May 24 2011

2010-11 Futbol Sezonu Ardından

2010-2011 sezonu da bitti gitti… Gençlerbirliklilerde, bir önceki sezonun özellikle ikinci yarısında güzel bir ivme yakalayan Thomas Doll’un ekibinin bu sezon güzel işlere imza atacağı beklentisi vardı. Ama daha 8. haftada sadece 8 puanda kalınması üzerine bu beklenti tuzla buz oldu…

Son 4-5 sezondur yaşanan kötü yönetim sorunları yine gün ışığına çıktı ve Thomas Doll tazminat ödenerek gönderilirken yardımcısı Ralf Zumdick’e tazminat ödememek için takımın başına geçirildi. Zumdick, son yılların en çok sakat veren Gençlerbirliğinde inişli çıkışlı bir grafik çizdi. Ligde oynanan 22 maçta 7g, 7b ve 8m aldı. Kupada ise beklenmeyen bir süprize imza attı ve 5g, 2b ve 1m alarak yarı finale kadar çıkma başarısı gösterdi. Fakat Zumdick’in takım içindeki disiplini tam olarak sağlayamadığı, özellikle maçların gidişatını okuyamadığı ve değişikliklerini hep aynı tarzdan adamlardan birini çıkartıp diğerini sokmak olarak kullandığı görüldü… Kısacası kötü giden bir maçı çevirme şansımız neredeyse hiç olmadı…

Bu yıl da şampiyonluğa giden/gidebilecek olan 4 takımla oynadığımız maçlarda bariz hatalar yapıldı. Aklımda taze kalanlardan birkaç örnek vermek gerekirse; Ankara’daki BJK maçında rakibe verilmeyen 2 kırmızı kartın verilmemesi (Queresma ve Hilbert -ikinci golü Hilbert attı 90+’da-) ve buna karşılık haksız verilen bir penaltı ile 2-0 yenildik. Ankara’daki Fenerbahçe maçında biri ofsayt diğeri haksız bir penaltı sonucu 4-2 mağlubiyet alındı. Ankara’daki Trabzonspor maçının ilk yarısını 1-0 önde bitirdikten sonra devre arasında Burak Yılmaz’ın 2002-03′de Sinan Engin’in İnönü’de futbolcularımızın üzerine saldırısını tekrarlayıp “neden maça asılıyorsunuz lan”lı tacizi ve ikinci yarıda buldukları ofsayt golle 2-1 maçı almaları…

Kısacası, ne 4-5 yıldır temelleri sallanan Gençlerbirliğinde, ne 4 takımla oynadığımız maçlardaki bariz hatalarda, ne de Türk futbolunda sürprizin yaşanmadığı vasat bir lig oldu. Belki tek sürpriz Galatasaray’ın lig tarihi boyunca en fazla mağlubiyet aldığı sezonu yaşaması idi. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Türkiye kupasında İstanbul BB’nin finale çıkması tebrik edilecek bir başarı idi…

İlgili maçlar;

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 26. Hafta Maçı Gençlerbirliği 1-2 Trabzonspor


2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 24. Hafta Maçı Gençlerbirliği 2-4 Fenerbahçe


2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 12. Hafta Maçı Gençlerbirliği 0-2 Beşiktaş


2010-2011 Sezonu Ziraat Türkiye Kupası Final Maçı Beşiktaş 2-2 İstanbul Büyükşehir Belediyespor (Penaltılarla 4-3)

Share

May 16 2011

Hüzünlü bir düşüş: Altay

1914′de kurulan ve Türk futbolunun en eski çınarlarından olan Altay, dün Adana’da oynadığı ve 4-1 kaybettiği Adanaspor maçının ardından 2. lige düştü.

