Kategori arşivi: Hollanda

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5

19 Haziran 2018, Salı (Amsterdam)

Kahvaltının ardından ilk iş olarak Sloterdijk’daki oy kullanma alanına gittik. Defne oyunu kullandıktan sonra, “ben de kullanabiliyor muyum acaba?” diye kısa süreli bir gel-git yaşadıktan sonra “ne gerek var” diyerek trene atladık ve Ömer Abimin sipariş ettiği ve İlker’in netten bulduğu pikabı teslim almak için Zaandam merkeze gittik.

Yazıyı hazırlarken oldukça renkli ve ilginç bir mimarisi olan Zaandam’a ait çok iyi fotoğraflar çekemediğimi fark ettim. Bu yüzden ilk günlerden çektiğim bir fotoyu koyuyorum buraya.

Zaandam’da bir süre dolaştıktan ve oldukça güzel bir evde yaşayan pikap sahibinden pikabı teslim alıp Amsterdam merkeze gittik.

Saatten ötürü ilk iş olarak Japon lokanta zinciri olan Sumo’ya oturduk.

Öğlen 19,95 ve akşam 25 Euro ödeyerek açık büfe yemek siparişi verebiliyordunuz. Garson yanımıza geldi ve bize bir touchpad bırakıp gitti. Touchpadi kullanarak her bir kişi, her ir sette 5 tane olmak üzere toplam 25 tane yiyecek sipariş edebiliyordu.

Defne rekorlarının 4 set olduğunu vurguladıktan sonra, “bugün rekor kıracağız değil mi?” diye sorup güldü. “Önce porsiyonları görelim” diye politik bir cevap verdim.

Menüde ilgimizi çeken şeyleri seçip sipariş veriyor, masamıza geldiklerinde de afiyetle yiyorduk. Çeşit çeşit sushiler, kırmızı etli yiyecekler, Japon mantısı, mürekkep balığı derken 3. seti yani 15×2 = 30 çeşit yiyeceği büyük bir hazla tükettikten sonra dayanamayıp “pes!” dedim. Defne güldü ve “o zaman 4. sette Hindistan cevizi sütlü meyve ve kızarmış muz söyleyelim” dedi. Son lokmaları büyük bir istekle ama patlamak üzere olduğum için zorlanarak ağzıma doğru götürürken aklıma Ömer Abimle Gaziantep’te dönüş uçağına gitmeden önce nefes alamaz bir halde tabaktaki o son parça küşlemeyle olan uzun süreli bakışmalarımız geliyordu!

Dolu mideyle otobüse atlayıp Defne’nin evinin yakınlarındaki popüler turistlik yerlerden biri olan Zaanse Schans’a gittik.

İlk gözüme çarpan şey tüm bölgenin çikolata kokmasını sağlayan çikolata fabrikasıydı. Heyecanla dükkânına doğru ilerleyelim desek de kapanmıştı.

İlk gelişimde Heval ve Özgür’ün götürdüğü Giethoorn’a benzettiğim Zaanse Schans’ın herhalde en büyük farklı daha büyük su alanlarına sahip olması

ve su değirmenleriydi.

Önünden kanallar akan biririnden güzel bahçelere sahip nefis evler,

oldukça komiğime giden ve bana fena halde Matrix’in son sahnesinde The One’ın telefon kulübesinden çıktıktan sonra kolunu havaya kaldırıp uçuşunu anımsatan heykel,

Defne’nin “hala giyiyorlar” dediği tahta Hollanda ayakkabıları,

bir evin önünü süsleyen ve bir şey istermişcesine size bakan, bugüne kadar gördüğüm en güzel köpek heykeli,

Uzakdoğulu turistlere özenerek fotoğraf çektirdiğim tahta ayakkabı heykeli

ve içime kaçan Uzakdoğulunun hızını alamayıp Defne’nin video çekmesini istediğim ve içine uzanıp çıkmak için seslenmesini beklediğim bir başka ayakkabı heykeli.

Zaanse Schans’daki gezimizi sonlandırdıktan sonra eve doğru giderken, içimden  “güzel şeyler çabuk bitermiş” diye geçiriyordum.

20 Haziran 2018, Çarşamba (Amsterdam, Schiphol)

Kahvaltının ardından Defne’yle, yazıyı hazırlarken su seviyesinin 4 metre altında olduğunu öğrendiğim, Schiphol’un yolunu tuttuk.

Bir önceki gelişimde olduğu gibi hiç arama yapılmadan bavulumu teslim ettim, biletimi aldım ve Defne’ye her şey için teşekkür ettikten sonra ilerlemeye başladım. Muhtemelen 2016’da Bürüksel’deki havalimanı saldırısından sonra Schiphol’daki tüm güvenlik sistemi değiştirilmişti.

Daha önce bavulu teslim edip biletinizi aldıktan sonra hiçbir arama yapılmadan önce pasaport kontrolüne ardından da uçağın kalkacağı kapıya kadar gidiyor ve sadece uçağı bekleme alanında arama yapılıyordu. Fakat bu sefer bavulu teslim edip bileti aldıktan sonra doğrudan aramaya giriyordunuz.

Yine bir önceki gelişimde etraftakilere göre sadece bizim uçağın kalkacağı kapıda olmadığı için şaşırdığım, uyuşturucu ve detaylı arama yapan x-rayden geçip önce pasaporta ardından da uçağın kapısına gittim.

Gelirken güzel havaya rağmen yanlış tarafı seçtiğim için ilk gelişimde hayran olduğum ve yeniden görmek için heyecanlandığım deniz manzarasını görememiştim.

Bu yüzden de bir önceki gün online chekin açılınca diğer taraftan koltuğumu ayarladım ve uçağın havalanmasın için heyecanla beklemeye başladım. Fakat bu sefer de hava oldukça bulutlu olduğu için yine amacıma ulaşamadım! Yani demem o ki, mecbur bir kere daha Amsterdam yapmam gerekiyor. 🙂

Yolculuğun en güzel yanı; hava parçalı bulutlu olsa da uçaktan boğaz manzarası ve adaların oldukça güzel görünmesiydi.

Ankara yolculuğunun en güzel anı ise Ankara’ya yaklaşırken bulutlar arasından yere ulaşan ışık hüzmeleriydi.

Eve girdiğimde saat 22’ye geliyordu. Hem tatil, hem de Defne ile bol bol muhabbet edip zaman geçirmek oldukça güzeldi.

Bakalım bir sonraki neresi olacak…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa, Samos (2017, 2. Kez Yunanistan)

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4

17 Haziran 2018, Pazar (Berlin, Amsterdam)

Sabah çantaları hazırlayıp odadan çıkınca duvarda fark ettiğim grafitiler oldukça yaratıcı ve güzel görünüyorlardı.

Otelden çıkış yaptıktan sonra “iyi bir yerde kahvaltı yapmalıyız” diyerek, hakkında yüzlerce iyi yorum bulunan Benetict’e doğru yürümeye başladık.

Kahvaltıcıya ulaştığımızda tamamen dolu olduklarını ve bir bekleme listeleri olduğunu öğrenip, Defne’nin Pazartesi okula gitmesi gerektiği için 14.30’a aldığımız dönüş biletlerini düşünerek mekânın büfe bölümünden peynirli börek (borekas feta), fesleğenli poğaça (pesto bebka-kranz), üzümlü çikolatalı kek (rogellach) ve iki kahve alıp muhabbet ederek atıştırdık.

Metroya atlayıp Tanıl Abi’nin önerdiği bir başka yer olan Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı ya da diğer adıyla Hoolakost Anıtı’na doğru güneşli havada usul usul yürüyorduk.

19.000 metrekarelik bir alana yayılmış, her biri 2.38 metre uzunluğunda, 0.95 metre genişliğinde ve 0,2 ile 4,8 metre arası değişen yüksekliğe sahip 2.711 adet beton bloktan oluşan anıt mezarın tasarımcısı Peter Eisenman’a göre bu tasarımın amacı oldukça rahatsız edici ve kafa karıştırıcı bir ortam yaratmaktadır; böylelikle bu tasarımlar sözde düzenli olan bir sistemin insanlıkla bağının kopmasını simgelemektedir.

Anıt aklıma Budapeşte’de gördüğüm ve 1956’da Macaristan’da Sovyetler Birliği destekli Stalinist hükümete karşı başlattığı halk hareketi anısına yapılan, farklı uzunluktaki ama içe doğru ilerledikçe aralarındaki boşluğun azaldığı anıtı getiriyordu.

Anıttan sonraki durağımız savaş sonrası Berlin’in Doğu tarafında kalan ama günümüzde şehrin ana sembollerinden biri olan Brandenburg Kapısı’ydı (Brandenburg Tor / Brandenburg Gate).

Oraya doğru giden yolda bir süre ilerledikten sonra polisin bölgeye girişlere izin vermediğini görüp şaşırdık. Defne polise ne olduğunu sormak için yanaşsa da ortam o kadar kalabalıktı ki ona seslenip arkadan alana gitmeyi önerdim.

Aynı yolda devam edip bir sonraki sokaktan alana doğru döndüğümüzde saat 17’de Almanya ile Meksika arasında oynanacak olan Dünya Kupası maçı için yapılan hazırlıklardan ötürü alanın kapalı olduğunu fark ettik. Almanlar 5 saat önceden toplanmaya başlamışlardı bile.

Ağzımızı ıslatmak için oturduğumuz mekân bile üzerlerinde Alman forması olan her yaştan insanla doluydu.

Mekândan çıktıktan sonra Brandenburg Kapısı’na doğru yürümeye başladığımızda ortalık turistler, maç izlemeye gelenler ve polislerle dolmaya başlıyordu.

1788-1791 yılları arasında yapılan kapının üstünde yer alan Quadriga (Olimpiyat Oyunlarında ve diğer oyunlarda yarıştırılan, yan yana koşulmuş dört at tarafından çekilen araba) 1793 yılında Alman heykeltıraş Johann Gottfried Schadow tarafından barışın sembolü olarak tasarlanmış.

Quadriga 1806 yılında Napolyon tarafından Fransa’ya götürülmüş ancak sonradan Mareşal Gebhard von Blücher tarafından 1814 yılında geri getirilmiş. Zeytin dalından çelengi sonradan demir haçla değiştirilmiş. II. Dünya Savaşı sırasından kısmen zarar gören heykelin demir haçı savaştan sonra Prusya militarizmini simgelediği gerekçesiyle Doğu Almanya’nın Komünist Hükümeti tarafından sökülmüş. Demir Haç, 1990 yılında Almanya’nın birleşmesinin ardından yeniden yerine yerleştirlmiş.

Metroya doğru ilerlerken gördüğüm polis aracı, bugüne kadar izlediğim Alman filmlerinden birinden fırlamış gibiydi.

Gittiğim ülkelerin o yıla ait demir paralarından yaptığım koleksiyon için Hollanda parasını ilk günlerde Veendam’da bulmuş fakat bir türlü Almanya parasını Berlin’de bile denk getirememiştim. Otobüsü beklerken girdiğimiz bir dükkânda para ödemek için beklerken, kafamı çevirip raflara bakınırken, oraya bırakılmış 2018 tarihli 1 cent bulup, bilye bulmuş çocuk gibi mutlu oldum!

Gelişimiz 9,5 saat sürmesine rağmen, dönüşümüzde otobüs sadece Hannover’da duracağı için 7 saat sürecekti.

Saat 14.30’da bilet kontrolünün ardından önden ikinci sıraya geçip otobüsün kalkmasını beklerken İspanyol olduğunu sandığım bir eleman önümüzdeki koltuğa oturdu. Biraz sonra yanına nereli olduğunu anlamadığım bir genç geldi ve muhtemelen, “yanın boş mu?” diye kendi dilinde soru sordu. İspanyol anlamadı ve “ne?” diye cevap verdi. Buna rağmen genç kendi dilinde soruyu tekrarlayınca İspanyol, “senin dilini bilmiyorum!” diye cevap verdi. Bunun üzerine yabancı çocuk tak diye koltuğa oturdu. Defne ile yaşanan olaya yol boyunca baya güldük.

Maç saatlerinde İspanyol dediğimiz elemanın Brezilyalı olduğunu anlayacaktık. Çocuk cep telinden Brezilya 1-1 İsviçre maçını açtı ve izlemeye başladı. O ana kadar tek bir kelime etmedikleri yanındaki eleman hemen doğruldu ve nerdeyse omuz omuza maçı izlemeye başladılar! Brezilyalı çocuk kaçan pozisyonlara kendi dilinde saydırırken yanındaki sakin sakin maçı izledi. Ve kendi aralarında tek kelime bile etmediler.

“Futbol sen her şeye kadirsin” demekten başka bir şey kalmadı bize de…

Otobüste giderken “Berlin’e bir kere daha ama daha uzun süreli gelmeli” diye aklımdan geçiriyordum.

18 Haziran 2018, Pazartesi (Amsterdam)

2 sıcak Berlin gününden sonra Amsterdam’da hafif yağmurlu ve kapalı bir hava vardı. Sabah Defne okula gittiği için tek başıma yaptığım kahvaltının ardından otobüsle merkeze gittim.

Tren istasyonunun yanındaki durakta inmeyi atladığım için arkadaki durakta indim ve duvarlarında oldukça güzel figürlerin yer aldığı bir altgeçitten geçerek istasyonun önüne geçtim.

Dam Meydan’ına doğru ilerlerken şehrin simgesi olan ince uzun evlerin yan yana dizilmiş halleri oldukça ilginç görünüyordu.

Ara ara yağmur hızlansa da genel olarak hafif yağdığı için dolaşmakta sorun olmuyordu.

Dar sokaklar,

çiçekli pencereler,

kanallar,

kanallar üzerinde yer alan tekne evler,

bisiklet manzaraları,

martılarına alıştığım ama ilk kez fark ettiğim ama sonradan bol bol göreceğim gri balıkçıl (Grey Heron),

ve gördüğüm birçok batmak üzere olan sandal gezimin ilgi çekici kareleriydi.

Aylak aylak daha önce geçmediğim Amsterdam sokaklarında ilerlerken, bir önceki gelişimde “kaçırdım” diye üzüldüğüm Heineken Experience Müzesi’nin önündeki kuyruğa ulaştım. Bir süre sonra giriş ücretinin 21 Euro olduğunu öğrenince nette biraz bakındım ve pas geçip sokaklarda dolaşmaya karar verdim.

Sonra’dan Defne’nin beni götürmek istediği plakçı olduğunu anladığım, sokak arasında bir plakçı (Record Mania) görüp içeri daldım ve incelemeye başladım. Bakması daha kolay olan üst raflardakiler daha popüler ve pahalı plaklardı. O yüzden incelemesi daha zor olan alt raftaki plakları incelemeye başlarken ilginç bir şekilde aklımdan Portekiz’in Fado kraliçesi Amalia Rodrigues geçiyordu. Gerçekten de raflardan birinde tam da aradığım şey olan Amali’nın “The Very Best Of” albümü buldum ve 5 Euro’ya aldım.

Plakçıdan çıktığımda Defne’de tramvaydan iniyordu. Hava da açılmış güneşi görmeye başlamıştık.

Defne’nin bir başka yemek önerisi olarak, İranlı bir sahibi olan, Türkiye, İran ve Kuzey Afrika yemekleri yapan Bazar’a doğru ilerledik.

Eski bir kiliseden dönüştürülen, ortada barı ve üst katı olan, mutfağı da görünür bir şekilde üst katta yer alan lokantanın masa işlemeleri ve duvarları çok güzel görünüyordu.

Tatlı biber ve madras körili domates çorbası olan Yeni Delhi Çorbası ile nohut ve bademli kuzu eti yemeği olan, pilav ve haydariyle servis edilen Royal Persian Lamb sipariş ettik.

Oldukça leziz olan çorbayı yedikten sonra Ankara’ya dönünce, taze sebzeli ve Defne’nin önerisiyle taze zencefil kullanarak keskin bir aroma katacağım çorba denemeleri yapmaya karar verdim. Yazıyı hazırladığım günlerde ilk denememi yaptım. Yolum uzun ama sonunda güzel bir şeyler “uyduracağıma” olan inancım tam! 🙂

Ufak bir tencerede servis edilen kuzu yemeği de çorba gibi oldukça güzeldi.

Yemekten sonra Defne peş peşe, Amsterdam’da daha önce görmediğim iki parka götürdü beni.

Bunlardan biri Sarphatipark idi. Koşan, spor yapan, bisiklete binen, laflayan insanlarla dolu park çok güzeldi ama Defne, “az sonra daha güzeline gideceğiz” dediği için sözümü geri alıp beklemeye başladım.

Diğer parka doğru ilerlerken bir evin önünde gördüğüm, meşhur pasiflora (çarkıfelek) çiçeği tek kelimeyle kusursuz görünüyordu.

Bir süre laklak edip ilerledikten sonra Defne’nin Amsterdam’daki favori parkı olan Vondelpark’a ulaştık.

Sarphatipark’ın yanında çocuk oyuncağı olarak kaldığı Vondelpark muazzam bir yerdi.

Spor yapan, koşan, pinekleyen insanlara göz atınca Amsterdam’ın yerlilerinin takıldığını düşündüğüm parkta bir süre dolaşıp ardından çimlere yayılıp pineklerken Defne şaşkınlıkla, “Sunay Akın geliyor” dedi. Ben de telefonu açıp ön kamerayı çalıştırarak arkamdan geçen Sunay Akın’a bakıyordum ki fotoğraf çekmeye karar verdim. Ardından da bu aptal fotoyu instagrama atıp Defne’yle bir süre eğlendik.

Parktan çıkışa doğru yürürken Sunay Akın ve oğluyla bir kere daha karşılaştık ve selam verip bir süre muhabbet ettik. Oldukça sıcak davranan Sunay Akın, hal hatır sorduktan sonra elimdeki Amalia’nın plağıyla ilgilenip ardından da Amsterdam’daki bir plak dükkânını önerdi. Teşekkür edip yanlarından ayrıldıktan sonra Foodhallen’a doğru yürümeye başladık.

