Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1

Deplasman için gittiğim ve bayıldığın Gaziantep’ten sonra, denk geldikçe Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu gezmeye karar vermiştim. Eylülün ilk günlerinde, gezme planları için yaratılmış olan, Güneşin’le konu hakkında muhabbet ederken, tarih belirlemesek de, ilk olarak Mardin-Urfa gezisi yapmaya karar verdik.

Bu konuşmadan birkaç hafta sonra Özge’nin kasımın ortasında iş için Urfa’ya gideceğini söylemesi planda katalizör etkisi yaptı ve 2 gece 3 günlük Urfa gezisine start verdik. 17 Kasım Cuma sabahı gidiş (39,99 TL) ve 19 Kasım pazar gecesi dönüş (27,99 TL + 3750 Mil) şeklinde, gayet uygun rakamlara, THY’den biletleri aldım ve heyecanla günleri saymaya başladım.

Perşembe akşamı Güneşin kötü haberi verdi. Göbeklitepe ören yeri ziyarete kapalıydı, bu yüzden de ancak müzedeki  replikasıyla idare edecektik. Daha gitmeden, bir kere daha Urfa’ya gitmek için bahanemiz oluşmuştu!

Gecenin ilerleyen saatlerinde Güneş, “bunu not edelim dursun” notuyla birlikte bir konum gönderdi. “Neresi burası?” soruma cevaben ekranıma düşen fotoğrafı görünce, sabah uçağını beklemeden koşmaya başlamak aklımdan geçmedi değil! Antepfıstığı manyağı olarak, tatlı kariyerime ilk kez eklemekten gurur duyacağım “yeşil tatlı”nın adı billuriyeydi…

17 Kasım 2017, Cuma

Cuma sabahı 5.55’te uyanıp ufak bir hazırlığın ardından 6.20’de Kızılay’dan Belko’ya bindim ve Esenboğa’ya ulaşıp yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra uçağa geçtim.

Uçakta ilk dikkatimi çeken şey kesin bir şekilde yapılan, “kalkış ve inişlerde telefonunuzu kapatın!” uyarısının, “telefonlarınızı uçuş modunda kullanabilirsiniz” olarak değiştirilmiş olmasıydı. Benim gibi kuş bakışı fotoğraf ve videoları seven biriyseniz bu oldukça önemli bir gelişmeydi.

Hava bulutsuz olduğu için kuş bakışı seyir zevkim oldukça yüksekti. Erciyes dağının ihtişamına tanıklık etmek yolculuğun en güzel anlarından biriydi.

Adıyaman’ın üstünden geçerken görmeye başladığım ve Şanlıurfa’ya kadar görmeye devam ettiğim, Avrupa’nın ve Türkiye’nin en büyük barajı olan Atatürk Barajı ise bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Hem devasa oluşu, hem de suyu sınırlayan tepelerin eteklerine kadar yükselen baraj suları oldukça enteresan ve ihtişamlı bir görüntü sergiliyordu.

Tıpkı Madeira, Gaziantep ve Samsun’daki gibi uçaktan yürüyerek ulaştığım Şanlıurfa GAP Havaalanının tıpkı Antep’teki gibi 2 tane konveyörü vardı ve oldukça sevimliydi.

Bagajı olmadığı için merkeze ulaşmak için doğrudan HAVAŞ’taki yerimi aldım. Yaklaşık 45 dakika sonra merkezde inip, Özge ve Güneşin’in bulunduğu 2,6 km uzaklıktaki Hilton’a doğru yürümeye başladığımda 22 derecelik hava sıcaklığının tadını çıkarıyordum. (Akşam Şanlıurfa’da yaşayan Deniz ve Afşin’den Urfa’da yazın 50-55 derecenin görüldüğünü, bir sonraki gün ise Müslüm Beyden kışın, en soğuk eksi 1-2 derece görüldüğünü öğrenecektim!)

Yolculuğum sırasında büyük çoğunluğu orta yaş üstü şalvarlı ve renk renk poşuları olan erkekler ya da oldukça otantik giysili kadınlar görmek farklı bir coğrafyada olduğumu ispatlıyordu. (Sonraki gün Afşin, erkeklerin taktıkları poşuların renkleri ve tarzlarının, onların ırklarına ya da nereli olduklarını işaret ettiği bilgisini verdi.)

