Kategori arşivi: Futbol… Hayat…

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi’nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “?”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

2003-04 Sezonu UEFA Kupası 1. Turu: Blackburn Rovers

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -1-

Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği, dar kadrosuna rağmen, 2002-03 sezonunda bir yandan şampiyonluk mücadelesi verip, bir yandan da Türkiye Kupası’nda finaline yükselmişti.

Futbolseverlerin sadece 3 dakikalık özetlerinden takip edebildiği kırmızı-siyahlılar, özellikle sezonun ilk yarısının son maçlarından itibaren ligde oynadıkları tüm maçlarda, “birilerinin” emriyle hakemler tarafından tırpanlanıyorlardı. Buna rağmen, uzun soluklu (ortalama 20-30 dakika) “toplu ve baskılı hücum” taktiği sayesinde peş peşe gelen goller, takımın hedefine doğru yoluna devam etmesini sağlıyordu. Sezonun ikinci yarısında işin içine bir de “pervasızca çıkan” kartlar eklendi. İşin ilginç yanı ise; 17 ya da 18. haftadan sonra Erman Toroğlu, Maraton’da Şansal Büyüka’ya : “Gençlerbirliği’nin önüne kesmek kolay. Ver sarıları, kırmızıları bakalım oynatacak oyuncu bulabilecekler mi?” diyordu…

Yedek oyuncularla da bir şekilde yoluna devam eden Gençlerbirlikliler, 29. haftada İzmir’de Altay karşısına çıktılar. 14 ve 18. Dakikalarda Ahmet Hassan’ın golleriyle 2-0’ı yakaladılar. 27’de saçma sapan bir penaltı kararı ile Altay farkı bire indirse de, 46’da Filip farkı yeniden ikiye çıkartan golü attı. Ama iş burada bitmedi. Hamza Mısır ve arkadaşları, Gençlerbirliği’nin kale çizgisi üzerinde elle kesilen topunu görmedi. 88’de durum 3-2 oldu ve 3-4 dakika fazladan uzatılan maç 3-3 sona erdi.

Bu maçtan 4 gün önce Türkiye Kupası’nı Trabzonspor’a kaptıran Alkaralar, bu maçtan sonra ligde de havlu attılar. Birkaç yıl sonra Ersun Yanal, Milli Takım teknik direktörüyken, (yanılmıyorsam) Aktüel dergisinde “maçtan sonra soyunma odasında futbolcularım, ‘ne yaparsak yapalım bizi şampiyon yapmayacaklar!’ diye ağlıyorlardı! İnançları tamamen kırılmıştı” diyerek durumu özetliyordu.

2 Yıl Aradan Sonra Yeniden UEFA Kupası

Ligi 3. sırada tamamlayan Gençlerbirlikliler, 2003-04 sezonuna, Süper Lig ve Türkiye Kupası dışında bir de UEFA Kupası’nda mücadele etme heyecanıyla başladılar. Kuraların ardından ilk turda rakip İngiltere’den Blackburn Rovers olmuştu. Mavi-Beyazlılar, 2002-03 sezonunda İngiltere Premier League’ini 6. olarak tamamlamış ve UEFA Kupası biletini kazanmışlardı.

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers.Mac.Bileti

O günlerde İngiltere Premier League maçlarını NTV veriyordu. Biz de abim ve amcaoğlu Süleymanla birlikte rakibimizi tanımak için canlı yayınlanan maçlarını izliyorduk. Blackburn’ün bizim için en garip özelliği, takımın başında eski Galatasaray teknik direktörü Graeme Souness’un ve eski Galatasaray futbolcularından Tugay Kerimoğlu ve kaleci Brad Friedel’ın kadrosunda yer almasıydı.

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -2-

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -3-

O günlerde, Ankara’da oynanacak ilk maçtan 2,5 hafta sonra İngiltere ile oynanacak olan 2004 Avrupa Şampiyonası grup eleme maçının gerginliği tüm ülkeyi sarmıştı. Gençlerbirliği Spor Kulübü bu gergin ortamda Blackburn Rovers takımını ve taraftarlarını hava alanında Ankara Seymenleriyle karşıladı ve en iyi şekilde ağırladı.

Gençlerbirlikli Barış Karacasu ise, kura çekiminden sonra Blackburn Rovers’lı taraftarla irtibat kurup 24 Eylül 2003’deki maçtan önce Gençlerbirliği tesislerinde bir dostluk maçı ayarlamıştı. Orcan’ın röveşata attığı maçı Alkaralar 4-2 kazanarak tebrikleri kabul ediyorlardı…

Gariban ölümlü bir çalışan olan ben ise, 17:55 gibi oldukça garip bir saatte başlayacak olan maçı tribünde izleyebilmek için, işten palavralarla erken çıkıp 19 Mayıs’ın yolunu tutmuştum. Kulüp bu maçta kombinesi olanlara bedava bilet uygulaması yapmış ve normalde deplasman tribünü olan saatli kale arkasını kombine sahiplerine ayırmıştı. Stada vardığımda mahşeri bir kalabalık beni karşılıyordu. Uzunca bir süre bekledikten sonra içeri girip kuzenleri buldum.

