Kategori arşivi: Koleksiyon

Yeni Rakı 1937 Serisi (Şehir Serisi) ve Unrushed Germany Series Rakı Bardağı Koleksiyonları

Çocukluğumdan beri “güzel” obje koleksiyonu yapıyorum. Bu bazen hiç görmediğim bir ülkenin pulu, bazen güzel motifli bir demir para, bazen eşsiz bir deniz camı ya da fayansı, bazen de neon ışıkta görünür olan motiflerle bezenmiş alüminyum bir içecek şişesi oldu. Fakat bardak biriktireceğim hiç mi hiç aklıma gelmezdi doğrusu…

Bir akşam oturduğumuz mekanda gördüğüm ve doğrudan ilgimi çekmeyi başaran mavi-beyaz tonlardaki, oldukça sade ve güzel motiflerle bezenmiş üzerinde Ankara Kalesi ve kuğu olan rakı bardağından bir adet alıp eve getirmiştim.

Birkaç gün sonra Özlem’e bardaktan bahsettiğimde, onda da aynı türden iki farklı bardak olduğunu ve

birinin Adana’dan geldiğini öğrenip bunların muhtemelen bir serinin üyeleri olduğunu düşünmeye başladım.

Tam da bu tarihlerde Köyceğiz‘de kaldığımız hotelde, sonradan Diyarbakır olduğunu öğreneceğim, farklı bir bardak daha buldum ve seriyi tamamlamaya karar verdim.

Facebook’taki rakı koleksiyoncuları sayesinde serinin “Şehir Serisi” diye adlandırıldığını çünkü ilgili şehir için özel olarak tasarlanan bardakların sadece o şehirdeki meyhanelerde bulunabildiği bilgisine ulaştığımda aklıma, Coca-Cola’nın ilk alüminyum şişe seti olan ve 5 farklı kıta için tasarlanıp her birinin sadece ilgili kıtadaki gece kulüplerine dağıtıldığı, ve üzerinde neon ışığına duyarlı motifler barındıran nefis Magnificent 5 ya da bilinen adıyla M5 serisi gelmişti.

Gruplarda paylaşılan bir sürü farklı şehir bardağı fotoğrafı gördükten sonra asıl ulaşmak istediğim, bu serinin toplam kaç bardaktan oluştuğu sorusunun cevabıydı. Çünkü her yeni koleksiyona çerçeveyi net bir şekilde çizerek başlamak benim için oldukça önemliydi.

Birçok kişiden farklı cevaplar aldıktan sonra Coca-Cola koleksiyonundan tanıdığım Melis’in yardımıyla serinin bilinen 46 farklı bardaktan oluştuğu bilgisine ulaştım. Fakat listeyi incelemeye başladığımda muhtemelen basım hataları nedeniyle bazı bardaklarda Yeni Rakı logosunun ya da şirketin kuruluş yılı olan 1937 tarihinin olmadığı veya motiflerdeki renk tonlarının farklı olmasından ötürü listeye eklendiğini fark edip bunları listeden düşürdüm. Çünkü benim için önemli olan tam anlamıyla farklı motifler içeren bardaklardı. Bu yüzden de listemde 35 bardak yer alıyordu.

Adet olduğu üzere hemen bir “docs” açıp bardakları tek tek not etmeye ardından da karşılarına elimde olanları yazmaya başladım. Böylece “şehir serisi” koleksiyonumu resmi olarak başlamış oldum.

Listeye bakarken bana en garip gelen ve diğer bardaklara göre bariz bir şekilde farklı olan İstanbul’daki meyhanelere dağıtılan Rastgele bardağıydı. Çünkü üstündeki motifler diğerlerinden tamamen farklıydı. E, o zaman bu bardak neden listede yer alıyordu?

Soruyu birkaç kişiye sorduktan sonra sıkı bir koleksiyoncu olan Barış Karacasu’dan Şehir Serisi denilen bardak serisinin aslında 1937 Bardak Serisi olduğunu çünkü Yeni Rakı’nın ilk kez bardaklarına şirketin kuruluş yılı olan 1937 tarihini bastığını öğreniyordum. Bu yüzden de Rastgele bardağı listemde yer alıyordu. Çok zarif ve güzel olduğu için ben de bardağı listeme dahil etmeye karar verdim.

Koleksiyonculukta en önemli şey ikili ilişkiler. Hele ki biriktirilen şey sadece ilgili şehirlerde bulunabilecek bir şeylerse. Bu yüzden listede yer alan şehirlere giden ya da orada ikamet eden ve elbette nazım geçenlere durumdan bahsedip “aklınızda olsun” diyerek işe başladım.

Bardakları birer birer toplarken aynı zamanda çok güzel ve şaşkınlık verici anılar da biriktiriyordum.

Mesela Bozcaada’ya gittiğini öğrenince hemen kanca attığım Engin, gittikleri bir meyhanede rastlayıp 3 tane Bozcaada bardağı alarak dönmüştü Ankara’ya. Buluştuğumuz gün, “mali, hanım görünce bardakları çok sevdi, kırmadım o yüzden sana 2 tane getirdim olur mu?” diye mahcup bir şekilde soruşu koleksiyonun en değerli anlarından biriydi. “Olur mu Abi. Oraya kadar gitmiş bir de bardak getirmişsin. İstediğin kadar alabilirsin!” demiştim.

Ya da Almanya’daki 5 şehirde yayınlanan Unrushed Germany Serisi’ni bulmak için yardımına başvurduğum Tanıl Abi’nin kısa sürede bardakları edindikten sonra gelen kargoyu beraber açışımız ve Tanıl Abi’nin Köln bardağını görünce, çekine çekine, “mali ya, malum Köln’ü çok severim görünce çok sevdim. Bundan bir tane alsam çok mu ayıp etmiş olurum?” deyişi de benzer bir şekilde hiç unutmayacağım anlardan biri oldu.

Sıkı bir Eskişehirspor taraftarı olan ve aynı zamanda Gençlerbirliği’ne de sempati duyan Bülent (Gürsoy) Abi’yi arayıp Eskişehir bardağından bahsettikten birkaç gün sonra beni arayıp “bardaklar hazır, ne zaman bırakayım” diyerek beni dumura uğratması!

Bir Gençlerbirliği deplasman maçını izlemek için gittiğim Tanıl Abilerde, içeri girer girmez Tanıl Abi’nin “biz söz verirsek yaparız!” diye caka satarak bir türlü bulamadığım Efes bardaklarından iki tanesini masanın üstüne bırakışı ve bardakları algıladığım an mutluluktan çılgına dönmem!

Esra ve Abreg, “şehir serisi” konusunda en fazla kafalarını ütülediğim insanlar oldular. Setin son parçalarından biri olan Horon bardağı için yaptığım tüm araştırmalar sürekli suya düşüyor ama Esra her zaman pozitifliğini koruyarak, “ben sana bu bardağı bulacağım dert etme” diyordu.

Bir gün Esra, Instagram’da bir arkadaşının paylaştığı meyhane fotosunu atıp, “gördün mü?” diye sordu. Anlamamıştım. Çünkü öndeki bardaklar bizde de olan bardaklardan biriydi, diğerleri ise tam olarak anlaşılamıyordu. Esra bir süre sonra, “fotoyu büyüt ve arkadakinin üstündeki motife dikkatli bak” dedi. Büyütünce belli belirsiz arkadaki bardağın üstündeki horon oynayanları görüp heyecanlandım. Sonrasında da hikayenin tamamını öğrendim; Esra arkadaşının paylaştığı fotoya bakarken şahin gözleriyle horon bardağını görüp arkadaşına ulaşıyor ve “hangi meyhane o?” diye soruyor. Bir sonraki gün öğle arasında atlıyor meyhaneye gidiyor ve durumu anlatıp çalışanlardan rica ediyor ve bardağı ediniyor! Koleksiyonun özveri hikayesi!

Hakkını yemeyelim Abreg gibi ciddi bir adamın, benden illallah edip de yapmış olabilir ama, facebookta horon bardağı için ilan çıkması da koleksiyonun en acayip anlarından biriydi. Gözlerim buğulanmıştı. 🙂 Sonraları bir öğrencisi bulup getirmiş. O da ikinci bardağım olmuştu.

Bir de deplasman ganimetleri var;

Beşiktaş deplasmanındayken Fahriye’yle Beşiktaş çarşıda oturduğumuz mekanda bulup sevindirik olduğum Beşiktaş bardağı;

Alanya deplasmanından Antalya’ya dönerken İstanbul tayfasıyla iki laflamak için oturduğumuz lokantadaki neredeyse tüm masalarda görüp kendimi cennete düşmüş gibi hissettiğim Antalya bardağı.

Kapadokya bardağı ise başka bir hikaye; Doğum günüm için Ürgüp’e giderken aklımdaki en önemli şeylerden biri Kapadokya bardağı bulmaktı. Fakat sorup soruşturmama, hatta önerilen bir mekana gitmeme rağmen bardağı bulamamış ve hüsranla otele geri dönmüştüm. Bir sonraki gün bahçesinde mangal yapılan bir mekana gitmiş ve lavaboya doğru ilerlerken içerideki masalarda bardakların olduğunu görüp mutluluktan havalara uçmuştum.

İstanbul’da çıkan bardakların bir kısmı aynı zamanda havalimanlarında alınan rakıların yanında eşantiyon olarak dağıtılmıştı. Bunların diğer bardaklardan farkı ise YR olan Yeni Rakı logosunun aslan şeklinde olmasıydı. Ayrıca yine İstanbul bardaklarından bazılarına İngilizce olarak yer adları da eklenerek yine havalimanlarında satıldı. Bu yüzden bazı bardakların 3 farklı çeşidi vardı. Ben ise motifleri tamamen aynı olduğu için bunlardan herhangi birini bulduğum zaman üzerine çek atıyordum.

Fakat 35 parça olduğunu düşündüğüm koleksiyonun teklerini bitirdiğimi düşündüğüm günlerde elime geçen bir export Kız Kulesi bardağına şöyle bir göz gezdirirken normal bardaktan farklı bir motif olduğunu görüp şaşırdım. Çünkü motiflerde belirgin bir farklılık olması çerçeveyi genişletmeme sebbebiyet verecekti. Bu yüzden export ve İngilizce olan bardakları bir şekilde bulup karşılaştırmaya başladım. Bu konuda sıkı koleksiyoner Kenan Köroğlu çok yardımcı oldu. Ve sonunda Kız Kulesi,

Galata Kulesi ve

eski yeni Diyarbakır bardaklarında belirgin farklar görüp bu üç bardağı da koleksiyona ekledim ve 38 parça bardağı tamamlayıp sonrasında da çiftlerini bulup koleksiyona noktayı koydum.

Çiftler de bitmeye yakın, “bardakları nasıl sergileyebilirim?” sorusu ortaya çıktı.  Bunun cevabını da ofisten Sinem verdi  ve IKEA’da satılan cam rafları önerdi. 3 katlı olan raf toplam 39 parça alabilecek durumdaydı ve tam anlamıyla işimi görüyordu.

Onu da alıp salona kurdum, bardakları dizdim ve bir adım geriye çekilip koleksiyona göz gezdirdim. Harikulade görünüyorlardı.

Dostların büyük destekleriyle, çok kısa sürede hep birlikte koleksiyona noktayı koymayı başardık! İyi ki varsınız!

Koleksiyonun benim için bir de hüzünlü anı var. O da, çok sevdiğim Ural Abiyle bu bardakların bazılarını yemeklerimizde kullanmamız ve, kısa bir süre sonra onun için de “ruhuna değsin!” diyeceğimizden habersizce, orada olmayanlar için “ruhuna değsin!” demelerimizdi… 🙁

30. Deplasmanım ve Gördüğüm 32. Stad: Medical Park Arena (729 km)

Medical Park Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 729 km.

Deplasmana gitme motivasyonumu tetikleyen 3 tane temel unsur var. Elbette birincisi ve en önemlisi takımın iyi bir sezon geçirmesi ama malum, 2007-2008 Türkiye Kupası finali dışında son 10 yıldır buna uyan bir performans söz konusu değil. İkinci unsur deplase olunacak şehirde gezi ya da gastronomi için güzel şeylerin olması. Üçüncü ve son unsur ise, yeni bir stadyum görmenin heyecanı.

Trabzonspor deplasmanı yukarıdaki unsurlardan 2 ve 3’e cuk oturuyor. Yani bir yandan Trabzonspor’un yeni stadyumu olan Medical Park Arena’yı görmek, bir yandan da Abreg ve Esra ile vakit geçirmek. Daha ne olsun.

Gençlerbirliği ile Trabzonspor’un Medical Park Arena’daki ilk karşılaşmalarına şahitlik etmek de deplasmanın istatistik bonusu.

İlk kez 2011 Eylülünde Doğu Karadeniz gezisi için gittiğim Samsun’a son 5,5 yıl içinde 7. kez gidiyor olmak da ilginç bir istatistik. Sırasıyla; Doğu Karadeniz gezisi, Samsunspor deplasmanı, Orduspor deplasmanı, Sinop gezisi, Trabzonspor deplasmanı ve Rizespor deplasmanı.

28 Nisan 2017, Cuma

Uçmayı seven biri olarak maçın tarihi belli olur olmaz “Samsun’a bu sefer de uçarak gideyim” diyerek bilet almıştım. Saat 8.40’da AnadoluJet’in “Iğdır” adlı uçağına binip kalkmasını beklerken koridordan orta yaşlı iki adam geçiyorlardı. Biri, “27 burası” dedi diğeri ise, “burası soğuk arkaya oturalım” dedi. Gittiler. Şaşırdım ama umursamadım. Birkaç dakika sonra aynı ikili arkadaki bir yolcuya “otobüsten inenler uçağa mı geliyor?” diye soruyordu. Evet, yanıtını alınca, “ben de boş sandım” diyerek yanıma gelip oturdular.

Aklıma yıllar önce Ankaray’ın Maltepe durağında yaşadığım bir olay gelmişti. Muhtemelen sabah 10-11 gibi uzaktaki bir yaşlı amcayla birlikte Ankaray’ın gelmesini beklerken yanıma, elinde çantası ile 30’larında bir adam yaklaşmış ve “AŞTİ’ye gider mi?” diye sormuştu. Karşı tarafa geçmesini söyledikten sonra bana şaşkın bir bakış atmış sonra da raylara doğru ilerleyip tam çantasını aşağıya atacakken şaşkınlık ve panikle “ne yapıyorsun Abi!” diye seslenmiştim. “Ne var ki bunda” surat ifadesini takınmış bir şekilde bana dönüp “karşıya geçeceğim” demişti.

Uçak kalkmadan önce yolculuk arkadaşlarımla biraz muhabbet ettik. Gaziantep’ten Ankara aktarmalı olarak Samsun’a yolculuk ediyorlar ve çalışmaya gidiyorlardı. “Burası soğuk” diyen arkadaş ilk kez uçağa biniyordu ve konuştuğum arkadaş da onun isteği ile uçak bileti almıştı. Ben camdan dışarıyı izlerken onlar da pür dikkatle “teknik özellikler ve tehlike anında yapılacaklar” sunumunu izliyorlardı. Sunumdan sonra yanımdaki arkadaş bana dönüp, “şimdi tehlike anında can yeleğini giyip şişirince kurtulacak mıyız?” diye sordu. “Denize düşersek evet” dedim. Endişeli bir yüzle, “Ya karaya düşersek?” diye sorduğunda ise kısa bir süre düşünsem de verecek bir cevap bulamadım. Ama endişesini gidermek için, “uçaklar kolay kolay düşmüyor Abi rahat olun” demekle yetindim.

Uçağın iniş için bir yandan alçalarak Samsun’u geçmesi ve bir süre denizde ilerledikten sonra u çekip Çarşamba havalimanına inmesi, denizde ilerlerken bir sis bulutunun sadece belirli bir alanı sarmasına şahitlik etmek ve piste indikten sonra yavaşlayarak bir süre ilerledikten sonra u yapıp geldiğimiz yöne doğru ilerlemek gayet ilgi çekiciydi.

Havalimanının yanında bahçeli köy evlerinin olması aklıma Saraybosna havalimanını getirmişti. Keşke o gün çekim yapsaydım diye bir kere daha hayıflandım. Çünkü kız kardeşi, anne ve babasıyla bahçelerinden uçağı izleyen 9-10 yaşlarındaki bir çocuk bize el sallıyordu. Nefis bir sahneydi!

Tıpkı Gaziantep’teki gibi uçaktan inip havalimanına doğru yürüyorduk ama farklı olan içeride bagaj alınan sadece bir tane konveyörün olmasıydı. Bu yüzden de bugüne kadar gördüğüm en küçük havalimanı Çarşamba havalimanı oldu.

BAFAŞ’a atlayıp son durağa doğru ilerlerken orta şeritteki ışık direklerine Kızılırmak Deltasında görülebilen kuşların tek tek fotoğrafları ve isimlerini astıklarını fark ettim. Gayet güzel görüyorlardı. Otobüsten indiğimde Abreg beni bekliyordu. Öğle yemeği için hemen yakınlarımızdaki Gülhan’a gidip Samsun pidesi yedik. İlk kez 3 peynirli pideyi denedim ve sevdim. Yemeğin ardından Abreg’e gidip çantayı bıraktık ve bir süre muhabbet ettik.

