Kategori arşivi: Yurtdışı

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5

19 Haziran 2018, Salı (Amsterdam)

Kahvaltının ardından ilk iş olarak Sloterdijk’daki oy kullanma alanına gittik. Defne oyunu kullandıktan sonra, “ben de kullanabiliyor muyum acaba?” diye kısa süreli bir gel-git yaşadıktan sonra “ne gerek var” diyerek trene atladık ve Ömer Abimin sipariş ettiği ve İlker’in netten bulduğu pikabı teslim almak için Zaandam merkeze gittik.

Yazıyı hazırlarken oldukça renkli ve ilginç bir mimarisi olan Zaandam’a ait çok iyi fotoğraflar çekemediğimi fark ettim. Bu yüzden ilk günlerden çektiğim bir fotoyu koyuyorum buraya.

Zaandam’da bir süre dolaştıktan ve oldukça güzel bir evde yaşayan pikap sahibinden pikabı teslim alıp Amsterdam merkeze gittik.

Saatten ötürü ilk iş olarak Japon lokanta zinciri olan Sumo’ya oturduk.

Öğlen 19,95 ve akşam 25 Euro ödeyerek açık büfe yemek siparişi verebiliyordunuz. Garson yanımıza geldi ve bize bir touchpad bırakıp gitti. Touchpadi kullanarak her bir kişi, her ir sette 5 tane olmak üzere toplam 25 tane yiyecek sipariş edebiliyordu.

Defne rekorlarının 4 set olduğunu vurguladıktan sonra, “bugün rekor kıracağız değil mi?” diye sorup güldü. “Önce porsiyonları görelim” diye politik bir cevap verdim.

Menüde ilgimizi çeken şeyleri seçip sipariş veriyor, masamıza geldiklerinde de afiyetle yiyorduk. Çeşit çeşit sushiler, kırmızı etli yiyecekler, Japon mantısı, mürekkep balığı derken 3. seti yani 15×2 = 30 çeşit yiyeceği büyük bir hazla tükettikten sonra dayanamayıp “pes!” dedim. Defne güldü ve “o zaman 4. sette Hindistan cevizi sütlü meyve ve kızarmış muz söyleyelim” dedi. Son lokmaları büyük bir istekle ama patlamak üzere olduğum için zorlanarak ağzıma doğru götürürken aklıma Ömer Abimle Gaziantep’te dönüş uçağına gitmeden önce nefes alamaz bir halde tabaktaki o son parça küşlemeyle olan uzun süreli bakışmalarımız geliyordu!

Dolu mideyle otobüse atlayıp Defne’nin evinin yakınlarındaki popüler turistlik yerlerden biri olan Zaanse Schans’a gittik.

İlk gözüme çarpan şey tüm bölgenin çikolata kokmasını sağlayan çikolata fabrikasıydı. Heyecanla dükkânına doğru ilerleyelim desek de kapanmıştı.

İlk gelişimde Heval ve Özgür’ün götürdüğü Giethoorn’a benzettiğim Zaanse Schans’ın herhalde en büyük farklı daha büyük su alanlarına sahip olması

ve su değirmenleriydi.

Önünden kanallar akan biririnden güzel bahçelere sahip nefis evler,

oldukça komiğime giden ve bana fena halde Matrix’in son sahnesinde The One’ın telefon kulübesinden çıktıktan sonra kolunu havaya kaldırıp uçuşunu anımsatan heykel,

Defne’nin “hala giyiyorlar” dediği tahta Hollanda ayakkabıları,

bir evin önünü süsleyen ve bir şey istermişcesine size bakan, bugüne kadar gördüğüm en güzel köpek heykeli,

Uzakdoğulu turistlere özenerek fotoğraf çektirdiğim tahta ayakkabı heykeli

ve içime kaçan Uzakdoğulunun hızını alamayıp Defne’nin video çekmesini istediğim ve içine uzanıp çıkmak için seslenmesini beklediğim bir başka ayakkabı heykeli.

Zaanse Schans’daki gezimizi sonlandırdıktan sonra eve doğru giderken, içimden  “güzel şeyler çabuk bitermiş” diye geçiriyordum.

20 Haziran 2018, Çarşamba (Amsterdam, Schiphol)

Kahvaltının ardından Defne’yle, yazıyı hazırlarken su seviyesinin 4 metre altında olduğunu öğrendiğim, Schiphol’un yolunu tuttuk.

Bir önceki gelişimde olduğu gibi hiç arama yapılmadan bavulumu teslim ettim, biletimi aldım ve Defne’ye her şey için teşekkür ettikten sonra ilerlemeye başladım. Muhtemelen 2016’da Bürüksel’deki havalimanı saldırısından sonra Schiphol’daki tüm güvenlik sistemi değiştirilmişti.

Daha önce bavulu teslim edip biletinizi aldıktan sonra hiçbir arama yapılmadan önce pasaport kontrolüne ardından da uçağın kalkacağı kapıya kadar gidiyor ve sadece uçağı bekleme alanında arama yapılıyordu. Fakat bu sefer bavulu teslim edip bileti aldıktan sonra doğrudan aramaya giriyordunuz.

Yine bir önceki gelişimde etraftakilere göre sadece bizim uçağın kalkacağı kapıda olmadığı için şaşırdığım, uyuşturucu ve detaylı arama yapan x-rayden geçip önce pasaporta ardından da uçağın kapısına gittim.

Gelirken güzel havaya rağmen yanlış tarafı seçtiğim için ilk gelişimde hayran olduğum ve yeniden görmek için heyecanlandığım deniz manzarasını görememiştim.

Bu yüzden de bir önceki gün online chekin açılınca diğer taraftan koltuğumu ayarladım ve uçağın havalanmasın için heyecanla beklemeye başladım. Fakat bu sefer de hava oldukça bulutlu olduğu için yine amacıma ulaşamadım! Yani demem o ki, mecbur bir kere daha Amsterdam yapmam gerekiyor. 🙂

Yolculuğun en güzel yanı; hava parçalı bulutlu olsa da uçaktan boğaz manzarası ve adaların oldukça güzel görünmesiydi.

Ankara yolculuğunun en güzel anı ise Ankara’ya yaklaşırken bulutlar arasından yere ulaşan ışık hüzmeleriydi.

Eve girdiğimde saat 22’ye geliyordu. Hem tatil, hem de Defne ile bol bol muhabbet edip zaman geçirmek oldukça güzeldi.

Bakalım bir sonraki neresi olacak…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa, Samos (2017, 2. Kez Yunanistan)

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4

17 Haziran 2018, Pazar (Berlin, Amsterdam)

Sabah çantaları hazırlayıp odadan çıkınca duvarda fark ettiğim grafitiler oldukça yaratıcı ve güzel görünüyorlardı.

Otelden çıkış yaptıktan sonra “iyi bir yerde kahvaltı yapmalıyız” diyerek, hakkında yüzlerce iyi yorum bulunan Benetict’e doğru yürümeye başladık.

Kahvaltıcıya ulaştığımızda tamamen dolu olduklarını ve bir bekleme listeleri olduğunu öğrenip, Defne’nin Pazartesi okula gitmesi gerektiği için 14.30’a aldığımız dönüş biletlerini düşünerek mekânın büfe bölümünden peynirli börek (borekas feta), fesleğenli poğaça (pesto bebka-kranz), üzümlü çikolatalı kek (rogellach) ve iki kahve alıp muhabbet ederek atıştırdık.

Metroya atlayıp Tanıl Abi’nin önerdiği bir başka yer olan Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı ya da diğer adıyla Hoolakost Anıtı’na doğru güneşli havada usul usul yürüyorduk.

19.000 metrekarelik bir alana yayılmış, her biri 2.38 metre uzunluğunda, 0.95 metre genişliğinde ve 0,2 ile 4,8 metre arası değişen yüksekliğe sahip 2.711 adet beton bloktan oluşan anıt mezarın tasarımcısı Peter Eisenman’a göre bu tasarımın amacı oldukça rahatsız edici ve kafa karıştırıcı bir ortam yaratmaktadır; böylelikle bu tasarımlar sözde düzenli olan bir sistemin insanlıkla bağının kopmasını simgelemektedir.

Anıt aklıma Budapeşte’de gördüğüm ve 1956’da Macaristan’da Sovyetler Birliği destekli Stalinist hükümete karşı başlattığı halk hareketi anısına yapılan, farklı uzunluktaki ama içe doğru ilerledikçe aralarındaki boşluğun azaldığı anıtı getiriyordu.

Anıttan sonraki durağımız savaş sonrası Berlin’in Doğu tarafında kalan ama günümüzde şehrin ana sembollerinden biri olan Brandenburg Kapısı’ydı (Brandenburg Tor / Brandenburg Gate).

Oraya doğru giden yolda bir süre ilerledikten sonra polisin bölgeye girişlere izin vermediğini görüp şaşırdık. Defne polise ne olduğunu sormak için yanaşsa da ortam o kadar kalabalıktı ki ona seslenip arkadan alana gitmeyi önerdim.

Aynı yolda devam edip bir sonraki sokaktan alana doğru döndüğümüzde saat 17’de Almanya ile Meksika arasında oynanacak olan Dünya Kupası maçı için yapılan hazırlıklardan ötürü alanın kapalı olduğunu fark ettik. Almanlar 5 saat önceden toplanmaya başlamışlardı bile.

Ağzımızı ıslatmak için oturduğumuz mekân bile üzerlerinde Alman forması olan her yaştan insanla doluydu.

Mekândan çıktıktan sonra Brandenburg Kapısı’na doğru yürümeye başladığımızda ortalık turistler, maç izlemeye gelenler ve polislerle dolmaya başlıyordu.

1788-1791 yılları arasında yapılan kapının üstünde yer alan Quadriga (Olimpiyat Oyunlarında ve diğer oyunlarda yarıştırılan, yan yana koşulmuş dört at tarafından çekilen araba) 1793 yılında Alman heykeltıraş Johann Gottfried Schadow tarafından barışın sembolü olarak tasarlanmış.

Quadriga 1806 yılında Napolyon tarafından Fransa’ya götürülmüş ancak sonradan Mareşal Gebhard von Blücher tarafından 1814 yılında geri getirilmiş. Zeytin dalından çelengi sonradan demir haçla değiştirilmiş. II. Dünya Savaşı sırasından kısmen zarar gören heykelin demir haçı savaştan sonra Prusya militarizmini simgelediği gerekçesiyle Doğu Almanya’nın Komünist Hükümeti tarafından sökülmüş. Demir Haç, 1990 yılında Almanya’nın birleşmesinin ardından yeniden yerine yerleştirlmiş.

Metroya doğru ilerlerken gördüğüm polis aracı, bugüne kadar izlediğim Alman filmlerinden birinden fırlamış gibiydi.

Gittiğim ülkelerin o yıla ait demir paralarından yaptığım koleksiyon için Hollanda parasını ilk günlerde Veendam’da bulmuş fakat bir türlü Almanya parasını Berlin’de bile denk getirememiştim. Otobüsü beklerken girdiğimiz bir dükkânda para ödemek için beklerken, kafamı çevirip raflara bakınırken, oraya bırakılmış 2018 tarihli 1 cent bulup, bilye bulmuş çocuk gibi mutlu oldum!

Gelişimiz 9,5 saat sürmesine rağmen, dönüşümüzde otobüs sadece Hannover’da duracağı için 7 saat sürecekti.

Saat 14.30’da bilet kontrolünün ardından önden ikinci sıraya geçip otobüsün kalkmasını beklerken İspanyol olduğunu sandığım bir eleman önümüzdeki koltuğa oturdu. Biraz sonra yanına nereli olduğunu anlamadığım bir genç geldi ve muhtemelen, “yanın boş mu?” diye kendi dilinde soru sordu. İspanyol anlamadı ve “ne?” diye cevap verdi. Buna rağmen genç kendi dilinde soruyu tekrarlayınca İspanyol, “senin dilini bilmiyorum!” diye cevap verdi. Bunun üzerine yabancı çocuk tak diye koltuğa oturdu. Defne ile yaşanan olaya yol boyunca baya güldük.

Maç saatlerinde İspanyol dediğimiz elemanın Brezilyalı olduğunu anlayacaktık. Çocuk cep telinden Brezilya 1-1 İsviçre maçını açtı ve izlemeye başladı. O ana kadar tek bir kelime etmedikleri yanındaki eleman hemen doğruldu ve nerdeyse omuz omuza maçı izlemeye başladılar! Brezilyalı çocuk kaçan pozisyonlara kendi dilinde saydırırken yanındaki sakin sakin maçı izledi. Ve kendi aralarında tek kelime bile etmediler.

“Futbol sen her şeye kadirsin” demekten başka bir şey kalmadı bize de…

Otobüste giderken “Berlin’e bir kere daha ama daha uzun süreli gelmeli” diye aklımdan geçiriyordum.

18 Haziran 2018, Pazartesi (Amsterdam)

2 sıcak Berlin gününden sonra Amsterdam’da hafif yağmurlu ve kapalı bir hava vardı. Sabah Defne okula gittiği için tek başıma yaptığım kahvaltının ardından otobüsle merkeze gittim.

Tren istasyonunun yanındaki durakta inmeyi atladığım için arkadaki durakta indim ve duvarlarında oldukça güzel figürlerin yer aldığı bir altgeçitten geçerek istasyonun önüne geçtim.

Dam Meydan’ına doğru ilerlerken şehrin simgesi olan ince uzun evlerin yan yana dizilmiş halleri oldukça ilginç görünüyordu.

Ara ara yağmur hızlansa da genel olarak hafif yağdığı için dolaşmakta sorun olmuyordu.

Dar sokaklar,

çiçekli pencereler,

kanallar,

kanallar üzerinde yer alan tekne evler,

bisiklet manzaraları,

martılarına alıştığım ama ilk kez fark ettiğim ama sonradan bol bol göreceğim gri balıkçıl (Grey Heron),

ve gördüğüm birçok batmak üzere olan sandal gezimin ilgi çekici kareleriydi.

Aylak aylak daha önce geçmediğim Amsterdam sokaklarında ilerlerken, bir önceki gelişimde “kaçırdım” diye üzüldüğüm Heineken Experience Müzesi’nin önündeki kuyruğa ulaştım. Bir süre sonra giriş ücretinin 21 Euro olduğunu öğrenince nette biraz bakındım ve pas geçip sokaklarda dolaşmaya karar verdim.

Sonra’dan Defne’nin beni götürmek istediği plakçı olduğunu anladığım, sokak arasında bir plakçı (Record Mania) görüp içeri daldım ve incelemeye başladım. Bakması daha kolay olan üst raflardakiler daha popüler ve pahalı plaklardı. O yüzden incelemesi daha zor olan alt raftaki plakları incelemeye başlarken ilginç bir şekilde aklımdan Portekiz’in Fado kraliçesi Amalia Rodrigues geçiyordu. Gerçekten de raflardan birinde tam da aradığım şey olan Amali’nın “The Very Best Of” albümü buldum ve 5 Euro’ya aldım.

Plakçıdan çıktığımda Defne’de tramvaydan iniyordu. Hava da açılmış güneşi görmeye başlamıştık.

