Kategori arşivi: Sanatçı

Yann Tiersen – EUSA (LP)

Fransız müzisyen ve besteci Yann Tiersen’in 2016’da yayınladığı ve 9. stüdyo albümü olan EUSA, geçişleri doğa sesleriyle bütünleştirilmiş, 10 solo piyano bestesinin yer aldığı nefis ötesi bir albüm.

Belçika-Norveç kökenli Fransız bir ailede 1970 yılında Brest’te doğan Yann Tiersen, yaşadığı Fransa’nın kuzeybatısında yer alan Ushant adasının atmosferinden etkilenerek hazırladığı albümde doğa sesleri ile piyanoyu harmanlıyor.

“Ushant benim için bir evden daha fazlası, benim bir parçam. Ana fikir adanın bir haritasını çıkarmak, dolayısıyla beni ben yapan haritayı çıkarmaktı” diyen Yann Tiersen, dinleyicisini Ushant adasında bir yolculuğa çıkarıyor.

Tiersen bu amaç için adada 10 bölge seçip, bizzat seçtiği yerlere giderek sahada ortam kayıtları yapmış. Her şarkıya ait nota kağıtlarında da ilgili yerin GPS koordinatlarını ve eşi Emilie Quinques tarafından çekilmiş bir fotoğrafı iliştirmiş. Ardından da yazdığı piyona eserlerine bu yer isimlerini vermiş.

Ushant adasının bölgede konuşulan Kelt dillerinden biri olan bretoncadaki karşılığı EUSA’dan ismini alan albümün açılışı ve kapanışı Tiersen’in eşi Emilie Quinquis’in ağzından dökülen Breton şair Anjela Duval’in bretonca şiirleriyle yapılıyor. Adada kaydedilmiş karga, dalga ya da rüzgar sesleri içeren ve piyano besteleri arasında geçişi mükemmelleştiren ve Hent adı verilen “ara parçalar” da adını bretoncadan alıyor ve yol, patika anlamına geliyor.

2015’in sonlarında yayınlanan ve yönetmenliğini Gökmen Bliss’in yaptığı “Porz Goret” isimli video klip de adada çekildi.

Yorum bazlı kaynaklar: arkadakiadam, sweet child o mine

Yann Tiersen – Porz Goret (Official Video)

Yann Tiersen – Yuzin (Recorded Live at Abbey Road)

Yann Tiersen – Penn Ar Roch (Official Audio)

Yann Tiersen – Lok Gweltz (Official Audio)

Yann Tiersen – Enez Nein (Official Audio)

Yann Tiersen – Kadoran (Official Audio)

Bukowski: Born Into This (Bukowski: Böyle Geldi, Böyle Gitti)

Bukowski - Born Into This aka Bukowski - Boyle Geldi, Boyle Gitti

TÜR: Belgesel, Biyografi. SÜRE: 130 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 2003. imdb: 7,9 rottentomatoes: %83.

Ünlü yazar ve şair Charles Bukowski’nin hayatını konu alan Bukowski: Böyle Geldi, Böyle Gitti, özellikle yazarın eserlerini sevenler için başarılı bir biyografik belgesel filmi.

Yazarın zorlu çocukluk anılarını kaleme aldığı Ekmek Arası (Ham on Rye) romanını okuyanlar için, “dehşet evi, ıstırap evi” diye tanımladığı, çocukluğunu geçirdiği evi dolaştığı bölüm oldukça etkileyici.

Belgeseli izlerken, Bukowski’nin aslında tüm hayatı boyunca tek yapmak istediği şeyin yazmak olduğunu düşünüyorsunuz. Bu bitip tükenmez yazma hırsı sırasında bol bol içiyor ve içmenin ona ilham verdiğini düşünüyordu. Yani içmeden yazamazdı. Ama içmek aslında bir yandan da onun çocukluk travmalarından, çirkinliğinden, komplekslerinden, insanlardan ve sürekli intihara meyilli ruh halinden kaçmasını sağlıyordu. Belki de bu yüzden, sürekli içip, sürekli yazarak, kâğıtlara içini döküyor ve insanlardan uzak duran, onlardan korkan hatta nefret eden bünyesinin bir süre daha yaşamasına olanak veriyordu.

Hayatındaki kadınlar ise bambaşkaydı. İlk başlarda (muhtemelen kompleksleri ve korkuları nedeniyle sadece onlara ulaşabileceğini ve sadece onlara layık olduğunu düşündüğü için ya da aslında sadece onların da kendisi gibi olduklarını düşündüğü için) hayat kadınları ve barlarda yaşamlarını tüketmekte olan çoğu çirkin, bakımsız ve acınası haldeki kadınlar vardı etrafında. Ama özellikle 1970’lerin ikinci yarısında ünlenmeye başlayınca garip bir şekilde tüm hayatı değişmeye başladı. Çünkü onunla tanışmak ve onunla yatmak için can atan genç, yaşlı, alkolik, zengin, hayatında hiçbir amacı kalmayan, güzel, çirkin bir sürü kadın türedi etrafında. Bunlar da bir yandan yazılarını beslemeye, bir yandan da gençken yaşayamadıklarını yaşamasını sağlıyordu. Bu yüzden yazılarında cinsel hayatından bahsederken hep, “Tanrım ben acayip bir şeyim. Ama değildim.” diyerek önce övünüp ardından da ruhsal olarak başa dönüyordu.

