Nis 13 2012

Adele – 21

Duymayan kalmamıştır muhtemelen ama birkaç şarkısı haricinde tanımadığım (ama dinlerken birçok şarkısına aşina olduğumu fark ettiğim) Adele’in albümlerini daha yeni dinledim. Ve özellike 2011′de çıkarttığı 21 albümünü çok sevdim. Yeni birçok ünlü gibi Adele de (2006 yılında) Myspace’e yüklediği bir şarkı ile tanınmaya başlamış. 2008′de çıkarttığı debut albümü 19 ile çok büyük bir çıkış yakalamış. En iyi Yeni Sanatçı ve En İyi Kadın Pop Vokal Grammy’lerini kazanmış. 21 ise debut albümünden daha başarılı olmuş. Kariyerinde bundan sonrası US ve UK chartlarda kırdığı rekorlar üzerine devam ediyor…

Adele – Someone Like You

Adele – Rolling In The Deep

Adele – Rumor Has It (Live At The Royal Albert Hall DVD)

Adele – Set Fire To The Rain (Live at The Royal Albert Hall)

Share

Nis 12 2012

Paloma Faith – Do You Want The Truth Or Something Beautiful?

Bundan birkaç ay önce maxfm’in internet sayfasında dolaşırken Paloma Faith’in New York video klibini izlemiştim. Komik bir klip olsa da şarkı güzeldi. Ardından 2009′da çıkarttığı debut albümü Do You Want The Truth Or Something Beautiful?’u edinmiştim. Fakat geçen hafta albümü “yeni” klasörümde gördüğümde, dinlemeyi unuttuğumu fark ettim. Bir haftadır sürekli dinlediğim ve tamamını sevdiğim albüm çok eğlenceli.

Söyleyiş tarzı Duffy ve Amy Winehouse’a benzeyen Paloma Faith’in müzik tarzı soul ve jazz. İngiliz sanatçının, kariyerinin ilk basamaklarında Amy Winehouse’un ekibine katılmayı reddedip kendi şarkılarını besteleyip söylemeye başlaması da ilginç.

Paloma Faith – New York ( Official Video )

Paloma Faith – Smoke and Mirrors

Paloma Faith – Upside Down ( Official Video )

Paloma Faith – Do You Want the Truth or Something Beautiful ( Official Video )

Paloma Faith – Play On (Album version)

Share

Nis 2 2012

Gen Paul (1895-1975)

Fransız ressam ve gravür sanatçısı Gen Paul, yaşamı boyunca dışavurumcu (ekspresyonizm) ve soyut dışavurumcu (soyut ekspresyonizm) çalışmalar yapmış. Birinci dünya savaşında bir bacağını kaybeden sanatçının eserlerinde diğer dışavurumcuların çalışmalarına göre daha fazla iyimserlik varmış. Bunun nedeni olarak sanatçının yaşama ve günlük yaşama olan tutkusu gösterilmekteymiş.

Gen Paul’un çalışmaları çok farklı. Anlatım gerçekten çok özel ve eşsiz. Tablodaki objelerde çok büyük bir rahatlık, kolaylık ve özgürlük var. Renkler ise bu rahatlığı tamamlıyor ve “bakıcıya” iyimserlik hissi veriyor. Çok sevdim…

Share

Şub 28 2012

Alphonse Mucha (1860-1939)

Çek ressam Alphonse Mucha’nın en çok bilinen çalışmaları dekoratif panel/pano çizimleriymiş. Bu çalışmalarında genellikle çiçeklerden oluşan motiflerin içerisinde kadınları resmetmiş. Çok farklı ve özel bir üslubu var. Çok sevdim…

 

