Eyl 26 2011

Postane, Charles Bukowski

Charles Bukowski’nin 1971′de yayınladığı ilk romanı olan Postane, kronolojik olarak yazarın Ekmek Arası (Ham on Rye) ve Factotum‘dan sonraki 3. dönemini anlatıyor ve 39-50 yaşları arasındaki 11 yılını konu alıyor…

Henry Chinaski, Factotum’da anlattığı 10 yıllık, kısa süreli, üçüncü ve dördüncü sınıf iş deneyimlerinden sonra postanede çalışmaya başlar. Diğer işleri düşünülünce kendisi için çok zor bir süreçtir bu. Hatta uyum sağlayamadığından istifa bile eder ama bir şekilde tekrar döner ve 11 yıl postanede çalışır. Bu süre içinde yaşadığı evliliği ve kızının doğumunu anlatıyor…

Kendine özgü eğlenceli üslubu ile yaşadıklarından, kadınlardan bahsediyor. Ama bir yandan da patronların çıkarttığı zorluklardan, çalışanı sürekli ezmelerinden ve sistemin işçiyi köleleştirmesinden bahsediyor…

Kitaptan;

Halkın sesi hep aynıydı, nerede posta dağıtırsan dağıt aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyorlardı.

“Geciktin, değil mi?”
“Her zamanki postacı nerede?”
“Selam, Sam Amca!”
“Postacı! Postacı! Bunu yanlış kutuya koymuşsun!”

Kaçık ve donuk insanlardan geçilmiyordu sokaklar. Çoğu güzel evlerde yaşıyor ve çalışmıyorlardı, bunu nasıl başardıkları anlamakta güçlük çekiyordu insan. Mektuplarını posta kutusuna koymana izin vermeyen bir tip vardı mesela. Kapının önünde dikilip üç blok öteden gelişini izler, yanına vardığında elini uzatırdı.

Aynı güzergâhta çalışan birkaç kişiye sordum.
“Kapının önünde durup elini uzatan adamın sorunu nedir?”
“Hangi kapının önünde durup elini uzatan adam?”
Hepsinin sesi de aynıydı.

Bir keresinde o güzargâhta mektup dağıtırken elini uzatan adamı gördüm, evinden yarım blok ötede durmuş komşusuyla konuşuyordu. Bir blok ötede beni görünce evine yürüyüp beni karşılayacak kadar zamanı olduğuna karar verdi. Arkasını dönünce koşmaya başladım. Ömrümde bu kadar hızlı mektup dağıttığımı hatırlamıyorum, müthiş bir depara kalkmıştım, hiç düşürmedim tempomu, öldürecektim onu. Mektupu posta kutusunun aralığına sokmak üzereyken döndü ve beni gördü.

“HAYIR HAYIR HAYIR!” diye bağırdı. “KUTUYA KOYMA!”

Bana doğru koşmaya başladı. Bulanık ayaklarını gördüm sadece. Yüz metreyi 9.2′de koşmuş olmalıydı.

Mektubu eline bıraktım. Zarfı açtı, verandayı katetti, kapıyı açtı ve içeri girdi. Ne anlama geldiğini bana birinin anlatması gerekiyordu.

Biraz daha içip yatağa girdik; aynı değildi ama, hiçbir zaman olmaz -boşluk vardı aramızda, bir sürü şey geçmişti başımızdan. Banyoya yürüyüşünü seyrettim; kıçının yanakları kırışmış, kat kat olmuştu. Zavallı Betty. Joyce taş gibiydi oysa -dokunmaktan haz duyardın. Betty’ye dokunmak pek haz vermiyordu artık. Hüzün veriyordu. Betty banyodan döndüğünde ne güldük ne de şarkı söyledik, tartışmadık bile. Karanlıkta içki içip sigara tellendirdik, uyuduğumuzda da ayaklarımızı birbirimizin vücuduna dayamadık eskiden yaptığımız gibi. Birbirimize değmeden uyuduk.

İkimizden de bir şeyler çalınmıştı.