Defne’nin bir başka yemek önerisi olarak, İranlı bir sahibi olan, Türkiye, İran ve Kuzey Afrika yemekleri yapan Bazar’a doğru ilerledik.

Eski bir kiliseden dönüştürülen, ortada barı ve üst katı olan, mutfağı da görünür bir şekilde üst katta yer alan lokantanın masa işlemeleri ve duvarları çok güzel görünüyordu.

Tatlı biber ve madras körili domates çorbası olan Yeni Delhi Çorbası ile nohut ve bademli kuzu eti yemeği olan, pilav ve haydariyle servis edilen Royal Persian Lamb sipariş ettik.

Oldukça leziz olan çorbayı yedikten sonra Ankara’ya dönünce, taze sebzeli ve Defne’nin önerisiyle taze zencefil kullanarak keskin bir aroma katacağım çorba denemeleri yapmaya karar verdim. Yazıyı hazırladığım günlerde ilk denememi yaptım. Yolum uzun ama sonunda güzel bir şeyler “uyduracağıma” olan inancım tam! 🙂

Ufak bir tencerede servis edilen kuzu yemeği de çorba gibi oldukça güzeldi.

Yemekten sonra Defne peş peşe, Amsterdam’da daha önce görmediğim iki parka götürdü beni.

Bunlardan biri Sarphatipark idi. Koşan, spor yapan, bisiklete binen, laflayan insanlarla dolu park çok güzeldi ama Defne, “az sonra daha güzeline gideceğiz” dediği için sözümü geri alıp beklemeye başladım.

Diğer parka doğru ilerlerken bir evin önünde gördüğüm, meşhur pasiflora (çarkıfelek) çiçeği tek kelimeyle kusursuz görünüyordu.

Bir süre laklak edip ilerledikten sonra Defne’nin Amsterdam’daki favori parkı olan Vondelpark’a ulaştık.

Sarphatipark’ın yanında çocuk oyuncağı olarak kaldığı Vondelpark muazzam bir yerdi.

Spor yapan, koşan, pinekleyen insanlara göz atınca Amsterdam’ın yerlilerinin takıldığını düşündüğüm parkta bir süre dolaşıp ardından çimlere yayılıp pineklerken Defne şaşkınlıkla, “Sunay Akın geliyor” dedi. Ben de telefonu açıp ön kamerayı çalıştırarak arkamdan geçen Sunay Akın’a bakıyordum ki fotoğraf çekmeye karar verdim. Ardından da bu aptal fotoyu instagrama atıp Defne’yle bir süre eğlendik.

Parktan çıkışa doğru yürürken Sunay Akın ve oğluyla bir kere daha karşılaştık ve selam verip bir süre muhabbet ettik. Oldukça sıcak davranan Sunay Akın, hal hatır sorduktan sonra elimdeki Amalia’nın plağıyla ilgilenip ardından da Amsterdam’daki bir plak dükkânını önerdi. Teşekkür edip yanlarından ayrıldıktan sonra Foodhallen’a doğru yürümeye başladık.

İçerisinde bir de sinemanın bulunduğu Foodhallen’in yemek bölümü, birçok farklı ülkenin, genelde atıştırmalık şeklinde, yemeklerini yapan büfeler şeklinde, bir nevi Türkiye’deki AVM’lerin yemek bölümleri gibi tasarlanmıştı. Yemeğinizi alıp ortak alanda bir yere oturup tüketiyordunuz. Dünya Kupası nedeniyle yemek bölümüne birkaç büyük televizyon koyulmuş ve karşısına da tribün oluşturulmuştu.

Tribündekilerle birlikte Tunus 1-2 İngiltere maçını takip ederken seçtiğimiz atıştırmalık, daha önce Viyana ve Kopenhag’da denediğim Vietnam “sarması”ydı. Güzeldi ama hala favorim Viyana’da yediğimdi.

Mekandan çıkarken insanların bisikletlerini ücretsiz olarak park edbilecekleri duvardaki yönlendirmeleri oldukça sevimli buldum.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3

15 Haziran 2018, Cuma (Den Haag, Scheveningen)

Den Haag’ın (Lahey) gezi listemizde olmasının iki sebebi var. Bunlardan biri, önceki gelişimde ıskaladığımı fark ettiğim ve oldukça üzüldüğüm Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı M. C. Escher’in müzesine gitmek, ikincisi de Defne’nin “Hollanda’da en sevdiğim iki yerden biri” dediği Scheveningen’i görmek!

Hollanda’ya geldiğimden bu yana, yer adları üzerinden, Defne’den Felemenkçe telaffuz dersleri alıyordum. Haliyle otobüste, trende, metroda defalarca tekrarladığım yer adları yüzünden yolculardan bol bol tebessüm ya da “kim bu yahu!” bakışlarıyla karşılanıyordum. V’yi f, g’yi hı, e’yi ı, ee’yi e, tekrarlanan iki harfi uzatarak okumanın üstesinden geldiğime inanıyordum ama bu sefer işim çok daha zordu. Çünkü Defne’nin, “bunu söylersen oturum verirler” dediği yer adı Scheveningen’di.

Haliyle Den Haag’a doğru yol alırken sürekli bu kelimeyi söylemeye kasıyordum. Defne düzeltiyor ama bir kere daha aynı hatayı yapıp “nasıl ya!” diye çıkışıyordum. Bu yüzden bir ara tren beklerken Defne’nin yanında oturan Hollandalı çocuğun kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu fark ettim!

Yolculuğun ilginç yanlarından biri de nerdeyse her durakta gördüğümüz polislerin ve bilet kontrolcülerinin fazlalığıydı. (Den Haag’dan dönerken bu yoğunluğunun sebebinin Den Bosch’daki bir bomba ihbarı olduğunu öğrenecektik.)

Bol kahkahalı yolculuğun ardından Den Haag’a ulaşıp trenden indik ve güneşli havada sallana sallana yürümeye başladık. Haliyle ilk durağımız Escher Müzesiydi.

Biletleri alıp Hollanda Kraliçesi Emma’nın (1858 – 1934) malikânesinin ev sahipliğini yaptığı Escher’in nefis çalışmalarını incelemeye başladık.

Birbirine geçmiş zıt karakterlerin dansı; Circle Limit IV (Heaven and Hell),

Yaradılışın günleri; the First Day of Creation,

Gün ve gecenin durmak bilmez dönüşümleri; Day and Night,

derken müzenin en ilginç bölümlerinden biri olan Escher vari göz yanılmalarının olduğu bölüme ulaştık. Daha önce Fahriye’nin burada çekindiği fotoğraftan bildiğim, aslında oldukça yakın durmasına rağmen Escher vari bir “oyun”dan ötürü iki kişiden birinin uzun, büyük diğerinin ise ufak ve kısa göründüğü alanda hemen bir fotoğraf çekildik.

Escher’in elinde tuttuğu ünlü cam kürenin büyük halindeki yansımızı da fotoğrafladıktan sonra gayet tatmin olmuş şekilde dışarıya çıkıp şehri adımlamaya başladık.

İkinci durağımız ünlü Çin mahallesiydi. Fakat oraya doğru giderken Mescid-i Aksa Cami’ni görüp avlusuna girdik. İçeride 5-6 orta yaşlı amca muhabbet ediyorlardı.

Selam verip caminin içine girdiğimizde oldukça sadece bir cami bizleri karşılıyordu. Dışarıya çıkıp oturanların bayramını kutladık ve bayram şekeri olarak ikram ettikleri bisküvi ve lokumdan aldık.

Camiye girerken Defne buranın aslında bir Sinagog olduğunu fakat sonradan camiye çevrildiğini anlatmıştı. Ben de yazıyı hazırlarken merak edip tarihçesine baktım ve burasının tabiri caizse ilk aşamada bir “işgal evi” olduğunu şaşkınlıkla öğrendim. Hikâye şöyle; 1843’te yapılan bina 1975 yılına kadar Yahudi cemaati tarafından Sinagog olarak kullanılır. Fakat bölgedeki cemaatin sayısı oldukça azaldığı için 1976’da yapıyı belediyeye satarlar. Bunun üzerine, 1960’lı yıllarda buraya yerleşmiş olan Türkiyeli cemaat cami ihtiyaçlarını karşılamak için bu binayı belediyenin kendilerine tahsis etmesi için defalarca girişimde bulunurlar fakat bir türlü olumlu sonuç alamazlar. Bunun üzerine 27 Temmuz 1979’da Türk İslam Cemiyeti üyeleri Cuma namazının ardından boş olan Sinagogun kapılarını kırıp işgal ederler. Aynı gün gerekli değişiklikleri yapıp ikindi namazını kılarlar ve dışarı çıkarılmalarını engellemek için 933 kişi 40 gün boyunca, bir yandan gece gündüz burada kalıp, bir yandan da içerisini boyayıp düzenlerler. Sonunda belediye binayı cemaata 1 milyon 48 bin florine satmaya karar verir ve yapı resmi olarak camiye dönüştürülür.

Camiden çıkıp sağlı sollu Uzakdoğu dükkân ve lokantalarının olduğu Çin Mahallesinde hızlı bir tur attık.

Mahalleden çıktıktan sonra artık oldukça merak ettiğim Scheveningen’e gitmek için tren garına yürüdük ve treni beklemeye başladık. Merkezde oldukça farklı ırktan çok fazla insan görmek şehirde çok fazla yabancı kökenli insanın yaşadığının bir kanıtıydı sanırım.

Trene atlayıp daha önce Fazilet’le bir Aralık gecesi balık yemeye geldiğimiz kumsala ulaştık. Bu sırada gördüğüm “turist treni” oldukça ilginç görünüyordu.

Havanın da güneşli olmasından ötürü daha da göz kamaştırıcı görünen, uzun kum plaj, deniz, dalga sesleri, yosun kokusu ve ortam Defne’nin de dediği gibi, hiç de Hollanda gibi değildi. İnsan kendisini Türkiye’deki bir deniz kıyısında sanabilirdi. Fakat orada olmadığınızı anlamak için 3 tane neden vardı. İlki insanların büyük çoğunluğunun giyinik olarak güneşlenmesi, ikincisi denizde çok az insanın olması ve üçüncüsü kumsaldaki insanların arasında oldukça pervasız bir şekilde martıların dolaşması!

Denize girebilirim belki diye yanıma şort almıştım. Fakat hem yanıma büyük bir havlu almadığımdan hem de yüzüp, çıkıp kurumak için zamanımız az olduğundan yüzmeyi bir sonraki sefere bıraktım. Fakat gidip denize ayağımı sokmayı ihmal etmedim elbette. Günle mi alakalı bilemem ama deniz sıcaklığı Ege’deki birçok yerle boy ölçüşebilecek sıcaklığa sahipti.

Bir süre güneşin altında mayıştıktan sonra dönüş yoluna düştük. Bu arada Defne, bazı evlerin camlarına asılmış olan çanta ve Hollanda bayraklarını gösterip, bunların birkaç gün önce açıklanan üniversite sınavını kazanan öğrencilerin yaşadığı evler olduğunu söylüyordu.

Akşam eve ulaşıp pizza sipariş ettik, maç izledik, bir şeyler izledik, muhabbet ettik ve dünkü gibi aynı saatte dışarı çıkıp Sloterdijk’a gittik ve Berlin otobüsünü bulduk. Pasaportları hazır edip biletleri uzattığımızda görevli bakmaya bile tenezzül etmeden “buyurun” dedi! Şaka gibiydi gerçekten de, muhtemelen dün en ciddi otobüs görevlisine denk gelmiştik.

Otobüsün tekerlekleri Berlin’e doğru dönerken şoförün, “otobüse hoş geldiniz. Eğer yanınızda uyuşturucu varsa yok etmenizi önerim. Çünkü Almanya’ya gidiyoruz ve sınırda polise yakalanma riskini almak istemezsiniz!” anonsu oldukça ironikti!

16 Haziran 2018, Cumartesi (Berlin)

Otobüs yarımşar saat mola vererek sırasıyla Groningen, Bremen ve Hamburg güzergâhını izleyerek 9 saat sonra Berlin’e ulaştı. Yol boyunca ara ara uyansam da genel olarak uyuyabildiğim için gayet mutluydum. Berlin’deki otobüs terminaline ayak bastığımızda karşılaştığımız güneşli ve sıcak hava içimizi ısıtıyordu.

Bir önceki gün iki kişilik 70 Euro’ya bulduğumuz 4 yıldızlı Scandic hoteline gitmek için metro durağına yürüdükten sonra bilet almak için bir bilet otomatının önünde durup, ilginç bir ayrıntı olarak, Türkçe seçeneğini seçtik ve incelemeye başladık. Günlük mü, iki günlük mü, yoksa tek yön bilet mi alsak acaba diye düşünürken arkamızdaki Alman bir eleman bize yardım önerisinde bulundu ve onun önerisiyle 7,60 Euro’ya günlük bilet aldık. Bu sayede tüm gün boyunca 1, 2 ve 3. bölgede istediğimiz kadar metroya binebilecektik. Hollanda’daki metro ücretlerini düşününce Almanya oldukça uygundu! Sıcakkanlı elemanla aynı trene bindik ve o inene kadar bol bol muhabbet ettik. Berlin’e oldukça güzel bir başlangıç yapmıştık.

Hotele ulaşıp üstümüzü değiştirip çantaları bıraktık ve Berlin’i adımlamaya başladık.

Sokağa çıkar çıkmaz ilk ilgimi çeken şey, trafik lambalarında kullanılan ilginç şapkalı adam figürüydü. Ampelmännchen adındaki sembol, Doğu Almanya’dan günümüze kadar gelmiş olan nadir figürlerden birisi. Normalde Doğu Almanya’daki trafik lambalarında kullanılan figür iki ülkenin birleşmesinden sonra oldukça popüler olmuş ve ülkenin ikonlarından biri haline dönüşmüş.

Hotelin biraz ilerisinde bulunan bir kafeye oturup kahvaltılık bir şeyler sipariş ettik ve uzun günümüze başladık.

Berlin’in merkezi olan Alexanderplatz’a gidecek metroya doğru ilerlerken harabe halinde bir kilise görüp şaşırdık. 1895’te Almanya imparatoru I. Wilhelm adına bir anıt olarak açılışı yapılan Protestan kilisesi, 1943’teki bombardıman sırasında büyük hasar görmüş fakat o günkü haliyle korunarak Batı Berlin’in bir simgesi haline dönüşmüş.

Alexanderplatz’da dolaşırken fark ettiğim geniş yol ve alanları, büyük ve heybetli yapılarıyla (Doğu) Berlin daha önce gittiğim hiçbir Avrupa ülkesine benzemiyordu.

Grafiti ve sokak sanatlarını çok seven biri olarak, kaldırıma çizilmekte olan resim oldukça etkileyiciydi.

Alexanderplatz’da karşımıza çıkan en ilginç şeylerden biri, 1969’da Doğu Almanya’nın 20. yılından önce açılışı yapılan ve aynı anda 148 önemli şehrin saatini görebildiğiniz Dünya Saat’iydi.