Doğunun ülkenin geri kalanına göre daha farklı ve kendine has bir havası vardı ve bu da gezmek için bu bölgenin cazibesini arttırıyordu. (Sonraki günlerde Musa Bey ve Abdullah’tan Şanlıurfa’da ve ülkenin güney sınırlarında yoğun bir Türkiyeli Arap nüfusu olduğunu, Şanlıurfa’da ise Arap, Türkmen ve Kürt nüfusunun bulunduğunu öğrenecektim.)

Maps’ten açtığım yürüyüş takip ederken haritaya göre az sonra yeşil bir alanın ortasından geçeceğimi fark ettim. Bir süre sonra burasının Bediüzzaman mezarlığı olduğunu ve ortasından bir yol geçtiğini anladım. Çoğu mezar taşının yakınlarda ölenlere ait olmasına rağmen hem kremsi rengi, hem de ince uzun ve ovalimsi eski Osmanlı mezar taşlarına benziyor olması ilgi çekiciydi. Mezarlıktaki bir ilginçlik de mezar taşlarının altında yer alan simgelerdi. Örneğin kişi araba kazasında öldüyse mezar taşının altında araba logosu ya da öldürüldüyse silah logosu yer alıyordu.

Hilton’a vardığımda saat 11’e geliyordu. Özge ve Güneşin’le buluştum, odaya çantayı attım ve onların 1’e kadar işleri olduğunu öğrenip hazırlandım ve gelirken gördüğüm mezarlığın girişindeki eski görünümlü camiye doğru yürümeye başladım.

1967’de inşa edilmiş olan Nebiefendi Caminin hem dışı hem de içi olabildiğince sadeydi.

Camiden sonra gelirken mapste gördüğüm Tarihi Hızmalı Köprüsü’ne doğru yürüdüm. Vardığımda Terminatör 2’deki şehrin içinden geçen derin su kanallarını anımsatan bir görüntüyle karşı karşıyaydım ve tarih denilen köprü ya replika olduğundan ya da başka bir sebepten ötürü gözüme hiç de “tarihi” gibi gelmemişti.

Hotele dönüp öğle yemeği yedikten sonra çantaları lobiye bıraktık ve hemen karşıdaki Şanlıurfa Müzesi’ne doğru heyecanla yürümeye başladık. Çünkü Urfaya gelme sebeplerimizden olan Göbeklitepe kapalıydı ama en azından en ünlü tapınaklarından birinin replikası ve bulunan eserler müzede sergileniyordu.

1969 yılında ziyarete açılmış olan ve 2015’te yeni binasına taşınmış olan Şanlıurfa Müzesinde, Şanlıurfa’nın etrafındaki Höyüklerden, Harran’dan, baraj inşaatları sırasında yapılan kurtarma kazılarından ve Göbeklitepe’den elde edilen oldukça uzun bir periyoda yayılmış olan oldukça ilgi çekici materyaller sergileniyor.

Müzenin en özel materyallerinden birisi, orijinal insan boyutlarında olup günümüze kadar bozulmadan gelen en eski insan heykeli olan Balıklıgöl heykeliydi. Milattan önce 9.500’lü yıllara ait olan heykel, 1995’te belediye ekiplerinin altyapı çalışması sırasında 4 parça halinde bulunmuş.

Derin ve yuvarlak göz yuvalarında obsidyen/volkan camı taşları bulunan heykelin burnu zaman içerisinde deforme olmuş. Ağzının betimlenmemesinin ise araştırmacılarca dini figür şeklinde yorumlanmaktaymış.

Tarım devriminin topluluklara bol ve güvenli besin kaynağı ve zaman sağlamasının ardından anıtsal mimari ve zengin sembolik anlatımın geliştiği düşünülse de, Göbeklitepe’deki kült yapıların bilim dünyasınca oldukça basit standartlarda yorumladığı avcı-toplayıcı toplulukların zamanından olması tarihin yeniden yorumlanması gerektiğini ortaya çıkartıyor.

Kazı başkanı Klaus Schmidt ve ekibi, tonlarca ağırlıktaki dikilitaşları kayalardan kesip çıkarmak, işlemek, yarım kilometreye yakın bir mesafeyi kat ederek Göbekli Tepe’ye getirmek ve yapıları inşa etmek için en az 500 kişinin çalışmış olması gerektiğini düşünüyorlar. Bu insanların yiyeceklerinin sağlanması, özellikle hayvan kabartmalarında ister istemez dikkat çeken ustalığın/sanatın gelişmiş olması, Bilim dünyasının avcı-toplayıcı grupların küçük birimler olduğunu, her gün besin sağlamak için uğraşmak zorunda kaldıklarını ve sadece o günü kurtarabildiklerini düşüncesini çürütüyor.