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers.Mac.Programi

Tribüne girerken kulübün İngiltere’deki maçlardan önce satılan ve karşılaşma ile ilgili bilgiler içeren “maç programı” hazırladığını ve ücretsiz olarak dağıttığını görüp hem şaşırmıştım hem de mutlu olmuştum. Bu uygulamayı bir önceki sezon birkaç maçta daha yapmışlardı ama (bir yanlışım yoksa) bu sezon ilkti…

2

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -4-

Tribünlerde ilk dikkatimi çeken hemen sağımızda (şeref tribünün solu) yer alan Blackburn Rovers’lı taraftarlardı. Biraz dikkatli bakınca aralarında Orcan’ın da olması nedense hiç garibime gitmemişti 🙂

Hayatımda ilk kez Avrupa Kupası maçı izleyecek olmanın verdiği heyecanı da yenmek için bir önceki sezon (2002-03) bolca şahit olduğumuz tıklım tıklım dolu tribünleri ve sahada ısınan oyuncuları kesiyordum. Blackburn’ün kadrosu da izlenmeyecek gibi değildi hani. Lucas Neill, Amoruso, Markus Babbel, Dwight Yorke, Dino Baggio, Brett Emerton, Tugay Kerimoğlu…

İtiraf etmem gerekir ki, ben de dahil, o gün tribünde bulunan çoğu insanın maçtan hiçbir beklentisi yoktu. Çünkü hem rakip İngiltere Premier League’dendi, hem de en son 2 yıl önce UEFA Kupası’nda mücadele etmiş olsak da, takımdaki futbolcuların bu kulvarda çok az tecrübeleri vardı. İşte bu yüzden çoğumuz için, bu maç, 2003-04 sezonu UEFA Kupası’nda Ankara’da izleyeceğimiz ilk ve tek maçımız olacaktı…

Tribünlerdeki coşku ve heyecan görülmeye değerdi. Amcaoğlu Serdar’ın ise önümüzde ısınmakta olan Blackburn’lü Lorenzo Amoruso’ya durup dururken avazı çıktığı kadar “Amorusooooo!” diye bağırmasına uzun süre kahkahalarla gülmüştük.

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -5-

Maçın başlarında baskılı oynayan taraf bizdik. İlk 20 dakikada Mustafa Özkan ile yakaladığımız 2 pozisyon bizi gaza getirmeye yetmişti. Ama sonrasında durulduk ve mavi-beyazlıların ataklarını izlemeye başladık. Sonrasında oyuna denge geldi ve ilk yarı 0-0 bitecek derken Blackburn kalesine doğru ortalanan bir topu Fridel kafasıyla uzaklaştırdı. Skoko ise topun gelişine nefis bir aşırtma vuruş yaptı ve 1-0 öne geçtik. Tribünler yıkılıyordu haliyle!

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -9-

Daha bu golün sevincini tamamlamamıştık ki, Youla ikinci gole imzasını attı ve ne yapacağımızı şaşırdık. İnanılmazdı!

Devre arasında bir sürü arkadaşım arayarak, “neler oluyor olm orada?” diye şaşkınlıklarını belirtiyorlardı.

Devre arasında, “Blackburn’de iş yokmuş” ile “olm adamları bence bundan sonra izleyin. Kesin ağırlıklarını koyacaklar” arasında gidip gelen yorumlar yapıyorduk. İkinci yarıya başlamadan önce aklımızdaki en büyük soru işareti ise, ilk yarının son dakikasında kalecimiz Gökhan Tokgöz’ün sakatlanması ve yerine yedek kalecimiz (ilerleyen günlerde “uçan balina” diye anılacak olan) Damir Botonjic’in sahada neler yapıp, neler yapamayacağıydı.

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -8-

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -7-

24.Eylul.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.1Maci.Genclerbirligi3-1BlackburnRovers -6-

İkinci yarı ile birlikte baskı yemeye başladık. Blackburn’lüler önümüzdeki kaleye saldırıyorlardı. 57’ye kadar dayandık ama o dakikada John Cole’ün Emerton’a verdiği pasın gol olması morallerimizi altüst ediyordu!

Ama 3 dakika sonra Youla’nın iki defans oyuncusunu geçerek Fridel’in solundan attığı gol hepimizi hayata döndürüyordu!

Sonrasında maç 3-1 sona erdi ve 2 hafta sonraki rövanş için bir adım önde olduğumuzu düşünerek tribünleri boşaltıyorduk.

Bu maçta aklımda kalan en ilginç sahne ise şu: Andy Cole, önümüzdeki kalenin ceza alanı sağ çizgisinde, kaleye arkası dönük bir pozisyondaydı. Hemen arkasında onu kademli olarak tutmaya çalışan El Saka ve Ümit Bozkurt bulunuyordu. Cole, bir yandan hızlı bir topuk hareketi ile Ümit’in beşikleri arasından topu geçirirken, bir yandan da hızlı bir deparla iki futbolcunun birden arkasına geçip topu kontrol ediyordu…

Rövanş Maçı ve Uçan Balina’nın Sahneye Çıkışı

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -1-

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -2-

15 Ekim 2003’deki ikinci maç için Ankara’dan İngiltere’ye giden takımımızı ve taraftarlarımızı, Blackburn Rovers Kulübü ve taraftarları çok iyi bir şekilde karşılayarak Ankara’daki dostluğu pekiştirmişlerdi. Hatta, Ewood Park’ta antrenman yapan kırmızı-siyahlı futbolcuları, kocaman bir Gençlerbirliği arması üstünde “Welcome to our visitors from Turkey” altında ise “Türkiye’den Gelen Misafirlerimize Hoş geldiniz” yazan bir skorboardla karşılamışlardı.