Tıpkı saat gibi 1969’da açılışı yapılan ve 368 metre yüksekliğiyle Almanya’daki en uzun yapı olan Televizyon Kulesi anlamındaki Fernsehturm, hem Berlin, hem de Komünizmin gücünün bir sembolü olması için Doğu Almanya’da inşa edilmiş ve zamanla bunu da başarmış.

Pergamon (Bergama) Müzesi’ne doğru aylak aylak yürürken, ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen fakat hakkında en eski 1292 yılına ait bir yazı bulunduğu için 13. Yüzyılın sonlarında yapıldığı düşünülen Marienkirche (St. Mary) Kilisesini görüp içine girdik. İçi oldukça sade olan kilise normalde Katolik kilisesiyken sonradan Protestan kilisesine dönüştürülmüş.

Kiliseden çıktıktan sonra Spree nehrinin yanından yürürken kafamı kaldırdığımda nehri izleyen 3 kız ve bir erkek heykelle (Three Girls and a Boy) karşılaşıyordum. Wilfried Fitzenreiter’in 1977-79 yıllarında yaptığı heykeller, kişinin kendindeki güven ve rahatlığın kaygısız ifadesini yansıtıyor ve çok güzel görünüyorlardı.

Aval aval etrafa bakıp yürürken üzerimde bir hafiflik hissettim. Tripod yanımda değildi. Hızlı bir düşünmeyle sabah kahvaltı yaptığımız kafe Clave’deki sandalyede unuttuğumu anımsadım. Defne defalarca kafeyi aradı, facebook sayfalarına yazdı ve sonunda görevli birine ulaştı. Fakat karşıdan gelen cevap olumsuzdu; görmemişlerdi. Akşam dönüşte otele yakın olduğu için uğrayıp bizzat aynı soruyu yönelttim ama görmediklerini söylediler. Yapacak bir şey yoktu, video çekimlerini eski usul titreterek yapacaktım. 🙂

Berlin Eski Ulusal Galeri’si,

ve ön cephedeki heykeller oldukça güzel görünüyordu.

En çok merak ettiğim müzelerden biri olan Pergamon (Bergama) Müzesinin bilet kuyruğundaydık. Hemen arkamızda bulunan yabancı genç bir kadının okuduğu kitabın kapağı ilgimi çekti. Gözlerimi kısarak baktığımda benim de okuma listemde olan Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’nın İngilizcesini okuyordu.

Defne’ye göre, bu müze için, oldukça kısa süren bir bekleyişin ardından biletlerimizi ve bir tane de Türkçe anlatımlı kulaklık alarak müzeyi dolaşmaya başladık.

1910’da yapımına başlanan ve 20 yıl sonra, yani 1930’da tamamlanan Bergama Müzesi’nin ününü çocukluğumdan beri biliyorum. Çünkü yüzlerce tonluk Bergama Zeus Sunağı’nın Türkiye’den eşeklerle ve savaş gemileriyle nasıl çalındığı ve Almanya’da kurulan müzede nasıl sergilendiği konusunda milyon tane tartışma ve haber programı izleyerek büyüdüm. Bu yüzden de Berlin’de en fazla görmek istediğim yer haliyle müze ve sunaktı.

Türkçe anlatımlı kulaklığımı takıp müzede dolaşmaya başlayınca müzenin neden bu kadar meşhur olduğunu anlıyordum. Çünkü daha önce hiçbir müzede görmediğim kadar büyük yapılar müzede sergileniyorlardı. Bunlardan en etkileyicilerinden biri de 120-130 yılları arasında, İmparator Hadrian döneminde inşa edilmiş olan Milet’in Market Kapısı’ydı.

Efes Ören yerinde yer alan Celsus Kütüphanesi’nin ön yüzünün kardeşi olan Milet Kapısı’nı Alman arkeolog Theodor Wiegand, 1903 yılında bulmuş ve Alman kralı 2. Wilhelm’e takdim etmiş.  Yüzlerce tonluk yapı 1907-1908 arasında Almanya’ya parça parça götürülmüş. Türkçe anlatımda bu konuda yapı için, “bir yerden getirilip müzeye kurulmuş ve sergilenmekte olan en ağır yapı” deniyor.

Tıpkı L’ouvre’da sergilenen Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykelinin Türkiye’den götürülme hikâyesi gibi müzede sergilenen Zeus Sunağı, Milet Market Kapısı ya da birçok eser Türkiye’den benzer bir şekilde yurtdışına götürülmüş. Yazıyı hazırlarken çok merak ettiğim bu konuda Türkçe ve İngilizce birçok iddia okudum ve eserleri bulan arkeolog, büyükelçi ya da yabancıların bir şekilde bu eserleri yurtdışına kaçırmış olabileceklerine inanmak istedim. Fakat ortada kabul edilmesi gereken daha önemli bir konu var. O da; dönemin Osmanlı yönetiminin bu eserleri önemsemediği ve hatta bir şeyler karşılığında vermiş olduğunun daha gerçekçi bir iddia olması. Yoksa yüzlerce ton ağırlığındaki eserlerin yıllar boyunca eşeklerle, kimseye çaktırılmadan kaçırılması gibi bir şey nedense aklıma bir türlü yatmıyor. Hatta bir kaynakta Zeus Sunağı’nın gizli bir şekilde taşınmasından ötürü bölge halkının durumdan rahatsız olduğu ama Osmanlı yönetiminin asker göndererek halkın tepkisini önlediği bile iddia ediliyor.

Müzede ülkemizden birçok eser sergilediği için, dolaşırken Türkiye’de herhangi bir müzede dolaştığınızı düşünüyorsunuz.

Müzede sergilenen en ilginç eserlerden biri, İslam Eserleri bölümünde yer alan ve “bir mihrap değil” başlığı altında sunulan, ilk bakışta bir cami mihrabına benzeyen ama aslında Yahudi Samiriler’in işgalindeki Şam’daki bir evi süsleyen eser.

Müzenin artık sonuna gelmemize rağmen ortalıkta sunak olmadığı için bir görevliye sormaya karar verdik. Büyük bir düş kırıklığı olarak meşhur sunağın yenilme çalışmaları nedeniyle 2014’ten bu yana ziyaretçilere kapalı olduğunu ve görevliye göre 6 yıl daha ziyaretçilere kapalı olacağını büyük ir düş kırıklığıyla öğrendik! Berlin’e yeniden gelmek için bahane listeme bunu da eklemek zorundaydım. Ekledim!

Müzeden çıktıktan sonra yakınlardaki bir lokantaya oturup bir şeyler içip atıştırdık. Ardından Defne dinlenmek için otele dönerken ben de Berlin Katedrali’ne (Berliner Dom) gittim ve terasından Berlin’e bakmak için 7 Euro’ya bilet alıp dolaşmaya başladım.

1700’lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanan katedral defalarca elden geçilerek değişikliklere uğramış.

Wikipedia’daki bilgiye göre Berlin Katedrali, içinde hiçbir zaman bir piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral değilmiş.

Önceleri geniş sonraları ise değişkenlik gösteren 267 basamak tırmandıktan sonra sonunda katedralin en üst noktasındaydım. Şehir ve katedralin önündeki yeşil alana yayılmış insanlar pek güzel görünüyordu.

Katedralden çıkıp çimlere yayılarak bir süre etrafı izledikten ve soluklandıktan sonra Tanıl Abi’nin “Berlin’de kesinlikle görmelisin” dediği 3 yerden biri olan ve Doğu Almanya’yı konu edinen DDR Müzesine gittim.

Eski Demokratik Almanya cumhuriyetiyle ilgili, biraz “alaycı” ama fikir verici, ilginç ve ziyaretçilerle etkileşimi olan müze oldukça ilginçti.

Ufak notlarla ve yaşama dair eşyalarla Doğu Almanya’nın anlatıldığı müzede eski bir arabanın direksiyonuna geçip ekrana yansıtılan görüntülerle sokaklarda dolaşabiliyor ya da özel olarak hazırlanmış çekmeceyi ya da dolabı çekip anlatılan konuya dair ilginç ayrıntı ve eşyalara ulaşabiliyordunuz.

Müzenin ilgi çekiçi bölümlerden biri de, ortalama bir Doğu Alman ailesinin evinden modellenen salonda, odalarda, mutfakta ya da banyoda dolaşmaktı.

Müzeden çıktıktan sonra önce otele dönmeyi düşünsem de sonrasında bölünmüş Berlin’de Doğu-Batı geçiş noktası Helmstedt (“Alpha”) ve Dreilinden’den (“Bravo”) sonra 1961 senesinden 1990 senesine kadar üçüncü ittifak geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısı olan Checkpoint Charlies’e doğru yürümeye başladım.

Şu anda turistlik bir yer olan noktada yaşanan en ilginç olay, II. Dünya savaşının bitiminden sonra 27 Ekim 1961’de bu noktada karşı karşıya gelen Sovyetler Birliği ve ABD asker ve panzerleri 16 saat boyunca tek bir kurşun atmadan karşılıklı beklemeleri olmuş. O tarihte atılacak tek kurşunun 3. Dünya Savaşının başlangıcı olacağı düşünülmüş. Söz konusu gerginlik, zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy’nin Sovyet başkanıyla yaptığı görüşmeler sonucunda giderilmiş.

Bölgede hala duran ve büyüklük sırasıyla İngilizce, Rusça, Fransızca ve en altta en ufak puntoyla Almanca olarak “Amerikan bölgesinden ayrılıyorsunuz” uyarı tablosu ise Almanlar için oldukça iğneleyici bir ayrıntı.

Noktanın hemen çaprazında bulunan bölümde ise Berlin’i ikiye ayıran duvara ait 2 parça ve yeni bir savaş çıkma ihtimali olan ama bir şekilde atlatılan krizleri anlatan billboard bulunuyor.

Otele dönme kararı verip metro durağına doğru ilerlerken gözüme Terörün Topografyası (Topographie des Terrors) adındaki müze çekti.

Oraya doğru yürüdüğümde müzenin dışında yer alan eski Berlin duvarının hemen altında 1933 Berlin: Diktatörlüğe Giden Yol (1933 Berlin: The Path To Dictatorship) adlı bir sergi yer alıyordu. Sergide yazı ve fotoğraflarla 1933’de Nazi’lerin yükselişi ve Yahudilere karşı yapılmaya başlanan baskılar gözler önüne seriliyordu.

Hem gerçek Berlin Duvarını, hem de Nazizm’in emeklemeden koşmaya geçtiği günlerde gelecekte yapacaklarının teminatı olan olayları görmek oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra metroya atlayıp otele ulaştığımda Defne daha yeni uyanmıştı. Bir süre dinlendikten sonra dışarı çıktık ve yakınlardaki Sylt’a oturup Akdeniz salatası ve siyah angus antrikot yiyerek karnımızı doyurduk ve bol bol laklak ettik. Muhabbetimizin en eğlenceli bölümü Defne’nin ufakken okul gezisiyle geldikleri Berlin’de kaybolması ve girdiği bir dükkândaki Türkiyeli adamın neredeyse hemşerisi çıkması ve ona yardım etmesiydi.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2

13 Haziran 2018, Çarşamba (Veendam, Amsterdam)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra İlker’le vedalaşıp arabaya atladık ve;

Levent Abi bizi Assen tren istasyonuna bıraktı.

Birkaç tren değiştirdikten sonra Defne’nin Zaandam’daki evine ulaştık. Çay içip bir süre laklak ettikten sonra apartmandan çıktığımızda yoğun çikolata kokusuyla irkiliyordum! Defne buraya taşındığında, heyecanla, yakınlarda bulunan çikolata fabrikası nedeniyle bölgenin çikolata koktuğunu söylemişti fakat bu kadar yoğun ve güzel bir koku olacağını asla düşünmemiştim. Nefisti!

Bir o kadar güzel olan şey de güneşli havaydı. Trene atlayıp Amsterdam Centraal’a gittik.

5 yıl önce kışını gördüğüm Amsterdam’ın bu sefer yazını gördüğüm için son derece mutluydum. Fakat yarın buralarda havanın aslında ne kadar değişken olduğuna şahit olacaktım.

Güneşli havada, sokakları kesen kanalların nefis manzaralarına bakınarak ilerliyorduk.

Bir süre sonra yolumuz Rembrandt’ın 1642’de yaptığı Gece Devriyesi’nin (The Night Watch) heykel canlandırmasının bulunduğu Rembrandt Meydanı’na çıktı.

Birkaç foto çekindikten ve etrafa bakındıktan sonra aklıma Esther’in bir önceki gelişimde “kesinlikle denemelisin” dediği ve deneyip beğendiğim Van Dobben geldi. Hatırladığım kadarıyla tam karşı sokaktaydı diyerek sokağa girdiğimde yanılmadığımı fark ettim. İçeri girip bir hamburger arası bir de sade olarak kroket sipariş ettik. İçecek olarak ise kadın garsonun önerisiyle süt söyledik. Hem kroketler hem de sütle gayet güzeldi.

Yemekten sonra oradan buradan laklak ederek dolaşmaya devam ediyorduk.

İlk kez geldiğimde hem içinden bisikletliler geçtiği için, hem de sokak çalgıcılarının binanın akustiğini çok iyi kullandıkları için çok beğendiğim Rijks Müzesi’nde bir süre harp çalan bir kadın sokak müzisyenini dinledikten sonra müzeler bulvarına doğru ilerledik.

Hava 22.45 gibi karardığı için akşam-gece ayrımına tam varamasam da Defne, “hadi akşam yemeği yiyelim” deyince günün hangi evresinde olduğumuzu anlıyordum. Neredeyse tamamını “yabancı” nüfusun oluşturduğu merkeze 10km uzaklıktaki Osdorp’ta Warung Spang Makandra adında bir Surinam lokantasına gittik.

Defne’nin önerisiyle önce tavuk, haşlanmış yumurta, taze soya ve soğanla yapılmış Saota çorbası sipariş ettik. Çorbanın yanında gelen, tuzsuz sade pirinç pilavı da çorbaya ekleyip yeniyordu. Yemeğe girişmeden önce yanında getirdikleri acı biber sosundan ağzıma büyük bir parça attığım için bir süre acının azalmasını bekledikten sonra çorbayı denedim ve çok beğendim.

Çorbadan sonra pilav, yeşil fasulye, domates ve Uzakdoğu usulü olduğunu düşündüğüm taze salatalık ve lahana turşusu ve patatesle servis edilen özel soslu tavuk yemeği olan kip ketjap yedik. Oldukça leziz olan yemeğin sosu aklıma Paris’te gittiğimiz Etiyopya lokantasında yediğimiz yemekteki tavuk sosunu anımsattı.

14 Haziran 2018, Perşembe (Amsterdam)

Güne uyandığımızda hava güneşli ve güzel bir izlenim vererek içimizi ısıtsa da, kahvaltının ardından yerini hafif bir yağmura bırakmıştı. Dün Amsterdam’da grev nedeniyle otobüslerin çalışmayacağını duymuş olsak da, duraktaki tabelada otobüs saatlerini görünce şansımızı denmeye karar verdik. Fakat hiçbir otobüs gelmeyince tren istasyonuna doğru yürümeye başladık.