Çünkü aslında yazmak dışında istediği ve övüneceği hiçbir şey yoktu hayatta. Diğer her şey kendiliğinden geliyor ve boğazına sarılıyordu.

Bukowski’nin yazılarının büyük bir çoğunluğunda, çok güzel bir samimiyet ve doğallık var. Sanki okuyanla dertleşiyor gibi yazıyor. Anlattıklarında kayıp bir ruh hali, boş vermişlik, delilik ve depresyon da barındırıyor. Ama işte o anları anlatırken ortaya koyduğu eğlenceli üslubu onu herkesten farklı kılıyor. En rezil, en pis, en ağır, en korkunç olayı bile acınası bir hale getirmeden, lafebeliği yapmadan, “neyse o” kıvamında ve tebessüm edici şekilde kâğıda döküyor.

Konu

Belgesel, güzel bir anlatım ve zengin video içeriğiyle, bir yandan Bukowski’nin hayat hikâyesini, bir yandan da diğer insanların ağzından yazılarının onlara neler ifade ettiğini ekrana taşıyor.

Hakkında

Belgeseli John Dullaghan yönetti.

Yapım, Sundance Film Festivali’nde belgesel dalında Büyük Juri Ödülü için yarıştı.

Ivır Zıvır

Belgeselin adı Bukowski’nin 1992’de yayınlanan Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi (The Last Night Of The Earth Poems) kitabında yer alan Dinazor Gibi, Biz (Dinosauria, We) şiirinden alındı.

Belgeselden;

– Çocukluğunuzu bir korku hikâyesine mi benzetiyorsunuz?
– Evet.
– Gerçekten öyle miydi?
– Evet, hem de nasıl.
– Neden?
– Neden mi?
– Haftada üç kere ustura kayışıyla dövüldünüz mü hiç? Hem de 6 yaşından 11 yaşına kadar. Hesaplarsak kaç kez dayak yemiş oluyorum?
– Bunu yapan kimdi, babanız mı?
– Evet.
– Edebiyat eğitimimi ne güzel aldığımı da görmüş oluyorsunuz. Beni o kayışla dövmesi bana bir şeyler öğretti.
– Ne öğretti?
– Nasıl yazı yazacağımı.
– Arasındaki ilişki nedir?
– İlişki şu, seni o şeyle sürekli, sürekli dövdükçe tam olarak ne söylemek istiyorsan onu dile getirme eğilimi kazanıyorsun. Başka bir deyişle dövüle dövüle numara yapmayı öğreniyorsun. Ama babam iyi bir edebiyat öğretmeniydi, bana acının anlamını öğretti. Hem de nedensiz acının.

* * *

Günlerden bir gün hipodromdaydım fakat ilk yarışa geç kalmıştım. Park edip içeri koştum. Fakat vücudumda biranın etkisi kendini belli ediyordu. Neyse ki bir tuvalet buldum ve pantolonumla iç çamaşırımı hemen indirdim. Sonra olay gerçekleşti. Sıcak, devasa ve berbat kokan bir şeydi. Ayağa kalkıp aşağı baktığımda cüzdanımı yüzer halde buldum. Hem de içindeki her şeyle birlikte. Elime aldım, Tanrım. Sifonu çektim. Tuvaletten çıkıp cüzdanı yıkadım, dışarı çıktım. Sonra “Atlar potaya girdi.” diye bir anons yapıldı. Köşeyi dolaşıp, gişeye vardım. Cebimdeki biletlerden birini çıkararak “9’lu sıralı bahis!” dedim. Gişe çalışanı bileti eline alıp şöyle bir baktı. “Çabuk ol. Bilet iyi durumda sadece biraz ıslanmış işte!” dedim. Görevli şöyle bir bana baktı, düğmeye bastı ve bahsi oynamış oldum. Sonra çıkıp yarışı izlemeye gittim. Dokuzda sıfır çektim.