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi.Mac.Bileti

(Yıllar sonra, Avrupa Kupalarında Türk takımlarının maç biletlerini toplayan bir koleksiyonerle tanışmıştım. Bana  deplasmandaki maçımızın renkli biletinin fotokopisini göndermişti.)

Maç günü, taraftar arasında Ankara’da oynanan maçın rövanşı yapılmış ve Blackburn’lüler “biz de evimizde güçlüyüz” dercesine maçı 5-3 kazanmışlardı.

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -3-

Maçtan önce Ewood Park’da taraftarlarımızı güzel bir sürpriz bekliyordu. Blackburn Rovers Kulübü taraftarlarımıza “dostluk plaketi” veriyorlardı! Tabi biz bunların çoğunu günler sonra bizimkilerden öğrenecektik. Çünkü maçı Show TV yayınlamış ama canlı yayında verilen plaket törenini 1-2 saniye gösterip reklama gitmiş ve hakkında hiçbir açıklamada bulunmamıştı.

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -4-

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -5-

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -6-

O sırada ben ise, 3-1’e rağmen hem rakibin futbolcu kalitesi hem de deplasmanda oynayacak olmamızın verdiği umutsuzlukla televizyonun başında maçı takip etmeye başlamıştım. İlk dakikalardan itibaren umutsuzluğum iyice artmaya başlamıştı. Çünkü, Blackburn’lüler son 1,5 sezondur (yenildiğimiz takımlar dahil) hiçbir takımın kuramadığı inanılmaz bir baskıyı üzerimizde kurmuş ve adeta takımımızı sahasına hapsetmiş, sağlı sollu geliyordu. İnanılmaz pozisyonlar veriyorduk. Ama şükür! Ya rakip futbolcular pozisyonu harcıyor, ya direk yardıma koşuyor, ya da Damir Botonjic kalesinde devleşerek gole izni vermiyordu. İlk yarı bittiğinde skorun hala 0-0 olmasına şaşıyordum. Hala 1 gollük averajımız vardı ama sergilenen oyuna bakarak golü yediğimiz an düşeceğimizin de farkındaydım.

İkinci yarı başlar başlamaz ilk yarıya benzer bir baskı yemeye başladık. Ha yedik, ha yiyeceğiz diye dert yanarken, 64’de beklenen gol geldi. Sağdan gelen ortaya Jansen vurdu, ama (artık nasıl ballıysak alıştığımız üzere doğrudan gol olmadı) savunmadan döndü. Jansen ikinci kez vurdu ve skor 1-0 oldu. Golden sonra televizyon başında gardım düşmüştü. Dakikaya baktım, daha 26 dakika vardı. Yani tura elveda demenin vakti gelmişti…

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -7-

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -8-

Ama tıpkı Ankara’da olduğu gibi, golden hemen sonra karşılık verdik. Bu sefer gole adlarını yazdıran adamlar Skoko ve Mustafa Özkan idi. Bu beklenmedik gol bir anda yerimden fırlamamama sebep oluyordu! 2 dakika önce attıkları golden sonra muhtemelen “artık şansızlığımızı kırdık” diyen Blackburn’lüler bizim golden sonra adeta yıkılmışlardı. Maçın son 24 dakikasında başka gol olmadı ve 1-1’lik skorla tur atlayarak yolumuza devam ediyorduk…

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -9-

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -11-

15.Ekim.2003.UEFA.Kupasi.1.Tur.2Maci.BlackburnRovers1-1Genclerbirligi -10-

Maçın Özeti;

22 Eylül 2012’de NTV Spor’da yayınlanan “Yenilsen de Yensen de” de Blackburn maçını anlatmıştım.

Dip Not: Fotoğraflar için Yetkiner Mayda’ya teşekkürler.

Drogheda United FC’nin Amblemindeki Ay-Yıldız ve Trabzonspor Dostluk Maçı

DroghedaUnited-Trabzonspor

Bu aralar spor haberlerini çok fazla takip edemiyorum. O yüzden olsa gerek, Trabzonspor’un İrlanda Premier Ligi takımlarından Drogheda United FC ile bugün oynayacağı dostluk maçını daha bu sabah öğrendim. Ama biraz dolaylı yoldan…

Dün Trabzonsporlu bir arkadaşın attığı twitten, İrlanda Futbol Federasyonu’nun (FAI) Trabzonspor ile ilgili olarak yayınladığı bir haberde, 3 temmuz şike sürecinin konusu olan 2010-11 sezonunun Süper Lig şampiyonunu, (Türkiye Futbol Federasyonu’nun aksine) Trabzonspor olarak yazdığını öğrendim ve şaşırdım. Ama kötü bir zamana denk geldiği için çok fazla üzerinde duramadım sonrasında da unuttum. Bu sabah ise benzer bir başlığı spor sitelerinden birinde gördüm ve okumaya başladım. Haberin ayrıntılarında ise Trabzonspor ve Drogheda United’ın İrlanda’da bir dostluk maçı yapacaklarını öğrendim.

15 Mart 2013 tarihinde FAI’nin internet sitesinde yayınlanan “Drogheda United to face Trabzonspor in Tallaght” başlıklı haber, “Türkiye Süper Lig’inden bir takımın, kendi imkânlarıyla, Drogheda United ile maç yapmak için Tallaght stadyumuna geleceğine kim inanırdı ki?” diye başlıyor. Açıkçası, ben de maçı öğrendiğimde, içimden “ne alaka?” diye geçirmiştim.