Bu sezon 53.sü düzenlenen Milli Lig/1. Lig/Süper Lig’de en son 2002-03 sezonunda yer almasına, başka bir deyişle 8 sezondur en üst ligden uzak olmasına rağmen tam 41 sezon bu ligde yer almış olan ve ebedi puan cetvelinde (http://www.gencler.org/ebedi_puancetveli.php) 8. sırada yer alan Altay’ın bir alt lige düşmesi benim gibi birçok futbolseveri üzdü… Yine belirtmek gerekir ki son 8 yıldır birinci ligde yer almayan Altay, bu ligde en çok yer alan 6. takımdır.

Son 5 sezonda 4 kere play-offlarda elenen Altay ne yazık ki bir türlü Süper Lig vizesi alamamıştı. Bundan iki yıl kadar önce bir koleksiyoncudan Yasin Avcı’nın 17. numaralı Altay formasını almıştım. Logosu ve tarihi ile en sevdiğim kulüplerden olan Altay’ın bir formasını edinmek çok hoşuma gitmişti ki bu forma en sevdiğim formalarım arasındadır…

1959′da kurulan profesyonel ligin ilk takımlarından olan Altay, umarım kısa zamanda toparlanıp Süper Lig’e kadar tekrar yükselir. Zira, bir Gençlerbirlikli olarak Altay’ı çıplak gözlerle en üst ligde izlemeyi çok özledim…

Share

May 11 2011

Ali Sami Yen Stadı

20 Aralık 1964′de oynanan 0-0′lık Türkiye – Bulgaristan özel maçı ile açılışı yapılan Ali Sami Yen stadına yolum ilk kez 13 Haziran 1999′daki Metallica konserinde düşmüştü. Şeref tribünün bulunduğu tribünden konseri izlemiştim. Stadın akustiği çok hoşuma gitmişti. Konser ise muhteşemdi. Futbolla çok ilişkimin olmadığı yıllardı ve yanımdaki arkadaşlarım da Sami Yen için Türkiye’deki en iyi akustiğe sahip stadı demişlerdi. Doğru olmalıydı zira gerçekten ses çok iyi yayılıyordu…

Yaklaşık 10.5 yıl sonra bu sefer yolum Gençlerbirliği için Ali Sami Yen stadına çıkıyordu. 19 Aralık 2009′daki (ki aynı zamanda stadın açılışının 45. yılı devirdiketen sonraki ilk günü) Galatasaray 1-0 Gençlerbirliği maçında deplasman tribününde yerimizi almıştık. Yağmurlu ve soğuk bir gündü. 2 kere Kahe’nin gözümüzün önünde bomboş kaçırdığı goller ve ardından Orhan’ın direkten dönen kafası derken Kewell golünü atmış ve sahadan yenik ayrılmıştık. Bu maç deplasman kariyerimin 6. maçı idi ve aynı zamanda maç izlediğim 12. stad oluyordu Ali Sami Yen… İlk 11′im: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza (benim gittiğim maçta G. Meazza idi), Santiago Bernabeu, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, Adana 5 Ocak…

19.Aralik.2009.Super.Lig.17.Hafta.Maci.Galatasaray.1-0.Genclerbirligi

1 yıl sonra bu sefer “Sami Yen’deki son lig maçı” olmasının da etkisi ile 11 Aralık 2010′da Sami Yen’deki deplasman tribünündeydik. Deli soğuk ve kar yağışında 2-0 kazandığımız maçın keyfine doyamadık. Bu maçın bir garip yanı da skor 2-0 olduktan sonra Gslilerin tüm tribünlerdeki koltukların takur tukur sesler altında kırması ve bazılarını sahaya yağdırırken bazılarını da anı diye yanlarına almaları idi… Kolay kolay görülmeyecek bir sahne idi zira bir yandan maç yapılıyor bir yandan tüm tribünlerden sahaya doğru koltuklar yağıyordu…
11.Aralik.2010.Super.Lig.16.Hafta.Maci.Galatasaray.0-2.Genclerbirligi