İçerisinde bir de sinemanın bulunduğu Foodhallen’in yemek bölümü, birçok farklı ülkenin, genelde atıştırmalık şeklinde, yemeklerini yapan büfeler şeklinde, bir nevi Türkiye’deki AVM’lerin yemek bölümleri gibi tasarlanmıştı. Yemeğinizi alıp ortak alanda bir yere oturup tüketiyordunuz. Dünya Kupası nedeniyle yemek bölümüne birkaç büyük televizyon koyulmuş ve karşısına da tribün oluşturulmuştu.

Tribündekilerle birlikte Tunus 1-2 İngiltere maçını takip ederken seçtiğimiz atıştırmalık, daha önce Viyana ve Kopenhag’da denediğim Vietnam “sarması”ydı. Güzeldi ama hala favorim Viyana’da yediğimdi.

Mekandan çıkarken insanların bisikletlerini ücretsiz olarak park edbilecekleri duvardaki yönlendirmeleri oldukça sevimli buldum.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3

15 Haziran 2018, Cuma (Den Haag, Scheveningen)

Den Haag’ın (Lahey) gezi listemizde olmasının iki sebebi var. Bunlardan biri, önceki gelişimde ıskaladığımı fark ettiğim ve oldukça üzüldüğüm Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı M. C. Escher’in müzesine gitmek, ikincisi de Defne’nin “Hollanda’da en sevdiğim iki yerden biri” dediği Scheveningen’i görmek!

Hollanda’ya geldiğimden bu yana, yer adları üzerinden, Defne’den Felemenkçe telaffuz dersleri alıyordum. Haliyle otobüste, trende, metroda defalarca tekrarladığım yer adları yüzünden yolculardan bol bol tebessüm ya da “kim bu yahu!” bakışlarıyla karşılanıyordum. V’yi f, g’yi hı, e’yi ı, ee’yi e, tekrarlanan iki harfi uzatarak okumanın üstesinden geldiğime inanıyordum ama bu sefer işim çok daha zordu. Çünkü Defne’nin, “bunu söylersen oturum verirler” dediği yer adı Scheveningen’di.

Haliyle Den Haag’a doğru yol alırken sürekli bu kelimeyi söylemeye kasıyordum. Defne düzeltiyor ama bir kere daha aynı hatayı yapıp “nasıl ya!” diye çıkışıyordum. Bu yüzden bir ara tren beklerken Defne’nin yanında oturan Hollandalı çocuğun kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu fark ettim!

Yolculuğun ilginç yanlarından biri de nerdeyse her durakta gördüğümüz polislerin ve bilet kontrolcülerinin fazlalığıydı. (Den Haag’dan dönerken bu yoğunluğunun sebebinin Den Bosch’daki bir bomba ihbarı olduğunu öğrenecektik.)

Bol kahkahalı yolculuğun ardından Den Haag’a ulaşıp trenden indik ve güneşli havada sallana sallana yürümeye başladık. Haliyle ilk durağımız Escher Müzesiydi.

Biletleri alıp Hollanda Kraliçesi Emma’nın (1858 – 1934) malikânesinin ev sahipliğini yaptığı Escher’in nefis çalışmalarını incelemeye başladık.

Birbirine geçmiş zıt karakterlerin dansı; Circle Limit IV (Heaven and Hell),

Yaradılışın günleri; the First Day of Creation,

Gün ve gecenin durmak bilmez dönüşümleri; Day and Night,

derken müzenin en ilginç bölümlerinden biri olan Escher vari göz yanılmalarının olduğu bölüme ulaştık. Daha önce Fahriye’nin burada çekindiği fotoğraftan bildiğim, aslında oldukça yakın durmasına rağmen Escher vari bir “oyun”dan ötürü iki kişiden birinin uzun, büyük diğerinin ise ufak ve kısa göründüğü alanda hemen bir fotoğraf çekildik.

Escher’in elinde tuttuğu ünlü cam kürenin büyük halindeki yansımızı da fotoğrafladıktan sonra gayet tatmin olmuş şekilde dışarıya çıkıp şehri adımlamaya başladık.

İkinci durağımız ünlü Çin mahallesiydi. Fakat oraya doğru giderken Mescid-i Aksa Cami’ni görüp avlusuna girdik. İçeride 5-6 orta yaşlı amca muhabbet ediyorlardı.

Selam verip caminin içine girdiğimizde oldukça sadece bir cami bizleri karşılıyordu. Dışarıya çıkıp oturanların bayramını kutladık ve bayram şekeri olarak ikram ettikleri bisküvi ve lokumdan aldık.

Camiye girerken Defne buranın aslında bir Sinagog olduğunu fakat sonradan camiye çevrildiğini anlatmıştı. Ben de yazıyı hazırlarken merak edip tarihçesine baktım ve burasının tabiri caizse ilk aşamada bir “işgal evi” olduğunu şaşkınlıkla öğrendim. Hikâye şöyle; 1843’te yapılan bina 1975 yılına kadar Yahudi cemaati tarafından Sinagog olarak kullanılır. Fakat bölgedeki cemaatin sayısı oldukça azaldığı için 1976’da yapıyı belediyeye satarlar. Bunun üzerine, 1960’lı yıllarda buraya yerleşmiş olan Türkiyeli cemaat cami ihtiyaçlarını karşılamak için bu binayı belediyenin kendilerine tahsis etmesi için defalarca girişimde bulunurlar fakat bir türlü olumlu sonuç alamazlar. Bunun üzerine 27 Temmuz 1979’da Türk İslam Cemiyeti üyeleri Cuma namazının ardından boş olan Sinagogun kapılarını kırıp işgal ederler. Aynı gün gerekli değişiklikleri yapıp ikindi namazını kılarlar ve dışarı çıkarılmalarını engellemek için 933 kişi 40 gün boyunca, bir yandan gece gündüz burada kalıp, bir yandan da içerisini boyayıp düzenlerler. Sonunda belediye binayı cemaata 1 milyon 48 bin florine satmaya karar verir ve yapı resmi olarak camiye dönüştürülür.

Camiden çıkıp sağlı sollu Uzakdoğu dükkân ve lokantalarının olduğu Çin Mahallesinde hızlı bir tur attık.

Mahalleden çıktıktan sonra artık oldukça merak ettiğim Scheveningen’e gitmek için tren garına yürüdük ve treni beklemeye başladık. Merkezde oldukça farklı ırktan çok fazla insan görmek şehirde çok fazla yabancı kökenli insanın yaşadığının bir kanıtıydı sanırım.

Trene atlayıp daha önce Fazilet’le bir Aralık gecesi balık yemeye geldiğimiz kumsala ulaştık. Bu sırada gördüğüm “turist treni” oldukça ilginç görünüyordu.

Havanın da güneşli olmasından ötürü daha da göz kamaştırıcı görünen, uzun kum plaj, deniz, dalga sesleri, yosun kokusu ve ortam Defne’nin de dediği gibi, hiç de Hollanda gibi değildi. İnsan kendisini Türkiye’deki bir deniz kıyısında sanabilirdi. Fakat orada olmadığınızı anlamak için 3 tane neden vardı. İlki insanların büyük çoğunluğunun giyinik olarak güneşlenmesi, ikincisi denizde çok az insanın olması ve üçüncüsü kumsaldaki insanların arasında oldukça pervasız bir şekilde martıların dolaşması!

Denize girebilirim belki diye yanıma şort almıştım. Fakat hem yanıma büyük bir havlu almadığımdan hem de yüzüp, çıkıp kurumak için zamanımız az olduğundan yüzmeyi bir sonraki sefere bıraktım. Fakat gidip denize ayağımı sokmayı ihmal etmedim elbette. Günle mi alakalı bilemem ama deniz sıcaklığı Ege’deki birçok yerle boy ölçüşebilecek sıcaklığa sahipti.

Bir süre güneşin altında mayıştıktan sonra dönüş yoluna düştük. Bu arada Defne, bazı evlerin camlarına asılmış olan çanta ve Hollanda bayraklarını gösterip, bunların birkaç gün önce açıklanan üniversite sınavını kazanan öğrencilerin yaşadığı evler olduğunu söylüyordu.

Akşam eve ulaşıp pizza sipariş ettik, maç izledik, bir şeyler izledik, muhabbet ettik ve dünkü gibi aynı saatte dışarı çıkıp Sloterdijk’a gittik ve Berlin otobüsünü bulduk. Pasaportları hazır edip biletleri uzattığımızda görevli bakmaya bile tenezzül etmeden “buyurun” dedi! Şaka gibiydi gerçekten de, muhtemelen dün en ciddi otobüs görevlisine denk gelmiştik.

Otobüsün tekerlekleri Berlin’e doğru dönerken şoförün, “otobüse hoş geldiniz. Eğer yanınızda uyuşturucu varsa yok etmenizi önerim. Çünkü Almanya’ya gidiyoruz ve sınırda polise yakalanma riskini almak istemezsiniz!” anonsu oldukça ironikti!

16 Haziran 2018, Cumartesi (Berlin)

Otobüs yarımşar saat mola vererek sırasıyla Groningen, Bremen ve Hamburg güzergâhını izleyerek 9 saat sonra Berlin’e ulaştı. Yol boyunca ara ara uyansam da genel olarak uyuyabildiğim için gayet mutluydum. Berlin’deki otobüs terminaline ayak bastığımızda karşılaştığımız güneşli ve sıcak hava içimizi ısıtıyordu.

Bir önceki gün iki kişilik 70 Euro’ya bulduğumuz 4 yıldızlı Scandic hoteline gitmek için metro durağına yürüdükten sonra bilet almak için bir bilet otomatının önünde durup, ilginç bir ayrıntı olarak, Türkçe seçeneğini seçtik ve incelemeye başladık. Günlük mü, iki günlük mü, yoksa tek yön bilet mi alsak acaba diye düşünürken arkamızdaki Alman bir eleman bize yardım önerisinde bulundu ve onun önerisiyle 7,60 Euro’ya günlük bilet aldık. Bu sayede tüm gün boyunca 1, 2 ve 3. bölgede istediğimiz kadar metroya binebilecektik. Hollanda’daki metro ücretlerini düşününce Almanya oldukça uygundu! Sıcakkanlı elemanla aynı trene bindik ve o inene kadar bol bol muhabbet ettik. Berlin’e oldukça güzel bir başlangıç yapmıştık.

Hotele ulaşıp üstümüzü değiştirip çantaları bıraktık ve Berlin’i adımlamaya başladık.

Sokağa çıkar çıkmaz ilk ilgimi çeken şey, trafik lambalarında kullanılan ilginç şapkalı adam figürüydü. Ampelmännchen adındaki sembol, Doğu Almanya’dan günümüze kadar gelmiş olan nadir figürlerden birisi. Normalde Doğu Almanya’daki trafik lambalarında kullanılan figür iki ülkenin birleşmesinden sonra oldukça popüler olmuş ve ülkenin ikonlarından biri haline dönüşmüş.

Hotelin biraz ilerisinde bulunan bir kafeye oturup kahvaltılık bir şeyler sipariş ettik ve uzun günümüze başladık.

Berlin’in merkezi olan Alexanderplatz’a gidecek metroya doğru ilerlerken harabe halinde bir kilise görüp şaşırdık. 1895’te Almanya imparatoru I. Wilhelm adına bir anıt olarak açılışı yapılan Protestan kilisesi, 1943’teki bombardıman sırasında büyük hasar görmüş fakat o günkü haliyle korunarak Batı Berlin’in bir simgesi haline dönüşmüş.

Alexanderplatz’da dolaşırken fark ettiğim geniş yol ve alanları, büyük ve heybetli yapılarıyla (Doğu) Berlin daha önce gittiğim hiçbir Avrupa ülkesine benzemiyordu.

Grafiti ve sokak sanatlarını çok seven biri olarak, kaldırıma çizilmekte olan resim oldukça etkileyiciydi.

Alexanderplatz’da karşımıza çıkan en ilginç şeylerden biri, 1969’da Doğu Almanya’nın 20. yılından önce açılışı yapılan ve aynı anda 148 önemli şehrin saatini görebildiğiniz Dünya Saat’iydi.

Tıpkı saat gibi 1969’da açılışı yapılan ve 368 metre yüksekliğiyle Almanya’daki en uzun yapı olan Televizyon Kulesi anlamındaki Fernsehturm, hem Berlin, hem de Komünizmin gücünün bir sembolü olması için Doğu Almanya’da inşa edilmiş ve zamanla bunu da başarmış.

Pergamon (Bergama) Müzesi’ne doğru aylak aylak yürürken, ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen fakat hakkında en eski 1292 yılına ait bir yazı bulunduğu için 13. Yüzyılın sonlarında yapıldığı düşünülen Marienkirche (St. Mary) Kilisesini görüp içine girdik. İçi oldukça sade olan kilise normalde Katolik kilisesiyken sonradan Protestan kilisesine dönüştürülmüş.

Kiliseden çıktıktan sonra Spree nehrinin yanından yürürken kafamı kaldırdığımda nehri izleyen 3 kız ve bir erkek heykelle (Three Girls and a Boy) karşılaşıyordum. Wilfried Fitzenreiter’in 1977-79 yıllarında yaptığı heykeller, kişinin kendindeki güven ve rahatlığın kaygısız ifadesini yansıtıyor ve çok güzel görünüyorlardı.

Aval aval etrafa bakıp yürürken üzerimde bir hafiflik hissettim. Tripod yanımda değildi. Hızlı bir düşünmeyle sabah kahvaltı yaptığımız kafe Clave’deki sandalyede unuttuğumu anımsadım. Defne defalarca kafeyi aradı, facebook sayfalarına yazdı ve sonunda görevli birine ulaştı. Fakat karşıdan gelen cevap olumsuzdu; görmemişlerdi. Akşam dönüşte otele yakın olduğu için uğrayıp bizzat aynı soruyu yönelttim ama görmediklerini söylediler. Yapacak bir şey yoktu, video çekimlerini eski usul titreterek yapacaktım. 🙂

Berlin Eski Ulusal Galeri’si,

ve ön cephedeki heykeller oldukça güzel görünüyordu.

En çok merak ettiğim müzelerden biri olan Pergamon (Bergama) Müzesinin bilet kuyruğundaydık. Hemen arkamızda bulunan yabancı genç bir kadının okuduğu kitabın kapağı ilgimi çekti. Gözlerimi kısarak baktığımda benim de okuma listemde olan Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’nın İngilizcesini okuyordu.

Defne’ye göre, bu müze için, oldukça kısa süren bir bekleyişin ardından biletlerimizi ve bir tane de Türkçe anlatımlı kulaklık alarak müzeyi dolaşmaya başladık.

1910’da yapımına başlanan ve 20 yıl sonra, yani 1930’da tamamlanan Bergama Müzesi’nin ününü çocukluğumdan beri biliyorum. Çünkü yüzlerce tonluk Bergama Zeus Sunağı’nın Türkiye’den eşeklerle ve savaş gemileriyle nasıl çalındığı ve Almanya’da kurulan müzede nasıl sergilendiği konusunda milyon tane tartışma ve haber programı izleyerek büyüdüm. Bu yüzden de Berlin’de en fazla görmek istediğim yer haliyle müze ve sunaktı.

Türkçe anlatımlı kulaklığımı takıp müzede dolaşmaya başlayınca müzenin neden bu kadar meşhur olduğunu anlıyordum. Çünkü daha önce hiçbir müzede görmediğim kadar büyük yapılar müzede sergileniyorlardı. Bunlardan en etkileyicilerinden biri de 120-130 yılları arasında, İmparator Hadrian döneminde inşa edilmiş olan Milet’in Market Kapısı’ydı.

Efes Ören yerinde yer alan Celsus Kütüphanesi’nin ön yüzünün kardeşi olan Milet Kapısı’nı Alman arkeolog Theodor Wiegand, 1903 yılında bulmuş ve Alman kralı 2. Wilhelm’e takdim etmiş.  Yüzlerce tonluk yapı 1907-1908 arasında Almanya’ya parça parça götürülmüş. Türkçe anlatımda bu konuda yapı için, “bir yerden getirilip müzeye kurulmuş ve sergilenmekte olan en ağır yapı” deniyor.

Tıpkı L’ouvre’da sergilenen Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykelinin Türkiye’den götürülme hikâyesi gibi müzede sergilenen Zeus Sunağı, Milet Market Kapısı ya da birçok eser Türkiye’den benzer bir şekilde yurtdışına götürülmüş. Yazıyı hazırlarken çok merak ettiğim bu konuda Türkçe ve İngilizce birçok iddia okudum ve eserleri bulan arkeolog, büyükelçi ya da yabancıların bir şekilde bu eserleri yurtdışına kaçırmış olabileceklerine inanmak istedim. Fakat ortada kabul edilmesi gereken daha önemli bir konu var. O da; dönemin Osmanlı yönetiminin bu eserleri önemsemediği ve hatta bir şeyler karşılığında vermiş olduğunun daha gerçekçi bir iddia olması. Yoksa yüzlerce ton ağırlığındaki eserlerin yıllar boyunca eşeklerle, kimseye çaktırılmadan kaçırılması gibi bir şey nedense aklıma bir türlü yatmıyor. Hatta bir kaynakta Zeus Sunağı’nın gizli bir şekilde taşınmasından ötürü bölge halkının durumdan rahatsız olduğu ama Osmanlı yönetiminin asker göndererek halkın tepkisini önlediği bile iddia ediliyor.

Müzede ülkemizden birçok eser sergilediği için, dolaşırken Türkiye’de herhangi bir müzede dolaştığınızı düşünüyorsunuz.

Müzede sergilenen en ilginç eserlerden biri, İslam Eserleri bölümünde yer alan ve “bir mihrap değil” başlığı altında sunulan, ilk bakışta bir cami mihrabına benzeyen ama aslında Yahudi Samiriler’in işgalindeki Şam’daki bir evi süsleyen eser.

