May 19 2012

Gençlerbirliği’ni Ayakta Tutanlardan Biri: Rıfat Rafael Demircan

Geçen cumartesi günü evde kod yazarken telefonum çaldı. Ural heyecanlı bir şekilde, Rıfat Demircan’ı ya da Rafael Demircan’ı tanıyıp tanımadığımı soruyordu. Biraz da kod yazmanın verdiği afallama ile bir süre düşündükten sonra tanımadığımı söyledim. Bunun üzerine, Rıfat Demircan’ın 1948′li Ankaralı bir Ermeni olduğunu, babası ile birlikte sıkı birer Gençlerbirlikli olduklarını, özellikle Kırmızı-Siyahlıların parasız, sahipsiz geçen çöküş yıllarında (1969-82) ellerinden geldiğince takımı sırtlamaya çalışanlardan biri olduğunu, seksenlerin ortasında “çeşitli” nedenlerle ülkeyi terk edip Avustralya’ya yerleştiğini ve şu anda orada yaşadığını anlattı. Röportajı ve Rıfat Demircan’ın kim olduğunu merak etmiştim. Ural, gazeteyi saklayacağını ve bu röportajı bir şekilde nete koyup, paylaşırsak çok sevineceğini söyledi. Ben de ocr’dan geçiririz diye düşünmüştüm.

Salı günü Erdem röportajın linkini gönderdi. Yazıyı büyük bir ilgi, hüzün, şaşkınlık ve mutlulukla okudum. Gerçek adı olan Rafael’i kullanamayan, bu yüzden birçok ismi olan (Ermeni Rıfat, Rıfat, Refai, Rafi, Rafael) Rafael Demircan’ın çocukluk anıları, binlerce kilometre uzağa zorunlu gidişi ve orada duyduğu vatan hasreti ile hüzünlendim. Gençlerbirliği ile ilgili anlattığı ve hiç bilmediğimiz, hiç duymadığımız satır arası bilgileri ile şaşırdım. Gençlerbirliği sevgisi ve en kötü döneminde kulüp için yaptıkları ile mutlu olup, gurur duydum.

Röportajın yayılmasını da sağlamak için macanilari.com’da yer alan, 1979-80 sezonunun son haftasında Ankara’da oynadığımız ve amatör kümeye düşmekten son anda kurtulduğumuz Gençlerbirliği 1-2 Çorumspor (http://www.macanilari.com/getir.php?fid=197919804928&aid=100155) maçına ekledim. Ardından da röportajda bahsi geçen diğer maçlara alıntılar yaptım.

Perşembe günü röportajı yapan Agos’tan Rober Koptaş’a ulaşarak “yaşından ötürü muhtemelen yoktur ama” diye içimden geçirerek Rafael Demircan’a ulaşabileceğim bir mail adresinin olup olmadığını sordum. O da göndermiş.

Dün sabah kelimeleri seçmeye özen göstererek ve biraz da kasılarak bir mail hazırladım. Merhaba Rafael amca diye başladığım mailde, röportajı okurken hissettiklerimi anlatıp, “Gençlerbirliği’nin tarihini araştıran Tanıl abi (Bora) veya benim gibi Gençlerbirlikliler, 1969-1982 arasında geçen ‘çok çok kötü’ dönemde takımın ayakta kalması için hayatlarını ortaya koyan sizin gibi birkaç Gençlerbirlikliyi sürekli karşılarında buluyorlar. Bizler bugün Gençlerbirliği’ni biliyorsak ve seviyorsak bunun en büyük sebebi sizin gibi bu işe gönüllerini ve hayatlarını koymuş insanlardır. Bu yüzden rahmetli babanıza ve size ne kadar teşekkür etsem/etsek azdır…” diye yazdım.

Yaklaşık 2 saat sonra Rafael amcadan cevap geldi. Şaşırdım ve heyecanlandım. Mail;

“Canim kardesim Mehmet Ali

gonderdigin mektup u okudum cok duygulandim guzel sozlerin icin tesekkur ederim sagol varol ben bu makinayi kullanmayi pek beceremiyorum nokta virgul yok beni idare et bu yastan sonra bu memlekette buna da sukur diyorum bende ingilizcede yok ama yasamaya calisiyoruz” diye başlıyordu.

Ardından da röportajını eklediğim Çorumspor maçımızın linkine tıkladığında yaşadıklarını yazıp aklına gelen anısını paylaşıyordu;

“Canim kardesim mail in altindaki link i tikladim karsima G Birligi 1 CR spor 2 yazdi tuylerim diken diken oldu ben o gun takimin basindaydim Fehmi bastuzel hocamizdi takimi asagi yukari sayarim o haftanin basinda bazi futbolcularimiz (isimleri aklimda ) ilk sali antremaninda rifat abi corum sporlu idareciler ellerinde canta dolusu paralarla bize geldiler Hasan Sengel abim hicte paramiz yokken takimi kizilca hamamda kampa aldik korktuk corum bizi 4 farkli yense bizi geciyordu mac gunu cebeci stadina direk geldik yedek kulubesinin arkasidaki turibin i corumlu taraftarlar doldumustu mac basladi hocayla ben titriyoruz ve korkuyoruz huylandigimiz seyler olabilir diye ve oldu da 30 .dakikada mac2 0 corum onde hocayla biz hemen 2 adami degistirdik(isimleri ezberimde) devre oldu cikardigimz 2 adam kacti BEN Devrede topculara ne dedigimi Kaleci Turgaya Haruna orta saha levent e yani ogun ordaki cocuklara sorun 2 yari Harun golu atinca biraz rahatladim ve macta oyle bitti o macta bizi arkadaslarini satan adamlar bir daha kulubun onunden gecemediler gozumuzede gorunmediler.”

Mailin sonunda da duygularını paylaşıyordu;

“Canim Mehmet Ali kardesim beni ne gunlere goturdun ama cok sagol bu da buda benim ilacim hatiralarla yasiyorum burasi Turkiye gibi degil herkes kendi keyfinde benim esim de 20 sene evvel vefat etti anliyacagin tek basimayim once Allahin sonra da devletin sayesinde yasamaya calisiyorum

Canim Kardesim once Tanil boraya cok selam soyle kitapta benden bahsettigi icin tesekkurlerimi ilet ayrica isim isim saysam yer yetmez G Birlikli olupta tanimadigim yokki sen tum camiaya beni taniyan tanimayan tum gencler lilere tum ankaraya tum anadoluya selam soyle

yazdigin icin sagol seni ve herkesi selam sevgi hurmetlerle operim saglicakla kalin rrr”

Maili okurken çok duygulandım. Ardından cevap yazarak elimden geldiğince selamlarını ileteceğimi söyledim. Ve izin verirse yazdığı maç anısını kendisini üye yapıp, kendi adına macanilari’na girmek istediğimi söyledim ve bizim gazete kupürleri dışında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız 70 ve hatta 80li yıllardaki maçlarla ilgili anılarını zaman buldukça yazarsa ben de siteye girebileceğimi ekledim.

Hızlıca cevap geldi;

“Canim kardesim Mehmet Ali

Sen beni bayagi heyecanlandiriyorsun bu da bana keyif veriyor simdi mail i okudum aninda yaziyorum
Canim Mehmetim ben sana 1972 1980 arasi hic unutamiyacagim maclar var bu maclari sana yazarim
her her hafta olmadi 10 gun icinde sonucunu simdi bildigimiz ama ne sartlarda nasil gittigimiz neler yasandigini bilmediginiz deplasman
maclardan sana yazarim sen yayinlarmisin anlatirmisin orasini ben bilemem bu arada sizin merak ettiginiz bir seyler olursa sorarsaniz
aklimda kaldigi kadar yazarim istedigin zaman yaz cevaplarim simdilik kafam durdu su anda burasi akamin 10 u

canim kardesim Hasan Sengel abimi ilk gordugun yerde hic cekinme saril op bu avustralya dan rifat abim icin de gerisine sen karisma bak ne oluyor

sadece Hasan abim degil onun gibi yuzlerce abim arkadasim kardes lerim var sen bizim o surundugumuz zamanlardaki insanlari tanirsin hepsine selam soyle
simdilik bunlari yaziyim sanirim gerisi kendiliginden gelir ama benim yazi seklim bu baskasina aklim ermez nokta virgul yok anadolu isi yazacagim
herkese selam sevgi hurmetler saglicakla kalin rrr”

Bu güzel cevaptan sonra Rafael amcayı üye yapmak için siteye girdim. Fakat ortada bir sorun vardı. Rafael amca acaba hangi adı ile görünmek isterdi. Önce gerçek adı olan Rafael’i kullandım ama sonradan Türkiye’de tanınan ismi olan Rıfat’ı da eklemem gerekir diye düşündüm. Ama ona danışmalıydım. Rafael amcanın samimi cevapları ile birlikte ben de artık kendisine Rafael abi demenin daha doğru olduğunu düşünerek yeni mailimde abi diyerek durumu anlattım ve ne yapayım diye sordum.

“aslanim ali
simdi oldu
ben rrrr yaziyom cunki rifat refai rafael rafi diye gitti gidiyor
sen ce raf i iyiyse rafi olsun ama turkiyede rifat derlerdi ona gore
yayinliyacagin yazilari bana gonder bende okuyum
saglicakla kalin rafi”

Böylece bir de Rafi ismi eklendi listeye. Ben de tüm isimleri kullanmanın doğru olduğunu düşünüp, “Rafi “Rıfat” Demircan ya da Rafi “Rafael Rıfat Refai” Demircan nasıl abi? :) ” diye mail attım. Cevabına kahkahalar attım;

“yav alim
sen beni oldurecen vallahi gulmekten catliyacam tam yaziyom bir tane daha
ama en sonunda bulduk ermeni rifat tan terfii ettik rifat refai rafi rafael demircan
tamam anlastik bir tane daha yazsan gulmekten gidecem ona gore
hosca kal rrrr”

Ve sonunda “Rıfat Rafael Demircan” olarak üyelik işlemlerini tamamladık. İlk anısı olarak da Çorumspor maç anısını yazdım: http://www.macanilari.com/getir.php?fid=197919804928&aid=100513

Bu yazışmalar sırasında bundan sonraki maillerde “Rafi abi” diye hitap etmenin en doğrusu olacağına karar verdim.

