Kategori arşivi: Koleksiyon

Altay: Alsancak’ın Sakini, Orhan Berent

Altay, Alsancak’in Sakini, Orhan Berent

Nedenini bilmesem de çocukluğumdan beri Altay’ı sevmişimdir. Logosuna bayıldığım birkaç futbol takımından (diğerleri Ajax veGöteborg) biridir.

2008-09 Yasin Avci (17) -Altay- -On-

2008-09 Yasin Avci (17) -Altay- -Arka-

2010’da forma koleksiyoncusu olan Adem Pehlivan’dan Yasin Avcı’nın 2008-09 sezonunda Altay’da giydiği formasını almış ve çok sevmiştim. Hala koleksiyonumun en sevdiğim parçalarından biridir.

Sıkı bir Altaylı olan ve kendisini Türk Futbolu mail grubu üzerinden tanıdığım Orhan Berent’in, Altay’ın 100. yılında yayınlanan Altay: Alsancak’ın Sakini kitabını büyük bir zevkle okudum. Oldukça titiz bir çalışmanın ürünü olan kitabı diğer futbol kitaplarından ayıran en büyük özelliği, efsaneleşmiş hikâyeleri kaleme almak yerine, tabloyu daha net görebilmemiz için, kulübün hayat hikâyesini İzmir ve ülkenin içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve kültürel olaylar eşliğinde irdeliyor. Özellikle 1914-1959 arasındaki dönemi çok beğendim.

Kitabın ilgi çekici bir özelliği de, Berent’in taraftarı olmasına rağmen Altay’ı anlatırken genel olarak objektif kalmayı başarması. Bu sayede kitap “Altay güzellemesi” olmaktan çıkıp tüm futbolsevelere hitap eden bir hal almış.

Kitabın son bölümünü okurken gözlerimin önüne, Gençlerbirliği’nin geleceğine dair bir sahne canlandı. Orhan Berent’in yerine kendimi koydum, Altay’ın yerine ise, kurumsallaşma adına hiçbir adım atmayan ve uzun yıllardır tek adamla yönetildiği için İlhan Cavcav sonrasında muhtemelen alt liglere demir atacak olan Gençlerbirliği’ni koydum ve okudum;

Üç küme aşağıda üçüncü sezonumuz. Atatürk Stadı’nda bir akşam vakti… Tayyar abiyle tribündeki yerimizi almışız, maçı izliyoruz. Yanımızdaki yöremizdekiler de çoğunun adını bilemesek bile simaen tanıdıklar, tribünün gediklileri, hep aynı yüzler… Aşağıdan tribünü kesen polisler bile yabancı gelmiyor gözümüze. Beyaz saçlı amirleri sokakta bize rastlaşa, “Bunlar Altay tribününden, oradan tanışıyoruz kendileriyle” diye selam verecek neredeyse. Abartısız öyle… İki sıra önümüzde Altay’ın üç eski futbolcusu Miço Mustafa, Cruyff Mithat, Arap Muzaffer. Arada onlarla da laflıyoruz. Sol tarafımda yaşlan 16-17 civarında birkaç genç var. Konuştuklarımıza kulak misafiri olmuşlar, birisi soruyor: “Abi bunlar kim, eski futbolcular mı?” “Evet” diyorum, “eski futbolcular”. Bir soru daha soruyor: “Ya siz?” “Yok” diyorum, “Ben sadece taraftarım. Senin yaşındayken bunları seyrediyorduk tribünde. Geleni gideni devirirdik. Sen neler kaçırdığını biliyor musun oğlum?” Tayyar abi eliyle Mersinli tarafındaki kaleyi işaret ederek kulağıma eğiliyor: “Orhan, bu stadın ilk açıldığı 1971 yılında Mustafa abin genç milliydi. Şurada öyle bir hareket yapti ki bütün stat ayağa kalkıp onu alkışladı.” Ben söylediği devirde henüz çok küçüktüm ama Tayyar abinin gösterdiği tarafa insiyaki olarak bakarken sanki görüyor gibiydim…

Maç bitiyor. Fazla kalabalık olmadan eve dönmek için aceleyle dışarı çıkıyorum. Hızlı hızlı tren istasyonuna yürüyorum. Elli metre önümde Miço Mustafa ve Mithat abiyi farkediyorum. Siz hiç çok sevdiğiniz ve idol gördüğünüz bir futbolcuyu ölesiye merak ettiniz ve özlediniz mi? Ben çok özlemiştim biliyor musunuz? 1979-80 sezonuydu. Mithat abi takımdan kesilmiş, Miço Mustafa da ortalarda yoktu. O zamanlar internet, cep telefonu falan yok. Televizyon tek kanallı, iletişim kısıtlı. Birisinin kadro dışı diğerinin de sakat olduğunu aylar sonra öğrenmiştim. Otuz küsur sene sonra önümde yürürlerken “Bari şimdi yetişeyim onlara” diyorum. Adımlarımı sıklaştırıyorum. Benden 15 yaş büyük olmalarına rağmen hâlâ formdalar, bir türlü yetişemiyorum. Otobüs durağının orada Cruyff Mithat arkadaşından ayrılıyor, son bir gayretle Miço Mustafa’yı yakalıyorum istasyon merdivenlerinde. “Top ayağındayken de bu kadar hızlı giderdin be abi” diyorum. Gülüyor. Tren geliyor biniyoruz. Aklımda tribündeki gençler kalmış. Hadi ben bu takımın en gözde olduğu devirlere yetişmiştim. Ya onlar?

Trenin penceresinden karanlıklara bakıyorum. Eskilerden bir tekerleme geliyor aklıma, mırıldanıyorum: “Kalemizde Tanzer var, geri dörtlü çelikten duvar, orta saha hepsi canavar, ileride Mustafalar var.” Miço Mustafa yan taraftaki kanepede oturuyor. “Öyle değil mi abi” diyorum ona dönerek. Duymamıştı ama yine de cevaplıyor: “Öyleydi, öyleydi…” Yüzümü tekrar karanlık pencereye çeviriyorum. Maç çoktan bitti ama kafamda devam ediyormuş gibi. Sezai Karakoç’un mısralarını hatırlıyorum. Ne demişti? “Koşu bittikten sonra da koşan atlarız biz.”

Yok yok bu böyle olmayacak, bu maç böyle bitmez, bitmemeli. Bir gün geri geleceğiz. Bir gün mutlaka… Bir gün mutlaka…

Altay: Alsancak’ın Sakini’nden macanilari.com’a yapılan alıntılar için tıklayın…

Altay: Alsancak’ın Sakini, Futbol Kitapları, 31

Michael Schanze, Lena Valaitis ve Batı Almanya Futbol Korosu – Ole Espana (1982 İspanya Dünya Kupası) (LP)

Michael Schanze Und Die Fussball-Nationalmannschaft - Ole Espana (1982 Espana World Cup )

İki hafta önce, (6 yıllık hayalim olan ama tembellikten bir türlü yapamadığım) pikabıma yükseltici alma işini başarıyla tamamladığım için, geçen pazar Ayrancı’daki (her ayın ilk pazarı kurulan) antika pazarına gidip plak bakındım. İlginçtir, 1982’de İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası için, Michael Schanze ve Lena Valaitis’in kupaya katılacak ülkeler için besteledikleri şarkıları, Batı Almanya milli takımı oyuncularından oluşturulan koro ile birlikte söyledikleri “Ole Espana” adında bir plak buldum ve hemen edindim!

Akhisar – Gençlerbirliği maçını izlemek için Tanıl abilerdeki deplasman tribününe giderken yanımda bu plak vardı. Görünce şaşırdı, 5 TL’ye aldığımı öğrenince iyice şaşırdı. Ardından da Almanca yazılara bakınıp bana çeviriler yaptı. Böylece, satılan her plağın Batı Almanya Futbol Federasyonuna 250 Mark kazandırdığını ve dönemin futbol federasyonu başkanı Hermann Neuberger, teknik direktör Jupp Derwall ve takım kaptanı Karl-Heinz Rummenigge’nin plağı doldururken oldukça eğlendiklerini ve futbolun dostlukları arttırması temennilerini öğrendim.

Michael Schanze Und Die Fussball-Nationalmannschaft - Ole Espana (1982 Espana World Cup ) - Arka

Albüm, Ole Espana adlı şarkıyla açılıyor, 14 milli takım (İskoçya, Brezilya, Macaristan, Peru, Avusturya, İngiltere, SSCB, Kuzey İrlanda, Kuveyt, Yugoslavya, Polonya, Arjantin, İtalya ve Almanya) için bestelenmiş Almanca pop şarkıları söyleniyor ve Adios Espana şarkısı ile kapanıyor.

Bu plakla birlikte “futbol plakları koleksiyonuma” da başlamış oldum. Hayırlı uğurlu olsun 🙂

Teknik Bilgiler;

Basım Yılı / Ülkesi: 1982, Batı Almanya

Kondisyon: Kap:9 / Plak : 9

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Roterdam, Brugge, Amsterdam, Den Haag – Bölüm 4

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -10-

29 Kasım 2013, Cuma (Roterdam, Amsterdam, Den Haag)

Bir gün önce dörder tane aktarma yaparak gidip geldiğim Brugge’dan sonra güvenim yerine gelmişti. Akşam Amsterdam’a hangi saatlerde tren olduğunu, aktarma saatlerini ve peron bilgilerini not ettim. Rotterdam Lombardijen’den önce Rotterdam Centraal’a oradan da Amsterdam’a geçecektim.

Sabah Fazilet beni tren istasyonuna bıraktığında aklımdaki tek soru işareti, girişteki otomatların bozuk para ile çalışıp çalışmamasıydı. Brugge’a giderken bozuk para yeri yok diye bilet almamış ve 29’unda kullanmayı planladığım tüm gün biletini harcamıştım. Dönüşte konuştuğum kondüktörler otomatlarda bozuk para girişinin olduğunda ısrarlıydılar. Ve evet, haklıydılar. Dün akşamdan hazırladığım paraları atarak Rotterdam Centraal’a kadar biletimi aldım. Trene atladım ve 9 dakika sonra indim.

Tren istasyonundaki gişeler bankalardaki gibi dizayn edilmişti. Önce bir sıra numarası alıp bekliyor ardından da numaranız bankoda görüntülenince görevliye gidip derdinizi anlatıyordunuz. Ben de Amsterdam’a gidiş, Lombardijen’e dönüş ve yarın için Schipol’a gidiş biletlerini aldım.

Sonrasında planladığım trene bindim. Fakat daha önce bindiğim trenlere nazaran daha az konforlu ve farklı renkte bir trendi. Kondüktör gelip “bilet” dediğinde, hemen biletimi çıkartıp uzattım. Adam damgayı bastıktan sonra, bindiğim trenin hızlı tren olduğunu ve 10 Euro ekstra ücret ödemem gerektiğini söyledi. Dün gece tren seferlerine bakarken en kısa sürede gideni seçmiştim! O da buydu tabi! Ödemeyi yaptıktan 35 dakika sonra Amsterdam tren istasyonundaydım.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -01-

İstasyondan çıkmadan önce dönüş trenlerinin saatlerini kontrol edip ardından Brugge’daki gibi bir danışma aradım. Vardı ama ne bileyim dışarıdan pek hoşuma gitmedi. Bir de çok kalabalık olduğu için, en arka iki sayfasında küçük bir Amsterdam haritası olan reklam broşürünü alıp gardan ayrıldım.

29 Kasim 2013 - Seks Muzesi, Amsterdam, Hollanda

Dışarı çıktığımda ince ince yağan yağmur ve kalabalıkla karşılaşıyordum. Solumda portatif dükkânlar ile sağımdaki binalar arasında yürümeye başladım. Fakat bir süre sonra sağımda, bir sürü arkadaşımdan ismini duyduğum Seks Müzesi’ni fark ettim. Bugüne kadar yurtdışında ödediğim en ucuz müze biletini (4 Euro) aldıktan sonra 3 katlı müzede dolaşmaya başladım. Seksle ilgili bir sürü materyalden oluşan müze koleksiyonunda eski çağlardan biblolar, ufak heykeller, fotoğraflar, kasetler, film posterleri, seks aparatları, aniden bağıran bir kadın ya da aniden size doğru dönen çıplak bir adam heykeli gibi “komiklikler” gibi bir sürü şey vardı. Grup halinde içeride dolaşanlar elbette daha çok fazla eğleniyorlardı. Benim ilgimi ise ismini çok duyduğum ve orta çağda çok yaygın olarak kullanılan bekâret kemerleri ve 19. yüzyılın son çeyreğinden erotik/porno fotoğraflar çekti. Enteresandılar…

Müzeden çıktığımda yağmur durmuştu. Dam Meydanı’na doğru yürümeye devam ettik. Bu arada sağımda bir bilet dükkânı duruyordu ve içeriden müze biletleri alabiliyordunuz. Aklıma Heval’in, “Van Gogh müzesi için deli gibi kuyruk vardı o yüzden girmedik” cümlesi geldi. Demek ki böyle bir çözüm üretmişlerdi. Ben de 15 Euro ödeyip Van Gogh müzesi için biletimi önceden almış oldum. Ardından görevliden müzenin yeri konusunda bilgi aldıktan sonra yürümeye başladım.

29 Kasim 2013 - Madame Tussauds, Amsterdam, Hollanda

Kısa bir süre sonra şehrin en çok bilinen yerlerinin başında gelen Dam Meydanı’ndaydım. Tam karşımda balmumu heykelleriyle ünlü Madame Tussauds duruyordu. “Gidebilirim” listeme ekledim. Solumda 1956’da II. Dünya Savaşında ölenler için yapılan National Monument (Ulusal Anıt) yer alıyordu.

29 Kasim 2013 - Nieuwe Kerk (New Church, Yeni Kilise), Amsterdam, Hollanda

Sağ köşede 1385’de yapımına başlanan ve Gotik mimarisi ile inşa edilen Nieuwe Kerk (New Church / Yeni Kilise) bulunuyordu.

29 Kasim 2013 - Koninklijk Paleis Amsterdam (Royal Palace of Amsterdam, Amsterdam Kraliyet Sarayi), Amsterdam, Hollanda

Ulusal Anıt’ın tam karşısında ise 1648’de yapımına başlanan Koninklijk Paleis Amsterdam (Royal Palace of Amsterdam / Amsterdam Kraliyet Sarayı) vardı.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -01-

Biraz bakındıktan sonra Hollandalı olduğunu düşündüğüm bir kıza Van Gogh Müzesi’ne nasıl gidebileceğimi sorarak onun yönlendirmesiyle Müzeler Meydanı’na doğru yürümeye devam ettim.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -06-

Bir süre sonra şehrin ünlü kanallarını görmeye başladım. Neredeyse her sokak arasından kanal geçiyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -04-

Ağaçlara yakın olan kanalların üstünde toplanmış sarı yapraklar oldukça güzel görünüyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -02-

Sokaklardaki apartmanlarda oldukça enteresandı. Bazılarının üzerinde (muhtemelen) yapıldıkları yıllar yazıyordu.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -03-

Yol güzergâhım sırasında ufak meydanlar ve küçük heykeller görüyordum.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -05-

Kanalların üzerinde yer alan köprülerin demirlikleri bisikletlerle doluydu. Zaten şehirde arabalardan çok bisikletle gezen insanları görüyordunuz.

Yönümün doğru olup olmadığını kontrol etmek için genelde Hollandalı ya da dükkânlardaki görevlileri seçmeye çalışıyordum.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -07-

Apartmanların bazılarının duvarlarında bulunan yürüyüş seviyesindeki süslemeler çok güzeldi.

29 Kasim 2013 - Spiegelgracht, Amsterdam, Hollanda

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -09-

Diğer kanalları kesecek şekilde bulunan Spiegelgracht kanalına geldiğimde nefis bir manzara ile karşılaşıyordum. Tam karşımda 1885’de yapılan Rijksmuseum (State Museum / Devlet Müzesi) binasını görüyordum. Bir süre fotoğrafımı çekecek birisi için bakınsam da bir türlü kimseyi bulamadım ve “dönüşte” diyerek yürümeye devam ettim.

29 Kasim 2013 - Rijksmuseum (State Museum, Devlet Muzesi), Amsterdam, Hollanda -02-

29 Kasim 2013 - Rijksmuseum (State Museum, Devlet Muzesi), Amsterdam, Hollanda -01-

Ulusal Müze’nin altında bulunan bisiklet ve yaya yolunu kullanarak Müzeler Meydanı’na ulaşıyordunuz. Geçiş çok güzel düşünülmüştü.

29 Kasim 2013 - Museumplein (Museum Square, Muze Meydani), Amsterdam, Hollanda

Gelmeden önce maps’ten bakındığım meydan beklediğimden çok büyüktü. Son bir kontrol olarak 45’lerinde bir adama Van Gogh Müzesi’ni sorduktan sonra meydanın çok büyük ve güzel olduğunu söyledim. O da bana meydanla ilgili bazı bilgiler verdi.

Bu arada hava yeniden kapanmış ve yağmur yağmaya başlamıştı. Geldiğimden sürekli değişen bir hava vardı Amsterdam’da.

Müzeye girmeden önce elinizdeki bilet ya da davetiyeyi gişeye verip orijinal müze bileti alıyordunuz. Ardından içeri girip aramadan geçiyor ve sonunda müzeye ulaşıyordunuz.

Müze oldukça kalabalıktı. (2012’de yaklaşık 1,5 milyon ziyaretçisi varmış ve bu konuda Hollanda’da ilk ve dünyanın 30. müzesiymiş.) Bu yüzden neredeyse her tablonun önünde 5-6 kişi sırada bekliyor ve sırası gelince yaklaşıp inceliyor ya da fotoğraf çekiyordu.

29 Kasim 2013 - A Pair of Shoes (1886), Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Yanında “fotoğraf çekmeyin” işareti olan tablolar haricinde çekim yapabiliyordunuz.

3 katlı binada Van Gogh’un birçoğu ikon olmuş çalışmasını görebiliyordunuz.

29 Kasim 2013 - Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Tıpkı Salzburg’daki Mozart’ın evinde sanatçının kullandığı kemanı gördüğümde şaşırdığım ve heyecanlandığım gibi burada da Van Gogh’un kullandığı paleti ve boya tüplerini görmek oldukça enteresandı.

Tablolardaki (benim açımdan özellikle canlı) renk tonları çok göz kamaştırıcıydı.

29 Kasim 2013 - Wheatfield Under Clouded Sky (1890), Van Gogh Museum, Amsterdam, Hollanda

Benim favori tablom ise Temmuz 1890’da ölmeden önceki son haftasında çizdiği Wheatfield Under Clouded Sky adlı eseriydi. O kadar çok sevdim ki bir süre baktıktan sonra insanları bekletmemek için biraz daha arkalara geçip bir süre daha baktım. Müzede en çok ilgimi çeken şeylerden biri, sanatçının parasızlıktan aynı tuvallerin arkalarına yaptığı çalışmaların sergilenmesiydi.

Müzeden çıktığımda saat 2’ye geliyordu. Kışın dolaşmanın en büyük sıkıntısı, günlerin erken bitmesi olduğu için hızlıca bir karar vermeliydim. Ya gitmeyi düşündüğüm Madame Tussauds ve Rijksmuseum’da bulunan Rembrandt’ın eserlerini görmeye gidecek ya da “bir başka zamana” diyerek şehri dolaşacaktım. Ben de şehri dolaşmaya karar verdim.

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Spiegelgracht, Amsterdam, Hollanda

Dönüş yolunda fotoğraf çekinmeyi çok istediğim Spiegelgracht’a yaklaştığımda orta yaşlı bir turist çiftin haritaya baktıklarını görüp hızlanmaya başladım. Yanlarına ulaştığımda “fotoğrafımı çekebilir misiniz?” diye sordum. Adam, aksanlı bir İngilizceyle, “olur. Ama 5 Euro?” dedi. Gülümsedim ve “olur” diye cevap verdim. Bunun üzerine beni kesin bir bakışla, “ciddi misin?” diye sordu güldü ve fotoğraf makinasını aldı. Pozumu verdim, sırıttım, adam da “tamam” deyince yanlarına gittim. Ama telefonun ana ekrana düşmüştü. Şaşırdım. Kontrol ettim ama hiçbir fotoğraf çekilmemişti. “Olmamış, bir kere daha dener misiniz?” dedikten sonra nereye basacağını bir kere daha söyledim. Adam şaşkınlıkla, “haa burası mıydı!” dedi ve tekrar karşıya geçti. Ben de pozuma hazırlanıp sırıtırken, kadın adamın arkasına geçmiş pozu ve adamın çekip çekmediğini inceliyordu. Ardından kadın “tamam” dedi, ben de yanlarına yaklaştım ama adam “yoo olmadı!” diyordu. Bir kere daha baktım ve bu sefer de adamın video çekimine geçtiğini gördüm. “Olmamış, video çekiyor” deyince, kadın, “ama video iyidir” diyerek bir kahkaha patlattı. Ben de, “kesinlikle ama şu an benim bir fotoğrafa ihtiyacım var” deyip güldüm. Adam emin bir şekilde, “bir kere daha deneyeceğim” deyip fotoğraf makinasını aldı. Karşıya geçti, ben yerime geçtim, sırıttım ve ardından adam “tamam” deyince yanlarına ulaştım. Kontrol etmek için fotoğraf makinasını elime aldığımda adam ve kadın pür dikkat beni izliyorlardı. “Evet, olmuş!” deyince adam yumruklarını sıkarak kollarını havaya kaldırıp sevinç hareketi yaparak, “yeaaah” dedi. Güldüm ve teşekkür ettim. Hayatımdaki en enteresan fotoğraf çektirme anımdı…

Şimdiki hedefim gelmeden önce bir arkadaşın önerdiği Rembrandt Meydanı’ydı. Bu sefer sadece harita yardımıyla yürüyerek dolaşmaya başladım.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -11-

Yine kanalları, evleri inceleye inceleye amaca doğru ilerliyordum.

Gelmeden önce kanalda tekne turu yapmayı düşünsem de yağmur nedeniyle üstü kapalı tekneleri görüp bu düşüncemden caymıştım.

29 Kasim 2013 - Rembrandtplein(Rembrandt Square, Rembrandt Meydani), Amsterdam, Hollanda -01-

“Işığın ve gölgelerin ressamı” olarak anılan Hollandalı ressam Rembrandt’ın (1606-1669) adını verdiği meydanı farklı kılan şey, sanatçının 1642’de yaptığı The Night Watch (Gece Devriyesi) tablosunun heykelleştirilmiş bir halinin yer almasıydı. “Tablo heykellerin” arkasında bir de sanatçının heykeli bulunuyordu.

29 Kasim 2013 - Rembrandtplein(Rembrandt Square, Rembrandt Meydani), Amsterdam, Hollanda -02-

Meydanda biraz zaman geçirdikten sonra haritanın üzerindeki görülmesi gereken yerlerden biri olarak çiçek logolarıyla işaretlenmiş olan yeri bulmak için kasmaya başladım. Ne olduğunu merak etmiştim. Bir süre aşağı yukarı gittikten sonra buranın lale satan dükkânlar olduğunu görüp, “bu muymuş yani!” diye hayıflanıyordum.

29 Kasim 2013 - Oude Kerk'in (Old Church, Eski Kilise), Amsterdam, Hollanda

Ardından dolaşa dolaşa önce Dam Meydanı’na ardından da Oude Kerk’in (Old Church / Eski Kilise) bulunduğu meydana gittim.

29 Kasim 2013 - Oudekerksplein (Old Church Square, Eski Kilise Meydani), Amsterdam, Hollanda

29 Kasim 2013 - De Wallen (Red Light District, Kırmızı Isik Bölgesi), Amsterdam, Hollanda -01-

Bu meydanın en bilinen özelliği ise kilisenin etrafında yer alan ve Amsterdam deyince herkesin aklına gelen De Wallen (Red Light District / Kırmızı Işık Bölgesi) adı verilen genelevin bulunmasıydı. Dar sokaklar arasında (genelde) sağlı sollu kabinlerde müşteri bekleyen seks işçilerini görebildiğiniz alan oldukça enteresandı.

29 Kasim 2013 - De Wallen (Red Light District, Kırmızı Isik Bölgesi), Amsterdam, Hollanda -02-

Yazıyı yazmak için yaptığım araştırma sırasında bölgede yaklaşık 301 tane kabinin olduğunu öğrendim (en.wikipedia). İşin en ilginç yanı ise, Amsterdam’a gelen neredeyse tüm turistlerin (kadın, erkek, ergen, genç, yaşlı) bu bölgeyi (genelde utangaç ve/veya şaşkın bakışlarla) dolaşmasıydı. Bölgede yer alan seksle ilgili tüm yerler ve içerisinde esrar içilebilen coffee shoplar turistler için “gidilmesi gereken yer” haline gelmişti.

29 Kasim 2013 - Oudezijdsvoorburgwal, Martilar, Amsterdam, Hollanda

Merakımı giderdikten sonra Oudezijdsvoorburgwal kanalının yanındaki dükkânlardan birinden, kâğıt külah içinde satılan patates kızartması alıp yemeye başladım. Bu arada patateslerden biri yere düştü ve 7-8 tane martı bir anda üşüşüp patatesi kapıp kaçtılar. Kanalın yanındaki banka oturup patates yemeye devam ettiğimde martıların etrafımda uçtuğunu ve bağırdıklarını fark ettim. Birkaç kez patates attıktan sonra etrafımdaki martı sayıları iyice artmıştı. Bir yandan da sürekli bağırdıkları için gelen geçen “ne oluyor orada” kıvamında bakış atıyorlardı. Birkaç kere daha patates attıktan sonra yemeye devam ettim ve onlar da umudu kesip gittiler.

29 Kasim 2013 - Amsterdam, Hollanda -12-

Artık yapacağım pek bir şey kalmamıştı. Hava da kararmıştı. Saat 18 civarlarında dönmeye karar verdim ve (tıpkı Brugge’da yaptığım gibi) şehri bir de ışıklar altında görmek için yeniden Dam Meydanı’na doğru hareketlendim. Bu arada hava iyice soğumaya ve rüzgâr şiddetini arttırmaya başlamıştı. Bir süre takıldıktan ve hemen çaprazdaki bir alışveriş merkezine girip bakındıktan sonra tren garına doğru yürümeye başladım.

Sakin bir şekilde gara geldiğimde sıradaki Rotterdam Centraal treninin iptal edildiğini gördüm. Bunun üzerine ne yapabileceğimi sorduğum bir kondüktör beni başka bir trene yönlendirdi. Monitördeki güzergâhta Centraal’i görünce atladım. Bir süre sonra trendeki monitörlerin çalışmadığını fark ettim. Her ihtimale karşı yanımdaki kıza Rotterdam’a gidip gitmediğini sorduğumda “gidiyor” yanıtını alınca rahatladım. Ardından gar adlarını görebileceğim bir koltuğa geçtim. Sonrasında trende kablosuz internet olduğunu fark edip durak saatlerine bakarak Rotterdam’a rahatça ulaştım. Fakat Centraal’dan Lombardijen’e olan seferlerde bir sorun vardı. Birkaç tanesi iptal edilmişti ve bir sonraki tren 30 dakika sonra idi. Mecbur bekledim ve trene binip, istasyonda Faziletle buluştuk.

29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda -01-

29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 29 Kasim 2013 - Vispaleis, Scheveningen, Den Haag, Hollanda

Kuzen akşam yemeği için (yolculuğumuz sırasında Türkçedeki adının Lahey olduğunu öğreneceğim ve şaşıracağım) Den Haag’ın sahil bölgesi olan Scheveningen’e doğru yola koyulduk. (Sanırım) 40 dakika sonra sahildeki Vispaleis’deydik. Limanda çok sert rüzgâr esiyordu. Geldiğim günden beri Faziletle yediğimiz yemeklerden damak zevklerimizin aynı olduğunu düşünerek, onun önerilerine uymaya karar verdim. Hengelo’daki son günümde Heval’in önerisi ile pazarda yediğim Kibbeling’e benzeyen türde kızartılmış (Türkçedeki tam adını bulamadığım) whitefish yedik. Yanında verilen küp soğan ve acı sosla birlikte oldukça lezzetliydi. Yemeğin yanında ilk kez denediğim üzümlü fanta da lezzetliydi.

Yemekten sonra yarınki uçağımı düşünerek dinlenmek üzere Rotterdam’a döndük. Evde, ilk geldiğim gece oynadığımız ve kazandığım tavla maçının, heyecan dolu rövanşını yaptık. Bir o, bir ben derken, iki kere marstan son anda yırtıp oyunu zar zor kazandım ve Türkiye’de rövanşlarını yapmak üzere anlaştık.

30 Kasım 2013, Cumartesi (Roterdam)

Her ihtimale karşı saat 11:40’daki uçağım için saat 7’de uyanıp 7:50’de Lombardijen’e vardım. Normal koşullarda Schiphol’a 50 ile 70 dakika arasında ulaşılabiliyordu. Fazilet’e teşekkür edip vedalaştıktan sonra bavulumla 2 numaralı raya ulaştım. Etrafta sadece iki kişi vardı. Monitöre baktığımda 7:50 yazması gerekirken 8:20 treninin adı yazıyordu. 7:50 treni ise daha aşağıdaydı. Bir terslik vardı. Bekleyen iki kişinin yanına gidip durumu onlara sorduğumda sarışın olan çocuk (sanırım o da ben söyleyince fark etmişti), sinirli bir şekilde, “İptal edilmiştir. Raylarda bir sıkıntı var galiba. Saçmalık!” dedikten sonra bisikletini alıp gitti. Siyahi olan çocuk bana acıyan gözlerle bakıp, “havaalanına mı?” diye sordu. “Evet” diye cevap verdiğimde “raylarda bir sorun var ama nerede bilmiyorum. Bu yüzden 8:20’de iptal olabilir, hiç belli olmaz. Trenlere güvenmemelisin!” dedi ve otobüsle Centraal’a gitmemi önerdi. Aklıma dün akşam buraya dönerken yaşanan rötarlar geldi. Daha zaman olduğu için daha ufak çapta bir panik yaşayarak kuzeni aradım. “Geliyorum” dedi. Arabaya binip Centraal’a doğru yola çıktık. Yolda onun telefonundan Schiphol’a tren saatlerine bakarken tüm trenlerin iptal edildiğini görüp iyice şaşırdım. Beli ki sorun büyüktü ve en kötüsü ne zaman çözüleceği belli değildi. Kuzenin işe gidecek olmasından ötürü 60 km uzaktaki havaalanına gitmek için tek seçimimiz taksiydi. Bir süre aradıktan sonra bir taksi görüp yanına yanaştık. Adam, “taksimetreyi açabilirim, normalde 150 Euro tutuyor (ki 151 Euro tuttu!) ama 100 Euro’ya götürebilirim” dedi. Oldukça pahalıydı ama yapacak bir şey yoktu. Fazilet’e bir kere daha veda ettikten sonra taksiye atlayıp Schiphol’a doğru yolculuğa başladık.

