Male Me An Island’ı ilk kez dinlediğimden beri çok eğlenceli ve güzel bulmuşumdur. Hele şarkının başlangıcındaki sözler nefis En son Serenas’ta çalışırken dinlediğimi hatırlıyorum. Yani üzerinden en az 8 ay geçmiş. Bu sabah uyandığımda mırıldanıyordum. Dün de “Josh Kelley – Almost Honest“i mırıldanarak uyanmıştım. Ki sanırım hayatımda ilk kez peş peşe iki gün iki farklı şarkı söyleyerek uyandım
Sabah uyandığımda Josh Kelley’in Almost Honest’ini mırıldanıyordum. Son dinlememin üzerinden muhtemelen aylar geçmiştir. Gaipten neden geldiği konusunda en ufak bir fikrim yok…
Şarkının video klibi de şu; Ama ses kalitesi kötü.
Duymayan kalmamıştır muhtemelen ama birkaç şarkısı haricinde tanımadığım (ama dinlerken birçok şarkısına aşina olduğumu fark ettiğim) Adele’in albümlerini daha yeni dinledim. Ve özellike 2011′de çıkarttığı 21 albümünü çok sevdim. Yeni birçok ünlü gibi Adele de (2006 yılında) Myspace’e yüklediği bir şarkı ile tanınmaya başlamış. 2008′de çıkarttığı debut albümü 19 ile çok büyük bir çıkış yakalamış. En iyi Yeni Sanatçı ve En İyi Kadın Pop Vokal Grammy’lerini kazanmış. 21 ise debut albümünden daha başarılı olmuş. Kariyerinde bundan sonrası US ve UK chartlarda kırdığı rekorlar üzerine devam ediyor…
Adele – Someone Like You
Adele – Rolling In The Deep
Adele – Rumor Has It (Live At The Royal Albert Hall DVD)
Adele – Set Fire To The Rain (Live at The Royal Albert Hall)
Bundan birkaç ay önce maxfm’in internet sayfasında dolaşırken Paloma Faith’in New York video klibini izlemiştim. Komik bir klip olsa da şarkı güzeldi. Ardından 2009′da çıkarttığı debut albümü Do You Want The Truth Or Something Beautiful?’u edinmiştim. Fakat geçen hafta albümü “yeni” klasörümde gördüğümde, dinlemeyi unuttuğumu fark ettim. Bir haftadır sürekli dinlediğim ve tamamını sevdiğim albüm çok eğlenceli.
Söyleyiş tarzı Duffy ve Amy Winehouse’a benzeyen Paloma Faith’in müzik tarzı soul ve jazz. İngiliz sanatçının, kariyerinin ilk basamaklarında Amy Winehouse’un ekibine katılmayı reddedip kendi şarkılarını besteleyip söylemeye başlaması da ilginç.
Paloma Faith – New York ( Official Video )
Paloma Faith – Smoke and Mirrors
Paloma Faith – Upside Down ( Official Video )
Paloma Faith – Do You Want the Truth or Something Beautiful ( Official Video )
Zorba’nın Mikis Theodorakis imzalı tema müziğini çocukluğumdan beri çok severim. Bu beste aynı zamanda (muhtemelen) ilk dinlediğim ve sevdiğim Sirtaki müziği. Zaten, Theodorakis’in biyografisinde “Zorba filmi için bestelediği müzik Sirtaki dansının dünyaya yayılmasını sağlamıştır” deniyor. Kısacası bugüne kadar Zorba ile ilgili tek bilgim müzikleri idi. Geçenlerde (geç de olsa) filmi merak edip edindim.
Nikos Kazantzakis’in 1946 yılında Alexis Zorbas adıyla yayınladığı romandan Mihalis Kakogiannis tarafından uyarlanıp yönetilen, İngiliz-Yunan ortak yapımı Zorba’nın yapımcılığını Kakogiannis ve Anthony Quinn üstlenmiş. Film 7 dalda Oscar’a aday gösterilmiş ve bunlardan üçünü kazanmış.