Dün akşam Ural, Zeynep, Pınar, Yüce ve Özge ile birlikte yemek yedik. Akşamın tek konusu Rafi abi, röportajı ve yazışmalarımızdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde Rafi abiden iki tane mail daha geldi. İkisinde de Avustralya’da gece yarısı olmasına rağmen uykusunun tutmadığını söyleyip Cemalettin Sakallıoğlu, Harun Erol ve transferinde rol oynadığı kaleci Turgay Keskin’e selamlarını iletmemi rica ediyordu. Az önce Cemallettin abiyi arayıp selamlarını ilettim. O da mutlu oldu ve Rafi abiye hemen ulaşacağını söyledi.

Rafi abi ile yaptığımız tüm konuşmalarda onun Gençlerbirliği’ne, dostlarına, arkadaşlarına, Ankara’ya, Anadolu’ya olan özlemi vardı. Özellikle son attığı iki mailde uykusunun tutmadığını belirtmesi ve hatırladığı isimleri yazıp selamlarını iletmemi söylemesi içimi burktu. Ayrıca ilk mailden itibaren tüm yazışmalarda ortaya koyduğu sıcaklığı ve samimi tavırları ise ne kadar beyefendi ve saygı duyulası bir insan olduğunu gösterdi.

Tüm bu yazışmaları buraya aktararak, hem bu vatanlı olmalarına rağmen uzakta yaşmaya mahkûm edilen insanlardan birinin özlemini dile getirmek, hem de onca sahipsizliğe ve parasızlığa rağmen Gençlerbirliği’nin ayakta kalması için tüm kalplerini ortaya koyan Rıfat Rafael Demircan, Hasan Şengel, Cemallettin Sakallıoğlu, Harun Erol ve daha sayamadığım bir sürü Kırmızı-Siyahlıya kendi adıma teşekkür etmek istedim. Çünkü bu insanlar olmasaydı, sadece 3 takımın yaşama hakkının olduğu bu ülkede Gençlerbirliği de diğer onlarca köklü kulüp gibi ya kapısına kilit vurulmuş ya da amatör kümede sürünüyor olacaktı…

Share

Nis 9 2012

14. Deplasmanım ve Gördüğüm 16. Stad…

Her şey bir hafta önceki Manisaspor maçından sonra oturduğumuz eskiyeni’de Öyküm’ün “İBB maçına gidiyoruz değil mi?” sorusuyla başladı. Öyküm, hafta sonu konser için İstanbul’da olacaktı ve ardından maça gidecekti. 40 yılın en soğuk kışının ardından bahara ulaşan ölümlüler olarak düşünce doğrudan ilgimi çekti. Hem gezi, hem deplasman yapmak, bunun yanında bir de Ural’ın (aka hugo sanchez) 17 maçlık deplasman skoruna bir adım daha yaklaşma fikri güzeldi. Gerçi bir yandan Uralların köpekleri zuzu’nun rahatsızlığından ötürü maça gelmediklerini bilmek “haksız rekabet” gibi oluyordu ama…

İstanbul Atatürk Olimpiyat stadının uzaklığı ve rüzgârın yarattığı sıkıntıyı birçok yerde okuyan-duyan biri olarak ilk iş, nasıl gideceğimizi planlamaktı. İstanbul’dan birkaç arkadaşımla konuştum fakat arabasız stada nasıl gideceğini bilen yoktu. En son Akşit abi ile görüştüm ve maça arabayla gideceğini söyleyince planım kesinleşti.

İkinci iş olarak, ilk yarının son maçı olan Ankara’daki İBB maçından önce Tanıl abiye ulaşan ve hem görüşüp-tanışan hem de atkılarını hediye eden Boz Baykuşlar’dan Mark’ın kontak bilgilerini aldım. Maçtan önce kendileri ile tanışmak, muhabbet etmek istediğimizi söyledim. Sonradan Mark’ın 24 Eylül’de katıldığım Yenilsen de Yensen de’de yanımda oturan arkadaş olduğunu öğrendim. Mark bu fikri son derece sıcak karşıladı. Ayrıca maça belediyenin kendileri için ayarladığı ve tek akbille stada kadar götürüp, çıkışta Taksim’e bırakan otobüsle gidip gelebileceğimizi söyledi. Biz de Öykümle önce onlarla buluşup, muhabbet edip ardından beraber maça gidip dönüşte de Akşit abiyle dönmeyi kararlaştırdık.

Cuma gecesi yola çıkmadan önce Akşit abi akrabalarından birinin vefatı nedeniyle Ankara’ya geldiğini, bu yüzden de maça gelemeyeceğinin haberini verdi ve İstanbul tayfasından yaklaşık 50 kişinin maça geleceğini söyledi.

Cumartesi günü 15:30 civarlarında Taksim’de Mark ile buluştuk. Akdeniz’e oturduk, muhabbet ettik. Ardından Öyküm ve Boz Baykuşlar’dan Mehmet, Barış ve bir arkadaş daha geldi. Son derece güzel bir havada muhabbet ettik. Barış bol bol ilginç deplasman anılarını anlattı. Mehmet grupları ile ilgili bilgiler verdi. Mark kız arkadaşıyla deplasmanda nasıl tanıştığını ve onun Ankara’da yaşadığı için ayda iki kere Ankara’ya geldiğinden bahsetti. Bizler Gençlerbirliği taraftarlarını, duruşumuzu, tribünümüzü anlattık. Maç anılarımızdan bahsettik. Oynanacak maçla ilgili ortak görüşümüz, Samsun-Sivas maçını düşünerek maç sonunda iki takımın da play-off’a kalması ve play-off’larda havalarda ısınmışken birkaç deplasman daha yapmaktı. Ben Mark’a Alkaralar atkısı hediye ettim o da bana Boz Baykuşlar atkısı hediye etti. Ardından tramvay istasyonunda toplanan diğer grup üyelerinin yanına gittik. Birkaçının bizi görünce yüzlerindeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Ardından bazılarıyla muhabbet ettik. Beklenenden çok katılım vardı. Bu yüzden birçok kişi ayakta stadın yolunu tuttuk. Grup üyelerinin çok nazik olması, bazılarının birer bira yuvarlaması, körüklünün arka tarafındakilerin tezahüratlar yapması ve bizim Mark’la muhabbetlerimiz derken stadın Doğu-Batı tribün ayrımına geldik. Mark bizle gelip tribüne kadar yolu göstermek istedi. Otobüsten indikten sonra Mehmet, dönüşü yine kendileri ile yapabileceğimizi söyledi. Her şey için teşekkür ettik ve Ankara’ya da beklediğimizi söyledik. Bu arada otobüse doğru gelen bir güvenlik görevlisi Boz Baykuş’ların otobüsünden indiğimizi görünce önce şaşırdı sonra da, “Fair-play ya! Hep böyle olsa keşke” dedi. Güldük.

Atatürk Olimpiyat’ın bugüne kadar gördüğüm 15 stada göre çok farklı bir mimarisi var. Bulunduğumuz yerden (doğu-batı tribün ayrımından) tribünler parantez açma-kapatma işareti gibi görünüyordu.

Gişelere geldiğimiz de maç sonrası Ankara’ya gidecek olan Mark’a isterse maç sonu Taksim’e bizlerle gelebileceğini söyledik ve ayrıldık. Biletleri alırken İstanbul tayfası 25 metrelik meşhur pankartı bekliyorlardı. İlk kontrolden geçtikten sonra San Siro / Giuseppe Meazza’daki gibi geniş bir boşluk ve tribünlerin numaralarına göre yönlerini gösteren tabelalar çok hoşuma gitti. Ardından tribünlere yakın bir yerde turnikeler ve tekrar güvenlik araması oldu. Giuseppe Meazza’da arama diye bir şey yoktu ve turnikeler ilk güvenlik aramasının yapıldığı yer gibi tribünlere uzak bir yerdeydi. Böylece kendi biletinizi turnikeye uzatıp giriş yapabiliyor ve ardından yönlendirmelerle doğrudan koltuğunuzu bulabiliyordunuz.

İçeri girdiğimizde dışarıdan parantez işareti gibi gördüğümüz yerlerin stadın ikinci katları olduğunu fark ettik ve ardından turnikelerin birinci katın en üstü olduğunu anlayıp dumura uğradık. Yani maçın oynandığı saha ve ilk kat tamamen yerin altındaydı. Güvenlik gerekçesiyle bize sadece ikinci katı ayırmışlardı.

Ben tribünleri ve stadı incelemeye başladım. Her iki katta da koltuklar yaklaşık 30 derecelik bir açı ile sıralanmıştı. Bu yüzden tribünlerden yukarı çıktıkça görüş açınız aynı kalsa bile saha oldukça ufalıyordu. Oysa Giuseppe Meazza ve Santiago Bernabeu’da ilk katlar 30-45 arası eğimli iken, sonraki her katta koltukların açısı 60-70’e kadar yükseliyordu. Böylece, sahaya olan görüş açınız ve uzaklığınız bu dik tribün-koltuk yapısı nedeniyle çok da fazla değişmiyordu.

Üzerinde “Gençlerbirliği İleri” yazan 25 metrelik pankart geldiğinde maçın başlamasına 5-10 dakika vardı. Hızlıca tribün demirlerine astık. Bu arada önce Ural ardından Ömer abim aradı ve televizyonda bizi gördüklerini söylediler. Ural’a diğer maçlarda gol oldukça aramasını rica ettim. Tamam dedi.