Ve 11 Mayıs 2011 07:23…  Kaldığım arkadaşımın Sami Yen’in dibindeki evinden çıkıp metroya doğru yürürken stadın yerinde yeller esiyordu. Etrafındaki demir paravanlardan ötürü hiçbir şey görünmüyordu. Şaşırdım aslında… Sonra teller arasındaki ufak aralıktan içeri doğru baktığımda ise daha çok şaşırdım zira, kalelerden biri ve şeref tribününün bir bölümü haricinde her yer yıkılmıştı…

Bu satırları yazarken de aklıma benzer kaderi paylaşan, Ankara’da bir Türkiye Kupası finaline de evsahipliği yapan Ankaragücü Stadı ya da İstanbul’daki  Taksim ya da Şeref stadları geldi…

Dip not: Ali Sami Yen stadı, futbol kariyerimde maç izlediğim ve yıkılan ilk stad oldu aynı zamanda…

Share

Mar 11 2011

Sakin Bir Liman…

Çoğu konuda gözlerimizi bir limana bağlı olarak açarız… Bu limana ne zaman ya da nasıl geldiğimiz, çoğu zaman aklımızın ucundan dahi geçmez… Ya başkalarının seçimleridir ya da “ne bileyim… Öyle işte…” dir…

Bağlı olduğumuz limanın bizi sıktığı, daralttığı anlara olan şahitliklerimiz arttıkça denize açılmak isteriz… Ama çoğu zaman bilinmezlikten ya da “diğerleri ne der?”den ötürü bağımızı kopartmaya korkarız…

Oysa yaşadığımız toz duman göze alınırsa, sakin bir limana duyduğumuz özlem derinlerde bir yerde gün geçtikçe boy atmaktadır… Ama çoğu zaman “anlık zevkler” yüzünden gözlerimizi kapatmayı seçeriz…

Alınan kötü bir sonuç… Rakip takım taraftarı arkadaşların alaycı hatta küçük düşürücü tavırları… Sakin bir günde kıçınızla güleceğiniz bahanelere sığınmak… Maç öncesi ve sonrası başkanın, yönetimin, futbolcuların yaptığı “ağır” suçlamalarla dolu açıklamaların bünyeyi iyice germesi… 90 dakikalık bir “şov”un haftalarca süren bir eziyete dönüştürülmesi… Yaratılan günah keçileri ve “kendimizden başka hiçbir dostumuz yok” söylemleri ile iyice milliyetçileşen hırçınlıklar… Kaybedilen her maçın altında bir şeyler aramak… Paranoyaklaşmak… Asla ama asla rakibin galibiyetini kabullenmemek… Tamamen “taraflı” bir köşe yazarının, yorumcunun söyledikleri üzerine deliye dönüp, telefona, faksa, e-maile sarılmak… Zevk almak mı? Toz duman içinde “sadece nefes alsak yeter”ler…

Az da olsa… Bu kargaşa içinde olmaktan sıkılıp iplerini çözen ve sakin bir liman aramak için denize açılmayı göze alanlar da var…

Maç günleri formasını giyip arkadaşları ile takıldığı mekanda biraz laklak ettikten sonra hep beraber stadın yolunu tutmak… Statta diğer arkadaşlar ile hasret gidermek… Maç içinde kızmalar, sinirlenmeler, bağırıp çağırmalar, sevinmeler… Maçtan sonra hep beraber genelde hep aynı mekana gidip biraz maçtan, biraz hayattan konuşup geceyi tamamlamalar…