Share

Şub 9 2012

Sinek Isırıklarının Müellifi, Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı’yı ilk kez Erdem’in (etrafında olan herkese) önerdiği (gibi) “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” romanıyla tanımıştım. Birkaç ay sonra “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”in film galasına gittiğimizde arkadan biri adımı çağırmıştı. Tanıl abiydi. Beni dostları ile tanıştırmıştı. Aralarından biri de Barış Bıçakçı’ydı. Sonraları öğreneceğim gibi Bıçakçı, ön planda değil de hep arka planda olmayı yeğliyordu. Zaten o gün de sadece onu tanıyanlar orada olduğunu biliyorlardı. Bu duruş bir yandan enteresan ama bir yandan da çok büyük saygı duyulası gelmişti…

Eğer Ankara’yı biliyorsanız (ve elbette yaşıyorsanız), Bıçakçı’nın kitaplarında, siyaset dışında hiçbir zaman ön planda olmayan Ankara’nın sokaklarında gezinen bir roman kahramanını takip etmek, çok enteresandır. Betimlediği yerlerde sizin de “takıldığınızı”, bir şeylerinizi “bıraktığınızı” bilmek güzel, gizemli ve biraz da “eskiye ait” anlar yaşamanızı sağlar. Tabii bir de kahramanı daha iyi anlamanızı ve onda kalmanızı…

Sinek Isırıklarının Müellifi de böyle. Cemil’in anlattıklarının bir satırında, bir paragrafında, bir sayfasında ya da bir bölümünde muhakkak kendinizden bir şeyler buluyorsunuz. Bu da aslında Bıçakçı’nın kendine özgü basit/karmaşık ve samimi anlatım tarzı sayesinde oluyor. Bir şekilde sizi içine alıp aynı zamanda dışında tutmayı başarıyor. Tıpkı Cemil’in Nazlı’yı şiirlerinde/yazılarında içine almak istemesi gibi…

Herhalde herkes romanı okurken, kitabını yayınlatmaya çalışan ve editörden cevap bekleyen Cemil’in hayatını Bıçakçı’nın hayatı ile özdeşleştirmiştir. Aslında bu bile romanın ne kadar samimi bir üslupla yazıldığının en büyük kanıtı…

Şu anda kitabın 98. sayfasındayım ve bitmesine 68 sayfa var. Normalde kitap bitmeden yazmam ama bir şekilde yazmak/anlatmak istedim. Çünkü kitap, anlatım, üslup gerçekten çok hoşuma gitti…

Kitaptan;

İlhan gülüyor ama gülmek çoğu zaman rüşvettir. Bunu biliyor. İnsanların birbirlerini etkilemek için, sevilmek için ne tür numaralara başvurduklarını, ne taklalar attıklarını biliyor. Kocaman bir sirk kurup kaldırıyoruz her gün hiç üşenmeden. İp cambazlarımız var, ateş yutan adamlar, palyaçolar, dans eden atlar ve tabii çemberin içinden geçen aslan ve tabii hepsini biliyor ilhan…

Arkasından;

“Cemil’in bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraştığını da biliyordu Nazlı. Ev, iplik parçalarıyla, kırpıklarla dolu oluyordu, iki ucu bir araya getirilememiş hatıralarla ve partal fikirlerle. Yaşamak bu küçük evde de eksik kalıyordu; elli dört metrekare içinde Cemil’in yetişemediği, tamamlayamadığı şeyler vardı. Sessizlikler vardı. Hissettiği şeyi tam o anda kimseye söyleyememiş Cemil’in kuytuya köşeye bıraktığı sessizlikler, yutkunmalar ve toz.”

Aşk üzerine küçük bir roman.
Toplu konutta aşk ama…
Edebiyat üzerine küçük bir roman.
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama…
Arkadaşlıklar üzerine bir roman.
Hepsi üç kişi ama…
Barış Bıçakçı’dan yeni bir kitap. Aması yok.