* * *

Bono: Amerika’ya ilk geldiğimde Amerikan edebiyatına, müziğe ve caza hayran kaldım. Sahiden böyle düşünmüştüm. İngiltere’deyken Amerika’ya çok hoş gözle bakmazdım. Ben İrlandalıydım, dolayısıyla affedilebilirdim. Şiirler ve yer isimleri arasında kayboldum gittim. “City Lights” benim için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Hank’in ilk kitaplarından birkaç tanesini aldım. “Aşk Cehennemden Çıkma Bir Köpektir”, “Sıcak Su Müziği” Yeni bir yazı stilini keşfediyordum. Bunda dürüstlük vardı. Bunda vurgu yoktu. Vurgu bir İrlandalı için çok önemlidir. Bildiğiniz üzere dili tüketebilirsiniz. Ama bu adamın metaforla falan uğraştığı yoktu. Dürüstçe dümdüz yazılar yazıyordu. Lafı hiç dolandırmıyordu.

* * *

Tom Waits: Babam zamanının çoğunu barlarda geçirirdi. Bu yüzden ben de bar gibi loş ortamlara alışıktım. Babam öğleden sonraları loş barlarda içki içerdi. Sanırım böyle başladı, aslında bundan da öte şeyler de vardı. Babamla takıldığımız yerlerde yazar da, sokaktaki vatandaş da bulunabilirdi. Aslına bakarsanız kimsenin gitmek istemeyeceği bu loş yerlerde pek yazılacak şey de yoktu. Yoksun bırakılmış kişilerin yazarı gibiydi. Bir de sesini yükseltme imkânı olmayanların.

* * *

(Kızı) Marina Louise Bukowski: Biftek ve lima fasulyesi yapardı. Onun elinden çıktığı için de çok severdim. Yemeklerden sonra dinlenmekten hoşlandığını hatırlıyorum. Tabii ki ben de küçüktüm ve oyun oynamak istiyordum. Sevdiğim oyunlardan biri de “Batman ve Robin” oyunuydu, şöyle oynardık. “Sen Batman ol Marina işleri sen yapacaksın, ben de Robin olacağım” çünkü o hiçbir şey yapmazdı. Yatağa uzanıp kestirmeye başlardı. Ben de yatağın üzerinde zıplayarak “Batman’cilik” oynardım.

Elbette ki babamın diğer babalardan farklı olduğunun farkındaydım. Annem de çok farklıydı. Hayatımız farklıydı, tüm arkadaşlarımız farklıydı. Belki de bu tür bir hayat, uyamayacağım ortamlara ayak uydurma isteği yerine üzerimde hayata bakış açısından pozitif etkiler bırakmıştı.

* * *

Yalnız olmaktan daha kötü şeyler de vardır. Ama bunu fark etmek insanın on yıllarını alır. Fark ettiğinde de çok geç kalmışsındır. Çok geç kalmaktan da daha kötü bir şey yoktur.

* * *

Sean Penn: Bir gün ikimiz oturup kadın düşmanlığına ithamlar üzerine uzunca konuşmuştuk. Basitçe şöyle söylemişti. “Beni daha önce okumuş olanların büyük bir çoğunluğu erkeklere hep kötü davrandığımı bilir.” Aslında öyle, çünkü aşırı otobiyografik ve bu karmaşık dünyada hata yapmakla ilgili.

* * *

…sırıtırım, sırıtırım, sırıtırım. Sonra da onu yıkarım. Son bir öpücükle havlusuna bürünen ilk o olur. Bazen duştayken şarkı söylerim. Sıcak suyu biraz daha açarım, aşkın mucizesini o an yaşarım. Linda, aşkı bana sen getirdin. Kusura bakma alıp götürürken de ağırca götür. Sanki uykumda ölüyormuşçasına yap. Hayattayken yapma, âmin.

– Gördün mü? İşte duygulanıyorum. (Gözlerini siliyor) Siktir be. Kusura bakma. Bu kadınla beş yıllık bir birliktelikten sonra ayrılmıştık. Çok iyi bir okuma olmadı.

– Linda mı?

– Linda, evet. Yanlış şiiri okudum. Vay anasını! Giderek yumuşuyorum be evlat.

* * *

(Bono okuyor:)
Çok fazla
Çok az
Çok şişman
Çok zayıf
Ya da hiç kimse.

Raptiyelerin sırtı gibi
Soğuk yüzlü yabancılar
Ellerindeki şarap şişelerini sallayarak
Önlerine çıkanları süngüleyip
Kadınların ırzına geçen ordular
Ya da ucuz bir pansiyon odasında
Marilyn Monroe’nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar.

O denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
Onu saatin kollarının ağır hareketlerinde bile görebilirsiniz.
İnsanlar yorgun
Ya sevgiyle ya da sevgisizlikle sakatlanmış.

Müşfik davranmıyoruz birbirimize
Zengin zengine fakir de fakire müşfik davranmıyor.
Korkuyoruz

Eğitim sistemimiz bize oturduğumuz yerden para kazanabileceğimizi öğretiyor
Ne bataklıklardan ne de intiharlardan bahsetmez
Ya da yalnızken acı çeken insanın içine düştüğü dehşetten.
Boncuklar sallanır
Bulutlar örter
Bir çocuğun kafasını koparır cani
Dondurma külahından bir ısırık alır gibi

Çok fazla
Çok az
Çok şişman
Çok zayıf
Ya da hiç kimse.