Saat 3 gibi Abreg beni üniversitede Esra’ya teslim etti ve fakülteler arası voleybol turnuvasına şampiyon olan takımlarının kupa törenine gitti. Esra ile arabaya atlayıp ilk ve son kez Ekim 2012’de gittiğim Kızılırmak Deltasına doğru yol almaya başladık. Direklerdeki kuş resimlerinin çok güzel olduğunu söylediğimde Esra, arkadaşlarının oturduğu evin hemen karşısına asılan “Angıt” kuşunun adının “Angut”u anımsattığı için rahatsız olanların defalarca belediyeyi arayarak şikâyet ettiğini ve kuşun yerinin değiştirildiğini anlattı. Şaşkınlık vericiydi!

İki haftada bir Deltaya gelen Esra’nın rehberliğinde dolaşmaya başladık. İlk durduğumuz yer aklıma hemen İğneada’yı getiren ve nefis ötesi bir yansıması olan longoz / subasar ormandı. Çok çok güzeldi.

Oradan çıkıp sahile doğru ilerlerken dikenli tel geçirmek için kullanılan ve muhtemelen kesilir kesilmez dikilen kütüklerin yeşermeye başladıklarına şahitlik ediyorduk.

Denizi gören ruhsatsız evlerin deltanın UNESCO’nun geçici listesine girmesi üzerine belediye tarafından yıkıldığını öğrendim. Etrafta sadece Sahil Kafe kalmıştı ama o da kapalıydı.

Yolculuk sırasında yanımızda otlayan, yürüyüp geçen inek ve mandalar görüyorduk. Hele bir grup mandanın fotoğrafını çekmek için durduğumuzda 2 tanesinin bize dönüp poz vermesi çok acayipti.

Bir sonraki durağımız göllerdi. Esra’dan Samsun’da güneşin denize batmasa da “neredeyse” gölün üzerine battığını öğreniyordum. Bir dahaki sefere batışı çekelim diye konuştuk.

Bu sırada işi erken biten Abreg bizi arayıp nerede olduğumuzu sorduğu için turu erkenden kapattık ve dönüş yolunda bir başka longoza uğrayıp dönüş yoluna doğru ilerledik. Oysa leyleklerin kümelendikleri bir yere daha gidecektik. Neyse bir dahakine dedik.

Atakum sahiline varıp arabayı park ettik ve Olimpiyatta bizi bekleyen Abreg’e katılıp bol bol muhabbet ettik. Sonrasında eve geçip Abreg’in yaptığı biralardan nemalanıp günü tamamladık.

29 Nisan 2017, Cumartesi

Güzel bir kahvaltının ardından saat 12’de arabaya atlayıp önce Esra’yı almaya gittik, ardından da Trabzona doğru çufçuflamaya başladık. Samsun çıkışındaki yol çalışmaları nedeniyle planladığımızdan daha yavaş bir şekilde yol alıyorduk ama sonrasında planladığımız gibi ilerledik.

Rize deplasmanına giderken “iskelet” halini gördüğümüz Samsun’un yeni stadyumu neredeyse tamamlanmıştı.

Saat 16’da, daha önce Cengiz Abi ve Onur’la beraber Trabzonspor deplasmanına giderken mola verdiğimiz ve pide yediğimiz Espiye’deki Park Pide’de mola verdik. İşin garip yanı daha önceki mekan deniz kenarında olmasına rağmen yeni yer şehir tarafındaydı. Elbette ilk olarak bunu sordum; 3 yıl önce belediyenin deniz kenarındaki yeri yıktığını bu yüzden de 2 yer değiştirdiklerini öğrendim. Karışık ve kapalı kavurmalı pideyi mideye indirdikten sonra yıllar önce İstiklal’deki bir Karadeniz pidecisinde yediğim ve dolgun, hafif tatlılığı yüzünden adeta bayıldığım, şeker eklenmeden sadece manda sütünden yapıldığını öğrenince ise şaşırdığım sütlaç olabilir belki diyerek duvarlarda reklamları yer alan Hamsiköy Metin Usta sütlaçından sipariş ettim. Üzerine kavrulmuş kırık fındık serpilmiş sütlaç gayet güzeldi ama, üzerinden yıllar geçtiği için tam olarak anımsamasam da sanırım, İstiklal’deki gibi değildi. Yemekten sonra hesabı öderken kasiyer kadına 3 yıl önce geldiğimde uğradığım deniz kenarındaki yerin tam olarak nerede olduğunu sordum. Bana yeri gösterdikten sonra, “tam 3 yıl önce yıkıldı orası, demek ki siz yedikten sonra yıkmışlar!” diyip kahkahayı patlattı. Ben de ona eşlik ettim. (Yazıyı hazırlarken ise 3 değil 4 yıl önce orada yemek yediğimizi öğrendim. Olsun bu sayede kadının esprisini ve kahkahasını duymak güzeldi.)

Tirebolu’dan geçerken, “Ankara’da oturduğum sokak buralı” diyerek espriyi patlattım ama arabadakiler tarafından çok da sıcak karşılanmadı.

Stadyuma yaklaşırken tribünde yer alan Fazlı, “Abi kaç kişi geliyorsunuz?” diye mesaj attı. Abreg, “3 (yazıyla elli) yaz gönder” dedi. Kabul ediyorum güzel espiriydi ki Fazlı’da bol ve karışık harfli bir kahkaha kelimesiyle espiriye yanıt verdi.

Medikal Park Arena’ya yaklaştıkça artan trafik canımız sıkıyordu ama asıl canımızı sıkan henüz google’un navigasyonuna stadyum yolu eklenmediği için nereden döneceğimizi bilmiyor olmaktı. Zaten sol şeritte ilerlerken dönüşü kaçırdık. Ardından bir tünele girdik ve çıkıştan u yaparak ve sora sora en uygun yere arabayı park edip misafir tribününe doğru yürümeye başladık. Araba parkları tamamen dolu olduğu için insanlar kaldırım üstlerine ve buldukları ilk yere arabalarını bırakıp gidiyorlardı.

Kuzey tribününün yani kale arkasının Trabzonspor’a ait bölümünün girişinde aranmayı bekleyen başörtülü orta yaşlı kadınlar futbolun bu topraklarda oldukça farklı yaşandığına güzel bir örnekti. (Rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedim ama yazıyı yazarken keşke çekseydim” diye kendime hayıflandım.)

Esra passoligini arabada unuttuğu için geçici kart almaya gittiğinde Abregle üzerimizi arattık, Alkaralar pankartının onayını aldık.

Turnikelerden geçtikten sonra da Ural pankartının onayını aldık ve daha hala yapılmakta olduğu için yerlerde briket yığınları olan merdivenden yukarı çıkıp tribüne ulaştığımızda, en son Rize deplasmanında karşılaştığımız Arif Abiyi görüp bir yandan şaşırıyor bir yandan da umutlanıyorduk. Çünkü bugüne kadar 6 kez Tabzon deplasmanına giden ama hiçbirinde puan dahi kazanamayan Abreg’in kötü şansını ancak bugüne kadar gittiği hiçbir deplasmanda yenilgi yüzü görmeyen hatta Trabzondaki 5-4 ve 2-1‘lik galibiyetlerimizde tribünde olan Arif Abi kırabilirdi. Zaten bizi görür görmez gülümeyerek, “bugün de yenilmeyeceğiz!” diyordu.

Deplasman tribününün her yerinde Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftar gruplarının stikerları yer alıyor olması, Alkaralar olarak hala stiker yaptırmadığımız için canımı sıkıyordu. Oysa stiker olayın ilk kez 2013 Martında gittiğim Galatasaray deplasmanında Schalke’lilerin yapıştırdıkları çıkartmalarda fark etmiş ve hemen bizimkilere söylemiştim.

(@DEEPBLUE_1967‘nin fotoğraf makinasından…)

Abreg ve Esra ile birikte Trabzonspor deplasmanına doğru yol alırken aklımızda, özellikle yeni stadyumları Medical Park Arena’ya geçtikten sonra ligde çok iyi bir hava yakalayan Bordo-Mavilere karşı defansif bir oyun sergilememiz halinde sahadan mutlak mağlubiyetle ayrılacağımız vardı. Çünkü Trabzonspor gün geçtikte hızlı ve toplu hücum yapan, golü buluna kadar rakibini sahasına hapseden bir oyun sergileyen tipik bir Ersun Yanal takımı olmaya başlamıştı.

Ümit Özat bir önceki hafta Kayserispor’a karşı kazanan takımdan Bady’yi kulübeye çekip yerine 3 haftadır sahada yer almayan Rantie’yi sahaya sürmüştü.

Maçın ilk dakikalarında Trabzonspor’un kısa süreli baskısını atlattıktan sonra Alkaralar, bu sezon alıştığımız üzere, Serdar ve Aydın’la topu ileriye taşıyıp pozisyon üretmeye çalışıyorlardı.

Kırmızı-Siyahlılar devrenin ortalarında Trabzonspor’un, muhtemelen hiç, beklemediği şekilde top tutmaya ve rakip sahaya yerleşmeye başlayınca, tribünlerdeki bizlerin de beklentileri artmaya başlamıştı. Ama forvetten çok forvet arkası olması gereken Rantie’nin en ilerde yakaladığı topları ezmesi ve/veya temkinli oynandığı için bir türlü ileride tam anlamıyla çoğalanılamaması nedeniyle net bir pozisyon yaratılamıyordu.

Bordo-Mavililer ise ilk yarıda özellikle Uğur ve Ahmet Oğuz’un boşalttığı her iki kanattan da oldukça hızlı bir şekilde atağa çıkmayı başarıyorlar ama ya Hopf oldukça iyi hamleler yaparak kalesini gole kapatmayı başarıyor ya da son vuruşlarda etkisiz kalıyorlardı.

Devre arasında Fazlı bana dönüp, “Abi takım kadrosundan daha istikrarlı bir deplasman kadromuz var farkında mısın?” diyordu ki haklıydı. Tek eksiğimiz Cengiz Abiydi.

Ümit Özat ikinci yarının başında ilginç bir hamle yaptı. En ilerdeki Rantie’yi çıkarıp yerine Murat Duruer’i sol beke aldı ve Uğur’u defans önüne çekti. Bu değişikliğin ardından, Trabzonspor’un daha gazlı bir şekilde oynamaya başladığı ikinci yarıda Alkaralar daha fazla baskı yemeye başladılar. Özat, 56’da oyuna bir kere daha müdahale ederek Uğur’u çıkarıp yerine Muriqi’yi en ileriye aldı. İlk yarıda olduğu gibi Serdar ve Aydın’ın top tutmaları sayesinde Trabzonspor baskısı kırılıyor ve 67’de Aydın’ın ceza alanı sol çaprazından çektiği şutu kaleci Onur’un çıkartması gibi, nadir de olsa, pozisyonlar üretilebiliyordu.

İlk sarı kartını oldukça saçma bir şekilde gören Ahmet Oğuz’un 86’da hızlı taç kullanmak isteyen rakibini engellemek için elini kullanmak gibi bambaşka bir acayiplik yapması sonucunda maçın son bölümününde takım “Çanakkale Geçilmez”i sahnelerken bizler tribünde kıvranıyorduk. Neyse ki Alkaralar gol yemedi ve sahadan 1 puanla ayrılmasını bildiler.

Trabzonspor gibi formda bir takıma karşı Gençlerbirliği’nin ikinci yarının ilk 15 dakikası ve 10 kişi kaldıktan sonraki bölüm hariç çekilmeden, ezilmeden, kendi oyununu oynamaya çalışması karşılaşmanın en büyük artısıydı. Özellikle Uğur, Khalili ve Ahmet Oğuz’un zaman zaman sahada sergiledikleri laubali tavırlar konusunda kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşünürken pozitif yönde değil de negatif yönde ilerleme görmek ise maçın en büyük eksisiydi. Ümit Özat’ın her maç sonrası “forvetimiz yok” diye dert yanmasına rağmen, artık hedefi kalmayan Gençlerbirliği’nin sezonun son maçlarında bile “forvet” olarak transfer edilen oyuncuları oynatmaması ya da her fırsatta “Serdar’ı tutamayız” demesine rağmen onun yerine alternatif olarak düşündüğü oyunculara şans vermemesi ise herhalde son maçların en büyük eksisi.

Maçın bitiminin ardından arabaya atlayıp yola koyulduk ama aslında koyulamadık. Çünkü tüm çıkışlar kilitti. Malum, ülkede altyapıdan çok “vitrin” olan üstyapıya değer verildiği için, önce stad yapılıp bonuslar toplanmış ama en önemli konu olan; bu kadar insan buraya nasıl gelecek, nasıl çıkacak sorusu kimsenin umurunda olmamıştı. Yaklaşık 45 dakika sonra ancak ana caddeye ulaşabildik. Sonrasında Akçaabat trafiği başladı. 1 saat 15 dakika sonra Samsun’a doğru ancak yol almaya başladık.

Bir süre ilerledikten sonra yanımızdan boş Gençlerbirliği takım otobüsü geçti. Abreg hızlanıp yanından geçerken seri halde kornaya basarak selam çaktı. Otobüs şöförü de aynı şekilde karşılık verdi.

Dönüş yolunun herhalde en güzel sahnesi, bir süre takip ettiğimiz hilal şeklindeki kırmızımsı ayın denize vuran yansımasıydı. Gerçekten çok güzel görünüyordu.

Yolculuğumuz esnasında Abreg ve Esra’nın “nasıl Gençlerli oldum” hikayelerini dinledik. Özellikle Abreg’in bir İstanbul takımından önce Samsunspor’a ve sonrasında Gençlerbirliği’ne uzanan öyküsü daha önce duyduklarıma göre oldukça ilginçti.

Saat 1.30’da Fatsa’da yemek molası verip karnımızı doyurduk ve saat 3’de yani evden çıktıktan 15 saat sonra kapıdan içeri girdiğimizde yorgunluktan ölüyordum ki yaklaşık 800 kilometre yol sürmüş olan Abreg’i düşünemiyordum bile.

30 Nisan 2017, Pazar

Gece 3’te eve geldikten sonra birkaç kayıt işiyle uğraştığım için saat 4.30 civarlarında yatsam da sabah 10 gibi salondan gelen at ve silah sesleriyle güne merhaba diyordum. 3,5 civarlarında yatsa da Abreg kalkmış Pazar westernini izlemeye koyulmuştu. Bir süre birlikte filmi izledikten sonra reklam arasında kalkıp masayı hazırlamaya başladık ve güzel bir kahvaltı eşliğinde, ben daha çok yiyeceklerle ilgilenmiş olsam da, filmi bitirdik.

Sofrayı toplayıp televizyon karşısına geçerken Abreg, başka bir kanalda yeni bir western açmıştı bile. Tren izleyen inekler misali, birkaç saat boyunca televizyona bön bön bakarak dünün yorgunluğunu atıyorduk. Saat 5’te dışarı çıkıp Esra ve Kübra ile buluştuk.

Bol bol laklak ettikten ve son bir yıldır Samsun’da yaşayan Kübra’dan şehir ve insan izlenimlerini dinledikten sonra Kübra’ya veda edip Esra ve Abreg’le birlikte kalkan yemek üzere Rasim’in Yeri’ne gittik. Garsona kalkan yiyeceğimizi söylerken ne kadar yiyeceğimizi söylemediğimizden olacak büyükçe bir balık önümüze geldi. Bugüne kadar birçok kişiden lezzeti hakkında övgüler duymama rağmen ilk kez yediğim kızartma kalkanı lezzetli bulsam da hayal ettiği kadar güzel bulamadım. Hesabı istediğimizde 3 kişi tıka basa yesek de balığı bitirememiştik. Normalde de pahalı bir balık olduğu için dolgun geleceğini tahmin ediyorduk ki öyle de oldu. Eve doğru giderken “bir dahaki sefere porsiyon söyleyelim” diye kararlaştırıyorduk.

1 Mayıs 2017, Pazartesi

Sabah 8’de Abreg’e veda edip BAFAŞ’a bindim ve Samsun Çarşamba havalimanına ulaştım.

Ufacık iki arama noktası ve sözde iki uçuş kapısı olmasına rağmen ikisinin de çıkışlarının tek bir kapıdan yapıldığı için aslında tek uçuş kapısı olan havalimanı gerçekten de oldukça küçük ama büyüklerindeki karmaşayı düşününce oldukça şirindi.

Uçağın gelmesini beklerken ekranda Metro otobüs firmasının “Ankara sadece 4,5 saat” reklamını izlemek oldukça ironik geldi doğrusu.

Gaziantep’te de olduğu gibi Anadolu şehirlerine giden uçaklarda business sınıfı olmadığı için önlerden check-in yapabilmek, uçmayı sevenler için güzel bir ayrıcalıktı. Bu sayede hayatımda ilk kez 4. sıradan aşağıyı izleyerek uçabiliyordum.

Rahat bir yolculuğun ardından evime ulaştığımda sindire sindire yaşanmış güzel bir deplasman ve dostlarla geçirilmiş güzel bir geziyi daha arkamda bıraktığımı düşünüyordum. Nicelerine diyeyim…

Gezi ganimeti; Esra’nın uğraşıp edindiği ve bana armağan ettiği Yeni Rakı Şehir Serisi‘nin Karedeniz’e ait 3 bardağından biriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 30maç, 6g, 10b, 14m, 25ga, 44gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 31 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 29. Hafta Maçı Trabzonspor 0-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:31. Deplasmanım ve Gördüğüm 33. Stad: Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya” (258 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

Vodafone Arena Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

İlk deplasman yaptığım stadyum Türkiye futbol tarihinin meşhur futbol sahası olan, eski adlarıyla İnönü, Mithatpaşa, Dolmabahçe ya da o günkü adıyla Beşiktaş İnönü stadyumuydu. Yıllar sonra aynı stadyuma bir kere daha gitmiştim ama bu sefer maçın daha özel bir anlamı vardı; Beşiktaş – Gençlerbirliği karşılaşması stadyumda oynanacak son maçtı. Şubat ayında, genç yaşta kaybettiğimiz Ural Abi de bizlerle birlikte tribündeydi. O karşılaşmadan sonra stadyum yıkıldı ve yerine 41 bin 903 kişi kapasiteli Vodafone Arena stadyumu inşa edildi.