Müzenin artık sonuna gelmemize rağmen ortalıkta sunak olmadığı için bir görevliye sormaya karar verdik. Büyük bir düş kırıklığı olarak meşhur sunağın yenilme çalışmaları nedeniyle 2014’ten bu yana ziyaretçilere kapalı olduğunu ve görevliye göre 6 yıl daha ziyaretçilere kapalı olacağını büyük ir düş kırıklığıyla öğrendik! Berlin’e yeniden gelmek için bahane listeme bunu da eklemek zorundaydım. Ekledim!

Müzeden çıktıktan sonra yakınlardaki bir lokantaya oturup bir şeyler içip atıştırdık. Ardından Defne dinlenmek için otele dönerken ben de Berlin Katedrali’ne (Berliner Dom) gittim ve terasından Berlin’e bakmak için 7 Euro’ya bilet alıp dolaşmaya başladım.

1700’lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanan katedral defalarca elden geçilerek değişikliklere uğramış.

Wikipedia’daki bilgiye göre Berlin Katedrali, içinde hiçbir zaman bir piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral değilmiş.

Önceleri geniş sonraları ise değişkenlik gösteren 267 basamak tırmandıktan sonra sonunda katedralin en üst noktasındaydım. Şehir ve katedralin önündeki yeşil alana yayılmış insanlar pek güzel görünüyordu.

Katedralden çıkıp çimlere yayılarak bir süre etrafı izledikten ve soluklandıktan sonra Tanıl Abi’nin “Berlin’de kesinlikle görmelisin” dediği 3 yerden biri olan ve Doğu Almanya’yı konu edinen DDR Müzesine gittim.

Eski Demokratik Almanya cumhuriyetiyle ilgili, biraz “alaycı” ama fikir verici, ilginç ve ziyaretçilerle etkileşimi olan müze oldukça ilginçti.

Ufak notlarla ve yaşama dair eşyalarla Doğu Almanya’nın anlatıldığı müzede eski bir arabanın direksiyonuna geçip ekrana yansıtılan görüntülerle sokaklarda dolaşabiliyor ya da özel olarak hazırlanmış çekmeceyi ya da dolabı çekip anlatılan konuya dair ilginç ayrıntı ve eşyalara ulaşabiliyordunuz.

Müzenin ilgi çekiçi bölümlerden biri de, ortalama bir Doğu Alman ailesinin evinden modellenen salonda, odalarda, mutfakta ya da banyoda dolaşmaktı.

Müzeden çıktıktan sonra önce otele dönmeyi düşünsem de sonrasında bölünmüş Berlin’de Doğu-Batı geçiş noktası Helmstedt (“Alpha”) ve Dreilinden’den (“Bravo”) sonra 1961 senesinden 1990 senesine kadar üçüncü ittifak geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısı olan Checkpoint Charlies’e doğru yürümeye başladım.

Şu anda turistlik bir yer olan noktada yaşanan en ilginç olay, II. Dünya savaşının bitiminden sonra 27 Ekim 1961’de bu noktada karşı karşıya gelen Sovyetler Birliği ve ABD asker ve panzerleri 16 saat boyunca tek bir kurşun atmadan karşılıklı beklemeleri olmuş. O tarihte atılacak tek kurşunun 3. Dünya Savaşının başlangıcı olacağı düşünülmüş. Söz konusu gerginlik, zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy’nin Sovyet başkanıyla yaptığı görüşmeler sonucunda giderilmiş.

Bölgede hala duran ve büyüklük sırasıyla İngilizce, Rusça, Fransızca ve en altta en ufak puntoyla Almanca olarak “Amerikan bölgesinden ayrılıyorsunuz” uyarı tablosu ise Almanlar için oldukça iğneleyici bir ayrıntı.

Noktanın hemen çaprazında bulunan bölümde ise Berlin’i ikiye ayıran duvara ait 2 parça ve yeni bir savaş çıkma ihtimali olan ama bir şekilde atlatılan krizleri anlatan billboard bulunuyor.

Otele dönme kararı verip metro durağına doğru ilerlerken gözüme Terörün Topografyası (Topographie des Terrors) adındaki müze çekti.

Oraya doğru yürüdüğümde müzenin dışında yer alan eski Berlin duvarının hemen altında 1933 Berlin: Diktatörlüğe Giden Yol (1933 Berlin: The Path To Dictatorship) adlı bir sergi yer alıyordu. Sergide yazı ve fotoğraflarla 1933’de Nazi’lerin yükselişi ve Yahudilere karşı yapılmaya başlanan baskılar gözler önüne seriliyordu.

Hem gerçek Berlin Duvarını, hem de Nazizm’in emeklemeden koşmaya geçtiği günlerde gelecekte yapacaklarının teminatı olan olayları görmek oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra metroya atlayıp otele ulaştığımda Defne daha yeni uyanmıştı. Bir süre dinlendikten sonra dışarı çıktık ve yakınlardaki Sylt’a oturup Akdeniz salatası ve siyah angus antrikot yiyerek karnımızı doyurduk ve bol bol laklak ettik. Muhabbetimizin en eğlenceli bölümü Defne’nin ufakken okul gezisiyle geldikleri Berlin’de kaybolması ve girdiği bir dükkândaki Türkiyeli adamın neredeyse hemşerisi çıkması ve ona yardım etmesiydi.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2

13 Haziran 2018, Çarşamba (Veendam, Amsterdam)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra İlker’le vedalaşıp arabaya atladık ve;

Levent Abi bizi Assen tren istasyonuna bıraktı.

Birkaç tren değiştirdikten sonra Defne’nin Zaandam’daki evine ulaştık. Çay içip bir süre laklak ettikten sonra apartmandan çıktığımızda yoğun çikolata kokusuyla irkiliyordum! Defne buraya taşındığında, heyecanla, yakınlarda bulunan çikolata fabrikası nedeniyle bölgenin çikolata koktuğunu söylemişti fakat bu kadar yoğun ve güzel bir koku olacağını asla düşünmemiştim. Nefisti!

Bir o kadar güzel olan şey de güneşli havaydı. Trene atlayıp Amsterdam Centraal’a gittik.

5 yıl önce kışını gördüğüm Amsterdam’ın bu sefer yazını gördüğüm için son derece mutluydum. Fakat yarın buralarda havanın aslında ne kadar değişken olduğuna şahit olacaktım.

Güneşli havada, sokakları kesen kanalların nefis manzaralarına bakınarak ilerliyorduk.

Bir süre sonra yolumuz Rembrandt’ın 1642’de yaptığı Gece Devriyesi’nin (The Night Watch) heykel canlandırmasının bulunduğu Rembrandt Meydanı’na çıktı.

Birkaç foto çekindikten ve etrafa bakındıktan sonra aklıma Esther’in bir önceki gelişimde “kesinlikle denemelisin” dediği ve deneyip beğendiğim Van Dobben geldi. Hatırladığım kadarıyla tam karşı sokaktaydı diyerek sokağa girdiğimde yanılmadığımı fark ettim. İçeri girip bir hamburger arası bir de sade olarak kroket sipariş ettik. İçecek olarak ise kadın garsonun önerisiyle süt söyledik. Hem kroketler hem de sütle gayet güzeldi.

Yemekten sonra oradan buradan laklak ederek dolaşmaya devam ediyorduk.

İlk kez geldiğimde hem içinden bisikletliler geçtiği için, hem de sokak çalgıcılarının binanın akustiğini çok iyi kullandıkları için çok beğendiğim Rijks Müzesi’nde bir süre harp çalan bir kadın sokak müzisyenini dinledikten sonra müzeler bulvarına doğru ilerledik.

Hava 22.45 gibi karardığı için akşam-gece ayrımına tam varamasam da Defne, “hadi akşam yemeği yiyelim” deyince günün hangi evresinde olduğumuzu anlıyordum. Neredeyse tamamını “yabancı” nüfusun oluşturduğu merkeze 10km uzaklıktaki Osdorp’ta Warung Spang Makandra adında bir Surinam lokantasına gittik.

Defne’nin önerisiyle önce tavuk, haşlanmış yumurta, taze soya ve soğanla yapılmış Saota çorbası sipariş ettik. Çorbanın yanında gelen, tuzsuz sade pirinç pilavı da çorbaya ekleyip yeniyordu. Yemeğe girişmeden önce yanında getirdikleri acı biber sosundan ağzıma büyük bir parça attığım için bir süre acının azalmasını bekledikten sonra çorbayı denedim ve çok beğendim.

Çorbadan sonra pilav, yeşil fasulye, domates ve Uzakdoğu usulü olduğunu düşündüğüm taze salatalık ve lahana turşusu ve patatesle servis edilen özel soslu tavuk yemeği olan kip ketjap yedik. Oldukça leziz olan yemeğin sosu aklıma Paris’te gittiğimiz Etiyopya lokantasında yediğimiz yemekteki tavuk sosunu anımsattı.

14 Haziran 2018, Perşembe (Amsterdam)

Güne uyandığımızda hava güneşli ve güzel bir izlenim vererek içimizi ısıtsa da, kahvaltının ardından yerini hafif bir yağmura bırakmıştı. Dün Amsterdam’da grev nedeniyle otobüslerin çalışmayacağını duymuş olsak da, duraktaki tabelada otobüs saatlerini görünce şansımızı denmeye karar verdik. Fakat hiçbir otobüs gelmeyince tren istasyonuna doğru yürümeye başladık.

Şansızlık bu ya, bir süre treni bekledikten sonra yapılan anonsla, bir kişinin tren önüne atladığı için ulaşımın kesintiye uğradığını öğrendik. 5-10 dakika ne yapacağımızı bilemez şekilde bekledikten sonra karşı yöne bir tren geldi ve görevli bizim tarafa işarette bulunarak oraya gelmemizi istedi. Karşıya geçip trene bindikten sonra, tren ters yönde bir süre ilerledikten sonra kendi şeridine geçerek bizi Amsterdam’a ulaştırdı.Yolculuk sırasında Defne, tren önüne atlamanın buralarda ara ara yaşandığını anlattı.

Saat 14’te Stedelijk modern sanat müzesindeydik.

Biletlerimizi alıp içeri girdiğimizde bizi Endonezyalı sanat grubu Tromarama’nın eserleri karşıladı.

Bir süre çalışmalara göz gezdirdikten sonra, oldukça gerçekçi görünen, tohuma kaçmış bir karahindibayı anımsatan elektronik devreyle karşılaştık.

“Nasıl yapmışlar acaba?” diye bir süre inceledikten sonra ulaştığımız oda hindibaların onlarcasıyla donatılmıştı. Nefis görünüyorlardı.

Sonradan bunların elektronik devre olduğunu fakat üstlerindeki tohumların gerçekten de hindiba tohumları olduğunu gösteren bir video izledik.

Studio Drift’in “Kodlanmış Doğa” adındaki sergisini geziyorduk. “Doğa, teknoloji ve insanlık arasındaki kararsız ilişkinin on yıllık keşfi” olarak tanımlanan sergide kuşların kanat çırpışındaki zarafet,

çiçeklerin ani bir şekilde aşağıya doğru düşerek kanatlarını açışları,

ağaç dallarına yerleştirilmiş renk değiştiren yapraklar,

sanal gerçeklik gözlüğüyle bakıldığında yıkılmakta olan sütunların görüldüğü oda gibi birçok ilgi çekici bölüm yer alıyordu.

En etkileyici bölüm ise, bilim kurgu filmlerini andıran hafif metalik bir müzik eşliğinde, havada asılı duran bir küpün yavaş hareketlerine şahit olunan odaydı. Müzeden dışarıya adım atarken, serginin hayal gücümü arttırdığını düşünüyordum.

Merkeze inip birkaç hafta önce Nilüfer’le buralarda olan Bahtiyar’ın Hollanda tatlısı olduğunu düşünerek önerdiği ama Defne’den aslında bir İspanyol hamur tatlısı olduğunu öğrendiğim churros yemek için bir dükkâna oturduk. Hem fiyatı gereğin fazla olduğu, hem de üzerine ekleyecekleri çikolata, çerez vesaireye göre fiyatın çok daha fazla yükseleceği için Defne’nin bir süre yaptığı pazarlıktan sonra üzerine sadece çikolata dökülecek 4 tane tatlı almaya karar verdik. Taze, sıcak, ince, uzun ve az şekerli tulumbaya benzettiğim tatlı gayet lezzetliydi.

Tatlıyı da yedikten sonra 3 Sisters’a oturup bir şeyler içerken Dünya Kupası’nın açılış maçı olan Rusya – Suudi Arabistan maçını takip etmeye başladık.

Rusya’nın ilk golüne oldukça sesli şekilde sevinenlerin kim olduğunu görmek için kafamı çevirdiğimde, 6-7 tane takım elbiseli, muhtemelen, Çinli iş adamı olduklarını görüp, Rus olmadıkları için şaşırdım. Fakat sonraları Suudi’lerin kaçırdığı bir gol pozisyonunun ardından da aynı kişilerin sesli tepkilerini görünce futbolsever olduklarını anlayacaktım.

Gece çıkacağımız 9 saatlik Berlin yolculuğunu düşünüp eve geçtik, yemek yedik, bavulları hazırladık, bir şeyler içtik, pinekledik ve 22.30’da Sloterdijk’a gidip Flixbus’ın kalkacağı yere doğru yürümeye başladık.

Adımlarken, sonraki hafta sonu Türkiye’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi için burada yaşayanların oy verebileceği alanı işaret eden bir tabela fark ettik. İyi ki de fark etmişiz çünkü birkaç gün sonra Defne oy kullanmanın son gününde buraya gelip oyunu kullandı.

Otobüs geldikten sonra biletlerimizi görevliye gösterdiğimizde, Avrupa Birliği vatandaşı olmasına rağmen Defne’nin pasaportu olmadığı için yolculuk edemeyeceğini öğrenip şaşırdık. Defne böyle bir zorunlulukları olmadığını şoföre anlatsa da bir türlü sonuç alamadık ve biletleri iptal edip bir sonraki gün aynı saate bilet aldık.

Soluklanmak için Defne tren istasyonundaki Starbucks’ta birer kahve sipariş edip yanıma geldiğinde, görevliye isim olarak 2 kere “mali” dediğini ve onun kahve bardağına “marie” yazdığını gösterip gülüyordu.

Kahvelerimizi yudumlayıp yanımızdaki çikolataları yerken bir yandan da oradan buradan laklak ediyorduk. Bu arada neredeyse tüm istasyonlarda insanların çalması için konan piyanonun başına geçmiş yakışıklı bir elemana kitlenmiş, muhtemelen, 15-18 yaş aralığındaki 4 kızın heyecanlı ve kendinden geçmiş tavırları ilgimizi çekti. Bir süre onları takip ettikten sonra eve dönüş yolunda yarın Den Haag ve Defne’nin “kesinlikle Hollanda’daki en güzel iki yerden biri” dediği Scheveningen’e gitmeye karar veriyorduk.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1

Özellikle Defne’nin Amsterdam’a taşınmasının ardından, yeniden Hollanda’ya gitme fikri aklımın bir köşesinde dönüp duruyordu. 2018’in ilk günlerinde, daha önce kışını gördüğüm Hollanda’nın bir de yazını görmek adına uçak bileti bakınırken Haziran’da, psikolojik sınır olan, 1000 TL’nin altında (975 TL) gidiş-dönüş bilet görüp planı hızlıca aktive ettim ve biletleri alıp, Defne’ye “11-20 Haziran’da oradayım, şenlikler başlasın :)” diye bir mesaj attım.

İlk hamlede “doc”umuzu yarattık ve “nereye gidelim, neler yapalım” diye karşılıklı olarak notlar düşmeye başladık. Daha önce Almanya’ya hiç gitmemiş biri olarak, Berlin’in, Defne tarafından,  listeye dahil edilmesi benim için gezinin cazibesini kat be kat arttırmaya yetmişti.

Yolculuğa 40 gün kala Defne ödevlerini bitirmeye kasıp ardından sıkı bir şekilde gezi planı yapacağını söylerken ben de Schengen vizemi alıp günleri saymaya başlıyordum. Az kalmıştı…

11 Haziran 2018, Pazartesi (Schiphol, Veendam)

5.45’te uyanıp,

önce Esenboğa – İstanbul Atatürk,

ardından da İstanbul Atatürk – Schipol yolunu izleyip saat 12.45’te havaalanındaydım.

Bir önceki gelişimde deniz ve kanallarla dolu manzarasından oldukça etkilendiğim için Amsterdam’a doğru inişe geçerken heyecanlıydım fakat kısa bir süre sonra A’nın ters tarafa baktığını fark edip ayaklarımı yere bastım.

Uçak beklenenden 20 dakika erken iniş yaptığı için bir süre uçak içinde bekledik. Pasaport kontrolünde sıradayken, hemen yanımızdaki AB vatandaşları self servis pasaport kontrolünü kullanarak kendilerinin geçiş yaptığını görüp imrendim.

Pasaporttan çıktıktan sonra Defne’yle buluştuk ve trene atlayıp bol bol muhabbet edip özlem gidererek Groningen’e doğru yol almaya başladık. Artık ne kadar çok konuştuysak yanımızdaki Hollandalı yaşlı çift “nece konuşuyorsunuz?” diye sordu.

Groningen’e vardığımızda İlknur Abla bizi bekliyordu. Güneşli havada arabaya atladık ve son durak olan Veendam’a doğru ilerlemeye başladık. Saat 16.15’te eve vardığımızda İlker ve arkadaşı yemek hazırlıklarına başlamışlardı.

Daha önce gittiğim Hengelo’ya acayip derecede benziyordu.

Çantaları yerleştirdikten sonra İlker ve Defne beni Groningen’e özgü bir yiyecek olan eierbal “yumurta topu” yedirmek üzere “atıştırmalıkçı” De Brink’e götürdüler.

Daha önce Hengelo ve Amsterdam’da yediğim kroketlere benzeyen, dışı galeta ununa batırılıp kızartılmış eierbal’ın içinde körili bir sosla kaplanmış tüm haşlanmış bir yumurta bulunuyordu ve oldukça lezzetliydi.