Şansızlık bu ya, bir süre treni bekledikten sonra yapılan anonsla, bir kişinin tren önüne atladığı için ulaşımın kesintiye uğradığını öğrendik. 5-10 dakika ne yapacağımızı bilemez şekilde bekledikten sonra karşı yöne bir tren geldi ve görevli bizim tarafa işarette bulunarak oraya gelmemizi istedi. Karşıya geçip trene bindikten sonra, tren ters yönde bir süre ilerledikten sonra kendi şeridine geçerek bizi Amsterdam’a ulaştırdı.Yolculuk sırasında Defne, tren önüne atlamanın buralarda ara ara yaşandığını anlattı.

Saat 14’te Stedelijk modern sanat müzesindeydik.

Biletlerimizi alıp içeri girdiğimizde bizi Endonezyalı sanat grubu Tromarama’nın eserleri karşıladı.

Bir süre çalışmalara göz gezdirdikten sonra, oldukça gerçekçi görünen, tohuma kaçmış bir karahindibayı anımsatan elektronik devreyle karşılaştık.

“Nasıl yapmışlar acaba?” diye bir süre inceledikten sonra ulaştığımız oda hindibaların onlarcasıyla donatılmıştı. Nefis görünüyorlardı.

Sonradan bunların elektronik devre olduğunu fakat üstlerindeki tohumların gerçekten de hindiba tohumları olduğunu gösteren bir video izledik.

Studio Drift’in “Kodlanmış Doğa” adındaki sergisini geziyorduk. “Doğa, teknoloji ve insanlık arasındaki kararsız ilişkinin on yıllık keşfi” olarak tanımlanan sergide kuşların kanat çırpışındaki zarafet,

çiçeklerin ani bir şekilde aşağıya doğru düşerek kanatlarını açışları,

ağaç dallarına yerleştirilmiş renk değiştiren yapraklar,

sanal gerçeklik gözlüğüyle bakıldığında yıkılmakta olan sütunların görüldüğü oda gibi birçok ilgi çekici bölüm yer alıyordu.

En etkileyici bölüm ise, bilim kurgu filmlerini andıran hafif metalik bir müzik eşliğinde, havada asılı duran bir küpün yavaş hareketlerine şahit olunan odaydı. Müzeden dışarıya adım atarken, serginin hayal gücümü arttırdığını düşünüyordum.

Merkeze inip birkaç hafta önce Nilüfer’le buralarda olan Bahtiyar’ın Hollanda tatlısı olduğunu düşünerek önerdiği ama Defne’den aslında bir İspanyol hamur tatlısı olduğunu öğrendiğim churros yemek için bir dükkâna oturduk. Hem fiyatı gereğin fazla olduğu, hem de üzerine ekleyecekleri çikolata, çerez vesaireye göre fiyatın çok daha fazla yükseleceği için Defne’nin bir süre yaptığı pazarlıktan sonra üzerine sadece çikolata dökülecek 4 tane tatlı almaya karar verdik. Taze, sıcak, ince, uzun ve az şekerli tulumbaya benzettiğim tatlı gayet lezzetliydi.

Tatlıyı da yedikten sonra 3 Sisters’a oturup bir şeyler içerken Dünya Kupası’nın açılış maçı olan Rusya – Suudi Arabistan maçını takip etmeye başladık.

Rusya’nın ilk golüne oldukça sesli şekilde sevinenlerin kim olduğunu görmek için kafamı çevirdiğimde, 6-7 tane takım elbiseli, muhtemelen, Çinli iş adamı olduklarını görüp, Rus olmadıkları için şaşırdım. Fakat sonraları Suudi’lerin kaçırdığı bir gol pozisyonunun ardından da aynı kişilerin sesli tepkilerini görünce futbolsever olduklarını anlayacaktım.

Gece çıkacağımız 9 saatlik Berlin yolculuğunu düşünüp eve geçtik, yemek yedik, bavulları hazırladık, bir şeyler içtik, pinekledik ve 22.30’da Sloterdijk’a gidip Flixbus’ın kalkacağı yere doğru yürümeye başladık.

Adımlarken, sonraki hafta sonu Türkiye’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi için burada yaşayanların oy verebileceği alanı işaret eden bir tabela fark ettik. İyi ki de fark etmişiz çünkü birkaç gün sonra Defne oy kullanmanın son gününde buraya gelip oyunu kullandı.

Otobüs geldikten sonra biletlerimizi görevliye gösterdiğimizde, Avrupa Birliği vatandaşı olmasına rağmen Defne’nin pasaportu olmadığı için yolculuk edemeyeceğini öğrenip şaşırdık. Defne böyle bir zorunlulukları olmadığını şoföre anlatsa da bir türlü sonuç alamadık ve biletleri iptal edip bir sonraki gün aynı saate bilet aldık.

Soluklanmak için Defne tren istasyonundaki Starbucks’ta birer kahve sipariş edip yanıma geldiğinde, görevliye isim olarak 2 kere “mali” dediğini ve onun kahve bardağına “marie” yazdığını gösterip gülüyordu.

Kahvelerimizi yudumlayıp yanımızdaki çikolataları yerken bir yandan da oradan buradan laklak ediyorduk. Bu arada neredeyse tüm istasyonlarda insanların çalması için konan piyanonun başına geçmiş yakışıklı bir elemana kitlenmiş, muhtemelen, 15-18 yaş aralığındaki 4 kızın heyecanlı ve kendinden geçmiş tavırları ilgimizi çekti. Bir süre onları takip ettikten sonra eve dönüş yolunda yarın Den Haag ve Defne’nin “kesinlikle Hollanda’daki en güzel iki yerden biri” dediği Scheveningen’e gitmeye karar veriyorduk.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 1

Özellikle Defne’nin Amsterdam’a taşınmasının ardından, yeniden Hollanda’ya gitme fikri aklımın bir köşesinde dönüp duruyordu. 2018’in ilk günlerinde, daha önce kışını gördüğüm Hollanda’nın bir de yazını görmek adına uçak bileti bakınırken Haziran’da, psikolojik sınır olan, 1000 TL’nin altında (975 TL) gidiş-dönüş bilet görüp planı hızlıca aktive ettim ve biletleri alıp, Defne’ye “11-20 Haziran’da oradayım, şenlikler başlasın :)” diye bir mesaj attım.

İlk hamlede “doc”umuzu yarattık ve “nereye gidelim, neler yapalım” diye karşılıklı olarak notlar düşmeye başladık. Daha önce Almanya’ya hiç gitmemiş biri olarak, Berlin’in, Defne tarafından,  listeye dahil edilmesi benim için gezinin cazibesini kat be kat arttırmaya yetmişti.

Yolculuğa 40 gün kala Defne ödevlerini bitirmeye kasıp ardından sıkı bir şekilde gezi planı yapacağını söylerken ben de Schengen vizemi alıp günleri saymaya başlıyordum. Az kalmıştı…

11 Haziran 2018, Pazartesi (Schiphol, Veendam)

5.45’te uyanıp,

önce Esenboğa – İstanbul Atatürk,

ardından da İstanbul Atatürk – Schipol yolunu izleyip saat 12.45’te havaalanındaydım.

Bir önceki gelişimde deniz ve kanallarla dolu manzarasından oldukça etkilendiğim için Amsterdam’a doğru inişe geçerken heyecanlıydım fakat kısa bir süre sonra A’nın ters tarafa baktığını fark edip ayaklarımı yere bastım.

Uçak beklenenden 20 dakika erken iniş yaptığı için bir süre uçak içinde bekledik. Pasaport kontrolünde sıradayken, hemen yanımızdaki AB vatandaşları self servis pasaport kontrolünü kullanarak kendilerinin geçiş yaptığını görüp imrendim.

Pasaporttan çıktıktan sonra Defne’yle buluştuk ve trene atlayıp bol bol muhabbet edip özlem gidererek Groningen’e doğru yol almaya başladık. Artık ne kadar çok konuştuysak yanımızdaki Hollandalı yaşlı çift “nece konuşuyorsunuz?” diye sordu.

Groningen’e vardığımızda İlknur Abla bizi bekliyordu. Güneşli havada arabaya atladık ve son durak olan Veendam’a doğru ilerlemeye başladık. Saat 16.15’te eve vardığımızda İlker ve arkadaşı yemek hazırlıklarına başlamışlardı.

Daha önce gittiğim Hengelo’ya acayip derecede benziyordu.

Çantaları yerleştirdikten sonra İlker ve Defne beni Groningen’e özgü bir yiyecek olan eierbal “yumurta topu” yedirmek üzere “atıştırmalıkçı” De Brink’e götürdüler.

Daha önce Hengelo ve Amsterdam’da yediğim kroketlere benzeyen, dışı galeta ununa batırılıp kızartılmış eierbal’ın içinde körili bir sosla kaplanmış tüm haşlanmış bir yumurta bulunuyordu ve oldukça lezzetliydi.

De Brink’te ayrıca içeriğinde noodle, sebze, tofu ve acılı sosun olduğu bamischijf yedik. Endonezya, Singapur ve Malezya’da yenilen, mie goreng/ bakmi goreng adındaki acılı sebzeli noodleın bir uyarlaması olan bir içeriği sahip atıştırmalık çok güzeldi.

Eve döndüğümüzde yemek hazırdı. Keyifli sohbetle birlikte karınlarımızı doyurduktan sonra araaya atlayıp Veendam’da turlamaya başladık.

Kısa bir süre sonra yolumuzu oldukça kalabalık bir şekilde ilerleyen ilkokul öğrencileri kesti. İlknur Abla, bunun her yıl düzenlenen bir etkinlik olduğunu ve öğrencilerin haftanın ilk dört günü 5’er kilometrelik bir yürüyüş yaptıklarını Cuma günü de eğlence düzenlendiğini anlattı.

Önlerinde su kanalları bulunan oldukça güzel evlerin yanlarından geçip Borgerswold’e ulaştıktan sonra arabayı park edip yürümeye başladık.

Dışarıdan getirilen kumlarla yapılmış bir plajı olan göle kurulmuş düzenekle su kayağı da yapılıyordu.

Bir süre daha gölün etrafında yürüyüş yaptıktan sonra arabaya atlayıp Heiligerlee’e gittik.

Yazıyı hazırlarken burada gördüğümüz anıtın, Hollanda’da bulunan on yedi ilin 16. Yüzyılda bağımsızlık için İspanya’ya karşı başlattığı ayaklanmanın yaşandığı Seksen Yıl Savaşı’nda, burada kazanılan ilk zafer için yapıldığını öğreniyordum.

Eve döndükten sonra kısaca arasında krema/muhallebi olan milföylü Hollanda tatlısı olan tompouce yiyip günü sonlandırdık.

12 Haziran 2018, Salı (Veendam, Groningen, Termunterzijl)

7.30’da uyanıp, 12 derece hava sıcaklığında ara ara esen rüzgâr yüzünden üşüyerek Veendam’da adımlamaya başladım.

Düzenli evler, muntazam sokaklar ve yemyeşil bir doğaya sahip, İlknur Ablanın dediği gibi “köy”, çok güzel görünüyordu.

Geldiğimden beri benzettiğim Hengelo’dan farklı olarak, bazı sokaklarda evlerin önünden, yanından geçen su kanallarının üzerlerindeki nilüferler aklıma Rydbohom’ü getiriyordu.

Gün içinde Levent Abi’den öğreneceğim üzere, kendiliğinden gelip buraya yerleşen yabani kazlar kafalarına göre takılıyorlardı. Gün boyu kazların umarsızca sokak aralarında yola atlayıp arabaları durduracağına şahit olacaktım.

Yolculuğum sırasında kimleri okula, kimileri işe giden ya da dolaşmaya çıkmış, her yaştan onlarca bisikletli gördüm. Göz teması kurmanıza bile gerek kalmadan birçoğu yanımdan geçerken selam veriyordu.

Yaklaşık 1,5 saatlik gezimin ardından, kulaklarımı üşütmüş bir vaziyette eve ulaştığımda İlker uyanmış beni bekliyordu. Scooterla markete gidip alışveriş yaptık ve dönüşte gayet güzel bir kahvaltı masası hazırlayıp bol muhabbet eşliğinde midelerimizi doyurduk. Sadece masada bulunan 7 çeşit peyniri görmek bile Hollanda’da olduğumu hissettiriyordu!

Kahvaltının ardından hazırlanıp önce otobüs ardından trenle Groningen’e geçtik.

Defne’nin, nüfusunun neredeyse 4’te birini, Türkiye’de dâhil olmak üzere birçok ülkeden gelen öğrencilerin oluşturduğunu söylediği şehrin merkezine doğru yürürken pazarın kurulu olduğunu görüp dolaşmaya başladık. Bu arada, geldiğim günden bu yana beni yedirmek için programlanmış olan İlker, “kesin bundan yemelisin!” diyerek bizi taze stroopwafel yapan bir stanttın önüne götürdü. İlk kez Heval’in ofise getirmesiyle denediğim waffleı ilk kez taze taze denedim ve çok beğendim.

Bir süre dolaştıktan sonra 1482’de açılışı yapılan 97 metre yüksekliği olan Aziz Martin’in Kulesi’ne (Martinitoren / St. Martin’s Tower) çıkmaya karar verdik. Hem İlker, hem de Defne, benim gibi ilk kez zirveye çıkacaklardı.

Dar merdivenli Milano’daki Duamo, Brugge’daki Belfart Çan Kulesi, Paris’teki Sacré-Cœur Bazilikası ya da bol merdivenli Kotor Kalesi’ne tırmandıktan sonra 260 basamaklı kule benim için çerez gibi gelse de, bizimkilerin, doğal olarak, zorlandıkları notunu düşmekte fayda var. Çünkü insan zamanla öğreniyor. 🙂

Hem orta katta, hem de çanın bulunduğu en yüksekten şehre kuşbakışı göz atmak benim için oldukça keyifliydi. Çanın bulunduğu zirveye ulaşınca İlker’in, “çan çalsa ne olur ki?” sorusuna gülsek de tam dönüşe geçerken çalmasıyla havaya zıpladık! Neyse ki saat yarım olduğundan sadece bir kere çaldı da ucuz yırttık. Akşam Levent Abi, iş için, yanlış anımsamıyorsam, bu kuleye çıktığını ve bir yere kaçamadığı için defalarca dinlemek zorunda kaldığını anlattı da ucuz yırttığımız için şükrettik.

Kuleden aşağıya indikten sonra biraz soluklanmak için Cappuvino’ya oturup birer kahve içtik ardından da aşağıya inip Hollanda’ya gelen her ölümlü gibi külahta patatesimizi yedik.

Ardından da İlknur Ablayı görüp Veendam’a döndük.

Levent Abinin gelmesiyle birlikte arabaya atlayıp hem kuzeyde, hem de Almanya sınırında yer alan Termunterzijl’e doğru yola koyulduk.