Sezon başında deplasman yapmak istediğim stadyumlardan biri de haliyle Vodafone Arena idi. Maçın tarihi açıklanır açıklanmaz kuzen Fahriye ile haberleştik, uçak biletlerini alıp, hem ona, hem de Onur Ağca’ya “galibiyetin ilk adımı olsun” diye mesaj atıp maç günün beklemeye başladım.

Bu maçın Gençlerbirliği açısından iki farklı önemi var; bunlardan ilki Alkaraların lig tarihindeki 1500. maçı olması, ikincisi ise Gençlerbirliği ile Beşiktaş’ın Vodafone Arena’da oynayacağı ilk maç olması.

28 Mart salı günü maç biletleri satışa çıktı. Heyecanla siteye girip deplasman tribününü seçince 80 TL’yi görüp afalladım. Bundan böyle Gençlerbirliği’nin İstanbullularla yaptığı maçlarda uyguladığı fiyatların çok olduğu konusunda kulübü eleştiren arkadaşlara bu maçı örnek göstereceğim.

Bu vesileyle bugüne kadar gittiğim Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında ödediğim deplasman bilet fiyatlarını not düşeyim;

2006 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 25 TL
2009 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 35 TL
2010 Galatasaray (Ali Sami Yen) – 45 TL
2012 Fenerbahçe (Şükrü Saraçoğlu) – 30 TL
2013 Galatasaray (Türk Telekom Arena) – 40 TL
2013 Beşiktaş (Beşiktaş İnönü) – 30 TL

31 Mart 2017, Cuma

17:30 civarı işten çıkıp önce otobüs ardından Belko ile havaalanına vardığımda iki sayfalık “uçak programı” ekranının ilk sayfasında yer alan 12 uçuştan 7’sinin rötar yediğini, birinin iptal edildiğini görüp “eyvah” dedim.  21.15 uçağı için ilk rötarı 20.50’de 45 dakika olarak yedik. Malum son yıllarda uçak seferleri gereğinden hızlı bir şekilde büyüdüğü için “dolmuşçuluğa” dönüştüğünden artık rötar yemeye alışmıştım. O yüzden de çok fazla umursamadım.

Saat 22:30’da hala ortalıkta bineceğimiz uçak olmadığı için 15 dakika daha rötar yedik. Sonrasında uçak geldi bindik ama bu sefer de uçağın içinde beklemeye başladık. Hiçbir anons yapılmayınca hostese sorduk, o da anons sisteminde arıza olduğu için müdahale edildiğini ve tamamlanmasını beklediğini söyledi. Uzun lafın kısası 21.15 uçağı ancak 23:50 civarında yere indi. Havataş’a binip Levent’e oradan da Seyrantepe’ye vardığımda saat 1’i gösteriyordu. Bir gün önce Ankara’dan otobüsle İstanbul’a  gelmiş olan Aniş yengem, toplam süreye bakıldığında uçakla gelmenin otobüsten daha uzun sürdüğü tezini kanıtlamak için bir done daha yakalamıştı ve rötarları düşününce kesinlikle haklıydı.

1 Nisan 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı 11’de Fahriye’nin Nişantaşı’ndaki yeni evini görmeye gitmek için otobüs durağına geldiğimde beni büyük bir sürpriz karşılıyordu.

2013 Martında Vleminckx’in golüyle Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçı izlediğimiz Türk Telekom Arena’nın etrafını devasa büyüklükte kuleler dikilmişti. 4 yıl önce stadyum dışında etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da güzeli etraf tamamen çamlıktı.

O an, sadece Ankara’nın değil tüm Türkiye’nin kocaman bir şantiyeye dönüştüğü gerçeği ile yüzleşiyordum. Tüm ülke olarak, tarlaları istila eden ve bütün tarım alanları bitene kadar yemeye devam edecek olan çekirge sürüleri gibiydik! Asıl iğrenç olan ise “tarım alanı” tamamen tükenince ne olacağının kimsenin umurunda bile olmamasıydı!

Bana göre konumu nedeniyle Fahriye’nin kendisine daha fazla zaman ayırmasına neden olacağı için beğendiğim evden çıkıp Maçka parkına gidip birer kahve içip yengemin dayımla nasıl tanıştığını dinledik. Hoşbeş sohbetin ardından onlardan ayrılıp teleferikle parkın diğer tarafına geçtim. Aklıma, hiç alakası yok elbette ama, muhtemelen yeşil bir alandan geçtiğimiz için Funchal’da bindiğimiz teleferik geldi.

Sanırım iki dakika süren teleferik yolculuğunun ardından, her deplasmanda, eğer fırsatım varsa, maç öncesi kimseler yokken stadyumu dışarıdan da olsa incelemek için, tekrar Maçka parkına girip daha önce iki kere geldiğim İnönü stadyumunun yerine inşa edilmiş olan Vodafone Arena’yı birkaç farklı açıdan inceleyip, ufak videolar çektikten ve deplasman girişinin yerini öğrendikten sonra sahile indim ve Beşiktaş çarşıya doğru yürümeye başladım.

Barbaros Hayrettin Paşa anıtının bulunduğu ufak parkın sahilinde oturup video anı için çekim yaparken, yanımda laklak eden genç sevgililerin “Beşiktaş ve Fenerbahçe dışında muhalif kimse kalmadı” muhabbetine kulak misafiri oluyordum. Dayanamadım “biz varız dostum Gençlerbirliği” dedim. Çocuk bana bakıp heyecanla, “Keçiler!” dedi. Gülümsedim.

Çekimden sonra Gayrettepe Petra’da çalışan Onur’un yanına gitmek için parkın içinden geçerken, referandum için sokakta çekim yapan Al Jazeera’den birileri bana yanaştılar ve referandumda ne oy kullanacağımı ve kısaca nedenini sordular.

Petra’da Onur’un bizzat kendisinin yaptığı tatlıları, önerdiği kahveler eşliğinde hüpletirken, bir yandan da büyük bir zevkle bir sürü konudan sohbet edip kahkahalar atıyorduk. Birbirimizi özlediğimiz belliydi.

Petra’dan çıktıktan sonra Barbaros caddesinden Ortaköy’e doğru kıvrılan yoldan sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 25 dakika sonra Ortaköy sahilindeydim. Yine kısa videolar çekip etrafa baktıktan ve biraz da dinlendikten sonra Fahriye ile buluşacağımız Beşiktaş’a doğru yola koyuldum.

Serpil ve Fahriye ile Hayat Memat’ta bol bol sohbet edip bir şeyleri mideye indirirken aklıma Petra’dan çıkarken Onur’un verdiği ve kendisinin yaptığı ekşi maya ekmeği geldi. Çıkarttım ufak birer parça da ondan yedik. Bir gün sonra bize, “%80 başarılı olmuş” dese de gayet lezizdi.

Hayat Mematt’an kalkarken hem şişe bilyesi koleksiyonuma, hem de şehir serisi koleksiyonuma toplam üç yeni parça ekleniyordu ki, gezmenin en keyifli anı olan ganimetleri eve varır varmaz, büyük bir dikkatle bavula ekliyordum.

2 Nisan 2017, Pazar

Sabah 5’te kalkıp otobüs terminalinde teyzemi karşıladık. Saat 10 gibi kahvaltı masasındaydık. Orijinal plan Adalara gitmekti. Defalarca İstanbul’a gelmeme rağmen sadece bir kere Kınalıada’ya gitmiştim. Fakat hem gidiş gelişin uzun sürmesi, hem de dönüş saatlerinin maç saatine göre ya koşuşturmalı ya da çok erken olmasından ötürü vazgeçip Emirgan’a gitmeye karar verdik.

Otobüse binip ilerlerken de Pazar günü sahil trafiği nedeniyle o plandan da vazgeçip hem Onur’un mekana, hem de maçın oynanacağı Beşiktaş’a yakın olmak adına Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne gittik.

Sevim teyzem ve Aniş yengemle çoğunlukla geçmişten keyifli bir muhabbet yaptıktan sonra onlardan ayrılıp Onur’un mekana doğru yürümeye başladık.

Düne göre yoğun olsa da ara ara muhabbet edip, ekmek yapımını izledik. Bu sırada Nevzat Abi aramıza katıldı. Onla da bir süre konuştuktan sonra Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık.

Saat 17 civarıydı ve bir sürü Beşiktaşlı stadyuma doğru yürüyordu. Barbaros caddesinden Dolmabahçe’ye doğru döndüğümüzde ise stadyumdan bize doğru gelen bir sürü Beşiktaş formalı taraftarı görüp şaşırıyordum. Onur’a sorduğumda, maç günü birçok kişinin formalarını giyip Beşiktaş Çarşıya gittiklerini ve orada maç izlediklerini söyledi. Stadyuma bu kadar yakın olup, dışarıda izlemek nedense garibime gitmişti. O sırada Nevzat Abi, tüm biletlerin satıldığını ve karaborsaya düştüğünü söylüyordu.

Üzerimizde forma, atkı ve polarlarla sohbet ede ede misafir tribüne ulaştık. Deplasman gişesi, 2 kez arandıktan ve passoligi gösterdikten sonra tribüne doğru ilerleyen yolda yer alması da ilginçti.

Deplasman tribünü tahmin ettiğim gibi üst katta ve sahanın tam çaprazındaydı. Fakat konum olarak daha önce arkanıza denizi alırken şimdi denizin karşısında yani bilenler için “beleştepe”de yer alıyordu. Hem görüş açısı olarak hem de kredi kartının geçtiği kantini ve tuvaletleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyumlarından daha iyiydi.

Fotoğraf çekinip etrafa bakınırken Onur Abi geldi. Çantadan Ural’ın pankartını çıkarttı. Tam asmak üzereyken bir polis memuru gelip, “önce bakalım” dedim. “Tabi” deyip, Ural’ın Gençlerbirliği üyesi olduğunu, genç yaşta kaybettiğimizi ve kulübün resmi internet sitesinde de bu konuda açıklama olduğunu söyledim. Polis amirine whatsappdan yazıp yorumunu bekledi. Birkaç dakika sonra “amir asılmamasını istedi” dedi. Anlamamıştım. “Neden?” diye sordum. Cevap yoktu. “Her gittiğimiz stadyumda asıyoruz, 3 hafta önce Türk Telekom Arena’da, her hafta 19 Mayıs’ta açıyoruz” dedim ama nafile. Amir, “asılmasın” dediği için asamadık! Şaka gibiydi. Morallerimiz altüst olmuştu.

Bu sırada Ahmet Oğuz’un abisi gelip bizlerle el sıkışıp kendini tanıttı. Onla muhabbet edip maçı beklemeye başladık. Nevzat Abi kadroyu uzattığında Ümit Özat’ın normal kadroya göre Muriqi yerine Ring’i ilk 11’e aldığını yani sahaya forvetsiz çıktığını görüp sinirlendik. Çünkü lig lideriyle oynayacağımız için muhtemelen tek tük pozisyon bulabilecektik ve onları da değerlendirecek birilerinin sahada olması gerekiyordu.

Maç başladığında Alkaralar oldukça disiplinli ve dirençli gözüküyorlardı. Gol yolundaki iki önemli isimden biri olan Serdar’a her pozisyonda en az iki Beşiktaşlı baskı uyguladığı için genel olarak Aydın’ın top taşıyıcılığından faydalanıyorduk. Maçın 34. dakikasında Ring’in ortası ile çaprazda topla buluşan Uğur’un yerinde gerçek bir forvet olsa belki tüm senaryo değişebilirdi ama Özat yüzünden öyle olmadı.

İlk yarının sonuna doğru Beşiktaş’ın en etkili silahı olan “uzun süreli baskılı oyununu” seyrettik. Üst üste 3 kez atak yaptılar. İlk ikisinde topu kapsak da hızlı pres uygulayarak tekrar topu kazanıyor ve bir kere daha hücum ediyorlardı. Haliyle savunma hatta her bir atakta biraz daha dengesiz yakalanıyordu ki, 3. atakta defansımızın sağ kanadı tamamen düştü, golü de o kanattan yedik.

Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hiçbir pankart ve bayrak olmadığını fark edip şaşırdık. Sanırım tek pankart, tam çaprazımızda bulunan kale arkası ile maraton kesişimindeki “Tekirdağ” pankartıydı.

İkinci yarı Ümit Özat, muhtemelen sarı kartı var diye, takımın en iyi defansı Claro’yu çıkarıp yerine Muriqi’yi aldı. Beşiktaş önde olmanın verdiği motivasyon ve rahatlıkla Kırmızı-Siyahlılara pozisyon vermiyordu. 52’de maçın ikinci şansını elde ettik ama kornerden gelen topa Muriqi’nin vurduğu kafa vuruşunu kaleci Tolga çıkarttı. 57’de Ring yerine Velikonja oyuna girdi. Forvet oyuncusunun ilerideki presi sayesinde takım biraz daha hareketlenmeye başlamıştı ki, 61’de serbest vuruştan yediğimiz gol tüm gardımızı düşürdü.

Bu dakikadan sonra neredeyse sahadan yok olduk. 85’te Babel farkı 3’e çıkarttı ve maç da bu sonuçla sona erdi.

Tribünden çıkıp diğer arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Onur, Nihan ve Fahriye’yle bir şeyler atıştırmak için Beşiktaş Çarşı’daki Deli Kadın’a gittik. Bir şeyler içip yerken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Özellikle Onur’un “küçükken beni ‘senin baban Zeki Müren’ diye kandırırlardı. Ben de inanıp herkese sorardım” sözlerine yüksek sesle kahkaha attık.

Kalkmamıza yakın Beşiktaşlı bir taraftar yanımıza gelip, “farklı bir takım taraftarısınız ve şu an Beşiktaş Çarşı’da rahat rahat oturuyorsunuz. İşte bu bizim taraftarların ne kadar özel olduğunu göstermiyor mu?” diye sordu. Güldük. “Eyvallah ama sanırım bu, Gençlerbirliği taraftarının bugüne kadar kimseyle kavgasının olmamasının bir sonucu. Bütün deplasmanda rakip takım taraftarları tarafından iyi karşılanıp muhabbet ediyoruz. Çünkü hiçbiri Ankara’ya geldiğinde sorun yaşamıyorlar. Bunu biz tribüne adımımızı attığımızda abilerimizden öğrendik, şimdi de yeni gelenlere anlatıyoruz” dedik.

Ufak muhabbetimizin ardından taraftar arka masada Beşiktaş’ın 30 yıllık stat anonsçusunun oturduğunu söyleyip bize işaret etti.

Hesabı ödedikten sonra önce Beşiktaşlı taraftara sonra da Onur ve Nihan’a veda edip evin yolunu tuttuk.

3 Nisan 2017, Pazartesi

Sabah 9’da kalkıp önce kahvaltı ardından yengem, teyzem ve Fahriyenin yaptığı kolilere ufak bir destek atıp mini bir taksim turu yapıp oradan havaalanına doğru yola koyuldum.

Taksim heykeli ile Gezi Parkı arasında kalan alanın sadece yayalara göre tahsis edilmiş yeni hali nedense biraz garip görünüyordu. Ayrıca etraftaki insanların büyük bölümünün Arap olması da içinden geçtiğimiz günleri çok iyi özetliyordu.

Rötar yemeden tam zamanında eve ulaşarak, artık alıştığımız üzere, skor hariç gayet güzel bir deplasmanı daha geride bırakıyordum.

Kişisel deplasman karnesi: 28maç, 5g, 9b, 14m, 24ga, 44gy.

Video Anı

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 29 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 26. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:29. Deplasmanım ve Gördüğüm 31. Stad: Gaziantep Arena (710 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

27. Deplasmanım ve Gördüğüm 29. Stad: Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba” (532 km)

Bahçeşehir Okulları Arena (Alanya Oba) Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 532 km.

2016-2017 sezonu fikstürü yayınlandıktan sonra, “hangi deplasmanlara gidebilirim” diye 7-8 maçlık bir liste oluşturmuştum. Fakat 20. Haftaya gelmemize rağmen, o ya da bu sebeplerden ötürü Konyaspor, Akhisar Belediyespor, Antalyaspor, Adanaspor ve ertelendiği için, bir umut “hala gidebilirim” dediğim Gaziantepspor maçlarına gidemedim. Alanyaspor maçına gitmek için ise Ömer Abimle sağlam adımlar atmaya başladık ve maçın oynanacağı haftanın ilk gününde uçak biletlerimizi alıp hem deplasmana gitmeyi, hem de kuzen Zeynep Abla ve ailesini görme planını garanti altına aldık.

Salı günü, Gençlerbirliği deplasman tribününden bilet alan ilk kişilerdik. Hemen abimi aradım ve “tribünde iki kişi olursak diye yolda birkaç gol sevinci çalışalım, her golde farklı bir gol sevinci yaparız” önerisinde bulundum. Gülmekle yetindi.