Sevenlerden çok nefret edenler var
Müşfik davranmıyoruz birbirimize
Müşfik davransak
ölümler bu kadar kederli olmayabilir
Bu esnada şans çiçeğinin sapını koparan kıza bakıyorum.
Bir çıkar yolu olmalı
Elbette aklımıza henüz gelmeyen bir çıkar yolu olmalı

Bu beyni kafama kim yerleştirdi?
Beynim ağlıyor, istiyor
Bir yolu olduğunu söylüyor
Meğer “hayır” dememekmiş.

Dip Not: 28 Ağustos 2014’de yayımlandı, 3 Ağustos 2015’de güncellendi.

Hollywood, Charles Bukowski

Charles Bukowski - Hollywood

Geçenlerde bir arkadaşın doğum günü için kitap bakarken Bukowski’nin ölümünden önce kale aldığı son kitaplarından ikisini görüp satın almıştım. Geçen hafta onlardan birini okudum ve aklıma, yıllar önce Tunalı’daki bir sahafın, “Bukowski en başlarda çok iyi ve eğlenceliydi ama sonra sürekli kendini tekrarlayan çekilmez bir yaşlı oldu” deyişi aklıma geldi.

Bu yüzden, Bukowski’nin 1987’de beyaz perdeye aktarılan Bar Sineği (Barfly) filminin senaryosunu yazarken yaşadıklarını kaleme aldığı Hollywood’a başlarken çok da istekli değildim. Ama Bukowski’nin penceresinden Hollywood’ta yaşanan “delilikleri” okumak çok eğlenceli, filmin çekimleri sırasında, kendisini canlandıran Mickey Rourke’u ve o günlerdeki sevgilisi canlandıran Faye Dunaway’i izledikçe gençliğini anımsayıp o günleri iç çekerek kaleme alması ise çok samimiydi. Bu nedenle severek okudum.

Bukowski kitabı yazarken anlattığı kişilerin ve kurumların gerçek adlarını değiştirmiş. tr.wikipedia’da bu konuda bir liste var. Kitabın son birkaç sayfası kalmışken bu listeyi gördüğüm için bazılarını cidden merak ettim. Mesela Madonna ya da Sean Penn ile ilgili ne dedi merak ettim. Tekrar bakınayım bari. 🙂

Charles Bukowski - Mickey Rourke

Gerçek kişi – Romandaki değiştirilmiş adı

Charles Bukowski – Henry Chinaski
Mickey Rourke – Jack Bledsoe
Faye Dunaway – Francine Bowers
Frank Stallone – Lenny Fidelo
Barbet Schroeder – Jon Pinchot
Linda Lee Bukowski – Sarah Chinaski
Werner Herzog – Wenner Zergog
Idi Amin – Lido Mamin
Tom Jones – Tab Jones
Jean-Paul Sartre – Jean-Paul Sanrah
Jean-Luc Godard – Jon-Luc Modard
Francis Ford Coppola – Francis Ford Lopalla
Blake Edwards – Darby Evans
Dennis Hopper – Mack Austin
Sean Penn – Tom Pell
Madonna – Ramona
Norman Mailer – Victor Norman
David Lynch – Manz Loeb
Isabella Rossellini – Rosalind Bonelli
Yoram Globus/Menahem Golan – Harry Friedman
Yoram Globus/Menahem Golan – Nate Fischman
Timothy Leary – Jim Serry
Taylor Hackford – Hector Blackford
Robby Müller – Hyans
Roger Ebert – Kirby Hudson
Romanda geçen diğer isimler de şunlardır:

Gerçek isim – Romandaki değiştirilmiş adı – Notlar

Barfly – The Dance of Jim Beam
General Idi Amin Dada: A Self Portrait – The Laughing Beast (Gülen Canavar) – Barbet Schroeder’in belgeseli
Cannon Films – Firepower Productions
The Elephant Man – The Rat Man – David Lynch filmi
Eraserhead – Pencilhead – David Lynch filmi

Kitaptan;

Çekimler Culver City’de başlayacaktı. Bir zamanlar kaldığım otel ve gittiğim bar ordaydı. Sonra Alvarado Caddesi civarına, baş kadın karakterin evinin bulunduğu bölgeye geçilecekti.

Sonra da 6. cadde ile Vermont yakınlarında bir bar kullanılacaktı.

Ama önce Culver City.

Jon otele götürdü bizi. Otel benimkine benziyordu. Barsinekleri orda yaşıyorlardı. Hemen girişteydi bar. Durup inceledik.

“Nasıl buldun?” diye sordu Jon.

“Harika. Ama daha kötü yerlerde de yaşadım.”