Tribünde 50 kadar kişiydik. Bunların içinde 6-7 kadın ve 4 tane çocuk vardı. 9-10 yaşlarındakilerden biri ile bir süre muhabbet ettik. Gençlerbirliği altyapısında oynuyordu ve Yasin ile Soner’i beğeniyordu.

Bizim tam karşımızdaki tribünde yer alan Boz Baykuşların takım kadroları okunurken ellerini çırptıkları ve “oley” dedikleri sırasında sesin bizim tribüne neredeyse yarım saniye geç geldiğini fark ettik. –Zaten ikinci yarı başında Mark aracılığı ile karşılıklı olarak Kırmızı-Siyah-Turuncu-Lacivert yapalım önerimiz bu durumdan ötürü kabul görmedi.-

Maç başladı. Her iki takım da birbirini tartıyordu. Bu yüzden çok ciddi bir pozisyon olmuyordu. Hakemin birkaç pozisyonda tereddütlü hareketleri de son derece ilginçti. Ufak tefek pozisyonlarla maç devam ederken düşmemeye çalışan Samsun’un gol attığı haberi geldi. Mutlu olduk. Aklımdan maçın berabere bitmesi ve her iki takımın da play-off’a kalması geçti. Ama 10 dakika sonra Sivas’ın gol haberini aldık. Bu arada tribüne gol haberi hemen gelirken Ural yaklaşık 5 dakika sonra arayıp gol haberini veriyordu. Ben Öyküm’e dönüp, “Abi burası sanırım zamandan uzakta/geride. Her şeyi geç yaşıyoruz” dedim gülüştük.

Devre arasında çay-tuvalet molası için tribün arkasına geçerken rüzgârın şiddetini görünce Mark’ın kışın stattaki rüzgâr yüzünden donduklarından bahsettiğini hatırladım.

Boz Baykuşlar Batı tribünün ilk katında olduklarından, ben de açının nasıl olduğunu görmek için güvenlikten izin alıp (ki istemeye istemeye ve aşağıya doğru inmemem şartıyla) birkaç fotoğraf çektim. Bana göre izlemek için açı çok daha güzeldi.

Sonra da ikinci katın en üstüne çıkıp bir de buradan fotoğraf çektim. Ciddi anlamda çok uzaktı. Sahada ısınan futbolcuların kim olduğu bile seçilmiyordu.

İkinci yarı ilk yarıda olduğu gibi ortada başladı. Bizler takımı canlandırmak için Şenol abinin öncülüğünde eğlenerek tezahüratlar yapıyorduk. Şenol abi bir ara yan tarafta bulunan güvenlikçilere “Abi böyle taraftar bir daha göremezsiniz. Hadi biz kırmızı diyelim siz siyah” dedi. Ardından ufak bir “güvenlik siyah desene” tezahüratı yaptık ve ardından kırmızı-siyah çektik. Bazıları eşlik etti alkışladık…

Takımın sürekli geriye yaslanarak oynamasına kızan bir taraftarın “25 metre pankart yaptırdık, üzerine Gençlerbirliği İleri yazdırdık hala geri yaslanıyorlar ya!” diye serzenişi gülüşmelere neden oldu.

Bu arada İstanbul BB beş dakikalık bir baskı kurdu. Sağlı sollu birkaç önemli atağın ardından Rızvan’ın bir ortasında Cem Can’ın zamanlama hatası ile topu ıskalaması ve çaprazdan sert ve düzgün bir şut atan Webo’nun golü ile morallerimizi altüst oldu. Çünkü takım 75 dakikadır skoru değiştirecek hiçbir şey yapmamıştı. Son 15 dakikada ne yapabilirdi ki? Tek dayanağımız Samsun kalmıştı ama 5 dakika sonra Sivas’ın gol haberi gelince resmen yıkıldık. Şenol abinin başlattığı, “Sivas gol attı uyanın artık!” tezahüratını bir süre yaptık ve tekrardan sessizliğe çöktük. Derken arkada oturan 4-5 yaşlarındaki kız çocuğunun “sivas gol attı uyanın arttık” tezahüratı az da olsa neşelenmemizi sağladı. Zaman ilerliyordu ama biz topu dahi ayağımızda tutamıyorduk. Derken maç bitti…

Ölüm sessizliğinde pankartımızı topladık, son bir umut skorlara bir kere daha baktık. Bu arada Boz Baykuş’ların otobüsü gidiyordu ve Turuncu-Lacivert tezahüratı yapıyorlardı. Aklıma 2008’de Bursa’da Kayserispor ile oynadığımız kupa finali geldi. Onlar kupayı kaldırırken bizler stat dışında sessizce otobüsümüze yürüyorduk…

Yol boyu ve Taksim’de bir yandan buraya kadar gelmişken kaçırılan play-off şansının üzüntüsü-siniri bir yandan da sezon başında “kesin düşecek” dediğimiz takımın buraya kadar gelmesinin başarı olup olmadığını konuştuk. Ortak fikrimiz bu sezon tecrübe kazanan takımın ve Fuat Çapa’nın korunarak gelecek sezon çıtayı biraz daha yükseltmenin doğru olduğu yönündeydi.

Öykümle farklı konulara geçmiştik ki, Kutay aradı. Dertlenmişti. Bir de onunla aynı şeyleri konuştuk derken Özge aramıza katıldı. O gelince tamamen konu değişti haliyle ve biraz rahatladık…

Pazar günü kahvaltı için Sarıyer’e gittik. Sarıyer kulübünün deniz kenarındaki çay bahçesine giderken küçüklüğümden beri bildiğim Sarıyer takımının logosundaki “S” harfinin 2 tane balıktan oluştuğunu görüp şaşırdım. Çünkü daha önce hiç fark etmemiştim!

Oturup kahvaltı ettik. Farklı konularda konuşurken, çaprazımızda bulunan muhtemelen Sarıyer’li 3 yaşlı amcanın şaşkın bir ses tonuyla “Gençlerbirliği 1 puan alsa Play-off’a gidiyordu adamlar yenildi ya!” demesi üzerine Özge’ye dönüp “ama ben unutmaya çalışıyorum ya!” dedim ve gülümsedim. Kahvaltı ardından yanlış otobüsle Beşiktaş’a sahilden uzaklaşarak iç taraftan gidiş ve akabinde güzel bir havada yapılan Beşiktaş-Ortaköy-Beşiktaş yürüyüşü ve Ankara’ya dönüş ile deplasmana noktayı koyduk…

Dip Not: İstanbul Atatürk Olimpiyat’tan Önce Gördüğüm 15 Stad Sırasıyla Şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent Asaş, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza , Santigao Bernabeu “Maç Yoktu. Stat Turu İle Gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu, 19 Eylül.

İlgili maç, anı ve daha önceki deplasmanlar için: 2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 34. Hafta Maçı: İstanbul Büyükşehir Belediyespor 1-0 Gençlerbirliği

Share

Mar 27 2012

13. Deplasmanım ve Gördüğüm 15. Stad…

Her Şey bundan 5 önce başladı… Alkaralar Samsun temsilcisi Abreg Ç. ile Samsun-Hopa arasında yaptığımız doğu Karadeniz turu sırasında, 2011-12 sezonunda Süper Lig’de yer alan 3 Karadeniz takımının (Samsunspor, Trabzonspor ve Orduspor) maçlarına deplasman yapmaya karar vermiştik. Bu kararda Ordu’yu çok güzel bulmam ve stadının deniz kenarında yer almasının da büyük etkisi vardı…

Ankara’ya döndükten bir hafta sonra sezonun ilk maçı olan Samsunspor deplasmanına gitmiş ve 2011-12 sezonu “tribün cv’me” güzel bir başlangıç yapmıştım. Şike soruşturması yüzünden ligin geç başlaması ve 3 günde bir maç yapma rezaleti nedeniyle ikinci hedef olan Trabzonspor deplasmanına gidemedim. Çünkü maç hafta içi 18′de oynandı. O maçı 2-1 kazanmamız ise ilginç bir burukluk verdi doğrusu. Orada olmak gerekirdi!

3. hedef olan Orduspor maçından 3-4 ay önce herkese “Ordu’ya gidiyoruz di mi? Bakın ne güzel bahar olacak. Ordu çok güzel yer.” gibi sözlerle kafalarını çelmeye çalışıyordum…

Gel zaman git zaman maçın tarihi 25 Mart Pazar 15.30 olarak açıklandı. Ural (aka Hugo Sanchez) – Zeynep çiftine gitme planından bir kere daha bahsettim. Erdem (aka Zeynel Soyuer) de plana dâhil oldu ve cumartesi sabahı 6:00′da yola çıktık. Son 40 yılın en soğuk kışından sonra böyle bir bahar havasında yollara düşmek içimizi kıpır kıpır ediyordu doğrusu.

Yolda bol bol laklak ederek, gülerek, eğlenerek, mola vererek rahat bir şekilde Samsun’a vardık. Abreg Ç. bizi karşıladı. Önce sahile inip bir şeyler atıştırdık. Ardından Amisos tepesinedeki restaurantta oturup bir şeyler içtik. Eve gidip biraz dinlendik ve Samsun pidesi yemek için tekrar dışarı çıktık. Ardından eve geçip bir yandan laklak etmeye bir yandan da sızmaya başladık…

Pazar sabahı 9 gibi kalkıp kahvaltı ettik ve Ordu’ya doğru yola koyulduk. Abreg’in “yüksekteki” evinden şehre indiğimizde bizi karşılayan ve pek alışık olmadığımız sise şaşırdık. Bolaman’daki Haznedaroğlu Konağı’nın yanındaki kumsala kadar tüm yol boyunca sis-güneş arasındaki geçişlere şahit olduk. Bir ısındık, bir üşüdük, bir görüş mesafemiz arttı, bir azaldı derken Bolaman’a vardık. Arabadan indiğimizde nefis bir kumsal bizi bekliyordu. Kumsala kurulan masalarda insanlar çay içip bir şeyler yiyorlardı. Lokantanın girişinde bulunan menüde kocaman bir yazı ilgimi çekti: “turşu ve mısır ekmeği ikramımızdır.” Samsun’a vardığımızdan beri Abreg’e turşu kavurması soran Zeynep ve Erdem’e müjdeyi verdim. Ama sorun hiçbirimizde yemek yiyecek durum olmamasıydı. Amacımız sadece kumsalda birkaç çay içmekti. Çay alsak yanında ikram olarak turşu kavurması verirler miydi? Garsona biraz utanarak sorduk o da “elbette” dedi gönlümüzü kazandı. Lahana turşusu kavurması güzeldi ama muhtemelen yağda kısa bir süre çevrilmiş mısır ekmeği inanılmaz güzeldi!