De Brink’te ayrıca içeriğinde noodle, sebze, tofu ve acılı sosun olduğu bamischijf yedik. Endonezya, Singapur ve Malezya’da yenilen, mie goreng/ bakmi goreng adındaki acılı sebzeli noodleın bir uyarlaması olan bir içeriği sahip atıştırmalık çok güzeldi.

Eve döndüğümüzde yemek hazırdı. Keyifli sohbetle birlikte karınlarımızı doyurduktan sonra araaya atlayıp Veendam’da turlamaya başladık.

Kısa bir süre sonra yolumuzu oldukça kalabalık bir şekilde ilerleyen ilkokul öğrencileri kesti. İlknur Abla, bunun her yıl düzenlenen bir etkinlik olduğunu ve öğrencilerin haftanın ilk dört günü 5’er kilometrelik bir yürüyüş yaptıklarını Cuma günü de eğlence düzenlendiğini anlattı.

Önlerinde su kanalları bulunan oldukça güzel evlerin yanlarından geçip Borgerswold’e ulaştıktan sonra arabayı park edip yürümeye başladık.

Dışarıdan getirilen kumlarla yapılmış bir plajı olan göle kurulmuş düzenekle su kayağı da yapılıyordu.

Bir süre daha gölün etrafında yürüyüş yaptıktan sonra arabaya atlayıp Heiligerlee’e gittik.

Yazıyı hazırlarken burada gördüğümüz anıtın, Hollanda’da bulunan on yedi ilin 16. Yüzyılda bağımsızlık için İspanya’ya karşı başlattığı ayaklanmanın yaşandığı Seksen Yıl Savaşı’nda, burada kazanılan ilk zafer için yapıldığını öğreniyordum.

Eve döndükten sonra kısaca arasında krema/muhallebi olan milföylü Hollanda tatlısı olan tompouce yiyip günü sonlandırdık.

12 Haziran 2018, Salı (Veendam, Groningen, Termunterzijl)

7.30’da uyanıp, 12 derece hava sıcaklığında ara ara esen rüzgâr yüzünden üşüyerek Veendam’da adımlamaya başladım.

Düzenli evler, muntazam sokaklar ve yemyeşil bir doğaya sahip, İlknur Ablanın dediği gibi “köy”, çok güzel görünüyordu.

Geldiğimden beri benzettiğim Hengelo’dan farklı olarak, bazı sokaklarda evlerin önünden, yanından geçen su kanallarının üzerlerindeki nilüferler aklıma Rydbohom’ü getiriyordu.

Gün içinde Levent Abi’den öğreneceğim üzere, kendiliğinden gelip buraya yerleşen yabani kazlar kafalarına göre takılıyorlardı. Gün boyu kazların umarsızca sokak aralarında yola atlayıp arabaları durduracağına şahit olacaktım.

Yolculuğum sırasında kimleri okula, kimileri işe giden ya da dolaşmaya çıkmış, her yaştan onlarca bisikletli gördüm. Göz teması kurmanıza bile gerek kalmadan birçoğu yanımdan geçerken selam veriyordu.

Yaklaşık 1,5 saatlik gezimin ardından, kulaklarımı üşütmüş bir vaziyette eve ulaştığımda İlker uyanmış beni bekliyordu. Scooterla markete gidip alışveriş yaptık ve dönüşte gayet güzel bir kahvaltı masası hazırlayıp bol muhabbet eşliğinde midelerimizi doyurduk. Sadece masada bulunan 7 çeşit peyniri görmek bile Hollanda’da olduğumu hissettiriyordu!

Kahvaltının ardından hazırlanıp önce otobüs ardından trenle Groningen’e geçtik.

Defne’nin, nüfusunun neredeyse 4’te birini, Türkiye’de dâhil olmak üzere birçok ülkeden gelen öğrencilerin oluşturduğunu söylediği şehrin merkezine doğru yürürken pazarın kurulu olduğunu görüp dolaşmaya başladık. Bu arada, geldiğim günden bu yana beni yedirmek için programlanmış olan İlker, “kesin bundan yemelisin!” diyerek bizi taze stroopwafel yapan bir stanttın önüne götürdü. İlk kez Heval’in ofise getirmesiyle denediğim waffleı ilk kez taze taze denedim ve çok beğendim.

Bir süre dolaştıktan sonra 1482’de açılışı yapılan 97 metre yüksekliği olan Aziz Martin’in Kulesi’ne (Martinitoren / St. Martin’s Tower) çıkmaya karar verdik. Hem İlker, hem de Defne, benim gibi ilk kez zirveye çıkacaklardı.

Dar merdivenli Milano’daki Duamo, Brugge’daki Belfart Çan Kulesi, Paris’teki Sacré-Cœur Bazilikası ya da bol merdivenli Kotor Kalesi’ne tırmandıktan sonra 260 basamaklı kule benim için çerez gibi gelse de, bizimkilerin, doğal olarak, zorlandıkları notunu düşmekte fayda var. Çünkü insan zamanla öğreniyor. 🙂

Hem orta katta, hem de çanın bulunduğu en yüksekten şehre kuşbakışı göz atmak benim için oldukça keyifliydi. Çanın bulunduğu zirveye ulaşınca İlker’in, “çan çalsa ne olur ki?” sorusuna gülsek de tam dönüşe geçerken çalmasıyla havaya zıpladık! Neyse ki saat yarım olduğundan sadece bir kere çaldı da ucuz yırttık. Akşam Levent Abi, iş için, yanlış anımsamıyorsam, bu kuleye çıktığını ve bir yere kaçamadığı için defalarca dinlemek zorunda kaldığını anlattı da ucuz yırttığımız için şükrettik.

Kuleden aşağıya indikten sonra biraz soluklanmak için Cappuvino’ya oturup birer kahve içtik ardından da aşağıya inip Hollanda’ya gelen her ölümlü gibi külahta patatesimizi yedik.

Ardından da İlknur Ablayı görüp Veendam’a döndük.

Levent Abinin gelmesiyle birlikte arabaya atlayıp hem kuzeyde, hem de Almanya sınırında yer alan Termunterzijl’e doğru yola koyulduk.

İlk önce Westerhuis’e oturup bir şeyler sipariş ettik. Burada deneyeceğim en ilginç şey tuzla marine edilmiş, haring adındaki Baltık Ringa balığıydı. Bu balığın İsveç’te genelde Noel’de yenen sarımsaklı ve tatlı-ekşi soslu halini Rydboholm’de Göran’ın önerisiyle yemiş ve sevmiştim. Fakat bu halini ilk kez deneyecektim; çiğ göründüğü için ilk anda garip gelse de balığın tadı çok güzeldi.

Ana yemek olarak kızartılmış karides, alık, patates ve salata yedikten sonra Hollanda’nın deniz seviyesinin altında olduğunu yerinde anlamak için arabaya atladık.

Çadır kampının önündeki park alanına arabayı bırakıp tam karşımızda yer alan merdiveni tırmanmaya başladık.

Zirveye ulaştığımızda hem denizin gelgitten ötürü geri çekilmiş olduğunu, hem de gerçekten de deniz seviyesinin setin diğer tarafındaki karadan daha yüksekte olduğunu yani Hollanda’nın su seviyesinden aşağıda olduğunu fark ediyordum.

Gelirken yapılan soğuk rüzgâr uyarısıyla kat kat giyinmiş olsam da hava beklediğim kadar soğuk değildi. Bir süre suyu çekilmiş denizde dolaştıktan sonra tekrar arabaya atladık ve eve döndük.

Çay atıştırma derken, gece İlker’le Veendam’ın boş sokaklarını arşınladık. Birkaç kişi ve araba dışında ortalık oldukça sakindi. İlker gördüğümüz arabaların da muhtemelen burada yaşayan Türkiyeliler olduğunu söylüyordu.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Roterdam, Brugge, Amsterdam, Den Haag – Bölüm 4

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -10-

29 Kasım 2013, Cuma (Roterdam, Amsterdam, Den Haag)

Bir gün önce dörder tane aktarma yaparak gidip geldiğim Brugge’dan sonra güvenim yerine gelmişti. Akşam Amsterdam’a hangi saatlerde tren olduğunu, aktarma saatlerini ve peron bilgilerini not ettim. Rotterdam Lombardijen’den önce Rotterdam Centraal’a oradan da Amsterdam’a geçecektim.

Sabah Fazilet beni tren istasyonuna bıraktığında aklımdaki tek soru işareti, girişteki otomatların bozuk para ile çalışıp çalışmamasıydı. Brugge’a giderken bozuk para yeri yok diye bilet almamış ve 29’unda kullanmayı planladığım tüm gün biletini harcamıştım. Dönüşte konuştuğum kondüktörler otomatlarda bozuk para girişinin olduğunda ısrarlıydılar. Ve evet, haklıydılar. Dün akşamdan hazırladığım paraları atarak Rotterdam Centraal’a kadar biletimi aldım. Trene atladım ve 9 dakika sonra indim.

Tren istasyonundaki gişeler bankalardaki gibi dizayn edilmişti. Önce bir sıra numarası alıp bekliyor ardından da numaranız bankoda görüntülenince görevliye gidip derdinizi anlatıyordunuz. Ben de Amsterdam’a gidiş, Lombardijen’e dönüş ve yarın için Schipol’a gidiş biletlerini aldım.

Sonrasında planladığım trene bindim. Fakat daha önce bindiğim trenlere nazaran daha az konforlu ve farklı renkte bir trendi. Kondüktör gelip “bilet” dediğinde, hemen biletimi çıkartıp uzattım. Adam damgayı bastıktan sonra, bindiğim trenin hızlı tren olduğunu ve 10 Euro ekstra ücret ödemem gerektiğini söyledi. Dün gece tren seferlerine bakarken en kısa sürede gideni seçmiştim! O da buydu tabi! Ödemeyi yaptıktan 35 dakika sonra Amsterdam tren istasyonundaydım.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -01-

İstasyondan çıkmadan önce dönüş trenlerinin saatlerini kontrol edip ardından Brugge’daki gibi bir danışma aradım. Vardı ama ne bileyim dışarıdan pek hoşuma gitmedi. Bir de çok kalabalık olduğu için, en arka iki sayfasında küçük bir Amsterdam haritası olan reklam broşürünü alıp gardan ayrıldım.

29 Kasim 2013 - Seks Muzesi, Amsterdam, Hollanda

Dışarı çıktığımda ince ince yağan yağmur ve kalabalıkla karşılaşıyordum. Solumda portatif dükkânlar ile sağımdaki binalar arasında yürümeye başladım. Fakat bir süre sonra sağımda, bir sürü arkadaşımdan ismini duyduğum Seks Müzesi’ni fark ettim. Bugüne kadar yurtdışında ödediğim en ucuz müze biletini (4 Euro) aldıktan sonra 3 katlı müzede dolaşmaya başladım. Seksle ilgili bir sürü materyalden oluşan müze koleksiyonunda eski çağlardan biblolar, ufak heykeller, fotoğraflar, kasetler, film posterleri, seks aparatları, aniden bağıran bir kadın ya da aniden size doğru dönen çıplak bir adam heykeli gibi “komiklikler” gibi bir sürü şey vardı. Grup halinde içeride dolaşanlar elbette daha çok fazla eğleniyorlardı. Benim ilgimi ise ismini çok duyduğum ve orta çağda çok yaygın olarak kullanılan bekâret kemerleri ve 19. yüzyılın son çeyreğinden erotik/porno fotoğraflar çekti. Enteresandılar…

Müzeden çıktığımda yağmur durmuştu. Dam Meydanı’na doğru yürümeye devam ettik. Bu arada sağımda bir bilet dükkânı duruyordu ve içeriden müze biletleri alabiliyordunuz. Aklıma Heval’in, “Van Gogh müzesi için deli gibi kuyruk vardı o yüzden girmedik” cümlesi geldi. Demek ki böyle bir çözüm üretmişlerdi. Ben de 15 Euro ödeyip Van Gogh müzesi için biletimi önceden almış oldum. Ardından görevliden müzenin yeri konusunda bilgi aldıktan sonra yürümeye başladım.

29 Kasim 2013 - Madame Tussauds, Amsterdam, Hollanda

Kısa bir süre sonra şehrin en çok bilinen yerlerinin başında gelen Dam Meydanı’ndaydım. Tam karşımda balmumu heykelleriyle ünlü Madame Tussauds duruyordu. “Gidebilirim” listeme ekledim. Solumda 1956’da II. Dünya Savaşında ölenler için yapılan National Monument (Ulusal Anıt) yer alıyordu.

29 Kasim 2013 - Nieuwe Kerk (New Church, Yeni Kilise), Amsterdam, Hollanda

Sağ köşede 1385’de yapımına başlanan ve Gotik mimarisi ile inşa edilen Nieuwe Kerk (New Church / Yeni Kilise) bulunuyordu.

29 Kasim 2013 - Koninklijk Paleis Amsterdam (Royal Palace of Amsterdam, Amsterdam Kraliyet Sarayi), Amsterdam, Hollanda

Ulusal Anıt’ın tam karşısında ise 1648’de yapımına başlanan Koninklijk Paleis Amsterdam (Royal Palace of Amsterdam / Amsterdam Kraliyet Sarayı) vardı.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -01-

Biraz bakındıktan sonra Hollandalı olduğunu düşündüğüm bir kıza Van Gogh Müzesi’ne nasıl gidebileceğimi sorarak onun yönlendirmesiyle Müzeler Meydanı’na doğru yürümeye devam ettim.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -06-

Bir süre sonra şehrin ünlü kanallarını görmeye başladım. Neredeyse her sokak arasından kanal geçiyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -04-

Ağaçlara yakın olan kanalların üstünde toplanmış sarı yapraklar oldukça güzel görünüyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -02-

Sokaklardaki apartmanlarda oldukça enteresandı. Bazılarının üzerinde (muhtemelen) yapıldıkları yıllar yazıyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -03-

Yol güzergâhım sırasında ufak meydanlar ve küçük heykeller görüyordum.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -05-

Kanalların üzerinde yer alan köprülerin demirlikleri bisikletlerle doluydu. Zaten şehirde arabalardan çok bisikletle gezen insanları görüyordunuz.

Yönümün doğru olup olmadığını kontrol etmek için genelde Hollandalı ya da dükkânlardaki görevlileri seçmeye çalışıyordum.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -07-

Apartmanların bazılarının duvarlarında bulunan yürüyüş seviyesindeki süslemeler çok güzeldi.

29 Kasim 2013 - Spiegelgracht, Amsterdam, Hollanda

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -09-

Diğer kanalları kesecek şekilde bulunan Spiegelgracht kanalına geldiğimde nefis bir manzara ile karşılaşıyordum. Tam karşımda 1885’de yapılan Rijksmuseum (State Museum / Devlet Müzesi) binasını görüyordum. Bir süre fotoğrafımı çekecek birisi için bakınsam da bir türlü kimseyi bulamadım ve “dönüşte” diyerek yürümeye devam ettim.

29 Kasim 2013 - Rijksmuseum (State Museum, Devlet Muzesi), Amsterdam, Hollanda -02-

29 Kasim 2013 - Rijksmuseum (State Museum, Devlet Muzesi), Amsterdam, Hollanda -01-

Ulusal Müze’nin altında bulunan bisiklet ve yaya yolunu kullanarak Müzeler Meydanı’na ulaşıyordunuz. Geçiş çok güzel düşünülmüştü.

29 Kasim 2013 - Museumplein (Museum Square, Muze Meydani), Amsterdam, Hollanda

Gelmeden önce maps’ten bakındığım meydan beklediğimden çok büyüktü. Son bir kontrol olarak 45’lerinde bir adama Van Gogh Müzesi’ni sorduktan sonra meydanın çok büyük ve güzel olduğunu söyledim. O da bana meydanla ilgili bazı bilgiler verdi.

Bu arada hava yeniden kapanmış ve yağmur yağmaya başlamıştı. Geldiğimden sürekli değişen bir hava vardı Amsterdam’da.

Müzeye girmeden önce elinizdeki bilet ya da davetiyeyi gişeye verip orijinal müze bileti alıyordunuz. Ardından içeri girip aramadan geçiyor ve sonunda müzeye ulaşıyordunuz.

Müze oldukça kalabalıktı. (2012’de yaklaşık 1,5 milyon ziyaretçisi varmış ve bu konuda Hollanda’da ilk ve dünyanın 30. müzesiymiş.) Bu yüzden neredeyse her tablonun önünde 5-6 kişi sırada bekliyor ve sırası gelince yaklaşıp inceliyor ya da fotoğraf çekiyordu.

29 Kasim 2013 - A Pair of Shoes (1886), Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Yanında “fotoğraf çekmeyin” işareti olan tablolar haricinde çekim yapabiliyordunuz.

3 katlı binada Van Gogh’un birçoğu ikon olmuş çalışmasını görebiliyordunuz.

29 Kasim 2013 - Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Tıpkı Salzburg’daki Mozart’ın evinde sanatçının kullandığı kemanı gördüğümde şaşırdığım ve heyecanlandığım gibi burada da Van Gogh’un kullandığı paleti ve boya tüplerini görmek oldukça enteresandı.

Tablolardaki (benim açımdan özellikle canlı) renk tonları çok göz kamaştırıcıydı.

29 Kasim 2013 - Wheatfield Under Clouded Sky (1890), Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Benim favori tablom ise Temmuz 1890’da ölmeden önceki son haftasında çizdiği Wheatfield Under Clouded Sky adlı eseriydi. O kadar çok sevdim ki bir süre baktıktan sonra insanları bekletmemek için biraz daha arkalara geçip bir süre daha baktım. Müzede en çok ilgimi çeken şeylerden biri, sanatçının parasızlıktan aynı tuvallerin arkalarına yaptığı çalışmaların sergilenmesiydi.