İlk önce Westerhuis’e oturup bir şeyler sipariş ettik. Burada deneyeceğim en ilginç şey tuzla marine edilmiş, haring adındaki Baltık Ringa balığıydı. Bu balığın İsveç’te genelde Noel’de yenen sarımsaklı ve tatlı-ekşi soslu halini Rydboholm’de Göran’ın önerisiyle yemiş ve sevmiştim. Fakat bu halini ilk kez deneyecektim; çiğ göründüğü için ilk anda garip gelse de balığın tadı çok güzeldi.

Ana yemek olarak kızartılmış karides, alık, patates ve salata yedikten sonra Hollanda’nın deniz seviyesinin altında olduğunu yerinde anlamak için arabaya atladık.

Çadır kampının önündeki park alanına arabayı bırakıp tam karşımızda yer alan merdiveni tırmanmaya başladık.

Zirveye ulaştığımızda hem denizin gelgitten ötürü geri çekilmiş olduğunu, hem de gerçekten de deniz seviyesinin setin diğer tarafındaki karadan daha yüksekte olduğunu yani Hollanda’nın su seviyesinden aşağıda olduğunu fark ediyordum.

Gelirken yapılan soğuk rüzgâr uyarısıyla kat kat giyinmiş olsam da hava beklediğim kadar soğuk değildi. Bir süre suyu çekilmiş denizde dolaştıktan sonra tekrar arabaya atladık ve eve döndük.

Çay atıştırma derken, gece İlker’le Veendam’ın boş sokaklarını arşınladık. Birkaç kişi ve araba dışında ortalık oldukça sakindi. İlker gördüğümüz arabaların da muhtemelen burada yaşayan Türkiyeliler olduğunu söylüyordu.

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 2’yi okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 3’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 4’ü okumak için tıklayınız…

Veendam, Groningen, Amsterdam, Den Haag (Lahey), Scheveningen, Berlin, Zaanse Schans – Bölüm 5’i okumak için tıklayınız…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3

2 Eylül 2017, Cumartesi (Sisam Adası)

Sabah ilk iş olarak arka sokakta yer alan pastaneden, beklediğimden çok fazla yağlı olduğundan yiyemediğimiz, sade ve çikolatalı kruvasan alıp eve döndüm. Kahvaltıyı güzel güzel midelerimizi indirdikten sonra hazırlanıp Kokkori’nin yakınlarındaki Tsambou plajına doğru yola koyulduk.

Kumsal yolundan 16 kilometreyi yaklaşık 25 dakikada aldıktan sonra büyük çakıllı plajdaydık.

6 Euro’ya 2 şezlong kiraladık ve önce döküldük sonra hazırlandık ve adanın kuzeyinde ilk kez durgun bir denize kendimizi bıraktık. Orta derece soğukluktaki denizde bir süre yüzüp balıkları kestikten sonra şezlonglara dönüp deniz tatili klasiklerimizi tekrarladık.

Saat 13 gibi hazırlanıp öğle yemeği için 5 km uzağımızdaki tepede bulunan Vourliotes’e doğru sürmeye başladık. Günlük 19,90 TL ödeyerek internet kullandığım için tatilimiz boyunca maps.google’ın navigasyonunu kullandık. Ufak tefek şeyler hariç normalde herhangi bir sorun yaşamadığımız için, köye doğru tırmanan normal yol yerine hemen altındaki daha dar ve bozuk yolu önerdiğinde “bir bildiği vardır” diyerek sözünü dinledik.

Fakat kısa bir süre sonra oldukça daralan yolları arşınlayarak evlerin arasından geçmeye başlayınca şüphelenmeye başladık. Derken sola doğru tırmanan keskin virajlı beton yola doğru döndüğümüz an, otomatik vites geçişlerinde yığıldığı için bir türlü ısınamadığımız, Suzuki marka kiralık arabamız patinaj yapmaya başladı. Özge arabayı durdurup biraz geri gelip tekrar çıkmayı denedi ama nafile.

Pes edip geri dönmek adına Özge’ye yardım etmek için arabadan indiğimde, arkadaki 50 santimlik boşluktan sonra arabanın aşağıya düşebileceğini fark ettim. Özge’nin birkaç kere usulca sağ-ileri, sol-geri yapması gerekiyordu. Fakat sorun; arabanın ileriye gitmeden önce bir süre arkaya doğru gelmesiydi! Bir iki denemeden sonra faka bastığımızı anladık. Özge arabayı durdurup derin bir nefes aldı ve tam tekrar denemek üzereyken karşıdan motosikletiyle gelen 30’larında bir adam motordan inip adeta koşarak yanımıza geldi. Yukarıda hiçbir şey olmadığını, nereye gittiğimizi sordu. Köyün adını söyleyince “geri dönmelisiniz” dedi ve “Arnavut” olduğunu söyledi. Biz de tam “Türkiye’den geliyoruz” demek üzereyken “anladım” dedi ve güldü. Ardından bana dönüp “Abi push!” dedi. Arabanın arkasına geçtik ve Özge gaza basınca arabayı itekledik. Birkaç denemeden sonra mutlu sona ulaşmıştık.

Yardım meleği gibi imdadımıza yetişen Arnavut, beni takip edin diyerek motoruna atladı ve bizi ana yola çıkardıktan sonra el sallayarak uğurladı. Adada ikinci kez insanlığa olan inancımız artıyordu!

Kısa bir süre sonra Vourliotes köyündeydik. Dağın eteklerinde yer alan köyün deniz manzarası nefisti.

Dar sokaklardan etrafa bakına bakına yürüyerek köyün merkezine ulaştık.

Eleni & Diamantis Yunan lokantasına oturup köfte, patates, boğma rakıya benzettiğim suma ve uzo sipariş ettik. Yemek öncesinde aperatif olarak, üzerine leziz bir zeytinyağının gezdirildiği, salatalık ve iri kuru fasulye geldi. Gayet lezzetliydi. Sumayı sert bulsam da köfte bayağı bayağı ev köftesi tadında ve çok güzeldi.

Yemekten sonra köyün sokaklarında bir süre daha dolaştık.

Özellikle merkezde özene bezene hazırlanmış merdiven sokaklar ve renkli kapılar çok güzel görünüyordu.

Ufak gezintimizin ardından arabaya atlayıp adanın, muhtemelen, en ünlü yeri olan Kokkari’ye gittik.

Sahil kenarındaki yolun neredeyse tamamı keyifli bir şekilde döşenmiş lokantalar ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu olan Kokkari, adada gittiğimiz yerler arasında en canlısıydı. Aynı zamanda en fazla genç turisti de burada görüyorduk.

Denize açılan dar sokaklar göz kamaştırıcı görünüyordu.

Kokkari’den sonra yine yakınlarda yer alan bir başka plaj; Lemonakia’daydık.

Alıştığımız üzere burası da çakıllı bir kumsala, berrak bir denize ve 6 Euro’ya 2 şezlonga sahipti.

Daha önce yazdığım şeylerin benzerlerini bu plajda da yaptıktan sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk.

Normal deniz tatillerimizde kahvaltı yaptıktan sonra bir plaja gidip birkaç kere yüzer, öğlene doğru patates kızartması – bira gibi yaramaz atıştırmalar yapıp ardından da birkaç kere daha denize girip akşama doğru eve geçer. Sonrasında da hazırlanıp akşam yemeğine giderdik. Fakat adada kendiliğinden bambaşka bir düzene ayak uydurduk. Sabah bir plaja gidip öğlene kadar orada takılıyor, öğle yemeği için bir başka yere ya da bir başka plaja gidip orada güneşi güçsüzleştirene kadar pinekliyor. Dönüş yolunda da gözümüze çarpan bir yerde akşam yemeğimizi yiyorduk.

Adadaki son tam günümüzde de değişen bir şey olmadı. Gelirken gözümüze çarpan bir başka deniz kenarı mekânı olan Kalypso’ya ulaştığımızda güneş irtifa kaybediyordu.

Kısa bir süre oturduktan sonra dayanamayıp tripodu kurdum ve güneşin batışını çekmeye başladım. Bir süre sonra hayatımda ilk kez güneşin denize battığına şahitlik ediyordum. Gerçekten nefisti!

Çupra, karides ve uzo sipariş edip pişti oynamaya başladık. Yemekler masaya gelirken oyunumuz da “beraberlik”le sonuçlanıyordu.

Denizden gelen hafif esintiyle mideye indirdiğimiz ızgara çupra, karides ve uzo olabildiğince leziz ve güzeldi.

Yemekten sonra eve ulaşıp arabayı park ettikten sonra Karlovasi’nin merkezine hiç gitmediğimize fark edip kendimize hayıflandık. İki sokak ilerimizde bulunan merkezdeki lokanta, bar ve kafelerde oturan insanları görünce hayıflanmalarımızı iki katına çıktı. Neden daha önce gelmemiştik ki!

Hayıflanmalarımız sakinleşmeye yüz tutunca, olabildiğince uzatarak eve doğru yürümeye başladık. Çok şirin yazlık evler, çiçeklerle bezenmiş bahçeler ve süslenmiş duvarlar gördükçe içimiz açılıyordu.

3 Eylül 2017, Pazar (Sisam Adası, Kuşadası)

Sabah 8.30’da kalkıp, dün aldığım ama beğenmediğimiz kuruvasanları telafi etmek adına, dün gece dolaşırken fark ettiğimiz daha cici pastanelerin yolunu tuttum.

Madem erken çıktım biraz gezineyim diyerek önce merkezde turladım. Kilisenin yanından geçerken pazar ayini olduğunu fark edip insanları rahatsız etmemek için girişten içeriye kısa bir bakış attım ve pastanelere devam ettim.

Gözüm dönmüş olacak ki eve geri döndüğümde elimde, sade, elmalı ve çikolatalı kuruvasan tutuyordum. Fakat ne yazık ki dünküler gibi bunların da fazla yağlı ve tatlıydı. Neyse ki diğer kahvaltılıklar güzeldi.

Samos’taki son kahvaltının ardından hazırlanıp ilk gün gittiğimiz Hippy’s’in bulunduğu Patomi plajına gittik. Dalgasız denizde yüzdük, güneşlendik, pinekledik ve 12 gibi toparlanıp evin yolunu tuttuk.

Plajdan eve doğru dönerken, bugüne kadar gördüğüm en güzel graffitilerden birinin yanından geçiyorduk. Arabadan indim ve yakından bakıp fotoğraf çektim. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Eve geçip bavulları topladık ve saat 1’de Mitch’e anahtarları teslim edip önerileri için çok teşekkür ettik. Arabaya atladık ve Karlovasi’ye veda edip tatile başladığımız; eski adı Vathi yeni adı Samos Town’a doğru sürmeye başladık.

Yolda bir benzinlikte durup depoyu doldurduğumuzda toplam 21 Euro’luk benzin harcadığımızı öğreniyorduk. (1lt benzin = 1,598 Euro.)

Arabayı görevliye teslim ettiğimizde güneş tepemizdeydi ve Samos Town adeta yanıyordu. Vapurun kalkmasına daha 3 saat olduğu için ve gelmişken en azından merkezi dolaşmak istediğimiz için derin bir nefes aldık ve önce aslan heykelli meydana ulaşıp kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra arka sokağa geçip bir banka oturduk ve evden çıkarken hazırladığımız şeyleri yedik.

Yemeğin ardından Samos Town’un sokaklarını arşınlamaya başladık.

Tüm adada olduğu gibi burada da dar sokaklar, önlerinde rengârenk açmış çiçekler olan evler ve merdiven sokaklar çok güzel görünüyorlardı.

Bir süre ilerledikten ve yükseldikten sonra güneşten ötürü yorularak dönüş yoluna geçtik.

Yeğenler Gülce, Zeynep ve Sümeye’ye ufak hediyeler aldıktan sonra yemek yediğimiz bankın karşısındaki dondurmacıda mola verdik.

Dondurma ile serinlemeye çalışarak bir süre idare ettikten sonra saat 15.00 civarında araba kiralama şirketine bıraktığımız bavullarımızı aldık ve hemen karşıdaki limana ulaştık. Haliyle aklımızdaki soru; geliş gibi dönüşün de bol beklemeli olup olmayacağıydı. Biz kuyrukta beklerken Yunanlı görevlilerin bazıları motorlarıyla, bazıları yürüyerek limana geliyorlardı.

Muhtemelen, kuyruğun sonu güneşte kaldığı için bir görevli S şeklinde bir düzen kurmak için kuyruğu ikiye bölüp, arka kısmı öne doğru ilerletti. Fakat tıpkı geldiğimizde bir görevlinin herkesi, yine muhtemelen güneşte beklemesinler diye, sık ve çoklu sıralar yaptırarak binanın içine aldığında olduğu gibi, bir sürü kişi, “bu Yunanlılar Türk’ü Türk’e düşman ederler ha!” kıvamında hafif gülerek ama kinayeli muhabbetler döndürüyorlardı. Hatta tam arkamızda duran 14-15 yaşlarındaki çocuğun, benzer bir gönderme yapan babasına, “baba öyle bir şey olursa, ben onlara ne yapacağımı biliyorum sen merak etme!” çıkışı da garipti doğrusu. Ama daha çocukken “ayıdan post, Yunandan dost olmaz”  sözü öğretilen insanların, hele bir de “düşman” ülkede paranoyak olmaması söz konusu bile olamazdı herhalde!

Pasaport kuyruğu beklediğimizden hızlı ilerliyordu. Bu yüzden kontrolden geçip freeshoptan birkaç şey alıp, görevliye sorarak belirlediğimiz, vapurun gölgede kalacak tarafına oturduk.

Tam planlandığı gibi 17’de kalkıp 18.30’da Kuşadası’na ulaştık.

15-20 dakika süren pasaport ve x-ray kontrolünden sonra Kuşadası’na resmi olarak girişimiz yaptık. Ardından karşıya geçip deniz kenarındaki Mavi Balık & Meze’ye oturduk. Birkaç meze ve rakı söyleyip bir süre takıldıktan sonra taksiye atladık ve otobüse binip evin yolunu tutuk.

Lokantada otururken şahit olduğum Kuşadası merkezin inanılmaz yoğunluğu ve trafiği, bir tatil yöresinde olduğumuzu düşününce, bana oldukça ürkütücü geldi. Bu durumu taksiciye ve döndükten sonra Kuşadası’nda yazlığı olan arkadaşlara sordum, merkezin hep öyle olduğunu söylediler. Tatil yöresi değil de sanki büyük bir şehirdi.