“Ben Barış Bıçakçı’nın metninde… kendine has bir üslup görüyorum. Kısa cümlelerle, fazla derine inmiyormuş gibi gözükerek ince ayrıntılarda kahramanlarını var ediyor. Yalın bir anlatımı var, parlatmıyor, gereksiz cümlelerle şişirmiyor… Kısa, çok kısa bölümler ilk bakışta birbirleriyle ilgisiz gibi görünseler de bir bütünü oluşturuyorlar. Son zamanlarda tek tipleşen, olaya dayalı roman anlayışına karşı kendine has dili, anlatımı, kurgusuyla seçkinleşiyor Barış Bıçakçı.”

Metin Celâl

Sinek Isırıklarının Müellifi – İletişim – 1668, Çağdaş Türkçe Edebiyat – 236

Share

Oca 29 2012

Kasabamız (Winesburg, Ohio), Sherwood Anderson

Sherwood Anderson’ı ilk defa John Fante‘nin Bunker Tepesi Düşleri‘nde anlattığı çocukluğuna ait bir anıda duymuştum. Fante, Sherwood Anderson’ın Kasabamız (Winesburg, Ohio) romanından bahsediyordu. Tıpkı yıllar sonra Bukowski’nin Fante’nin Toza Sor’undan ve kendisinden bahsedeceği gibi…

1876 doğumlu Amerikalı öykü ve roman yazarı Sherwood Anderson’un çalışmaları, Ernest Hemingway, William Faulkner ve John Steinbeck gibi yazarlara ilham kaynağı olmuş. Bu sayede Amerikan yazınının hem konuda, hem dilde giderek daha içten bir öze kavuşmasını sağlamış. Yazarın dünyada en çok tanınan eseri 1919′da Winesburg, Ohio adıyla yayınladığı ve Türkçeye Kasabamız olarak çevrilip 1984′de Adam Yayınları tarafından yayınlanan, birbirleriyle “bir şekilde” bağlantılı kısa öyküler kitabı. Kitapta bulunan Eller (Hands) öyküsü yazarın kaleme aldığı ilk “gerçek” öyküymüş.

Anderson, Ohio’daki küçük bir kasaba olan Winesburg’de yaşayan ve oluşturdukları çembere sıkışmış, bir türlü çıkış yolu bulamayan, bulamadıkça da kabullenen, geri çekilen insanların hayatlarına dokunuyor. Onların gizlilerini, saklılarını dillendiriyor. Dış görünüşün “ardındakini” anlatıyor. Korkularını, hatalarını, pişmanlıklarını ve kişiliklerini oluşturan etkenlerden bahsediyor…

Bu yüzden de hikayelerin birçoğu karamsar. Ama bir yandan da içten ve samimi. Yalın dili ile Anderson hikayelerini anlattığı karakterlere empati kurmanızı kolaylaştırıyor. Öyküleri okudukça karakterleri tanıyorsunuz ve bir sonraki hikayede bahsi geçtiği zaman “onu” daha iyi anlıyorsunuz. Öyküler arasında ufak ve güzel kesişmeler var…

Bir dip not olarak: Anderson’un ölüm sebebi biraz garip. Zira yazar Panama’da muhtemelen Martini’nin içinde bulunan zeytin kürdanını yutmasının sebep olduğu bir iç kanamadan ötürü ölmüş.

tr.wikipedia’da Sherwood Anderson ile ilgili şu bilgiler var;

20. yüzyılın başında orta ve alt sınıf Amerikalılara ve bireylerin yanlızlık, aidiyet, kimlik gibi evrensel sorunlarına ilişkin yalın, dramatik hikâyeler ve romanlar yazdı. Özellikle Kasabamız kitabında toplanan hikâyelerindeki cinsellik temaları tutucu çevrelerde rahatsızlık yarattı.

Yazar William Faulkner, Anderson hakkında şöyle der; “Sherwood Anderson aralarında benim de olduğum Amerikan yazarlar kuşağının babası sayılır; o bizden sonrakilerin sürdüreceği bir geleneğin gerçek değeri hiç bir zaman bilinmeyen en önemli temsilcilerinden biridir.”