Share

Ağu 4 2011

Factotum, Charles Bukowski

Charles Bukowski’nin hayatından bahsettiği ikinci roman olan (hem yayım sırasına göre hem de hayat hikâyesinin sıralamasına göre) ve 1975′de Amerika’da ve 1994′de Metis tarafından Türkiye’de yayınlanan Factotum, yazarın Ekmek Arası’dan (Ham on Rye) sonra kendi ayakları üzerinde durmak için pansiyon pansiyon, iş iş ve şehir şehir dolaştığı yaklaşık 10 yıllık bir dönemi kapsıyor.

Genelde kitap boyunca çalıştığı işleri ayrıntısı ile anlatan Bukowski, bir yandan da ilk şiir ve hikayelerini yazıp dergilere postalıyor. Yazdıklarından bazıları yayınlanıyor ve bu tür başarılar yazar olmak isteyen Bukowski’nin çok hoşuna gidiyor. Ama bu ufak tefek başarılar dışında bir yandan da yaşayabilmek ve ufak tefek giderlerini karşılayabilmek için çalışması gerekiyor. Çalıştığı işler üçüncü hatta dördüncü sınıf işler oluyor ve bunların birçoğu çok kısa sürüyor. Bu süre zarfında yazarın hayat stili de ortaya çıkmaya başlıyor…

Bir dip not olarak; Bukowski, yıllar sonra bu kitapta yer alan yaklaşık 10 yıllık sürecin beş gününü senaryolaştırıp Barfly filminde kullanmış.

Kitabı okuduktan birkaç gün sonra 2005′de kitabın filme de uyarlandığını gördüm ve izledim… Film hakkında bilgi için tıklayın… (Ek Not 12.08.2011)

Arka sayfadan:

Fac.to.tum i. [Lat. fac totum, herşeyi yapan; fac, yapmak anlamındaki facere'den, ve totum, herşey, bütün anlamındaki totus'dan] Bir işte yapılması gereken tüm niteliksiz işleri yapan kişi, kâhya, ayakçı.

Kitaptan bir bölüm:

26

Odadan ne zaman koridora çıksam Gertrude orda oluyordu. Harikuladeydi, insanı çıldırtabilirdi, bunu biliyor ve kullanıyordu. Size acı çektirmekten haz duyuyordu. Mutlu ediyordu bu onu. Ben de pek rahatsız değildim bu durumdan. Beni hayatından silip, onu görmeme bile izin vermeyebilirdi. Kendini böyle bir durumda bulan çoğu erkek gibi ondan bana fayda olmadığını biliyordum. Samimi konuşmalar, lunaparkta heyecan verici şeytan arabasına binmek, uzun pazar yürüyüşleri, hayaldi bunlar. Bazı vaatlerde bulunmadan onunla bu tür şeyleri asla yaşayamayacaktım.

“Tuhaf birisin. Yalnız kalmayı seviyorsun değil mi?”
“Evet.”
“Neden?”
“Beni tanıdığın o sabahtan çok önce hastalandım ben.”
“Şimdi hasta mısın?”
“Hayır.”
“Nedir problemin peki?”
“İnsanlardan hoşlanmıyorum.”
“Bu iyi mi sence?”
“Değil herhalde.”
“Bu akşam sinemaya götürür müsün beni?”
“Denerim.”

Getrude yüksek ölçeklerin üstünde ileri geri sallanıyordu. Öne doğru yaylandı. Hafifçe bana değerek. Karşılık vermem olanaksızdı. Boşluk vardı aramızda. Çok uzaktık birbirimize. Kaybolmuş, artık orda olmayan, yaşamayan biri ile konuştuğu duygusuna kapıldım. Gözlerini gözlerime dikmiş, içime bakıyordu. Ona ulaşamadım. Bundan utanç duymamıştım, çaresiz hissetmiştim kendimi sadece.

“Gel benle.”
“Ne?”
“Sana yatak odamı göstermek istiyorum.”