10 Şubat 2017, Cuma

Sabah 8’de evden çıkıp 8.30’da Abimle AŞTİ’de buluştuk ve otobüse binip Esenboğa’ya doğru yola koyulduk. Havaalanına yaklaştıkça sis artıyor ve görüş mesafesi azalıyordu.

Aklıma birkaç yıl önce Küre dağlarına gitmek için yola çıktığımız ama görüş mesafesinin 1-2 metreye düştüğü için karşıdan gelen arabaları dahi göremediğimiz gün geldi. Uçağa bindiğimizde de pistteki diğer uçakları güçlükle görebiliyorduk.

Sisten ötürü 5-10 dakika geç havalansak da tam zamanında Antalya’ya indik. Yolculuk sırasında en etkileyici şey, bulutlar üstüne çıkmayı başarmış dağların karlı zirveleriydi. Aklıma yıllar önce Milano’dan Madrid’e uçarken bulutların üstündeki zirvelerini gördüğüm efsanevi dağlar geldi.

Uçakta bir ara tuvalete gittiğimde, hem kapının iç, hem de dış tarafında açılabilir küllük olduğunu görüp şaşırdım. Çünkü uçakta sigara içilmesi 90’lı yıllardan bu yana yasaktı. Sigara yasağı konusunda nette bakınırken şu enteresan bilgiye de ulaştım; “Amerikan Federal Havacılık Dairesi tarafından konulan kurala göre uçağın herhangi bir bölümünde sigara içmek yasak olmasına rağmen tuvaletlerde küllük bulundurulması da zorunlu. Zira kuralları çiğnemek isteyen yolcular olabilir. Bu durum o kadar önemli ki uçakta bozulan ya da bir sebepten kullanım dışı olan bir küllüğün 10 gün içinde tamir edilmesi zorunluluğu bulunuyor.”

Havaalanından çıktığımızda hava sıcaklığı 15 derece civarındaydı. Montu çantada bırakıp polarla yolumuza devam ettik. Tramvaya binip şehir merkezine doğru ilerledik. Rahmi Abi bizi karşıladı ve eve geçtik. Apartmanın arka bahçesinde bulunan turunç ağacını portakal sanıp Rahmi Abiye neden toplamadıklarını sordum. Rahmi Abi turunç ağacı olduğunu söyleyip denemek isteyip istemediğimi sordu. Turuncun sadece kabuğunun reçel yapımında kullanıldığını ve meyvesinin acı olduğunu düşündüğüm için şaşkınlıkla “yeniyor mu?” diye sordum. “Biraz fazla ekşidir ama yenir” diye cevap verdi.

Aylin ve Zeynep Abla bizleri bekliyordu. Hoş beş muhabbetten sonra Zeynep Ablamın kurduğu masayı görüp kendimizden geçtik. Zeytinyağlılar, börek, yaprak sarmasını büyük bir mutlulukla mideye indirirken, Zeynep Abla, “bunlar başlangıç, akşam daha güzel yemekler var” deyince Abime dönüp “Konyaspor deplasmanına falan gideceğimiz zaman da gelelim, maça buradan geçeriz” dedim. Güldük.

Yemek sırasında turunç suyu da denedik. Fazlaca ekşiydi ama lezzetliydi. Birçok şekilde kullanabileceğini konuşurken, Zeynep Abla, bazı yemeklerde ve salatalarda kullandığını söyledi.
Yemekten sonra salona geçtik ama yemek faslı bitmemişti. Rahmi Abi nefis bir kahve hazırlarken Zeynep Abla, ayva tatlısı ve ful çikolatalı browni getiriyordu. Az sonra bol bol yürüyeceğimizi bildiğim için nefis tatlıları da büyük bir zevkle hüplettik.

Bir süre dinlendikten sonra arabaya atlayıp merkeze indik. Arabayı park ettikten sonra Karaalioğlu Parkın’dan yürüyüşümüze başladık. Doğma büyüme Antalyalı olan Rahmi Abi, çocukluğu ve gençliğinde yaşadıklarını da ekleyerek bizlere nefis bilgiler veriyor ve takdire şayan bir rehberliğe imzasını atıyordu. Mesela Karaalioğlu Parkı, Antalya’nın ilk parkıymış. Ecevit zamanında parka Karaoğlan denmeye başlanmış ve günümüzde hala birçok kişi tarafından bu isimle biliniyormuş.

Parkın içinden geçerek denize ulaştığımızda bulutların arasından güneşin denize vurduğunu görüyorduk.

Bugüne kadar sadece bir kez, o da yıllar yıllar önce, kaleiçine gelmiş ve bayılmıştım. Yönümüzü oraya çevirdiğimizde neden o kadar sevdiğimi anladım. Dar sokaklar, cumbalı evler göz kamaştırıcı görünüyorlardı.

Bir ara durduk ve Rahmi Abi selfie yapmak için telefonu eline aldı ve sadece bir poz çekti. “Abi film bitmesin diye gayet iyi yaptın” diye takıldığımda, her zaman sadece bir fotoğraf çektiğini öğrenip şaşırdım. Malum üçer beşer fotoğraf çekmeden kimse telefonu elinden bırakmıyordu.

Kaleiçinde dolaşırken gözümüze çarpan şeylerden biri de, kurumuş dallardan yapılmış oldukça başarılı heykellerdi. Adnan Ceylan imzası taşıyan eserler son derece etkileyiciydi.

Bahar havasında dolaşmaya devam ederken yolumuz limana açıldı. Gayet güzel görünüyordu.

Zeynep Ablamdan, limanın diğer tarafından bulunan ufak plajın, Mermerli, Antalya’nın ilk plajı olduğunu öğrendik.

Limandan kaleiçine doğru devam ederken İskele Cami’ni gördük. Altından kuyu suyu çıkan, altıgen biçiminde, tipik Selçuklu Kümbeti biçimindeki caminin ne zaman yapıldığı bilinmese de mimarisinden ötürü 12-13. yüzyıllar arasında yapıldığını düşünülüyormuş. Rahmi Abi küçükken arkadaşlarıyla buraya geldiklerini ve kuyudan su içtiklerini anlattı.

İskele Cami’nin yanından geçerek kalenin girişlerinden biri olan 40 Merdivene ulaştık. Ben fotoğraf çekerken Aylin, Abim ve Zeynep Abla basamakları sayıyorlardı. Sonunda 40’ı buldular mı anımsamıyorum ama herhalde bulmuşlardır çünkü bulmasalar geyiği dönerdi.

Kaleiçinin dar sokaklarında ilerlerken bir sürü nefis kapı gördüm. Aklıma Karaburun ve Pocitelj’de gördüklerim geldi.

Bir sonraki durağımız 1901 yılında, Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından II. Abdülhamit şerefine yaptırılmış olan Antalya Saat Kulesiydi.

13. yüzyıla ait bir Selçuklu eseri ve aynı zamanda Antalya’daki ilk İslam yapılarından biri olan Yivli Minare’nin içinde bizi bir sürpriz bekliyordu.

2010 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında zeminde Selçuklu dönemine ait su boruları bulunmuş ve cam bir koruma altına alınarak caminin içinde sergilenmesine karar verilmişti.

Kaleiçinden çıktıktan sonra 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti sırasında, ona hitaben yapılmış Hadrianus Kapısı’ndaydık (Üçkapılar). Bir hafta önce gittiğimiz Sagalasos antik kentinde bulunan ve Burdur müzesinde sergilenen, kral Hadrianus’un heykelinden ötürü bilgi sahibi olduğum için, “şimdi sıra bende” diyerek parmağımı kaldırdım ve Hadrianus hakkında ufak birkaç bilgi vermenin zevkini yaşadım. Hep Rahmi Abi puanları toplayacak değildi ya!

“Mermer Kapı”da nar suyu içip biraz nefeslendikten sonra yolculuğumuza, Rahmi Abi’nin “Kaleiçinde en sevdiğim yer” dediği, Hesapçı sokaktan yürümeye devam ettik.

Birbirini kesen dar sokaklar ve sağlı sollu cumbalı evler pek güzel görünüyorlardı.

Sokağın sonuna doğru Kesik Minare’yi gördük. Yapının hikâyesi pek ilginçti doğrusu buyurun; 2. yüzyılda Roma tapınağı olarak inşa edilen yapı, 7. yüzyılda Meryem Ana anısına Bizans kilisesine çevrilmiş. 7. Yüzyıldaki Arap-Bizans savaşları sırasında ağır yara almış ama 9. yüzyılda yeniden onarılmış. 13. yüzyılda Anadolu Selçuklular tarafından camiye çevrilip minare eklenmiş. 1361’de Kıbrıs Krallığı Antalya’yı fethedince yeniden kiliseye çevrilmiş. 15. yüzyılda Şehzade Korkut tarafından tekrar camiye çevrilen yapı, 1800 civarında geçirdiği yangın sonunda minaresi külahsız olarak kurtarıldığı için, “Kesik Minare” adını almış.

Yürüyüşümüz sonunda bir kafeye oturup dinlenmek için ilerlerken Rahmi Abi üzerinde iri dikenler bulunan bir ağaç gösterdi. Gerçekten garipti! Hemen Esra’ya fotoğrafını gönderdim ve “ne bu?” diye sordum. Cevap kısa ve netti: “Maymun Çıkmaz Ağacı (Araucaria Araucana).” Etrafta bilen birilerinin olması güzeldi.

Kahveleri içtikten ve biraz nefeslendikten sonra arabaya doğru adımlarken Rahmi Abi, temel kazarlarken kalıntı bulunduğu için yapımı durdurulan bir inşaatı işaret etti. Etraftaki tüm yapıların altında muhtemelen eski kalıntıların olduğunu düşünmek enteresan bir histi doğrusu.

Arabalara atladık ve ilk önce Antalyaspor’un yıkılmış olan eski stadının yerini gördük. Ardından da yeni stadı, Altın Portakal’ın düzenlendiği Antalya Kültür Merkezi ve Cam Piramit gibi birçok önemli yeri arabadan gördükten sonra son durak olarak 7 kilometre uzunluğundaki Konyaaltı plajına gittik.

Eve vardığımızda öğlen yediklerimizi eritmiş olduğumuzu düşünerek iştahla Zeynep Ablanın yaptığı nefis akşam yemeklerini yiyip bol bol muhabbet ettik ve günü tamamladık.

11 Şubat 2017, Cumartesi

Dün hayretle, Antalya ile Alanya arasının 120 km olduğunu ve otobüsle 2,5-3 saat sürdüğünü öğrenince sabah 9.30’a bilet almıştık. Ona yetişmek için 8’de uyanıp bu sefer de Zeynep Ablanın, Antalya’dan önce uzunca bir süre Kastamonu’da yaşadıkları ve geçen hafta orada olup sevdikleri yiyeceklerle Antalya’ya döndükleri için, “Kastamonu izleri” taşıyan nefis ötesi kahvaltısını mideye indirdik ve yola koyulduk.

Dolmuş kıvamındaki otobüsümüz neredeyse her el kaldırana durduğu için Alanya’ya vardığımızda saatlerimiz 12.15’i gösteriyordu. Yolculuğun en kritik anı, benzinlikte otobüsten inen muavine, bir arabanın şükür sadece, dikiz aynasıyla çarpmasıydı. Bir adım daha attıktan sonra araba çarpmış olsaydı bu yazının konusu tamamen değişirdi. Verilmiş sadakası varmış, ufak bir kol incinmesiyle atlattı.

Alanya’ya girerken gördüğümüz bir kamyonun arkasında yazan, “bize ayar olan çok ama frekansı yakalayan yok” yazısı Abimle bir müddet gülümsememizi sağladı.

Otobüsten indiğimizde hava sıcaklığı 18’i gösteriyordu. İlk iş olarak sahile indik ve bir süre yürüdük. Artık üzerimizdeki polar da çok geliyordu.

Maça yarım saat kala taksiye atladık ve taksiciyle Alanyaspor muhabbeti yaparak dağın eteklerinde bulunan Oba stadyumuna doğru ilerledik. Dağı tırmandıkça araba trafiği arttığı için yavaş yavaş ilerliyorduk.

Sonunda misafir tribünün önüne vardık. Taksiden inerken bizi gören Alanyaspor’lu taraftarlar “hoş geldiniz” diyerek bizlere büyük bir nezaket gösteriyorlardı, bizler de teşekkür edip, “hak eden kazansın” dedik. “Hoş geldiniz” aklıma doğrudan Samsun deplasmanını getiriyordu ama aslında neredeyse tüm deplasmanlarda “hoş geldiniz”lerle karşılanıyorduk.

10.842 kişilik tek katlı “kutu” gibi stadyumun en enteresan özelliği ziyaretçi tribününün file, tel ya da cam ile çevrilmemiş olmasıydı. Kısacası ziyaretçi tribünü kale arkasındaki ev sahibi tribünleri ile aynı konfora sahipti.

Maçtan önce ve sonra Alanyaspor taraftarları, “İlhan Cavcav ölmedi kalbimizde yaşıyor” tezahüratlarıyla Gençlerbirliği kulübüne ve taraftarlarına güzel bir jest yaptılar.

Nevzat, Onur ve Kubilay Abiler de maç için sabah İstanbul’dan yola çıkıp Alanya’ya gelmişlerdi. Stadyuma giderken onların VIP tribününde olacağını öğrendik ve çıkışta buluşmak üzere anlaştık.

Devre arasında Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci ve Stancu’nun satılması ve özellikle defansta Ahmet’in yerini dolduracağını düşündüğümüz Ante’nin sözleşmesinin karşılıklı fesih edilmesinden ötürü Gençlerbirliği ligin ikinci yarısına felaket bir giriş yaptı. Önce Kasımpaşa’ya 3-0 yenildi, Osmanlıspor’la 1-1 berabere kaldı ve Kayserispor’a 3-2 yenilerek Türkiye Kupası’ndan elendi. Buna karşılık ligde oynadığı son 5 maçta sadece 1 puan toplayan Alanyaspor, yeni hocası Safet Susic ile ilk maçına çıkıyordu.

İrfan’ın gidişinden sonra gol yollarında pozisyon üretebilecek sadece Serdar Gürler ve Aydın Karabulut kalmıştı ama teknik direktör Ümit Özat, Aydın’ı ilk 18’e bile almayarak pozisyon üretme şansımızı %50 düşürmüştü. Öyle de oldu. Maç başlar başlamaz özellikle Uğur Çifçi’nin kanadından akın akın gelen Alanyasporlular tehlike yaratmaya başladılar ki, daha 6. dakikada 1-0 öne geçmeyi başardılar. Golden sonra Gençlerbirliği’nin hareketleneceğini düşünüyorduk ama ne bireysel olarak, ne de takım halinde Kırmızı-Siyahlılar en ufak bir pozisyon dahi yaratamadılar. Devre biterken Alanya’nın skoru 2-0 yapması da iyice morallerimizi bozmaya yetmişti.

Maçın 30. dakikası civarında 50’lerinde bir çift ve 20’lerinde oğulları tribüne giriş yaptılar. Devre arasında, oğulları Cuma günü çalıştığı için Ankara’dan gece 3 yerine 4’te yola çıktıklarını ve maça yetişemediklerini, Ankara’da maçlara geldiklerini ve zaman buldukça deplasmanlara gittiklerini öğrenecektim. Teyzenin gittiği deplasmanlardaki stadyumları ve takımları tartması ise inanılmaz hoşuma gitti!

Bir umut izlemeye başladığımız ikinci yarının daha 4. dakikasında farkın 3’e çıkması ile içimizdeki en ufak umut kırıntılar da yok olup gitti. Muriqi’nin son dakikada üst direkten dönen kafa vuruşu hariç takım 90 dakik boyunca çok ama çok kötü futbol oynadı ve sahada 3-0 yenilgiyle ayrıldı.

Devre arasında Alanyaspor’a giden Landel’in maç sonu doğrudan tribüne gelip formasını taraftarlardan birine vermesi maçın herhalde tek güzel anıydı.

Alanyaspor taraftarlarıyla atkı değiştirerek ve görevli jandarmalarla muhabbet ederek kapıların açılmasını bekledik. Süper Lig’deki takımlar arasında jandarmanın görevli olduğu tek stadyumun burası olduğunu öğrendik. Zira diğer tüm stadyumlarda polisler görevliydi.

Maçın başında sivil güvenlik görevlisinin bize işaret edip, “bir şey olursa sahaya atlamazsınız değil mi?” diye sorması ve benim de, “bir şey olmaz rahat ol” dedikten sonra rahatlayıp, “atlamanıza gerek yok zaten burada kapı var ben açarım” diyerek gülümsemesi günün en ilginç anıydı.

Stadyumdan ayrıldıktan sonra Onur, Nevzat ve Kubilay Abiyle buluştuk. Normalde son derece pozitif olan üçlü hem oynanan oyundan, hem teknik direktörden hem de Cavcav sonrası kulübün “başsız” halinden son derece mutsuzdular. Beraber Bülent’in bulunduğu Öztürk Kolcuoğlu’na gittik ve bir yandan bir şeyler atıştırıp, uzun uzun “ne olacak bu takımın hali?” sorusuna cevap aradık. Bu sırada Ümit Özat’ın maç sonrası yaptığı açıklamalarla, takımda top yapan 2 oyuncu olan Serdar ve Aydın’a savaş açtığını öğrenince iyice morallerimiz bozuldu. “Hayırlısı” demekten başka elden bir şey gelmiyordu.

Deplasmanın en güzel yanı ise lokantada Şehir Serisi‘ne ait Antalya bardağını bulmamdı!

