya’da kurulan müzede nasıl sergilendiği konusunda milyon tane tartışma ve haber programı izleyerek büyüdüm. Bu yüzden de Berlin’de en fazla görmek istediğim yer haliyle müze ve sunaktı.

Türkçe anlatımlı kulaklığımı takıp müzede dolaşmaya başlayınca müzenin neden bu kadar meşhur olduğunu anlıyordum. Çünkü daha önce hiçbir müzede görmediğim kadar büyük yapılar müzede sergileniyorlardı. Bunlardan en etkileyicilerinden biri de 120-130 yılları arasında, İmparator Hadrian döneminde inşa edilmiş olan Milet’in Market Kapısı’ydı.

Efes Ören yerinde yer alan Celsus Kütüphanesi’nin ön yüzünün kardeşi olan Milet Kapısı’nı Alman arkeolog Theodor Wiegand, 1903 yılında bulmuş ve Alman kralı 2. Wilhelm’e takdim etmiş.  Yüzlerce tonluk yapı 1907-1908 arasında Almanya’ya parça parça götürülmüş. Türkçe anlatımda bu konuda yapı için, “bir yerden getirilip müzeye kurulmuş ve sergilenmekte olan en ağır yapı” deniyor.

Tıpkı L’ouvre’da sergilenen Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykelinin Türkiye’den götürülme hikâyesi gibi müzede sergilenen Zeus Sunağı, Milet Market Kapısı ya da birçok eser Türkiye’den benzer bir şekilde yurtdışına götürülmüş. Yazıyı hazırlarken çok merak ettiğim bu konuda Türkçe ve İngilizce birçok iddia okudum ve eserleri bulan arkeolog, büyükelçi ya da yabancıların bir şekilde bu eserleri yurtdışına kaçırmış olabileceklerine inanmak istedim. Fakat ortada kabul edilmesi gereken daha önemli bir konu var. O da; dönemin Osmanlı yönetiminin bu eserleri önemsemediği ve hatta bir şeyler karşılığında vermiş olduğunun daha gerçekçi bir iddia olması. Yoksa yüzlerce ton ağırlığındaki eserlerin yıllar boyunca eşeklerle, kimseye çaktırılmadan kaçırılması gibi bir şey nedense aklıma bir türlü yatmıyor. Hatta bir kaynakta Zeus Sunağı’nın gizli bir şekilde taşınmasından ötürü bölge halkının durumdan rahatsız olduğu ama Osmanlı yönetiminin asker göndererek halkın tepkisini önlediği bile iddia ediliyor.

Müzede ülkemizden birçok eser sergilediği için, dolaşırken Türkiye’de herhangi bir müzede dolaştığınızı düşünüyorsunuz.

Müzede sergilenen en ilginç eserlerden biri, İslam Eserleri bölümünde yer alan ve “bir mihrap değil” başlığı altında sunulan, ilk bakışta bir cami mihrabına benzeyen ama aslında Yahudi Samiriler’in işgalindeki Şam’daki bir evi süsleyen eser.

Müzenin artık sonuna gelmemize rağmen ortalıkta sunak olmadığı için bir görevliye sormaya karar verdik. Büyük bir düş kırıklığı olarak meşhur sunağın yenilme çalışmaları nedeniyle 2014’ten bu yana ziyaretçilere kapalı olduğunu ve görevliye göre 6 yıl daha ziyaretçilere kapalı olacağını büyük ir düş kırıklığıyla öğrendik! Berlin’e yeniden gelmek için bahane listeme bunu da eklemek zorundaydım. Ekledim!

Müzeden çıktıktan sonra yakınlardaki bir lokantaya oturup bir şeyler içip atıştırdık. Ardından Defne dinlenmek için otele dönerken ben de Berlin Katedrali’ne (Berliner Dom) gittim ve terasından Berlin’e bakmak için 7 Euro’ya bilet alıp dolaşmaya başladım.

1700’lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanan katedral defalarca elden geçilerek değişikliklere uğramış.

Wikipedia’daki bilgiye göre Berlin Katedrali, içinde hiçbir zaman bir piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral değilmiş.