“Biliyorum,” dedi Sarah, “gördüm oraları.”

“Sonra benim odam olarak kullanılacak odaya çıktık.

“İşte! Tanıdık geldi mi?”

O tür yerlerin çoğu gibi griye boyanmıştı. Yırtık perdeler. Masa, sandalye. Kaim bir kir tabakasıyla kaplanmış buzdolabı. Zavallı çökük yatak.

“Mükemmel Jon! Tıpkı o oda!”

Tekrar aynı şeyleri yaşayamayacak, içemeyecek, dövüşemeyecek, sözcüklerle oynayamayacak olmam biraz hüzünlendirmişti beni. İnsan gençken gerçekten güçlü oluyordu. Beslenmek önemli değildi. İçmek ve daktilonun başında oturmak önemliydi. O zamanlar deliydim galiba, deliliğin türleri vardır, bazıları oldukça keyiflidir. Yazacak zamanım olsun diye açlığı seçmiştim. Pek yapılmıyor artık. Masaya bakarken kendimi orada otururken görür gibi oldum. Bir zamanlar deliydim, bunu biliyor ama umursamıyordum.

“Aşağı inip bara bir daha bakalım…”

Aşağı indik. Filmde oynayacak barsinekleri ordaydılar. İçiyorlardı.

* * *

“Tamam,” dedi Jon, “hazır sayılırız. Birkaç deneme yaptık. Çekime başlıyoruz. Sen şu köşeye git, ordan izlersen görüntüye girmezsin.”

Sarah da benimle köşeye geldi.

“SESSİZLİK!” diye bağırdı Jon’un yardımcılarından biri, “ÇEKİME BAŞLIYORUZ!”

Çıt çıkmıyordu.

Sonra Jon’un sesi geldi: “MOTOR!”

Odanın kapısı açıldı ve Jack Bledsoe yalpalayarak içeri girdi. Tanrım, genç Chinaski’ydi bu! Bendim! İçimde ince bir sızı duydum. Gençlik, orospu çocuğu, nerdesin?

O genç ayyaş olmak istedim tekrar. Jack Bledsoe olmak istedim. Ama birasını yudumlayarak köşede dikilen moruktum ben.

Bledsoe masanın yanındaki pencereye doğru sendeledi. Yırtık perdeleri çekti. Gülümseyerek gölge boksu yaptı bir süre. Sonra masaya oturup bir kâğıt ve bir kalem buldu. Önündeki şarap şişesinin mantarını çıkarıp bir yudum aldı, sonra da bir sigara yaktı. Ve radyoyu açıp Mozart’a rastladı.

Bir şeyler yazarken görüntü silindi.

Yakalamıştı. Olduğu gibi yakalamıştı, ne işe yarayacaktı bilmiyorum ama olduğu gibi yakalamıştı.

* * *

Sonra Francine yine not defteriyle çıkageldi.

“Jane nasıl öldü?*’

“O sıralar başka biriyle beraberdim. İki yıldır ayrıydık ve bir Noel arifesinde ziyaretine gittim. Bir otelde hizmetçilik yapıyordu ve çok popülerdi. Oteldeki herkesten bir şişe şarap alıp odasındaki tahta rafa dizmişti. 18-19 şişe duruyordu rafta.

‘Bu kadar şarabı içersen, ki içeceksin biliyorum, yakında ölürsün! Kimse farkında değil mi bunun?’ dedim.

Baktı sadece. ‘Bu lanet şişeleri alacağım burdan,* dedim. ‘Seni öldürmek mi istiyorlar?’ Bir şey söylemeden bakmaya devam etti. O gece orda kalıp şişelerin üçünü ben içtim, 15-16 tane kalmıştı. Sabah çıkarken ‘Lütfen hepsini içme…’ dedim.

Bir buçuk hafta sonra tekrar gittim ziyaretine. Kapısı açıktı. Yatağında büyük bir kan lekesi vardı. Ve rafta tek şişe kalmamıştı. L.A. Belediye Hastanesi’nde buldum onu. Alkol komasındaydı. Uzun zaman oturdum yanında, gözlerine bakarak, dudaklarını suyla ıslatarak, saçlarını okşayarak. Hemşireler bizi yalnız bırakmıştı. Bir ara aniden gözlerini açıp ‘Biliyordum geleceğini,’ dedi. 3 saat sonra da öldü.”

“Gerçek bir kurtuluş fırsatı çıkmamış karşısına,” dedi Francine Bowers.

“Kurtulmak istemiyordu ki. İnsanlıktan benim kadar nefret eden bir onu tanıdım hayatta.”

Francine not defterini kapattı.

“Bütün bunlar bana çok yardımcı olacak…”

Ve gitti.

“Bağışlayın ama bütün gece sizi inceledim, hiç de saldırgan birine benzemiyorsunuz,” dedi Rick.