Ama sonrasında, iki takımın ve taraftarlarının birkaç yıldır dost olduklarını, ikisinin de renklerinin bordo-mavi olduğunu, maçın Türk Hava Yolları sponsorluğunda ve Türkiye’nin İrlanda Büyükelçiliği’nin desteği ile oynanacağını öğrendim.

Aklıma 1960’larda, futbol takımlarının kıta ve/veya dünya turnelerine çıkıp ülke ülke, şehir şehir dolaşıp, dostluk maçları yaptığı günler geldi. O dönemlerde, Güney Amerika takımları bile, Ankara’ya, İzmir’e, İstanbul’a dostluk maçları yapmaya gelirlerdi. Bu maçlar tribündeki seyirciler için oldukça fantastikti ama bir yandan da, hem takımların para kazanmalarını, hem de ülkelerin arasındaki dostluk bağlarının gelişmesini sağlardı. Tabi aynı zamanda yabancı takımların sahaya yansıttıkları futbol, “ülkelerinin futbolu” olarak mercek altına alınır ve basın yoluyla Türkiye’deki tüm futbolseverlere ulaştırılırdı.

Ay-Yıldız’ın Önemi

DroghedaUnitedFC

Okuduğum birkaç yerli ve yabancı yazıda, Drogheda United ile Trabzonspor arasında kurulan dostluğun nedenlerinden biri olarak Drogheda’nın amblemindeki ay-yıldız gösterilmiş. Ben de logoyu gördüğüm an aklıma, birkaç yıl önce İngiltere Premier Liginde mücadele eden Portsmouth FC’nin amblemi geldi. Zira onlarınkinde de benzer bir ay-yıldız vardı.

PortsmouthFC

tr.wikipedia’da Drogheda’nın ay-yıldızına sebep olarak, Osmanlı’nın 1847’de İrlanda’da yaşanan büyük açlık döneminde, içi gıda dolu 3 tane gemiyi Drogheda limanına göndermesine duyulan minnetten kaynaklandığı yazsa da, aslında durum öyle değilmiş.

1189-1192 yılları arasında Orta Doğu’ya 3. haçlı seferini düzenleyen İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard, 1192’de Doğu Roma İmparatorluğu’na ait Kıbrıs’ı fethetmiş. Biri İngiltere’de, diğeri İrlanda’da liman kasabası olan Drogheda ve Portsmouth da İngiliz tarihindeki bu büyük başarıyı yaşatmak için armalarına, fethedilen Kıbrıs’ın Doğu Romalı yöneticisi Isaakios Komnenos’un (Isaac Komnenos) armasındaki ay-yıldızı işlemişler.

Futbol Sadece Oyundur

Her şey bir yana, futbolu sadece oyun olarak seven ve yeni dostluklar yarattığını inanan bizim gibi futbolseverler için bu gibi maçların ve dostlukların anlamı çok büyük. Tıpkı sezon başında Eskişehirsporluların St. Johnstone FC’lilerle kurduğu dostluk gibi. Çünkü futboldaki bu tür hareketler, kavganın, dövüşün, hakaretin gırla seyrettiği ve bol reyting aldığı günümüz futbol dünyasında, az da olsa nefes almamızı sağlıyor.

Fakat ne yazık ki, sadece İstanbul hegemonyası (para) için çalışan basın için bu olayların hiçbir önemi yok. Baksanıza, bu maçla ilgili olarak haber yapmalarını sağlayan tek şey, FAI’nin 2010-11 sezonunda Fenerbahçe yerine Trabzonspor’u şampiyon göstermesi. Bu kadar basit…

2010-11 Futbol Sezonu Ardından

2010-2011 sezonu da bitti gitti… Gençlerbirliklilerde, bir önceki sezonun özellikle ikinci yarısında güzel bir ivme yakalayan Thomas Doll’un ekibinin bu sezon güzel işlere imza atacağı beklentisi vardı. Ama daha 8. haftada sadece 8 puanda kalınması üzerine bu beklenti tuzla buz oldu…

Son 4-5 sezondur yaşanan kötü yönetim sorunları yine gün ışığına çıktı ve Thomas Doll tazminat ödenerek gönderilirken yardımcısı Ralf Zumdick’e tazminat ödememek için takımın başına geçirildi. Zumdick, son yılların en çok sakat veren Gençlerbirliğinde inişli çıkışlı bir grafik çizdi. Ligde oynanan 22 maçta 7g, 7b ve 8m aldı. Kupada ise beklenmeyen bir süprize imza attı ve 5g, 2b ve 1m alarak yarı finale kadar çıkma başarısı gösterdi. Fakat Zumdick’in takım içindeki disiplini tam olarak sağlayamadığı, özellikle maçların gidişatını okuyamadığı ve değişikliklerini hep aynı tarzdan adamlardan birini çıkartıp diğerini sokmak olarak kullandığı görüldü… Kısacası kötü giden bir maçı çevirme şansımız neredeyse hiç olmadı…