Önceleri geniş sonraları ise değişkenlik gösteren 267 basamak tırmandıktan sonra sonunda katedralin en üst noktasındaydım. Şehir ve katedralin önündeki yeşil alana yayılmış insanlar pek güzel görünüyordu.

Katedralden çıkıp çimlere yayılarak bir süre etrafı izledikten ve soluklandıktan sonra Tanıl Abi’nin “Berlin’de kesinlikle görmelisin” dediği 3 yerden biri olan ve Doğu Almanya’yı konu edinen DDR Müzesine gittim.

Eski Demokratik Almanya cumhuriyetiyle ilgili, biraz “alaycı” ama fikir verici, ilginç ve ziyaretçilerle etkileşimi olan müze oldukça ilginçti.

Ufak notlarla ve yaşama dair eşyalarla Doğu Almanya’nın anlatıldığı müzede eski bir arabanın direksiyonuna geçip ekrana yansıtılan görüntülerle sokaklarda dolaşabiliyor ya da özel olarak hazırlanmış çekmeceyi ya da dolabı çekip anlatılan konuya dair ilginç ayrıntı ve eşyalara ulaşabiliyordunuz.

Müzenin ilgi çekiçi bölümlerden biri de, ortalama bir Doğu Alman ailesinin evinden modellenen salonda, odalarda, mutfakta ya da banyoda dolaşmaktı.

Müzeden çıktıktan sonra önce otele dönmeyi düşünsem de sonrasında bölünmüş Berlin’de Doğu-Batı geçiş noktası Helmstedt (“Alpha”) ve Dreilinden’den (“Bravo”) sonra 1961 senesinden 1990 senesine kadar üçüncü ittifak geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısı olan Checkpoint Charlies’e doğru yürümeye başladım.

Şu anda turistlik bir yer olan noktada yaşanan en ilginç olay, II. Dünya savaşının bitiminden sonra 27 Ekim 1961’de bu noktada karşı karşıya gelen Sovyetler Birliği ve ABD asker ve panzerleri 16 saat boyunca tek bir kurşun atmadan karşılıklı beklemeleri olmuş. O tarihte atılacak tek kurşunun 3. Dünya Savaşının başlangıcı olacağı düşünülmüş. Söz konusu gerginlik, zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy’nin Sovyet başkanıyla yaptığı görüşmeler sonucunda giderilmiş.

Bölgede hala duran ve büyüklük sırasıyla İngilizce, Rusça, Fransızca ve en altta en ufak puntoyla Almanca olarak “Amerikan bölgesinden ayrılıyorsunuz” uyarı tablosu ise Almanlar için oldukça iğneleyici bir ayrıntı.

Noktanın hemen çaprazında bulunan bölümde ise Berlin’i ikiye ayıran duvara ait 2 parça ve yeni bir savaş çıkma ihtimali olan ama bir şekilde atlatılan krizleri anlatan billboard bulunuyor.

Otele dönme kararı verip metro durağına doğru ilerlerken gözüme Terörün Topografyası (Topographie des Terrors) adındaki müze çekti.

Oraya doğru yürüdüğümde müzenin dışında yer alan eski Berlin duvarının hemen altında 1933 Berlin: Diktatörlüğe Giden Yol (1933 Berlin: The Path To Dictatorship) adlı bir sergi yer alıyordu. Sergide yazı ve fotoğraflarla 1933’de Nazi’lerin yükselişi ve Yahudilere karşı yapılmaya başlanan baskılar gözler önüne seriliyordu.

Hem gerçek Berlin Duvarını, hem de Nazizm’in emeklemeden koşmaya geçtiği günlerde gelecekte yapacaklarının teminatı olan olayları görmek oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra metroya atlayıp otele ulaştığımda Defne daha yeni uyanmıştı. Bir süre dinlendikten sonra dışarı çıktık ve yakınlardaki Sylt’a oturup Akdeniz salatası ve siyah angus antrikot yiyerek karnımızı doyurduk ve bol bol laklak ettik. Muhabbetimizin en eğlenceli bölümü Defne’nin ufakken okul gezisiyle geldikleri Berlin’de kaybolması ve girdiği bir dükkândaki Türkiyeli adamın neredeyse hemşerisi çıkması ve ona yardım etmesiydi.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.