Müzeden çıktığımda saat 2’ye geliyordu. Kışın dolaşmanın en büyük sıkıntısı, günlerin erken bitmesi olduğu için hızlıca bir karar vermeliydim. Ya gitmeyi düşündüğüm Madame Tussauds ve Rijksmuseum’da bulunan Rembrandt’ın eserlerini görmeye gidecek ya da “bir başka zamana” diyerek şehri dolaşacaktım. Ben de şehri dolaşmaya karar verdim.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Spiegelgracht, Amsterdam, Hollanda

Dönüş yolunda fotoğraf çekinmeyi çok istediğim Spiegelgracht’a yaklaştığımda orta yaşlı bir turist çiftin haritaya baktıklarını görüp hızlanmaya başladım. Yanlarına ulaştığımda “fotoğrafımı çekebilir misiniz?” diye sordum. Adam, aksanlı bir İngilizceyle, “olur. Ama 5 Euro?” dedi. Gülümsedim ve “olur” diye cevap verdim. Bunun üzerine beni kesin bir bakışla, “ciddi misin?” diye sordu güldü ve fotoğraf makinasını aldı. Pozumu verdim, sırıttım, adam da “tamam” deyince yanlarına gittim. Ama telefonun ana ekrana düşmüştü. Şaşırdım. Kontrol ettim ama hiçbir fotoğraf çekilmemişti. “Olmamış, bir kere daha dener misiniz?” dedikten sonra nereye basacağını bir kere daha söyledim. Adam şaşkınlıkla, “haa burası mıydı!” dedi ve tekrar karşıya geçti. Ben de pozuma hazırlanıp sırıtırken, kadın adamın arkasına geçmiş pozu ve adamın çekip çekmediğini inceliyordu. Ardından kadın “tamam” dedi, ben de yanlarına yaklaştım ama adam “yoo olmadı!” diyordu. Bir kere daha baktım ve bu sefer de adamın video çekimine geçtiğini gördüm. “Olmamış, video çekiyor” deyince, kadın, “ama video iyidir” diyerek bir kahkaha patlattı. Ben de, “kesinlikle ama şu an benim bir fotoğrafa ihtiyacım var” deyip güldüm. Adam emin bir şekilde, “bir kere daha deneyeceğim” deyip fotoğraf makinasını aldı. Karşıya geçti, ben yerime geçtim, sırıttım ve ardından adam “tamam” deyince yanlarına ulaştım. Kontrol etmek için fotoğraf makinasını elime aldığımda adam ve kadın pür dikkat beni izliyorlardı. “Evet, olmuş!” deyince adam yumruklarını sıkarak kollarını havaya kaldırıp sevinç hareketi yaparak, “yeaaah” dedi. Güldüm ve teşekkür ettim. Hayatımdaki en enteresan fotoğraf çektirme anımdı…

Şimdiki hedefim gelmeden önce bir arkadaşın önerdiği Rembrandt Meydanı’ydı. Bu sefer sadece harita yardımıyla yürüyerek dolaşmaya başladım.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -11-

Yine kanalları, evleri inceleye inceleye amaca doğru ilerliyordum.

Gelmeden önce kanalda tekne turu yapmayı düşünsem de yağmur nedeniyle üstü kapalı tekneleri görüp bu düşüncemden caymıştım.

29 Kasim 2013 - Rembrandtplein(Rembrandt Square, Rembrandt Meydani), Amsterdam, Hollanda -01-

“Işığın ve gölgelerin ressamı” olarak anılan Hollandalı ressam Rembrandt’ın (1606-1669) adını verdiği meydanı farklı kılan şey, sanatçının 1642’de yaptığı The Night Watch (Gece Devriyesi) tablosunun heykelleştirilmiş bir halinin yer almasıydı. “Tablo heykellerin” arkasında bir de sanatçının heykeli bulunuyordu.

29 Kasim 2013 - Rembrandtplein(Rembrandt Square, Rembrandt Meydani), Amsterdam, Hollanda -02-

Meydanda biraz zaman geçirdikten sonra haritanın üzerindeki görülmesi gereken yerlerden biri olarak çiçek logolarıyla işaretlenmiş olan yeri bulmak için kasmaya başladım. Ne olduğunu merak etmiştim. Bir süre aşağı yukarı gittikten sonra buranın lale satan dükkânlar olduğunu görüp, “bu muymuş yani!” diye hayıflanıyordum.

29 Kasim 2013 - Oude Kerk'in (Old Church, Eski Kilise), Amsterdam, Hollanda

Ardından dolaşa dolaşa önce Dam Meydanı’na ardından da Oude Kerk’in (Old Church / Eski Kilise) bulunduğu meydana gittim.

29 Kasim 2013 - Oudekerksplein (Old Church Square, Eski Kilise Meydani), Amsterdam, Hollanda

29 Kasim 2013 - De Wallen (Red Light District, Kırmızı Isik Bölgesi), Amsterdam, Hollanda -01-

Bu meydanın en bilinen özelliği ise kilisenin etrafında yer alan ve Amsterdam deyince herkesin aklına gelen De Wallen (Red Light District / Kırmızı Işık Bölgesi) adı verilen genelevin bulunmasıydı. Dar sokaklar arasında (genelde) sağlı sollu kabinlerde müşteri bekleyen seks işçilerini görebildiğiniz alan oldukça enteresandı.

29 Kasim 2013 - De Wallen (Red Light District, Kırmızı Isik Bölgesi), Amsterdam, Hollanda -02-

Yazıyı yazmak için yaptığım araştırma sırasında bölgede yaklaşık 301 tane kabinin olduğunu öğrendim (en.wikipedia). İşin en ilginç yanı ise, Amsterdam’a gelen neredeyse tüm turistlerin (kadın, erkek, ergen, genç, yaşlı) bu bölgeyi (genelde utangaç ve/veya şaşkın bakışlarla) dolaşmasıydı. Bölgede yer alan seksle ilgili tüm yerler ve içerisinde esrar içilebilen coffee shoplar turistler için “gidilmesi gereken yer” haline gelmişti.

29 Kasim 2013 - Oudezijdsvoorburgwal, Martilar, Amsterdam, Hollanda

Merakımı giderdikten sonra Oudezijdsvoorburgwal kanalının yanındaki dükkânlardan birinden, kâğıt külah içinde satılan patates kızartması alıp yemeye başladım. Bu arada patateslerden biri yere düştü ve 7-8 tane martı bir anda üşüşüp patatesi kapıp kaçtılar. Kanalın yanındaki banka oturup patates yemeye devam ettiğimde martıların etrafımda uçtuğunu ve bağırdıklarını fark ettim. Birkaç kez patates attıktan sonra etrafımdaki martı sayıları iyice artmıştı. Bir yandan da sürekli bağırdıkları için gelen geçen “ne oluyor orada” kıvamında bakış atıyorlardı. Birkaç kere daha patates attıktan sonra yemeye devam ettim ve onlar da umudu kesip gittiler.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -12-

Artık yapacağım pek bir şey kalmamıştı. Hava da kararmıştı. Saat 18 civarlarında dönmeye karar verdim ve (tıpkı Brugge’da yaptığım gibi) şehri bir de ışıklar altında görmek için yeniden Dam Meydanı’na doğru hareketlendim. Bu arada hava iyice soğumaya ve rüzgâr şiddetini arttırmaya başlamıştı. Bir süre takıldıktan ve hemen çaprazdaki bir alışveriş merkezine girip bakındıktan sonra tren garına doğru yürümeye başladım.

Sakin bir şekilde gara geldiğimde sıradaki Rotterdam Centraal treninin iptal edildiğini gördüm. Bunun üzerine ne yapabileceğimi sorduğum bir kondüktör beni başka bir trene yönlendirdi. Monitördeki güzergâhta Centraal’i görünce atladım. Bir süre sonra trendeki monitörlerin çalışmadığını fark ettim. Her ihtimale karşı yanımdaki kıza Rotterdam’a gidip gitmediğini sorduğumda “gidiyor” yanıtını alınca rahatladım. Ardından gar adlarını görebileceğim bir koltuğa geçtim. Sonrasında trende kablosuz internet olduğunu fark edip durak saatlerine bakarak Rotterdam’a rahatça ulaştım. Fakat Centraal’dan Lombardijen’e olan seferlerde bir sorun vardı. Birkaç tanesi iptal edilmişti ve bir sonraki tren 30 dakika sonra idi. Mecbur bekledim ve trene binip, istasyonda Faziletle buluştuk.

29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda -01-

29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda

Kuzen akşam yemeği için (yolculuğumuz sırasında Türkçedeki adının Lahey olduğunu öğreneceğim ve şaşıracağım) Den Haag’ın sahil bölgesi olan Scheveningen’e doğru yola koyulduk. (Sanırım) 40 dakika sonra sahildeki Vispaleis’deydik. Limanda çok sert rüzgâr esiyordu. Geldiğim günden beri Faziletle yediğimiz yemeklerden damak zevklerimizin aynı olduğunu düşünerek, onun önerilerine uymaya karar verdim. Hengelo’daki son günümde Heval’in önerisi ile pazarda yediğim Kibbeling’e benzeyen türde kızartılmış (Türkçedeki tam adını bulamadığım) whitefish yedik. Yanında verilen küp soğan ve acı sosla birlikte oldukça lezzetliydi. Yemeğin yanında ilk kez denediğim üzümlü fanta da lezzetliydi.

Yemekten sonra yarınki uçağımı düşünerek dinlenmek üzere Rotterdam’a döndük. Evde, ilk geldiğim gece oynadığımız ve kazandığım tavla maçının, heyecan dolu rövanşını yaptık. Bir o, bir ben derken, iki kere marstan son anda yırtıp oyunu zar zor kazandım ve Türkiye’de rövanşlarını yapmak üzere anlaştık.

30 Kasım 2013, Cumartesi (Roterdam)

Her ihtimale karşı saat 11:40’daki uçağım için saat 7’de uyanıp 7:50’de Lombardijen’e vardım. Normal koşullarda Schiphol’a 50 ile 70 dakika arasında ulaşılabiliyordu. Fazilet’e teşekkür edip vedalaştıktan sonra bavulumla 2 numaralı raya ulaştım. Etrafta sadece iki kişi vardı. Monitöre baktığımda 7:50 yazması gerekirken 8:20 treninin adı yazıyordu. 7:50 treni ise daha aşağıdaydı. Bir terslik vardı. Bekleyen iki kişinin yanına gidip durumu onlara sorduğumda sarışın olan çocuk (sanırım o da ben söyleyince fark etmişti), sinirli bir şekilde, “İptal edilmiştir. Raylarda bir sıkıntı var galiba. Saçmalık!” dedikten sonra bisikletini alıp gitti. Siyahi olan çocuk bana acıyan gözlerle bakıp, “havaalanına mı?” diye sordu. “Evet” diye cevap verdiğimde “raylarda bir sorun var ama nerede bilmiyorum. Bu yüzden 8:20’de iptal olabilir, hiç belli olmaz. Trenlere güvenmemelisin!” dedi ve otobüsle Centraal’a gitmemi önerdi. Aklıma dün akşam buraya dönerken yaşanan rötarlar geldi. Daha zaman olduğu için daha ufak çapta bir panik yaşayarak kuzeni aradım. “Geliyorum” dedi. Arabaya binip Centraal’a doğru yola çıktık. Yolda onun telefonundan Schiphol’a tren saatlerine bakarken tüm trenlerin iptal edildiğini görüp iyice şaşırdım. Beli ki sorun büyüktü ve en kötüsü ne zaman çözüleceği belli değildi. Kuzenin işe gidecek olmasından ötürü 60 km uzaktaki havaalanına gitmek için tek seçimimiz taksiydi. Bir süre aradıktan sonra bir taksi görüp yanına yanaştık. Adam, “taksimetreyi açabilirim, normalde 150 Euro tutuyor (ki 151 Euro tuttu!) ama 100 Euro’ya götürebilirim” dedi. Oldukça pahalıydı ama yapacak bir şey yoktu. Fazilet’e bir kere daha veda ettikten sonra taksiye atlayıp Schiphol’a doğru yolculuğa başladık.

Taksi şoförü nereli olduğumu birkaç kere sorduktan sonra Türklere hiç benzemediğimi söyledi. Benzer bir şeyi yıllar önce İtalya’da yaşadığım aklıma geldi, güldüm. O ise, doğma büyüme Rotterdam’lıydı. Yolculuk boyunca bol bol sohbet ettikten sonra havaalanına vardım. Bu aksilikte tek sevindiğim nokta 100 Euro’nun hoş sohbet bir taksiciye gitmesiydi. “Sağlık olsun” diye düşünerek havaalanından içeriye girdiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Hiçbir arama olmadan THY’nin checkinine gelmiştim. Bavulu teslim edip biletimi aldıktan sonra pasaport kontrolünde sıraya girdim. Bu arada yanıma gelen bir görevli pasaportumun çipli olup olmadığını sordu. Çipli olduğunu söyleyip gösterdiğimde, “Avrupa Birliği vatandaşları için” tabelası bulunan çipli geçişten geçebileceğimi söyledi. Şaşırdım. (Hani, “yeni bir uygulama mı ki?” diye düşünerek) önce denemeye karar versem de sonradan vazgeçtim. Zaten biraz sonra bir polis bulunduğum sıradaki çipli pasaportluları diğer tarafa çağırırken, benim pasaportumu görüp “sadece Avrupa Birliği vatandaşları” dedi. Usul usul beklemeye devam ettim.

Sıra bana geldiğinde pasaportumu polise doğru uzattım. Sarışın ve (muhtemelen) Hollandalı olan polis, pasaportumu alırken aksanlı bir şekilde, “merhaba, nasılsınız?” dedi. Ben de oto kontrol “thank you” diye cevap verip ardından şaşırarak, “teşekkürler, iyiyim” dedim. Polis gülümsedi ve kontrolden sonra pasaportumu bana uzatarak, “Türkçe söylüyorum. İyi günler” dedi. Gülümsedim ve teşekkür ettim. İlginçti.

Kontrolden geçtikten sonra monitörlere bakarken D12 kapısına yürüyerek 10 dakikada gidebileceğimi gördüm. Aklıma Özgür’ün, “Schiphol havaalanı büyüktür” sözü geldi. Kapıya doğru yürürken hala herhangi bir kontrol olmamasına şaşırıyordum. Biraz sonra güvenlik kontrolünün, uçağa binmeden önce kapı önlerinde yapıldığını öğrenecektim…

Uçak İstanbul’a 4-5 dakika geç indi. Bununla da kalmayıp yere indikten sonra, yer bulması, yanaşması ve kapıların açılması için yaklaşık 15 dakika bekledik. Bir de buna otobüsü beklemek eklenince panik yapmaya başladım. Çünkü Ankara uçağına aktarma arası sadece 80 dakika idi ve neredeyse yarım saati gitmişti. Kapıya ulaşınca koşmaya başladım. Bu arada bir görevli “Ankara uçağı mı?” diye sordu. Evet deyince bizi başka bir yere yönlendirip, “panik yapmayın, koridorun sonundaki pasaport kontrolünden geçip bir üst kata çıkarak iç hatlara ulaşabilirsiniz” dedi. Derin bir “oh” çeksem de, koridorun sonunda Libyalı sporcuların pasaporttan geçtiklerini fark ettim. İşin kötü yanı her biri 3-4 dakika sürüyordu ve benim uçağın kalkmasına 45 dakika vardı. Bir süre daha bekledikten sonra dayanamayıp Libyalıların yanına ikinci bir sıra yapan Türklerin arkasında sıraya girdim. Libyalıların (haklı olarak) sinirli bakışları arasında kontrolden geçip uçağa sonrasında da evime ulaştım…

Son iki gün yaptığım yolculuklarda ara ara heyecanlı anlar yaşasam da bunları “tecrübe” olarak anılarıma kaydettim. Ankara’ya döndükten sonra sakin kafayla düşününce ve fotoğraflara bakınca çok güzel bir gezi olduğunu fark ettim… Gerçekten güzeldi…

Gitmeden önce hiç planlamasam ya da üzerinde düşünmesem de Hengelo hariç gezdiğim tüm yerler bana fena halde Venedik’i anımsattı. Orayı da çok sevmiştim…

24 Aralik 2013 - Gidilen Yila Ait, Ulke Paralari Koleksiyonu -On Yuz-

Pazar günü, gittiğim her ülkede, gittiğim yıl basılmış herhangi bir tane demir parayı ekleyerek oluşturduğum koleksiyonumun fotoğrafını çektim. Hollanda ve Belçika’da (alışverişler sırasında) 2013 paralarını bulmuştum. Hatta Hollanda’da Portekiz ve Avusturya’dan sonra 2 Euro’luk özel gün parası yakalamıştım!

24 Aralik 2013 - Gidilen Yila Ait, Ulke Paralari Koleksiyonu -Arka Yuz-

Dip Not: Koleksiyondaki Türk paraları KKTC’yi temsil ediyor…

Dip Not 2: Koleksiyonumu oluşturmaya başladığımdan beri (aradığım paraları bulmak için cebindeki 300 euroyu bozdurup, tek tek demir paraları incelemek gibi!) büyük bir yardım sağlayan Hasan Gülmüş’ (aka Kayhan Kaynak) teşekkürleri borç bilirim…

Dip Not 3: Bu yazıyı yayınladıktan yaklaşık 3 hafta sonra Hasan Gülmüş ve Umut Besler’in katkılarıyla koleksiyonumda eksik olan Slovenya 2012 ve Vatikan 2008 paralarını da buldum ve koleksiyonumu “şimdilik” tamamlamış oldum.