Bu yıl da şampiyonluğa giden/gidebilecek olan 4 takımla oynadığımız maçlarda bariz hatalar yapıldı. Aklımda taze kalanlardan birkaç örnek vermek gerekirse; Ankara’daki BJK maçında rakibe verilmeyen 2 kırmızı kartın verilmemesi (Queresma ve Hilbert -ikinci golü Hilbert attı 90+’da-) ve buna karşılık haksız verilen bir penaltı ile 2-0 yenildik. Ankara’daki Fenerbahçe maçında biri ofsayt diğeri haksız bir penaltı sonucu 4-2 mağlubiyet alındı. Ankara’daki Trabzonspor maçının ilk yarısını 1-0 önde bitirdikten sonra devre arasında Burak Yılmaz’ın 2002-03’de Sinan Engin’in İnönü’de futbolcularımızın üzerine saldırısını tekrarlayıp “neden maça asılıyorsunuz lan”lı tacizi ve ikinci yarıda buldukları ofsayt golle 2-1 maçı almaları…

Kısacası, ne 4-5 yıldır temelleri sallanan Gençlerbirliğinde, ne 4 takımla oynadığımız maçlardaki bariz hatalarda, ne de Türk futbolunda sürprizin yaşanmadığı vasat bir lig oldu. Belki tek sürpriz Galatasaray’ın lig tarihi boyunca en fazla mağlubiyet aldığı sezonu yaşaması idi. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Türkiye kupasında İstanbul BB’nin finale çıkması tebrik edilecek bir başarı idi…

İlgili maçlar;

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 26. Hafta Maçı Gençlerbirliği 1-2 Trabzonspor


2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 24. Hafta Maçı Gençlerbirliği 2-4 Fenerbahçe


2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 12. Hafta Maçı Gençlerbirliği 0-2 Beşiktaş


2010-2011 Sezonu Ziraat Türkiye Kupası Final Maçı Beşiktaş 2-2 İstanbul Büyükşehir Belediyespor (Penaltılarla 4-3)

Hüzünlü bir düşüş: Altay

1914’de kurulan ve Türk futbolunun en eski çınarlarından olan Altay, dün Adana’da oynadığı ve 4-1 kaybettiği Adanaspor maçının ardından 2. lige düştü.

Bu sezon 53.sü düzenlenen Milli Lig/1. Lig/Süper Lig’de en son 2002-03 sezonunda yer almasına, başka bir deyişle 8 sezondur en üst ligden uzak olmasına rağmen tam 41 sezon bu ligde yer almış olan ve ebedi puan cetvelinde (http://www.gencler.org/ebedi_puancetveli.php) 8. sırada yer alan Altay’ın bir alt lige düşmesi benim gibi birçok futbolseveri üzdü… Yine belirtmek gerekir ki son 8 yıldır birinci ligde yer almayan Altay, bu ligde en çok yer alan 6. takımdır.

Son 5 sezonda 4 kere play-offlarda elenen Altay ne yazık ki bir türlü Süper Lig vizesi alamamıştı. Bundan iki yıl kadar önce bir koleksiyoncudan Yasin Avcı’nın 17. numaralı Altay formasını almıştım. Logosu ve tarihi ile en sevdiğim kulüplerden olan Altay’ın bir formasını edinmek çok hoşuma gitmişti ki bu forma en sevdiğim formalarım arasındadır…

1959’da kurulan profesyonel ligin ilk takımlarından olan Altay, umarım kısa zamanda toparlanıp Süper Lig’e kadar tekrar yükselir. Zira, bir Gençlerbirlikli olarak Altay’ı çıplak gözlerle en üst ligde izlemeyi çok özledim…

Ali Sami Yen Stadı

20 Aralık 1964’de oynanan 0-0’lık Türkiye – Bulgaristan özel maçı ile açılışı yapılan Ali Sami Yen stadına yolum ilk kez 13 Haziran 1999’daki Metallica konserinde düşmüştü. Şeref tribünün bulunduğu tribünden konseri izlemiştim. Stadın akustiği çok hoşuma gitmişti. Konser ise muhteşemdi. Futbolla çok ilişkimin olmadığı yıllardı ve yanımdaki arkadaşlarım da Sami Yen için Türkiye’deki en iyi akustiğe sahip stadı demişlerdi. Doğru olmalıydı zira gerçekten ses çok iyi yayılıyordu…

Yaklaşık 10.5 yıl sonra bu sefer yolum Gençlerbirliği için Ali Sami Yen stadına çıkıyordu. 19 Aralık 2009’daki (ki aynı zamanda stadın açılışının 45. yılı devirdiketen sonraki ilk günü) Galatasaray 1-0 Gençlerbirliği maçında deplasman tribününde yerimizi almıştık. Yağmurlu ve soğuk bir gündü. 2 kere Kahe’nin gözümüzün önünde bomboş kaçırdığı goller ve ardından Orhan’ın direkten dönen kafası derken Kewell golünü atmış ve sahadan yenik ayrılmıştık. Bu maç deplasman kariyerimin 6. maçı idi ve aynı zamanda maç izlediğim 12. stad oluyordu Ali Sami Yen… İlk 11’im: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza (benim gittiğim maçta G. Meazza idi), Santiago Bernabeu, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, Adana 5 Ocak…