“Sende öyle Rick,” dedim.

Krishna Das – Kirtan Wallah

Krishna Das - Kirtan Wallah

Yaklaşık bir aydır, kaslarımı güçlendirmek, esneklik kazanmak, postürümü düzeltmek ve işim gereği sürekli bilgisayar başında oturmanın, her geçen gün artan ve kronikleşen ağrılarından kurtulmak için Özge’nin önerisiyle yogaya gidiyorum. Bu kadar kısa zamanda bile, duruşumun düzeldiğini, biraz daha esnekleştiğimi ve güçlendiğimi hissediyorum. Bunların yanında vücudumun sınırlarıyla ve hiç bilmediğim kaslarımla tanışıyorum.

Yoga’yı bugüne kadar yaptığım diğer sporlardan ayıran en büyük özellik, ders sonrasında enerji kazanıyor olmam. Öyle ki, son iki gün (biri Gençlerbirliği tesislerinde gerçek sahanın yarısı büyüklüğünde olmak üzere) üst üste yaptığım, bol tempolu ve sınırlarımı zorladığım iki halı saha maçından sonra gitmemek için bahaneler yaratmama rağmen son anda girdiğim Yoga dersinden çıktığımda kendimi yenilenmiş hissettim. Bu bile benim için başlı başına nefis bir deneyim.

Gelelim yazının gerçek öznesine. Geçenlerde katıldığım bir yoga dersinde çalan müziklere bayılmış ve çıkışında sanatçının ve albümünün adını not etmiştim.

İlk kez 1970’de Hindistan’a giden ve orada birçok gurudan eğitim alan Amerikalı şarkıcı Krishna Das’ın 2014’de yayınladığı Kirtan Wallah albümünü çok sevdim. Kirtan adı verilen müzik türüne ait bestelerin her birinin ortalama 10 dakika olmasına ve birçoğunda sürekli aynı melodinin ve aynı sözlerin tekrarlanmasına rağmen bu kadar etkileyici ve akılda kalıcı olmasına çok şaşırdım. Sanatçının diğer albümlerini henüz dinlemesem de, bu albüm her şeyiyle kusursuz görünüyor.

Albümden birkaç öneri;

Kirtan Wallah Tour: Preview Live “I Phoned Govinda”

Krishna Das: Kirtan Wallah Tour: Preview Live “Radhe Govinda”

Krishna Das: Kirtan Wallah Tour: Preview Live “Waltzing My Krishna”

Luisa Sobral Ankara Konseri (28 Mayıs 2014)

Luisa Sobral - 17. Ankara Caz Festivali Posteri

17. Ankara Uluslararası Caz Festivali kapsamında, 28 Mayıs’ta ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi’nde sahne alan Portekizli şarkı yazarı ve caz, soul, pop tarzlarını buluşturan genç müzisyen Luisa Sobral’ı dinledik.

Luisa Sobral - 17. Ankara Caz Festivali Bileti

Sobral’ın şarkılarından bihaber olduğum için konser sırasındaki her şey benim için yeniydi. Seyirciyle kurduğu sıcak muhabbet, Türkçe konuşma pratikleri ve esprileriyle konser oldukça eğlenceliydi. Sobral’ın Billie Holiday / Amy Winehouse vari söyleyiş tarzı ve şarkılardaki caz tınıları gayet hoştu.

Arkasında çalan Joao Salcedo (piyano), Joao Hasselberg (kontrbas) ve Joao Cunha’ın (davul) performansları da oldukça başarılıydı. Özellikle Sobral’ın tek başına pop şarkılarından yaptığı bir cover potporisi sırasında sanatçının etrafını sarıp vücutlarıyla çıkarttıkları seslerle ona eşlik etmeleri bol alkış aldı. Ardından Sobral, “benim şarkılarım da böyle alkışlanmasını istiyorum” sözleri bol kahkaha ile karşılandı.

Luisa Sobral - 17. Ankara Caz Festivali

Sobral’ın konser sırasında sürekli enstrüman değiştirmesi de oldukça enteresandı. Harp, gitar, (farklı bir adı var mı bilmiyorum ama) küçük gitar, piyano aklımda kalanlar.

Konser sonrasında, öne çıkan parçalar olsa da, genel olarak şarkıların birbirine benzediğini konuşuyorduk. Fakat konserden birkaç gün sonra ve albümlerini dinlerken öyle olmadığını düşünüyorum. Özellikle 2013’de yayınladığı ve İngiliz Caz-pop sanatçısı Jamie Cullum, Portekizli fado sanatçısı Antonio Zambujo ve Portekizli caz saantçısı Mario Laginha ile düetler yaptığı There’s A Flower In My Bedroom’un çok başarılı olduğunu düşünüyorum.