10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizildiği, araları taş duvarla örtülmüş ve merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaşın karşılıklı olarak yerleştirildiği D Tapınağının birebir replikası oldukça haşmetli görünüyor. Tapınağı içinde dolaşabilmek ise müzenin çekiciliğini arttırıyor.

T biçimdeki dikilitaşların üzerlerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiş. Söz konusu motiflerin yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmış olması, bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmesini sağlıyor.

Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motifler.

Daha önce şahit olmadığım bir döneme ait olan heykel, çizim ve materyalleri incelemek oldukça büyüleyiciydi.

Müzede Göbeklitepe’den çıkartılmış birçok hayvan heykeli ve çeşitli taş işlemeler/çizimler sergileniyor.

Bunların en ilgi çekenlerinden biri, doğumun anlatıldığı heykel,

diğeri ise yine doğumun anlatıldığı işleme/çizim.

Müzenin en büyük eksikliği, aslında birçok müzede olduğu gibi, materyallere ait başlıkların anlamsızlığı ya da basitliği ile ait olduğu yılların belirtilmemiş olmamasıydı. Örneğin doğumla ilgili heykel ve işlemeyi güvenlik görevlisi bir arkadaşın şans eseri bize yanaşıp anlatmasıyla öğrendik.

Müzede ilgimi en çok çeken diğer materyallerden biri oyuncak arabalar,

diğeri Zafer Tanrıçası heykeli,

ve kabartma insan başı steliydi.

Büyülenmiş bir şekilde müzeden çıktıktan sonra biraz oturmak ve kahve içmek için Gümrükhan’a doğru yürümeye başladık.

Yolumuzun solunda kalan mağaralar oldukça ilginç görünüyordu. Güneşin birkaç yıl öncesine kadar mağaraların üstünde gecekonduların olduğunu ve mağaraları depo gibi farklı amaçlarla kullandıklarını anlattı.

Sora sora, sonraki günler daha ayrıntılı bir şekilde gezeceğimiz, labirent vari hanların içerisinden geçip avluya ulaştığımızda çoğu yerli turist olmak üzere bir sürü insan bir şeyler içiyor, yiyor ve muhabbet ediyordu. Biz de bir masaya kurulup daha önce Antep’te içtiğim ve bayıldığım melengiç kahvesi ve dolaşırken düşündüğümün aksine kebaptan çok tabelasını gördüğüm için ciğer sipariş ettik. Bir sonraki gün daha iyisini yiyeceğimden habersiz olarak, ciğeri ve kahveyi büyük bir zevkle mideye indirirken bol bol muhabbet ettik.

Birkaç saat sonra toplanıp geldiğimiz yoldan Hilton’a doğru yürürken Balıklıgöl’de bir süre durduk. İlk kez gördüğüm Balıklıgöl’ün gece hali çok güzel görünüyordu. Daha önce buraya gelmiş olan Özge, “gecesi daha büyüleyiciymiş” diyordu ki, Pazar günü gündüz halini gördükten sonra ben de aynısını düşünecektim.

Otelden bavullarımızı aldık ve taksiye atlayıp Güneşin’in arkadaşları Deniz ve Afşin’in evine geçtik.

Sıcacık tanışma ve muhabbet faslından sonra hazırlanıp gittiğimiz Altın Kupa’nın Urfa’da yer alan tek meyhane olduğunu öğrenince, Yeni Rakı’nın 1937 Şehir Kadehleri serisinde neden Urfa’nın olmadığını anlıyordum. Meyhanede, ağızda biten acısıyla tam benim kalemim olan biberlerle yapılmış yoğurtlu atom, güvençte kaşarlı mantar, baharatlı zeytin ve oldukça ince doğranmış çıtır patates kızartması nefisti.

İlerleyen saatlerinde yan masadan şalgam suyuna batırılmış havuç ve marul gönderilmesi de gecenin hoş sürprizlerden biriydi.

Bol kahkahalı muhabbetin ardından eve dönmek için dışarı çıktığımızda önce bir süre yürümeye karar verişimiz ama ardından hava soğuk olduğu için taksi arayışımız görülmeye değerdi.

Urfa’daki ilk günümüz gayet lezizdi…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

 



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir