Şub 9 2012

Sinek Isırıklarının Müellifi, Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı’yı ilk kez Erdem’in (etrafında olan herkese) önerdiği (gibi) “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” romanıyla tanımıştım. Birkaç ay sonra “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”in film galasına gittiğimizde arkadan biri adımı çağırmıştı. Tanıl abiydi. Beni dostları ile tanıştırmıştı. Aralarından biri de Barış Bıçakçı’ydı. Sonraları öğreneceğim gibi Bıçakçı, ön planda değil de hep arka planda olmayı yeğliyordu. Zaten o gün de sadece onu tanıyanlar orada olduğunu biliyorlardı. Bu duruş bir yandan enteresan ama bir yandan da çok büyük saygı duyulası gelmişti…

Eğer Ankara’yı biliyorsanız (ve elbette yaşıyorsanız), Bıçakçı’nın kitaplarında, siyaset dışında hiçbir zaman ön planda olmayan Ankara’nın sokaklarında gezinen bir roman kahramanını takip etmek, çok enteresandır. Betimlediği yerlerde sizin de “takıldığınızı”, bir şeylerinizi “bıraktığınızı” bilmek güzel, gizemli ve biraz da “eskiye ait” anlar yaşamanızı sağlar. Tabii bir de kahramanı daha iyi anlamanızı ve onda kalmanızı…

Sinek Isırıklarının Müellifi de böyle. Cemil’in anlattıklarının bir satırında, bir paragrafında, bir sayfasında ya da bir bölümünde muhakkak kendinizden bir şeyler buluyorsunuz. Bu da aslında Bıçakçı’nın kendine özgü basit/karmaşık ve samimi anlatım tarzı sayesinde oluyor. Bir şekilde sizi içine alıp aynı zamanda dışında tutmayı başarıyor. Tıpkı Cemil’in Nazlı’yı şiirlerinde/yazılarında içine almak istemesi gibi…

Herhalde herkes romanı okurken, kitabını yayınlatmaya çalışan ve editörden cevap bekleyen Cemil’in hayatını Bıçakçı’nın hayatı ile özdeşleştirmiştir. Aslında bu bile romanın ne kadar samimi bir üslupla yazıldığının en büyük kanıtı…

Şu anda kitabın 98. sayfasındayım ve bitmesine 68 sayfa var. Normalde kitap bitmeden yazmam ama bir şekilde yazmak/anlatmak istedim. Çünkü kitap, anlatım, üslup gerçekten çok hoşuma gitti…

Kitaptan;

İlhan gülüyor ama gülmek çoğu zaman rüşvettir. Bunu biliyor. İnsanların birbirlerini etkilemek için, sevilmek için ne tür numaralara başvurduklarını, ne taklalar attıklarını biliyor. Kocaman bir sirk kurup kaldırıyoruz her gün hiç üşenmeden. İp cambazlarımız var, ateş yutan adamlar, palyaçolar, dans eden atlar ve tabii çemberin içinden geçen aslan ve tabii hepsini biliyor ilhan…

Arkasından;

“Cemil’in bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraştığını da biliyordu Nazlı. Ev, iplik parçalarıyla, kırpıklarla dolu oluyordu, iki ucu bir araya getirilememiş hatıralarla ve partal fikirlerle. Yaşamak bu küçük evde de eksik kalıyordu; elli dört metrekare içinde Cemil’in yetişemediği, tamamlayamadığı şeyler vardı. Sessizlikler vardı. Hissettiği şeyi tam o anda kimseye söyleyememiş Cemil’in kuytuya köşeye bıraktığı sessizlikler, yutkunmalar ve toz.”

Aşk üzerine küçük bir roman.
Toplu konutta aşk ama…
Edebiyat üzerine küçük bir roman.
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama…
Arkadaşlıklar üzerine bir roman.
Hepsi üç kişi ama…
Barış Bıçakçı’dan yeni bir kitap. Aması yok.