17. Ankara Uluslararası Caz Festivali Kitapçığından;

Luisa Sobral, 2009 yılında mezun olduğu Berklee College of Music yıllarından beri şarkılar yazıyor ve özellikle sahnede yarattığı romantik ve otantik tarzıyla büyük ilgi görüyor. Müziklerinde caz, soul ve pop tarzlarını buluşturan Luisa Sobral ın 2011 yılında çıkan ilk albümü The Cherry on My Cake platin plak sahibi oldu. Yakaladığı büyük başarıyı 17 şarkının tamamına imzasını attığı yepyeni albümü There s a Flower in My Bedroom ile sürdürüyor. Bu albümde Luisa Sobral a genç Sinatra olarak anılan Jamie Cullum, fadonun önemli seslerinden Antonio Zambujo ve uluslararası piyano yıldızı Mario Laginha da eşlik etti.

Luisa Sobral, BBC de ünlü Jools Holland ın programında canlı yayın konuğu olarak sahne alan ilk Portekizli sanatçı oldu. Son dönemdeki konser durakları arasında İspanya, Fransa, İsviçre, Almanya, İngiltere, Fas ve Çin bulunuyor.

Birkaç öneri;

Xico

Clementine

She Walked Down The Isle (feat. Jamie Cullum)

Why Should I

I was in Paris Today

Mom Says

Nat King Cole – Looking Back (LP)

Sierra Exif JPEG

Yaklaşık bir aydır zaman buldukça, doğum günümde Yüce ve Pınar’ın hediyesi olan Nat King Cole’un toplama LP’si Looking Back’i dinliyorum. Sanatçının 1965 şubatında akciğer kanserinden hayatını kaybetmesinin ardından piyasaya sürülen albümde Cole’ün 11 hit şarkısı yer alıyor. Bugüne kadar sanatçının sadece Unforgettable ve L-O-V-E gibi 4-5 tane şarkısını dinlemiş olmama rağmen albümün neredeyse tamamına bayıldım. Cole’ün sakin, huzur verici ve dinlendirici bir sesi var.

Akciğer kanserinden 45 yaşında hayatını kaybeden Cole çok ağır sigara tiryakisiymiş. O kadar ki, elinde sigara olmadan çok ama çok nadir görülürmüş. Sanatçı günde üç paket sigara içmenin sesine güçlü bir tını verdiğine inanıyormuş. Kayıt öncesinde bol bol sigara içen Cole, bu sayede kayıtların çok daha başarılı olduğunu düşünüyormuş.

Albümden birkaç öneri;

Time And The River

Again

World In My Arms

Is It Better To Have Loved And Lost

Fats Domino – The Very Best Of (LP)

Fats Domino - The Very Best Of

Amerikalı R&B ve Rock n Rolls piyanisti Antoine “Fats” Domino Jr.’ın adını ilk kez, 2000’lerin ilk yıllarında yahoo games’de bir yandan tavla oynarken yaptığım “oldies avı” sırasında işitmiştim. Sanırım ilk dinlediğim şarkısı Blueberry Hill idi ve çok sevmiştim.

Fats Domino - The Very Best Of -Arka Kapak-

Birkaç ay önce Heval ile Hengelo’da gittiğimiz bir eskiçide, Fats Domino’nun 1975’de basılmış The Very Best Of plağını görüp 2,5 euroya satın aldım. Bu plağın gazıyla, Türkiye’ye döndüğümde yaptığım ilk iş, 2001’den beri elimde bulunan ama bir türlü ön yükseltici alamadığım için kullanamadığım pikap için Konya sokağa gitmekti.

Sonrasında dinlemediğim eski plaklarımı satıp, bir sürü yeni plak satın aldım. Bu yüzden, kitap okurken, yemek yerken ya da etrafı toplarken sık sık plak dinliyorum. Kısacası bunların hepsi Fats abinin sayesinde oldu.

Bu yazıyı yazmak için yaptığım ufak araştırma sırasında şu enteresan bilgiyi edindim;

Fats Domino, 2005 Ağustos’unda New Orleans’da yaşanan Katrina kasırgası sırasında, eşi Rosemary’nin hastalığı nedeniyle evindedir. Kasırgadan sonra Dominonun öldüğünü düşünen biri, selden ağır bir şekilde hasar alan evin üstüne “huzur içinde yat Fats. Özleneceksin” yazar. Ajan Al Embry, 1 Eylül’de Fats Domino’nun durumu hakkında ellerinde herhangi bir bilgi olmadığını açıklar. Aynı gün CNN, Domino’nun kurtarma helikopteriyle sel sırasında evinden kurtarıldığını açıklar. Bu bilgiden sonra eşiyle birlikte bulunduğu sığınaktan alınıp torununun erkek arkadaşının evine götürülen sanatçı, 2 Eylül’de The Washington Post’a “her şeyimizi kaybettik” diye açıklama yapar.