Samsun’a geldiğimizden beri sansasyonel bir şey yapıp deplasmanda olduğumuzu belirtme geyiği yapıp duruyorduk. Abreg, kumsaldaki ufak adacığa Gençlerbirliği bayrağı dikmeyi önerdi. “Neden olmasın” diye eğlenirken bir anda kumsalı sis bastı. Ardından da soğuk rüzgar esmeye başladı. İnsanlar hızlıca kumsaldan ayrıldılar. Biz ise az önceki bahar havasının nasıl bu kadar hızlı değişebildiğini anlamaya çalışıyorduk. Aramızda sadece Abreg sakindi. Eee, 6-7 yıldır Samsun’da yaşamanın verdiği bir tecrübenin ağırlını taşıyordu…

Bolaman’dan çıkıp eski yoldan Ordu’ya devam ettik. Önce burunda bulunan Yason (Jason) kilisesine gittik. Çok sert esen rüzgar ve sisten dolayı titresek de 1800′lerin sonunda yapılan ufak kilise bize İskoçya’daymışız hissi veriyordu. Birkaç foto ve geyiğin ardından Abreg’in bir sürprizi vardı.

Bizi Vonalı Celal’in dağ yolundaki turşu cennetine götürdü. Vonalı Celal bizi “ne yani? Şimdi siz bizi yenmeye mi geldiniz?” diyerek karşıladı. Biraz futbol biraz Ordu hakkında muhabbet ettik. Bu arada Zeynep ve Erdem’in dibi düşmüştü. Ural ile biz cool takılıp bir yandan muhabbet edip bir yandan resim çekerken, onlar turşuları yağmalıyorlardı: Erik turşusu mu? Mantar turşusu olur mu ya? Hadi canım fasulye! Kesin alacağız. Şu da var ama pahalıymış ya…

19 Eylül’ün yanındaki otoparka arabayı park ettik ve hem bilet alacağımız yeri, hem de deplasman tribününü sormak için polislere yanaştık. Ama “bilgimiz yok” cevabını alınca gişede sıraya girip sordum. “Burada satılıyor” cevabını alınca şaşırdım ama aklıma Eskişehir’de de hem ev sahibi hem de deplasman biletlerinin aynı gişede satıldığı geldi. Biletlerimizi aldık ve gişenin hemen yanındaki Kuzey Kale Arkası’ndaki misafir tribününe yöneldik. Bir önceki deplasmanım olan Şükrü Saraçoğlu’ndaki misafir tribününü saatlerce arama hikayesinden sonra bu “yakınlık” çok hoşuma gitti doğrusu. Erdem, Ural ve Abreg turnikelere yönelirken biz Zeynep’le hemen girişin dibindeki Atatürk Kapalı Salonu’nu içinde tuvalet aramaya gittik. Tuvaletten çıktıktan sonra Kırklareli ile Orduspor arasında oynanan tekerlekli sandelye basket maçını bir süre izledik ve stattaki yerimizi aldık…

12 bin kişilik 19 Eylül stadı ufak bir şehir stadıydı. Kapalı ve maraton’un üstü kapalı, Kuzey ve Güney kale arkasının üstü ise açıktı. Statta sadece bizim bulunduğumuz deplasman tribününde tel vardı ve adet olduğu üzere üstümüz filelerle çevriliydi. Tribünün üst tellerine Alkaralar ve 2 Gençlerbirliği bayrağını astıktan sonra tribünde bulunan ve Ordu’da okuyan iki öğrenci ve orta yaşlı Ankara’lı bir abi ile tanıştık. Muhabbet ettik. Bu arada Çılgınlar’dan bir taraftar gelip atkı değiştirmek istedi. Abreg bu değişimi yaptı ve aldığımız Ordu atkısını da Alkaralar pankartının üstüne astık…

Tribünde bulunan 5-6 polisten biri bize elindeki kumanyayı işaret ederek, “yer misiniz” diye sordu. Önce şaşırdık. Ardından ben gidip teşekkür ettim ve aldım. Bizimkilerin yanına geldiğimde Zeynep tüm “alış-verişi” fotoğraflamıştı. Ve yandakilere gösterip kahkahalar atıyordu. Bayağı makara döndü tabi…

Takımlar sahaya çıktığında benim gözüm bize yakın tarafta bulunan dünyaca ünlü teknik adam Hector Cuper’deydi. Bir süre onu takip ettikten sonra maç başladı. İlk 15 dakika iki takımda dengeli oynadı. Sonuçta ortada Süper Final Avrupa Ligi Grubu’na kalmak isteyen iki takımın mücadelesi vardı. İlk yarıda bizim takım önümüzdeki kaleye atak yapıyordu. Uzaktaki kaleyi görmek için gözlerimizi kısarken bir süre sonra gözlerim ağrımaya başladı. Bizimkilerde de benzer durumlar vardı. Bazı ataklar ardından “kim vurdu, ne oldu?” soruları da bunun işaretiydi. İlk yarıda sağdan yapılan ortaya Yasin’in vuramayışı ve birkaç cılız atak dışında çok da bir şey yoktu doğrusu…

Statta 2 kale arkasında da skorboard vardı. Bizim bulunduğumuz tarafta renkli ve yeni karşı kale arkasında ise eski stil. Maç öncesinde birkaç kez Orduspor’un Süper Lig’e çıktığı final maçında attıkları gol gösterildi. Bir garip bilgi olarak yeni olan skorboardın saati geri kalıyordu. İlk 45 dakika bittiğinde aradaki fark bir dakikayı geçmişti…

Devre arasında hava iyice soğumuştu ama bizim tarafımızda herhangi bir içecek satılmıyordu. Bu arada Orduspor tribününden bir genç işaret ederek bizden birini çağırdı. Ben “atkı değiştirmek istiyor herhalde” diyerek yöneldim. “Hoş geldiniz, bir şey içmek isterseniz ben alabilirim” dedi. Önce onun çaycı olduğunu düşündüm ama sonra olmadığını anladım. Bizimkilere dönüp sordum ve tekrar arkadaşa dönüp “6 çay isteriz zahmet olmazsa” dedim. O da gülerek, “tamam bulursam alacağım” dedi ve gitti. İçimden “bizle kafa buluyor” diye geçirmedim değil ama 5-10 dakika sonra aynı taraftar elindeki 6 simit ve 6 ayranı tellerin yanındaki polise bize ulaştırması için verdiğinde hem utandım hem de şaşırdım. Parayı vermek için yanına gittiğimde bana, “Çay kalmamış. Simit ve ayran aldım” dedi. Teşekkür edip fiyatını sorduğumda “Ne demek abi, afiyet olsun. Şimdiden iyi yolculuklar” dedi ve yerine doğru yöneldi. Bugüne kadar birçok deplasmanda ev sahibi taraftarlardan “iyi” hareketler görmüştüm ama herhalde beni en çok şaşırtan ve hoşuma gideni bu jestti…

İkinci yarının ilk 15 dakikasında biz yüklendik ama net bir pozisyon yakalayamadık. Ardından yarım saat Orduspor’un baskısı vardı. Hele bir ara 5-6 dakika süren ve defalarca ceza alanı çizgisinin solundan taç kullandıkları pozisyonda birkaç kez “yeter artık!” diye söylendik. Bu arada Hector Cuper’in sürekli aktif olarak pozisyonlara katılması ve oyuncularını yönlendirmesi/uyarması çok ilgimi çekti. Ramazan’ın biri sola uçarak ters elle ve diğeri sağ direk dibinden çıkarttığı şutlar görülmeye değerdi. Ordu baskısı altında maç 0-0 bitti. Deplasmandan en azından bir puanla dönmek iyidir diyerek kendimizi teselli ettik.

Maçın ikinci yarısında elinde davulla dolaşan bir amigonun önce kapalı ardından bizim yanımızdaki kuzey kale arası ve akabinde maratona sırayla gidip davul çalması, tribünleri hareketlendirmesi ve sırayla tezahürat yaptırtması enteresan bir görüntü idi.

Yine ikinci yarı boyunca solumuzdaki Ordu taraftarlarının bulunduğu yerde sürekli davulz-zurna çalınması, ufak çocukların ve üzerinde elbise bulunan (köçek gibi) zurnacının oynaması da ilginçti.

Tribünlerin boşaltılmasını beklerken maratonda 15-20 kişinin tribünü boşaltmadığını görüp izlemeye koyulduk. Bir sürü geyik ürettik haliyle ama sonra (muhtemelen izin verilmeyen) üzerinde türkiye haritası, içinde selam veren bir asker ve üstünde vatan sağ olsun yazan büyük bir pankart açıp birkaç kez kendi kendilerine bağırdıktan sonra dağıldılar. Aynı grup sahil yolunun bir üst paralelindeki sokakta aynı pankartı açmış poz veriyorlardı…

Maçın ardından bizi kumanyasından veren polis memurunun “hadi önemli bir maç olsa neyse de, taa Ankara’dan kalkıp buraya kadar maça gelmek bana mantıklı gelmiyor” sözlerine cevap verdikten sonra önce Samsun ardından Ankara’ya doğru yola koyulduk.