John Fante’nin Bunker Tepesi Düşleri’nde Sherwood Anderson’dan bahsettiği bölüm;

Kütüphaneye gidiyordum. Dergi sayfalarını karıştırıyor, fotoğraflara bakıyordum. Birgün raftan bir kitap çektim. Winesburg, Ohio. Uzun maun masaya oturup okumaya başladım. Dünyam altüst oldu birden. Gökyüzü üstüme çöktü. Esir aldı kitap beni. Gözümden yaşlar aktı. Yüreğim deli gibi çarpıyordu. Gözlerim yanıncaya kadar okudum. Kitabı eve götürdüm. Bir Anderson daha aldım kütüphaneden. Elimden bırakmaksızın okudum, okudum, okudum, bütün kitaplarını okudum, içimde dayanılmaz bir yazma isteği duyana dek; kağıt kalem alıp oturdum ve yazmaya çalıştım, ama Anderson’a geldiği gibi gelmiyordu sözcükler, kan damlalarıydılar sanki.

Kitapta yer alan ve ilgimi çeken 3 öykü;

Kağıt Haplar, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Saygıdeğerlik, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Serüven, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Share

Oca 23 2012

Aylin Prandi – 24 000 Baci

“Yeni” klasörümde şarkı kalmadığını görünce müzik listelerine bakınmaya başladım. Yabancı müzik listelerinde ismi Aylin olan birini görünce “her Türk gibi” merak ettim. 24 000 Baci şarkısının klipindeki kız “biraz fazla” İtalyan’dı ya da “biraz az” Türk. Nette biraz araştırınca Arjantinli bir anne ve İtalyan bir babanın kızı olarak Fransa’da doğduğunu, gerçek adının Aylin olmadığını. İnsanın kendi ismini kendisinin vermesi gerektiğini düşündüğünü ve Aylin’in anlamını (“Ay ışığı” demiş ama Aylin aslında ayın çevresindeki hare imiş) sevdiği için bu ismi aldığını öğrendim. Röportajın devamında da zengin olmanın verdiği rahatlıkla kurduğu bohem hayatına yağdırdığı övgülere gıcık oldum.

Son zamanlarda İtalyanca albüm olarak Ninna Zilli’nin Sempre Lontano albümünü dinlemiştim ve çok sevmiştim. Aylin Prandi’nin 24 000 Baci (24 000 öpücük) albümü de gayet hoşuma gitti.

Albümde iki tane de ünlü cover var. Eros Ramazzotti’nin Una Storia Importante’si (ki bence çok güzel yorum) ve Toto Cutugno’nun L’italiano’su… Benim albümde en çok sevdiğim şarkılar: 24 000 Baci, Solo Tu, Prima Canzone, Una Storia Importante, Bambola

24 000 Baci

Solo Tu (Acoustique)

Una Storia Importante

Share

Oca 17 2012

Agnes Obel – Philharmonics

Youtube’da Oh Land‘in video kliplerini ararken şans eseri Agnes Obel’in Just So şarkısına ulaşmıştım. Obel’in sesi ve piyano ağırlıklı hafif müziği çok hoşuma gitmişti. 2010′da yayınladığı debut albümü olan Philharmonics’un deluxe sürümünü edindim ve dinledim. Bu sürüm iki CD’den oluşuyor. İlk CD’de normal albüm şarkıları varken ikinci CD’de albüm şarkılarının bir çoğunun enstrümantal halleri ve bazı şarkıların canlı performansları yer alıyor.