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 8 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013)

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Roterdam, Brugge, Amsterdam, Den Haag – Bölüm 3

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -08-

28 Kasım 2013, Perşembe (Roterdam, Brugge)

Brugge’a görme isteğimin nereden kaynaklandığını tam olarak hatırlamıyorum ama daima en çok görmek istediğim şehirlerin başında geliyordu. Hollanda’ya gitme planımı yaparken de “kesin gitmelisin” listeme ilk olarak Brugge’u eklemiştim. En başta merkezimi Hengelo olarak belirlemiş ve oradan günübirlik dolaşmayı düşünmüştüm. Fakat ns.nl’de (Hollanda tren şirketi) Brugge’a hiçbir tren bulamamıştım. Birkaç gün sonra keşfettiğim b-europe.com’da (Belçika tren şirketi) ise tren rotaları görünüyor ama ayrıntılar (ray bilgileri vs) görünmüyordu. Ayrıca, Hengelo’dan minimum 2 aktarma yaparak ancak 5,5 saatte Brugge’a gidilebiliyordu. Bu da orada kalmamı ve akabinde bir sonraki günü de yolda geçirmemi sağlayacaktı. Sonrasında uçaklara baksam da benzer bir şekilde ya sefer yoktu, ya da çok kötü saatlerde bulunabiliyordu. Tabi pahalı olması ve önce Amsterdam ya da Brüksel’e gitmemin gerekmesi de moralimi iyice bozmuştu…

28 Kasim 2013 - Rotterdam Lombardijen Tren Istasyonu, Hollanda

Daha sonra planım değişip Rotterdam’daki kuzenim Fazilet’in evine gitmeye karar verince Brugge’a da yaklaşmış oluyordum. Fakat ns.nl’de yine hiçbir tren görünmüyor, b-europe.com’da ise 2 aktarmalı ve 2 saat 50 dakika süren, ayrıntısız tren rotalarını görüyordum. Heval bana, “Brugge’a gidemiyorsan Anvers’e (Antwerpen) git, bayağı benziyor” demişti. Ben de Perşembe sabahı uyanıp Faziletin buzdolabından güzel sandviçler hazırladıktan sonra, “en kötü Anvers!” diyerek Rotterdam Lombordijen’den sınır şehir olan Roosendaal’a doğru yola koyuldum.

Hollanda’ya gelmeden önce Heval, tren biletlerinin çok pahalı olduğunu söyleyip, bazı mağazalarda satılan günlük biletlerden almamı önermiş ve akabinde bana iki tane sarın almıştı. O bilet ile tüm gün boyunca Hollanda’da istediğiniz kadar trene binebiliyordunuz. Biletlerden birini 27’sinde Hengelo – Rotterdam Lombardijen arasındaki yolculukta, diğerini ise 29’unda Rotterdam Lombardijen – Amsterdam gidiş-dönüş yolunda kullanmayı planlayarak Hüseyin’in desteği ile çıktı almıştım. Gariptir ki, bir gün önceki yolculuğumda hiçbir kontrolle karşılaşmamıştım. Lombardijen durağında da gişe olmaması ve sadece otomatların olmasından ötürü biletsiz olarak Roosendaal trenine bindim. İçeride sadece 3-4 kişi vardı. Dordrecht’e kadar hiçbir kontrol de olmadı. Fakat…

28 Kasim 2013 - Gunluk Bilet Duzenleme, Dordrecht, Hollanda

Dordrecht’de kondüktör yanıma gelip “bilet” deyince ben de daha önce planladığım oyunu oynamaya başladım. “Günlük biletim var” dedim ve kâğıtları çıkarttım. Hüseyin “ne olur ne olmaz” diye iki biletten de ikişer tane bastırmıştı ve ben de çıkartıp sıra ile gösterdim. Ama malum biletler 27 ve 29 Kasım içindi ve biz 28’indeydik. Sonrasında sanki çıkartmayı unutmuşum gibi yaptım. “3 tane bilet satın aldım. Burada 28’i de olmalı ama bulamıyorum. Benim hatam çıkartmamışım!” dedim ve “ne yapabilirim?” diye sordum. Adam ciddi bir şekilde, “biletin olmalı” diye cevap verdi. Bunun üzerine “29’unu kullansam?” diye sordum. “Olmaz” dedi. “Peki, sizden bilet alayım?” dedim. (Cezayı kastederek) “Çok pahalı” dedi. İşler iyice karışıyor ve terlemeye başlıyordum. Adam bir süre beni süzdükten sonra, “nereden bindin ve nereye gidiyorsun” diye sordu. “Lombardijen, Antwerpen” diye cevap verdim. Ardından “biletlerin çıktısını aldıysan sana mail gelmiş olmalı. Onları göster” dedi ve gitti. Döndüğünde, Türkiye’den geldiğimi ve netim olmadığını söyledim. Adam dertli dertli bana baktı. Bunun üzerine whatsapp’da Hevalin bana gelmeden önce gönderdiği kupon fotolarını gösterdim. Adam benle beraber biletleri saydı ve “2 tane var?” dedi. İyice sıçmıştım. Yapacak bir şey yoktu ve cezayı ödeyecektim. Hem de 5,5 euroluk tren bileti için! (Buradaki en büyük hatam Schipol’da gördüğüm ve incelediğim bilet otomatının üzerinde para girişinin olmaması idi. Ben de tüm otomatların böyle olduğunu düşünüp Lombardijen’de bilet almamıştım. Oysa akşam dönüşte konuştuğum bir kondüktör ısrarla, “demir para girişi olmalı!” diyecek ve ben de bir gün sonra gerçekten de olduğunu görecektim!) Adam bir süre daha düşündükten sonra (acımış olacak ki) günlük biletlerimden 29’un üzerini çizip 28 yaptı ve üzerine damga basıp, “bir dahaki kontrolde bu damgayı göster” dedi. Ben de derin bir oh çekip teşekkür ettim.

Roosendaal’da indikten sonra hemen gişeye yöneldim. Görevliden “bilet yok” cevabını almaya kendimi hazırlamış bir şekilde, Brugge’u sordum. Kadın bir süre bakındıktan sonra, “36 euro” dedi. Okeyleyince de, “acele etmelisin, 3 dakika sonra kalkıyor” dedi. Ben de çok hızlı bir şekilde kadına 100 Euro uzattım. Üzerini ve aktarma çıktısını alıp koşmaya başladım. Anvers trenindeydim. Bir yandan çıktıyı inceleyip bir yandan da paramı saydım ama bir gariplik vardı. Kadından 51,5 Euro para üstü almıştım. Çok düşündüm ama neden 48,5 Euro ödediğimi anlamadım. Herhalde kadın hata yapmıştı çünkü biletin üzerinde de 36 Euro yazıyordu.

28 Kasim 2013 - Antwerpen Tren Istasyonu, Belcika

Anvers’e ulaştığımda tüm yolculuğum boyunca göreceğim en güzel istasyona gelmiştim. Binanın dışını görmesem de içi Milano’da hayranı olduğum tren istasyonuna benziyordu. Brugge trenine 17 dakika vardı. Bu yüzden yavaş yavaş 11. perona doğru ilerledim. Fakat perondaki ekranda güzergâhlar arasında Brugge görünmüyordu. Şaşırdım ama bir sürü bavullu turistin beklediğini görünce telaş yapmadım. Zaman olduğu için danışmaya gidip bileti gösterdiğimde kadın bana, “değişiklik oldu, 4 numaralı perona git” dedi. İyice şaşırdım ama sonuçta görevliyi dinlemeliydim. Hızlıca 4 nolu perona gittim ama oradaki ekranda da Brugge yazmıyordu, emin olamadığım için tekrar aynı görevliye döndüm. Bu sefer de, “21’e git” dedi. Neler olduğunu bir türlü anlamasam da treni kaçırmamak için hızlıca yürümeye başladım. Trenin önündeki görevliye sorduğumda bana, “bu trene bineceksiniz ve bir durak sonra inip ardından Brugge’a giden trene bineceksiniz” dedi. İçeride bulunan bir turist çifte de sorduktan ve onlardan da aynı cevabı alınca “ohh!” dedim. Yolculuk sırasında görevli kadının beni aktarma durağına en yakın trene yönlendirmeye çalıştığını anladım!

Bir durak ve ardından görevlilerin yönlendirmesi ile bindiğim trenle sonunda Brugge’a doğru son adımı atmış oldum. Saat 11:30 civarlarında trenden indim. İlk iş olarak dönüş trenini teyit ettim. Her saat :18’de Antwerpen’e doğru yolculuğa başlayabiliyordum. Ardından ilk kez bir şehirde danışmaya gittim. Bana bir harita hediye ettiler ve ardından kırmızı yıldızlarla belirtilen 12 noktayı görmemi önerdiler. Ben de, yürüyerek dolaşmak istediğimi ve bunun uygun olup olmadığını sordum. Görevli kadın, “Brugge pek büyük bir yer değiş ve yürümenizi tavsiye ederim” dedi. Teşekkür ettim ve Brugge’da dolaşmaya başladım.

II. Dünya Savaşı’nda zarar görmeyen nadir şehirlerden biri olan ve bu yüzden Orta Çağ mimarisini hala koruyan Brugge’a doğru adım atar atmaz farklılığı fark etmeye başlıyordum.

28 Kasim 2013 - Minnewaterhospital, Brugge, Belcika -01-

28 Kasim 2013 - Minnewaterhospital, Brugge, Belcika -02-

Eski tuğla, ihtişamlı evler, kanal, yapraklarını döken ağaçlar arasında başladığım yürüyüşümde ilk dikkatimi çeken yapı günümüzde huzurevi olarak kullanılan Minnewaterhospital oldu.

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -01-

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -02-

Yolun sonuna kadar ilerlediğimde kanalın diğer tarafında güzel bir yapı duruyordu.

28 Kasim 2013 - Begijnhof Manastiri, Brugge, Belcika -01-

Mehmet Ali Cetikaya - 28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -01-

Solda ise en sevdiğim yerlerden biri olacak Begijnhof (Beguinage / Kadınlar, 13yy) Manastırı’nın köprüsü ve kuğuları görüyordum. Bu arada bir çiftin kendi fotoğraflarını çekmeye çalıştığını görüp fotoğraflarını çekmeyi ve akabinde onların da benim fotoğrafımı çekmelerini önderdim. Gülerek kabul ettiler.

28 Kasim 2013 - Begijnhof Manastiri, Brugge, Belcika -02-

Köprüden geçtikten sonra girdiğim Manastır yeşilliklerle ve ağaçlarla dolu büyükçe bir avluya açılıyordu. Hemen solumda bir kilise vardı.

28 Kasim 2013 - Begijnhof Manastiri, Brugge, Belcika -04-

28 Kasim 2013 - Begijnhof Manastiri, Brugge, Belcika -03-

İçeride yer alan binalar oldukça güzeldi.

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -03-

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -04-

Manastırdan çıktıktan sonra gezmeye devam ettim. Hiçbir yeni yapının bulunmadığı oldukça masalımsı bir yerde dolaşıyordum.

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -05-

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -06-

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -11-

Kanallar, evler, ağaçlar…

Artık alışkanlık haline getirdiğim üzere, magnet almak için bir dükkâna girdim. 50’lerindeki satıcıya magnetlerin yerini sorduktan sonra bakınmaya başladım. Bu arada satıcı boynumdaki atkıyı bir süre kestikten sonra, “hangi takım?” diye sordu. Ben de klişe sorulara sebebiyet vermemek için, “Gençlerbirliği, Ankara takımı. Türkiye’nin başkentinden” diye cevap verdim. Adam, “biliyorum” dedi. Şaşırdım. (Viktoria Plzen ile karıştırarak) “Dün Manchester City ile oynamadınız mı?” diye sordu. “Hayır” cevabın üzerine, (Avrupa Kupaları maçlarını kastederek) “buralara gelmiyor musunuz?” diye sordu. Ben de 2003-04 sezonundan bahsettim. Ve “güzel günlerdi” diyerek iç çektim. Bana Brugge taraftarı olduğunu ve 2-3 haftada bir maçlara gittiğini söyledi. Ben de stadın yerini sordum. “Buradan biraz dışarıda elbette” diye yanıt verdi.

Beğendiğim magnetlerden birini gösterip burasının (harita üzerinden gösterek) Begijnhof manastırı olup olmadığını sordum. O da, “evet” diye cevap verdi. Ardından 4 saatim olduğunu ve istasyondaki görevlinin bana kırmızı yıldızları takip etmemi önerdiğini söyledim. O da haritamı alıp, önce “çizebilir miyim?” diye sorduktan sonra bana bir rota çizdi ve “buraları gezmelisin” dedi. Ben de teşekkür ettim. Parayı ödedikten sonra tam çıkarken, “bir daha gelmelisin” dedi. Ben de, “bir gün Brugge ile karşılaşmak için Gençlerbirliği ile gelmeyi umuyorum” dedim. Gülümsedi ve, “evet, bir gün maç için tekrar gelmelisin!” dedi.

28 Kasim 2013 - Onze Lieve Vrouwekerk (Church of Our Lady), Brugge, Belcika -02-

28 Kasim 2013 - Onze Lieve Vrouwekerk (Church of Our Lady), Brugge, Belcika -03-

Brugge’un neredeyse her yerinden görünen gotik mimariyle inşa edilen Onze Lieve Vrouwekerk’e (Church of Our Lady / Bizim Leydi Kilisesi, 13yy) doğru ilerliyordum.

28 Kasim 2013 - Onze Lieve Vrouwekerk (Church of Our Lady), Brugge, Belcika -01-

Arnavut kaldırımı sokaklar nefisti.

28 Kasim 2013 - Onze Lieve Vrouwekerk (Church of Our Lady), Brugge, Belcika -05-

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -09-

Neredeyse kafamı çevirdiğim her yer kartpostaldan fırlamış gibiydi.

28 Kasim 2013 - Onze Lieve Vrouwekerk (Church of Our Lady), Brugge, Belcika -04-

28 Kasim 2013 - Onze Lieve Vrouwekerk (Church of Our Lady), Brugge, Belcika -06-

Bizim Leydi Kilisesi oldukça ihtişamlı görünüyordu.

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -12-

28 Kasim 2013 - Dijver, Brugge, Belcika

Kilisenin içini de kısaca dolaştıktan sonra haritadaki rotamda yürümeye devam ettim. Dijver kanalı ayrı bir güzeldi.

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -10-

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -07-

Neredeyse her sokak başında bulunan haritalarda nerede olduğunuzu görebiliyor ve nereye doğru devam edeceğinize karar verebiliyordunuz.

28 Kasim 2013 - Brugge, Belcika -13-

28 Kasim 2013 - Dantel Harita, Brugge, Belcika

Dijver kanalının hemen yanında dantelden yapılmış (şehrin çikolata, bira ve dantel işlemeleri ünlü) Brugge haritası ise çok yaratıcı bir düşünceydi!

Mehmet Ali Cetinkaya - 28 Kasim 2013 - Burg Square, Brugge, Belcika

Biraz sonra kanalın üzerinden geçerek Burg meydanına ulaştım.

28 Kasim 2013 - Burg Square, Brugge, Belcika -02-

28 Kasim 2013 - Burg Square, Brugge, Belcika -01-

Meydanın dört bir yanını tarihi binalar çevreliyordu.

Burg’dan çıktıktan sonra kısa bir süre daha devam ettikten sonra Market Meydanına ulaştım.

28 Kasim 2013 - Belfart Can Kulesi, Brugge, Belcika -02-

Büyük meydanın ortasına bir Pazar kurulmuştu. İncikten, boncuğa, yemekten içeceğe birçok şey satılıyordu.

28 Kasim 2013 - Belfart Can Kulesi, Brugge, Belcika -01-

(Burg’dan gelirken) meydanın solunda Belfart Çan Kulesi (Belfry of Bruges, 1240) yer alıyordu.

28 Kasim 2013 - Belfart Can Kulesinden, Brugge, Belcika -04-

(En son Seven Psychopaths (Yedi Psikopat) filmini izlediğim) Martin McDonagh’ın yazıp yönettiği 2008 yapımı In Bruges filminin de ana mekânı olan, 83 metre yüksekliğindeki yapının 366 basamaklı merdiveninden tırmanarak Brugge’a kuş bakışı baktım. Her şey nefis görünüyordu!

28 Kasim 2013 - Belfart Can Kulesinden, Brugge, Belcika -03-

Dar merdivenlerden çıkarken ara ara durup inenlere yol vermek gerekiyordu. Öyle yaptığım bir an karşıdan gelenler teşekkür etti. Ben de nefes nefese, “rica ederim” dedim. Kadın yanımdan geçerken, “senin zaten nefeslenmeye ihtiyacın var” dedi ve güldü.

28 Kasim 2013 - Belfart Can Kulesinden, Brugge, Belcika -02-

28 Kasim 2013 - Belfart Can Kulesinden, Brugge, Belcika -01-

Dar ve çok merdivenler aklıma doğrudan Milano Duomo’sunu getirmişti.

28 Kasim 2013 - Tekne Turundan, Brugge, Belcika -01-

28 Kasim 2013 - Tekne Turundan, Brugge, Belcika -02-

Ardından aşağıya inip hava kararmadan tekne turuna katılarak, Brugge’u bir kere de kanalların arasından geçerken görme imkânım oldu.

28 Kasim 2013 - Cikolata Dukkani, Brugge, Belcika -02-

35 dakikalık turdan sonra hava kararmaya başlamıştı ve benim tek düşüncem çikolatalardı. Dolaştığım bölgede birçok çikolata dükkânı vardı ve bunlardan bazılarının adını duymuş bazılarını ise hiç duymamıştım. Sıradan dolaşmaya başladım.

28 Kasim 2013 - Cikolata Dukkani, Brugge, Belcika -01-

Her dükkânın kendine has bol sayıda, farklı çikolatası vardı. Ve fiyatları da biraz yüksekti. Bu yüzden ancak sınırlı ve tadımlık çikolata alabildim.

Mesela dükkânlardan birinde otuza yakın farklı tarzda, her biri 33 gram gelen karamel vardı! 3 tanesi 100 gram geliyordu ve fiyatı 5 Euro idi. (Bu yazıyı yazarken aldığım mochalı karameli yedim. Tek kelimeyle göz kamaştırıcıydı! “Keşke daha fazla alsaydım” dedim.)