Başarısız bir yazar olan, yarı İngiliz yarı Yunanlı Basil (Alan Bates), ailesinden kalan terk edilmiş linyit madenini tekrar canlandırmak ve hayatına çeki düzen vermek için Yunanistan’a gelir. Kendisini Girit’e götürecek olan vapurun fırtına nedeniyle yaptığı rötar yüzünden bekleme salonunda oturan Basil, burada aşırı davranışları olan, kaba saba ama hayata şehvetle bağlı orta yaşlı bir Yunanlı olan Alexis Zorba (Anthony Quinn) ile tanışır. Zorba, girişkenliğiyle Basil’i beraber çalışmaya ikna eder. Bu dakikadan sonra adeta Basil’i himayesine alan Zorba, sürekli Basil’e hayattan zevk alması gerektiğini ve yenilgilerin hayatın bir parçası olduğunu anlatmaya çalışır. Bu anlatımı da oldukça kapalı bir hayatın hüküm sürdüğü Girit’te, yaşlı bir Fransız dul olan Madame Hortense (Lila Kedrova) ve yeniden evlenmeyi reddeden, bu yüzden de çok büyük tepki çeken genç bir dulun (Irene Papas) üzerinden yapar…
Filmde Anthony Quinn ve en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar’ını kazanan Lila Kedrova’nın performansı çok etkileyici. Filmdeki karakterler ve hayata bakış açıları çok etkileyici bir şekilde sunulmuş. Zorba’nın hayata olan bakışının, Türk-Yunan savaşı üzerinde anlatılması çok güzel. Ve elbette Quinn’in “deli-dolu” sirtakileri ve son sahne görülmeye değer… Film müzikleri için bir şey söylemeye gerek yok sanırım…
Zorba’nın fragmanı yok sadece filmle ilgili bir sahne bulabildim. O da aslında filmi özetliyor…
Queen’in birçok şarkısını bilmeme rağmen, birkaç şarkısı dışında çok fazla ilgimi çekmezdi. Fakat 24-25 Kasım 1981′de Montreal, Quebec, Kanada’daki Montreal Forum’da verdikleri konser kaydını izleyince çok şey kaçırdığımı fark ettim…
95 dakikalık konserde Queen neredeyse tüm klasikleşmiş şarkılarını çalıyor. Tüm grup üyeleri ve özellikle Freddie Mercury inanılmaz bir performans ve şov sergiliyor. Konserin girişindeki (döneme göre) ışık-duman gösterisi çok iyi. Mikrofon ve gitarların kablolu olması ise izlerken garip geliyor. Deri mont ve beyaz pantolonu ile sahneye çıkan Freddie Mercury’nin son şarkıda üzerinde sadece beyaz-kısa ve dar bir şortun kalması da ilginç bir şov. Bas gitaristin giydiği tek ve baskın/aykırı renkli (konserdeki mavi) t-shirt – pantolon bana, 1980lerdeki Türk filmlerinde zengin playboyların (ve genelde kötü adamların) giysilerini anımsattı. Konserle ilgili en enteresan görüntü ise en önde bulunan, gözlüklü genç bir kadının konserin başından sonuna kadar (yanlışım yoksa 4-5 defa görüntüleniyor) yüzünde tebessümle kitlenmiş bir şekilde Freddie Mercury’i kesmesi. Bunun üzerine çok fazla geyik yaptık…
Ağustos 2011′in son günlerinde Abreg Ç. ile birlikte Samsun-Batum arasında doğu Karadeniz gezisi yapmıştık. Pek leziz geçen yolculuk sırasında ligde yer alan Karadeniz takımlarından Samsunspor ve Orduspor’ya deplasman yapma fikri oluşmuştu. O günden beri de sürekli herkese “Ordu’ya gidiyoruz” deyip duruyorum. Sezonun ilk haftasında Samsun’a giderek bu konudaki ciddiyetimi belli ettim
Gel zaman git zaman sonunda Orduspor maçının haftasına geldik. Kısmetse yarın sabah Zeynep, Ural ve Erdem ile birlikte yola çıkıp önce Samsun’da Abreg Ç.’nin “inanılmaz” misafirperverliği ile güzel bir Cumartesi geçireceğiz. Ardından da Pazar sabahı kahvaltı yapıp Ordu’ya yol alacağız. Orada biraz zaman geçirmece, gezmece, maç ve ardından dönüş olacak…
Kısacası son bir haftadır yoğun bir şekilde Ordu deplasmanı hakkında konuşuyoruz. “Herhalde” bundan olsa gerek sabah Mirkelam & Kargo’nun Yollar şarkısını mırıldanarak gözlerimi açtım. Sanırım en son 2-3 hafta önce dinlemiştim. İlginç bir “mesaj” oldu doğrusu…
“Yeni” klasörümde şarkı kalmadığını görünce müzik listelerine bakınmaya başladım. Yabancı müzik listelerinde ismi Aylin olan birini görünce “her Türk gibi” merak ettim. 24 000 Baci şarkısının klipindeki kız “biraz fazla” İtalyan’dı ya da “biraz az” Türk. Nette biraz araştırınca Arjantinli bir anne ve İtalyan bir babanın kızı olarak Fransa’da doğduğunu, gerçek adının Aylin olmadığını. İnsanın kendi ismini kendisinin vermesi gerektiğini düşündüğünü ve Aylin’in anlamını (“Ay ışığı” demiş ama Aylin aslında ayın çevresindeki hare imiş) sevdiği için bu ismi aldığını öğrendim. Röportajın devamında da zengin olmanın verdiği rahatlıkla kurduğu bohem hayatına yağdırdığı övgülere gıcık oldum.
Son zamanlarda İtalyanca albüm olarak Ninna Zilli’nin Sempre Lontano albümünü dinlemiştim ve çok sevmiştim. Aylin Prandi’nin 24 000 Baci (24 000 öpücük) albümü de gayet hoşuma gitti.