Samos adası, çok katlı evlerin olmayışı, köy/kasaba yapısının ve yeşilliklerin korunuyor olması kısacası bozulmamış görünümüyle şirin bir sayfiye kasabası gibiydi. Bu yüzden de bayıldık. Zaman olmadığı için Potami Şelaleleri ya da Pisagor’a gidemedik bu yüzden de “bir dahaki sefere” bıraktık. Geçen yıl Yunanistan anakarada çok çok iyi balık ve deniz ürünü yediğimiz için Samos bizi çok fazla tatmin etmedi ama bu demek değil ki yiyecekler vasattı. Gayet güzel ve leziz şeyler yedik, içtik ama anakara bambaşkaydı. Deniz ve kumsallar gayet güzeldi. Favorimiz ise bakir ve eşsiz görüntüsüyle Mikro Seitani’ydi…

Böylece 2017’yi “yurtdışı” anlamında kapattık. Bakalım 2018 bizi nerelere götürecek…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Anı videosu;

Samos Adası Yıldız Tablosu;

Bundan önce gittiğim 17 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)(17) Fransa

Şehir Notu: Aydın, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 43. il oldu. Bundan önceki 42; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, ArtvinBalıkesir, Bartın, Bolu, Burdur, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Ispartaİstanbul, İzmir, Karabük, KastamonuKayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yalova.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 2

31 Ağustos 2017, Perşembe (Yoncaköy, Kuşadası, Sisam Adası)

Sabah 7.15’te kalktığımızda ev halkı uyanmış bize yolluk sandviç bile hazırlamışlardı. Evin büyükleriyle kucaklaşıp nefis ötesi misafirperverlikleri için teşekkür ettik ve 7.30’da “Özlem seyahat” ile yollara düştük. 8’de Kuşadası’ndaki Ege Ports’un (Büyük Liman) önündeydik. Özlem’le vedalaştıktan sonra uzun kuyruğa girip internetten aldığımız biletlerin “boarding kart”a çevrilmesi için beklemeye başladık. Kuyruğun yavaş ilerlemesi dokuzdaki feribotumuzu düşününce endişelenmemize sebep oluyordu. Fakat gelip gidenlerin yaptığı muhabbetlerden feribotun buradaki işlemler bitene kadar bekleyeceğini, bunun da normal bir şey olduğunu öğrenip derin bir nefes aldık. Saat 9’da sıra bize gelmiş, turizm acentasından biletlerimizi almıştık.

Feribota doğru ilerlerken, biletini alan limana gittiği için, “en azından pasaport kontrolü kısa sürecek” diye konuşuyorduk. Ama kazın ayağı hiç de öyle değildi. Sabah girdiğimiz kuyruğun bir benzeri de pasaport kontrolünde bizi bekliyordu. Sıkılmıştık ama yapacak bir şey yoktu. Kısa bir süre sonra bir görevli yanımıza gelip, “memur musunuz?” diye sordu. “Hayır” dedik, “SGK dökümünüz var mı?” diye ikinci aşamaya geçti. “Yok” dedik. “Genelde bu cevabı veriyorlar, bir inceleyelim” dedi. Pasaportları aldı ve gitti. Aklıma 15 Temmuzdan bir hafta sonra Göteborg’a giderken ne olur ne olmaz diye yanıma aldığım SGK dökümler gelmişti.

Pasaportların geri gelmesi, kontrolden geçiş derken feribot hareket ettiğinde saatlerimiz 10.22’yi gösteriyordu. Kısacası Kuşadası’ndan çıkmamız 2 saat 22 dakika sürmüştü.

Feribot dense de İstanbul’daki vapurların bir benzeri olan seyahat aracımızla tam planlandığı gibi 1,5 saat sonra Vathy Limanındaydık. Vapurdan inerken burada da uzunca bir kuyruğun bizi beklediğini görüp üflemeye başladık. Vapur görevlisine “hep mi böyle?” diye sorduğumuzda, “bayram yoğunluğu, normalden 2 kat daha fazla insan var” cevabını alıyorduk. Ufacık limanda 2 gişe çalışıyordu ve işin garibi x-ray cihazı olmadığı için kontrolden sonra bir kadın görevli tek tek bagajları açıp içlerini inceliyordu. Haliyle bu da işlemlerin uzamasını sağlıyordu. Derken, derken saat 13’te adaya resmi olarak girişimizi yaptık. 500 metre ilerideki araba kiraladığımız yerden aracımızı teslim aldık ve kalacağımız Karlovassi’ye doğru sürmeye başladık.

Deniz kenarından kıvrıla kıvrıla, ara ara da deniz kenarındaki yerleşim yerlerine ait evlerin arasından süzüle süzüle Karlovassi’de kiraladığımız evin önündeydik. Daha önce yazıştığımız Mitch’le selamlaşıp evi teslim aldıktan sonra, “önerdiğiniz lokantalar, plajlar ya da kesin gidin diyeceğiniz bir yerler var mı?” diye sorduk. Anlattılar, harita üzerinden gösterdiler, biz de notlarımızı aldık.

Eve yerleşip bir süre nefeslendikten sonra yemek yemek üzere Mitch’in önerdiği, geleneksel Yunan yemekleri yapan Kerkes’e doüru yürümeye başladık.

Dar sokaklardan bir süre ilerledikten sonra yemek dağıtan bir motorluya sorup mekânı bulduk ve içeriye girdik. Beklediğimizden çok uzun süren yolculuk nedeniyle karnımız normalin birkaç misli daha fazla gürültülü bir şekilde zil çalıyordu.

Bar-lokanta kıvamındaki mekânın içinde, birkaç masayı birleştirip oturmuş bir grup erkek ile en arka masada 2 orta yaşlı erkek bulunuyordu. Kısa bir süre sonra görevli yanımıza geldiğinde, menü istedik ama utana sıkıla bir gülümsemeyle menülerinin olmadığı cevabını aldık. Özge karnını sıvazlayıp “açız” deyip gülünce adam, “gelin benle” işareti yaptı ve bizi barın arkasında yemelerin bulunduğu yere götürüp çat pat İngilizceyle neler olduğunu tek tek anlattı. Biz de 2 yemek seçtik ve ardından içecek olarak şarap istediğimizi söyledik. Bira otomatları gibi bir musluktan bir bardağa şarap doldurup tatmamız için bize uzattı. Tam denerken de arkadaki dolaptan yerel şaraplardan birini çıkarttı ve onu da başka bir bardağa doldurup uzattı. Seçimimizi yaptıktan sonra 0.25’lik bir karafı işaret etti, biz de onayladık ve masamıza geri döndük.

Orta yaşlı görevlinin sevimli hareketlerini birbirimize anlatıp “çok güzelmiş burası” diye muhabbet ederken, sonradan adının Nik olduğunu öğreneceğimiz, yan masadaki Abilerden biri bize selam verip, “nerelisiniz?” diye sordu. “Türkiye” yanıtını duyunca da, “merhaba!” dedi ve güldü. Ardından da, çat pat İngilizcesiyle kısaca, “biz dostuz, aramızda hiçbir sorun yok, tek sorun politikacılarda” dedi. Biz de kendisini içten bir şekilde onayladık. Ardından bize, “şarap mı içiyorsunuz?” diye sordu. “Evet” dedik. Bir kere daha sordu, şaşırmıştık ama cevabımızı yeniledik. Akabinde “ister misiniz?” diye sorduk. “Biz uzoyla başladık, birayla devam ediyoruz. Şarap da içersek evin yolunu bulamayız” dedi. Gülüştük. Birkaç dakika sonra masaya 0,25 karaflık bir şarap geldi. Tam “biz istemedik” diyecekken Nik Abi “benden” işaretini yaptı. Diyecek söz yoktu, tam teşekkür ederken bir 0,25’lik daha masaya geldi. Bu sefer de yanındaki Abi “benden” işareti yapıyordu. Çok çok teşekkür edip ardından kadeh kaldırdık. Nik Abi diğer masaya seslenip, Yunanca bir şeyler söyledi. Masadaki adamlardan biri bize dönüp, “merhaba” dedi güldük. Ardından da, ne diyoruz diye sordu, “şerefe!” dedik.

Yemeğin son bölümünde Nik Abi yanımıza gelip, ismi, adresi ve telefon numarası yazan bir notu bana uzattı ve “bir kere daha gelin ve bende kalın” dedi. Teşekkür ettik, vedalaştık ve gitti.

5-10 dakika sonra masadaki diğer Abi bize selam verip, elimizi sıktıktan sonra mekândan ayrıldı. Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken tekrar masaya geldi ve dışarıdan kopardığı bir demet çiçeği Özge’ye uzattı ve gitti. Diyecek bir şey yoktu. Hem de çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuştuk. “Vay be!” diyerek birbirimize baktık. Eğitim sistemimizin çocukluğumuzdan beri bize “düşman” olarak anlattığı iki yabancının bize gösterdiği misafirperverlik, insana olan inancımızı arttırmıştı.

Hesabı ödemeye gittiğimizde elimizde içemediğimiz 0,25 karaflık şarap vardı. O yüzden sadece 11 euro olarak yemek parasını ödemek için 20 euro uzattık. Görevli “1 euro var mı?” diye sordu, yoktu. O yüzden 10 euro aldı. Bu da ayrıca bir güzellikti. Çok teşekkür edip, mutlu mesut bir şekilde eve döndük, plaj çantamızı hazırladık ve yönünüzü Patomi plajındaki Hippy’s’e doğru çevirdik.

Yaklaşık 5 kilometre uzağımızda yer alan plaja varıp arabayı park ettik. Merdivenlerden indiğimizde ilk olarak sağlı sollu sebze ekilmiş ufak bahçelerden, ardından da incik boncuk bir sürü güzel objeyle, tabloyla çok güzel ve salaş bir şekilde tasarlanmış olan Hippy’s’in içinden geçip plaja ulaştık.

İçecek alınması durumda ücretsiz olan şezlonglarımıza yerleşirken bir yandan da yan gözle dalgalı denizi kesiyorduk. Bir süre bekledikten sonra durulmayacağını anlayıp hazırlandık ve çakıllı kumsaldan geçip orta derece soğukluktaki suya atladık. Dalgalardan ötürü bulanıklaşan denizde bir süre yüzüp serinledikten sonra her yerimize kuru yosun parçaları doluşmuş şekilde şezlongumuza geri döndük.

Güneşlendik, etrafı izledik, kitap okuduk, uyukladık ve akabinde toplanıp arabaya atlayıp eve döndük.

Duş alıp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için plajdan dönerken deniz kenarındaki masalarını görüp gelmeye karar verdiğimiz Meltemia’ya gittik.

Garson yanımıza geldiğinde Türkiye’den olduğumuzu anlayıp hemen Türkçe menüler getirdi. Kızarmış mastello peyniri, ızgara ahtapot, kızarmış sardalya ve uzo sipariş ettik. İşin ilginç yanı, geçen yıl anakarada bol bol içtiğimiz ve beğendiğimiz uzo markası olan, “babacım” diye telaffuz edilen mpampatzim var mı diye sorduğumuzda garsonun “yok, hiç de duymadım” yanıtını vermesiydi. Şaşırmıştık fakat sonraki günlerde Samos’ta, genelde, adada üretilen uzo markaları satıldığını öğrenecektik. Biz de garsonun önerisiyle %45’lik giokarinis marka uzo söyledik.

Uzo oldukça kolay içimli ve lezzetliydi. Yemeğin özeli ise, hellime benzeyen ama keçi sütünden yapılan kızarmış mastello peyniriydi. İkinci sırada ise ızgara ahtapot geliyordu. Tıpkı anakarada olduğu gibi burada da yemekten sonra bir ikram geliyordu bu da genellikle tatlı oluyordu. Meltemia’da da limonlu ve bademli bir tatlı ikram edildi. Gayet güzeldi.

Hesabı istediğimizde yanımıza gelen garsonun Türk olması da ilginçti.

Bol beklemeli geliş kısmı moral kırıcı olsa da adadaki ilk günümüz beklediğimizden çok güzel geçmişti.

1 Eylül 2017, Cuma (Sisam Adası)

Sabah 9’da kalkıp kahvaltımızı yaptık ve 10 gibi adada en çok görmek istediğim plaja doğru tekerlekleri döndürmeye başladık.

Çoğunlukla tırmanarak, 10 kilometre sürdükten sonra gitgide daralan ve bozulan, bol virajlı 5 kilometre daha ilerledik.

Bir süre sonra arabayla daha fazla gitmenin tehlikeli olacağına karar vererek bir çıkıntıya arabayı park ettik ve denize doğru yürümeye başladık.

30 dakika sonra gözlerimize inanmayacağımız kadar güzel olan “Küçük” Mikro Seitani plajındaydık. Tıpkı Roma, Budapeşte, Salzburg ve Madeira’da olduğu gibi dakikalarca durup izlenecek, göz kamaştırıcı bir manzaraydı!

(“Takılıp kalınan büyüleyici manzaralar” listesini şuraya koyalım dursun: 1. Sant’Angelo Kalesi’nin (Castel Sant’Angelo) avlusundan Roma’nın muhteşem görüntüsü, 2. Budapeşte’deki elinde defneyaprağı tutan kadın heykelinin (Szabadság Szobor / Liberty Statue) de bulunduğu Gellert tepesinden (Türkçedeki adıyla Gürz Elyas bayırı) Tuna nehri ve Budapeşte’nin eşsiz görüntüsü, 3. Salzburg kalesinden Alplerin eteğindeki, olabildiğince yeşillerle kaplı nefis şehir manzarası, 4. Madeira’daki São Lourenço ucunda dalgaların çarptığı bol katmanlı devasa kayalıklar ve 5. Samos Adasındaki Mikro Seitani Plajı’nın yeşil-mavi tonlardaki efsanevi görüntüsü girdi.)

Yeşilden maviye doğru ilerleyen deniz ve kumsalın hemen girişinde yer alan kocaman sarımsı kaya efsanevi bir görüntü sergiliyordu.

Görüntüsü aklıma ilk kez 2000’de gittiğim ve hayran kaldığım Sedir Adasını berraklığı ise geçen yıl anakarada gittiğimiz ve taptığımız Elafonisos plajını getiriyordu.

Plaja vardığımızda sadece orta yaşlı bir çift vardı. Biz de havlumuzu serdik, hazırlandık ve cam gibi berrak denize atladık.

Dalgalı olmasına rağmen deniz olağanüstü derecede berraktı.

Denizden çıkıp kumsala uzandıktan bir süre sonra 8-9 kişi daha “yerleşimden uzak” plaja ulaştılar. Evi kiraladığımız Mitch’in, muhtemelen İngiliz olan, arkadaşı bir gün önce bize bu bölgenin koruma altında olduğunu ve yunusların geldiğini söylemişti.

Dönüş yolumuzun da uzun olacağını düşünerek, öğlene doğru nefis plaja veda ettik ve yokuş yukarı tırmanmaya başladık. 30 dakika sonra arabadaydık.

Bu sefer hedefimiz güneyde yer alan ve normalde planımızda olmayan ama Mitch’lerin önerdiği 30 km uzaklıktaki Limnionas plajıydı.

Bol tırmanmalı ve virajlı bir yolculuğun ardından çarşaf gibi önümüze serilmiş bir denize sahip olan plaja ulaştığımızda karınlarımız “açız açız açız” diye tempo tutuyorlardı.

Arabayı park edip ilk gördüğümüz lokantaya ulaştığımızda bizi oğluyla tavla oynayan yabancı bir turist karşılıyordu. “Muhtemelen burası bir lokanta ama biz geldiğimizden beri kimse yok. Eğer yemek yemek istiyorsanız az ileride kumsalın yanındaki yeri deneyin. Biz öğlen yedik beğendik” önerisine uyup kumsalın dibindeki lokantaya kurulup karışık atıştırma tabağı ve lokal şarap siparişi verdik.