En önemlisi de bir sonraki gün açtığınız hiçbir kanalda, hiçbir spor programında ya da gazetede takımınıza dair öyle uzun uzun yazılar, muhabbetler görmemek… 90 dakikalık bir şovun 6 saat sündüre sündüre konuşulması yerine maksimum 5 dakika konuşulmasının ya da birkaç paragrafla özetlenmesinin değerini anlamak… Bir gün sonra okulda, iş yerinde diğer takım taraftarı arkadaşlarınızın sizi suçlar, aşağılar bakışları yerine “nasıldı sizin maç?” diye daha sakin bir muhabbet ortamına davet edişleri… “Büyük” takımlardan biri ile oynanan maçtan sonra rakip takım taraftarının sizi o “alıştığı” ortama çekmek için en fazla 2-3 dakika uğraşması ama sonrasında sizin umursamaz ve kışkırtıcısız tavrınızdan ötürü söylemlerinin bir anda değişmesinin derinden gelen hazzını hissetmek…

Maçı sadece maç olarak görmek ve yaşamaya çalışmak… Bu oyunun 3 sonuçlu olduğunu unutmamak, kaybedince rakibini tebrik etmesini bilmek… Bu oyunun en az 2 kişi ile oynandığını anlayıp diğerini yok saymamak… Sadece kendi takımı aleyhine yapılan haksızlıklara değil lehine yapılanları da dillendirmek ve onların karşısında durabilmek…

Gençlerbirliği ya da –çoğu zaman- bir başka Anadolu takımı taraftarı olmak, toz duman içinde yaşamaktansa, uzakta olup yaşadığını hissetmeyi tercih edenlerin limanı olur çoğu zaman…

Ama kargaşa içinde gözlerini açan bir takımın taraftarı çoğu zaman “diğerleri ne der?”den ötürü bağını kopartmaya korkup nefret/kaos/stres içinde yaşamaya devam eder…

11 Mart 2011

Share

Mar 7 2011

Başkalarının Biçtiği Rolü Oynamak…

Türkiye’de kariyer planlaması yapmak çok zor… İlkokula adım attığınız günden itibaren hayatınızın yönüne çoğunlukla ya başkaları karar veriyor ya da “kader-kısmet”…

Birilerinin sizin için seçtiği hedefe ulaşmak için didinip duruyorsunuz… Daha ilkokula adım attığınızda, sizin doktor olmanızı isteyen doktor bir babanın hayattaki rolünüzü biçmesi, hayatını hep birileri için yaşamanın ilk adımı oluyor…

Bilgisayar mühendisliği okuyup, bir sabah uyandığında “pc başı bana göre değil” diyerek amerikaya aşçılık eğitimi almaya gidecek kadar ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimi ayrı tutarsak, geriye kalanların kariyerlerini çoğu zaman suyun aktığı yön belirliyor…

“En başta” hayalini kurduğunuz mesleğin çok uzağında kalmak…

Bu ülkede kendi iradesi ile tutacağı takımı belirleyenlerin azınlıkta olması da benzer bir durum teşkil ediyor… Babanız, enişteniz ya da sevgiliniz yüzünden bir takımın taraftarı olmanın, başkalarının sizin hayatınıza biçtiği rolü oynamakla aynı anlamı taşıyor olması…

Futbolcu olması için Gençlerbirliği spor okuluna adımını attığı andan itibaren babasının sürekli Gençlerbirliği’nin “hedefe” ulaşmak için “sadece” bir basamak olduğunu anlatıp durması… Çocuğun elde edeceği başarılardan sonra sevdiği, kabullendiği bir şeyler için değil de babasının kendisi için biçtiği rolü oynadığı için seviniyor olması… Ne kadar da bencilce geliyor…

Büyüyor… Başkaları için yaşadığının farkına bile varmadan yoluna devam ediyor…

Onun için en iyi olanı seçtiğini söyleyip duran menajerinin “hedefine” ulaşmak için çırpınıp duruyor bu sefer de…

Büyük bir takımla oynadıkları maçta yediği tekmelere, yapılan çirkefliklere rağmen “şirin görünmek” için “abi” diye yanaşıyor rakip oyunculara, saygı gösteriyor… Çünkü şu an bulunduğu basamağın da öncekilerden hiçbir farkı olmadığını biliyor, onun için yazılan rolde…