Taksi şoförü nereli olduğumu birkaç kere sorduktan sonra Türklere hiç benzemediğimi söyledi. Benzer bir şeyi yıllar önce İtalya’da yaşadığım aklıma geldi, güldüm. O ise, doğma büyüme Rotterdam’lıydı. Yolculuk boyunca bol bol sohbet ettikten sonra havaalanına vardım. Bu aksilikte tek sevindiğim nokta 100 Euro’nun hoş sohbet bir taksiciye gitmesiydi. “Sağlık olsun” diye düşünerek havaalanından içeriye girdiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Hiçbir arama olmadan THY’nin checkinine gelmiştim. Bavulu teslim edip biletimi aldıktan sonra pasaport kontrolünde sıraya girdim. Bu arada yanıma gelen bir görevli pasaportumun çipli olup olmadığını sordu. Çipli olduğunu söyleyip gösterdiğimde, “Avrupa Birliği vatandaşları için” tabelası bulunan çipli geçişten geçebileceğimi söyledi. Şaşırdım. (Hani, “yeni bir uygulama mı ki?” diye düşünerek) önce denemeye karar versem de sonradan vazgeçtim. Zaten biraz sonra bir polis bulunduğum sıradaki çipli pasaportluları diğer tarafa çağırırken, benim pasaportumu görüp “sadece Avrupa Birliği vatandaşları” dedi. Usul usul beklemeye devam ettim.

Sıra bana geldiğinde pasaportumu polise doğru uzattım. Sarışın ve (muhtemelen) Hollandalı olan polis, pasaportumu alırken aksanlı bir şekilde, “merhaba, nasılsınız?” dedi. Ben de oto kontrol “thank you” diye cevap verip ardından şaşırarak, “teşekkürler, iyiyim” dedim. Polis gülümsedi ve kontrolden sonra pasaportumu bana uzatarak, “Türkçe söylüyorum. İyi günler” dedi. Gülümsedim ve teşekkür ettim. İlginçti.

Kontrolden geçtikten sonra monitörlere bakarken D12 kapısına yürüyerek 10 dakikada gidebileceğimi gördüm. Aklıma Özgür’ün, “Schiphol havaalanı büyüktür” sözü geldi. Kapıya doğru yürürken hala herhangi bir kontrol olmamasına şaşırıyordum. Biraz sonra güvenlik kontrolünün, uçağa binmeden önce kapı önlerinde yapıldığını öğrenecektim…

Uçak İstanbul’a 4-5 dakika geç indi. Bununla da kalmayıp yere indikten sonra, yer bulması, yanaşması ve kapıların açılması için yaklaşık 15 dakika bekledik. Bir de buna otobüsü beklemek eklenince panik yapmaya başladım. Çünkü Ankara uçağına aktarma arası sadece 80 dakika idi ve neredeyse yarım saati gitmişti. Kapıya ulaşınca koşmaya başladım. Bu arada bir görevli “Ankara uçağı mı?” diye sordu. Evet deyince bizi başka bir yere yönlendirip, “panik yapmayın, koridorun sonundaki pasaport kontrolünden geçip bir üst kata çıkarak iç hatlara ulaşabilirsiniz” dedi. Derin bir “oh” çeksem de, koridorun sonunda Libyalı sporcuların pasaporttan geçtiklerini fark ettim. İşin kötü yanı her biri 3-4 dakika sürüyordu ve benim uçağın kalkmasına 45 dakika vardı. Bir süre daha bekledikten sonra dayanamayıp Libyalıların yanına ikinci bir sıra yapan Türklerin arkasında sıraya girdim. Libyalıların (haklı olarak) sinirli bakışları arasında kontrolden geçip uçağa sonrasında da evime ulaştım…

Son iki gün yaptığım yolculuklarda ara ara heyecanlı anlar yaşasam da bunları “tecrübe” olarak anılarıma kaydettim. Ankara’ya döndükten sonra sakin kafayla düşününce ve fotoğraflara bakınca çok güzel bir gezi olduğunu fark ettim… Gerçekten güzeldi…

Gitmeden önce hiç planlamasam ya da üzerinde düşünmesem de Hengelo hariç gezdiğim tüm yerler bana fena halde Venedik’i anımsattı. Orayı da çok sevmiştim…

24 Aralik 2013 - Gidilen Yila Ait, Ulke Paralari Koleksiyonu -On Yuz-

Pazar günü, gittiğim her ülkede, gittiğim yıl basılmış herhangi bir tane demir parayı ekleyerek oluşturduğum koleksiyonumun fotoğrafını çektim. Hollanda ve Belçika’da (alışverişler sırasında) 2013 paralarını bulmuştum. Hatta Hollanda’da Portekiz ve Avusturya’dan sonra 2 Euro’luk özel gün parası yakalamıştım!

24 Aralik 2013 - Gidilen Yila Ait, Ulke Paralari Koleksiyonu -Arka Yuz-

Dip Not: Koleksiyondaki Türk paraları KKTC’yi temsil ediyor…

Dip Not 2: Koleksiyonumu oluşturmaya başladığımdan beri (aradığım paraları bulmak için cebindeki 300 euroyu bozdurup, tek tek demir paraları incelemek gibi!) büyük bir yardım sağlayan Hasan Gülmüş’ (aka Kayhan Kaynak) teşekkürleri borç bilirim…

Dip Not 3: Bu yazıyı yayınladıktan yaklaşık 3 hafta sonra Hasan Gülmüş ve Umut Besler’in katkılarıyla koleksiyonumda eksik olan Slovenya 2012 ve Vatikan 2008 paralarını da buldum ve koleksiyonumu “şimdilik” tamamlamış oldum.

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Hengelo, De Grolsch Veste, Giethoorn, Brugge, Amsterdam – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Bundan önce gittiğim 8 ülke, sırasıyla şöyle: (1) İtalya (2008), (2) Vatikan (2008), (3) İspanya (2008), (4) Macaristan (2009), (5) Avusturya (2009), (6) Kuzey Kıbrıs (2010, 2010), Avusturya (2012, 2. Kez), (7) Slovenya (2012), (8) Portekiz (2013)

21. Deplasmanım ve Gördüğüm 22. Stad: Dr. Necmettin Şeyhoğlu (221 km)

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -2-

Dr. Necmettin Şeyhoğlu Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 221 km.

Sezon öncesi, deplasman yapmayı düşündüğüm şehirlerden biri de Karabük’tü. Maç tarihleri daha belli olmadan önce, maçın oynanacağı hafta sonu Özge ve ablası ile hem Tolga’yı ziyaret etmek, hem de gezmek için Karabük’e gitme kararı almış olmamız ilginç bir rastlantı oldu. Fakat ortada bir sorun vardı; Cumartesi günü sabahtan yola çıkıp Karabük’e gidilecek, o akşam orada kalıp pazar günü akşam 8 civarlarında geri dönülecekti. Ama maç saati de 8 olunca ben alternatif bir dönüş planı yapmaya koyuldum. Ama etrafımdakilerin hiçbirine deplasman fikri cazip gelmiyordu. Ben de otobüsle dönmeye karar verip uygun bir sefer aramaya başladım. Ama ne komiktir ki akşam 7’den sonra Karabük’ten Ankara’ya gelen sadece Kastamonu-Ankara seferi yapan bir tane otobüs vardı ki, o da doluydu. Moralim bozulmuştu. Ama Allahtan, Alkaralar.com‘a durumu yazdığımda, Atila abilerin ailecek deplasmana gideceklerini ve dönüşte arabada bir kişilik yer olduğunu öğrenince derin bir nefes aldım.

Cumartesi günü saat 8:30 civarlarında Özlemleri alıp, Karabük – Safranbolu (ve benim için deplasman) yolculuğumuza start verdik. Oldukça sıcak bir hafta sonundan sonra havanın serinlemiş olması ve özellikle cumartesi günü Karabük’te yağmur yağacağını öğrenmek (sonrasında memnun olacağımızdan habersiz olarak) can sıkıcıydı. Gerede sapağına yaklaştıkça artan sis, aklıma geçen Nisan’da yaptığımız Amasra, Cide, Safranbolu gezimiz sırasında bol siste çıkmaya çalıştığımız ama bir süre sonra vazgeçtiğimiz Küre Dağları’na gitme çabalarımızı getirdi.

Gerede’den Karabük’e doğru dönünce ara ara yağmurlu ve bol bulutlu bir hava ile karşılaştık. Saat 11:15’de Karabük’e vardığımızda ilk iş olarak kahvaltı için Kastamonu yolundaki Kadı Efendi’ye gittik. Saat 2 gibi Tolga’yı aldık ve Karabük gezimiz resmen başlamış oldu.

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk -3-

Yaklaşık 1 yıldır Karabük’te yaşayan Tolga’nın verdiği oldukça ilginç bilgiler eşliğinde hızlı bir şehir turu yaptık. Bu sırada, deplasmanlardaki en hayati bilgilerden biri olan stadın yerini de öğrenmiş oldum! Ardından Safranbolu tarafındaki Tokatlı Kanyonu’nu tepeden gören Kristal Teras’a gittik.

Mehmet Ali Cetinkaya - 31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk -2-

İnsanın cam bir platformda yürürken aşağıdaki derinliği görmesinin hiç de iyi bir duygu olmadığını tecrübe edindik. Bir de buna, terasa çıktığımızda arkamızda sürekli zıplayan çocuğun terası sallaması eklenince iyice gıcık olduk.

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Kristal Teras, Safranbolu, Karabuk -1-

Bir süre Teras’da zaman geçirdikten sonra Tokatlı Kanyon’una inmeye karar verdik.

31 Agustos 2013 - Tokatli Kanyonu, Safranbolu, Karabuk

204 basamağı inerken kanyon duvarlarında gördüğümüz oyuklar oldukça enteresandı. Aşağıda önce bir kafe, sonrasında paintball oynanan bir alan ve son olarak da at binilen bir yer vardı. Tüm yolu bir yandan gezerken bir yandan da dikenlerinden sakınarak itinayla olgun böğürtlen toplamaya çalışıyorduk.

31 Agustos 2013 - Incekaya Su Kemeri, Safranbolu, Karabuk

Dönüş yolunda nefes nefese kalmış bir şekilde en üstteki basamağa ulaştığımızda, yan taraftaki İncekaya Su Kemeri’nin üstündeki insanları görüp, oraya doğru yöneldik. Doğal olarak, üzerinde hiçbir korkuluğun bulunmadığı dar su kemerinin üstüne çıkmak yasaktı. Tellerle kaplı girişin esnetilmiş yerinden insanlar su kemerine çıkıp yürüyorlardı. Evet, biz de aynı suçu işledik ve kemer üstünde bir süre yürüyüp geri dönük!

Akşam yemeğini ardından Safranbolu’da hem kahve içmek için Boncuk Kafe’ye gittik. İlk kez Safranbolu’yu gece görüyordum ve daha önce geldiğimde olduğu gibi yine çok sevdim. Çarşının içinde yer alan Boncuk Kafe’nin önünde insanlar oturmuşlar saz çalıp şarkı söyleyen iki kişiyi dinliyorlardı. Biz de yer bulamadığımız için içeri geçtik. Kahvelerimizi içip, yanında ikram edilen, tatlı-ekşinin nefis bir uyumuna sahip olan karadut-böğürtlen şırasını yudumladık. Hesabı öderken Ankara’ya götürmek için biraz şıra satın aldım.

1 Eylül 2013, Pazar

Pazar günü kahvaltı için Konarı göllerinden birinin etrafında kurulu olan tesislere gittik. Ufak bir alanı kapsayan gölü ilk gördüğümüzde havuza benzettik. Fakat Tolga’nın yaptığı kısa bir araştırmadan sonra golün, 1945-46 yıllarında İngiltere’den getirilen ve elektrik ya da yakıt kullanılmadan sadece su basıncı ile çalışan pompa sistemi ile Konarı köyüne su sağladığını ve goldeki oksijen oranının az olduğunu, ısının ise her mevsim 20-24 derece arası olduğunu öğrenecektik.

1 Eylul 2013 - Degirmen Restaurant, Safranbolu, Karabuk -2-

1 Eylul 2013 - Degirmen Restaurant, Safranbolu, Karabuk -1-

Yemeğin ardından çocuklar ve büyükler için lunapark eğlencesine ve ardından da yemek yemek üzere, su değirmenleriyle un öğüten ve aynı zamanda lokanta olarak işletilen Değirmen Restaurant’a gittik.

Karabük Deplasmanı

Akşam 7 civarlarında kırmızı-siyah formamı giyip bizimkilere iyi yolculuklar diledikten sonra stadyuma giden sokağın başında arabadan indim. Stadyum, eski işçi lojmanlarının bulunduğu ağaçlık bir yerde bulunduğundan gayet güzel görünüyor. Yaklaştıkça gürültü ve kalabalık artmaya başladı. Polis kontrolünden geçerken, görevli polis biletimi sordu. Deplasman taraftarı olduğumu söyleyince beni arka sokaktan deplasman girişine yönlendirdi. Stadın bir yan paralel sokağından yokuşu tırmanıp stada doğru tekrar aşağıya doğru döndüğümde ikinci bir polis noktasına ulaştım. Yeniden biletim sorulduğunda deplasman taraftarı olduğumu yineledim. Polis burada biletin satılmadığını ve Onur Park’a gitmemi söyledi. Oldukça terlemiş ve sıkılmış olarak, bilginin güvenilirliğini kontrol etmek üzere deplasman girişine doğru ilerledim. Orada da aynı cevabı alınca kapalı tribünün önünden geçerek yürümeye başladım. Onur Park’ı sorduğum bir Karabük’lü “beni takip et, ben de bilet alacağım” dedi.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi Mac Bileti

Teşekkür ettikten sonra bana hangi tribünden bilet alacağını sordu. Ben de, “herhalde bize tek bir tribün vermişlerdir. Çünkü Gençlerbirlikliyim” deyip gülünce, bana dönüp “biz Gençler taraftarını Behzat Ç.’den öğrendik” dedi ve güldü.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -1-

Biletleri alıp tekrar kapalının önünden geçip Güney Kale Arkası’na geldim ve içeri girdim. Polisler, İstanbul Büyükşehir Belediyespor ve Fenerbahçe deplasmanlarında olduğu gibi, “güvenlik gerekçesiyle” bizi 2 katlı tribünün üst katına yönlendiriyorlardı.

Mehmet Ali Çetinkaya - 1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu

Tribüne çıktığımda Atila abi, eşi, Ozan ve İpek’i görüp yanlarına oturdum. Bir süre muhabbet ettikten sonra adet olduğu gibi, tribündeki en iyi açıyı bulmaya çalıştım.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -2-

 

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -3-

Karşıda yer alan kuzey kale arkasında Karabük’ün taraftar grubu Mavi Ateş’liler yer alıyordu. Sağda kapalı tribün ve sol tarafta ise henüz yapımı tamamlanmamış olan maraton tribünü vardı. Stadyum “kutu” gibiydi ve çimlerle tribün arasında ekstra bir alan bulunmadığı için kale arkasında bile görüş açısı gayet güzeldi.

Bir süre sonra Mustafa abi ve ailesi de tribündeki yerlerini aldılar. Bu arada biz yerimizi değiştirip tribünün en soluna geçip stadı daha çaprazdan gören bir yere geçtik.

Metin hoca, geçen hafta Ankara’da beklediğimizden çok iyi bir performans sergileyen takımda iki tane değişiklik yapmıştı. Stoperde Ante’nin kart cezası nedeniyle görev alan Ahmet’in yerini yine Ante ve Gosso’nun yerine de Özgür kadroya alınmıştı.

Maçın hemen başında, pek alışık olmadığımız bir şekilde sürekli ileriye doğru oynayan bir takım izlemeye başladık. Hem topu ayağımızda tutuyor, hem rakip ataklarını çoğalarak kesiyor hem de hızlı çıkarak pozisyona girmeye çalışıyorduk. Sanırım tek handikabımız Zec’in en ileride görev almasıydı. Çünkü geldiği günden beri Zec, forvet arkası olduğunu ve ileride baskı altında tek adam olamayacağını defalarca kanıtlamıştı. Ama malum “bir kere daha” yeni bir teknik direktör ve yeni kurulan bir ekip olduğumuz için bu tarz denemeler yapmaya mecburduk!

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu -5-

Soldan Uğur ve Stanku, ortadan Nizamettin ve sağdan Jimmy’nin hızlı çıkışları ve Özgür’ün nefis müdahalelerini izledikçe tribünlerde iyice iştahlanmıştık. Jimmy’nin önümüzdeki kaleye gönderdiği füzenin direkte patlaması ve Zec’in kale sahasına çaprazdan girip uzak köşeye plase yapmak isterken dışarı attığı pozisyonla saç baş yolduk.

İlk yarının son 15 dakikasında Karabükspor çok fazla serbest vuruş kazanmaya başladı. Pozisyonların birçoğunu garip bir şekilde anlayamadık. Çünkü sanki fauller hep topsuz alanda oluyordu. Çünkü biz pozisyonu izlerken topu takip ediyorduk ve top, hamlelerle yön değiştirmeye devam ediyordu. Bu arada düdük çalıyor ve yerde bir Karabük’lü görüyorduk.

İlk yarı 0-0 sona erdikten sonra alt tribüne gidip biraz da oradan stadyumu inceledim.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi, Dr Necmettin Seyhoglu Stadyumu, KaraKizil Stiker

Üst kata dönerken Kara Kızıl’dan Barkın’ın C Blok tabelası üzerine tribün gruplarının stikerlarını yapıştırdığını gördüm. Özellikle “Kona Moshoeu Kushe Golleri Döşe” stikerı çok başarılıydı…

Geçen yıl Türk Telekom Arena’da Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçta, Schalke taraftar gruplarının stikerlarını görmüş, Abregle konuşmuş ve biz de birkaç tane hazırlayıp deplasmanlarda yapıştırmayı düşünmüştük. Ama hala aksiyona geçemedik!

İkinci yarının başlarında yine ileriye doğru oynayamaya çalıştık ama sonrasında Karabükspor’un topa hakim olmaya başlamasıyla birlikte geri çekilmeye başladık. Bu süre zarfında Ramazan’ın biri yerden biri de havadan gelen iki tane topu kurtarması ve Karabüklü bir oyuncu ceza alanı içinde şut çekmek üzereyken Tosic’in son anda kayarak topu dışarı atışını izledik. Fakat işin ilginç yanı ilk yarıda olduğu gibi Deniz Ateş Bitnel’in faul kararlarının birçoğuna yine anlam veremiyorduk.

1 Eylul 2013 - Karabukspor - Genclerbirligi

Derken maçın son anlarında kullanılan bir serbest atışta Ante’nin Samba Sow’u itmesinin ardından çalınan penaltıyla şok olduk. Çünkü bu pozisyonu da anlayamamıştık! Ne yerde yatan biri vardı, ne hakeme itiraz eden herhangi bir Karabüksporlu futbolcu, ne de olası bir avut düdüğüne tepki gösterecek Karabüklü taraftar!

Bir gün sonra özetlere baktığımda Ante’nin gerçekten Sow’u ittiğini gördüm. Ama penaltı kararı çok acımasızcaydı! Çünkü hakem bu pozisyona penaltı çalarsa, her maç en az 4-5 tane penaltı vermesi gerekirdi!

Golden sonra iki tane Karabüklü futbolcu kazandıkları bir köşe atışı kararının ardından köşe noktasına gidip beklemeye başladılar. Bir ara sanırım Karabüklülerden biri topa dokundu. Ama sonrasında ne onlar, ne de bizimkiler ne olduğunu anlayamadılar. Bu arada hakem ısrarla topun olduğu yeri gösteriyordu. Ardından Doğa gidip topu aldı, yere koydu ve hakem düdük çalarak bir kere daha oyuna müdahale etti. Bu sefer Karabüklüler topu aldı ve aynı şeyler tekrar başa döndü. Bu arada bizler tribünde saç baş yolarken, Metin Diyadin de sahaya daldı. Ve tribünlere gönderildi. Ardından kullanılan taçtan sonra da hakem maçı bitirdi!

Uzunca bir süre ıslıklar ve “acemi hakem” tezahüratlarından sonra sinirli ve moralsiz bir şekilde alt kata inip kapıların açılmasını bekledik.

Atila abilerin arabasında, bol ikramlar eşliğinde yaptığımız güzel yolculuğu, Dorukkaya tesislerinde ara verdiğimiz sırada takım otobüsü geldi. Atila abi otobüsten sinirli bir şekilde inen Metin Diyadin’e “geçmiş olsun hocam” deyince, Metin hoca kısa bir süre Atila abiye baktıktan sonra sinirli bir şekilde uzaklaştı. Sonrasında otobüsten inen Cem Onuk, Atila abiye, “Süper Lig’deki ilk maçında bizi yaktı hakem!” diye dert yanıyordu…

Kişisel deplasman karnesi: 21maç, 3g, 8b, 10m, 15ga, 29gy.

Dip Not: Dr. Necmettin Şeyhoğlu’den önce gördüğüm 21 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker.

İlgili Maç: 2013-2014 Sezonu Spor Toto Süper Lig 3. Hafta Maçı Kardemir Karabükspor 1-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:22. Deplasmanım ve Gördüğüm 24. Stad: Başakşehir Fatih Terim (469 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “20. Deplasmanım ve 2. (ve son) Kez Beşiktaş İnönü (445 km)”

2004-05 Sezonu UEFA Kupası 1. Tur: Egaleo

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -02-

2. Ön Eleme Turu’nda HNK Rijeka‘yı özellikle deplasmanda oynadığı oldukça kötü futbol sonrasında büyük bir “şans eseri” eleyen Gençlerbirliği’nin UEFA Kupası 1. Tur’undaki rakibi 2003-04 sezonunda Yunanistan Süper Lig’ini 5. olarak tamamlayan Atina ekibi Egaleo olmuştu. O sezon ilk kez düzenlenecek olan UEFA Kupası gruplarına kalmak için oldukça güzel bir kura çektiğimizi düşünmüştük. Sonuçta Egaleo bize göre ufak bir kulüptü. Zaten kura çekimden sonra Yunan basınında da, Alkaralar’ın bir önceki sezon UEFA Kupası’nda gösterdiği performansa gönderme yapılarak “Egaleo devlerin katiliyle eşleşti” diye yazılıyordu.

İlk Maç

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -01-

İlk karşılaşma 16 Eylül’de Atina’da oynanacaktı. Maçın televizyonda canlı olarak yayınlanması için son dakikaya kadar haber kollamıştık. Fakat hiçbir olumlu bilgi gelmedi ve maç televizyonda yayınlanmadı. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın yabancı takımlarla oynadıkları hazırlık maçlarını bile “milliyetçi duyguları” pohpohlayarak canlı yayında sunan televizyonlar UEFA Kupası’nda bir önceki sezon gösterdiği başarıyla ilgi çeken Gençlerbirliği’nin maçını göstermediler.

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi.Mac.Bileti

(Yıllar sonra, Avrupa Kupalarında Türk takımlarının maç biletlerini toplayan bir koleksiyonerle tanışmıştım. Bana deplasmandaki maçımızın biletini göndermişti.)

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -01-

 

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -07-

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -06-

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -05-

Maçın canlı yayınlanmaması nedeniyle neler olup bittiğini çok fazla bilmiyorduk. Ama sonuç kötüydü. 14. dakikada penaltıdan yediğimiz golle sahadan 1-0 yenik ayrılmıştık. Maçtan sonra basına yansıyan dakika-skor yazılarını okumakla yetinmiştik.

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -03-

16.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.1.Maci.Egaleo1-0Genclerbirligi -04-

Sonraları macanilari.com’da Alan Shearer nickli arkadaşın yazdıklarından şöyle bir de bilgi öğreniştik: “Maç esnasında bir de bayrak krizi yaşanmıştır. Kale arkasındaki taraftarlar arasında bulunan bayrak direklerinden Türk bayrağı indirilmiş, Gençlerbirliği bu durum düzeltilmediği sürece maça çıkmayacağını bildirmiş, Türk bayrağı yeniden dikildikten sonra bayrak direkleri çevresi seyircilerden arındırılmış ve Gençlerbirliği böylece sahaya çıkabilmiştir.”

İkinci Maç

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -1-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -2-

Ankara’daki rövanş karşılaşmasının saati 18 olunca gidememiş ve televizyonda izleme planları yapmaya başlamıştım. Ama çeşitli nedenlerden ötürü zevksiz ve kısır giden maça kısa kısa bakabilmiştim. Hele bir de 42’de golü yiyince tüm inancım bitmişti.

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -4-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -3-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -5-

O gün tribünlerde yaşananları ve daha üzerinden bir yıl geçmeden teknik ekipte ve takımda yaşanan erozyonun yönetim kararları ve taraftarlarda da yaşandığını Necdet abi (Özkazancı) alkaralar.com’a yazdığı yazıda çok güzel özetlemişti;

– Taraftarlarca istifaya davet edilen, ancak başkanın da yönlendirmesiyle takım dibe vuruncaya kadar istifa etmeyi düşünmeyen, bu arada takımı toparlamak için herhangi bir çare de üretemeyen ve zamanı boşa harcayan bir teknik direktör.

– Bir yanda annesi, babası ya da bir büyüğü tarafından büyük bir heves ve heyecanla elinden tutulup maça getirilen, ancak kapıda bilet almaya zorlanan ve stada alınmayan minicik çocuklar. Diğer yanda UEFA kupası maçında stada (maraton tribünü) bedava alınan ve bir kereliğine geldiği maçta Gençlerbirliği taraftarlarının tribün kültürüne yakışmayacak bir şekilde “kahpe Yunan”, “Yunanistan köpeğine”, “ayağa kalkmayan Yunanlı olsun” gibi ırkçı tezahüratlar yapan ve sakatlanan rakip futbolculara “oh” çeken taraftar müsveddeleri.

– Maçın son 10 dakikasında yönetimi ve Erdoğan Arıca’yı istifaya davet eden, ama bu arada takımı bırakıp gitmiş olan eski teknik direktör Ersun Yanal ile eski futbolcular Ahmet Hassan, Deniz Barış ve Serkan Balcı lehinde de tezahürat yapan bazı taraftarlar.

– Sayısının azlığından yakınılan, ama kulübün daha iyi noktalara gelmesi için hiçbir çıkar gözetmeksizin kendince çaba gösteren, kafa yoran, tartışan, çırpınan, gerektiğinde yapıcı eleştiri ve önerilerde bulunan, maçlarda takımı yalnız bırakmayan, küfür etmeyen, “disiplin + centilmenlik = Gençlerbirliği” kültürüne sahip taraftarlar.

Bu cümlelerden sonra geriye yazacak hiçbir şey kalmıyor. 2003-04 sezonunda UEFA Kupası’nda fırtına gibi esen takımın teknik dierktörü ve bazı futbolcuları gittikten/satıldıktan sonra yerleri planlı bir şekilde doldurulamadığı için UEFA Kupası maçlarında büyük bir hüsran yaşandı.

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -6-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -7-

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -8-

O gün Egale tarafından kupa dışına itildikten sonra Gençlerbirliği bu yazının yazıldığı güne kadar Avrupa Kupaları’na katılamadı. Yönetimin özellikle son 5 yıldır büyük değişimler geçiren ülke futbol yapısını göz önünde bulundurmadığı düşünülürse bundan sonra da Avrupa’ya gitmek hayal gibi görünüyor…

20. Deplasmanım ve 2. (ve son) Kez Beşiktaş İnönü (445 km)

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -01-

Beşiktaş İnönü Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

2005’de gencler.org’da yayınlamak için sadece Gençlerbirliği için başladığım futbol araştırmalarını 2008’in ilk günlerinde, bu sefer macanilari.com için tüm Türk futbolunu kapsayacak şekilde genişletmiştim. O günlerde miladım 1950’ydi ve tüm araştırmalarımda sürekli bir stadın adını okuyordum: Mithatpaşa.

Hem bu yüzden, hem 2006’da ilk deplasmanımı Beşiktaş İnönü’ye yaptığım için, hem de Ali Sami Yen’deki son lig maçında da deplasman tribününde bulunduğum için aylar öncesinden bu maça gitme planları yapmaya başlamıştım.

Deplasman anılarımı yazarken de uzun uzun Mithatpaşa’yı, İnönü’yü ve Beşiktaş İnönü’yü anlatmayı düşünüyordum. Ama hiç de öyle olmadı!

Önce, maç haftası Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün sevgili yönetimi 2 yıldır takımın başında olan Fuat Çapa’yı göndereceğini açıkladı. Ardından da aldığımız duyumlara göre, önce Beşiktaş Kulübü bize ayrılması gereken deplasman tribün biletlerini sattı. Sonrasında da İlhan Cavcav’dan onay olarak olayın üstünü kapattı. Ama Beşiktaş ve İlhan Cavcav’ın danışıklı döğüş stilinde sergiledikleri bu oyunun, aslında Gençlerbirliği taraftarının deplasman hakkını gasp etmek olduğunu ise kimse umursamadı!

Maça 3 gün kala bu yaşananlardan ötürü büyük bir telefon trafiği yaşandı. Akşit abi ve kulüp basın sözcüsünün girişimleri ile Beşiktaş kulübünün bize 100 tane “korunaklı yerden” bilet vereceğini öğrendik ve isim yazdırıp beklemeye başladık. Ama bize ayrılacak yerin neresi olacağı konusu tam bir muamma idi. Buna rağmen Cuma gecesi Özge ile birlikte İstanbul’a doğru yola çıktık. Sabah 5:30 civarlarında kuzenim Fahriye’nin evindeydik. Cumartesi sabahı Şişli’de Burcu, Alper ve 8 aylık Sumru ile buluşup bir şeyler yedik, bol bol muhabbet ettik. Her şey güzel başlamıştı…

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -01-

11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -01-

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -02-

Öğleden sonra önce İstiklal’e gittik. Ardından yürüyerek Dolmabahçe’ye giderken stadı karşıdan gören parkın çimlerine oturup biraz dinlendik. Dolmabahçe’ye indiğimizde amacımız bir araca binip Ortaköy’e gitmekti ama trafik oldukça yoğun ve kapalıydı.

11 Mayis 2013 - Besiktas Inonu Stadyumu -02-

İskele’nin orada bir yerlerde oturmaya ve dinlenmeye karar verdik. Dolmabahçe Caddesi karnaval yeri gibiydi. Özellikle stadın önündeki yolda yoğun bir şekilde Beşiktaş taraftarı yürüyor ya da toplanıp tezahüratlar yapıyorlardı. Biz iskelede oturup bir şeyler içmeye başladık. Saat 18:30 civarlarında Ural’ın biletleri alıp stadın yanına geldiği haberini aldım. Bu sırada Fahriye’de geldi ve ben Ural’dan biletleri alıp geri dönmeye ve akabinde 19:30 civarlarında maça girmeye karar verdim. Ama çok iyi niyetli olduğumu sonradan fark edecektim!