Yemekten sonra arabaya atladık ve önce Atatürk Havalimanına gidip İstanbul tayfasıyla vedalaştık ardından da tramvayla merkeze ve akabinde Zeynep Ablamlara gittik. Alışıldığı üzere, çay, kahve eşliğinde tatlıları hüplettik, bol bol muhabbet ettik ve geceyi tamamladık.

12 Şubat 2017, Pazar

Pazar sabahı 7’de uyanıp, güzel bir kahvaltı ve hoş sohbetle güne başladık. Zeynep Ablaya her şey için teşekkür edip arabaya atladık ve havaalanına gittik. Rahmi Abiye de teşekkür edip uçağın yolunu tuttuk.

Önce İstanbul’a;

oradan da Ankara’ya uçarak evimize ulaştığımızda, “3 puan için gittik, 3 golle döndük” diye düşünüyordum.

Ama her şey bir yana, ilk kez bilen birileriyle Antalya’yı dolaşmak herhalde bu deplasmanın en güzel yanıydı. Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 27maç, 5g, 9b, 13m, 24ga, 41gy.

Deplasman sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Video anı;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 28 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi.

İlgili Maç: 2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu 20. Hafta Maçı Aytemiz Alanyaspor 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:28. Deplasmanım ve Gördüğüm 30. Stad: Vodafone Arena (445 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “26. Deplasmanım ve 3. Kez Yenikent ASAŞ “Osmanlı” (33,4 km)

Köyceğiz Gezi Günlüğü

10 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -02-

Doğa Koruma Merkezi’nin, Aydan’ın yürüttüğü Doğa İçin Sanat projesinin yapılacağı Köyceğiz’e gitme planına bende “yancı” olarak dâhil oldum. Kısa da olsa döndüğümde çok mutluydum!

Özge gezi plandan bahsettiğinde “nerede bu Köyceğiz” diye bakındığımda, etrafında birçok yere gitmeme rağmen Köyceğiz’e hiç gitmediğimi fark edip şaşırmıştım. Oradayken, bizlere nefis bilgiler aktaran Okan’dan, hem denize uzak olması, hem de üç bir yanının milli park ve doğa koruma kanunları ile korunduğu için etraftaki yerleşim yerlerine göre buranın daha sakin kaldığını ve bu sayede de doğanın diğer yerlere göre bakir kalmayı başardığını öğrendik. Zaten, ilk gün hotelde yemek yerken göle doğru kafamızı çevirdiğimizde, karşıdan ne bir ses, ne de bir ışık gelmemesi gerçekten nefis bir duyguydu.

10 Haziran 2016, Cuma

10 Haziran 2016 - Koycegiz, Mugla -01-

Perşembe akşamı saat 22’de otobüse atlayıp Cuma sabahı saat 8’de Köyceğiz’e vardığımızda otobüste sadece biz kalmıştık.

10 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

Kalacağımız Flora Hotele geldiğimizde nefis bir göl manzarası bizi karşılıyordu.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla

İlk iş olarak, eski kameramın tripotuna, Aşkın Abiden ödünç aldığım selfie çubuğunun üst parçasına eklediğim cep telefonumu koydum ve Yıldıray’ın verdiği taktiklere göre video çekimleri yapmaya başladım.

10 Haziran 2016 - Palmiye Merkezi, Koycegiz, Mugla

Kahvaltının ardından Özge’yle hotelin bisikletlerini ödünç aldık ve gölün çevresinde gezinmeye başladık. İlk durağımız kaktüs ve sukulent yetiştiren ve satan Palmiye Merkezi idi. Seraların içerisinde gerçekten nefis türler vardı.

10 Haziran 2016 - Koycegiz, Mugla

Bir süre bakındıktan ve birkaç tane satın aldıktan sonra kuş gözlemleme umuduyla bir yandaki patikadan bisikletlerimizi sürmeye devam ettik. Bir süre gittikten ve biraz bakındıktan sonra hotele doğru geri dönüşe geçtik.

10 Haziran 2016 - Sigla Ormani, Kavakarasi, Koycegiz, Mugla

Öğle yemeğinin ardından minibüse atladık ve sadece Köyceğiz ve çevresinde yetişen Anadolu sığla ağacı (Liquidambar Orientalis) ormanını görmek ve hakkında bilgi almak için Kavakarası’na gittik. Okan bize ağaç, orman ve bu bölgede yapılan koruma çalışmalarından, yaşanılan zorluklardan bahsetti. Sığla ağacı, gövdesinde açılan yaraları kapatmak için bir sıvı salgılıyor ve bu sıvı toplandıktan sonra önce kaynatılarak, ardından da sıkılıp bekletilerek bir ürün elde ediliyor. Bu ürün parfümeride kokuyu tutucu olarak, sabun olarak veya yiyecek olarak kullanılabiliyor.

10 Haziran 2016 - Dalyan, Mugla

İkinci durağımız daha önce hiç gitmediğim Dalyan’dı. Minibüslerden indik ve Köyceğiz gölü ile Akdeniz’i birleştiren kanalın etrafında yürüdük.

10 Haziran 2016 - Likya Kaya Mezarliklari, Dalyan, Mugla

Bu sırada Okan bizlere kanal, göl ve kayalıklara açılmış nefis Likya kaya mezarlıkları ile burada kurulmuş olan medeniyet hakkında bilgiler veriyordu.

10 Haziran 2016 - DEKAMER, Iztuzu Plaji, Ortaca, Mugla

Üçüncü durağımız İztuzu plajının hemen arkasında yer alan, Pamukkale Üniversitesi Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi (DEKAMER) idi. Tekne pervanelerinin çarpması sonucu kabuğunda, kafatasından yaralanan ya da ani bir şekilde sıcak ya da soğuk su akımına yakalanıp rahatsızlanan deniz kaplumbağalarının tedavisi burada yapılıyor.

10 Haziran 2016 - Iztuzu Plaji, Ortaca, Mugla -01-

Kimisi hareketsiz duran, kimisi sürekli çember çizen, kimisi sadece kollarını hareket etmeye çalışan kaplumbağalar hakkında bilgiler aldık ve beyin travması sonucunda yüzmeyi dahi unutan ya da kabukları ağır yara alan deniz kaplumbağalarının burada 3 yıla yakın tedavilerinin yapılıp ardından doğal yaşama bırakıldıklarını öğrendik.

10 Haziran 2016 - Iztuzu Plaji, Ortaca, Mugla -02-

DEKAMER’den sonra nefis bir kumsalı olan ve deniz kaplumbağalarının yumurtladığı, İztuzu plajında yüzdük. Dalgalardan sürekli tokat yememek için sırt üstü beklerken, kolluklarıyla tam önümde yüzen Hatice’nin oğlu Deniz’in arkamdan gelmekte olan büyükçe dalgayı fark ettiğinde yüzündeki korku ifadesini görmek, dalganın geçişi ve akabindeki hepimizin birden kahkahalara boğulması, en güzel anlardan biriydi.

10 Haziran 2016 - Yuvarlakcay, Fethiye, Mugla

Plajdan sonra önce Ortaca’da el yapımı dondurma yedik sonrasında da günün son durağı olan Yuvarlakçay’a gittik. Dağdan gelen soğuk suyun ufak havuzlar haline getirildiği ve bir yandan bir şeyler yiyip içmek bir yandan da kendine güvenenlerin soğuk suya girdiği Yuvarlakçay’a önce İrem girdi ve hızlı bir şekilde çıktı. Sonrasında ben merdivenden adım adım içeri girdim ve kendimi soğuk suya bıraktım. Bir iki kulaçtan sonra hareket edemeyeceğim paniğiyle hızlıca sudan çıktım ve o an İrem’in suya girdiğinde yüzüne yerleşen şaşkınlığın sebebini anladım. Çıktıktan sonra suyun soğuk olduğunu ama Mostar köprüsü altında akan nehir suyunun yanına bile yaklaşamayacağını konuştuk.

Yuvarlakçay’dan sonra hotele geçtik ve çok güzel bir akşam yemeği yedik. Yemekte en çok ilgimi çeken şey, birçok faydası olan ve özellikle bol su ve C vitamini deposu sayılan Silcan bitkisinden yapılmış yoğurtlu ve yoğurtsuz kavurma idi. Gerçekten çok lezzetliydi!

Akşam yemeğinden sonra, herkesin Yıldıray’a ilettiği şarkıların tek tek çalınması ve her şarkıdan sonra kimin bu şarkıyı seçmiş olabileceği tahminlerinin yapıldığı bol kahkahalı bir yarışma yaptık. Çok eğlenceliydi!

11 Haziran 2016, Cumartesi

11 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -02-

Cumartesi günü hotelin önünden tekneye atladık ve gölden kanala doğru ilerlemeye başladık. Hiçbir yapının bulunmadığı dağlar arasında yaptığımız yolculuk gerçekten nefisti. Okan, denizle birleşen göllere, ayaklı göl dendiğini, burasının aslında geçmişte deniz olduğunu ve bu gölün hem tatlı, hem tuzlu hem de acı su barındırdığını anlattı.

11 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

Kanala yaklaştığımızda hem sazlıklar hem de tekne popülasyonunun artmaya başladığını görüyorduk.

11 Haziran 2016 - Likya Kaya Mezarliklari, Dalyan, Mugla

Zikzaklar çizerek yolumuza devam ederken, dün de geldiğimiz Dalyan’ın içinden geçerek Iztuzu plajının arkasında tekneden inip yüzmek için denize doğru yürüdük.

Deniz düne göre daha az dalgalı ama daha soğuktu. Buna rağmen Süleyman’ın yanında getirdiği Gopro ile su altı ve üstünde çekim yapması yüzünden bol kahkahalı birkaç saat geçirip ardından yemek yemek için tekneye geçtik.

Dalyan kanalında avlanan ve ilk kez yediğim mavi yengeç gerçekten nefisti. Yemekten sonra bir sonraki durağımız olan Ölemez Dağının eteklerinde yer alan göl kenarındaki kaplıcaya doğru yol aldık. Tekneden indiğimizde burunlarımıza gelen buram buram sülfür kokusu nedeniyle sıcak çamur banyosuna girmek ilk anda zor olsa da, içine girip tüm vücudumuzu çamurla kaplarken birbirimize bakıp attığımız kahkahalar atmaya başladık. Elbette bunda Süleyman’ın sığ su ve çamur içinde yüzüşünü izlemenin de etkisi vardı.

Ellerimizin çamur olduğu için hiç fotoğraf çekemesem de Süleyman Goprosu ile bol bol çekim yapıyordu. Çamura kaplanmış bir şekilde sıcak sudan çıktıktan sonra kurumak için bir süre güneş altında beklerken, etrafta heykel gibi olmuş insanları görüp birbirimize gösteriyorduk. Çamur kurudukça tüm vücudumuzun gerginliği artırıyordu. Hareket etmek ve konuşmaya çalışmak gerçekten enteresandı.

11 Haziran 2016 - Camur Banyosu, Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

İyice kuruduktan sonra gölün ılık sularında çamurdan arındık ve ardından kaplıcanın sıcak sularında gevşedik.

11 Haziran 2016 - Tekne Turu, Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

11 Haziran 2016 - Flora Hotel, Koycegiz, Mugla

Günün son durağı dönüş yolunda yer alan bir koydu. Bir süre de burada yüzdükten sonra hotele vardığımızda bizi Aydan karşılıyordu.

Akşam yemeğinin ardından 20’de otobüse atladık ve Pazar günü sabah 6.30’da eve varmıştık. Kısa ama dolu dolu yaşadığımız, bol bol eğlendiğimiz nefis bir anı biriktirme ve hayattan çalmacaydı. Nicelerine…

Bu gezinin benim açımdan bir özel yanı da Yeni Rakı’nın muhtemelen 2015’de başladığı ve bildiğim kadarıyla 35 parça olan Şehir Serisi‘ne ait Diyarbakır bardağını bulmamdı.

Ankara’nın “Kuğulu”, “Gar” ve Adana’nın “Pamuk Tarlası” bardağından sonra Diyarbakır 4. bardağım olarak listeye eklendi. Kaldı 29! 🙂

27 Mayis 2016 - Gezdigim Yerler (Turkiye)

Video üstadı Tuğçe’nin desteği ile ilk kez Premiere kullanarak video anı yapmanın haklı sevinciyle ve gururuyla sunuyorum;

Altay: Alsancak’ın Sakini, Orhan Berent

Altay, Alsancak’in Sakini, Orhan Berent

Nedenini bilmesem de çocukluğumdan beri Altay’ı sevmişimdir. Logosuna bayıldığım birkaç futbol takımından (diğerleri Ajax veGöteborg) biridir.

2008-09 Yasin Avci (17) -Altay- -On-

2008-09 Yasin Avci (17) -Altay- -Arka-

2010’da forma koleksiyoncusu olan Adem Pehlivan’dan Yasin Avcı’nın 2008-09 sezonunda Altay’da giydiği formasını almış ve çok sevmiştim. Hala koleksiyonumun en sevdiğim parçalarından biridir.

Sıkı bir Altaylı olan ve kendisini Türk Futbolu mail grubu üzerinden tanıdığım Orhan Berent’in, Altay’ın 100. yılında yayınlanan Altay: Alsancak’ın Sakini kitabını büyük bir zevkle okudum. Oldukça titiz bir çalışmanın ürünü olan kitabı diğer futbol kitaplarından ayıran en büyük özelliği, efsaneleşmiş hikâyeleri kaleme almak yerine, tabloyu daha net görebilmemiz için, kulübün hayat hikâyesini İzmir ve ülkenin içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve kültürel olaylar eşliğinde irdeliyor. Özellikle 1914-1959 arasındaki dönemi çok beğendim.

Kitabın ilgi çekici bir özelliği de, Berent’in taraftarı olmasına rağmen Altay’ı anlatırken genel olarak objektif kalmayı başarması. Bu sayede kitap “Altay güzellemesi” olmaktan çıkıp tüm futbolsevelere hitap eden bir hal almış.

Kitabın son bölümünü okurken gözlerimin önüne, Gençlerbirliği’nin geleceğine dair bir sahne canlandı. Orhan Berent’in yerine kendimi koydum, Altay’ın yerine ise, kurumsallaşma adına hiçbir adım atmayan ve uzun yıllardır tek adamla yönetildiği için İlhan Cavcav sonrasında muhtemelen alt liglere demir atacak olan Gençlerbirliği’ni koydum ve okudum;

Üç küme aşağıda üçüncü sezonumuz. Atatürk Stadı’nda bir akşam vakti… Tayyar abiyle tribündeki yerimizi almışız, maçı izliyoruz. Yanımızdaki yöremizdekiler de çoğunun adını bilemesek bile simaen tanıdıklar, tribünün gediklileri, hep aynı yüzler… Aşağıdan tribünü kesen polisler bile yabancı gelmiyor gözümüze. Beyaz saçlı amirleri sokakta bize rastlaşa, “Bunlar Altay tribününden, oradan tanışıyoruz kendileriyle” diye selam verecek neredeyse. Abartısız öyle… İki sıra önümüzde Altay’ın üç eski futbolcusu Miço Mustafa, Cruyff Mithat, Arap Muzaffer. Arada onlarla da laflıyoruz. Sol tarafımda yaşlan 16-17 civarında birkaç genç var. Konuştuklarımıza kulak misafiri olmuşlar, birisi soruyor: “Abi bunlar kim, eski futbolcular mı?” “Evet” diyorum, “eski futbolcular”. Bir soru daha soruyor: “Ya siz?” “Yok” diyorum, “Ben sadece taraftarım. Senin yaşındayken bunları seyrediyorduk tribünde. Geleni gideni devirirdik. Sen neler kaçırdığını biliyor musun oğlum?” Tayyar abi eliyle Mersinli tarafındaki kaleyi işaret ederek kulağıma eğiliyor: “Orhan, bu stadın ilk açıldığı 1971 yılında Mustafa abin genç milliydi. Şurada öyle bir hareket yapti ki bütün stat ayağa kalkıp onu alkışladı.” Ben söylediği devirde henüz çok küçüktüm ama Tayyar abinin gösterdiği tarafa insiyaki olarak bakarken sanki görüyor gibiydim…

Maç bitiyor. Fazla kalabalık olmadan eve dönmek için aceleyle dışarı çıkıyorum. Hızlı hızlı tren istasyonuna yürüyorum. Elli metre önümde Miço Mustafa ve Mithat abiyi farkediyorum. Siz hiç çok sevdiğiniz ve idol gördüğünüz bir futbolcuyu ölesiye merak ettiniz ve özlediniz mi? Ben çok özlemiştim biliyor musunuz? 1979-80 sezonuydu. Mithat abi takımdan kesilmiş, Miço Mustafa da ortalarda yoktu. O zamanlar internet, cep telefonu falan yok. Televizyon tek kanallı, iletişim kısıtlı. Birisinin kadro dışı diğerinin de sakat olduğunu aylar sonra öğrenmiştim. Otuz küsur sene sonra önümde yürürlerken “Bari şimdi yetişeyim onlara” diyorum. Adımlarımı sıklaştırıyorum. Benden 15 yaş büyük olmalarına rağmen hâlâ formdalar, bir türlü yetişemiyorum. Otobüs durağının orada Cruyff Mithat arkadaşından ayrılıyor, son bir gayretle Miço Mustafa’yı yakalıyorum istasyon merdivenlerinde. “Top ayağındayken de bu kadar hızlı giderdin be abi” diyorum. Gülüyor. Tren geliyor biniyoruz. Aklımda tribündeki gençler kalmış. Hadi ben bu takımın en gözde olduğu devirlere yetişmiştim. Ya onlar?