Amaca ulaşmak için bulunduğu ortamı kabullenmemeli… Sadece kabullenir gibi ufak tefek 2-3 cümle kurmalı maç sonralarında ya da “yerel basında”… Ulusal basında ise bambaşka biri olmalı… Sürekli “büyüklere” göz kırpan açıklamalar yapmalı ya da menejeri tarafından ısmarlama haberlerle gündemde tutulmalı…

Kulübün mali durumunu çevirmek ya da “büyüklere” -ve hatta bazen yönettiği değil de tuttuğu takıma- şirin görünmek için başkan tarafından satılması da isteyerek ya da istemiyerek de olsa başkalarının onun için biçtiği rol oluyor…

Belki de bu yüzden, “ben bu şehirde doğdum, bu şehirde büyüdüm, bu şehirde para kazandım ve bu şehrin en sevdiğim takımında futbol oynuyorum… Daha ne isterim ki kariyerimde?” diyen bir futbolcuyu görmek mucize ile eşdeğer oluyor…

Tıpkı, hayallerinin peşinde gidip istediği mesleği yapanları görmek gibi…

Tabi ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimden değilse…

6 Mart 2011

Share

Mar 4 2011

Hep Bir Sonrakine…

Hayat o kadar hızlı ilerliyor ki… Hızına yetişmek çok güç…

Dün yaşananlardan bugüne bakıldığında durumun nasıl değiştiğini anlamak zor geliyor… Bir son dakika problemi ile tüm planlar altüst oluyor… Gardı düşüyor insanın bir “olan” karşısında… Savunmasız kalıyor bir ufak hatayla ya da diğer(ler)inin hatasıyla… Hatta bazen sil baştan başlamak gerekiyor… A’dan z’ye… Zor geliyor ama hayat devam ediyor…

Bir de mutlu olunan anlar var elbette… Tozun dumanın azaldığı, görüş mesafesinin arttığı anlar… Uzun zamandır beklenen bir ana erişmek… Bir beklentinin olumlu bir şekilde sonuçlanması…

Futbol taraftarları da hayatlarındaki bu iniş çıkışlar içerisinde tuttukları takımın maçlarını iple çekip onlara yükledikleri anlamların değerini bulmak için beklemeye koyulurlar… Bazen oyuncularından birinin yaptığı hata tüm takımın gardını düşürür, planlar altüst olur… Sonra bir diğer oyuncunun gayreti taraftarın beklentilerini olumlu bir şekilde sonuçlandırır… Tüm planlar bir kere daha değişir… Bir ümit doğar… Skor olarak oyunun başına dönülmüştür belki ama bu dönüş olumludur… Çünkü içinde pozitif bir beklenti de yaratmıştır… Bir nefis şutun ahlar-vahlar arasında direkten dönmesi… O kadar yaklaşmışken kaçırılan bir anın acısı duyulur derinlerde… Ve maçın başında hata yapan oyuncunun dokunuşu ile çılgına dönülür… 0-1′den 2-1′e ulaşmanın hazzı hissedilir… Hayatın hızı gibi bir çırpıda biter-gider 90 dakika…

Bu sefer mutlu sonla bitmiştir hikaye ama mutluluğun tadını çıkartmak yerine bir sonrakine doğru yol almak yeğlenir… Çünkü elde etmişlik aynı zamanda değerini yitirmek demektir çoğuna göre… Daha 90 dakika önce “en önemli” olan, 90 dakika sonra nasıl olsa “cepte artık” mertebesine düşürülür…

İnsan koşmaya devam eder… Hiç durmadan… Çevresine bakmadan… Çoğu zaman bir sürü anı kaçırdığının farkına bile varmadan… Bir süre sonra neden koştuğunu unuturcasına…