Midelerimizi şenlendirdikten sonra şezlonglara kurulup Samos’taki ilk çarşaf gibi denizde yüzmenin hazzını tattık. Tamamen kum zeminli berrak denizde şnorkelle yüzüp balıkları takip ederken kendimi kocaman bir havuzda gibi hissediyordum. Harikulade bir duyguydu.

(Kapak: “Nasıl Korunabilirdik”: Şiddete Uğrayan Kadınlar ve Çocuklar, Ural Nadir)

Deniz tatili klasiği olarak güneşlenip, kestirip, kitap okuyup, pinekledikten sonra “adettendir” diyerek deniz camı ya da fayansı bulmak için plajı kısa bir süre arşınladım. Samos’ta gittiğimiz tüm plajlar çakıl olmasına rağmen deniz camı ya da fayansı bulmak imkânsızdı. Ama burada özel bir durum söz konusuydu. Şöyle ki; hayatımın en güzel mavi tonuna sahip, tombul ve ful oval hatlara sahip deniz camını burada buldum. Zaten onun dışında tüm adada biri ham, biri de olgun olmak üzere iki tane yeşil cam buldum o kadar.

Keşif işlerini de bitirdikten sonra toplanıp yine Mitch’lerin önerdiği ve “hem yemek yersiniz hem de güneşin batışını izleyebilirsiniz” dediği Orizontas’a doğru yola koyulduk.

Orizontas’a vardığımızda saatlerimiz 19.30’u gösteriyordu ve güneş dağın arkasına doğru inişe geçmişti.

Lokanta adanın en yüksek yerlerinden birinde bulunduğu için güneş dağın arkasına düşerken bir yanda Karlovassi diğer yanda da Agios Kirykos dâhil birçok adanın siluetlerini izleyebiliyordunuz.

Bizimle ilgilenen elemanın hoş muhabbeti nedeniyle aklımıza geçen yıl Nuri ve Burçak’ın önerisiyle anakarada gittiğimiz ve bayıldığımız Neraida’yı getiren Orizontas’da lokal beyaz şarap eşliğinde kuskus pilavlı ve parmesan peynirli keçi eti yedik. Tek kelimeyle muhteşemdi!

İkinci günümüz de pek güzel geçmişti.

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Efes Antik Kenti, Sisam (Samos) Adası – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 7

28 Haziran 2017, Çarşamba (Paris)

Paris’teki son tam günümüze gözlerimizi açtıktan sonra kahvaltımızı yaptık ve yürüyerek 20. bölgede yer alan meşhur Pere Lachaise mezarlığına gittik.

1802’de yapılan ve küçük bir kız çocuğunun defniyle açılışı yapılan mezarlık o günlerde şehrin dışında yer aldığı için pek kullanılmamış. Fakat 1817’de mezarlığı popülerleştirmek için Belediye birçok ünlünün mezarını buraya taşıyarak bugünlere gelmesini sağlamış.

Her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan mezarlıktaki neredeyse her bir mezar sanat eseri şeklinde olduğu için oldukça gezilesi ve güzel bir yer.

La Fontaine, Oscar Wilde, Balzac, Edith Piaf, Jim Morrison gibi ünlülerin bulunduğu mezarlıkta Ahmet Kaya

Ve Yılmaz Güney’in de mezarları bulunuyor.

Mezarlıktan çıktıktan sonra metro durağına doğru ilerlerken Özge’nin “Mali’nin yemesi gereken şeyler” listesinde yer alan ve tostlanmış sandviç diyebileceğim panini satan bir yer görüp hemen edindik ve afiyetle mideye indirdik.

Metro ile bir sonraki durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne gittik. Bence yine müthiş görünüyordu.

Fransız Devrimi döneminde, 1793’te kurulan ve yılda 1,9 milyon ziyaretçisi olan müze binası, doldurulmuş hayvanlar, iskeletler ve türlerin sunulma şekilleri oldukça etkileyici. Müzedeki favorin ise, avluda yer alan çeşit çeşit doldurulmuş hayvanın bir arada bulunduğu alan. Çünkü bu sayede hayvanların gerçek boyutlarını ve şekillerini bir arada oldukça rahat bir şekilde görebiliyordunuz.

Müzeden çıktıktan sonra metro ile bu sefer dünyaca ünlü L’ouvre müzesine (1793) doğru ilerledik. U şeklinde üç yapıdan oluşan müzenin avlusunda yer alan meşhur büyük piramidin önüne geldiğimizde güvenlik aramasını bekleyen uzunca bir kuyruk vardı ama düşündüğümüzden hızlı ilerliyordu.

Güvenlikten geçip merdivenle aşağıya indikten sonra 17’şer Euro ödeyerek biletlerimizi ve 5 Euro ödeyerek de bir adet sesli rehber aldık. Üç girişten birini seçip içeri girerken Özge playstation kolu gibi sağ ve sol işaret parmaklarınızı bile kullanabildiğiniz 2 ekranlı rehberi çözmeye çalışıyordu. Bu arada ben de yönlendirmeleri takip ederek daha önce hiçbir yerde görmediğim İslam Sanatı Bölümünde dolaşmaya başlıyordum. Müslüman ülkelerden getirilen parçaların sergilendiği bölüm oldukça ilgi çekiciydi.

Bu sırada Özge sistemi çözmüş ve yaklaşık 50 dakika süreceği ön görüsünde bulunan “Müzenin Başyapıtları” turunu keşfetmişti. Çarşamba ve Cuma günleri 21.45’e kadar müze açık olduğu için rahattık bu yüzden usul usul yönergeleri takip ederek ve rehberin anlatımını dinleyerek dolanıyorduk.

Fakat sisteme göre yanlış yerdeydik bu yüzden geldiğimiz avluya geri dönüp diğer bir girişten müzeyi dolaşmaya başladık.

İlk ilgi çekici eser Mısır piramitlerinde bulunan Sfenkslerden biriydi. Oldukça etkileyici görünüyordu.

Ardından 1820’de Yunanistan’ın Milos Adasında bulunan ve Fransa’nın İstanbul büyükelçisi tarafından L’ouvre’a kaçırılan Yunan aşk tanrıçası Venüs’ün meşhur Venus de Milo heykeline ulaştık. Artık bir simge olan heykel oldukça göz kamaştırıcıydı. Rehberi kullanan Özge anlatılanları dinleyip bana aktardığı için kendimi gerçek bir rehberle dolaşıyor gibi hissediyordum. 🙂

Küçük bir tur yapıyor olsak da bir başyapıttan bir başkasına doğru ilerlerken geçtiğimiz odaların ve eserlerin ihtişamları göz alıcıydı. İşte o an L’ouvre’un neden bu kadar övüldüğünü daha iyi anlıyordum. Müzenin korkunç geniş bir eser havuzu (yaklaşık 38 bin parça) ve aynı zamanda eşsiz bir sunum zekası vardı! Bu yüzden bugüne kadar gezdiğim en güzel müze kesinlikle L’ouvre’du.

Bir sonraki başyapıtımız Yunan tanrıçası Artemis (Latin: Diana) heykeliydi. Milattan önce 325 yılında Leochares tarafından bronz olarak yapılan heykelin Romalılar tarafından 1 veya 2. yüzyılda yapılmış kopyası olan heykel çok güzel görünüyordu.

Bir heykel sever olarak ayrıntılarını çok sevdim.

Bir sonraki durağımız simgeleşmiş bir başka eser olan Eros’un Öpücüğü’ydü. (Psyche Revived by Cupid’s Kiss, 1787-1793)

Antonio Canova’nın 1787-1793 yılları arasında yaptığı eser, Aşk tanrısı Eros’un ölümlü bir kız olan Psyche ile olan aşkını konu alıyor.

Ve son olarak L’ouvre deyince ilk akla gelen eser olan Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının (1503-1506) sergilendiği bölüme ulaştık. Müzenin her yerinde Mona Lisa’ya ulaşmak için yönlendirmeler bulunuyordu. Haliyle bir ziyaretçi seli sürekli başyapıtın etrafını çevreliyordu.

Neden böyle bir gaza geldim bilinmez ama ben de en arkadan başlayıp bekleye bekleye en öne doğru ilerledim ve bir adet fotoğraf çektim, o da, aceleden olacak, biraz flu çıktı ama olsun elimden geleni yaptım içim rahat. 🙂

Turumuz sonlandıktan sonra da müzede dolaşmaya, etrafa bakınmaya devam ediyor, bulduğumuz ilgi çekici bir eser önünde durup numarasını sesli rehbere girip bir süre takılıyorduk. Dolaşma isteğimiz bir türlü sönmese de artık iyiden iyiye yorulmaya başlamıştık.

Girişte, peynir kesmek için yanımıza aldığımız ve güvenlik tarafından alınan çakımızı geri almak için izin alarak girdiğimiz yer olan piramitten dışarıyı çıktık ve çakıyı alıp metroyla eve doğru ilerledik.

Son akşam yemeğimizi “mahallenin lokantası” Pozada’da yaptık. Menüyü göz gezdirirken birkaç gün önce Antoine’larda içtiğimiz nefis şarabın 89 Euro olduğunu görüp bizle paylaştığı için mutluluk duyduk! Yediklerimiz arasında favorim kekik ve yeşil limon kremalı, siyah pirinçli morina balığıydı. Afiyetle mideye indirdikten sonra eve geçip günü noktaladık.

29 Haziran 2017, Cuma (Paris, İstanbul)

Sabah kahvaltının ardından Pembe Panter izleyerek oyalandık. Saat 12’de RER A ile 2 durak ilerideki RER B’ye geçip treni beklemeye başladık. Bu arada iki tane Fransızca anons sürekli tekrarlanıyordu. Biri “elektrik kesintisi nedeniyle” diye başlıyor, diğeri de “2 tren peş peşe gelecek dikkat edin” diyordu. Bu arada kalabalık çoğalıyor ve her anonsu duyan kuşkuyla ekrandaki tren saatlerine bakıyordu. Haliyle ben de birkaç kere baktım ama herhangi bir değişiklik görünmüyordu. Aklıma Roterdam’da raylardaki sorun nedeniyle tren seferlerinin iptal olması ve 100 Euro ödeyerek taksiyle Schiphol’a gidişim geliyordu. Bu yüzden maps’e bakıp havaalanına ne kadar uzakta olduğumuzu, taksinin ne kadar tutacağını falan kontrol ediyordum. Tek umut kaynağı ekrandaki dakikaların azalmasıydı. Neyse ki tam zamanında tren geldi ve binip havaalanına ulaştık.

Tıpkı daha önce gittiğim Avrupa’daki Havaalanları gibi burada da herhangi bir aramadan geçmeden bagajımızı teslim ettik ve pasaport kontrolüne doğru ilerledik. Bu arada, anladığımız kadarıyla, geliş yönünde başı boş bir bavul bulunduğu için geçişler durdurulmuş bu yüzden de bir insan kalabalığı oluşmuştu. Neyse ki gidenler için bir sorun görülmediği için pasaporttan geçtik, 2 dükkanlı ufak duty free’de biraz takıldık ve uçağın kalkacağı kapıya ulaştık.

16.20’de kalkacak uçağa 16.20’de bindik ve yaklaşık 40 dakikalık rötarla kalkıp öncen İstanbul

oradan da Ankara’ya geçip gezimizi sona erdirdik.

Birçok ilke imza attığım gayet güzel bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Anı videosu;

Yıldız Tablosu

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 16 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013), (9) Hollanda (2013), (10) Belçika (2013), (11) Bosna-Hersek (2015), (12) Karadağ (2015), Kuzey Kıbrıs (2016, 3. Kez), (13) Yunanistan (2016), (14) İsveç (2016), (15) Danimarka (2016), (16) Norveç (2016)

Paris, Arles – Bölüm 6

27 Haziran 2017, Salı (Paris)

Sabah 9’da kalkıp ilk iş yiyecek bir şeyler almak ve Sabah’a gidip birkaç gün önce gördüğüm çikolataları edinmekti. Marketin önüne geldiğimde limonludan vardı ama en çok istediğim passion fruitlu kalmamıştı. Bir umut marketin sahibine sorsam da tükendiğini öğrenecektim. “Sağlık ola” deyip limonluyu aldım ve ayak üstü biraz muhabbet ettik. Abisinin emekli olduğunu, Konutkentte oturduğunu ve bugünlerde Bodrum’daki yazlığına geçtiğini iç çekerek anlatıyordu. Çikolatayı 1,5 yerine 1 Euro’ya verdi ve, bayram nedeniyle olsa gerek, şekerleme ikram etti. Teşekkür edip vedalaştıktan sonra, bu sefer tabelasında, el yapımı olarak kendileri tarafından ürettiğini gösteren ve Özge’nin “ürünleri daha iyi oluyor” dediği, “artisan” yazan bir pastaneden kahvaltılık bir şeyler aldıktan sonra eve doğru yürümeye başladım.

Kahvaltının ardından hazırlanıp 5. bölgede yer alan Paris Büyük Camii’ne (Grande Mosquée de Paris, 1922-1926) gittik. 6 gündür sıcaktan piştiğimiz için kapalı hava pek güzel gelmişti.

Camiye ulaştığımızda girişlerin 14’te başladığını öğrenip hemen karşıda bulunan Doğa Tarihi gibi birçok müzeyi barındıran ve Paris’in ünlü bahçelerinden biri olan Jardin des Plantes’i dolaşmaya başladık.

Kocaman ağaçları, parktan çok ormana benzeyişiyle Paris’te gittiğimiz en güzel bahçeydi.

Bir sonraki gün Doğa Tarihi Müzesi’ne gelmeye karar verip öğle yemeği için Sophie’nin önerdiği Place de la Contrescarpe’a doğru yürüdük.

Bu sırada bir çay dükkanı görüp içeriye damladık. Satıcıdan aromalı bir çay istediğimiz için adam tek tek kutuları açıp önerilerini bizlere koklatıyordu. Hatta birinin kapağını açmadan önce, “boynunuzu eğmeyin” dedi ve kapağı açıp bize yakınlaştırmadan tuttu. Gerçekten de çayın kokusu buram buram burunlarımıza doğru ilerliyordu. Çayları seçtikten sonra bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrenip devrik bir şekilde “komşu” dedi. İlk anda anlayamasak da oturduğu apartmandaki komşusunun Türkiyeli olduğunu bu yüzden de Türkçe olarak sadece bu kelimeyi bildiğini söyleyip güldü. Osmanlı zamanında Güney Amerika’ya giden tüm Ortadoğululara “Türk” dendiğini anlattığında şirketten Caner’in FIFA turnuvalarında oynadığı Meksika takımı Monterrey’in “Türk” lakaplı Arjantinli hocasının hikayesini bildiğim için çok şaşırmadım ama gerçekten ilginçti. Sonrasında El Salvador’lu olduğunu ama Fransa’da herkesin Çinliye benzettiğini söyleyince “ben de sizi Uzakdoğulu sandım” dedim güldü. Ardından benim de Çinliye benzediğimi söyledi güldük.