19.Aralik.2009.Super.Lig.17.Hafta.Maci.Galatasaray.1-0.Genclerbirligi

1 yıl sonra bu sefer “Sami Yen’deki son lig maçı” olmasının da etkisi ile 11 Aralık 2010’da Sami Yen’deki deplasman tribünündeydik. Deli soğuk ve kar yağışında 2-0 kazandığımız maçın keyfine doyamadık. Bu maçın bir garip yanı da skor 2-0 olduktan sonra Gslilerin tüm tribünlerdeki koltukların takur tukur sesler altında kırması ve bazılarını sahaya yağdırırken bazılarını da anı diye yanlarına almaları idi… Kolay kolay görülmeyecek bir sahne idi zira bir yandan maç yapılıyor bir yandan tüm tribünlerden sahaya doğru koltuklar yağıyordu…
11.Aralik.2010.Super.Lig.16.Hafta.Maci.Galatasaray.0-2.Genclerbirligi

Ve 11 Mayıs 2011 07:23…  Kaldığım arkadaşımın Sami Yen’in dibindeki evinden çıkıp metroya doğru yürürken stadın yerinde yeller esiyordu. Etrafındaki demir paravanlardan ötürü hiçbir şey görünmüyordu. Şaşırdım aslında… Sonra teller arasındaki ufak aralıktan içeri doğru baktığımda ise daha çok şaşırdım zira, kalelerden biri ve şeref tribününün bir bölümü haricinde her yer yıkılmıştı…

Bu satırları yazarken de aklıma benzer kaderi paylaşan, Ankara’da bir Türkiye Kupası finaline de evsahipliği yapan Ankaragücü Stadı ya da İstanbul’daki  Taksim ya da Şeref stadları geldi…

Dip not: Ali Sami Yen stadı, futbol kariyerimde maç izlediğim ve yıkılan ilk stad oldu aynı zamanda…

Sakin Bir Liman…

Çoğu konuda gözlerimizi bir limana bağlı olarak açarız… Bu limana ne zaman ya da nasıl geldiğimiz, çoğu zaman aklımızın ucundan dahi geçmez… Ya başkalarının seçimleridir ya da “ne bileyim… Öyle işte…” dir…

Bağlı olduğumuz limanın bizi sıktığı, daralttığı anlara olan şahitliklerimiz arttıkça denize açılmak isteriz… Ama çoğu zaman bilinmezlikten ya da “diğerleri ne der?”den ötürü bağımızı kopartmaya korkarız…

Oysa yaşadığımız toz duman göze alınırsa, sakin bir limana duyduğumuz özlem derinlerde bir yerde gün geçtikçe boy atmaktadır… Ama çoğu zaman “anlık zevkler” yüzünden gözlerimizi kapatmayı seçeriz…

Alınan kötü bir sonuç… Rakip takım taraftarı arkadaşların alaycı hatta küçük düşürücü tavırları… Sakin bir günde kıçınızla güleceğiniz bahanelere sığınmak… Maç öncesi ve sonrası başkanın, yönetimin, futbolcuların yaptığı “ağır” suçlamalarla dolu açıklamaların bünyeyi iyice germesi… 90 dakikalık bir “şov”un haftalarca süren bir eziyete dönüştürülmesi… Yaratılan günah keçileri ve “kendimizden başka hiçbir dostumuz yok” söylemleri ile iyice milliyetçileşen hırçınlıklar… Kaybedilen her maçın altında bir şeyler aramak… Paranoyaklaşmak… Asla ama asla rakibin galibiyetini kabullenmemek… Tamamen “taraflı” bir köşe yazarının, yorumcunun söyledikleri üzerine deliye dönüp, telefona, faksa, e-maile sarılmak… Zevk almak mı? Toz duman içinde “sadece nefes alsak yeter”ler…

Az da olsa… Bu kargaşa içinde olmaktan sıkılıp iplerini çözen ve sakin bir liman aramak için denize açılmayı göze alanlar da var…

Maç günleri formasını giyip arkadaşları ile takıldığı mekanda biraz laklak ettikten sonra hep beraber stadın yolunu tutmak… Statta diğer arkadaşlar ile hasret gidermek… Maç içinde kızmalar, sinirlenmeler, bağırıp çağırmalar, sevinmeler… Maçtan sonra hep beraber genelde hep aynı mekana gidip biraz maçtan, biraz hayattan konuşup geceyi tamamlamalar…

En önemlisi de bir sonraki gün açtığınız hiçbir kanalda, hiçbir spor programında ya da gazetede takımınıza dair öyle uzun uzun yazılar, muhabbetler görmemek… 90 dakikalık bir şovun 6 saat sündüre sündüre konuşulması yerine maksimum 5 dakika konuşulmasının ya da birkaç paragrafla özetlenmesinin değerini anlamak… Bir gün sonra okulda, iş yerinde diğer takım taraftarı arkadaşlarınızın sizi suçlar, aşağılar bakışları yerine “nasıldı sizin maç?” diye daha sakin bir muhabbet ortamına davet edişleri… “Büyük” takımlardan biri ile oynanan maçtan sonra rakip takım taraftarının sizi o “alıştığı” ortama çekmek için en fazla 2-3 dakika uğraşması ama sonrasında sizin umursamaz ve kışkırtıcısız tavrınızdan ötürü söylemlerinin bir anda değişmesinin derinden gelen hazzını hissetmek…

Maçı sadece maç olarak görmek ve yaşamaya çalışmak… Bu oyunun 3 sonuçlu olduğunu unutmamak, kaybedince rakibini tebrik etmesini bilmek… Bu oyunun en az 2 kişi ile oynandığını anlayıp diğerini yok saymamak… Sadece kendi takımı aleyhine yapılan haksızlıklara değil lehine yapılanları da dillendirmek ve onların karşısında durabilmek…