Albümde iki tane de ünlü cover var. Eros Ramazzotti’nin Una Storia Importante’si (ki bence çok güzel yorum) ve Toto Cutugno’nun L’italiano’su… Benim albümde en çok sevdiğim şarkılar: 24 000 Baci, Solo Tu, Prima Canzone, Una Storia Importante, Bambola
Youtube’da Oh Land‘in video kliplerini ararken şans eseri Agnes Obel’in Just So şarkısına ulaşmıştım. Obel’in sesi ve piyano ağırlıklı hafif müziği çok hoşuma gitmişti. 2010′da yayınladığı debut albümü olan Philharmonics’un deluxe sürümünü edindim ve dinledim. Bu sürüm iki CD’den oluşuyor. İlk CD’de normal albüm şarkıları varken ikinci CD’de albüm şarkılarının bir çoğunun enstrümantal halleri ve bazı şarkıların canlı performansları yer alıyor.
Albümdeki tüm şarkılarda yer alan melodiler son derece yalın ve etkileyici. Zaten kendisi de bir söyleşide “Hiçbir zaman senfoni ya da orkestra müziğini sevmedim. Her zaman basit ve çocuksu melodiler beni etkiledi” demiş. Çoğu şarkıda yer alan piyano ve çellonun uyumu nefis. Obel’in besteleri ve yayınlanan video kliplerindeki hava bana 18. yüzyılla ilgili izlediğim / okuduğum materyalleri hatırlatıyor. Kasvetli, gizemli ama güzel…
Açıkcası ben birkaç sözlü şarkı haricinde bestelerin enstrümantal hallerini daha çok beğendim. Sözlü olarak Just So ve Riverside çok güzel. Enstrümantal olarak ise nerdeyse tüm şarkılar gözkamaştırıcı. Ama önce çıkanlar Louretta, Wallflower ve On Powdered Ground…
1980′de Kopenag’da doğan Agnes Caroline Thaarup Obel küçük yaşlarında piyano çalmayı öğrenmiş. Annesi de piyano çalan Obel, İsveçli Jazz piyanisti Jan Johansson (1931-1968)’ın çalışmalarından çok etkilenmiş. 7 yaşındayken küçük bir grupta vokal ve bass gitar olarak çalan Obel, 17 yaşında stüdyosu olan biri ile tanışır ve ondan müzil/ses ve kayıt tekniklerini öğrenmiş. 2005′den beri Berlin’de yaşayan Obel, 2009 yılında Myspace’de yayınladığı “Just So” bestesi ile büyük ilgi görmüş.
Obel, 2010 yılında yayınladığı debut albümü olan Philharmonics’de yer alan şarkıların (Close Watch hariç) tamamını kendisi bestelemiş, söylemiş, enstrümanlarını çalmış ve düzenlemelerini yapmış.
Philharmonics’in promosunda etkileyici ve endişe verici bir baykuşla yan yana (Mali Lazell tarafından) fotoğraflanan Obel, çok sevdiği Alfred Hitchcock’un Kuşlar filmine gönderme yapmış. Fakat Hitchcock’un Kuşlar filminde hiçbir baykuşun olmamasından ötürü çoğu insan bu fotoğraftaki Obel’i Ingmar Bergman’ın karakterleri ile daha çok özleştirmişler. Bikini le’de yayınlanan bir yazıda Obel’in bu fotoğrafta Bergman’ın Persona filmindeki Liv Ullmann’a ya da Hitchcock’un Marnie filmindeki Tippi Hedren’e daha çok benzediği yazılmış.
Dip not: Obel’in albüm fotoğraflarını çeken fotoğrafçı Mali Lazell’in ismi garibime gitti doğrusu
Oh Land ile Pınar’ın önerisi olan Wolf & I şarkısı ile tanışmıştım. Sözler, müzik, vokal (özellikle uzatarak söylenen bölümlerdeki) ve elbette kendisi çok ilgi çekiciydi. 2008′de yayınlanan ilk albümü Fauna ve 2011′de yayınlanan ikinci albümü Oh Land’i dinledim.
İlk albümü sevmesem de ikinci albümü (normalde çok fazla elektro-pop sevmesem de) çok güzel buldum. Oh Land’in canlı performansları ise çok başarılı ve güzel.
Gerçek adı Nanna Øland Fabricius olan “Oh Land”, klise orgu (organ) çalan (Bendt Fabricius) bir baba ve opera şarkıcısı (Bodil Øland) bir annenin kızı olarak 1985′de Danimarka’da doğmuş. Sahne adını sanırım annesinin soyadı olan “Oland”den türetmiş. İlk albüm adını ise 1780′de Görland’ın ilk yaban hayvanları rehberi olan “Fauna Groenlandica”nı yazan büyük büyük büyük babası “Otto Fabricius”un kitap adından almış.
Oh Land, Katy Perry’nin Ağustos 2011’de Amerika’da ve Ekim-Kasım’da İngiltere ve İrlanda’daki California Dreams Tour’unda “alt gurubu” olarak sahne almış…
Albümdeki birçok şarkıyı çok sevdim. Ama ilk üçüm: Wolf & I, Human ve White Nights…