“Ben Barış Bıçakçı’nın metninde… kendine has bir üslup görüyorum. Kısa cümlelerle, fazla derine inmiyormuş gibi gözükerek ince ayrıntılarda kahramanlarını var ediyor. Yalın bir anlatımı var, parlatmıyor, gereksiz cümlelerle şişirmiyor… Kısa, çok kısa bölümler ilk bakışta birbirleriyle ilgisiz gibi görünseler de bir bütünü oluşturuyorlar. Son zamanlarda tek tipleşen, olaya dayalı roman anlayışına karşı kendine has dili, anlatımı, kurgusuyla seçkinleşiyor Barış Bıçakçı.”

Metin Celâl

Sinek Isırıklarının Müellifi – İletişim – 1668, Çağdaş Türkçe Edebiyat – 236

Share

Oca 29 2012

Kasabamız (Winesburg, Ohio), Sherwood Anderson

Sherwood Anderson’ı ilk defa John Fante‘nin Bunker Tepesi Düşleri‘nde anlattığı çocukluğuna ait bir anıda duymuştum. Fante, Sherwood Anderson’ın Kasabamız (Winesburg, Ohio) romanından bahsediyordu. Tıpkı yıllar sonra Bukowski’nin Fante’nin Toza Sor’undan ve kendisinden bahsedeceği gibi…

1876 doğumlu Amerikalı öykü ve roman yazarı Sherwood Anderson’un çalışmaları, Ernest Hemingway, William Faulkner ve John Steinbeck gibi yazarlara ilham kaynağı olmuş. Bu sayede Amerikan yazınının hem konuda, hem dilde giderek daha içten bir öze kavuşmasını sağlamış. Yazarın dünyada en çok tanınan eseri 1919′da Winesburg, Ohio adıyla yayınladığı ve Türkçeye Kasabamız olarak çevrilip 1984′de Adam Yayınları tarafından yayınlanan, birbirleriyle “bir şekilde” bağlantılı kısa öyküler kitabı. Kitapta bulunan Eller (Hands) öyküsü yazarın kaleme aldığı ilk “gerçek” öyküymüş.

Anderson, Ohio’daki küçük bir kasaba olan Winesburg’de yaşayan ve oluşturdukları çembere sıkışmış, bir türlü çıkış yolu bulamayan, bulamadıkça da kabullenen, geri çekilen insanların hayatlarına dokunuyor. Onların gizlilerini, saklılarını dillendiriyor. Dış görünüşün “ardındakini” anlatıyor. Korkularını, hatalarını, pişmanlıklarını ve kişiliklerini oluşturan etkenlerden bahsediyor…

Bu yüzden de hikayelerin birçoğu karamsar. Ama bir yandan da içten ve samimi. Yalın dili ile Anderson hikayelerini anlattığı karakterlere empati kurmanızı kolaylaştırıyor. Öyküleri okudukça karakterleri tanıyorsunuz ve bir sonraki hikayede bahsi geçtiği zaman “onu” daha iyi anlıyorsunuz. Öyküler arasında ufak ve güzel kesişmeler var…

Bir dip not olarak: Anderson’un ölüm sebebi biraz garip. Zira yazar Panama’da muhtemelen Martini’nin içinde bulunan zeytin kürdanını yutmasının sebep olduğu bir iç kanamadan ötürü ölmüş.

tr.wikipedia’da Sherwood Anderson ile ilgili şu bilgiler var;

20. yüzyılın başında orta ve alt sınıf Amerikalılara ve bireylerin yanlızlık, aidiyet, kimlik gibi evrensel sorunlarına ilişkin yalın, dramatik hikâyeler ve romanlar yazdı. Özellikle Kasabamız kitabında toplanan hikâyelerindeki cinsellik temaları tutucu çevrelerde rahatsızlık yarattı.

Yazar William Faulkner, Anderson hakkında şöyle der; “Sherwood Anderson aralarında benim de olduğum Amerikan yazarlar kuşağının babası sayılır; o bizden sonrakilerin sürdüreceği bir geleneğin gerçek değeri hiç bir zaman bilinmeyen en önemli temsilcilerinden biridir.”

John Fante’nin Bunker Tepesi Düşleri’nde Sherwood Anderson’dan bahsettiği bölüm;

Kütüphaneye gidiyordum. Dergi sayfalarını karıştırıyor, fotoğraflara bakıyordum. Birgün raftan bir kitap çektim. Winesburg, Ohio. Uzun maun masaya oturup okumaya başladım. Dünyam altüst oldu birden. Gökyüzü üstüme çöktü. Esir aldı kitap beni. Gözümden yaşlar aktı. Yüreğim deli gibi çarpıyordu. Gözlerim yanıncaya kadar okudum. Kitabı eve götürdüm. Bir Anderson daha aldım kütüphaneden. Elimden bırakmaksızın okudum, okudum, okudum, bütün kitaplarını okudum, içimde dayanılmaz bir yazma isteği duyana dek; kağıt kalem alıp oturdum ve yazmaya çalıştım, ama Anderson’a geldiği gibi gelmiyordu sözcükler, kan damlalarıydılar sanki.

Kitapta yer alan ve ilgimi çeken 3 öykü;

Kağıt Haplar, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Saygıdeğerlik, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Serüven, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Share

Tem 8 2011

Kadınlar, Charles Bukowski

Charles Bukowski’nin 1978′de yayınladığı 3. romanı olan Kadınlar, yazarın yaklaşık 8 yıllık bir dönemde hayatına giren kadınları konu alıyor. Bukowski’nin yalın ve sade ama aynı zamanda sert uslübu ile yazılan roman, kadınlarla nasıl tanıştığını -ya da onların kendisine nasıl ulaştığını-, neler yaşadıklarını, cinsel ilişkilerinin tüm ayrıntılarını ve bu olaylar sürecinde – sonrasında onlar hakkında neler düşündüğünü, içinde yaşadığı gel-gitleri anlatıyor. Romanda yer alan kadınlar, yayınlanana kadar bu durumdan habersiz olduklarından roman büyük bir sansasyon yaratmış. Zira, Bukowski, kadınların isimlerini, fiziksel ayrıntılarını ve hatta cinsel özelliklerini en ince ayrıntısına kadar anlatıyor…

Eğer Bukowski’nin üslubunu biliyorsanız kitap son derece güzel ve enteresan gelebiliyor ama eğer hiç Bukowski okumadıysanız ilk 30-40 sayfadan sonra verdiği ayrıntılardan ötürü erotik bir roman okuduğunuzu düşünüp anlamsız hatta gereksiz olduğunu düşünebilirsiniz.

50 ile 58 yaşları arasında yaşadıklarını kaleme aldığı Kadınlar, bana göre, yazarın hayata olan bakışını çok iyi özetliyor. 18 yaşına kadar olan hayatını anlattığı Ekmek Arası‘nda tüm yaşamı boyunca hiçbir şey olmayacağını, bu yüzden de hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğini anlatan Bukowski, hayatına giren kadınlara hiçbir anlam yüklemiyor. Bu yüzden de bir sonrakine geçmesi çok da sorun olmuyor. Bu süre içinde yaşadıklarından beslediği aşk şiirleri ise sürekli kendisine hayran olacak “yeni” kadınlar yaratıyor.

Bukowski’nin yaşlı, çirkin hatta meteliksiz olmasına rağmen, bir şekilde kitaplarından onu tanıyan, hayata ve kadınlara karşı düşüncelerini en ince ayrıntısına kadar bilen kadınlar ona ulaşıp bir şekilde kendilerini kanıtlamaya/tatmin etmeye çalışıyorlar. Büyük bir bölümü genç ya da ilişkilerinde sorunlar yaşamış olan kadınların bazıları Bukowski’yi sahiplenmeye çalışıp sonunda üzülürken bazıları da sadece Bukowski ile takılmak için kısa süreliğine hayatına girip çıkıyorlar.

Her ilişkiden sonra yalnız kalmanın hüznünü yaşayan ve kendini sorgulayan Bukowski bir sonraki adımda sahiplendiği hiçbir şeyin olmadığı hayatına geri dönüyor. Bir çeşit kısır döngü yaşadığını ve hatta kişiliksizleştiğini söylemesine rağmen…

Kitaptan birkaç bölüm;

* İnsan ilişkileri garipti. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyordunuz, onunla yiyor, yatıyor, yaşıyordunuz, onu seviyor, onunla konuşuyor, beraber bir yerlere gidiyordunuz ve sonra bitiyordu. Sonra hiç kimseyle birlikte olmadığınız kısa bir süre giriyordu araya, sonra başka bir kadın geliyordu, onunla yiyor, onunla yatıyordunuz ve her şey öyle normal görünüyordu ki, sanki siz hep onu bekliyordunuz, o da sizi. Yalnızken hiç iyi hissetmedim kendimi; bazen idare ederdi ama hiç de iyi değildi.

* Bir kadın olarak doğmuş olsaydım, kesinlikle orospu olurdum. Erkek olarak doğduğum için sürekli kadınları arzuladım, ne kadar aşağıdaysan o kadar iyidir. Buna rağmen kadınlar -iyi kadınlar- beni korkuttu çünkü onlar ruhunuzu ele geçirmek isterler sonunda, peki o zaman ne kalırdı benden geriye korumak isteyeceğim? Açıkçası fahişeleri, düşmüş kadınları arzu ettim, çünkü ölüdür onlar ve serttirler, sizden hiçbir şey beklemezler. Çekip gittikleri zaman sizden hiçbir şey kaybetmezsiniz. Öte yandan bütün bunaltıcı bedellerine rağmen yumuşak, iyi kadınlara da hasret çektim. İki türlüde kaybettim. Ben güçlü değildim. Böylece kadınlarla, kadın düşüncesiyle uğraştım durdum.

* Ayrılıkları düşündüm, ne kadar zordu, ama genelde birinden ayrıldıktan sonra bir diğerini buluyordum. Ben, kendi hesabıma, kadınları iyi tanıyıp, anlamak için onları tadıyordum. Kendim de erkek olduğum için erkeklerin ne olduğunu kafamda tasarlayabiliyordum. İyi kadınlar; onları tanımadan önce anlamak, üzerinde düşünmek, tasarlayabilmek kolay mıydı? Bu yüzden onları elimden geldiği kadar keşfetmeye çalıştım ve bunu yaparken içlerinde insanı buldum. Yazılan şeyler unutulup giderdi. Yazı ancak olay olup bittikten sonra önem kazanır, yazı sadece geriye kalandır. Bir adamın hissettiklerini gerçekleştirebilmesi için ille de bir kadına sahip olması gerekmez, yine de birkaçını tanısa hiç fena olmaz. Sonra, ilişkileri kötüye gittiğinde bu adam gerçekten yalnız kalmanın ve kafayı yemenin ne olduğunu anlayacak ve yolun sonuna geldiğinde neyle yüzleşmesi gerektiğini öğrenecektir.

* Ne kadar boktan bir adamdım ben? Gerçek olmayan, muzır oyunlar oynuyordum. Amacım neydi? Neyin peşindeydim? Kendi kendime bunun sadece bir arayış, yalnızca kadınlar üzerinde bir inceleme olduğunu söylemeyi daha ne kadar sürdürebilecektim? Üzerinde düşünmeden olayları kendi gidişatına bırakıyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşündüğüm yoktu. Şımarık bir lise öğrencisinden farksızdım. Bir orospudan daha kötüydüm, orospu, insanın sadece parasını alır, başka bir şeyini değil. Bense başkalarının yaşamları ve ruhlarıyla oyuncağım gibi oynayıp duruyordum. Kendimi nasıl adam sayabilirdim? Nasıl şiir yazabiliyordum? neyin nesiydim? İkinci sınıf bir De Sade’dim, onun zekâsı yoktu bende. Bir katil bile. Ruhumla daha dürüst ve açık sözlü olabilirdi, bir ırz düşmanı bile. Ruhumla alay edilmesine, oynanmasına izin vermezdim, bunu gayet iyi biliyordum. Gerçekten de iyi birisi değildim. Halı üzerinde bir aşağı bir yukarı yürürken bunu hissediyordum. Yo hayır, iyi biri değildim. Daha da beteri, kendimi olmadığım biri -iyi birisi- gibi lanse etmemdi. Sırf bana güvenlerinden dolayı başkalarının yaşamlarına girebiliyordum. Böylelikle bayağı zevkimi en kolay yoldan giderebiliyordum. Sırtlanın Aşk Hikâyesi’ni yazıyordum.

* İçkilerimizi bitirip, Katerhine’in bagajlarını almaya gittik. Bir sürü erkek onun bakışlarını yakalamaya çalışıyordu ama o kolumu tutmuş yanımda yürüyordu. Pek az güzel kadın diğer insanların arasında birine ait olduğunu göstermeye isteklidir. Bunu fark edecek kadar çok kadın tanımıştım. Onları oldukları gibi kabul etmiştim. Aşk pek nadir ve çok zor ortaya çıkardı. Ortaya çıkışıysa genellikle yanlış nedenlerle olurdu. Birisi aşkı zapt etmekten yorgun düşer, koyuverirdi onu, çünkü gidecek bir yerlere ihtiyacı olurdu. Sonrası genellikle sorunlu olurdu.

Share

Haz 18 2011

Ekmek Arası (Ham On Rye), Charles Bukowski

1920′de Almanya’da doğan ve 2 yaşındayken ailesi ile Los Angeles’a taşınan Amerikalı şair, romancı ve kısa hikaye yazarı Henry Charles Bukowski “Heinrich Karl Bukowski”nin 4. romanı olan ve 1982′de yayınlanan Ekmek Arası, eğer yazar hakkında hiçbir bilginiz yoksa bana göre ilk olarak okumanız gereken eseridir.

Bukowski, Amerikan yeraltı edebiyatının sanırım en ünlü yazarıdır ve anlatımı çok yalın ama üslubu çok serttir. Tüm hayatı boyunca hiçbir şey olmamak için yaşayan, ikinci hatta üçüncü sınıf işlerde çalışıp kazandığı paranın büyük bir bölümünü içkiye, geri kalanını da fahişelere ve pansiyonlara harcayan Bukowski’nin yazılarında kullandığı kendine özgü sertliği, esprili üslubu ve bakış açısı ile olaylara getirdiği yorumlar gerçekten çok güzeldir. Bukowski, hep yalnız olmak için uğraşır, etrafındakilere genelde umursamaz davranır, onlardan hiçbir şey beklemez, sürekli sarhoştur, sabahları kalkıp kusar ve içmeye devam eder, kadınlarla arası hiçbir zaman iyi olmamıştır, genelde çirkin ve “ikinci sınıf” kadınlara daha çok ilgi duyar, sürekli dış dünyada insanların makinalar gibi, koyulmuş kurallar uygun yaşamasını, yapmacıklığı ve kusursuz olmak için uğraşılmasına karşı savaşır, her an kavgaya hazırdır, huysuzdur, kadınlara yönelik tercihleri şaşırtıcıdır, cinsellik üzerine yazdıkları ve anlattıkları gariptir…

Dünyada şiirleri ile Türkiye’de ise kısa hikayeleri ve romanları ile tanınan Bukowski’nin yazılarındaki üslubunun sebeplerini bir nebze anlamak için Ekmek Arasını okumalısınız. Ekmek Arası, kuralcı, disiplinli ve sürekli zengin olmak için didinen despot bir baba ve ona sürekli hak veren bir anne tarafından çok kötü bir çocukluk yaşatılan, ardından tüm vücudunda çıkan büyük çıbanlar yüzünden çok korkunç bir vücuda sahip olan, zamanla insanlardan ve hayattan uzaklaşan Bukowski’nin 20 yaşına kadar olan yaşamını anlatıyor. Yalın dili, olaylara getirdiği yorumları ve zamanla siliklikten sert bir kişiliğe dönüşen bir insanı, 1927-40 yılları arasındaki Los Angeles’da ve dünyada yaşanan olaylarla anlatan roman gerçekten çok güzel… Bu romanı bitirdikten sonra eğer Bukowski’ye devam etmek isterseniz romanın sonundan itibaren yaşadığı 10 yılı anlattığı Factotum‘u ve o 10 yıl içindeki 5 gününü filmleştirdiği Barfly (Bar Sineği) filmini önerebilirim…

Kitabın arkasından: “İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.” Charles Bukowski

Share