Çakallı’da yan yana dizilmiş bir sürü “Melemen”ciden tabelasında “Menemen” değil de “Melemen” yazan ilk lokantaya girip Çakallı Melemen’i + sütlaç yiyerek deplasman-gezimizin son aktivitesini yaptık ve saat 3 sularında evimize vardık…

Dip not: 19 eylül’den önce gördüğüm 14 stad sırasıyla şunlar: ankara 19 mayıs, cebeci inönü, beşiktaş inönü, sakarya atatürk, yenikent asaş, bursa atatürk, san siro / giuseppe meazza , santigao bernabeu “maç yoktu. stat turu ile gezdim”, konya atatürk, eskişehir atatürk, ali sami yen, samsun 19 mayıs, fenerbahçe şükrü saraçoğlu

2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 32. Hafta Maçı: Orduspor 0-0 Gençlerbirliği

“12. Deplasmanım ve Gördüğüm 14. Stad” Anısı: http://www.macanilari.com/getir.php?fid=201120122906&aid=92853

Share

Mar 13 2012

Ankara ve Futbolunun Türk Futbolundaki Yeri

Ankara futbolu, Gençlerbirliği’nin 2002-03 sezonunda şampiyonluk mücadelesine girişmesi ve bir sonraki sezon UEFA Kupası’nda ilk 16’ya girme başarısı göstermesinin ardından ilk kez futbol gündemini işgal ediyor. Hem de bugüne kadar kendi yağında kavrulmaya çalışan iki büyük takımıyla birden.

Bu takımlardan biri 54 yıllık 1. Lig tarihinde 49. kez Ankara’yı temsil eden, 102 yaşındaki Ankaragücü. Bir diğeri ise 40. kez 1. Lig’de yer alan, 89 yaşındaki Gençlerbirliği.

2002-04 döneminin ardından geçen 8 yıl içinde sürekli kan kaybeden ve 3 kez küme düşme tehlikesi geçiren Gençlerbirliği’nin, bu sezon dar ve tecrübesiz kadrosuna rağmen play-off mücadelesi vermesi, futbolseverlerin ilgisini çekiyor. Kırmızı-Siyahlıların topladıkları puanlar dışında, ortaya koydukları takım oyunu ve başlarında bulunan Fuat Çapa’nın sezon başından bu yana Türk futbolunun alışık olmadığı ilklere imzasını atmasının da bunda etkisi var elbette.

Özellikle Çapa’nın bir yandan teknik direktör – taraftar arasındaki mesafeyi kısaltan pozitif adımları, bir yandan da genç futbolcu yetiştiren ve bunu bir sistem içinde yapan Arsenal modelinin Gençlerbirliği’ne kurulmasına yönelik açıklamaları da futbol camiasında büyük ilgi görüyor.

Madalyonun diğer yüzünde yer alan Ankaragücü ise tezat oluşturacak bir şekilde gündemde yer alıyor. Uzun yıllardır Cemal Aydın tarafından yönetilen kulübün, 100. yılında şampiyonluk vaadiyle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu Ahmet Gökçek’in eline geçmesinin ardından yaşanan kısa dönemde Sarı-Lacivertliler çok büyük çalkantılar yaşadı. Önce genel kurul iptal edildi, ardından yeni bir başkan seçildi, o da gitti derken kulübün 100 milyon avro borcu olduğu açıklandı. Bunun üzerine futbolcular birer birer takımdan ayrılmaya başladılar. Federasyon da “futbolculara alacaklarını ödemiyor” diye kulübe transfer yasağı getirdi. A2 takımıyla maçlar acıkan Ankaragücü Spor Kulübü, 21 yıl aradan sonra küme düşmeyi neredeyse garantiledi.

Bu konunun iki ilginç tarafı var. Birincisi; kendi yağında kavrulan bir takımın (örneğin Gençlerbirliği’nin 2011-12 sezonunda futbolculara, teknik adama, kulüp çalışanlarına ve yol masraflarına. Kısaca tüm giderlerine “sadece” 7 milyon avro ayırmışken) nasıl 100 milyon avro borçlandığının kimse tarafından bilinmiyor olması. Ve 102 yıllık kulübün bu duruma gelmesinde sorumlu kimsenin ortalarda gözükmemesi!

İkincisi ise; Türk futbolunun her aşamasında yaşanan en büyük iki sorundan biri olan denetimsizliğin, Federasyon tarafından bir kere daha gözler önüne serilmesi. Ankaragücü 100 milyon avro borçlanırken, futbolcuların alacaklarını ve kulüplerin geleceklerini “koruması” gereken Türkiye Futbol Federasyonu’nun hiçbir denetim yapmaması çok büyük bir soru işareti! Benzer rakamlarda borçları olduğu medyada tarafından sürekli yazılıp çizilen “büyük kulüplerin” ise benzer bir sona gitmemesinin en büyük nedeni de kuralların standart olarak uygulanmaması. Bu da Türk futbolunun en büyük ikinci sorunu.

Ankara’nın Türk Futbolundaki Yeri

Ankara futboluna dönmeden önce, Türk milli takımının Ankara ziyaretlerine bakmanın Ankara’nın Türk futbolundaki yerini belli etmesi açısından çok önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Çünkü Ankara’da yapılan ilk milli maç şehrin başkent olmasından iki yıl sonrasına rastlar. 15 Mayıs 1925’de SSCB ile yapılan ve 2-1 kaybedilen bu maç Türk futbolunun başkent Ankara’ya bir göz kırpmasıdır. Zira Ankara, bir sonraki milli maç için tam 24 yıl bekleyecektir.

1925’den bugüne kadar 28 milli maçın yapıldığı Ankara’da en göze çarpan dönem 1960’lardır. 14 maçın yapıldığı bu dönemde Mithatpaşa’nın zeminin çok kötü iken Ankara 19 Mayıs stadının zemininin çim olmasının bunda büyük etkisi vardır. Tabi bir de (hakkında somut bir bilgi olmasa da) 27 Mayıs Darbesi’nin Ankara’yı ön plana çıkartmak için Türk futboluna bir göz kırpması da olabilir.

Yoğun geçen 1960’lardan sonra milli takım başkentin yolunu unutur. Çünkü Kırmızı-Beyazlılar son 42 yılda 9 ve son 19 yılda sadece bir kez başkente uğrayacaklardır…

Ankara Futbolu

1910’lardan beri futbolun oynandığı kabul edilen Ankara, tek tük başarılar dışında hiçbir zaman Türk futbolunda ön planda yer almadı. Tanıl Bora’nın Cumhuriyet’in ütopyası: Ankara kitabında yer alacak olan Ankara Futbolu: Bazen Karakter Oyuncusu, Bazen Figüran başlıklı yazısında yaptığı tanımlama, sanırım Ankara futbolunu en iyi şekilde özetliyor; “Ankara, Türkiye’nin futbol sahnesinde hemen her zaman var oldu. Ama hiçbir zaman başrolde değil. Jönlerin İstanbullu olduğu bir filmde bazen saygın bir karakter oyuncusuydu, bazen bir yan rol, bazen sadece figüran.”

Başkent olmasının Ankara futbolundaki en büyük etkisi hiç şüphesiz ki İstanbul ve İzmir’le birlikte kurulan futbol liglerinde temsil hakkını elde etmesiydi. Özellikle profesyonelliğin kabullenilmeye başlandığı yıllarda kurulan Milli Lig’de Ankara, 4 takımla birden temsil edildi. Sonraları bu rakam 6’ya kadar çıksa da bunlar sportif başarılara dönüşmeyeceklerdi.

Ankara futbolu ciddi anlamda ilk kez 1965-66 sezonunda gündeme geldi. Ankara’nın en köklü kulüplerinden olan Gençlerbirliği, Milli Lig’i 3. olarak tamamlayarak üç büyük İstanbul takımının adeta parsellediği alana giren ilk futbol takımı oldu.

Ankara futbolunun adını duyuran ikinci olay, Ankaragücü’nün 1962’den beri düzenlenen Türkiye Kupası’nı 1971-72 sezonunda Ankara’ya getirmesiydi. Ankaragücü bir sezon sonra Türkiye Kupası’nda bir final daha oynayacak ama Galatasaray’a kaybedecekti. Aynı yıllarda Gençlerbirliği futbolun iyice endüstriyelleşmeye başlayan yeni haline ayak uyduramayacak ve 1970’den itibaren 13 sezon boyunca “uzakta var olmaya” çalışacaktı.

Gençler’den sonra Ankaragücü’nün de 2. Lig’e düştüğü ve Ankara’nın temsil edilmediği 70’lerin sonu Ankara futbolunun en buhranlı dönemiydi. Bu dönemde Ankara futbolu için hala konuşulan bir başarı ve akabinde siyasi hamle yaşanacaktı. 1980-81 sezonunda Ankaragücü 2. Lig’deyken Türkiye Kupası’nı kazandı. 80 darbesi ardından iktidara gelen Kenan Evren, Ankaragücü’nün futbol camiasındaki rüzgârını da kullanmak için, 1. Lig’de Ankara’nın da temsil edilmesi gerektiğini söyleyerek, Ankaragücü’nü 1. Lig’e taşıdı.

1983-84 sezonunda Gençlerbirliği de 1. Lig’e döndü. Böylece Ankara yeniden en üst ligde iki takım ile temsil edilmeye başlandı. Kırmızı-Siyahlıların 1986-87 sezonunda Türkiye Kupası’nı kazanmaları, Ankara futbolunu bir kere daha gözler önüne serdi.

Ankaragücü, 1970 ve 1980’lerin özellikle ilk yarısında Ankara futbolunu daha iyi temsil etse de, 1990’larla birlikte Gençlerbirliği hem tesisleşmede hem de sportif anlamda Ankaragücü’nün önüne geçiyordu. Özellikle üç büyük İstanbul takımına karşı alınan şaşalı galibiyetler, Kırmızı-Siyahlıların ön planda olmasını sağlıyordu. Ama bu başarılar aynı zamanda gündelikti. Kısacası Ankara futbolu, yarışın içinde olmadığı bir oyunda sadece şampiyonluk yarışındakilere çelme takarak kendini gösteriyordu.