Trenin penceresinden karanlıklara bakıyorum. Eskilerden bir tekerleme geliyor aklıma, mırıldanıyorum: “Kalemizde Tanzer var, geri dörtlü çelikten duvar, orta saha hepsi canavar, ileride Mustafalar var.” Miço Mustafa yan taraftaki kanepede oturuyor. “Öyle değil mi abi” diyorum ona dönerek. Duymamıştı ama yine de cevaplıyor: “Öyleydi, öyleydi…” Yüzümü tekrar karanlık pencereye çeviriyorum. Maç çoktan bitti ama kafamda devam ediyormuş gibi. Sezai Karakoç’un mısralarını hatırlıyorum. Ne demişti? “Koşu bittikten sonra da koşan atlarız biz.”

Yok yok bu böyle olmayacak, bu maç böyle bitmez, bitmemeli. Bir gün geri geleceğiz. Bir gün mutlaka… Bir gün mutlaka…

Altay: Alsancak’ın Sakini’nden macanilari.com’a yapılan alıntılar için tıklayın…

Altay: Alsancak’ın Sakini, Futbol Kitapları, 31

Michael Schanze, Lena Valaitis ve Batı Almanya Futbol Korosu – Ole Espana (1982 İspanya Dünya Kupası) (LP)

Michael Schanze Und Die Fussball-Nationalmannschaft - Ole Espana (1982 Espana World Cup )

İki hafta önce, (6 yıllık hayalim olan ama tembellikten bir türlü yapamadığım) pikabıma yükseltici alma işini başarıyla tamamladığım için, geçen pazar Ayrancı’daki (her ayın ilk pazarı kurulan) antika pazarına gidip plak bakındım. İlginçtir, 1982’de İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası için, Michael Schanze ve Lena Valaitis’in kupaya katılacak ülkeler için besteledikleri şarkıları, Batı Almanya milli takımı oyuncularından oluşturulan koro ile birlikte söyledikleri “Ole Espana” adında bir plak buldum ve hemen edindim!

Akhisar – Gençlerbirliği maçını izlemek için Tanıl abilerdeki deplasman tribününe giderken yanımda bu plak vardı. Görünce şaşırdı, 5 TL’ye aldığımı öğrenince iyice şaşırdı. Ardından da Almanca yazılara bakınıp bana çeviriler yaptı. Böylece, satılan her plağın Batı Almanya Futbol Federasyonuna 250 Mark kazandırdığını ve dönemin futbol federasyonu başkanı Hermann Neuberger, teknik direktör Jupp Derwall ve takım kaptanı Karl-Heinz Rummenigge’nin plağı doldururken oldukça eğlendiklerini ve futbolun dostlukları arttırması temennilerini öğrendim.

Michael Schanze Und Die Fussball-Nationalmannschaft - Ole Espana (1982 Espana World Cup ) - Arka

Albüm, Ole Espana adlı şarkıyla açılıyor, 14 milli takım (İskoçya, Brezilya, Macaristan, Peru, Avusturya, İngiltere, SSCB, Kuzey İrlanda, Kuveyt, Yugoslavya, Polonya, Arjantin, İtalya ve Almanya) için bestelenmiş Almanca pop şarkıları söyleniyor ve Adios Espana şarkısı ile kapanıyor.

Bu plakla birlikte “futbol plakları koleksiyonuma” da başlamış oldum. Hayırlı uğurlu olsun 🙂

Teknik Bilgiler;

Basım Yılı / Ülkesi: 1982, Batı Almanya

Kondisyon: Kap:9 / Plak : 9

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Roterdam, Brugge, Amsterdam, Den Haag – Bölüm 4

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -10-

29 Kasım 2013, Cuma (Roterdam, Amsterdam, Den Haag)

Bir gün önce dörder tane aktarma yaparak gidip geldiğim Brugge’dan sonra güvenim yerine gelmişti. Akşam Amsterdam’a hangi saatlerde tren olduğunu, aktarma saatlerini ve peron bilgilerini not ettim. Rotterdam Lombardijen’den önce Rotterdam Centraal’a oradan da Amsterdam’a geçecektim.

Sabah Fazilet beni tren istasyonuna bıraktığında aklımdaki tek soru işareti, girişteki otomatların bozuk para ile çalışıp çalışmamasıydı. Brugge’a giderken bozuk para yeri yok diye bilet almamış ve 29’unda kullanmayı planladığım tüm gün biletini harcamıştım. Dönüşte konuştuğum kondüktörler otomatlarda bozuk para girişinin olduğunda ısrarlıydılar. Ve evet, haklıydılar. Dün akşamdan hazırladığım paraları atarak Rotterdam Centraal’a kadar biletimi aldım. Trene atladım ve 9 dakika sonra indim.

Tren istasyonundaki gişeler bankalardaki gibi dizayn edilmişti. Önce bir sıra numarası alıp bekliyor ardından da numaranız bankoda görüntülenince görevliye gidip derdinizi anlatıyordunuz. Ben de Amsterdam’a gidiş, Lombardijen’e dönüş ve yarın için Schipol’a gidiş biletlerini aldım.

Sonrasında planladığım trene bindim. Fakat daha önce bindiğim trenlere nazaran daha az konforlu ve farklı renkte bir trendi. Kondüktör gelip “bilet” dediğinde, hemen biletimi çıkartıp uzattım. Adam damgayı bastıktan sonra, bindiğim trenin hızlı tren olduğunu ve 10 Euro ekstra ücret ödemem gerektiğini söyledi. Dün gece tren seferlerine bakarken en kısa sürede gideni seçmiştim! O da buydu tabi! Ödemeyi yaptıktan 35 dakika sonra Amsterdam tren istasyonundaydım.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -01-

İstasyondan çıkmadan önce dönüş trenlerinin saatlerini kontrol edip ardından Brugge’daki gibi bir danışma aradım. Vardı ama ne bileyim dışarıdan pek hoşuma gitmedi. Bir de çok kalabalık olduğu için, en arka iki sayfasında küçük bir Amsterdam haritası olan reklam broşürünü alıp gardan ayrıldım.

29 Kasim 2013 - Seks Muzesi, Amsterdam, Hollanda

Dışarı çıktığımda ince ince yağan yağmur ve kalabalıkla karşılaşıyordum. Solumda portatif dükkânlar ile sağımdaki binalar arasında yürümeye başladım. Fakat bir süre sonra sağımda, bir sürü arkadaşımdan ismini duyduğum Seks Müzesi’ni fark ettim. Bugüne kadar yurtdışında ödediğim en ucuz müze biletini (4 Euro) aldıktan sonra 3 katlı müzede dolaşmaya başladım. Seksle ilgili bir sürü materyalden oluşan müze koleksiyonunda eski çağlardan biblolar, ufak heykeller, fotoğraflar, kasetler, film posterleri, seks aparatları, aniden bağıran bir kadın ya da aniden size doğru dönen çıplak bir adam heykeli gibi “komiklikler” gibi bir sürü şey vardı. Grup halinde içeride dolaşanlar elbette daha çok fazla eğleniyorlardı. Benim ilgimi ise ismini çok duyduğum ve orta çağda çok yaygın olarak kullanılan bekâret kemerleri ve 19. yüzyılın son çeyreğinden erotik/porno fotoğraflar çekti. Enteresandılar…

Müzeden çıktığımda yağmur durmuştu. Dam Meydanı’na doğru yürümeye devam ettik. Bu arada sağımda bir bilet dükkânı duruyordu ve içeriden müze biletleri alabiliyordunuz. Aklıma Heval’in, “Van Gogh müzesi için deli gibi kuyruk vardı o yüzden girmedik” cümlesi geldi. Demek ki böyle bir çözüm üretmişlerdi. Ben de 15 Euro ödeyip Van Gogh müzesi için biletimi önceden almış oldum. Ardından görevliden müzenin yeri konusunda bilgi aldıktan sonra yürümeye başladım.

29 Kasim 2013 - Madame Tussauds, Amsterdam, Hollanda

Kısa bir süre sonra şehrin en çok bilinen yerlerinin başında gelen Dam Meydanı’ndaydım. Tam karşımda balmumu heykelleriyle ünlü Madame Tussauds duruyordu. “Gidebilirim” listeme ekledim. Solumda 1956’da II. Dünya Savaşında ölenler için yapılan National Monument (Ulusal Anıt) yer alıyordu.

29 Kasim 2013 - Nieuwe Kerk (New Church, Yeni Kilise), Amsterdam, Hollanda

Sağ köşede 1385’de yapımına başlanan ve Gotik mimarisi ile inşa edilen Nieuwe Kerk (New Church / Yeni Kilise) bulunuyordu.

29 Kasim 2013 - Koninklijk Paleis Amsterdam (Royal Palace of Amsterdam, Amsterdam Kraliyet Sarayi), Amsterdam, Hollanda

Ulusal Anıt’ın tam karşısında ise 1648’de yapımına başlanan Koninklijk Paleis Amsterdam (Royal Palace of Amsterdam / Amsterdam Kraliyet Sarayı) vardı.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -01-

Biraz bakındıktan sonra Hollandalı olduğunu düşündüğüm bir kıza Van Gogh Müzesi’ne nasıl gidebileceğimi sorarak onun yönlendirmesiyle Müzeler Meydanı’na doğru yürümeye devam ettim.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -06-

Bir süre sonra şehrin ünlü kanallarını görmeye başladım. Neredeyse her sokak arasından kanal geçiyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -04-

Ağaçlara yakın olan kanalların üstünde toplanmış sarı yapraklar oldukça güzel görünüyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -02-

Sokaklardaki apartmanlarda oldukça enteresandı. Bazılarının üzerinde (muhtemelen) yapıldıkları yıllar yazıyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -03-

Yol güzergâhım sırasında ufak meydanlar ve küçük heykeller görüyordum.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -05-

Kanalların üzerinde yer alan köprülerin demirlikleri bisikletlerle doluydu. Zaten şehirde arabalardan çok bisikletle gezen insanları görüyordunuz.

Yönümün doğru olup olmadığını kontrol etmek için genelde Hollandalı ya da dükkânlardaki görevlileri seçmeye çalışıyordum.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -07-

Apartmanların bazılarının duvarlarında bulunan yürüyüş seviyesindeki süslemeler çok güzeldi.

29 Kasim 2013 - Spiegelgracht, Amsterdam, Hollanda

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -09-

Diğer kanalları kesecek şekilde bulunan Spiegelgracht kanalına geldiğimde nefis bir manzara ile karşılaşıyordum. Tam karşımda 1885’de yapılan Rijksmuseum (State Museum / Devlet Müzesi) binasını görüyordum. Bir süre fotoğrafımı çekecek birisi için bakınsam da bir türlü kimseyi bulamadım ve “dönüşte” diyerek yürümeye devam ettim.

29 Kasim 2013 - Rijksmuseum (State Museum, Devlet Muzesi), Amsterdam, Hollanda -02-

29 Kasim 2013 - Rijksmuseum (State Museum, Devlet Muzesi), Amsterdam, Hollanda -01-

Ulusal Müze’nin altında bulunan bisiklet ve yaya yolunu kullanarak Müzeler Meydanı’na ulaşıyordunuz. Geçiş çok güzel düşünülmüştü.

29 Kasim 2013 - Museumplein (Museum Square, Muze Meydani), Amsterdam, Hollanda

Gelmeden önce maps’ten bakındığım meydan beklediğimden çok büyüktü. Son bir kontrol olarak 45’lerinde bir adama Van Gogh Müzesi’ni sorduktan sonra meydanın çok büyük ve güzel olduğunu söyledim. O da bana meydanla ilgili bazı bilgiler verdi.

Bu arada hava yeniden kapanmış ve yağmur yağmaya başlamıştı. Geldiğimden sürekli değişen bir hava vardı Amsterdam’da.

Müzeye girmeden önce elinizdeki bilet ya da davetiyeyi gişeye verip orijinal müze bileti alıyordunuz. Ardından içeri girip aramadan geçiyor ve sonunda müzeye ulaşıyordunuz.

Müze oldukça kalabalıktı. (2012’de yaklaşık 1,5 milyon ziyaretçisi varmış ve bu konuda Hollanda’da ilk ve dünyanın 30. müzesiymiş.) Bu yüzden neredeyse her tablonun önünde 5-6 kişi sırada bekliyor ve sırası gelince yaklaşıp inceliyor ya da fotoğraf çekiyordu.

29 Kasim 2013 - A Pair of Shoes (1886), Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Yanında “fotoğraf çekmeyin” işareti olan tablolar haricinde çekim yapabiliyordunuz.

3 katlı binada Van Gogh’un birçoğu ikon olmuş çalışmasını görebiliyordunuz.

29 Kasim 2013 - Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Tıpkı Salzburg’daki Mozart’ın evinde sanatçının kullandığı kemanı gördüğümde şaşırdığım ve heyecanlandığım gibi burada da Van Gogh’un kullandığı paleti ve boya tüplerini görmek oldukça enteresandı.

Tablolardaki (benim açımdan özellikle canlı) renk tonları çok göz kamaştırıcıydı.

29 Kasim 2013 - Wheatfield Under Clouded Sky (1890), Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Benim favori tablom ise Temmuz 1890’da ölmeden önceki son haftasında çizdiği Wheatfield Under Clouded Sky adlı eseriydi. O kadar çok sevdim ki bir süre baktıktan sonra insanları bekletmemek için biraz daha arkalara geçip bir süre daha baktım. Müzede en çok ilgimi çeken şeylerden biri, sanatçının parasızlıktan aynı tuvallerin arkalarına yaptığı çalışmaların sergilenmesiydi.

Müzeden çıktığımda saat 2’ye geliyordu. Kışın dolaşmanın en büyük sıkıntısı, günlerin erken bitmesi olduğu için hızlıca bir karar vermeliydim. Ya gitmeyi düşündüğüm Madame Tussauds ve Rijksmuseum’da bulunan Rembrandt’ın eserlerini görmeye gidecek ya da “bir başka zamana” diyerek şehri dolaşacaktım. Ben de şehri dolaşmaya karar verdim.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Spiegelgracht, Amsterdam, Hollanda

Dönüş yolunda fotoğraf çekinmeyi çok istediğim Spiegelgracht’a yaklaştığımda orta yaşlı bir turist çiftin haritaya baktıklarını görüp hızlanmaya başladım. Yanlarına ulaştığımda “fotoğrafımı çekebilir misiniz?” diye sordum. Adam, aksanlı bir İngilizceyle, “olur. Ama 5 Euro?” dedi. Gülümsedim ve “olur” diye cevap verdim. Bunun üzerine beni kesin bir bakışla, “ciddi misin?” diye sordu güldü ve fotoğraf makinasını aldı. Pozumu verdim, sırıttım, adam da “tamam” deyince yanlarına gittim. Ama telefonun ana ekrana düşmüştü. Şaşırdım. Kontrol ettim ama hiçbir fotoğraf çekilmemişti. “Olmamış, bir kere daha dener misiniz?” dedikten sonra nereye basacağını bir kere daha söyledim. Adam şaşkınlıkla, “haa burası mıydı!” dedi ve tekrar karşıya geçti. Ben de pozuma hazırlanıp sırıtırken, kadın adamın arkasına geçmiş pozu ve adamın çekip çekmediğini inceliyordu. Ardından kadın “tamam” dedi, ben de yanlarına yaklaştım ama adam “yoo olmadı!” diyordu. Bir kere daha baktım ve bu sefer de adamın video çekimine geçtiğini gördüm. “Olmamış, video çekiyor” deyince, kadın, “ama video iyidir” diyerek bir kahkaha patlattı. Ben de, “kesinlikle ama şu an benim bir fotoğrafa ihtiyacım var” deyip güldüm. Adam emin bir şekilde, “bir kere daha deneyeceğim” deyip fotoğraf makinasını aldı. Karşıya geçti, ben yerime geçtim, sırıttım ve ardından adam “tamam” deyince yanlarına ulaştım. Kontrol etmek için fotoğraf makinasını elime aldığımda adam ve kadın pür dikkat beni izliyorlardı. “Evet, olmuş!” deyince adam yumruklarını sıkarak kollarını havaya kaldırıp sevinç hareketi yaparak, “yeaaah” dedi. Güldüm ve teşekkür ettim. Hayatımdaki en enteresan fotoğraf çektirme anımdı…

Şimdiki hedefim gelmeden önce bir arkadaşın önerdiği Rembrandt Meydanı’ydı. Bu sefer sadece harita yardımıyla yürüyerek dolaşmaya başladım.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -11-

Yine kanalları, evleri inceleye inceleye amaca doğru ilerliyordum.

Gelmeden önce kanalda tekne turu yapmayı düşünsem de yağmur nedeniyle üstü kapalı tekneleri görüp bu düşüncemden caymıştım.

29 Kasim 2013 - Rembrandtplein(Rembrandt Square, Rembrandt Meydani), Amsterdam, Hollanda -01-

“Işığın ve gölgelerin ressamı” olarak anılan Hollandalı ressam Rembrandt’ın (1606-1669) adını verdiği meydanı farklı kılan şey, sanatçının 1642’de yaptığı The Night Watch (Gece Devriyesi) tablosunun heykelleştirilmiş bir halinin yer almasıydı. “Tablo heykellerin” arkasında bir de sanatçının heykeli bulunuyordu.