Gençlerbirliği ya da –çoğu zaman- bir başka Anadolu takımı taraftarı olmak, toz duman içinde yaşamaktansa, uzakta olup yaşadığını hissetmeyi tercih edenlerin limanı olur çoğu zaman…

Ama kargaşa içinde gözlerini açan bir takımın taraftarı çoğu zaman “diğerleri ne der?”den ötürü bağını kopartmaya korkup nefret/kaos/stres içinde yaşamaya devam eder…

11 Mart 2011

Başkalarının Biçtiği Rolü Oynamak…

Türkiye’de kariyer planlaması yapmak çok zor… İlkokula adım attığınız günden itibaren hayatınızın yönüne çoğunlukla ya başkaları karar veriyor ya da “kader-kısmet”…

Birilerinin sizin için seçtiği hedefe ulaşmak için didinip duruyorsunuz… Daha ilkokula adım attığınızda, sizin doktor olmanızı isteyen doktor bir babanın hayattaki rolünüzü biçmesi, hayatını hep birileri için yaşamanın ilk adımı oluyor…

Bilgisayar mühendisliği okuyup, bir sabah uyandığında “pc başı bana göre değil” diyerek amerikaya aşçılık eğitimi almaya gidecek kadar ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimi ayrı tutarsak, geriye kalanların kariyerlerini çoğu zaman suyun aktığı yön belirliyor…

“En başta” hayalini kurduğunuz mesleğin çok uzağında kalmak…

Bu ülkede kendi iradesi ile tutacağı takımı belirleyenlerin azınlıkta olması da benzer bir durum teşkil ediyor… Babanız, enişteniz ya da sevgiliniz yüzünden bir takımın taraftarı olmanın, başkalarının sizin hayatınıza biçtiği rolü oynamakla aynı anlamı taşıyor olması…

Futbolcu olması için Gençlerbirliği spor okuluna adımını attığı andan itibaren babasının sürekli Gençlerbirliği’nin “hedefe” ulaşmak için “sadece” bir basamak olduğunu anlatıp durması… Çocuğun elde edeceği başarılardan sonra sevdiği, kabullendiği bir şeyler için değil de babasının kendisi için biçtiği rolü oynadığı için seviniyor olması… Ne kadar da bencilce geliyor…

Büyüyor… Başkaları için yaşadığının farkına bile varmadan yoluna devam ediyor…

Onun için en iyi olanı seçtiğini söyleyip duran menajerinin “hedefine” ulaşmak için çırpınıp duruyor bu sefer de…

Büyük bir takımla oynadıkları maçta yediği tekmelere, yapılan çirkefliklere rağmen “şirin görünmek” için “abi” diye yanaşıyor rakip oyunculara, saygı gösteriyor… Çünkü şu an bulunduğu basamağın da öncekilerden hiçbir farkı olmadığını biliyor, onun için yazılan rolde…

Amaca ulaşmak için bulunduğu ortamı kabullenmemeli… Sadece kabullenir gibi ufak tefek 2-3 cümle kurmalı maç sonralarında ya da “yerel basında”… Ulusal basında ise bambaşka biri olmalı… Sürekli “büyüklere” göz kırpan açıklamalar yapmalı ya da menejeri tarafından ısmarlama haberlerle gündemde tutulmalı…

Kulübün mali durumunu çevirmek ya da “büyüklere” -ve hatta bazen yönettiği değil de tuttuğu takıma- şirin görünmek için başkan tarafından satılması da isteyerek ya da istemiyerek de olsa başkalarının onun için biçtiği rol oluyor…

Belki de bu yüzden, “ben bu şehirde doğdum, bu şehirde büyüdüm, bu şehirde para kazandım ve bu şehrin en sevdiğim takımında futbol oynuyorum… Daha ne isterim ki kariyerimde?” diyen bir futbolcuyu görmek mucize ile eşdeğer oluyor…

Tıpkı, hayallerinin peşinde gidip istediği mesleği yapanları görmek gibi…

Tabi ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimden değilse…

6 Mart 2011

Hep Bir Sonrakine…

Hayat o kadar hızlı ilerliyor ki… Hızına yetişmek çok güç…

Dün yaşananlardan bugüne bakıldığında durumun nasıl değiştiğini anlamak zor geliyor… Bir son dakika problemi ile tüm planlar altüst oluyor… Gardı düşüyor insanın bir “olan” karşısında… Savunmasız kalıyor bir ufak hatayla ya da diğer(ler)inin hatasıyla… Hatta bazen sil baştan başlamak gerekiyor… A’dan z’ye… Zor geliyor ama hayat devam ediyor…

Bir de mutlu olunan anlar var elbette… Tozun dumanın azaldığı, görüş mesafesinin arttığı anlar… Uzun zamandır beklenen bir ana erişmek… Bir beklentinin olumlu bir şekilde sonuçlanması…