Ankara futbolunun (ve Gençlerbirliği’nin) uzun soluklu olarak futbol gündeminde olduğu dönem 2000’lerin ilk bölümüydü. 2000-01 sezonunda Gençlerbirliği, uzun yıllar Türkiye Kupası’na hasret olan Fenerbahçe’yi finalde yenerek Türkiye Kupası’nı dördüncü kez Ankara’ya getiriyordu. 2002-03 sezonunda 37 yıllık aradan sonra, yeniden şampiyonluk mücadelesi veriyorlar ama o dönemin “tabularını” bir türlü yıkamıyorlardı. Aynı sezon Türkiye Kupasında finale kadar gidiyorlar ama kupa finalde Trabzonspor’a kaptırıyorlardı.

2003-04 sezonunda Gençlerbirliği, UEFA Kupası’nda ardı ardında Blackburn Rovers, Sporting Lisbon ve Parma’yı eliyor ve ilk 16’ya adını yazdırıyordu. 4. turda rakip o sezon hem La Liga, hem de UEFA Kupası’nı kazanacak olan Valencia idi. Ankara’da İspanyolları 1-0 yenen Gençlerbirliği aynı zamanda rakibine UEFA Kupası’ndaki ilk ve tek mağlubiyetini tattırıyordu. Gençlerbirlikliler rövanş maçın uzatma anlarında yenen golle kupadan eleniyor ama Ankara futbolunu ilk kez Avrupa’ya duyuyorlardı. Aynı sezon bir kere daha Türkiye Kupası’nda final oynanıyor ama Kupa bir kere daha Trabzonspor’a kaptırılıyordu.

1990’lar ve 2000’lerin ilk yarısında futbolcu satarak ayakta duran Gençlerbirliği, 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte düşüşe geçmeye başladı. Çünkü yönetim hala futbolcu satma peşindeyken oyunda piyonların yerleri değişmişti. Yayın geliri ve puana-para gibi uygulamalarla artık sportif başarılar ödüllendirilmekteydi. Bu değişikliği bir türlü kabullenmeyen Gençlerbirliği yönetiminin yanlış hamleleri Gençlerbirliklilere her geçen gün kan kaybettiriyordu.

Ankaragücü’nde ise 1990’lardan beri ufak tefek anlık başarılar dışında değişen bir şey yoktu. Kulüp zaman zaman küme düşme potasında zaman zaman ise ligi orta sıralarda tamamlıyordu.

2000′lerin ikinci yarısında iki Ankara takımı birden her sezon küme düşme çizgisinin yakınlarında dolaştılar.  Gençlerbirliği üç kez ciddi ciddi küme düşme tehlikesi atlattı. Ankaragücü ise neredeyse her sezon düşmekten son anda kurtuluyordu.

100. yılında şampiyonluk parolasıyla Ankaragücü’nün başına Ahmet Gökçek geldi. Bu değişikliğin ardından ilk aylarda yaşanan şaşalı transferler, daha önce Ankaraspor’a tahsis edilen devasa tesislerin Ankaragücü’ne sunulması gibi hamleler göz kamaştırsa da sonraları Ankaragücü kendisini tarihi boyunca yaşamadığı bir girdabın içinde bulacaktı…

Taraftarlar

Ankara futbolu deyince Ankaragücü ve Gençlerbirliği’nin taraftar profillerine dair birkaç cümle yazmak gerekir. Çünkü her iki takımın taraftar kitleleri başından beri birbirine zıt özelliklere sahiptir. Ankaragüçlüler, (nerdeyse Türkiye’deki tüm takım taraftarları gibi) haşin ve agresifken, Gençlerbirlikliler tribünde ve her platformda rakibine ve taraftarlarına saygı duyan, küfür bile etmeyen bir çizgide dururlar. Herhalde bu farkı en iyi Ankara’ya deplasman yapan rakip takım taraftarları fark ederler…

Sorunlar

Ankara futbolunun sorunlarına dönmeden önce Türk futbolunun en büyük sorununa göz atmakta fayda var;

100 yıldır futbolun çekirdeğini üç büyük İstanbul takımı oluşturmakta. Bu çekirdek, her platformda kısa vadeye oynamayı seven Türk insanı (siyasiler, basın, taraftar vs.) tarafından beslenerek büyütülmüştür.

Futbolun çatısını oluşturan ve herkese “standart / eşit” davranması gereken Türk Futbol Federasyonu’nu da sürekli ve “sadece” çekirdeği koruyan hamleler yaparak, çekirdek ile diğerleri arasındaki uçurumun artmasını sağlamıştır.

Kısacası, 3 büyük İstanbul takımı dışında kalan tüm takımlar ve şehirler “ortak ve benzer” bir şekilde futbolun dışında tutulmuşlardır.

Zaman zaman diğerleri sportif başarılar elde etse bile, bu başarıları üç büyük İstanbul takımının her yeni sezon vitrinlerini janjanlı “ürünlerle” yenilemesinin ya da kural değişikliklerinin gölgesinde kalmış ve her şey yeniden başa dönmüştür.

Ankara Futbolunun Sahipsizliği

Milli Ligin kurulduğu yıllarda Ankara takımı olmak ayrıcalıkken, günümüzde ibre tersine dönmüş durumda. Çünkü bu işin çatısı olan Türk Futbol Federasyonu’nun Milli Lig’in kurulduğu yıllardan sonra, futbolu tüm ülkeye yaymak gibi uzun vadeli ve planlı bir çalışması hiçbir zaman olmadı. Onlar da kısa vadeye oynamayı tercih ettiler. Bu yüzden belediyeler (bir yandan oyları da düşünerek) şehrin futboluna yatırım yapıyorlar. Hatta son zamanlarda stadyumlar inşa ediliyor. Fakat bu destekler sadece tek takımı olan şehirlerde gerçekleşiyor.

Ankara’da 1994’den bu yana Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Melih Gökçek’in döneminde bile hala 1936’da yapılan Ankara 19 Mayıs stadı, şehrin tüm futbolunu sırtlamaya çalışıyor. 76 yıllık stadın merkezi bir yerde olması dışında hiçbir albenisi kalmamış durumda. Giriş çıkışta yaşanan sıkıntılar, gece maçlarında dış ışıklandırmaların doğru dürüst çalışmaması, tuvalet ve kafeteryanın bakımsız ve kullanışsız olması gibi nedenlerle birçok futbolsever maçlara dahi gitmek istemiyor. Sırf bu yüzden son 19 yılda Milli Takım bile başkente 1 kere uğruyor. Her sezon ve seçim öncesinde yeni stadyum lafları dillendiriliyor ama bir adım dahi atılmıyor.

Ankara’da balık baştan kokuyor. Federasyon ne ise belediye de o oluyor. Şehre futbolu yaymak yerine kendi “yarattığı” belediye takımına tüm kaynakları ayırıyor. Devasa çalışma tesisleri inşa edip sadece ona sunuyor. Şehrin iki büyük takımı en üst ligde yer alırken yanlarına kendininkini sokmaya çalışıyor. Baktı olmadı büyük takımlarından birini almaya çalışıyor…

Kısacası “kendini ön plana çıkartma” oyunları oynanıyor ve bu oyunlar Ankara futboluna her geçen gün daha fazla darbe indiriyor. Destek yerine köstek oluyor.

Bugün Ankaragücü neredeyse şimdiden küme düşmeyi garantiledi. 100 milyon avroluk borç kulübün geleceğine kilit vurmaya başladı bile. Gençlerbirliği ise son yıllara tezat bir şekilde “üstekilerle” mücadele ediyor. Fakat, planlı ve uzun vadeli bir plan yapılmadıkça, doğru dürüst kaynaklar bulunmadıkça bu mücadelenin kalıcı olacağını, sıranın Gençlerbirliklilere gelmeyeceğini kim garanti edebilir ki?

Şubat 2012

Dip not: En üstteki fotoğraf için Hasan Gülmüş’e ve Engin Baba’nın fotoğrafı için kirmizisiyahkultur.blogspot.com’a teşekkürler…

Solfasol Gazetesi, Mayıs 2012

Share

Mar 5 2012

Yenilsen de Yensen de Notları (3 Mart 2012)

Yaklaşık 2-3 sezondur Şükrü Saraçoğlu’na deplasman yapma fikrim vardı ama bir türlü şartlar uygun düşmemişti. Geçen hafta maç tarihleri açıklanınca bir plan yaptık ve maça gidebileceğimize karar verdik. Otobüs biletlerimizi aldık. İlginç bir rastlantı olarak, perşembe günü Bağış Erten arayıp Yenilsen de Yensen de’ye davet etti. Ben de önce aklımdaki 5 arkadaşımı arayıp, programa katılıp-katılamayacaklarını sordum. Hepsinin de uygun olmadığını öğrenince İstanbul’da olacağım için arayıp katılacağımı söyledim…

Program günü hava rüzgarlı, yağmurlu-karlı, karlı kısacası karma karışık ama genel olarak soğuk bir haldeydi. Mecidiyeköy’den Maslak’a ulaştığımda, Ankara’dan gelirken yanıma aldığım ve ilk 80 sayfasını okuduktan sonra çok sevdiğim Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Bizim İçin Oyna” kitabı hakkında biraz bilgi almak için Tanıl abiyi aradım. Gökaçtı’nın kitabın çıkmasına 1 hafta kala vefat ettiğini duyduğumda çok üzüldüm. Tanıl abi’ye ilk 80 sayfayı okuyunca kitabın çok iyi bir çalışma olduğunu söyledim. O da, Bizim İçin Oyna’nın Türk futbol tarihini anlatan en güzel ve kapsamlı kitap olduğunu söyledi.