Koridorda izledim onu. Yatak odasının kapsını açtı ve içeri girdim. Çok kadınsı bir odaydı. Büyük yatağı, doldurulmuş hayvanlarla kaplıydı. Hayvanlar bana bakıyor, şaşırmış görünüyorlardı: zürafalar, aslanlar, köpekler. Hava parfümlüydü. Her şey yerli yerinde, temiz, yumuşak ve rahattı. Gertrude bana yaklaştı.

“Yatak odamı sevdin mi?”
“Güzel. Evet sevdim.”
“Seni bu odaya aldığımı Bayan Downing’e sakın söyleme, skandalmış gibi bakar böyle bir şeye.”
“Söylemem.”
Gertrude konuşmadan durdu bir süre.
“Gitmeliyim.” dedim sonunda. Sonra kapıyı açtım, dışarı çıkıp kapattım ve odama döndüm.

Share

Tem 8 2011

Kadınlar, Charles Bukowski

Charles Bukowski’nin 1978′de yayınladığı 3. romanı olan Kadınlar, yazarın yaklaşık 8 yıllık bir dönemde hayatına giren kadınları konu alıyor. Bukowski’nin yalın ve sade ama aynı zamanda sert uslübu ile yazılan roman, kadınlarla nasıl tanıştığını -ya da onların kendisine nasıl ulaştığını-, neler yaşadıklarını, cinsel ilişkilerinin tüm ayrıntılarını ve bu olaylar sürecinde – sonrasında onlar hakkında neler düşündüğünü, içinde yaşadığı gel-gitleri anlatıyor. Romanda yer alan kadınlar, yayınlanana kadar bu durumdan habersiz olduklarından roman büyük bir sansasyon yaratmış. Zira, Bukowski, kadınların isimlerini, fiziksel ayrıntılarını ve hatta cinsel özelliklerini en ince ayrıntısına kadar anlatıyor…

Eğer Bukowski’nin üslubunu biliyorsanız kitap son derece güzel ve enteresan gelebiliyor ama eğer hiç Bukowski okumadıysanız ilk 30-40 sayfadan sonra verdiği ayrıntılardan ötürü erotik bir roman okuduğunuzu düşünüp anlamsız hatta gereksiz olduğunu düşünebilirsiniz.

50 ile 58 yaşları arasında yaşadıklarını kaleme aldığı Kadınlar, bana göre, yazarın hayata olan bakışını çok iyi özetliyor. 18 yaşına kadar olan hayatını anlattığı Ekmek Arası‘nda tüm yaşamı boyunca hiçbir şey olmayacağını, bu yüzden de hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğini anlatan Bukowski, hayatına giren kadınlara hiçbir anlam yüklemiyor. Bu yüzden de bir sonrakine geçmesi çok da sorun olmuyor. Bu süre içinde yaşadıklarından beslediği aşk şiirleri ise sürekli kendisine hayran olacak “yeni” kadınlar yaratıyor.

Bukowski’nin yaşlı, çirkin hatta meteliksiz olmasına rağmen, bir şekilde kitaplarından onu tanıyan, hayata ve kadınlara karşı düşüncelerini en ince ayrıntısına kadar bilen kadınlar ona ulaşıp bir şekilde kendilerini kanıtlamaya/tatmin etmeye çalışıyorlar. Büyük bir bölümü genç ya da ilişkilerinde sorunlar yaşamış olan kadınların bazıları Bukowski’yi sahiplenmeye çalışıp sonunda üzülürken bazıları da sadece Bukowski ile takılmak için kısa süreliğine hayatına girip çıkıyorlar.

Her ilişkiden sonra yalnız kalmanın hüznünü yaşayan ve kendini sorgulayan Bukowski bir sonraki adımda sahiplendiği hiçbir şeyin olmadığı hayatına geri dönüyor. Bir çeşit kısır döngü yaşadığını ve hatta kişiliksizleştiğini söylemesine rağmen…

Kitaptan birkaç bölüm;

* İnsan ilişkileri garipti. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyordunuz, onunla yiyor, yatıyor, yaşıyordunuz, onu seviyor, onunla konuşuyor, beraber bir yerlere gidiyordunuz ve sonra bitiyordu. Sonra hiç kimseyle birlikte olmadığınız kısa bir süre giriyordu araya, sonra başka bir kadın geliyordu, onunla yiyor, onunla yatıyordunuz ve her şey öyle normal görünüyordu ki, sanki siz hep onu bekliyordunuz, o da sizi. Yalnızken hiç iyi hissetmedim kendimi; bazen idare ederdi ama hiç de iyi değildi.