Deniz Müzesi’ne geldiğimde burnum yanmaya başladı. Anlam veremedim ama sonrasında önce iskele tarafındaki yolun trafiğe kapalı olduğunu ardından da polisin deli gibi biber gazı ve su sıktığını gördüm. Yaşananlara anlam veremeye çalışıyordum ama kafamdan sadece “no response” dönüyordu. Bir süre bekledikten sonra çoluk çocuk, yaşlı, genç, taraftar, turist, kadın, erkek herkesin gözler yaşarmış, öksürükler içinde zor nefes alarak bölgeden panik halinde kaçıştığını gördüm. Bir çocuğa sordum, “Yunus polisler motorları ile seyircinin üzerine sürüp ardından havaya ateş açmışlar taraftar da çılgına dönüp onlara bir şeyler fırlatmış. O yüzden de çatışma başlamış. Şu anda polis her yeri tutuyor ve buradan stada gidişe engel oluyor” dedi.

Kafeye geri dönüp bizimkilere durumu anlattım. Maçın başlamasına 70-80 dakika vardı ve “herhalde yolu açarlar, sonuçta insanlar birikiyor orada” diye düşünüyordum. Ama hala çok iyi niyetli olduğumu sonradan fark edecektim!

Kafedeki bir arkadaş vapurla Üsküdar’a gitmemizi oradan da Kabataş’a geçmemizi önerdi. Önce mantıklı geldi ama harekete geçtiğimizde, sorduğumuz birileri “orada da yoğunluk vardır” deyince vazgeçtik.

Maça bir saat kala olaylar bitmiş gibiydi ama ortalıkta inanılmaz bir keşmekeş vardı. Önce taksiye, sonra otobüse atlayıp stada doğru gitmek istedik ama kimse oraya doğru sürmek istemiyordu. Bir süre koşuşturduktan ve insanlara sorduktan sonra ağzımızı-burnumuzu iyice sarıp yürümeye karar verdik. Süleyman Seba Caddesine geldiğimizde ağzımız, burnumuz deli gibi yanmaya ve gözlerimizden yaşlar akmaya başlamıştı ve git gide etki artıyordu. Biber gazının yoğun olduğu bir yere gelmiştik! Panikle etrafta sığınılacak bir yer aradık ama herkes kepenkleri kapatmıştı. Geriye dönsek orada da benzer bir durum vardı. Çaresiz bir şekilde ortada kalmıştık. Bu arada sağdan soldan gelen insanlardaki panik, biber gazı soluyan çocukların, yaşlıların durumlarını görünce öfkeleniyorduk. Şairler Parkı’na geldiğimizde Özge çok sinirli bir şekilde gitmemeye karar verdiğini söyledi. Fahriye de ona eşlik edecek ve uzaklaşacaklardı. Ama ben devam etmek istiyordum. Çünkü yaşananlardan ötürü gözüm iyice kararmıştı!

“Ben devam ediyorum” deyince beni de bırakmak istemediler ve beraber parkın içinden yürümeye devam ettik. Parkta insanlar yamulmuş bir şekilde koşuşurken ve nefretlerini, sinirlerini bağırarak gösterirken bir köftecinin hiçbir şey yokmuşçasına işine devam etmesine şaşırıyordum. “Yoksa köfte dumanı biber gazını etkisiz hale mi getiriyor!” dedim ve herhalde yol boyu tek gülümsediğimiz an buydu…

Yolun devamında koşuşan, giden ve geri dönen insanlara bakıp olayları anlamaya çalışıyorduk. Küfürler yağdırarak üst başı batmış, “terörist miyim ben? Ne yaptım, görün işte, tek amacım maça gitmekti!” diye bağıran bir adam ve perişan olmuş insan manzaraları görüyorduk. Dolmabahçe Caddesi’ne indiğimizde stadı görüp derin bir nefes aldık. Çünkü hayatım boyunca yaşadığım en rezil ve çaresiz anlardan biriydi.

Yaklaşık yarım saat süren bu yolculuk sırasında an ve an Ural ile konuşuyorduk. Önce olanların farkında değillerdi ama sonrasında stadın orada da sırada bekleyen insanlara biber gazı geldiğini ve herkesin yukarı doğru kaçıştığını öğrenecektik.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi Mac Bileti

Deplasman tribününün basamaklarına vardığımızda biletlerimizin Eski Açık yani deplasman tribününden olduğunu ve Beşiktaşlılarla birlikte aynı tribünde yer alacağımızı öğrendik. Kısacası, stad güvenliği, deplasman tribünü ayrımı gibi bir şey düşünmemişti!

Daha da kötüsü deli gibi bir sıra vardı. Birkaç dakikalık afallama evresinden sonra sanırım Şenol’un konuşması ile Beşiktaş taraftarı bize jest yapıp “misafirler önce girsin” diyecek ve bize yardımcı olacaklardı.

İçeri girdiğimizde önlerden bir yer edindik ve orada toplanmaya başladık. Bu arada bazı Beşiktaşlı taraftarlar yanımıza gelip fotoğraf çekinmek istediler. Hatta takım sahaya çıktığında “Gençler buraya, Gençler buraya” diye Gençlerbirliği’ni tribüne çağırma tezahüratını başlatan da onlardı. Çok hoşuma gitmişti. Gerçi takım muhtemelen tırstığından gelmedi ama olsun olay güzeldi.

Bu güzel bilgilere rağmen sonuçta rakip taraftar içinde maç izlemek oldukça gerici bir şeydi. Maç başladıktan sona “acaba gol atsak nasıl bir tepki ile karşılaşırız” diye düşünmeye başladım. Sonuçta 30-40 kadar Gençlerliydik ama bunun nerdeyse 10 tanesi kadındı.

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -01-

3. deplasmanını yapan Fahriye bugüne kadar gördüğü (Şükrü Saracoğlu ve Türk Telekom Arena) en güzel deplasman tribününün burası olduğu söylüyordu ki haklıydı. Çünkü hem önünüz açıktı hem de kafeste değildik!

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -04-

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -02-

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -03-

Bir yandan çok fazla eksiğimiz olduğunu ve artık unumuzu elediğimizi düşünsem de hafta içinde Fuat Çapa’nın sezon sonunda gönderileceği hikâyesinden ötürü futbolcuların hocalarına bir jest yapmak isteyeceklerini ve hırslı oynayacaklarını umuyordum. Ama hiç de öyle olmadı.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -05-

Maçın başından itibaren baskı yemeye başladık. Özellikle Tosic’in çıkışlarından yararlanarak solumuzdan geliyorlardı. Orta sahada topu tutamamamız ve defansta sadece topu ileriye doğru uzaklaştırmaya çalışmamızla birlikte ilk golü, böyle bir pozisyonun devamında uzaktan bir şutla önümüzdeki kalede gördük. Bu golden sonra ilk anda üzülsem de sonrasında “şimdi gol atabiliriz. Herhalde buna da tepki koymazlar” diye düşünmeye başladım.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -06-

Skor 1-0 olduktan sonra Beşiktaş tribünleri maçı bırakıp marşlar söylemeye başladılar. Bunların birçoğunun bol bol küfür içermesi oldukça sinir bozucuydu ama “Türkiye’de futbol tribünleri böyleydi işte!”

Daha geçen hafta Kasımpaşa’lı İlhan’a “Piç” diye bağırdığı ve ardından “bu tribünde küfür yok” diye kendisini uyaranlara tehditler yağdıran adamın güvenlik tarafından alkışlar arasında dışarıya çıkartıldığı Gençlerbirliği tribününde yaşananları burada da beklemek ne yazık ki boşunaydı!

Arkamızda bulunan ve maç sırasında bol bol muhabbet ettiğim 17-18 yaşlarındaki çocuğun ve yanındaki (muhtemelen) ablasının, Beşiktaşlı olmayanlara edilen küfürlere büyük bir iştahla katılmaları ve ardından benim sorduğum sorulara dostane bir şekilde cevap vermesi, çıkışta da bize “iyi yolculuklar abi. Yeni stada da bekleriz” demesi olayın ne kadar enteresan bir boyutta olduğunu da gözler önüne seriyordu.

Maça dönersek, skor 1-0’ken kısa bir süre “Haydi Gençler!” çektik. Bulunduğumuz tribünden kimse tepki vermedi hatta bitirmemizi beklediler. Hoşumuza gitmişti. Ama birkaç dakika sonra yan tribünden 2 tane oldukça sarhoş Beşiktaşlı güvenlikle konuşup yanımıza geldi. “Ayağım sakat ama Gençler diye bağırdığınızı duyup atladım geldim. ” dedi. Ardından da, “burada Gençler diye bağırmayın. Neler olur sonrasında bilmiyorum!” diye bizi açık açık tehdit etti. Bizimkiler bir şeyler anlatmaya çalıştıysalar da sonrasında anlamayacaklarını görüp vazgeçtiler. Bu olaydan sonra biraz daha gerilmiştim. (Bu yazıyı yayınladıktan sonra Orcan, gelenlerin aslında 4 kişi olduğunu, birnin tribüne girdikten sonra Başar’ın tellere astığı Gençlerbirliği atkısını alıp yere attığını ama Orcan’ların önünde duran başka bir Beşiktaş’lının atkıyı alıp boynuna sardığını ve devre arasında bizimkilere, “korkmayın burada kimse size bir şey yapamaz!” dediğini anlattı.)

Bu arada arkamdaki çocuk bu verilen tepkinin Ankara’daki maçta Beşiktaşlılara çektirdiğimiz eziyetten olduğunu söyledi. İlk anda neden bahsettiğini anlamasam da sonrasında birkaç yıldır Beşiktaş taraftarının gelenek haline getirmişçesine, Ankara’daki Beşiktaş maçlarında formalarıyla bizim tribüne girip, ardından saatliye yakın bir yerde polis koridorunun arkasına geçip bize saydırmaları ve kale arkasına geçmek istemeleri ile yaşanan gerginliklerden bahsettiğini anladım. Ama o olaylarda aslında mağdur olanın bizler olduğunu anlatacak ne isteğim vardı ne de gücüm. Sadece sustum…

İlk yarının uzatma anlarında Olcay’ın golü ile skor 2-0 olduktan sonra tüm gardımız düştü. Bu maçın dönüşü olmazdı. Gerçi devre arasında bir önceki sezon Ankara’daki 0-2’den 4-2 aldığımızı maçı düşünmedim değil ama bu düşüncenin hemen arkasından, böyle bir durumda tribünün ne hale geleceğini sorgulamayı da ihmal etmiyordum.

11 Mayis 2013 - Besiktas - Genclerbirligi, Besiktas Inonu Stadyumu -07-

İkinci yarı Jimmy’nin 0’a inip yaptığı ortaya kimsenin dokunamaması dışında önemli bir pozisyon yaratamadık. Buna rağmen sürekli pozisyonlar verdik. Skor 3-0 olduktan sonra daha kolay taksi bulmak için stadı terk ettik. Bu arada aralarından geçtiğimiz Beşiktaşlıların dostane sözlerini işitiyorduk.

Dışarı çıktığımızda Beyoğlu’na bizi götürecek taksi bulamadık. Mesafe kısa diye almıyorlardı ama hem Özge hem de Ural’ın yürüyecek halleri yoktu. Buna rağmen çaresizce yürümeye karar verdik. Bir süre sonra bir taksi durağında “yakın biliyorum ama arkadaşın ayağı sakat” dememe rağmen yine alamayacaklarını öğrendim ve “İstanbul’da neden yaşanmaz” listesine bir madde daha ekleyip Tarlabaşı’nda Hasır’a yavaş yavaş yürümeye devam ettik.

Topik yedik bayıldık. Gecenin ilerleyen saatlerinde İstanbul’a yeni taşınan Ömer Gözü ve eşi de masamıza katıldı. Hoş sohbet, muhabbet derken her şeye rağmen günü güzel tamamladık…

Pazar günü havaalanına doğru giderken Beşiktaş İnönü Stadı’nın yanından geçtik. Yeni Açık ve Kapalı’nın görebildiğimiz tüm koltukları sökülmüştü. Hatta İnönü Stadı’nın “Ü” ve “T” harfleri de yerlerinde yoktu…

Ankara’ya döndüğümüzde biber gazı rezaletini akşam bültenlerinde defalarca izledim. İşte o an, cumartesi günü biber gazına rağmen her şeyi göze alıp, hem kendimi, hem de yanımdakileri ısrarlarımla maça götürme cesaretimin ne kadar gereksiz olduğunu ve bir daha ne olursa olsun kendi takımım sahadayken rakiple aynı yerde maç izlememeye karar verdim.

Çünkü futbol sadece bir oyundu ve kimsenin başka anlamlar yükleyerek onu değiştirmeye hakkı yoktu…

Kişisel deplasman karnesi: 20maç, 3g, 8b, 9m, 15ga, 28gy.

Dip Not: Bu maçtan önce gördüğüm statlar sırasıyla şöyle; Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker.

İlgili maç: 2012-2013 Sezonu Spor Toto Süper Lig 33. Hafta Maçı Beşiktaş 3-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “19. Deplasmanım ve Gördüğüm 20. Stad: Hüseyin Avni Aker”

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “21. Deplasmanım ve Gördüğüm 22. Stad: Dr. Necmettin Şeyhoğlu”

2004-05 Sezonu UEFA Kupası 2. Ön Eleme Turu: HNK Rijeka

25.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.2.Mac.HNKRijeka1-1Genclerbirligi -3-

Bir önceki sezon (2003-04) UEFA Kupası’nda 4. Tur’a kadar çıkarak Çeyrek Final kapısından dönen Gençlerbirliği, aynı sezon Türkiye Kupası’nda üst üste ikinci kez finale kalmış ama yine Trabzonspor’a kupayı kaptırmıştı. Buna rağmen kupa ikincisi olduğu için 2004-05 sezonunda da UEFA Kupası’na katılma biletini elde etmişti.

2 sezon boyunca kırmızı-siyahlıların başında olan ve Alkaralar’la, iki kere Türkiye Kupası finali, bir kere lig üçüncülüğü ve bir kere UEFA Kupası’nda 4. Tur oynama başarısı yakalayan Ersun Yanal, sezon sonunda Milli Takım’ın başına geçmişti. Bunun üzerine Gençlerbirliği yönetimi, biraz da 2001-02 sezonunu devre arasında kötü günler geçiren takımın başına gelen ve kırmızı-siyahlıların kümede kalmasını sağlayan ama sezon sonunda gönderilen Erdoğan Arıca’ya olan borçlarını ödemek için göreve çağırmışlardı. Fakat benim gibi birçok taraftar, son 2 sezonda kazanılan başarılarla yükselen çıtanın Erdoğan Arıca için çok yüksek olacağını düşünüyorduk.

Ersun Yanal gittikten sonra iki yıldır elden geldiğince korunan kadrodan Serkan Balcı, M’Bayo, Veysel Cihan, Deniz Barış ve Damir Botonjic gitmiş, yerine Ömer Çatkıç, Elvir Boliç, Mehmet Nas, Uğur Boral gibi oyuncular alınmıştı.