Plaza’da kısa bir süre oturup sürekli kuruyan ve ağrıyan boğazımı sıcak içeceklerle ısıtmaya çalışırken Bağış Erten, Banu Yelkovan ve konuklar gelmeye başladı. Laklak edildi, programdaki konular hakkında konuşuldu. Ankaragüçlü arkadaşın saat 13′de başlayan Ankaragücü-Eskişehirspor maçını izlemek istemesi ve oturduğumuz kafeteryadaki televizyonlardan birinde maçın açılmasıyla Ankara’da lapa lapa kar yağdığını gördüm…

Program güzel geçti. Çıkışta akşamki Fenerbahçe-Gençlerbirliği maç biletini almak için Kadıköy’e giden servis aracına bindim. Yolda bileti bulma konusunda sıkıntı yaşandığını öğrenip, program konuklarından Fenerbahçeli Tuğba’ya biletin satıldığı yeri nasıl bulacağımı sordum. O da, yardım edeceğini söyledi…

Böylece yaklaşık 1,5 saatlik deplasman girişini bulma ve maç bileti alma hikayemize başlamış olduk…

Maç anısını okumak için tıklayınız…

Share

Şub 27 2012

Gençlerbirliği Atkıları, Mehmet Ali Çetinkaya (4)

Farklı bir Gençlerbirliği atkısı daha…

Kale arkasında yer alan grup adını “cephe” olarak değiştirmiş. Bir de atkı bastırmışlar. Sivasspor maçımızda önümde duran Fatih, bir ara bana dönüp “atkımı evde unutmuşum. girişte bunu gördüm aldım. senin koleksiyonun vardı. istersen vereyim” dedi. ben de teşekkür ederek aldım.

ilgili maç: 2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 28. Hafta Maçı Gençlerbirliği 3-3 Sivasspor

Share

Şub 7 2012

Geçmişi Hatırlamak: Barışmak

Çocukluğun Hayal-Meyal Anları

Birisi benden 5 (Ömür), diğeri ise 8 (Ömer) yaş büyük olan iki abim var. Çocukluğumda en büyük olanla hayatlarımız çok az kesişmişti. Onunla gittiğim yerlerde tüm paraları onun ödemesi aklımda kalan en güzel kesişmelerden. Ortanca abim ise çocukluğum boyunca her gün hayatımdaydı. Arkadaşlarıyla bir halı saha takımı kurmuşlardı. Adı da yaşadığımız semtin adıydı: FC Esat! Mavi-Beyaz formalar bile yaptırmışlardı. Ben o takımda (sanırım) hiç yer almadım. Çünkü abimin dediği gibi “topu ayağıma alınca kafamı kaldırmazdım” ve sürekli top kaptırırdım. Ama işin özü, tek tük sahaya çıktığım maçlardan önce (FC Esat’ın maçları değil sadece hazırlık maçları) kendimi göstermek ve mavi-beyaz formayı kapma hayalleri kurmamdan kaynaklanıyordu. Her top ayağıma geldiğinde panikler, kafamı kaldırmadan bir an önce toptan kurtulmak için gelişi güzel vururdum. Ama bu hamleyle çoğu zaman topu kaptırır ve üzüntü yaşardım…

O yıllarda üç kardeş birden (ve hatta 2 amca oğlu ile birlikte), Türkiye’de doğan her erkek gibi bir aile büyüğünün takımına gönül veriyorduk.  Savaş eniştemin tuttuğu takıma…

Çocukluğun verdiği hevesle ve fanatizmle Beşiktaş’ı tutuyordum. Ama hastalıklı bir ruh haliydi bu, çünkü Beşiktaş’ın yenildiği maçlardan sonra ağlıyor hatta uyuyamıyordum. Tek doğrum Beşiktaş’tı. Diğerleri ise Beşiktaş’a sürekli çelme takmak isteyen yalancı ve şarlatanlar. Bu yüzden diğerlerinden ciddi ciddi nefret ediyordum!

Yıllar geçiyordu…

1992-93’de Ömer abimle birlikte hayatımın ilk maçına gidiyordum. Gençlerbirliği-Beşiktaş maçı. Gecekonduda Gençlerbirliklilerin yanındaydık. Hayal-meyal hatırlıyorum. Çok sakin bir maçtı. Hatta vasat. Sadece bir genç Beşiktaşlının birkaç klas hareketi heyecan yaratıyordu. Sonradan adını bolca duyacağımız genç futbolcu Sergen Yalçın’dı…

Körlük derecesinde bağlı olduğum Beşiktaş’ın şampiyonluğa oynadığı 1994-95 sezonu. Aynı zamanda büyüdüğüm ve “sorgulamaya başladığım” yıllardı. İlk işaret, “Beşiktaş’ı çekemiyorlar!” diyerek küfürler yağdırdığım rakip takım (genelde Anadolu) oyuncularının maçtan sonra “hakkımızı yediler, biz de ekmek parası için mücadele ediyoruz!” sözlerinin içimde bir şeyleri hareketlendirmesiydi.

Aslında “bu saçmalıktan” iyice sıkılmıştım ve kızgındım! Onların haksızlığını ispatlamalı, Beşiktaş’ı aklamalı ve bu davayı “ebediyen” bitirmeliydim. Maçları daha dikkatli izlemeye başladım. Tekrarları daha özenle takip ediyordum. Maç sonundaki röportajları, yorumcuların sözlerini, gazeteleri daha çok izliyor/okuyordum. Bir yandan da tartıyordum.

Fakat yola çıkma sebebimden sapmaya başlamıştım. Çünkü daha önce görmediğim şeyleri görüyordum. Uyduruk penaltılar, ofsayt goller, hakem takdirlerinin “güçlüde” toplanması…

Bugüne kadar “kayıtsız şartsız” inandığım şeylerin aslında kocaman bir yalan olduğunu görmek beni korkutmaya başlamıştı. Ama üzerine gitmeliydim. Belki de hepsi gerçekten hakem hatalarıydı. Rastlantıydı…

Ama günler geçtikçe umudum tükenmeye başlıyordu. Şampiyonluğa giden takımımın birileri tarafından itilmesi kanıma dokunuyordu. Çünkü ortada bir dengesizlik vardı. Beşiktaş’ın kayrıldığı maçlarda rakip kendisinden 10 kat daha güçsüzdü! Ve buna rağmen kol kanat gerilmeye ihtiyaç duyuyordu…

Bir yandan da bu sorgulama aşamasını kimseye belli etmeden devam ediyordum. Sonuçta ülkede taraftarlık namus meselesiyle eş değerdi. Birilerinin siz doğarken omuzlarınıza yüklediği yükü tüm hayatınız boyunca taşımanız bekleniyordu. Bir de bunu yaparken bazı şeyleri hasıraltı etmeniz, görmezden gelmeniz isteniyordu.

Ama artık görmezden gelemiyordum. Sanki birileri göz kapaklarıma kürdan yerleştirmişti. Karar aşamasında olduğum gün, Beşiktaş’ın artık bana ihtiyacının olmadığına karar verdim. Hem onu benden daha çok “destekleyenler” vardı, hem de artık bu “haksız kazancı” taşıyamayacağımı anlamıştım. Çünkü bana ağır geliyordu ve en önemlisi artık taşımak istemiyordum.

Uzağı Tercih Etmek / Nefret

Tüm hayatı futbol olan, her maç sonrası VHS kasetlere maç özetlerini kaydeden, gazetelerden takım logoları kesip video kasetlerine “indexler” yapan 16 yaşındaki çocuk büyüyordu. Büyürken de futbolu ardında bırakıyordu.

Hiçbir maçı izlememeye, okumamaya, takip etmemeye başladım. Futbolu hayatımın en uzağına koymaya çalışıyordum. Karşıma çıktıkça “bir şekilde” ondan uzaklaşıyor, çok ısrar eden olursa bir iki kelime edip susuyordum. Çünkü içimde çok büyük bir kızgınlık vardı. Birilerinin beni aptal yerine koyduğunu düşünüyordum. Güçlü olanı daha da güçlü hale getirmek için yapılanların bir de göstere göstere yapılması zoruma gidiyor, sinirlerimi bozuyordu. Her aklıma geldiğinden futboldan bir kere daha nefret ediyor ve tekrar uzağı tercih ediyordum.

Isınma Pasları

2000-01 sezonu. En büyük abimin gönlü, yıllar önce Beşiktaş’tan Gençlerbirliği’ne kaymıştı. Beni arıyor ve “Oğlum akşam Fenerbahçe ile Türkiye Kupası finali oynayacağız. Kesin izle. Takım gör!” diyordu. Ne yalan söyleyeyim içimden izlemek falan gelmiyordu. Futboldu sonuçta. Ne değişmiş olabilirdi ki? Ama abim ısrar ediyor ve kıramıyordum “tamam” diyordum “izleyeceğim.”