Futbol taraftarları da hayatlarındaki bu iniş çıkışlar içerisinde tuttukları takımın maçlarını iple çekip onlara yükledikleri anlamların değerini bulmak için beklemeye koyulurlar… Bazen oyuncularından birinin yaptığı hata tüm takımın gardını düşürür, planlar altüst olur… Sonra bir diğer oyuncunun gayreti taraftarın beklentilerini olumlu bir şekilde sonuçlandırır… Tüm planlar bir kere daha değişir… Bir ümit doğar… Skor olarak oyunun başına dönülmüştür belki ama bu dönüş olumludur… Çünkü içinde pozitif bir beklenti de yaratmıştır… Bir nefis şutun ahlar-vahlar arasında direkten dönmesi… O kadar yaklaşmışken kaçırılan bir anın acısı duyulur derinlerde… Ve maçın başında hata yapan oyuncunun dokunuşu ile çılgına dönülür… 0-1’den 2-1’e ulaşmanın hazzı hissedilir… Hayatın hızı gibi bir çırpıda biter-gider 90 dakika…

Bu sefer mutlu sonla bitmiştir hikaye ama mutluluğun tadını çıkartmak yerine bir sonrakine doğru yol almak yeğlenir… Çünkü elde etmişlik aynı zamanda değerini yitirmek demektir çoğuna göre… Daha 90 dakika önce “en önemli” olan, 90 dakika sonra nasıl olsa “cepte artık” mertebesine düşürülür…

İnsan koşmaya devam eder… Hiç durmadan… Çevresine bakmadan… Çoğu zaman bir sürü anı kaçırdığının farkına bile varmadan… Bir süre sonra neden koştuğunu unuturcasına…

Hep bir sonrakine… Hep bir sonrakine… Taa ki…

3 Mart 2011

İstanbul Milliyetçiliği Üzerine…

Behzat Ç.’nin televizyondaki başarısı ile birlikte insanlar Türkiye’de neredeyse her alanda varolan İstanbul hegemonyasını  tartmaya başladılar… Zira televizyonda izlediğiniz diziden tutun da okuduğunuz gazeteye kadar her yerde sadece “istanbul’a ait” izler sunuluyor bizlere… Bu yüzden “Türkiye’ye ne zaman kış gelir?” sorusunun cevabı hep “İstanbul’a gelince” oluyor… Erzurumda eksi bilmem kaçta bilmem kaç metre kar olmasının hiçbir haber değeri taşımadığı ülkede İstanbul’a yağacak 20 santim karın “haber değeri” 2 hafta öncesinden başlıyor. “Flash” haberlerle an ve an yere düşen karları izliyoruz Ankara’da, Erzurum’da, Tokat’ta, Antalya’da… Bir süre sonra “ah vah”larla izlediğimizi farkediyoruz haberleri… İstanbul’un hayatını, dertlerini, kısacası herşeyini yaşıyoruz hayatlarımızda… Kimse görmüyor diğer şehirlerde neler yaşandığını… Haksızlık etmeyelim… Yıllar önce “birilerinin” her şehir için biçtiği roller var… Zaman zaman bu haberler ısıtılıp vizyona konuyor sadece… Doğudaki fakirlik, kuzeydeki yeşillik, güneydeki üstsüzler, egedeki şive… Yaklaşık birer dakikalık haber değeri taşıyan bu haberlerden sonra tekrar mabedimiz İstanbul’a bağlanıyoruz…

Futbolda da durum aynı… Sadece İstanbul takımlarının çerçevesinden futbolu yaşamamıza “izin veriyorlar”… Çünkü kameralar, kalemler onların elinde… Fenerbahçe Manisa’dan 5 gol yediğinde başlık “ah fener” oluyor nedense… Bir yabancı gözüyle “Manisa Türk takımı değil mi?” sorusu geliyor akla… Otuzlarda Hollywood filmlerinde gördükleri gansgterleri taklit etmeye başlayan “gerçek” gansterler gibi bizler de rollerimize hemen bürünüyoruz… “Ben Gençlerbirlikliyim” diyen adama cevap vermemiş gibi anlamsız anlamsız bakıp, ısrar ederse, “büyüklerden hangisi olm!” diyoruz… Çünkü oynamaya başladığınız rolün repliklerinde “diğer” takımlar yer almıyor… “Onlar” dillendirilirse ne diyeceğimizi öğretmiyor “istanbul”hegemonyası…

Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın “yabancı” takımlarla yaptığı hazırlık maçlarında bile Türk milliyetçiliği çığlıkları atılırken, Malatyaspor’un İsviçre’de Basel’le oynayacağı ya da Gençlerbirliği’nin Yunanistan’da Egaleo ile oynayacağı avrupa kupası maçlarının “nedense” özetleri bile televizyondan yayınlanmıyor… İşte bu noktada birşeyler çıkıyor ortaya. Basının sürekli dillendirdiği milliyetçilik bile sadece İstanbul milliyetçiliği üzerine…

İstanbul’un başarısı tüm ülkenin başarısı diğerleri ise “sadece” başarı işte oluyor…

Hemşehriliğin “zirvede” yaşandığı bir ülkede, futbol gibi en çok konuşulan konuda yaşanan İstanbul taraftarlığını anlamak ise mümkün olmuyor… Şehrine hiç uğramamış bir takımın taraftarı olunuveriliyor. Kendi şehrinin takımının renklerini bile bilmeyecek kadar futbol körü olanlar “kessen sarı-kırmızı akar” abi diyor… Ne olursa olsun şehrinin arkasında durmak yerine sürünün peşinden gitmeyi yeğliyor…

Çünkü biliyor ki, rol almak istiyorsa sadece 3 takımdan birini seçmesi gerekiyor…

1 Mart 2011