Gençlerbirliği sezona Ankara’da Süper Lig’in yeni takımlarından Sakaryaspor’u zar zor da olsa 1-0 yenmenin moraliyle başlamıştı. Ama galibiyete rağmen, son 2 sezondur kırmızı-siyahlıların ortaya koyduğu futbolu düşününce takımın performansı vasatı aşamamıştı. Bu maçtan 5 gün sonra UEFA Kupası 2. Ön Eleme Turu’nda, Hırvatistan’da bir önceki sezonun lig ve play-off üçüncüsü ve aynı zamanda 1979-80 sezonunda Kupa Galipleri Kupası’nda Çeyrek Final oynamış olan HNK Rijeka Ankara’ya geldi.

İlk Maç

12.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.1.Mac.Genclerbirligi1-0HNKRijeka.Mac.Bileti

Maç 20:15 gibi güzel bir saat olunca rahat rahat iş çıkışı 19 Mayıs’a ulaşmıştım.

12.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.1.Mac.Genclerbirligi1-0HNKRijeka -1-

Az sayıda Hırvat taraftar da, kapalıda kendilerine ayrılan bölümdeydiler. Daha sonradan Orcan’dan stadın dışında bir külüstür minibüs olduğunu ve muhtemelen Rijekalıların Hırvatistan atlayıp Ankara’ya kadar bu araçla geldiklerini öğrenecek ve saygı duyacaktım.

12.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.1.Mac.Genclerbirligi1-0HNKRijeka -4-

Geçen sezon oynanan Valencia maçında kırmızı kart gören Mustafa Özkan ve sakat olan Erkan Özbey olmadığı için Erdoğan Arıca daha farklı bir dizilişle sahaya çıkmıştı. Geride sağda Ali Tandoğan, solda Baki Mercimek ve ortada Ümit Bozkurt ile El-saka. Orta sahanın ortasında Skoko ve Sedat Yeşilkaya. Sağda Mehmet Nas ve solda Filip Deams. İleride ise Youla ile Boliç oynayacaktı.

12.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.1.Mac.Genclerbirligi1-0HNKRijeka -3-

12.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.1.Mac.Genclerbirligi1-0HNKRijeka -2-

Maçın başından itibaren baskılı oynuyor ama bir türlü gol atamıyorduk. İlk yarının son anlarında Ümit’in pasını alan Mehmet Nas’ın orta-şut karışımı vuruşu ile top filelere gitmiş ve bizler de tribünlerde havaya fırlamıştık. Nas’ın o pozisyonda aslında orta mı yaptığı yoksa kaleye mi vurduğu uzun süre muhabbet konusu olmuş ve en son Serkan bir söyleşide kendisine sorarak olaya son noktasını koymuştu. Mehmet Nas, “valla orta yapmıştım top kaleye girdi.”

İkinci yarıda da benzer bir şekilde topa sahip olan ve pozisyona giren takımdık ama maç 1-0 lehimize sonuçlanmıştı.

İkinci Maç

25.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.2.Mac.HNKRijeka.Antrenman -1-

25.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.2.Mac.HNKRijeka.Antrenman -2-

İlk maçın ardından 19 Mayıs’ta Beşiktaş ve Büyükşehir Belediye Ankaraspor ile karşı karşıya gelmiş ve her iki maçta da sahadan 1-1’lik sonuçla ayrılmıştık. Ama oynadığımız futbol hala tat vermiyordu. Çünkü kopuk kopuk ve ne yaptığı/ne yapacağı belli olmayan bir oyun kimliğine sahiptik.

26 Ağustos 2004’de oynanacak olan rövanş maçında İstanbul’daydım. Hakan Gözkan’ın evinde maçın saatini bekliyorduk. Tamam, toplam skora göre 1-0 önde idik ama takım hiç de iyi değildi. Bu yüzden temkinliydim.

İlk görüntüler televizyona yansıdığında maraton tribününün kayalıkların önüne inşa edildiğini görüp şaşırmıştım.

25.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.2.Mac.HNKRijeka.Antrenman -3-

Maçtan birkaç gün önce ise takımda bir tatsızlık yaşanmıştı. En önemli gol silahlarımızdan olan Mustafa Özkan’ın Mircea Lucescu’nun Shakhtar Donetsk’ine transfer olması durumunda Avrupa Kupaları’nda oynayamayacağı için maça çıkmak istememesi gerilimi arttırmıştı. Sonunda Mustafa, Erdoğan Arıca ile tartışmış ve maç kadrosundan çıkartılmıştı.

Maç başladığında hem tribünlerin oldukça ateşli olduğu hem de futbolcuların çok azimli ve istekli olduklarını görüyordum. İyi bir baskı kurmuşlardı ve daha maçın 13. dakikasında sol kanadımızdan gelen Rijekalıların yaptığı ortaya Tomislav Erceg dokunuyor ve toplam skoru eşitliyordu. Maç ilerledikçe bir iki pozisyon dışında neredeyse hiçbir şey yapamadığımıza şahit oluyordum. İlk yarı 1-0 sona erdi.

25.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.2.Mac.HNKRijeka1-1Genclerbirligi -1-

İkinci yarının başında Erceg skoru 2-0’a getiren golü atıyor ve tüm gardımızı düşürüyordu. Bunla da kalmayıp 2 dakika sonra penaltı kazandıklarında küfürler yağdırıyordum. Hat-trick yapmak için topun başına gelen Erceg, Ömer’e topu teslim edince maçın başından beri ilk kez sevindiğimi hatırlıyorum.

Sonrasında “tur elden gidiyor” diye bir şeyler yapmaya çalışıyor ama açıkçası hiçbir şey yapmayı başaramıyorduk. Rijeka seyircisi ise çılgına dönmüş bir şekilde takımlarını desteklemeye devam ediyorlardı. E, haklıydılar da. Hem güzel oynamışlar hem de golleri atmışlardı.

25.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.2.Mac.HNKRijeka1-1Genclerbirligi -2-

Maçın uzatma dakikalarında hem sıcaktan, hem nemden, hem de rezil futboldan dolayı tekli koltuğun bir köşesinde, eriyerek şekil değiştirmiş bir vaziyette otururken, soldan kullandığımız uzun taç atışının önce aşırtılması, ardından kalecinin üstüne giden bir kafa vuruşundan seken topun Uğur Boral tarafından bomboş filelere gönderilmesi üzerine şaşkınlıkla toparlanıyordum! Ardından maç da 2-1 bitmiş ve tur atlamıştık.

25.Agustos.2004.UEFA.Kupasi.2.On.Eleme.Turu.2.Mac.HNKRijeka1-1Genclerbirligi -4-

Ama o kadar kötü oynamıştık ki, doğrusu gole ve akabinde gelen tura şaşırmamak elde değildi. “Tamam bugün şanslıydık. Tur atladık da 1. Tur’da sağlam bir takım gelirse bu futbolla ne yapacağız” diye düşünmeye başlamıştım.

Goller;

İlginç ama maçın Tamamı;

19. Deplasmanım ve Gördüğüm 21. Stad: Hüseyin Avni Aker (736 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -02-

Hüseyin Avni Aker Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 736 km.

Çok uzun zamandır, (nedenini bilmesem de) Denizli, Gaziantep ve Trabzon’a deplasman yapmayı çok istiyorum. Son 3-4 yıldır Abreg’in de kışkırtmalarıyla birlikte her sezon öncesi Trabzon deplasmanını “bu sezon gidilecek deplasmanlar” listesine alıyor ama çeşitli sebeplerle hep bir sonraki yıla erteliyordum. Ama bu sezon oldukça kararlıydım. Hele bir de maç günü cumartesi açıklanınca hemen Cengiz abiyi arayıp, “gidiyor muyuz abi?” diye sordum. O da “hay hay” deyince en uzak deplasman rekorumu kırmak için gün saymaya başladım.

Maçtan birkaç gün önce gencler.org’a Oğuzhan Sarıkaya adında 21 yaşında, Trabzon’da okuyan bir öğrenci üye oldu. “Yeni” Gençlerbirliği taraftarı olmuştu ve kırmızı-siyahlıların ürünleri aradığını yazmıştı. Hemen irtibata geçip Trabzon’a geleceğimizi, hem tanışmak hem de yanımda getireceğim atkıyı hediye etmekten mutluluk duyacağımı söylediğimde o da çok sevineceğini söyledi.

İlk planımız Cengiz abi ve Selma abla ile birlikte deplasman yapmaktı. Ama Perşembe günü Abreg arayıp, alkaralar.org’a Selma ablanın gelemeyeceğini yazdığını söyleyip kısa süreli bir kaos ortamı yarattı. Eğer 2 kişiye düştüysek plan iptal olabilirdi ve ben hızlıca bilet bakmalıydım. Cengiz abiyi aradım. “Bir sorun yok. Onur Vurur, sen ve ben gidiyoruz” dedi. Derin bir oh çektim.

Cengiz abi ve Onur, cuma günü iş çıkışı İncek’ten beni aldılar ve ilk durak Samsun’a doğru yola çıktık. Oldukça rahat ve bol muhabbetli bir yolculuğun ardında 23.30 civarlarında, Abreg bizi Samsun girişinde karşıladı. Son iki yılda, ikisi deplasman (Samsunspor ve Orduspor) ve ikisi de gezmek için (Doğu Karadeniz ve Sinop) olmak üzere 5. kez Samsun’a gelmiştim. Abreg’de kalacağım için Cengiz abilerden ayrılıp, önce sahile gidip kokoreç yedik, laklak ettik. Ardından da eve gidip dinlenmeye başladım.

Cumartesi Abreg ile güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Samsun’da ilk kez toplu taşıma araçlarını kullanarak Cengiz abilerle buluşmak için Gar’a gittim. Beni aldılar ve biraz da Trabzon’da dolaşmak için saat 11.30 civarında yola koyulduk.

Çarşamba, Terme derken git gide yeşillenen ve sıklaşan ormanları gördükçe aklıma Doğu Karadeniz gezisi ve Orduspor deplasmanı geliyordu.

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Nisan 2013 Espiye, Giresun -1-

Yemek molası için Akçaabat’ta köfte düşünüyorduk ama Onur, yemek düşkünü eniştesi ile yaptığı bir telefon görüşmesi sonrası Espiye’de pide yemeye karar verdik. Park Pide’ye gidip karışık pidelerimizi söyledikten sonra deniz kenarında biraz dolaştık.

27 Nisan 2013 Espiye, Giresun -1-

Durduğumuz kıyıdaki sandal barınakları çok enteresan ve güzeldi.

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Nisan 2013 Espiye, Giresun -2-

Doğu Karadeniz turu sırasında durduğumuz birçok yerde pide yemiştim ama Espiye pidesi hem ince hem de uzun formu ile daha önce yediklerimden daha farklıydı. Kıyma, kuşbaşı, pastırmalı ve bol bol tereyağlı pide oldukça lezzetli idi. Normalde yemek performansı düşük olan Onur, pideyi bitirdikten sonra bize dönüp “bitirdiğime göre siz doymamış olmalısınız!” diyordu ama biz doymuştuk ve bu yüksek performansını, Onur’un pideyi beğenmesine ya da çok acıkmasına bağladık.

27 Nisan 2013 Vakfikebir, Trabzon

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Nisan 2013 Vakfikebir, Trabzon

Vakfıkebir’de Cengiz abinin adaşı ve üniversiteden arkadaşı Cengiz abinin bahçesine uğradık. Kısa süreli ziyaretimiz sırasında bize “Rus Limonu” ve greyfurt verdi.

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker Bilet

Trabzon’a 30 kilometre kala Oğuzhan’ı arayıp “nerede bulaşalım” diye sordum. “Atatürk Meydan’ında” dedi. “Tamam” dedik. Ama her deplasmanda olduğu gibi aklımızda bir an önce biletlerimizi almak vardı. Önce stada uğramaya karar verdik. Ama yanlış bir yola sapıp Atatürk Köşkü tabelasını görüp önceliğimizi değiştirdik. Bu arada Abreg arayıp Trabzon’a 20-25 dakika sonra geleceğini söyledi. Daha bilet almadığımızı söyledik, “ben gidip alırım” dedi. Biz de köşke doğru tırmanmaya başladık.

Trabzon’da daha önce sadece Ayasofya ve Atatürk Meydanı’na gitmiştim. Köşke doğru giderken ise daha önce gördüğüm Karadeniz şehirlerine göre en çok ve sık betonlaşmanın Trabzon’da olduğuna karar verdim.

27 Nisan 2013 Ataturk Kosku, Trabzon

Eskiden Osmanlı vatandaşı olan bir Rum’a ait yazlıktan müzeye dönüştürülen köşkün çok güzel bir yapısı vardı. Tüm odaları aynısı gibi saklanan köşkteki eşyalara bakarken insanı doğrudan 1930’lara gidiyordu. Köşkün oldukça yüksekte bulunmasına rağmen sadece 2 yerden ki, o da hafifçe denizi görebilmemiz ilginç bir ayrıntıydı.

Gezinin ardından Abreg’le konuşup stada gitmeye karar verdik. Biletleri almış deplasman girişinde bizi bekliyordu. Stada yaklaşırken bir polis arabasının yanında durup, “arabayı nereye..” diye başladığımız cümle bitmeden polis, “beni takip edin” dedi ve sürmeye başladı. Stadın yanına geldiğimizde ise, “okulun bahçesine park edin” dedi. Cengiz abi, “plakadan dolayı falan sorun olmaz değil mi?” diye sorunca, polis, “tüm emniyet güçleri oraya park ediyor. Başka bir şey söylemek istemiyorum!” dedi. Arabayı gülerek TOMA’nın yanına park ettikten sonra Cengiz abiye lens solüsyonu bulmak için eczane aramaya başladık. Abreg’in yönlendirmesi ile deplasman tribününe yakın bir yerde bulduğumuz bir gözlükçüden solüsyonu alırken Alkaralar pankartını arabada unuttuğumuz fark edip geri döndük.

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -01-

Maraton tribününün yanındaki sentetik çim sahanın tellerinde birçok Anadolu takımının yanında Gençlerbirliği’nin de atkısını görünce çok şaşırdık. Yanılmıyorsam bundan önceki hiçbir deplasmanda böyle bir şey görmemiştim. Çünkü çoğu şehirde sadece kendi takımlarının atkısı satılıyordu. Sadece Ankara 19 Mayıs’ın rüzgarlı girişindeki atkıcı amcada bu kadar çok çeşit farklı takım atkısı görmüştüm.

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -02-

Deplasman tribününe kestirmeden geçmek için maraton girişindeki polislerle konuştuk. Önce şaşırdılar ama sonra “bu seferlik olsun bakalım” dediler ve arama sonrası girmemize izin verdiler. Maratonun etrafından dolaşırken, duvarlardaki Trabzonspor’un şampiyon olmuş takımlarının fotoğraflarını görünce aklıma Eskişehir Atatürk’ün kapalı dış duvarlarındaki Eskişehirspor’un simge isimlerinin fotoğraflarını getirdi.