Ağustos 2006’da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, özel bir ziyarette bulunarak sanatçıya ikinci kez Ulusal Sanat Madalyası verir. Çünkü daha önce eski Başkan Bill Clinton tarafından verilen madalya kasırga sırasında yaşanan selde kaybolmuştur.

Albümden birkaç öneri;

Ain’t That a Shame

Blueberry Hill

I’m Walkin’

Whole Lotta Loving

Gina Werfel (1951-)

Gina Werfel

Soyut çalışmalarıyla tanınan sanatçı Gina Werfel, çalışmalarını, “müzikteki çok seslilik gibi, benim çalışmalarında birçok bağımsız “ses” ve kaynaktan besleniyor. Bir sürü elementin katmanlarından oluşan çalışmalarım, anıların ve stüdyodaki ya da penceremden dışarıya anlık bakışımdan oluşuyor” (ginawerfel.ucdavis.edu) diye tanımlamış.

Ben de sanatçının çalışmalarındaki renk uyumlarına bayıldım…

Gina Werfel -07-

Gina Werfel -03-

Gina Werfel -02-

Gina Werfel -01-

Gina Werfel -06-

Alfred Wallis (1855-1942)

Alfred Wallis

Ressam araştırmamın sonuna yaklaşırken, İngiliz balıkçı ve ressam Alfred Wallis’in çocuksu bir basitlik taşıyan Naif sanatın oldukça güzel örneklerini sunduğu çalışmaları ilgimi çekti. Sanatçının biyografisine göz atınca da enteresan bir yaşam öyküsüne şahit oldum.

Sanatçının Kısa Biyografisi (tr.wikipedia)

Küçük yaşlarda annesini kaybeden Alfred Wallis, okulu terk ettikten sonra önce bir sepetçinin yanına çırak oldu, sonra da 1870’lerde deniz ticaretine girip denizci oldu. 1876’da Susan Ward ile evlendiğinde 20, karısıysa 41 yaşındaydı. Alfred karısının eski evliliğinden olan beş çocuğuna babalık etti. Evliliğinin ilk zamanlarında açık denizlerde balıkçılığa devam ettiği için iyi bir maaş kazansa da iki çocuğunun ölümünden sonra Penzance’ta balıkçılık yapmaya başladı. 1890 yılında St. Ives’e taşındı ve burada Alfred denizci dükkânlarına hurda demir, yelken, ip gibi malzemeler satmaya başladı. 1912 yılında işini bırakmak zorunda kalınca Alfred farklı işlerle meşgul olmaya başladı. Bunlardan bir tanesi de Bay Armour adında bir antikacının yanında çalışmaktı ki, burada sanat eserlerini görecek ve onlar hakkında bilgiler öğrenecekti.

1922 yılında karısının ölmesiyle, Wallis resim yapmaya başladı. Resim yapmasının sebebinin bir mektubunda “kendisine arkadaşlık etmesi için” olduğunu söyleyecekti.

Wallis’ın resimleri naif sanatın mükemmel bir örneğidir; perspektifin tümüyle göz ardı edildiği bu resimlerdeki objenin boyutu da genellikle manzaradaki önemine göre büyür ve küçülür. Bu da resimlerine genellikle bir harita görünümü verir. Wallis deniz manzaralarını, yelkenlilerin yerini buharlı gemiler aldığı için hafızasından yapıyordu. Fazla parası olmadığı için, Wallis elindeki malzemelerle doğaçlama çalışır, sık sık kolilerden kopardığı kartonların üzerine gemi mumcularının getirdiği sınırlı renkteki boyalarla resim yapardı.

Wallis’i bulduklarında çok sevindiler ve onun resme olan yaklaşımını çok beğendiler. Wallis, 1930’larda İngiltere’de çalışan en ilerici sanatçılardan bazılarının çevresine girme imkânı buldu. Ancak etkilenimler tek taraflı olmuştu; Wallis resim yapma şeklini hiç değiştirmedi.

Nicholson ve Wood yoluyla Wallis, Londra’da eserlerini tanıtacak olan Jim Ede’yle tanıştı. Bu kadar dikkat çekmesine rağmen, Wallis pek az resmini satabildi; Penzance’ta öldüğünde yokluk içindeydi.

St. Ives’de, Porthmeor plâjı ve Tate St. Ives Galerisi’ne bakan Barnoon Mezarlığı’nda gömülüdür. Mezar taşını süsleyen, Wallis’in resimlerinde sıkça görülen “deniz fenerinin yanındaki balıkçı” motifi, çömlekçi Bernard Leach tarafından fayansla yapılmıştır.

Alfred Wallis -04-

 

Alfred Wallis -03-

Alfred Wallis -02-

Alfred Wallis -01-

Alfred Wallis - This Sain Fishery That Use To Be

Alfred Wallis - French Lugsail Fishing Boat Kettles Yard