Hep bir sonrakine… Hep bir sonrakine… Taa ki…

3 Mart 2011

Share

Mar 1 2011

İstanbul Milliyetçiliği Üzerine…

Behzat Ç.’nin televizyondaki başarısı ile birlikte insanlar Türkiye’de neredeyse her alanda varolan İstanbul hegemonyasını  tartmaya başladılar… Zira televizyonda izlediğiniz diziden tutun da okuduğunuz gazeteye kadar her yerde sadece “istanbul’a ait” izler sunuluyor bizlere… Bu yüzden “Türkiye’ye ne zaman kış gelir?” sorusunun cevabı hep “İstanbul’a gelince” oluyor… Erzurumda eksi bilmem kaçta bilmem kaç metre kar olmasının hiçbir haber değeri taşımadığı ülkede İstanbul’a yağacak 20 santim karın “haber değeri” 2 hafta öncesinden başlıyor. “Flash” haberlerle an ve an yere düşen karları izliyoruz Ankara’da, Erzurum’da, Tokat’ta, Antalya’da… Bir süre sonra “ah vah”larla izlediğimizi farkediyoruz haberleri… İstanbul’un hayatını, dertlerini, kısacası herşeyini yaşıyoruz hayatlarımızda… Kimse görmüyor diğer şehirlerde neler yaşandığını… Haksızlık etmeyelim… Yıllar önce “birilerinin” her şehir için biçtiği roller var… Zaman zaman bu haberler ısıtılıp vizyona konuyor sadece… Doğudaki fakirlik, kuzeydeki yeşillik, güneydeki üstsüzler, egedeki şive… Yaklaşık birer dakikalık haber değeri taşıyan bu haberlerden sonra tekrar mabedimiz İstanbul’a bağlanıyoruz…

Futbolda da durum aynı… Sadece İstanbul takımlarının çerçevesinden futbolu yaşamamıza “izin veriyorlar”… Çünkü kameralar, kalemler onların elinde… Fenerbahçe Manisa’dan 5 gol yediğinde başlık “ah fener” oluyor nedense… Bir yabancı gözüyle “Manisa Türk takımı değil mi?” sorusu geliyor akla… Otuzlarda Hollywood filmlerinde gördükleri gansgterleri taklit etmeye başlayan “gerçek” gansterler gibi bizler de rollerimize hemen bürünüyoruz… “Ben Gençlerbirlikliyim” diyen adama cevap vermemiş gibi anlamsız anlamsız bakıp, ısrar ederse, “büyüklerden hangisi olm!” diyoruz… Çünkü oynamaya başladığınız rolün repliklerinde “diğer” takımlar yer almıyor… “Onlar” dillendirilirse ne diyeceğimizi öğretmiyor “istanbul”hegemonyası…

Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın “yabancı” takımlarla yaptığı hazırlık maçlarında bile Türk milliyetçiliği çığlıkları atılırken, Malatyaspor’un İsviçre’de Basel’le oynayacağı ya da Gençlerbirliği’nin Yunanistan’da Egaleo ile oynayacağı avrupa kupası maçlarının “nedense” özetleri bile televizyondan yayınlanmıyor… İşte bu noktada birşeyler çıkıyor ortaya. Basının sürekli dillendirdiği milliyetçilik bile sadece İstanbul milliyetçiliği üzerine…

İstanbul’un başarısı tüm ülkenin başarısı diğerleri ise “sadece” başarı işte oluyor…

Hemşehriliğin “zirvede” yaşandığı bir ülkede, futbol gibi en çok konuşulan konuda yaşanan İstanbul taraftarlığını anlamak ise mümkün olmuyor… Şehrine hiç uğramamış bir takımın taraftarı olunuveriliyor. Kendi şehrinin takımının renklerini bile bilmeyecek kadar futbol körü olanlar “kessen sarı-kırmızı akar” abi diyor… Ne olursa olsun şehrinin arkasında durmak yerine sürünün peşinden gitmeyi yeğliyor…

Çünkü biliyor ki, rol almak istiyorsa sadece 3 takımdan birini seçmesi gerekiyor…

1 Mart 2011

Share