Albümdeki tüm şarkılarda yer alan melodiler son derece yalın ve etkileyici. Zaten kendisi de bir söyleşide “Hiçbir zaman senfoni ya da orkestra müziğini sevmedim. Her zaman basit ve çocuksu melodiler beni etkiledi” demiş. Çoğu şarkıda yer alan piyano ve çellonun uyumu nefis. Obel’in besteleri ve yayınlanan video kliplerindeki hava bana 18. yüzyılla ilgili izlediğim / okuduğum materyalleri hatırlatıyor. Kasvetli, gizemli ama güzel…

Açıkcası ben birkaç sözlü şarkı haricinde bestelerin enstrümantal hallerini daha çok beğendim. Sözlü olarak Just So ve Riverside çok güzel. Enstrümantal olarak ise nerdeyse tüm şarkılar gözkamaştırıcı. Ama önce çıkanlar Louretta, Wallflower ve On Powdered Ground…

1980′de Kopenag’da doğan Agnes Caroline Thaarup Obel küçük yaşlarında piyano çalmayı öğrenmiş. Annesi de piyano çalan Obel, İsveçli Jazz piyanisti Jan Johansson (1931-1968)’ın çalışmalarından çok etkilenmiş. 7 yaşındayken küçük bir grupta vokal ve bass gitar olarak çalan Obel, 17 yaşında stüdyosu olan biri ile tanışır ve ondan müzil/ses ve kayıt tekniklerini öğrenmiş. 2005′den beri Berlin’de yaşayan Obel, 2009 yılında Myspace’de  yayınladığı “Just So” bestesi ile büyük ilgi görmüş.

Obel, 2010 yılında yayınladığı debut albümü olan Philharmonics’de yer alan şarkıların (Close Watch hariç) tamamını kendisi bestelemiş, söylemiş, enstrümanlarını çalmış ve düzenlemelerini yapmış.

Philharmonics’in promosunda etkileyici ve endişe verici bir baykuşla yan yana (Mali Lazell tarafından) fotoğraflanan Obel, çok sevdiği Alfred Hitchcock’un Kuşlar filmine gönderme yapmış. Fakat Hitchcock’un Kuşlar filminde hiçbir baykuşun olmamasından ötürü çoğu insan bu fotoğraftaki Obel’i Ingmar Bergman’ın karakterleri ile daha çok özleştirmişler. Bikini le’de yayınlanan bir yazıda Obel’in bu fotoğrafta Bergman’ın Persona filmindeki Liv Ullmann’a ya da Hitchcock’un Marnie filmindeki Tippi Hedren’e daha çok benzediği yazılmış.

Dip not: Obel’in albüm fotoğraflarını çeken fotoğrafçı Mali Lazell’in ismi garibime gitti doğrusu :)

Agnes Obel – Just So

Agnes Obel – Riverside

Agnes Obel – Louretta (Live Paradiso Amsterdam 2010)

Agnes Obel – Wallflower

Share

Oca 9 2012

Oh Land – Oh Land

Oh Land ile Pınar’ın önerisi olan Wolf & I şarkısı ile tanışmıştım. Sözler, müzik, vokal (özellikle uzatarak söylenen bölümlerdeki) ve elbette kendisi çok ilgi çekiciydi. 2008′de yayınlanan ilk albümü Fauna ve 2011′de yayınlanan ikinci albümü Oh Land’i dinledim.

İlk albümü sevmesem de ikinci albümü (normalde çok fazla elektro-pop sevmesem de) çok güzel buldum. Oh Land’in canlı performansları ise çok başarılı ve güzel.

Gerçek adı Nanna Øland Fabricius olan “Oh Land”, klise orgu (organ) çalan (Bendt Fabricius) bir baba ve opera şarkıcısı (Bodil Øland) bir annenin kızı olarak 1985′de Danimarka’da doğmuş. Sahne adını sanırım annesinin soyadı olan “Oland”den türetmiş. İlk albüm adını ise 1780′de Görland’ın ilk yaban hayvanları rehberi olan “Fauna Groenlandica”nı yazan büyük büyük büyük babası “Otto Fabricius”un kitap adından almış.