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -03-

Abregle buluşup 2 tane aramadan sonra, en uzak deplasman rekorumu 733 kilometreye çıkartarak Hüseyin Avni Aker’in deplasman tribününe girdim. Maraton tribününün sağında bulunan yerimizden saha (birçok deplasman tribününe göre) oldukça güzel bir açıdan görünüyordu. 5. kez Trabzon deplasmanı yapan Abreg’in söylediğine göre, daha önceki deplasman tribününde hem görüşü engelleyen file vardı, hem de kapasite 24 bin kişiye çıkartılmadan önceki koşu parkuru nedeniyle daha uzaktan maç izleniyordu. Kısacası şanslıydık…

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -04-

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -05-

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -01-

Oğuzhan ve 2 arkadaşının da gelmesi ile birlikte tribünde 25 kişi olmuştuk. Orada tanıştığımız en enteresan taraftarlardan biri, doğma büyüme Trabzonlu olan ve Ankara ile neredeyse hiçbir alakası olmadığı halde, “Gençlerbirliği’ni, Ankara’yı sevdiğimden ve renklerinden dolayı tutuyorum” diyen arkadaştı…

Tribünün önündeki cam korkuluklarda, tıpkı bir önceki deplasmanım olan Türk Telekom Arena’da gördüğüm gibi CSKA Moskova, Inter Milan gibi yabancı taraftar gruplarının stikerları vardı. Bir süre onları inceledikten sonra yerime geçtim.

Mehmet Ali Cetinkaya - 27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -03-

Ante, Curri ve Serkan’ın sakatlık veya cezalı oldukları için özellikle defans kurmakta zorluk çeken Fuat Çapa, sağ bekte ilk kez Kerim Zengin ve tandemde Aykut ile birlikte bir önceki hafta Fenerbahçe maçında güzel bir oyun ortaya koyan 19 yaşındaki Ahmet’e şans vermişti. Geçen hafta Egemen tarafından elmacık kemiği kırılan Tomic’in yerine ise sağ kanatta Hurşut vardı.

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -07-

Maça Trabzonspor oldukça istekli ve arzulu başladı. Özellikle Kerim-Hurşut’un bulunduğu sağ kanatımızdan geliyorlardı. Ve genelde hızlı kontratak yapıyorlardı. Bordo-mavililer hem Tosic’in çıkışlarını engellemek için önlem almışlar hem de Vleminckx’i adam markajı ile tutuyorlardı. Bu yüzden genelde Hurşut ile sağ kanattan atak yapmaya çalışıyorduk. Ama Hurşut’un ters ayak ile yaptığı yumuşak ortalar uzun Trabzon defansı tarafından çok kolay savuşturuluyordu. 34’de yine sağ kanatımızdan gelişen bir kontra atakta yapılan düşük ortaya Halil’in eğilerek attığı kafa vuruşu ile 1-0 yenik duruma düşüyorduk. Sonrasında sadece sağ kanattan geliştirdiğimiz bir atakta, Vleminckx’e havadan gelen topa yaptığı şık volenin kaleci Onur tarafından kurtarılışını izleyip heyecanlanıyorduk. İlk yarı 1-0 Trabzonspor üstünlüğü ile sona erdi.

27 Nisan 2013 Trabzonspor-Genclerbirligi, Huseyin Avni Aker -06-

İkinci yarının başında yine Trabzonspor baskılı ve istekli başladı. Ama kısa bir süre sonra bu baskı kırıldı ve bu sefer biz topu tutmaya ve gol aramaya başladık. Ama Hurşut ve Azo’nun uzaktan şutları ile derine atılan bir pasta kendisini tutan oyuncu ile boğuşan Zec’in ondan sıyrılarak kaleci ile karşı karşıya kaldığında, hakemin ucuz bir kararla faul vererek durdurduğu pozisyon dışında tehlike yaratamıyorduk.

Bu arada maçın ikinci yarısından itibaren Trabzonspor seyircisinin ardı arkası gelmez bir şekilde, Temmuz 2011’deki şike süreci ile ilgili olarak Fenerbahçe, Federasyon ve Aziz Yıldırım’a yönelik bol küfürlü tezahüratları bizim de maçtan kısa süreli kopuşlarımıza sebebiyet veriyordu. Çünkü kimse maçla ilgilenmiyordu ve bizim de dikkatimiz dağılıyordu. Tam olarak değil belki ama aklıma Ali Sami Yen’de oynanan son lig maçında Galatasaray’ı 2-0 yenerken tüm Galatasaraylı taraftarların maçı bırakıp büyük bir gürültü ile koltukları söktüğü karşılaşma geldi. Çünkü biz de o gün maçı bırakıp ara ara onları izliyorduk…

Maçın son anlarında gelişen bir kontratakta Olcay Adın güzel bir kavis alan şutla skoru 2-0’a getiriyor ve maç da bu sonuçla tamamlanıyordu. Maçtan sonra daha önce Risp’ten alıştığımız gibi önce Vleminckx, ardından da Azo tribüne doğru yürüyerek bizleri alkışlıyorlardı. Biz de alkışlarla onlara karşılık verdik.

Maçtan sonra Farozların bulunduğu tribünden bizim tribüne doğru ses verildi ve karşılıklı olarak önce kırmızı-siyah, ardından bordo-mavi çekildi. Birçok Trabzonlu taraftar uzunca süre atkı değiştirmek istedi. Tellerin üstünden atkılarını atıyorlar ardından da atkı bekliyorlardı. Birçok kişi atkılarını değiştirdiler ama istek bitmiyordu. Tribünden çıkarken, atkı, forma hatta kapşon “değiştirelim mi?” soruları ile muhatap oluyorduk. Garipti…

Bu enteresan ama güzel anlardan sonra aklıma sadece, “acaba maçı kazansaydık aynı sahneleri yaşar mıydık?” geldi. “Bir gün onu da tecrübe ederim inşallah” diye içimden geçirdim…

Arabalara atlayıp Akçaabat girişindeki Köfteci Nihat’a gittik. Köftelerimizi yiyip muhabbet ederken içeriye Yasin, Aykut ve 2 takım elbiseli adam girdiler. Aykut’a biraz bakış attık ama karşılık alamadık. Masamızda, “transfer görüşmesi mi yoksa?” ile “Aykut Trabzonlu. Tanıdıklarıdır” arasında gidip gidip geldik.

Saat 23:30 civarlarında yola koyulup saat 3 sularında Samsun’a vardık. Yolculuk sırasında Abreg arabayı sürerken ben uyanık kalmak için kendimi çok fazla kastım. Ama bir türlü başaramadım. Bir gün sonra Abreg yolculuk sırasında konu açtığımı ama cümleleri tamamlayamadan tekrar uykuya daldığımı anlattı çok güldüm…

Pazar günü Cengiz abinin arkadaşlarının işlettiği “Enis’in Mutfağı”na bruncha gittik. Sadece dönem sebzeleri ve organik ürünlerden yapılan reçel, pide, kuymak, gözleme ve kahvaltılıklardan yedik. Bol bol muhabbet ettik ve saat 15 gibi Ankara’ya doğru yola koyulduk.

Dönüş yolunda, skora rağmen güzel bir deplasman olduğu konusunda hemfikirdik.

Kişisel deplasman karnesi: 19maç, 3g, 8b, 8m, 15ga, 25gy.

Dip Not: Hüseyin Avni Aker’den önce gördüğüm 20 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena.

İlgili Maç: 2012-2013 Sezonu Spor Toto Süper Lig 31. Hafta Maçı Trabzonspor 2-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “20. Deplasmanım ve 2. (ve son) Kez Beşiktaş İnönü (445 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “18. Deplasmanım ve Gördüğüm 20. Stad: Türk Telekom Arena (449 km)”

2003-04 Sezonu UEFA Kupası 4. Turu: Valencia

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -11-

Tarihinde 2. kez katıldığı UEFA Kupası’nda, ilk turda İngiltere’den Blackburn Rovers, ikinci turda Portekiz’den Sporting Lisbon ve 3. turda İtalya’dan AC Parma‘yı eledikten sonra, son 16 takım arasında kalan Gençlerbirliği’nin 4. turdaki rakibi, İspanya’nın o sezon en flaş takımı olan Valencia olmuştu.

Bir önceki sezon La Liga’da 5. olarak UEFA Kupası’na katılan Valencia, bu sezon Rafael Benitez’in önderliğinde bambaşka bir grafik çiziyordu. Bir yandan La Liga’da 6. şampiyonluğunu kovalarken, bir yandan da UEFA Kupası’nda yenilgisiz olarak yoluna devam ediyor ve her iki kupanın da en büyük favorisi olarak görünüyorlardı. Benitez’in, mücadele ettiği 2 kupada da farklı kadrolarla sahaya çıkması ve her iki takımla da “aynı sistemi” sahaya yansıta bilmesi en büyük başarısıydı.

Müzelerinde 1 tane Kupa Galipleri Kupası ve 1 tane de Süper Kupa bulunan Yarasalar, 2 kere de Şampiyonlar Ligi finali oynamış ama kaybetmişlerdi. Bu sezon ise, özellikle deplasman galibiyetleriyle nam salan siyah-beyazlılar (evet turuncu değil!), sırasıyla AIK Stockholm ve Maccabi Haifa’yı gol yemeden eledikten sonra 3. turda Beşiktaş ile eşleşmişler ve Mestalla’da 3-2, İnönü’de de 2-0 kazanarak tur atlayan taraf olmuşlardı.

İlk Maç

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia.Mac.Bileti

15 gün önce İstanbul’da Beşiktaş’la karşılaşan Valencia, bu sefer de Gençlerbirliği için Ankara’ya geliyordu. Maçtan bir gün önceki akşam 19 Mayıs’ın yakınlarından geçerken stadyumun ışıklarının yandığını görüp Valencialıların antrenman yaptıklarını fark etmiştim.

Alıştığımız üzere maç günü büyük bir kalabalık vardı. Her ihtimale karşı 20:30’daki maç için 16:30’da yola koyulmuş ve 17 civarlarında tribünde bulunan Savaş Eniştem ile kuzenlerimin yanına mevzilenmiştim.

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -5-

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -4-

Maçtan önce eniştem bana doğru dönüp, “mali, bugün Beşiktaş’ın hıncını almalısınız!” diyor, ben de biraz da onu kırmamak için, “alacağız enişte!” derken, aklımdan “ama çok zor maç olacak!” diye geçiriyordum.

Parma maçında ufacık tefecik kadın yan hakemi gördükten sonra bu sefer sahada hem uzun boylu hem de oldukça iti bir Norveçli hakem vardı. Uzunca süre onu izleyip geyikler döndürmüştük.

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -3-

Kayserispor, Bursaspor ve Eskişehirspor’un bazı taraftar gruplarının gönderdikleri pankartlar tribünlerdeki tellere asılıydı.

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -1-

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -2-

Aynı gün Madrid’de yaşanan ve 190 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırısı yüzünden, takımlar sahaya üzerinde “Compartimos el dolor de Espana” (Acını paylaşıyoruz İspanya) yazan bir pankartı beraberce taşıyarak çıkmışlardı. Maçtan önce de hayatını kaybedenler için 1 dakika saygı duruşu yapılmıştı…

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -8-

Avrupa Kupalarında yoluna devam eden tek Türk takımı olan Gençlerbirliği, sahadaki yerini aldığında tribünlerdeki coşku görülmeye değerdi. Tek renk, turuncu forması ile sahada yer alan Valencia’ya ise maç başlar başlamaz gıcık olmuştum. Çünkü fosforlu forma nedeniyle nereye baksam onları görüyordum! Sanki bizim takım yok olmuş onlar ise sırıtıyorlar gibiydi… Bir formanın rakip taraftar üzerinde bu kadar etkili olduğunu ilk kez şahit oluyordum…

Bu maçtan birkaç yıl sonra Gençlerbirliği (bildiğim kadarıyla) tarihinde ilk kez kırmızı-siyah ve beyaz dışında bir renk kullanarak, tek renk, turuncu bir deplasman forması yaptırmıştı. Dönemim kulüp müdürünün isteği ile yapılan ve Valencia’nın formasından esinlenildiği şüphesiz olan forma, koleksiyoncuları için en ilginç parçalardan biri olsa da sadece 2 kere giyildi. O da, 18 ve 34. haftalarda…

Maça kupadaki son 3 maçta olduğu gibi yine baskılı oynayarak başlamıştık. Ama rakip neredeyse hiç boş alan bırakmıyor ve tüm kademeleriyle inanılmaz bir uyum içinde oynuyorlardı. Hatta bir ara işi gücü bırakıp yanımdakilere, ataklara çıkarken ve defansa çekilirken takım olarak yaptıkları hamlelerini şaşkınlık ve hayranlıkla anlatmaya çalışıyordum.

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -9-

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -10-

12. dakikada bir hava topu mücadelesi sırasında Ayala’nın Mustafa Özkan’ı itmesi ile hakem penaltı noktasını gösteriyor ve havalara fırlıyorduk. Kalbim o kadar hızlı atmaya başlamıştı ki, yerimde duramıyordum. Tam o sırada, önümdeki sırada bulunan Tanıl abi, arkasını döndü ve “mali ne olur gol olsun!” dedi. Tanıl abinin heyecanını görünce kendi heyecanımı unutup, emin bir şekilde, “atacağız abi!” diye cevap verdim. Filip gerildi… Düdük çaldı… Sahadakiler koşuşmaya, biz olduğumuz yerde tepinmeye başladık!

İlk 3 turda deplasmanda oynadığı maçlarda hiç gol yemeyen Valencia’ya ilk golü atmıştık!

Maçın geri kalan kısmında ara ara etkili olsak da Turuncu Yarasalar, oyunda ipleri ellerine alıp sağlı sollu atağa kalkıyorlardı. Ama Alkaralar’ın kora kor mücadelesi ve en tecrübeli oyuncumuz olan Skoko’nun takımı rahatlatacak şekilde, topu ayağında tutup zaman kazandırması ile ilk yarı 1-0 bitti.

Maç sırasında bol bol 4 tribün sırasıyla Kırmızı-Siyah-Şampiyon-Gençlerbirliği diye tezahürat yapıyorlardı!

Devre arasında bulutlar üzerindeydik. Ama bir yandan da Benitez’in nasıl hamleler yapacağını düşünerek telaşlanıyorduk.

11.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.1.Maci.Genclerbirligi1-0Valencia -6-

İkinci yarı benzer bir oyun vardı sahada. Birkaç tane önemli pozisyon dışında sürekli Valencia’yı durdurmaya çalışıyorduk. Rakip takım sistemini hiç aksatmadan makina düzeninde oyununa devam ediyordu. Ama skor değişmedi. Bitiş düdüğü ile havalara fırladık. Artık çeyrek finale biraz daha yaklaştığımızı düşünüyorduk. Çünkü önceki turalara bakarak Valencia’nın evinde daha kötü oynadığını biliyorduk!

Maçtan sonra Benitez’e, bir önceki turda karşılaştıkları Beşiktaş ile Gençlerbirliği arasındaki farkın ne olduğu sorulmuştu. O da, “Beşiktaş’da çok iyi futbolcular var ama Gençlerbirliği takım oyunu oynuyor” diye cevap vermişti.

Maçtan birkaç gün sonra, pek huyum olmasa da, “ne diyecekler acaba” diye merak ederek, NTV’de yayınlanan 90 dakika programını açmıştım. Sunucu, tartışmasız geçen haftanın en önemli futbol olayı olan maçı es geçip doğrudan İstanbul takımlarının lig maçlarını anlatmaya başlamıştı. Televizyon karşısında şok yaşıyordum. Bir süre sonra, Haşmet Babaoğlu, geçen haftanın en önemli olayının Gençlerbirliği’nin deplasmandaki flaş galibiyetleriyle tanınan ve kupanın en büyük favorisi olan Valencia’yı Ankara’da yenmesi olduğunu söyleyip. Maçı yorumlamaya başlamıştı. Ardından söz Hıncal Uluç’a geçti. Uluç, maç günü Moskova’da olduğunu ve hotele dönünce maçın tekrarını izlediğini söyledi ve bu galibiyetin başarı falan olmadığını, Gençlerbirliği’nin Valenica karşısında çok ezildiğini dakikalarca anlatarak sinirden televizyonu kapatmamı sağlıyordu!