29 Kasim 2013 - Rembrandtplein(Rembrandt Square, Rembrandt Meydani), Amsterdam, Hollanda -02-

Meydanda biraz zaman geçirdikten sonra haritanın üzerindeki görülmesi gereken yerlerden biri olarak çiçek logolarıyla işaretlenmiş olan yeri bulmak için kasmaya başladım. Ne olduğunu merak etmiştim. Bir süre aşağı yukarı gittikten sonra buranın lale satan dükkânlar olduğunu görüp, “bu muymuş yani!” diye hayıflanıyordum.

29 Kasim 2013 - Oude Kerk'in (Old Church, Eski Kilise), Amsterdam, Hollanda

Ardından dolaşa dolaşa önce Dam Meydanı’na ardından da Oude Kerk’in (Old Church / Eski Kilise) bulunduğu meydana gittim.

29 Kasim 2013 - Oudekerksplein (Old Church Square, Eski Kilise Meydani), Amsterdam, Hollanda

29 Kasim 2013 - De Wallen (Red Light District, Kırmızı Isik Bölgesi), Amsterdam, Hollanda -01-

Bu meydanın en bilinen özelliği ise kilisenin etrafında yer alan ve Amsterdam deyince herkesin aklına gelen De Wallen (Red Light District / Kırmızı Işık Bölgesi) adı verilen genelevin bulunmasıydı. Dar sokaklar arasında (genelde) sağlı sollu kabinlerde müşteri bekleyen seks işçilerini görebildiğiniz alan oldukça enteresandı.

29 Kasim 2013 - De Wallen (Red Light District, Kırmızı Isik Bölgesi), Amsterdam, Hollanda -02-

Yazıyı yazmak için yaptığım araştırma sırasında bölgede yaklaşık 301 tane kabinin olduğunu öğrendim (en.wikipedia). İşin en ilginç yanı ise, Amsterdam’a gelen neredeyse tüm turistlerin (kadın, erkek, ergen, genç, yaşlı) bu bölgeyi (genelde utangaç ve/veya şaşkın bakışlarla) dolaşmasıydı. Bölgede yer alan seksle ilgili tüm yerler ve içerisinde esrar içilebilen coffee shoplar turistler için “gidilmesi gereken yer” haline gelmişti.

29 Kasim 2013 - Oudezijdsvoorburgwal, Martilar, Amsterdam, Hollanda

Merakımı giderdikten sonra Oudezijdsvoorburgwal kanalının yanındaki dükkânlardan birinden, kâğıt külah içinde satılan patates kızartması alıp yemeye başladım. Bu arada patateslerden biri yere düştü ve 7-8 tane martı bir anda üşüşüp patatesi kapıp kaçtılar. Kanalın yanındaki banka oturup patates yemeye devam ettiğimde martıların etrafımda uçtuğunu ve bağırdıklarını fark ettim. Birkaç kez patates attıktan sonra etrafımdaki martı sayıları iyice artmıştı. Bir yandan da sürekli bağırdıkları için gelen geçen “ne oluyor orada” kıvamında bakış atıyorlardı. Birkaç kere daha patates attıktan sonra yemeye devam ettim ve onlar da umudu kesip gittiler.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -12-

Artık yapacağım pek bir şey kalmamıştı. Hava da kararmıştı. Saat 18 civarlarında dönmeye karar verdim ve (tıpkı Brugge’da yaptığım gibi) şehri bir de ışıklar altında görmek için yeniden Dam Meydanı’na doğru hareketlendim. Bu arada hava iyice soğumaya ve rüzgâr şiddetini arttırmaya başlamıştı. Bir süre takıldıktan ve hemen çaprazdaki bir alışveriş merkezine girip bakındıktan sonra tren garına doğru yürümeye başladım.

Sakin bir şekilde gara geldiğimde sıradaki Rotterdam Centraal treninin iptal edildiğini gördüm. Bunun üzerine ne yapabileceğimi sorduğum bir kondüktör beni başka bir trene yönlendirdi. Monitördeki güzergâhta Centraal’i görünce atladım. Bir süre sonra trendeki monitörlerin çalışmadığını fark ettim. Her ihtimale karşı yanımdaki kıza Rotterdam’a gidip gitmediğini sorduğumda “gidiyor” yanıtını alınca rahatladım. Ardından gar adlarını görebileceğim bir koltuğa geçtim. Sonrasında trende kablosuz internet olduğunu fark edip durak saatlerine bakarak Rotterdam’a rahatça ulaştım. Fakat Centraal’dan Lombardijen’e olan seferlerde bir sorun vardı. Birkaç tanesi iptal edilmişti ve bir sonraki tren 30 dakika sonra idi. Mecbur bekledim ve trene binip, istasyonda Faziletle buluştuk.

29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda -01-

29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda

Kuzen akşam yemeği için (yolculuğumuz sırasında Türkçedeki adının Lahey olduğunu öğreneceğim ve şaşıracağım) Den Haag’ın sahil bölgesi olan Scheveningen’e doğru yola koyulduk. (Sanırım) 40 dakika sonra sahildeki Vispaleis’deydik. Limanda çok sert rüzgâr esiyordu. Geldiğim günden beri Faziletle yediğimiz yemeklerden damak zevklerimizin aynı olduğunu düşünerek, onun önerilerine uymaya karar verdim. Hengelo’daki son günümde Heval’in önerisi ile pazarda yediğim Kibbeling’e benzeyen türde kızartılmış (Türkçedeki tam adını bulamadığım) whitefish yedik. Yanında verilen küp soğan ve acı sosla birlikte oldukça lezzetliydi. Yemeğin yanında ilk kez denediğim üzümlü fanta da lezzetliydi.

Yemekten sonra yarınki uçağımı düşünerek dinlenmek üzere Rotterdam’a döndük. Evde, ilk geldiğim gece oynadığımız ve kazandığım tavla maçının, heyecan dolu rövanşını yaptık. Bir o, bir ben derken, iki kere marstan son anda yırtıp oyunu zar zor kazandım ve Türkiye’de rövanşlarını yapmak üzere anlaştık.

30 Kasım 2013, Cumartesi (Roterdam)

Her ihtimale karşı saat 11:40’daki uçağım için saat 7’de uyanıp 7:50’de Lombardijen’e vardım. Normal koşullarda Schiphol’a 50 ile 70 dakika arasında ulaşılabiliyordu. Fazilet’e teşekkür edip vedalaştıktan sonra bavulumla 2 numaralı raya ulaştım. Etrafta sadece iki kişi vardı. Monitöre baktığımda 7:50 yazması gerekirken 8:20 treninin adı yazıyordu. 7:50 treni ise daha aşağıdaydı. Bir terslik vardı. Bekleyen iki kişinin yanına gidip durumu onlara sorduğumda sarışın olan çocuk (sanırım o da ben söyleyince fark etmişti), sinirli bir şekilde, “İptal edilmiştir. Raylarda bir sıkıntı var galiba. Saçmalık!” dedikten sonra bisikletini alıp gitti. Siyahi olan çocuk bana acıyan gözlerle bakıp, “havaalanına mı?” diye sordu. “Evet” diye cevap verdiğimde “raylarda bir sorun var ama nerede bilmiyorum. Bu yüzden 8:20’de iptal olabilir, hiç belli olmaz. Trenlere güvenmemelisin!” dedi ve otobüsle Centraal’a gitmemi önerdi. Aklıma dün akşam buraya dönerken yaşanan rötarlar geldi. Daha zaman olduğu için daha ufak çapta bir panik yaşayarak kuzeni aradım. “Geliyorum” dedi. Arabaya binip Centraal’a doğru yola çıktık. Yolda onun telefonundan Schiphol’a tren saatlerine bakarken tüm trenlerin iptal edildiğini görüp iyice şaşırdım. Beli ki sorun büyüktü ve en kötüsü ne zaman çözüleceği belli değildi. Kuzenin işe gidecek olmasından ötürü 60 km uzaktaki havaalanına gitmek için tek seçimimiz taksiydi. Bir süre aradıktan sonra bir taksi görüp yanına yanaştık. Adam, “taksimetreyi açabilirim, normalde 150 Euro tutuyor (ki 151 Euro tuttu!) ama 100 Euro’ya götürebilirim” dedi. Oldukça pahalıydı ama yapacak bir şey yoktu. Fazilet’e bir kere daha veda ettikten sonra taksiye atlayıp Schiphol’a doğru yolculuğa başladık.

Taksi şoförü nereli olduğumu birkaç kere sorduktan sonra Türklere hiç benzemediğimi söyledi. Benzer bir şeyi yıllar önce İtalya’da yaşadığım aklıma geldi, güldüm. O ise, doğma büyüme Rotterdam’lıydı. Yolculuk boyunca bol bol sohbet ettikten sonra havaalanına vardım. Bu aksilikte tek sevindiğim nokta 100 Euro’nun hoş sohbet bir taksiciye gitmesiydi. “Sağlık olsun” diye düşünerek havaalanından içeriye girdiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Hiçbir arama olmadan THY’nin checkinine gelmiştim. Bavulu teslim edip biletimi aldıktan sonra pasaport kontrolünde sıraya girdim. Bu arada yanıma gelen bir görevli pasaportumun çipli olup olmadığını sordu. Çipli olduğunu söyleyip gösterdiğimde, “Avrupa Birliği vatandaşları için” tabelası bulunan çipli geçişten geçebileceğimi söyledi. Şaşırdım. (Hani, “yeni bir uygulama mı ki?” diye düşünerek) önce denemeye karar versem de sonradan vazgeçtim. Zaten biraz sonra bir polis bulunduğum sıradaki çipli pasaportluları diğer tarafa çağırırken, benim pasaportumu görüp “sadece Avrupa Birliği vatandaşları” dedi. Usul usul beklemeye devam ettim.

Sıra bana geldiğinde pasaportumu polise doğru uzattım. Sarışın ve (muhtemelen) Hollandalı olan polis, pasaportumu alırken aksanlı bir şekilde, “merhaba, nasılsınız?” dedi. Ben de oto kontrol “thank you” diye cevap verip ardından şaşırarak, “teşekkürler, iyiyim” dedim. Polis gülümsedi ve kontrolden sonra pasaportumu bana uzatarak, “Türkçe söylüyorum. İyi günler” dedi. Gülümsedim ve teşekkür ettim. İlginçti.

Kontrolden geçtikten sonra monitörlere bakarken D12 kapısına yürüyerek 10 dakikada gidebileceğimi gördüm. Aklıma Özgür’ün, “Schiphol havaalanı büyüktür” sözü geldi. Kapıya doğru yürürken hala herhangi bir kontrol olmamasına şaşırıyordum. Biraz sonra güvenlik kontrolünün, uçağa binmeden önce kapı önlerinde yapıldığını öğrenecektim…

Uçak İstanbul’a 4-5 dakika geç indi. Bununla da kalmayıp yere indikten sonra, yer bulması, yanaşması ve kapıların açılması için yaklaşık 15 dakika bekledik. Bir de buna otobüsü beklemek eklenince panik yapmaya başladım. Çünkü Ankara uçağına aktarma arası sadece 80 dakika idi ve neredeyse yarım saati gitmişti. Kapıya ulaşınca koşmaya başladım. Bu arada bir görevli “Ankara uçağı mı?” diye sordu. Evet deyince bizi başka bir yere yönlendirip, “panik yapmayın, koridorun sonundaki pasaport kontrolünden geçip bir üst kata çıkarak iç hatlara ulaşabilirsiniz” dedi. Derin bir “oh” çeksem de, koridorun sonunda Libyalı sporcuların pasaporttan geçtiklerini fark ettim. İşin kötü yanı her biri 3-4 dakika sürüyordu ve benim uçağın kalkmasına 45 dakika vardı. Bir süre daha bekledikten sonra dayanamayıp Libyalıların yanına ikinci bir sıra yapan Türklerin arkasında sıraya girdim. Libyalıların (haklı olarak) sinirli bakışları arasında kontrolden geçip uçağa sonrasında da evime ulaştım…

Son iki gün yaptığım yolculuklarda ara ara heyecanlı anlar yaşasam da bunları “tecrübe” olarak anılarıma kaydettim. Ankara’ya döndükten sonra sakin kafayla düşününce ve fotoğraflara bakınca çok güzel bir gezi olduğunu fark ettim… Gerçekten güzeldi…

Gitmeden önce hiç planlamasam ya da üzerinde düşünmesem de Hengelo hariç gezdiğim tüm yerler bana fena halde Venedik’i anımsattı. Orayı da çok sevmiştim…

24 Aralik 2013 - Gidilen Yila Ait, Ulke Paralari Koleksiyonu -On Yuz-

Pazar günü, gittiğim her ülkede, gittiğim yıl basılmış herhangi bir tane demir parayı ekleyerek oluşturduğum koleksiyonumun fotoğrafını çektim. Hollanda ve Belçika’da (alışverişler sırasında) 2013 paralarını bulmuştum. Hatta Hollanda’da Portekiz ve Avusturya’dan sonra 2 Euro’luk özel gün parası yakalamıştım!

24 Aralik 2013 - Gidilen Yila Ait, Ulke Paralari Koleksiyonu -Arka Yuz-

Dip Not: Koleksiyondaki Türk paraları KKTC’yi temsil ediyor…

Dip Not 2: Koleksiyonumu oluşturmaya başladığımdan beri (aradığım paraları bulmak için cebindeki 300 euroyu bozdurup, tek tek demir paraları incelemek gibi!) büyük bir yardım sağlayan Hasan Gülmüş’ (aka Kayhan Kaynak) teşekkürleri borç bilirim…

Dip Not 3: Bu yazıyı yayınladıktan yaklaşık 3 hafta sonra Hasan Gülmüş ve Umut Besler’in katkılarıyla koleksiyonumda eksik olan Slovenya 2012 ve Vatikan 2008 paralarını da buldum ve koleksiyonumu “şimdilik” tamamlamış oldum.

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 8 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013)

21. Deplasmanım ve Gördüğüm 22. Stad: Dr. Necmettin Şeyhoğlu (221 km)

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -2-

Dr. Necmettin Şeyhoğlu Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 221 km.

Sezon öncesi, deplasman yapmayı düşündüğüm şehirlerden biri de Karabük’tü. Maç tarihleri daha belli olmadan önce, maçın oynanacağı hafta sonu Özge ve ablası ile hem Tolga’yı ziyaret etmek, hem de gezmek için Karabük’e gitme kararı almış olmamız ilginç bir rastlantı oldu. Fakat ortada bir sorun vardı; Cumartesi günü sabahtan yola çıkıp Karabük’e gidilecek, o akşam orada kalıp pazar günü akşam 8 civarlarında geri dönülecekti. Ama maç saati de 8 olunca ben alternatif bir dönüş planı yapmaya koyuldum. Ama etrafımdakilerin hiçbirine deplasman fikri cazip gelmiyordu. Ben de otobüsle dönmeye karar verip uygun bir sefer aramaya başladım. Ama ne komiktir ki akşam 7’den sonra Karabük’ten Ankara’ya gelen sadece Kastamonu-Ankara seferi yapan bir tane otobüs vardı ki, o da doluydu. Moralim bozulmuştu. Ama Allahtan, Alkaralar.com‘a durumu yazdığımda, Atila abilerin ailecek deplasmana gideceklerini ve dönüşte arabada bir kişilik yer olduğunu öğrenince derin bir nefes aldım.

Cumartesi günü saat 8:30 civarlarında Özlemleri alıp, Karabük – Safranbolu (ve benim için deplasman) yolculuğumuza start verdik. Oldukça sıcak bir hafta sonundan sonra havanın serinlemiş olması ve özellikle cumartesi günü Karabük’te yağmur yağacağını öğrenmek (sonrasında memnun olacağımızdan habersiz olarak) can sıkıcıydı. Gerede sapağına yaklaştıkça artan sis, aklıma geçen Nisan’da yaptığımız Amasra, Cide, Safranbolu gezimiz sırasında bol siste çıkmaya çalıştığımız ama bir süre sonra vazgeçtiğimiz Küre Dağları’na gitme çabalarımızı getirdi.

Gerede’den Karabük’e doğru dönünce ara ara yağmurlu ve bol bulutlu bir hava ile karşılaştık. Saat 11:15’de Karabük’e vardığımızda ilk iş olarak kahvaltı için Kastamonu yolundaki Kadı Efendi’ye gittik. Saat 2 gibi Tolga’yı aldık ve Karabük gezimiz resmen başlamış oldu.

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk -3-

Yaklaşık 1 yıldır Karabük’te yaşayan Tolga’nın verdiği oldukça ilginç bilgiler eşliğinde hızlı bir şehir turu yaptık. Bu sırada, deplasmanlardaki en hayati bilgilerden biri olan stadın yerini de öğrenmiş oldum! Ardından Safranbolu tarafındaki Tokatlı Kanyonu’nu tepeden gören Kristal Teras’a gittik.

Mehmet Ali Cetinkaya - 31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk -2-

İnsanın cam bir platformda yürürken aşağıdaki derinliği görmesinin hiç de iyi bir duygu olmadığını tecrübe edindik. Bir de buna, terasa çıktığımızda arkamızda sürekli zıplayan çocuğun terası sallaması eklenince iyice gıcık olduk.

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk -1-

Bir süre Teras’da zaman geçirdikten sonra Tokatlı Kanyon’una inmeye karar verdik.

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Safranbolu, Karabuk

204 basamağı inerken kanyon duvarlarında gördüğümüz oyuklar oldukça enteresandı. Aşağıda önce bir kafe, sonrasında paintball oynanan bir alan ve son olarak da at binilen bir yer vardı. Tüm yolu bir yandan gezerken bir yandan da dikenlerinden sakınarak itinayla olgun böğürtlen toplamaya çalışıyorduk.