Adamın anlattığı en ilginç şeylerden biri de dükkanda dekoratif olarak bulunan, kalın bir kalıp şeklinde olan çay kütlesiydi. Uzakdoğuda bunların zamanında para gibi kullanıldığını ve insanların kullanmak isterlerse küp küp kırıp kullandıklarını anlattı.

Ortada ufak bir çeşmenin bulunduğu meydanı lokantalar çeviriyordu. Menülere bakınıp bir tanesini seçip oturduğumuzda yağmur yağmaya başlamıştı. Sandviç ve peynir tabağı ile enerji depoladıktan sonra tekrar camiye doğru adımlamaya başladık. Bu sırada bir kitapçı görüp “plak var mı?” diye sorduk o da bizi çaprazdaki bir dükkana yönlendirdi. Sadece Jazz plakları satan ve efsane bir arşivi olan plakçıda bir süre bakındıktan sonra Özge’nin önerisiyle Dizzy Gillespie’nin birkaç LP seçip satıcıya sorduk ve onun önerdiği 1978 basımı, Roy Eldridge, Dizzy Gillespie, Oscar Peterson, Ray Brown ve Mickey Roker’ın “Jazz Naturity… Where It’s Coming From” albümünü aldık.

İlk kez Paris, Seni Seviyorum (Paris, Je T’aime) filminde gördüğüm ve görülecekler listesine eklediğim cami I. Dünya Savaşı sırasında Fransız kolonilerinde Almanlara karşı savaşan Müslümanların anısına Fransız hükümeti tarafından 1922-1926 yılları arasında tamamlanmış.

Tarihi anıt olarak derecelendirilen ve mimarisi Fas’ın Fes şehrindeki Karaviyyin Camisini andıran, minaresi ise Tunus’un Kayravan şehrindeki Ulu Cami’den esinlenerek inşa edilen cami, Avrupa’nın en büyük camilerinden biri.

Caminin Arap vahalarını anımsatan çok güzel bir bahçesi var.

Oldukça büyük görünen camide mihrabın bulunduğu ve namaz kılınan bölüm gözüme nedense çok ufak geldi. Bu arada içeride uzanmış uyuyan birçok kişi olması da ilginçti.

Son halife II. Abdülmecit, 1944’te sürgünde bulunduğu Paris’te öldüğünde cenazesi Paris Camisi’ne getirilmiş ve 10 yıl süre ile burada kalmış. Ayrıca Paris’in Almanlar tarafından işgal edildiği II. Dünya Savaşı sırasında imam Si Kaddour Benghabrit birçok Yahudi’yi Müslüman gibi göstererek hayatlarının kurtulmasını sağlamış.

Camideyken yağmurun gök delinmişçesine yağıyor olması yazlık ayakkabılarımız ve şemsiyemizin olmamasından ötürü korkutucuydu. Gezimiz bittikten sonra bir süre daha bekledik ama yağmur dinmeyecek gibiydi. Sonunda apartman girişleri ya da dükkan tentelerine sığınarak şemsiye bulacağımız bir yere ulaştık. Satın alıp dışarı çıktığımızda yağmur iyice yavaşlamıştı!

Yürüyerek en başta kilise olarak yapımına başlanan ama 1789 Fransız Devrimi sonrasında Fransız entelektüellerin gömüldüğü bir anıt mezara dönüştürülen Pantheon’a (Panthéon, 1758-1790) doğru ilerlemeye başladık.

Pantheon’a girmeden önce, neden olduğunu anımsamasam da, gözümüze Paris’in koruyucu azizesi Geneviève’nin adını taşıyan Saint-Étienne-du-Mont kilisesi (1494-1624) takıldı.

Kilisenin içinde yer alan merdivenli bölüm oldukça güzel ve farklı görünüyordu.

Kiliseden çıkıp Pantheona’a yöneldik. Roma’daki meşhur Pantheon’dan modellenerek yapılan yapının ihtişamlı sütunları vardı ve duvarlarında Fransız Devrimine ait büyük tablolar yer alıyordu.

Fizikçi Léon Foucault, 1851’de bu yapının kubbesinden aşağıya sarkıttığı 67 metrelik bir Foucault sarkacı ile Dünya’nın kendi çevresinde döndüğünü ispatlamış, bu deneyiyle Fransa ve tüm dünyada büyük ilgi uyandırmış.

Pantheon’dan çıkışında Eiffel Kulesi çok güzel görünüyordu. Yazıyı hazırlarken Sainte-Genevieve tepesi (Montagne Sainte-Genèvieve) üzerinde bulunduğundan, tüm şehre hakim bir manzarası olduğunu öğrendim.

1612’de Medici ailesinden Marie de Medice’nin memleketi Floransa’daki Pitti Sarayı’nın bir benzeri olarak yaptırdığı Lüksemburg Bahçesi’ne (Jardin du Luxembourg) gittik.

Özge daha önce geldiğinde Paris’teki bahçelerde insanların çimlere yayılabildiklerini hatırlıyor olsa da burada da sadece demir sandalyelere ya da banklara oturulabiliyordu.

Bahçeden çıktıktan sonra son durağımız olan Yer Altı Mezarına doğru yürümeye başladık.

Saat 18.40’da 20’ye kadar açık olduğunu öğrendiğimiz, adını Antoine’den duyarak listeye eklediğimiz Paris Yeraltı Mezarı’ndaydık (Catacombes de Paris, 1738). Yaklaşık 6 milyon insanın kemiklerinin olduğu söylenen yeraltı mezarı, 18. yüzyıldaki şehir sınırındaki mezarlığın yetmez hale gelmesi ve çökme problemleri nedeniyle kemiklerin toplanıp yeraltına açılan odalara istiflenmesiyle oluşturulmuş. Fakat gelin görün ki, mezarlığa ulaştığımızda korkunç bir kuyruk bizleri bekliyordu. Çünkü 2 kilometrelik bir alanı kapsayan labirent şeklindeki mezarlığa aynı anda 200 kişiyi alıyorlardı ve öncelik netten bilet almış olanlarındı.

Özge, görevli ile bir ziyaretçinin heyecanlı konuşmalarından öğrendiği bilgiyi teyit etmek için en öndekilere “ne kadar zamandır bekliyorsunuz?” diye sordu. Saat 11’den beri bekliyorlardı ve belki de içeri giremeyeceklerdi! Bir dahaki sefere bilet alıp gelelim diyerek dönüşe geçerken netten bir kontrol ettik. En yakın bilet 15 Temmuzdaydı!

Eve dönüp bir süre dinlendikten sonra yürüyerek Masilva’nın önerdiği Etiyopya lokantasına gittik. Burada da sıra vardı. Bir süre bekledikten sonra içeri girip içecek yöresel bir şeyler rica ettik. Etiyopya birası ve “içkisi” sundular. Shot şeklinde verilen içkinin tadına bakınca ve sorunca bunun Etiyopya’da en çok tüketilen içki olduğunu ve bir çeşit “rakı” olduğunu öğrendik. Zaten şişenin üstünde yazan tek Latince kelime “Ouzo” idi. Bu arada yaşlı bir çalışan gelip “çok sert içki bu yüzden biz Etiyopya’da çok daha az doldurup sek olarak içeriz” dedi. Özge adamdan buz ve su istedi. Her ikisi de farklı bardaklarda geldi. Özge hepsini tek bardağa döktüğünde adam, “ne yapıyor bunlar yahu!” diye bizi takip ediyordu.

Bir süre daha bekledikten sonra 2 kişilik bir masa boşaldı ve herkesin yediği ana yemekten söyleyip beklemeye başladık. Sini gibi bir tabağın içine serilmiş hafif ekşimsi krepin üstüne serpiştirilmiş, sebzeli kavurma gibi yoğun bir sosu et, benzer bir soslu tavuk, ıspanaklı meze, patatesli meze, taze salata ve yağda çevrilmiş sebzeden oluşan bir yemek geldi. Çatal verilmediği için yemeğin yanında gelen krepi ya da tabak dibindeki krepi koparıp elle yemeği dürüp hüpletiyorduk. Yiyecekler oldukça lezzetliydi. Ama el hamlesiyle krep arasına çok az yemek alabildiğ için çok fazla krep yemek benim için zordu.

Karnımızı da doyurduktan sonra eve dönüp Peter Sellers’ın meşhur Pembe Panter filmlerden birini izleyerek günü tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 5’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…

Paris, Arles – Bölüm 5

25 Haziran 2017, Pazar (Arles)

Saat 10 gibi uyanıp çadırdan çıktığımda hava ısınmaya başlamıştı. İlk olarak nehre doğru ilerleyip biraz bakındım.

Ardından çadıra dönüp yanımıza bir şeyler alıp nehirde yüzmeye gittik. Sığ ama ferahlatıcı nehirde suyla raks etmek son derece güzel gelmişti.

Ardından bir şeyler atıştırdık, çadırları topladık ve Antoine bizi Arles’a bırakıp düğün partisine doğru yol almaya başladı.

Evde bir süre pinekledikten sonra 14.30 gibi çıkıp iki gün önce dışarıdan gördüğümüz Amfitiyatroyu gezmeye başladık.

Tribünlerinde bir süre dolaştıktan sonra yoğun sıcaktan ötürü arka tarafa geçip koridorlarda dolaşmaya başladık.

Bir ara yukarı çıkıp şehre tepeden baktım.

Her şey çok güzel görünüyordu.

İkinci durağımız Antik Tiyatroydu. İki gün önce üzerimdeki şirin baba tişörtünü görünce gülen görevli yine oradaydı ve Özge’yi görür görmez “şirin adam nerede?” diye sorup gülüyordu. İlginçtir o gün de üzerinde Şirin şirin baba tişörtü vardı! Beni görünce “a buradaymış” dedi ve iki gün önce bizden sonra bir arkadaşını arayıp şirin babayı gördüğünden bahsederek gülmeye devam etti. Komikti. Biz de ona eşlik ettik.

Tiyatroda kısa bir tanıtım filmi izleyip ufak bir tur yaptıktan sonra dışarı çıkıp Massilva ve Francesco’yla “dondurmacımız” Soleileïs’te buluştuk. Denemediğimiz birkaç çeşit daha yuvarladık. Ne diyeyim, onlar da harikuladeydiler!

Dolaşa dolaşa Arles Antik müzesine doğru yol aldık.

Müzenin bulunduğu yer daha önce Roma Forumunun bulunduğu yerdi. Görevli buradaki yapı taşlarının yıllar içinde insanlar tarafından alınıp evler yaparken kullanıldığını bir süre sonra da geriye hiçbir şey kalmadığından bahsetti.

Çoğunlukla Antik Roma’dan kalma materyallerin sergilendiği müzede dolaşırken kendimi Roma materyallerinin sergilendiği Türkiye’deki herhangi bir müzede gibi hissediyordum.

Müzede gördüğüm mozaikler aklıma Gaziantep’teki Zeugma müzesini getiriyordu. Birkaç gün sonra L’ouvre’da da benzer bir şekilde birçok mozaik görecektim.

Müzedeki en ilginç şeylerden biri Rhone’dan çıkartılmış olan ahşap gemiydi. Bu da aklıma Girne’deki müzede gördüğüm ahşap ticaret gemiyi getiriyordu.

Gezimiz sırasında İtalyan olan Francesco Romalılar hakkında birçok ilginç bilgi veriyordu. Mesela orta kısmı ahşaptan yapılan ve sandallarla durması sağlanan köprü oldukça ilginçti.

Müzeden çıktıktan sonra La Caravelle’de yemek yedik ve misafirlerimizle vedalaşarak evimizin yolunu tuttuk. Antoinelar gelmişler ama yorgunluktan düşmek üzereydiler. Haliyle biz de benzer bir durumdaydık. O yüzden biraz laklak ettikten sonra “iyi geceler” dileyerek günü sonlandırdık.

26 Haziran 2017, Pazartesi (Arles, Paris)

Sabah 8 gibi kalkıp önce Antoine’a ardından da Claire ve çocuklara “elveda” deyip gara doğru yürümeye başladık. İlk trenin ardından yeniden Nimes garındaydık.

Garda kahvaltı yaptıktan sonra gelişteki gibi bu sefer de rötar yedik ama bu sefer daha kısaydı. Saat 14’te Paris’teydik. Eve yerleşip kısa bir süre dinlendikten sonra yarım günümüzü değerlendirmek üzere Paris’teki en uzak gezi noktamız olan Versay Sarayına (Château de Versailles, 1682) doğru yola koyulduk. Evden arabayla 37km uzaklıkta olduğu için önce RER A ile RER B’ye oradan da RER C’ye geçtik.

Yaklaşık 2 saat sonra saraya en yakın metro durağında inip yaklaşık 1km yürüdükten sonra saraydaydık. 3 gün önce 35-39 arasında kavrulan Paris, 27-29 aralığına çekilmiş, gökyüzü bulutlanmış ve hatta ara ara esen rüzgarlarla soğukluğunu hisseder olmuştu.

Sarayın önüne geldiğimiz, birkaç günce Antoine’ın “73 yıl tahta kalarak Avrupa’da en uzun süre tahta kalan kraldı ve tam bir diktatördü” diye tanımladığı XIV. Louis bizleri karşılıyordu.

Pazartesi olduğu için saray kapalıydı ama bizi ilgilendiren bahçede yayılıp pineklemek olduğu için gayet mutluyduk. Hem bu sayede, Paris’te en fazla turist alan yerlerden biri olan sarayın bahçesi oldukça sakindi.

Adımı bahçeye atar atmaz aklıma Viyana’daki Schönbrunn sarayının bahçesi gelmişti. O da benzer bir şekilde olabildiğince devasa yeşil bir alanı kapsıyor ve olabildiğince şatafatlıydı.

Kısa bir süre turladıktan sonra yanımızda getirdiklerimizi afiyetle mideye indirip enerjilerimizi yerine getirdik.

Sağlı sollu bahçeler ve heykellerden sonra önce yuvarlak,

ardından da uzunlamasına bir havuz bizleri karşılıyordu.

Asıl amacımız çimlere yayılmak olduğu için daha fazla ilerlemeden kendimizi yeşilliklere adadık.

Bu sırada 4 tane yelken ekibi antrenman yapıyorlardı.

Bir süre onları ardından da havuzdan çıkıp dakikalarca etrafındaki insanları umursamadan tüylerini temizleyen kuğuyu izledim. “Umurumda mı dünya” modunda takılıyordu. Çok tatlıydı doğrusu.

Özge’nin kitabı, benim saçma sapan çekim denemelerimden sonra toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Bu sefer saraya yakın bir tren istasyonuna gidip şansımızı denemek istedik. Evet, bu istasyondan çok daha kısa sürede merkeze gidebiliyorduk. İşte o an gelirken RER C’nin ters istikametine bindiğimizi, o yüzden de 2 saat sürdüğünü anlayıp kızarmaya başladık! Olsun insan öğrenen bir yaratıktı, öğrenmiştik işte!

Nation’da inip içecek bir şeyler alıp eve geçtik ve bir günü daha tamamladık.

Paris, Arles – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 4’ü okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 6’yı okumak için tıklayın…
Paris, Arles – Bölüm 7’yi okumak için tıklayın…