* Bir kadın olarak doğmuş olsaydım, kesinlikle orospu olurdum. Erkek olarak doğduğum için sürekli kadınları arzuladım, ne kadar aşağıdaysan o kadar iyidir. Buna rağmen kadınlar -iyi kadınlar- beni korkuttu çünkü onlar ruhunuzu ele geçirmek isterler sonunda, peki o zaman ne kalırdı benden geriye korumak isteyeceğim? Açıkçası fahişeleri, düşmüş kadınları arzu ettim, çünkü ölüdür onlar ve serttirler, sizden hiçbir şey beklemezler. Çekip gittikleri zaman sizden hiçbir şey kaybetmezsiniz. Öte yandan bütün bunaltıcı bedellerine rağmen yumuşak, iyi kadınlara da hasret çektim. İki türlüde kaybettim. Ben güçlü değildim. Böylece kadınlarla, kadın düşüncesiyle uğraştım durdum.

* Ayrılıkları düşündüm, ne kadar zordu, ama genelde birinden ayrıldıktan sonra bir diğerini buluyordum. Ben, kendi hesabıma, kadınları iyi tanıyıp, anlamak için onları tadıyordum. Kendim de erkek olduğum için erkeklerin ne olduğunu kafamda tasarlayabiliyordum. İyi kadınlar; onları tanımadan önce anlamak, üzerinde düşünmek, tasarlayabilmek kolay mıydı? Bu yüzden onları elimden geldiği kadar keşfetmeye çalıştım ve bunu yaparken içlerinde insanı buldum. Yazılan şeyler unutulup giderdi. Yazı ancak olay olup bittikten sonra önem kazanır, yazı sadece geriye kalandır. Bir adamın hissettiklerini gerçekleştirebilmesi için ille de bir kadına sahip olması gerekmez, yine de birkaçını tanısa hiç fena olmaz. Sonra, ilişkileri kötüye gittiğinde bu adam gerçekten yalnız kalmanın ve kafayı yemenin ne olduğunu anlayacak ve yolun sonuna geldiğinde neyle yüzleşmesi gerektiğini öğrenecektir.

* Ne kadar boktan bir adamdım ben? Gerçek olmayan, muzır oyunlar oynuyordum. Amacım neydi? Neyin peşindeydim? Kendi kendime bunun sadece bir arayış, yalnızca kadınlar üzerinde bir inceleme olduğunu söylemeyi daha ne kadar sürdürebilecektim? Üzerinde düşünmeden olayları kendi gidişatına bırakıyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşündüğüm yoktu. Şımarık bir lise öğrencisinden farksızdım. Bir orospudan daha kötüydüm, orospu, insanın sadece parasını alır, başka bir şeyini değil. Bense başkalarının yaşamları ve ruhlarıyla oyuncağım gibi oynayıp duruyordum. Kendimi nasıl adam sayabilirdim? Nasıl şiir yazabiliyordum? neyin nesiydim? İkinci sınıf bir De Sade’dim, onun zekâsı yoktu bende. Bir katil bile. Ruhumla daha dürüst ve açık sözlü olabilirdi, bir ırz düşmanı bile. Ruhumla alay edilmesine, oynanmasına izin vermezdim, bunu gayet iyi biliyordum. Gerçekten de iyi birisi değildim. Halı üzerinde bir aşağı bir yukarı yürürken bunu hissediyordum. Yo hayır, iyi biri değildim. Daha da beteri, kendimi olmadığım biri -iyi birisi- gibi lanse etmemdi. Sırf bana güvenlerinden dolayı başkalarının yaşamlarına girebiliyordum. Böylelikle bayağı zevkimi en kolay yoldan giderebiliyordum. Sırtlanın Aşk Hikâyesi’ni yazıyordum.

* İçkilerimizi bitirip, Katerhine’in bagajlarını almaya gittik. Bir sürü erkek onun bakışlarını yakalamaya çalışıyordu ama o kolumu tutmuş yanımda yürüyordu. Pek az güzel kadın diğer insanların arasında birine ait olduğunu göstermeye isteklidir. Bunu fark edecek kadar çok kadın tanımıştım. Onları oldukları gibi kabul etmiştim. Aşk pek nadir ve çok zor ortaya çıkardı. Ortaya çıkışıysa genellikle yanlış nedenlerle olurdu. Birisi aşkı zapt etmekten yorgun düşer, koyuverirdi onu, çünkü gidecek bir yerlere ihtiyacı olurdu. Sonrası genellikle sorunlu olurdu.

Share

Haz 18 2011

Ekmek Arası (Ham On Rye), Charles Bukowski

1920′de Almanya’da doğan ve 2 yaşındayken ailesi ile Los Angeles’a taşınan Amerikalı şair, romancı ve kısa hikaye yazarı Henry Charles Bukowski “Heinrich Karl Bukowski”nin 4. romanı olan ve 1982′de yayınlanan Ekmek Arası, eğer yazar hakkında hiçbir bilginiz yoksa bana göre ilk olarak okumanız gereken eseridir.

Bukowski, Amerikan yeraltı edebiyatının sanırım en ünlü yazarıdır ve anlatımı çok yalın ama üslubu çok serttir. Tüm hayatı boyunca hiçbir şey olmamak için yaşayan, ikinci hatta üçüncü sınıf işlerde çalışıp kazandığı paranın büyük bir bölümünü içkiye, geri kalanını da fahişelere ve pansiyonlara harcayan Bukowski’nin yazılarında kullandığı kendine özgü sertliği, esprili üslubu ve bakış açısı ile olaylara getirdiği yorumlar gerçekten çok güzeldir. Bukowski, hep yalnız olmak için uğraşır, etrafındakilere genelde umursamaz davranır, onlardan hiçbir şey beklemez, sürekli sarhoştur, sabahları kalkıp kusar ve içmeye devam eder, kadınlarla arası hiçbir zaman iyi olmamıştır, genelde çirkin ve “ikinci sınıf” kadınlara daha çok ilgi duyar, sürekli dış dünyada insanların makinalar gibi, koyulmuş kurallar uygun yaşamasını, yapmacıklığı ve kusursuz olmak için uğraşılmasına karşı savaşır, her an kavgaya hazırdır, huysuzdur, kadınlara yönelik tercihleri şaşırtıcıdır, cinsellik üzerine yazdıkları ve anlattıkları gariptir…

Dünyada şiirleri ile Türkiye’de ise kısa hikayeleri ve romanları ile tanınan Bukowski’nin yazılarındaki üslubunun sebeplerini bir nebze anlamak için Ekmek Arasını okumalısınız. Ekmek Arası, kuralcı, disiplinli ve sürekli zengin olmak için didinen despot bir baba ve ona sürekli hak veren bir anne tarafından çok kötü bir çocukluk yaşatılan, ardından tüm vücudunda çıkan büyük çıbanlar yüzünden çok korkunç bir vücuda sahip olan, zamanla insanlardan ve hayattan uzaklaşan Bukowski’nin 20 yaşına kadar olan yaşamını anlatıyor. Yalın dili, olaylara getirdiği yorumları ve zamanla siliklikten sert bir kişiliğe dönüşen bir insanı, 1927-40 yılları arasındaki Los Angeles’da ve dünyada yaşanan olaylarla anlatan roman gerçekten çok güzel… Bu romanı bitirdikten sonra eğer Bukowski’ye devam etmek isterseniz romanın sonundan itibaren yaşadığı 10 yılı anlattığı Factotum‘u ve o 10 yıl içindeki 5 gününü filmleştirdiği Barfly (Bar Sineği) filmini önerebilirim…

Kitabın arkasından: “İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.” Charles Bukowski

Share