28 Kasim 2013 - Muzisyen, Burg Meydani, Brugge, Belcika

Çikolatacıları da dolaştıktan sonra son bir kez ışıklar altındaki Brugge’a bakınarak tren istasyonuna doğru yürümeye başladım. Burg meydanından geçerken muhtemelen atmışlarındaki bir adam oldukça enteresan bir müzik aletiyle bir yandan şarkı çalıp bir yandan da herkese takılıyordu. Fotoğraf çekenlere şapkasını çıkarıp selamlamayı da ihmal etmiyordu…

Bir yere kadar hiç haritaya bakmadan yolumu buldum. Fakat bir noktadan sonra ulaştığım büyük parkı bir türlü çıkaramadım ve yardım istedim. İki ufak çocuğu ile köpeğini dolaştıran bir kadın, bir süre benle yürüyerek yolu gösterdi. Teşekkür ettikten sonra hızlanmaya başladım. Ana caddeye çıkmıştım ama istasyon ortalıkta görünmüyordu. Bir yardım daha aldım ve istasyonun biraz solunda olduğumu anladım. Saatime baktığımda trenin kalkmasına 6 dakika vardı. Koşmaya başladım. Son anda trene yetiştim ve derin bir “oh” çektim.

Antwerpen’e geldiğimizde trenden inip peronlara doğru yürürken ekranda binmem gereken Roosendaal treninin kalkma saatinde olduğumu görüp depar atmaya başladım. 3 kat indikten sonra perona ulaştım. Tren rötar yapmıştı. Bir kere daha “oh” çektim. Bir iki dakika sonra geldi ve akabinde Hollanda’ya ulaştım.

Elbette bu kadar şans fazlaydı ve Rotterdam Lombardijen trenine yetişemeyeceğimi anlayınca kuzenden destek alarak saat ve peron bilgilerini alarak iner inmez oraya doğru giderek Dordrecht trenine atladım. Oradan da Lombardijen’e binecektim ama yanlış perona gidince treni kaçırdım. Bunun üzerine 30 dakika bekledikten sonra bir sonrakine binip kuzenle buluştum ve böylece biraz koşuşturmacalı ve kısa olsa da, Brugge’da masal gibi 7 saat geçirmiştim…

Tüm tatilim boyunca en büyük handikap günlerin kısalığı oldu. Saat 16:30 civarlarında batan güneş nedeniyle yapacaklarımı çok sınırladım. Ya da çok hızlı yapmaya çalıştım. Fakat bu gezide, günler kısa ya da havalar soğuk olsa da her şehrin hem yazını, hem sonbaharını, hem gündüzünü, hem de gecesini görmenin gerektiğini anladım…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Roterdam, Brugge, Amsterdam, Den Haag – Bölüm 2

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -04-

25 Kasım 2013, Pazartesi (Hengelo)

25 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -01-

Sabah kalktıktan sonra ilk iş olarak Gofret’i dolaştırmaya çıkarttım. Sokak aralarındaki yeşilliklerin bazılarında bulunan demir kaleli “futbol sahaları” buradaki çocukların oldukça şanslı olduğunun birer kanıtıydı.

25 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 25 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda

Mehmet Ali Cetinkaya - 25 Kasim 2013 - Winkelcentrum, Groot Driene, Hengelo, Hollanda

Kahvaltının ardından Gofretle birlikte Heval’in Z4’üne atlayıp önce alışveriş merkezine (Winkelcentrum Groot Driene) gidip almayı planladığım bazı şeylere baktık.

25 Kasim 2013 - Belediye Binasi, Gemeente, Hengelo, Hollanda -03-

Ardından merkeze inip arabayı park ettikten sonra dolaşmaya başladık. Park yerinin hemen bitişiğinde Hengelo Belediye Binası (Gemeente Hengelo) bulunuyordu. Binanın kulesinde bulunan heykel oldukça ilginçti.

25 Kasim 2013 - Belediye Binasi, Gemeente, Hengelo, Hollanda -02-

Bir anda bastıran sağanak yağmur üzerine belediye binasının içine girdik. Bu arada Heval bana girişteki tabelayı işaret ederek, “bak tabelalardan biri nereyi gösteriyor?” diye sordu. Evet, Yozgat tabelası vardı! (Sonradan bu bölgede yaşayan Türklerin çoğunluğunun Yozgatlı olduklarını ve Hengelo ile Yozgat’ın kardeş şehir olduğunu öğrenecektim.)

25 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -04-

25 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -05-

25 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -06-

Yağmur dindikten sonra hediyelik eşya işini baştan halletmek için Heval’in önerdiği birkaç yere gidip bakındık. Sonra merkezde dolaşmaya devam ettik. Bar, kafe ve dükkânlar çok ilgi çekici ve farklı görünüyorlardı.

25 Kasim 2013 - Graffiti, Hengelo, Hollanda -04-

25 Kasim 2013 - Graffiti, Hengelo, Hollanda -03-

25 Kasim 2013 - Graffiti, Hengelo, Hollanda -02-

25 Kasim 2013 - Graffiti, Hengelo, Hollanda -01-

Evler arasında bulunan bir bisiklet parkındaki duvarlara yapılmış graffitiler çok güzeldi.

25 Kasim 2013 - Huis van Sinterklaas, Hengelo, Hollanda

Gezimiz sırasında Benelüks (Belçika-Hollanda-Lüksemburg) ülkelerindeki yılbaşı figürlerinden en önemlisi olan Sinterklaas’ın evini gördük. Heval, bu bölgede, Kuzey Amerika’dan tüm dünyaya “pazarlanan” Noel Baba’nın uydurma ama Sinterklaas’ın gerçek (aziz) olduğuna inanıldığını anlattı. Hatta bir ara evin girişinde “Noel Baba giremez!” tabelası olduğunu da söyledi.

25 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -07-

25 Kasim 2013 - Hengelo (Gld) Remigius, Hollanda -01-

25 Kasim 2013 - Hengelo (Gld) Remigius, Hollanda -02-

Hengelo (Gld), Remigius kilisesi de enteresan görünüyordu.

25 Kasim 2013 - Turk Gida Toptancisi, Hengelo, Hollanda

Merkezdeki gezimizin ardından akşamüstü bir Türk gıda toptancısına gittik. Kendimi Türkiye’de sandım. Çünkü Türkiye’de bile birçok markette bulamayacağınız kadar çok çeşit gıda mevcuttu.

25 Kasim 2013 - Eskici, Hengelo, Hollanda

Ardından hangar gibi geniş ama pırıl pırıl bir alanda ikinci el ev gereçlerinin satıldığı bir dükkâna gittik. Fincandan, koltuğa, plaktan, biblolara, tablolara kadar birçok ürün vardı. Bizim gelme amacımız plaklardı. Bir süre bakındıktan sonra 2,5 euroya Fats Domino’nun Very Best of LP’sini ve tanesi 50 centten Madonna, Wham! ve Duran Duran’ın birer 45’liklerini satın aldım.

25 Kasim 2013 - ATC 65, Hengelo, Hollanda

Ardından Hüseyin ve Aylin beni aldılar ve önce amatör kulüplerden ATC 65’in çalışma sahalarını ve sonrasında Twente’nin antrenman sahasını dolaştık.

25 Kasim 2013 - Twente, Hengelo, Hollanda

Her iki yerde de küçükler antrenman yapıyorlardı ama Twente’nin ufaklarının tek tip formaları ve (benim için oldukça) soğuk havada çalışma disiplinleri görülmeye değerdi!

Hüseyin’e teşekkür ettikten sonra eve gittim ve Heval’in fotoğraf yarışmasına katılmak için hazırlıklarını bekleyip bir şeyler atıştırdıktan sonra önce onun fotoğraf kulübüne, sonrasında da Enschede’de bir casinoya gidip, slot makinalarında oldukça ufak miktarlarda (rakam yazıp rezil olmayayım) para harcayarak birkaç saat geçirerek oldukça eğlendik.

25 Kasim 2013 - Fotograf Kulubu, Hengelo, Hollanda

Fotoğraf kulübündeki duvarlarda bulunana çizimleri çok sevdim. Enschede’ye giderken Almanya sınırının çok yakın olduğunu ve Enschede’nin Hengelo’ya göre daha bir “şehir” olduğunu görecektim. (Sonraları, sınır yakınlığından ötürü çarşıya ve coffee shoplara Almanya’dan çok fazla gelenin olduğunu öğrenecektim. Ayrıca Hollanda’daki insanların junkieler yüzünden coffee shoplara karşı olduklarını öğrenip şaşıracaktım. Çünkü Hollanda deyince çoğu insanın aklına özgürce esrar içilen coffee shoplar geliyordu. Ama nedense kimse işin turistlik olmayan tarafını düşünmüyordu. İlginçti.)

26 Kasım 2013, Salı (Hengelo, Giethoorn)

26 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -01-

Ajax – Barça maç bileti konusunda bir gün önce Tunç ile miladımızı belirlemiştik. Salı günü saat 13’e kadar bilet bulursa haber verecek ve ben de trene atlayıp doğrudan Amsterdam’a gidecektim. Ama herhangi bir olumlu cevap gelmezse Özgür ve Heval ile birlikte Giethoorn’a gidecektik.

26 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -03-

26 Kasim 2013 - Hengelo, Hollanda -02-

Sabah alıştığımız üzere Gofret’i dolaştırmaya çıkarttım. Ama sanki o beni dolaştırıyordu 🙂 Bu sefer sokağın sonundaki ormanlara doğru gittik.

Öğleden sonra Özgür eve geldiğinde, benim de maça bilet bulma umutlarım tükenmişti. Tunçla haberleştikten ve yaptıklarından ötürü teşekkür ettikten sonra Overijssel’e bağlı bir köy olan Giethoorn’a doğru yola çıktık.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -12-

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -11-

Hengelo’dan 106 km uzakta bulunan Giethoorn’a yaklaşırken gördüğüm saman çatılı, kartpostaldan fırlama görüntülere sahip çiftlik evlerinden birinin fotoğrafını çekmek istediğimi söylediğimde, Özgür ve Heval, “az sonra bunlardan bir sürü göreceksin” dediler. Ben de usul usul, “tamam” demekle yetinip beklemeye başladım.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -10-

Mehmet Ali Cetinkaya - 26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -04-

Arabayı park edip Özgür’ün rehberliğinde yürümeye başladığımızda buranın oldukça farklı bir yer olduğunu anladım.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -09-

Sadece yaya yolunun olduğu bölgede evleri birbirinden su kanalları ayırıyordu.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -02

Kanalların üzerindeki tahta köprülerin ortalarında bulunan kapıda bulunan numara, evin posta numarasıydı ve köprünün uzak ucunda posta kutusu bulunuyordu.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -07

Mehmet Ali Cetinkaya - 26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -03-

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -08

Her biri diğerinden daha fazla özenle süslenmiş bahçeler ve evlerin kanallar üzerine düşen yansımaları inanılmaz güzel görünüyordu. Bol bol fotoğraf çektik.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -06

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -99-

Mevsimden ötürü ortalıkta hiç kimse yoktu. (Bizim dışımızda turist olarak sadece iki kişi gördük.) O yüzden rahatça dolaşıyorduk. Oysa burası yazın oldukça ilgi gören turistlik bir mekânmış ve oldukça kalabalık oluyormuş. Turistler burada bulunan bazı evleri de kiralayabiliyorlarmış.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -05

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -97-

Milattan sonra 1230 yılında Akdenizli göçmenler tarafından kurulan Giethoorn’de bulunan su kanalları, ortalama 1 metre derinliği bulunan Bovenwijde gölüne açılıyor. Yazın turistler kanallarda ve gölün üstünde bulunan adaları botlarla dolaşıyorlarmış. Mevsimden ötürü bizim böyle bir şansımız olmadı.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -03

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -96-

Kanallar kışın donduğu zaman insanlar buz pateni yapıyorlarmış.

Mehmet Ali Cetinkaya - 26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -13

“Kuzeyin Venedik”i ya da “Hollanda’nın Venedik”i denilen Giethoorn özellikle, 1958’de Hollandalı film yapımcısı Bert Haanstra’nın burada çektiği Fanfare adlı filmden sonra tanınmaya başlamış.

26 Kasim 2013 - Giethoorn, Overijssel -06

Güzel bir gezinin ardından akşamüzeri Hengelo’ya dönüşte Özgür’ün annesinin hazırladığı nefis yemekleri yiyerek karnımızı doyurduktan sonra markete gidip sushi aparatları alıp eve geçtik. Birkaç ay önce Evrim’den sushi yapmayı öğrenirken (her şey tam olsun diye) sushi pirincine 33 TL bayılan biri olarak markette 2,5 euroya sushi pirinci görünce derin bir “off” çekip, 2 tane almayı ihmal etmedim. Bir gün sonra da 2 euroya bir sushi sarma aparatı satın alarak mutlu oldum.

26 Kasim 2013 - Sushi, Hengelo, Hollanda

Gecenin ilerleyen saatlerinde “Özgür Şef” bana sushi yapmanın inceliklerinden uzun uzun bahsetti ve ben de aklıma not ettim. Ben de ona birkaç bilgi verdim ve mango, havuç ve salatalıktan oluşan vejetaryen sushilerimizi yapıp afiyetle hüplettik.

27 Kasım 2013, Çarşamba (Hengelo, Roterdam)

27 Kasim 2013 - Peynirli Vanilyali Krep, Hengelo, Hollanda

Hengelo’daki son günümde, “T aparatı” ile yapmaya söz verdiğim vanilyalı krep yaptım. Ankara’da birkaç yere sormama rağmen bir türlü bulamadığım aparatı, Özgürler hediye ettiklerinde sevindirik oldum. 🙂

Kreplerden son üç tanesini “Hollanda peyniri” ekleyerek hazırladım. Geldiğim günden beri kahvaltılarda afiyetle yediğim peynirlerle krep nefis olmuştu…

27 Kasim 2013 - T ve Bavul, Hengelo, Hollanda

Kahvaltının ardından dün gece Heval’le yapmaya başladığımız bavula (Türkiye’ye götüreceğim coca-cola’ların kırılması ya da ezilmesi riskinden ötürü) tek tek, birbirlerini destekleyerek ve sıkıştırarak tekrardan düzenledim.

Özgürle merkeze inip peynir, çikolata ve aklıma gelen bir şeyler satın aldım. Peynirlerin fiyatları turistlik mekânlara göre çok iyiydi. Böylece Rotterdam’da alışveriş derdim tasam kalmayacaktı. Ve sadece dolaşabilecektim.

27 Kasim 2013 - Peynirci, Hengelo, Hollanda -01-

27 Kasim 2013 - Peynirci, Hengelo, Hollanda -02-

Eve dönüp bavulu aldıklarımla bir kere daha düzenledikten ve kapattıktan sonra Hevalle bir kere daha ama bu sefer merkezde kurulan pazara gittik. Orada da onun önerisi ile pestolu peynir satın aldım. Peynir satan tezgâhlar çok güzeldi!

27 Kasim 2013 - Popeye, Hengelo, Hollanda

Bir gün önce Hüseyin plak aradığımı duyunca Hengelo’nun en eski dükkânlarından biri olan Popeye’a gitmemi önermişti. Biz de Hevalle oraya gittik. Aradığım plakları bulamasam da müzik için oldukça orijinal bir mekân ve sahibi oldukça sıcak ve ilgili bir adamdı.

27 Kasim 2013 - Kibbeling, Hengelo, Hollanda

Sonrasında Kibbeling adı verilen ve (muhtemelen) üzerindeki özel bir sosla birlikte kızartılan balık yedim. Biraz yağlı olsa da lezzetli bir atıştırmaydı.

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Kasim 2013 - De Twee Wezen, Hengelo, Hollanda

27 Kasim 2013 - De Twee Wezen, Hengelo, Hollanda

Hengelo’daki son saatlerimde Hevalle buranın en ünlü kafelerinden biri olan ve Sinterklaas’ın evi ile Remigius kilisenin çaprazında yer alan De Twee Wezen’e gidip bir şeyler içtik ve sohbet ettik.

19:54’de tren garına giderek 2 saat 45 dakika sürecek olan iki aktarmalı Rotterdam Lombardijen yolculuğuna başladım. İlk aktarma durağı olan Amersfoort’da hava soğuktu. Benim gibi aktarmayı beklemekte olan bir kız, bir süre sonra bankların yanında duran bir alete dokunarak çalışmasını sağladı. Bu bir ısıtıcıydı!

Saat 22:45 civarlarında Roterdam Lombardijen çıkışında Faziletle buluştuk ve böylece gezimin ikinci bölümü başlamış oldu.

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Roterdam, Brugge, Amsterdam, Den Haag – Bölüm 1

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -05-

Eylül’de iş için Madeira’ya vize alırken, “Kasım-Aralık gibi bir yerlere gideceğim, o yüzden daha uzun süreli vize alabilir miyim?” diye sormuş ve akabinde 3 aylık vize almıştım. “E, madem vizem var, gerçekten de bir yerlere gitmeliyim” diyerek kendimi gaza getirdikten ve Hollanda’da karar kıldıktan sonra, Heval, Özgür ve kuzen Fazilet ile haberleşip “motor” dedim…

İlk iş olarak tarih belirledim. Ardından şirketten izin aldım ve uçak biletlerini ayarladım. Sonra biraz durulup, hangi gün ne yaparız diye Heval ile planlamaya başladık. Hikâyeyi öğrenen Tanıl abi, bir muhabbetimiz sırasında, büyük puntolarla “Brugge’a gitmelisin gerisi hikâye!” demiş ve “Almanya’ya geçecekseniz, en şahsiyetli yerlerden biri Münster’dir” diye eklemişti. Brugge, benim de yıllardır gitmek istediğim yerlerden biri olduğu için haliyle hemen plana “kesin!” notu ile dâhil ettim.

Bu arada itiraf etmem gerekir ki, yolculuk tarihini belirlerken en önemli kıstasım Şampiyonlar Ligi maçlarının oynanacağı günlerdi! 26 Kasım’da Amsterdam’daki Ajax – Barcelona maçı (haliyle) ilgimi çekiyordu. Bilet bulma konusunda birçok kişi ile konuştum. Başta Özgür’ün Hengelo’dan arkadaşı Hüseyin ve twitter’dan Uğur Çetin’in arkadaşı olan ve Amersfoort’da yaşayan Tunç büyük bir çaba ile uğraşmaya başladılar. Birkaç gün sonra, (daha sonra Hengelo’daki amatör kulüplerden biri olan ATC 65’de yaklaşık 25 sene çalıştığını öğreneceğim) Hüseyin’in önerisi ve yardımıyla, gittiğim hafta sonu Twente’nin lig maçında NAC Breda ile oynayacağı maça bilet aldılar. Böylece, Hollanda’da maç bileti almak için kombine sahibi birilerini bulmanın neredeyse “şart” olduğunu öğrenmiş oldum.