Bu olaydan 2 gün sonra Türkiye Kupası yarı finalinde deplasmanda Fenerbahçe ile karşılaşıyorduk. Nefis bir oyunun ardından sarı-lacivertlileri evlerinde 4-2 yenerek finale yükseliyorduk. Ali Tandoğan’ın tıpkı Sporting Lisbon deplasmanında olduğu gibi, bir kere daha güzel bir frikik golü attığı maçtan sonra Fenerbahçe’nin ünlü oyuncusu Pierre van Hooijdonk, “Gençlerbirliği bugün çok iyiydi. Sadece bugün değil, Blackburn, Sporting Lisbon ve Parma’yı yenerken de çok iyiydiler. Çok hızlı ve ofansif oynuyorlar. Daha dikkatli olmalıydık. Onları tebrik ediyorum” diyordu.

İkinci Maç

15 gün sonraki rövanş maçı için Gençlerbirliği başkanı İlhan Cavcav’a, “Madrid’deki terör saldırısı nedeniyle İspanya’daki maçın başka yere alınması için başvuruda bulunacak mısınız?” diye sorulduğunda, Cavcav, “terörle mücadele etmek için birlik olmak gerek. Biz aynısını yıllardır yaşıyoruz. Ne olursa olsun orada olacağız” diye cevap veriyordu.

25.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia2-0Genclerbirligi.Mac.Bileti

Maç günü Mestalla önünde düzgün bir şekilde “Gençlerbirliği” demeyi başaran İspanyollara maç bilet veriliyordu. Tanıl abi de o gün tribünlerdeki yerini alırken, ben, evde televizyon karşısında heyecandan tırnaklarımı yiyordum. Yıllar sonra Tanıl abi bu maçın biletini koleksiyonuma eklemem için hediye edecekti…

24.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia.Oncesi -1-

24.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia.Oncesi -3-

25.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia2-0Genclerbirligi -5-

İlk dakikalarda beklenildiği gibi Valencia daha etkili başlamıştı. Ama kısa bir süre sonra kırmızı-siyahlılar dengeyi kurup pozisyonlara giriyorlardı. Önce Mustafa Özkan’ın ardından da Ali Tandoğan’ın avuta giden vuruşları ile heyecanlanmıştım. Sonrasında yeniden Valencia’nın atakları izlemeye başladık. Kora kor, dişe diş bir mücadele vardı sahada ve her geçen dakika bizim hanemize kar olarak yazılıyordu. İlk yarı 0-0 bitti.

25.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia2-0Genclerbirligi -2-

25.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia2-0Genclerbirligi -1-

25.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia2-0Genclerbirligi -3-

İkinci yarıda Valencia bu sefer daha fazla baskı kurmaya ve pozisyon bulmaya başladı. Derken sonradan oyuna giren Mista’nın şutu ile skor 1-0 olurken morallerimiz altüst olmuştu. Golden sonra Youla’nın kaçırdığı bir gol pozisyonu ile saç baş yolarken, 86’da Mustafa Özkan’ın kırmızı kart görmesi tüm gardımız düşürmüştü. Normal süre 1-0 bittikten sonra tek amaç maçı penaltılara taşımaktı. Ama uzatma dakikalarının ilk devresinde, yine sonradan oyuna dahil olan Vicente’nin attığı “gümüş gol” ile Valencia’ya yoluna devam ederken biz kupadan eleniyorduk…

25.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia2-0Genclerbirligi -4-

24.Mart.2004.UEFA.Kupasi.4.Tur.2.Mac.Valencia.Oncesi -2-

Maçtan sonra Ersun Yanal, “önümüzdeki yıllar için tecrübe kazandık” diyerek içimize su serpse de, sezon sonunda Milli takımın başına gidiyor ve 2 yıldır istikrarlı bir şekilde korunan ve güçlenen takımın dağılma süreci de başlıyordu…

İspanya’nın gelmiş geçmiş en başarılı 3. takımı olan Valencia, tahmin edildiği gibi sezon sonunda, hem La Liga’da şampiyon oluyor, hem de Gençlerbirliği maçından sonra hiçbir maçta yenilmeyerek UEFA Kupası’nı müzesine götürüyordu. Yarasalar, bunlarla da yetinmeyip, 2003-04 sezonunda Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Porto’ya karşı 2-1’lik galibiyet alarak, Süper Kupa’yı tarihlerinde ikinci kez havaya kaldırma başarısını gösteriyorlardı.

İlk maçın özeti;

Gençlerbirliği’nin UEFA Kupası’ndaki 2003-04 sezonu;

2003-04 Sezonu UEFA Kupası 3. Turu: AC Parma

26.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma0-1Genclerbirligi -4-

İlk turda İngiltere’den Blackburn Rovers ve ikinci turda Portekiz’den Sporting Lisbon’u eledikten sonra 3. turda rakip, İtalya’dan AC Parma olmuştu. Kura çekiminden yaklaşık 3 ay sonra oynanacak olan maça hazırlanmak için uzunca bir süre vardı.

2002-03 sezonunda Serie A’yı 5. olarak tamamlayıp UEFA Kupası’na katılan Parma, ilk turda Ukrayna’dan Metalurh Donetsk ve ikinci turda Avusturya’dan Austria Salzburg’u eleyerek kırmızı-siyahlıların rakibi olmuştu.

Parma hakkında biraz araştırma yapınca morallerin bozulmaması elde değildi. İtalya liginde şampiyonluğu bulunmayan sarı-lacivetliler, neredeyse her yıl istikrarlı bir şekilde Avrupa Kupaları’na katılıyor ve müzesinde 2 tane UEFA, 1 tane Kupa Galipleri Kupası ve 1 tane de Süper Kupa bulunduruyorlardı. Parma’nın bu özelliği, kendi aramızda, “madem ligde şampiyon olmamıza izin vermiyorlar, o zaman biz de Parma gibi her yıl Avrupa’ya giderek gücümüzü orada göstermeli ve futbolcularımızı onlara pazarlayıp daha çok para kazanmalıyız!” muhabbetinin dönmesine sebep olmuştu.

Parma, o günlerde sponsorları Parmalat’ın yaşadığı bazı sıkıntılar nedeniyle parasal olarak zor günler geçiriyordu. Bu sıkıntı aklımda kısa süreli de olsa “acaba?” diye bir ampul yakmadı değil. Ama haliyle ne olursa olsun rakip Parma idi!

Ben de durum negatif yönlü olsa da, İstanbullu arkadaşım Hakan Gözkan, Gençlerbirliği’nin turu geçeceğinden oldukça emindi!

İlk Maç

25.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma.Antrenman -1-

25.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma.Antrenman -2-

İlk iki turdan farklı olarak ilk maç deplasmanda oynanacaktı. Avrupa Kupası maçlarını milliyetçiliğin dibine vurarak pazarlayan Türk spor basını, UEFA Kupası’nda 3. tura çıkan Gençlerbirliği’nin maçını canlı olarak yayınlamaya yanaşmıyordu. Oysa aynı gün oynanacak olan Valencia – Beşiktaş ve Galatasaray – Villareal maçlarının canlı olarak yayınlanacağı 2-3 hafta öncesinden belliydi…

Maçtan birkaç hafta sonra bir yöneticimizin büyük uğraşları sonucunda maçın son dakikada Kanal D’de canlı olarak yayınlanmasını sağladığını öğrenecektik. Zaten biz de maça birkaç saat kala canlı yayınlanacağını öğrenip havalara uçmuştuk.

İstanbul Hegemonyasının oluşmasında ve büyümesinde baş rolü oynayan Avrupa Kupaları ile Milliyetçilik arasındaki bağlantının aslında yalan olduğunu, gerçeğin ise sadece (İstanbul takımları üzerinden sağlanmakta olan) rant ve para olduğunu öğrenmeye başlıyordum.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, bir sonraki sezon Yunanistan’da oynayacağımız Egaleo maçı (hani sözüm ona FB, BJK ve GS’nin yabancı takımlarla yaptıkları hazırlık maçlarında bile milliyetçilik pompalayan) hiçbir televizyon ve radyo kanalı tarafından canlı olarak yayınlanmadı.

26.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma0-1Genclerbirligi -3-

Maçın başlayacağı 20:30’da ekrana bomboş tribünler ve karla kaplı zemini temizlemeye çalışan görevliler geliyordu. Birkaç gün sonra Akşit abiden Parma’da kolay kolay kar yağmadığını hatta bu denli yoğun bir karın çok uzun yıllardır görülmediğini öğrenecektik.

Sahanın durumunu görünce maçın erteleneceğini düşünsek de hakem hepimizi şaşırtıp maçın oynanacağına karar vermişti.

26.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma0-1Genclerbirligi -1-

Ersun Yanal, normal kadrosuna göre defansa bir adam daha eklemiş ve Mustafa Özkan’ı forvet arkasına çekmişti. İlk dakikalarda iki takım da birbirini tarttıktan sonra Gençlerbirliği iplerini eline alıyor ve çok baskılı bir oyun ortaya koyuyordu. Ali Tandoğan’ın direkte patlayan topu canımızı sıksa da takımın evinde gibi rahat ve güzel bir oyun çıkartmasıyla gurur duyuyorduk. İlk yarı 0-0 bitti.

26.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma0-1Genclerbirligi -2-

İkinci yarı başlamadan önce Parmalıların bizim sahayı temizledikleri ama kendi sahalarını daha az temizlediklerini görüp “vay arkadaş!” diyorduk.

Maçın 60. dakikasında Josip Skoko’nun takımı yöneten muhteşem oyununu taçlandırarak, uzaklardan Sebastien Frey’i avladığı golle havalara fırlıyorduk! Oynanan oyunun hakkı olan bu gol, aynı zamanda Parma’nın UEFA Kupası’nda 376 dakikalık gol orucunun da sonu oluyordu.

Son 30 dakikada Alkaralar, güzel ve baskılı oyununa devam ediyor ve ikinci golü arıyorlardı. Parma ise Damir’in kalesinde hiçbir ciddi pozisyona giremiyor ve maç 1-0 sona eriyordu. Bu sonuçla 1999’da Intertoto Kupası’nda Trabzonspor’un deplasmanda Perugia’yı 3-1 (Hükmen 3-0) yendiği maçtan sonra Avrupa Kupaları tarihi boyunca ikinci kez bir Türk takımı bir İtalyan takımını deplasmanda mağlup ediyordu.

26.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma0-1Genclerbirligi -5-

Günün tek moral bozan kısmı ise, Kanal D’nin maçın son 10-15 dakikasında sürekli yayını kesip daha başlamasına zaman olan Valencia-Beşiktaş maçına bağlanmasıydı! Bol bol sövmüştük…

26.Subat.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.1.Maci.Parma0-1Genclerbirligi -6-

Maçtan sonra Ersun Yanal’a, “bu sezon UEFA Kupası’nda doludizgin giderken, ligde neden çok kötü bir performans çiziyorsunuz” diye soruluyor, o da, “futbolcularım geçen yıl (2002-2003) yaşananlardan dolayı lig şampiyonu olma inançlarını kaybettiler. Avrupa Kupası maçlarına ise kafalarında hakem baskısı olmadan, rahat bir şekilde çıkıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, iyi oynarlarsa kazanırlar. Oysa Türkiye liginde iyi olsanız da kazanamayabiliyorsunuz!” diye cevap veriyordu.

İkinci Maç

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma.Mac.Bileti

Ankara’daki rövanş maçı öncesi yine turnikelerde mahşeri bir kalabalık vardı. Saat 17:45’de oynanacak maç için şirketten bahaneyle erkenden kaçmış ve maratondaki yerimi almıştım. Sahada ısınan Parmalı oyuncuları izlerken daha önce görmediğim bir kaleci antrenmanına şahit oluyordum. Sebastien Frey, sahanın herhangi bir yerinde duran kaleci antrenörüne doğru degaj antrenmanı yapıyordu. Çok hoşuma gitmişti!

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -1-

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -5-

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -3-

Maça Gençlerbirliği inanılmaz bir baskıyla başlamıştı. Peş peşe pozisyonlara giriliyor ve gol atıp erkenden turu geçme planları yapılıyordu. Birkaç önemli pozisyonun ardından 31. dakikada Frey, son adam olan Youla’yı net bir şekilde düşürüyor ama hakem devam kararı veriyordu. Penaltı o kadar netti ki, tribünde adeta tepiniyorduk! Ama 3 dakika sonra garip bir şekilde pozisyonun karbon kopyasını yaşadık! Ama bu sefer pozisyon ceza alanı dışında olmasına rağmen hakem günah çıkarırcasına hem penaltı, hem de Frey’e kırmızı kart veriyordu. Tribünler bayram yerini dönmüştü. Hele bir de Filip golü atınca, sormayın!..

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -4-

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -6-

İkinci yarı oyunun tek hâkimi yine kırmızı-siyahlılardı. Peş peşe pozisyona giriliyor ama bir türlü ikinci gol gelmiyordu. Derken Damir’in yaptığı uzun bir degaja, birkaç yıl sonra Beşiktaş’a gelecek olan Ferrari’nin ters kafa vuruşu ile skor 2-0 oluyordu. Artık işlem tamamdı ve son 16’ya kalmamız kesinleşmişti. Ama Ali Tandoğan, TRT’de maçı anlatan Kerem Öncel’in, “kaymaklı baklava tadında sayın seyirciler” diye anlatacağı golle maçı 3-0’da noktalıyordu.

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -2-

Bu sonuçla birlikte o sezon Avrupa Kupaları’nda yoluna devam eden tek Türk takımı olarak UEFA Kupası’nda 4. tura yükseliyor ve son 16’ya kalıyorduk.

Gençlerbirliği, 3-0’lık bu galibiyetle, Avrupa Kupaları tarihi boyunca bir İtalyan takımına karşı en farklı galibiyet alan Türk takımı oluyordu. 2006-07 sezonunda Fenerbahçe, Palermo’ya karşı aynı sonuçla galip gelip bu rekoru egale etti.

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -8-

03.Mart.2004.UEFA.Kupasi.3.Tur.2.Maci.Genclerbirligi3-0Parma -9-

Bu maçtan 3 gün sonra Ankara’da hiç durmadan yağan kara rağmen, şampiyonluğa giden Fenerbahçe ile Süper Lig maçına çıkmıştık. Zemin bembeyazdı ve benim aklıma 2 hafta önce İtalya’da oynadığımız 1-0’lık Parma maçı geliyordu. Bu yüzden maçı garip duygularla ve bir yandan da donarak izlemiştim! Kaptan Ümit’in hatası ile golü yemiş ama ardından kar yağışı altında Fenerbahçe kalesinde inanılmaz bir baskı kurmuş, 3-4 net pozisyon harcayarak ve van Hooijdonk’un çizgiden çıkarttığı 2 topla sahadan 1-0 yenik ayrılmıştık…

Ama kısa bir süre sonra sarı-lacivertlilerle Türkiye Kupası yarı finalinde, hem de Kadıköy’de bir kere daha karşı karşıya gelecektik…

Bir dip not olarak: Parma sonraki sezon (2004-05) UEFA Kupası’nda çeyrek final oynadı.

Ankara’daki maçın özeti;

Dip Not: Fotoğraflar için Yetkiner Mayda’ya teşekkürler.