Oh Land, Katy Perry’nin Ağustos 2011’de Amerika’da ve Ekim-Kasım’da İngiltere ve İrlanda’daki California Dreams Tour’unda “alt gurubu” olarak sahne almış…

Albümdeki birçok şarkıyı çok sevdim. Ama ilk üçüm: Wolf & I, Human ve White Nights…

Wolf & I (Live)

Human

White Nights

Son of a Gun

Rainbow (Live)

Share

Ara 26 2011

Katie Melua – The Katie Melua Collection

Tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım Katie Melua ile ilk kez toplama bir albüm dinlerken tanışmıştım. Albümde bulunan “Nine Million Bicycles” şarkısı çok hoşuma gitmişti. Sonrasında 2008′de çıkarttığı “Katie Melua Collection” albümünü dinlemiştim. İlk dinleyişte albümden 3-4 şarkıyı daha sevmiştim. Geçenlerde playlistimde çalmaya başlayınca biraz araştırma yaptım ve tekrar üzerine düşmem gerektiğini hissettim. Katie Melua’nın tüm albümlerini edindim ve dinlemeye başladım…

1984′de Kutaisi’de doğan Gürcüstanlı Ketevan “Katie” Melua, 8 yaşındayken ailesi ile birlikte savaştan kaçıp Kuzey İrlanda’ya ardından 14 yaşında İngiltere’ye taşınmış. 2003 yılında Mike Batt’ın ufak yayın şirketi Dramatico ile anlaşmış ve aynı yıl “debut” albümü olan Call Off the Search’ü yayınlamış. Albüm ilk 5 ayda İngiltere’de 1.8 milyon kopya satmış. 2005 yılında Piece by Piece yayınlanmış. 2006′da İngiltere’de en çok satan kadın müzisyen ve aynı zamanda Avrupa’da en çok satan Avrupalı kadın müzisyeni imiş. 2007′de yayınladığı Pictures albümlerinin ardından 2008′de “best of” tadındaki The Katie Melua Collection’ı yayınlamış…

Katie Melua’nın sesi çok güzel. Blues, jazz, folk-pop tadındaki müzikler ise son derece naif ve uyumlu. Bazı şarkılarını dinlerken “güzel ama bir şeyler eksik” diye düşünmeme rağmen birçok şarkısını da bu gizemden ötürü sevdiğimi düşünüyorum.

İlk 3 albümünde öne çıkmış şarkılar dışında üç yeni şarkının (Toy Collection, Two Bare Feet, Somewhere in the Same Hotel), bir tane düetin (What a Wonderful World feat. Eva Cassidy) ve bir tane film müziğinin (When You Taught Me How to Dance) yer aldığı The Katie Melua Collection albümü ilk kez dinleyecekler için Katie Melua’nın müziği hakkında bilgi vermeye yetiyor…

Bir ilginç dip not olarak Katie Melua 18 milyon poundluk serveti ile 2008′de 30 yaş altı en zengin İngiliz şarkıcı listesinde yer alırken, 2009′da dünya çapındaki ekonomik krizden ötürü servetinin yarısını kaybetmiş. Şarkıcı 2011 Mayısında ise 12 milyon pound’luk serveti ile ikinci kez aynı listede yer almış…

Şarkı Listesi;

1. Closest Thing to Crazy
2. Nine Million Bicycles
3. What a Wonderful World
4. If You Were a Sailboat
5. Piece by Piece
6. Call Off the Search
7. On the Road Again
8. Mary Pickford
9. Spider’s Web
10. Thank You Stars
11. I Cried for You
12. Crawling Up a Hill
13. Tiger in the Night
14. When You Taught Me How to Dance”
15. Two Bare Feet
16. Toy Collection
17. Somewhere in the Same Hotel

İlk kez dinleyecekler için;

Katie Melua – Nine Million Bicycles

Katie Melua – Spiders Web

Katie Melua – Closest Thing To Crazy

Katie Melua – Thank You Stars [Live]

Katie Melua & Eva Cassidy – What A Wonderful World

Katie Melua – Piece by Piece [Live]

Share