Gitmeden önce (çok ufak ihtimal verdiğim), Ajax – Barcelona maçına bilet bulma durumumuza göre, planımı iki farklı şekilde hazırladım ve yola koyuldum…

23 Kasım 2013, Cumartesi (Hengelo)

Benim gibi Coca-Cola şişe koleksiyoneri olan Heval’in Ankara’dan istediği şişeleri ve annesinin gönderdiği yiyecekleri koyduğum bavul yolculuğa çıkmadan önce aklımdaki en büyük soru işaretiydi. İlk güvenlik kontrolünde “onlar ne?, açın bir bakalım” derlerse ne yapacağım ve izin vermezlerse şişeleri nereye bırakacağım konusunda heyecan yaşıyordum. Sabah erkenden yola çıkıp havaalanına vardığımda güvenlik noktasındaki polis gerçekten de, “içindeki şişeler nedir?” diye sordu. Durumu anlattım ama “açın bakalım” dedi. Ben de içinden, “haydaa” diye geçirerek, tıka basa doldurduğum bavulu açmaya başladım. Yanımdaki kadın görevliye durumu anlatmaya ve şirinlikler yapmaya çalıştım ama kadın önce, “hepsini çıkartacaksınız, ben de tek tek bakacağım” dedi! “Eyvah!” dedim tabi! Sonra, paketleri gösterip tek tek açmanın zor olacağını ve bir kere daha bunların neler olduğunu anlattım. Akabinde kadın bir tane şişe seçti açtı, baktı ve ardından “tamam” dedi. Derin bir “ohh” çektim…

Bagajı verdikten sonra uçağa atlayıp İstanbul’a gittim. Biraz koşuşturma ile pasaport kontrolünden geçtikten sonra uçağın kapısına ulaştım. Bilet kontrolü sırasında vizeme bakan görevlinin sert ve ciddi bir şekilde, “neden Yunanistan vizesi aldınız? Hollanda’ya girişte sıkıntı yaşanıyor. Geri gönderiyorlar genelde” cümlesi ile bir kere daha “haydaaa!” diye geçirdim içimden. Yanındaki diğer görevlinin “daha önce vize aldıysa sorun olmayabilir” demesi içime su serpti.

23 Kasim 2013, Ucaktan Amsterdam, Hollanda -01-

Haliyle yolculuk boyunca aklımda pasaport kontrolü vardı. Aksi bir durumda bavulu ne yapacağımı falan düşünüyordum. Yaklaşık 4 saatlik yol boyunca neredeyse hiç karayı göremedim. Çünkü hava hep bulutluydu ve biz onun üstünde yol alıyorduk. Aklıma, birkaç gün önce Heval’in “burada güneş yok mali. Güneşi aklından çıkart!” sözleri geliyordu.

23 Kasim 2013, Ucaktan Amsterdam, Hollanda -02-

Amsterdam’a doğru alçaldığımızda şehrin içinden geçen su kanalları oldukça enteresan görünüyordu. İndikten sonra güvenlik kontrolündeki görevli, önce İngilizce bilip bilmediğimi sordu, ardından da niye geldiğimi ve yalnız olup olmadığımı sordu. “Evet, turist, evet” cevaplarını verdikten sonra damga atıp pasaportumu bana uzattı. İçimden THY görevlisini kalayladım bir süre…

Bavulu sağ salim aldıktan sonra Hengelo’ya doğru gideceğim bileti almak üzere önce makinalara gittim. Fakat sadece tren şirketinin kartı ile bilet alınabiliyordu. Para girişi olmadığı için ben de gişeye gittim. Christmas (Kerst) için süslenmeye başlanmış havaalanı çok güzel görünüyordu. Biletimi alıp bir alt kata indim. Schiphol’dan Hengelo’ya yarım saatte bir tren vardı. Ama bunlardan :07’dekiler Amersfoort’da aktarmalı :37’de olan ise direk idi. Ben de bavulu düşünerek :37’yi bekledim. Trene bindiğimde 2 saatlik son yolculuğuma başlamıştım. Tren istasyonunun hemen Schipol’un çıkışında olmasına ve ülkenin her yerine gidilebiliyor olmasına hayran kaldım.

Trenin içinde bulunan ekranlarda sonraki durak, ulaşım zamanı, diğer tüm duraklar ve ulaşım zamanlarını görebilmek çok güzeldi. Ayrıca her geldiğimiz durakta inenler için hangi perondan nereye kaçta hangi trenin hareket edeceği gösteriliyordu. Bu tecrübe bana sonraki günlerimde oldukça yardımcı olacaktı.

24 Kasim 2013, Hevalin Coca-Colalari, Hengelo, Hollanda

Trende internet olmasının keyfi ile Heval ve bizim ev halkı ile (vardığımı söylemek için) haberleştikten ve kitap okuyup, insanlara baktıktan sonra Hengelo istasyonuna ulaştım. Böylece (sabah uyandığım vakitten itibaren) yaklaşık 12.5 saatlik yolculuğun sonuna gelmiştim. Beni bekleyen Hevallerle sarıldıktan sonra. Doğrudan eve geçip hoşbeş muhabbet, hasret gidermece ve bol bol Heval’in Hengelo’ya gittikten sonra oldukça büyüttüğü Cola koleksiyonunu inceledim. Her şey güzel başlamıştı…

24 Kasım 2013, Pazar (Hengelo, De Grolsch Veste)

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -09-

Sabah uyandığımda bizimkiler daha uyuyorlardı. Ben de fırsattan istifade hemen giyinip dışarı çıktım ve etrafı gezmeye başladım.

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -08-

Birkaç gün sonra Özgür’den evlerinin bulunduğu Jacques Perk sokağının ve bu çevredeki tüm sokakların ünlü şairlerin isimlerini taşıdığını ve Hengelo’da sokak adlarının bu şekilde bir konsept dahilde verildiğini öğrenecektim. (Hatta sokaklara şehir adlarının verildiği bir bölgede Ankara Sokağı da vardı.)

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -12-

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -07-

Sokak boyunca yan yana dizilmiş iki katlı evler, hemen karşıdaki tek katlı okul, neredeyse herkesin diğerleriyle yarışarak tasarladığı nefis bahçeler, evlerin dış süsleri, ağaçlar, yeşillik ve hemen sokak sonundaki ufak göl ile Hengelo sanki tatil yöresi gibiydi. Çok sevmiştim. (Sonraları Heval, hava güzel olduğunda öğrencilerin okullarına paten ya da kaykayla gittiklerini, kışın kar yağdığında ise küçük çocukları annelerinin kızakla çeke çeke götürdüklerini anlattı.)

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -14-

Yolculuğum sırasında spor yapan, yürüyen ya da bisiklete insanlar gördüm. Özellikle yürüyenlerin hemen göz teması kurup selam vermeleri oldukça güzeldi.

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -01-

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -02-

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -03-

Hava kapalı ama çok soğuk değildi. Bu yüzden bol bol dolaşma şansım oldu. Bir süre golü izledikten ve hemen gölün girişinde yer alan bilgi tabelasındaki ördek çeşitlerine göz gezdirdikten sonra ayakları gölün içinde yer alan apartmanın (sanırım huzur evi) altından geçerek yolculuğuma devam ettim.

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -04-

Hemen arkada yemyeşil bir alan ve ağaçlar vardı.

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -06-

Biraz aşağıya doğru gittiğimde bisikletler için bir park alanı gördüm. Alanın içinde yer alan tümsekler muhtemelen kaykaycılar için dizayn edilmişti. “Vay be!” diye içimden geçirdim.

24 Kasim 2013, Suryani Kilisesi, Hengelo, Hollanda

Yürümeye devam ederken sağda bir kilisenin kulesini gördüm. Pazar olduğu için güzel bir şekilde giyinmiş bir sürü kişi oraya doğru gidiyordu. Ben de onları takip ettim. Dışarıda duran cemaatin “kim bu?” bakışlarından sıyrılarak kilisenin önüne geldiğimde buranın bir Süryani Kilisesi (Syrisch Orthodoxe Mariakerk) olduğunu görüp şaşırdım. Sonraları Özgür’den buralarda çok fazla Süryani’nin yaşadığını öğrenecektim.

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -10-

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -11-

Sokağa geri döndüğümde, Hevallerin evinin dibinde bulunan ve dün gece Gofret’i dolaştırırken Özgür’ün gösterdiği (yapraklarından ötürü kavağa benzettiğim) ağaçları daha yakından inceledim. Ağacın gövdesi kâğıt gibi ince ince soyuluyordu ve buradakiler bunları soyup üzerine yazılar yazıyordu. Oldukça enteresandı. Ben de bir iki küçük parça aldım.

24 Kasim 2013, Hengelo, Hollanda -13-

Telefonuma baktığımda Heval’in, “neredesin mali?” diye bir mesaj attığını görüp hızlanarak eve döndüm.

De Grolsch Veste - Twente Stadium

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -01-

Mehmet Ali Cetinkaya - 24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -01-

Öğleden sonra Hüseyin, Heval ve Özgürle birlikte De Grolsch Veste’ye (“dı hırolş feste” diye okunuyor ve Grolsch bu bölgenin ünlü bir bira markası) doğru yola koyulduk. Stada yaklaştıkça trafik artıyordu. Stadın yakınlarında bir yere arabayı park edip yürümeye başladık.

Heval Durakcan Sapmaz - 24 Kasim 2013, De Grolsch Veste - Twente Stadi

Stadyum oldukça güzel görünüyordu. Giuseppe Meazza veya Santiago Bernabeu’dakiler gibi dönerek olmasa da yine stadın çevresinde katlara çıkabildiğiniz merdivenler vardı.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -02-

Biz şu anda VAK-P’nin bulunduğu kale arkasının önündeydik ve yerimiz diğer kale arkası idi. Stadın çevresinde yürümeye başladık.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -03-

Stadının tabelasının bulunduğu tribünün önüne geldiğimizde, Twente’nin 2009-10 sezonunda ilk kez Hollanda Ligi şampiyonu olduğunda formasını giyen Kongo asıllı İsviçreli futbolcu Blaise Nkufo’nun heykelini gördük. Heykelin hemen önünde yerde Twente’nin arması yer alıyordu. Tribünün hemen sol tarafında ise NAC Breda’nın takım otobüsünü gördük.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -04-

“Protokol” ile kale arkası tribününün birleştiği duvarda 2009-10 sezonundaki şampiyonluk kutlamalarından kareler vardı.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda Mac Bileti

Turnikeler tribünün karşısındaki merdivenlerden yapılıyordu. Biz de biletimizi okutup içeri girdik ve yukarı doğru tırmanmaya başladık. Merdiven bizi tribün girişlerinde bulunan uzunca bir koridora getirdi.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -05-

Burada önce paranızla 1 ve 2 euroluk Twente jetonları alıyor, ardından da gidip içecek ya da yiyecek alabiliyordunuz. İçeride bira içmek serbestti. (Birkaç gün sonra Hüseyin’den Avrupa Kupası maçlarında UEFA’nın kuralı gereği biranın sadece protokolde ve VIP’de satıldığını öğrenecektim.)

Tribündeki insan profili oldukça “nezih” görünüyordu. Çocuklar, aileler, kadınlar… Boynumdaki Alkaralar/Gençlerbirliği atkısına birçok taraftarın “ne ola ki bu” diye anlamaya çalışan gözlerle bakması da oldukça enteresandı.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -07-

Bir süre burada takıldıktan sonra tribündeki yerimize geçtik. Çünkü herkes bilet numarasına göre oturuyordu. Bizim numaralarımız arkalı önlü olduğundan bir süre yan yana oturmak için boş koltuk kovaladık. Sonrasında biraz da ricada bulunarak Heval ve Özgürle yan yana oturup maçın başlamasını bekledik.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -06-

Sağ tribün dışında tüm tribünler ikişer katlıydı ve stadyum şu anda 24 bin kişilikti. Bir plan çerçevesinde sırayla tüm tribünlere ikinci kat yapılıyordu ve geriye sadece tek bir tribün kalmıştı.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -08-

Hüseyin’in söylediğine göre en bilinen taraftar gruplarından biri olan VAK-P (fak-peey diye okunması biraz garibime gitse de sonrasında bunun aslında “blok p” anlamına geldiğini ve taraftarların oturduğu bölümün adı olduğunu öğrenecektim) karşı kale arkasında bulunuyordu. Taraftarlardan bazıları çiftçilikten ötürü kendilerine köylü diye laf atan diğer şehirlilere nispet olarak “köylü” lakabını kullanıyorlarmış.

Mehmet Ali Cetinkaya - 24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -02-

Sağımızda bulunan maraton tribününde Twente’nde bulunan köylerin pankartları asılı idi. Maçtan önce 2009-10 sezonundaki şampiyonlukta pay sahibi olan 2 eski futbolcu anons edildi ve alkışlarla saha ortasına kadar yürüyüp plaketlerini aldılar.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -12-

Maçın başlamasıyla birlikte karşı tribünden davul sesleri yükselmeye başladı. Maçtan önce Hüseyin, “şampiyonluk yarışında olacaksak, bu maç çok önemli. Bunu da kazanamazsak her şey biter” demişti. Maçın başında Twente baskı kurmaya ve tek kale halinde oynamaya başladı. Ama gol gelmeyince NAC’lılar da pozisyona girmeye başladılar.

Bir ara tüm tribünler birden ayağa kalkıp tezahürata başladılar. İşte tam bu anda güzel bir paslaşma ile ceza alanına giren Kyle Ebecilio güzel bir plase ile topu filelere gönderdi ve herkes zıplamaya başladı! Golden sonra klasik olarak golü atan oyuncunun adı anons edildi. Ardından da futbolcuya teşekkür edildi. İşte o an, tüm seyirciler hep bir ağızdan, “rica ederiz!” diye bağırdıktan sonra bir küfür salladılar.

Hüseyin devre arasında, bu teşekkür bölümünün, Twente’deki bir radyo spikerinin gollerden sonra bu şekilde anons yapmasından ötürü yapıldığını anlattı. Küfrün anlamına öğrenmek için ise biraz uğraşmam gerekecekti! 🙂

Golden sonra ekrandan golün tekrarı görüntüleniyordu. (Ki az sonra NAC’ın golünün gösterilmediğine şahit olacaktım. Yani bu uygulama sadece Twenteliler içindi.)

Takım tam rahatladı derken 43’de yenilen gol tüm tribünün moralini bozdu. Ama son dakika içinde kazanılan penaltı ve atılan gol ile soyunma odasına Twente önde gitti. Biz de biraz ısınmak için içeriye doğru geçtik. İnsanlar tuvalet, içecek ve yiyecek molası vermişti. Bu arada stantların önündeki televizyonda maçın canlı olarak yayınlandığını gördüm.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -10-

Bu arada Hüseyin’in Hollandalı bir arkadaşı yanıma gelip “Türkiye’den mi geldin?” diye sordu. Ben de “evet” diye cevap verince, “soğuk değil mi?” dedi. Kafamda bere, boğazımda atkı ve ellerimde eldivenle içtenlikle “evet!” dedim. Adam güldü ve uzaklaştı. Sonrasında aslında elemanın bizimkilere üşüdüğünü söylediğini ve bizimkilerin, “oğlum nasıl Hollandalısın bu havada düşünülür mü?” dediklerini öğrenecektim. Kısacası o da gelmiş benle kafa yapıyordu 🙂

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -13-

İkinci yarının hemen başında Luc Castaignos’un golü ile Twenteliler bir kere daha havaya fırlasa da 3 dakika sonra Danny Verbeek’in çaprazdan ve uzaktan nefis golü ile bir anda fark bire inecek ve benim de aklıma Gençlerbirliği’nin “taraftarlarını sürekli diken üstünde tutan halet-i ruhiyesi” gelecekti.

Bu arada bizim bulunduğumuz tribünün en köşesinde uzun tellerle ayrılmış olan deplasman tribününü görüp, “bir gün Gençler şuraya maç yapmaya gelse de biz de orada olsak!” diye Hevalle muhabbet ettik. Sonrasında ise doğma büyüme buralı olan Özgür’ün Twente’yi tutacağını bu yüzden de Hevalle ona el sallayacağımızı söyleyip güldük.

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -14-

69’da Quincy Promes’in golü ile skor 4-2 olduktan sonra ben tuvalete gittim. Bu arada Hüseyin’in devre arasında söylediğini görmek için maraton tribününe doğru yürümeye başladım. Twente tribünleri arasında herhangi bir engel yoktu. Yani isterseniz tüm tribünlere dükkânların bulunduğu koridordan yürüyerek geçebiliyordunuz!

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -15-

24 Kasim 2013, Twente - NAC Breda, De Grolsch Veste - Twente Stadi -16-

Ben de maratonun ortasına kadar yürüyüp merdivenlerden bir süre maçı takip ettikten ve bir fotoğraf çektikten sonra yerime döndüm. Maçın son anlarında Quincy bir gol daha attı ve maçı 5-2 sona erdirdi.

24 Kasim 2013 - Van Dobben Kroket, Hengelo, Hollanda

Maçtan sonra Hollanda’nın meşhur kroketinden alıp Hüseyin’lerin evinde atıştırdık ve bol bol muhabbet ettik.

Aylin vs Peter Wisgerhof

Bu arada Hüseyin’in kızı Aylin’in, bugün maç öncesi stadyumda plaket alan futbolculardan biri olan Peter Wisgerhof ile birkaç yıl önce bir röportaj yaptığını ve dergide yayınlandığını öğrendim.

Dip not: Yazıyı yayınladıktan sonra bana redaktörlük yapıp hatalarımı düzelten Hewi’ye teşekkürler… 🙂

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…