31 Agustos 2013 - Incekaya Su Kemeri, Safranbolu, Karabuk

Dönüş yolunda nefes nefese kalmış bir şekilde en üstteki basamağa ulaştığımızda, yan taraftaki İncekaya Su Kemeri’nin üstündeki insanları görüp, oraya doğru yöneldik. Doğal olarak, üzerinde hiçbir korkuluğun bulunmadığı dar su kemerinin üstüne çıkmak yasaktı. Tellerle kaplı girişin esnetilmiş yerinden insanlar su kemerine çıkıp yürüyorlardı. Evet, biz de aynı suçu işledik ve kemer üstünde bir süre yürüyüp geri dönük!

Akşam yemeğini ardından Safranbolu’da hem kahve içmek için Boncuk Kafe’ye gittik. İlk kez Safranbolu’yu gece görüyordum ve daha önce geldiğimde olduğu gibi yine çok sevdim. Çarşının içinde yer alan Boncuk Kafe’nin önünde insanlar oturmuşlar saz çalıp şarkı söyleyen iki kişiyi dinliyorlardı. Biz de yer bulamadığımız için içeri geçtik. Kahvelerimizi içip, yanında ikram edilen, tatlı-ekşinin nefis bir uyumuna sahip olan karadut-böğürtlen şırasını yudumladık. Hesabı öderken Ankara’ya götürmek için biraz şıra satın aldım.

1 Eylül 2013, Pazar

Pazar günü kahvaltı için Konarı göllerinden birinin etrafında kurulu olan tesislere gittik. Ufak bir alanı kapsayan gölü ilk gördüğümüzde havuza benzettik. Fakat Tolga’nın yaptığı kısa bir araştırmadan sonra golün, 1945-46 yıllarında İngiltere’den getirilen ve elektrik ya da yakıt kullanılmadan sadece su basıncı ile çalışan pompa sistemi ile Konarı köyüne su sağladığını ve goldeki oksijen oranının az olduğunu, ısının ise her mevsim 20-24 derece arası olduğunu öğrenecektik.

1 Eylul 2013 - Degirmen Restaurant, Safranbolu, Karabuk -2-

1 Eylul 2013 - Degirmen Restaurant, Safranbolu, Karabuk -1-

Yemeğin ardından çocuklar ve büyükler için lunapark eğlencesine ve ardından da yemek yemek üzere, su değirmenleriyle un öğüten ve aynı zamanda lokanta olarak işletilen Değirmen Restaurant’a gittik.

Karabük Deplasmanı

Akşam 7 civarlarında kırmızı-siyah formamı giyip bizimkilere iyi yolculuklar diledikten sonra stadyuma giden sokağın başında arabadan indim. Stadyum, eski işçi lojmanlarının bulunduğu ağaçlık bir yerde bulunduğundan gayet güzel görünüyor. Yaklaştıkça gürültü ve kalabalık artmaya başladı. Polis kontrolünden geçerken, görevli polis biletimi sordu. Deplasman taraftarı olduğumu söyleyince beni arka sokaktan deplasman girişine yönlendirdi. Stadın bir yan paralel sokağından yokuşu tırmanıp stada doğru tekrar aşağıya doğru döndüğümde ikinci bir polis noktasına ulaştım. Yeniden biletim sorulduğunda deplasman taraftarı olduğumu yineledim. Polis burada biletin satılmadığını ve Onur Park’a gitmemi söyledi. Oldukça terlemiş ve sıkılmış olarak, bilginin güvenilirliğini kontrol etmek üzere deplasman girişine doğru ilerledim. Orada da aynı cevabı alınca kapalı tribünün önünden geçerek yürümeye başladım. Onur Park’ı sorduğum bir Karabük’lü “beni takip et, ben de bilet alacağım” dedi.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi Mac Bileti

Teşekkür ettikten sonra bana hangi tribünden bilet alacağını sordu. Ben de, “herhalde bize tek bir tribün vermişlerdir. Çünkü Gençlerbirlikliyim” deyip gülünce, bana dönüp “biz Gençler taraftarını Behzat Ç.’den öğrendik” dedi ve güldü.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -1-

Biletleri alıp tekrar kapalının önünden geçip Güney Kale Arkası’na geldim ve içeri girdim. Polisler, İstanbul Büyükşehir Belediyespor ve Fenerbahçe deplasmanlarında olduğu gibi, “güvenlik gerekçesiyle” bizi 2 katlı tribünün üst katına yönlendiriyorlardı.

Mehmet Ali Çetinkaya - 1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu

Tribüne çıktığımda Atila abi, eşi, Ozan ve İpek’i görüp yanlarına oturdum. Bir süre muhabbet ettikten sonra adet olduğu gibi, tribündeki en iyi açıyı bulmaya çalıştım.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -2-

 

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -3-

Karşıda yer alan kuzey kale arkasında Karabük’ün taraftar grubu Mavi Ateş’liler yer alıyordu. Sağda kapalı tribün ve sol tarafta ise henüz yapımı tamamlanmamış olan maraton tribünü vardı. Stadyum “kutu” gibiydi ve çimlerle tribün arasında ekstra bir alan bulunmadığı için kale arkasında bile görüş açısı gayet güzeldi.

Bir süre sonra Mustafa abi ve ailesi de tribündeki yerlerini aldılar. Bu arada biz yerimizi değiştirip tribünün en soluna geçip stadı daha çaprazdan gören bir yere geçtik.

Metin hoca, geçen hafta Ankara’da beklediğimizden çok iyi bir performans sergileyen takımda iki tane değişiklik yapmıştı. Stoperde Ante’nin kart cezası nedeniyle görev alan Ahmet’in yerini yine Ante ve Gosso’nun yerine de Özgür kadroya alınmıştı.

Maçın hemen başında, pek alışık olmadığımız bir şekilde sürekli ileriye doğru oynayan bir takım izlemeye başladık. Hem topu ayağımızda tutuyor, hem rakip ataklarını çoğalarak kesiyor hem de hızlı çıkarak pozisyona girmeye çalışıyorduk. Sanırım tek handikabımız Zec’in en ileride görev almasıydı. Çünkü geldiği günden beri Zec, forvet arkası olduğunu ve ileride baskı altında tek adam olamayacağını defalarca kanıtlamıştı. Ama malum “bir kere daha” yeni bir teknik direktör ve yeni kurulan bir ekip olduğumuz için bu tarz denemeler yapmaya mecburduk!

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -5-

Soldan Uğur ve Stanku, ortadan Nizamettin ve sağdan Jimmy’nin hızlı çıkışları ve Özgür’ün nefis müdahalelerini izledikçe tribünlerde iyice iştahlanmıştık. Jimmy’nin önümüzdeki kaleye gönderdiği füzenin direkte patlaması ve Zec’in kale sahasına çaprazdan girip uzak köşeye plase yapmak isterken dışarı attığı pozisyonla saç baş yolduk.

İlk yarının son 15 dakikasında Karabükspor çok fazla serbest vuruş kazanmaya başladı. Pozisyonların birçoğunu garip bir şekilde anlayamadık. Çünkü sanki fauller hep topsuz alanda oluyordu. Çünkü biz pozisyonu izlerken topu takip ediyorduk ve top, hamlelerle yön değiştirmeye devam ediyordu. Bu arada düdük çalıyor ve yerde bir Karabük’lü görüyorduk.

İlk yarı 0-0 sona erdikten sonra alt tribüne gidip biraz da oradan stadyumu inceledim.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu, KaraKizil Stiker

Üst kata dönerken Kara Kızıl’dan Barkın’ın C Blok tabelası üzerine tribün gruplarının stikerlarını yapıştırdığını gördüm. Özellikle “Kona Moshoeu Kushe Golleri Döşe” stikerı çok başarılıydı…

Geçen yıl Türk Telekom Arena’da Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçta, Schalke taraftar gruplarının stikerlarını görmüş, Abregle konuşmuş ve biz de birkaç tane hazırlayıp deplasmanlarda yapıştırmayı düşünmüştük. Ama hala aksiyona geçemedik!

İkinci yarının başlarında yine ileriye doğru oynayamaya çalıştık ama sonrasında Karabükspor’un topa hakim olmaya başlamasıyla birlikte geri çekilmeye başladık. Bu süre zarfında Ramazan’ın biri yerden biri de havadan gelen iki tane topu kurtarması ve Karabüklü bir oyuncu ceza alanı içinde şut çekmek üzereyken Tosic’in son anda kayarak topu dışarı atışını izledik. Fakat işin ilginç yanı ilk yarıda olduğu gibi Deniz Ateş Bitnel’in faul kararlarının birçoğuna yine anlam veremiyorduk.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi

Derken maçın son anlarında kullanılan bir serbest atışta Ante’nin Samba Sow’u itmesinin ardından çalınan penaltıyla şok olduk. Çünkü bu pozisyonu da anlayamamıştık! Ne yerde yatan biri vardı, ne hakeme itiraz eden herhangi bir Karabüksporlu futbolcu, ne de olası bir avut düdüğüne tepki gösterecek Karabüklü taraftar!

Bir gün sonra özetlere baktığımda Ante’nin gerçekten Sow’u ittiğini gördüm. Ama penaltı kararı çok acımasızcaydı! Çünkü hakem bu pozisyona penaltı çalarsa, her maç en az 4-5 tane penaltı vermesi gerekirdi!

Golden sonra iki tane Karabüklü futbolcu kazandıkları bir köşe atışı kararının ardından köşe noktasına gidip beklemeye başladılar. Bir ara sanırım Karabüklülerden biri topa dokundu. Ama sonrasında ne onlar, ne de bizimkiler ne olduğunu anlayamadılar. Bu arada hakem ısrarla topun olduğu yeri gösteriyordu. Ardından Doğa gidip topu aldı, yere koydu ve hakem düdük çalarak bir kere daha oyuna müdahale etti. Bu sefer Karabüklüler topu aldı ve aynı şeyler tekrar başa döndü. Bu arada bizler tribünde saç baş yolarken, Metin Diyadin de sahaya daldı. Ve tribünlere gönderildi. Ardından kullanılan taçtan sonra da hakem maçı bitirdi!

Uzunca bir süre ıslıklar ve “acemi hakem” tezahüratlarından sonra sinirli ve moralsiz bir şekilde alt kata inip kapıların açılmasını bekledik.

Atila abilerin arabasında, bol ikramlar eşliğinde yaptığımız güzel yolculuğu, Dorukkaya tesislerinde ara verdiğimiz sırada takım otobüsü geldi. Atila abi otobüsten sinirli bir şekilde inen Metin Diyadin’e “geçmiş olsun hocam” deyince, Metin hoca kısa bir süre Atila abiye baktıktan sonra sinirli bir şekilde uzaklaştı. Sonrasında otobüsten inen Cem Onuk, Atila abiye, “Süper Lig’deki ilk maçında bizi yaktı hakem!” diye dert yanıyordu…

Kişisel deplasman karnesi: 21maç, 3g, 8b, 10m, 15ga, 29gy.

Dip Not: Dr. Necmettin Şeyhoğlu’den önce gördüğüm 21 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker.

İlgili Maç: 2013-2014 Sezonu Spor Toto Süper Lig 3. Hafta Maçı Kardemir Karabükspor 1-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:22. Deplasmanım ve Gördüğüm 24. Stad: Başakşehir Fatih Terim (469 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “20. Deplasmanım ve 2. (ve son) Kez Beşiktaş İnönü (445 km)”

2004-05 Sezonu UEFA Kupası 1. Tur: Egaleo

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -02-

2. Ön Eleme Turu’nda HNK Rijeka‘yı özellikle deplasmanda oynadığı oldukça kötü futbol sonrasında büyük bir “şans eseri” eleyen Gençlerbirliği’nin UEFA Kupası 1. Tur’undaki rakibi 2003-04 sezonunda Yunanistan Süper Lig’ini 5. olarak tamamlayan Atina ekibi Egaleo olmuştu. O sezon ilk kez düzenlenecek olan UEFA Kupası gruplarına kalmak için oldukça güzel bir kura çektiğimizi düşünmüştük. Sonuçta Egaleo bize göre ufak bir kulüptü. Zaten kura çekimden sonra Yunan basınında da, Alkaralar’ın bir önceki sezon UEFA Kupası’nda gösterdiği performansa gönderme yapılarak “Egaleo devlerin katiliyle eşleşti” diye yazılıyordu.

İlk Maç

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -01-

İlk karşılaşma 16 Eylül’de Atina’da oynanacaktı. Maçın televizyonda canlı olarak yayınlanması için son dakikaya kadar haber kollamıştık. Fakat hiçbir olumlu bilgi gelmedi ve maç televizyonda yayınlanmadı. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın yabancı takımlarla oynadıkları hazırlık maçlarını bile “milliyetçi duyguları” pohpohlayarak canlı yayında sunan televizyonlar UEFA Kupası’nda bir önceki sezon gösterdiği başarıyla ilgi çeken Gençlerbirliği’nin maçını göstermediler.

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi.Mac.Bileti

(Yıllar sonra, Avrupa Kupalarında Türk takımlarının maç biletlerini toplayan bir koleksiyonerle tanışmıştım. Bana deplasmandaki maçımızın biletini göndermişti.)

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -01-

 

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -07-

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -06-

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -05-

Maçın canlı yayınlanmaması nedeniyle neler olup bittiğini çok fazla bilmiyorduk. Ama sonuç kötüydü. 14. dakikada penaltıdan yediğimiz golle sahadan 1-0 yenik ayrılmıştık. Maçtan sonra basına yansıyan dakika-skor yazılarını okumakla yetinmiştik.

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -03-

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -04-

Sonraları macanilari.com’da Alan Shearer nickli arkadaşın yazdıklarından şöyle bir de bilgi öğreniştik: “Maç esnasında bir de bayrak krizi yaşanmıştır. Kale arkasındaki taraftarlar arasında bulunan bayrak direklerinden Türk bayrağı indirilmiş, Gençlerbirliği bu durum düzeltilmediği sürece maça çıkmayacağını bildirmiş, Türk bayrağı yeniden dikildikten sonra bayrak direkleri çevresi seyircilerden arındırılmış ve Gençlerbirliği böylece sahaya çıkabilmiştir.”

İkinci Maç

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -1-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -2-

Ankara’daki rövanş karşılaşmasının saati 18 olunca gidememiş ve televizyonda izleme planları yapmaya başlamıştım. Ama çeşitli nedenlerden ötürü zevksiz ve kısır giden maça kısa kısa bakabilmiştim. Hele bir de 42’de golü yiyince tüm inancım bitmişti.

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -4-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -3-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -5-

O gün tribünlerde yaşananları ve daha üzerinden bir yıl geçmeden teknik ekipte ve takımda yaşanan erozyonun yönetim kararları ve taraftarlarda da yaşandığını Necdet abi (Özkazancı) alkaralar.com’a yazdığı yazıda çok güzel özetlemişti;

– Taraftarlarca istifaya davet edilen, ancak başkanın da yönlendirmesiyle takım dibe vuruncaya kadar istifa etmeyi düşünmeyen, bu arada takımı toparlamak için herhangi bir çare de üretemeyen ve zamanı boşa harcayan bir teknik direktör.

– Bir yanda annesi, babası ya da bir büyüğü tarafından büyük bir heves ve heyecanla elinden tutulup maça getirilen, ancak kapıda bilet almaya zorlanan ve stada alınmayan minicik çocuklar. Diğer yanda UEFA kupası maçında stada (maraton tribünü) bedava alınan ve bir kereliğine geldiği maçta Gençlerbirliği taraftarlarının tribün kültürüne yakışmayacak bir şekilde “kahpe Yunan”, “Yunanistan köpeğine”, “ayağa kalkmayan Yunanlı olsun” gibi ırkçı tezahüratlar yapan ve sakatlanan rakip futbolculara “oh” çeken taraftar müsveddeleri.

– Maçın son 10 dakikasında yönetimi ve Erdoğan Arıca’yı istifaya davet eden, ama bu arada takımı bırakıp gitmiş olan eski teknik direktör Ersun Yanal ile eski futbolcular Ahmet Hassan, Deniz Barış ve Serkan Balcı lehinde de tezahürat yapan bazı taraftarlar.

– Sayısının azlığından yakınılan, ama kulübün daha iyi noktalara gelmesi için hiçbir çıkar gözetmeksizin kendince çaba gösteren, kafa yoran, tartışan, çırpınan, gerektiğinde yapıcı eleştiri ve önerilerde bulunan, maçlarda takımı yalnız bırakmayan, küfür etmeyen, “disiplin + centilmenlik = Gençlerbirliği” kültürüne sahip taraftarlar.

Bu cümlelerden sonra geriye yazacak hiçbir şey kalmıyor. 2003-04 sezonunda UEFA Kupası’nda fırtına gibi esen takımın teknik dierktörü ve bazı futbolcuları gittikten/satıldıktan sonra yerleri planlı bir şekilde doldurulamadığı için UEFA Kupası maçlarında büyük bir hüsran yaşandı.

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -6-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -7-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -8-

O gün Egale tarafından kupa dışına itildikten sonra Gençlerbirliği bu yazının yazıldığı güne kadar Avrupa Kupaları’na katılamadı. Yönetimin özellikle son 5 yıldır büyük değişimler geçiren ülke futbol yapısını göz önünde bulundurmadığı düşünülürse bundan sonra da Avrupa’ya gitmek hayal gibi görünüyor…