Akşam televizyonun karşısına geçiyordum. Fenerbahçe maçın hemen başında öne geçiyor, Gençlerbirliği beraberliği yakalıyor, ikinci yarıda öne geçiyor ama Fener beraberliği yakalıyordu. Uzatmalar ve penaltılardan sonra  Gençlerbirliği kupayı kazanıyordu. Mutlu oluyordum. Heyecanla telefona sarılıp abimi arayıp tebrik ediyordum…

Futboldan uzak kaldığım 6-7 yıldan sonra ilk kez bir maçın tamamını izliyordum ve hoşuma gidiyordu…

Taşın Altına Elini Koyma İsteği / Sakin Bir Liman

2001-02 sezonunda yine abimin ısrarı ile sezonun son maçlarından birine gidiyorduk. Neredeyse hiçbir şey hatırlamadığım maçtan birkaç ay sonra Gençlerbirliği kombinesi alıyordum…

Gençlerbirliği sezona çok iyi başlıyor. Sonra duruluyor. Sonra tekrar atağa geçiyordu. Bu süre içinde tribündekileri gözlüyor, hareketlerine dikkat ediyordum. Gergin maçlar da bile küfredilmemesi ve taraftarlar arasında beklediğimden çok kadının olması ilginç geliyordu. Daha önceleri okuduğum, izlediğim tribün kültüründen çok farklı bir kültür vardı ortada. Hoşuma gitmişti…

Tribündekilerle arkadaşlıklar kuruyordum. Konuşuyor, paylaşıyorduk. Her birinin hayatlarında bir kırılma noktası olduğunu ve ondan sonra “kendi iradeleriyle” bir takım seçtiklerini öğreniyordum. Kimisi Gençlerbirliği’nin kimliğini seviyor, kimisi renklerini seviyor, kimisi tribününü seviyor, kimisi de Gençlerbirliği’nin sakinliğini, kendi halindeliğini seviyordu…

Benim için ise Gençlerbirliği, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” düşüncesinin uzağında sakin bir liman oluyordu. Bir yandan da futboldan nefret etme sebebim olan “haksızlıklara karşı” taşın altına elimi koyma fırsatı…

Nefreti Hatırlama

2002-03 sezonu beklediğimden çok farklı bir sezon oluyordu. Çünkü Gençlerbirliği, dar ve tecrübesiz kadrosu ile kendinden “onar kat” büyük ve güçlü takımlarla şampiyonluk mücadelesine girişiyordu. Bir süre sonra sürekli iyi sonuçlar alan Kırmızı-Siyahlılara ufak ufak tırpanlar gelmeye başladı. Hem de göstere göstere! Ama Gençlerbirlikliler “onları da” yenerek yollarına devam ediyorlardı.

Önceleri “Olur böyle şeyler. Hakem her yerde hata yapıyor” diye düşünsem de, bir süre sonra sonuca etki etme hamleleri canımı sıkmaya başladı. Maçları daha dikkatli izlemeye, tekrar tekrar pozisyonları tartmaya başlamıştım.

Her geçen gün futboldan nefret etme sebeplerim tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Ama gariptir bu sefer “diğer” taraftaydım. Hakkı yenilenin yanındaydım…

Sonunda takımın gardı bir şekilde düşürüldü ve ligi üçüncü bitirdik. Hiçbir hedefi kalmamasına rağmen ligin son maçına daha bir coşkulu gittik. Takımı tribüne çağırıp dakikalarca alkışladık. Çünkü yine “güçlüler” kazanmış olsa da onlar ellerinden geleni yapmışlardı… Herhalde o gün gerçekten Gençlerbirlikli olduğumu anladığım gündü.

2003’ün sonlarına doğru amca oğlu Süleyman’la birlikte gencler.org’u kurmaya ve içini doldurmaya başladık. İşte o günlerde Tanıl Bora’nın “Ankara Rüzgarı: Gençlerbirliği Tarihi” kitabını görüp Kırmızı-Siyahlıların tarihini öğrenmeye, araştırmaya ve paylaşmaya karar verdim. Bu adım aslında tüm hayatımı değiştirecekti. Çünkü bir yandan karar aşamasında olduğum mesleğimi belirlememi, bir yandan da bir sürü değerli Gençlerbirlikli ve futbol araştırmacısıyla tanışmamı sağlayacaktı…

Olgunluk / Cefa Zamanları

2003-04 sezonunda UEFA Kupası’ndaki güzel günlerin ardından Gençlerbirliği yine sakin liman oluyordu. Düşme sorunu olmadan yıllarca 5-8 arasında yer alıyorduk.

2006-07 sezonunun devre arasında en iyi oyuncumuz (defansın göbeğinde oynayan) Risp’in çok (ama gerçekten çok) komik bir rakama Trabzonspor’a satılması ve ikinci yarı peynir ekmek gibi gol yemeye başlamamızın ardından Gençlerbirliği bir türlü eski günlerine dönemedi.  10-15 arasında dolaşmaya başladık ve 3 kere küme düşmekten son haftalarda (2007-08’de son hafta) yırttık.

Bu dönemde “Risp” benim bayrağım oldu. Çünkü bana kötü yönetimi ve tehlike çanlarını anımsatıyordu…

Cefa dolu yıllar geçtikçe olgunlaşıyordum. Tribündekiler “dostlarım” oluyor, kötü bir sezon sırf onları “topluca” görmek için tribünde yerimi alıyordum. Kötü bir maçta yanımdakine dönüp muhabbet ediyor, maç sonralarında hayatı paylaşıyorduk…

Gençlerbirlikli olmayı da öğreniyordum. Rakip takıma, rakip taraftara saygı duymayı. Kazananı alkışlamayı. Ne olursa olsun küfretmemeyi. Futbolu “sadece” futbol  olarak görmeyi. Ondan zevk almayı. Eğlenebilmeyi. Kendi takımından biri bile yapsa ırkçılığa karşı olmayı. Kendi takımına yarar bile sağlasa haksızlığa karşı durmayı…

Bu süre zarfında, hiçbir takımla düşmanlığı olmayan Gençlerbirlikliler olarak defalarca deplasmana gidiyorduk. Çoğunda büyük bir saygıyla karşılanıyor, hiç tanımadığımız ev sahibi takım taraftarlarıyla maç öncesi-sonrası (skor ne olursa olsun) muhabbet ediyor, atkı-forma değiştiriyorduk.

2011-12

Daha kötü bir kadroyla ve daha önce takımda görev almış bir hocayla 2011-12 sezonuna başlamak üzereydik. Hiçbirimizin büyük bir beklentisi yoktu. Hatta “eyvah” diye geçiriyorduk içimizden.

Fakat daha önceki gelişinde hiç “tanışamadığımız” Fuat hoca, sezon başlamadan önce farkını ortaya koyuyordu.  Türkiye’de ilk kez bir teknik direktör – taraftar buluşması düzenliyordu. “Beni daha iyi anlamanız için kendimi anlatmalıyım” diyor ve her maçın ardından samimi ve içten açıklamalar yapıyordu. “Eksiklerimizi daha iyi görmek için bir de sizin açınızdan bakmalıyım” diyor ve taraftarı her platformda dinliyordu…

Bu yazı yazıldığında Gençlerbirliği ligde 25 maç sonunda topladığı 43 puanla 4. sırada yer alıyor. Benim Ankara’daki tüm maçlarını tribünden izlediğim ve son maçta Gençlerbirlikli olduğuma karar verdiğim 2002-03 sezonundan sonraki en iyi sezonunu geçiriyor. Hem de o yıla göre daha tecrübesiz bir kadroyla bunu başarıyor. İzlediğim her maç tribündeki ilk günlerimi hatırlatıyor.

Takım oyunu oynayan, birbirinin eksiğini kapatan, bitiş düdüğüne kadar savaşan, pes etmeyen takım, geçmişimi hatırlatıyor. Futbolla, taraftarlıkla tanışmamı. Gençlerbirliğini seçmemi. Ve o günlerle barışmamı…

Share

Oca 23 2012

Pes Etme İmalat-i Harbiye: Son Ankaragücü Deplasmanı Olmasın

Öncesiyle, oyunuyla ve sonrasıyla 102 yıllık Ankaragücü’nün düştüğü/düşürüldüğü durumun gölgesinde yaşanan “bambaşka” bir Ankara derbisiydi. Maçtan önce stadın çevresinde gördüğün Ankaragüçlülerin çoğu mutsuz görünüyordu. Ankaragücü’nün yerine Gençlerbirliği’ni koyup biraz empati kurmaya çalıştım.

Sahip olduğunu bildiğin ama sahipsizliği en derinden hissettiğin pis bir duygu hali vardı. Sonuçta bunlar benim gücümün yetmediği büyük işlerdi. Kulüp 100 milyon Avro (1 milyon yaşına kadar yaşasam bile kazanamayacağım para!!!) borca batırılmıştı ama bunu yapanın kim olduğuna dair hiçbir işaret yoktu ortada. Ne hesap soran vardı ne de hesap veren. Sanki borç havadan gelmiş kulübe yapışmıştı. Ben ne yaparsam yapayım birileri gelip sevdiğimi alıp götürüyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Elimden bir şey gelmiyordu. Gerçekten ne yapacağımı bilemediğim karışık ve pis duygular…

Bu olumsuzluğa rağmen, bir yandan da stadın çevresinde bolca gördüğüm bir sahne çok hoşuma gitti doğrusu. Yanlarına aldıkları Ankaragücü beresi, atkısı takan çocukları ile maça gelen orta yaşlı daha hali-vakti yerinde babalar. Bir şekilde iş başa düşmüş ve çocuklarını alıp takıma sahip çıkmaya gelmiş gibiydiler. Kötü günde bir birliktelik de vardı yani ortada. Ve güzel bir şeydi bu…

Son 9 yıldır en iyi sezonunu geçiren Gençlerbirlikliler ise daha coşkuluydular haliyle. Ama hepsi stada gelirken Ankaragücü’nün durumunu düşünmüş ve düşünüyor gibiydiler. Zaten maç öncesinde açılan “Pes Etme! İmalat-ı Harbiye” pankartı ve “ezeli rakibinin” dertlerini sahiplenen, düşmanlarını karşısına alan tezahüratlar ile hep Ankaragücü’nün yanında yer aldılar. Ankaragücü’nü tribüne çağırdılar. Golden sonra fazla sevinmediler. Maç içinde ve sonrasında da tezahüratlarına devam ettiler.

Çünkü biliyorlardı ki bu “bataklık” kurutulmadıkça, kulüpler adam gibi idare edilmedikçe, federasyon tarafından denetlenmedikçe, birileri sürekli cebini doldururken hesap sorulmadıkça bugün Ankaragücü’nün başına gelenler yarın Gençlerbirliği’nin başına da gelebilirdi. Tarih sayfalarına bakınca 1969-70′de gelmişti de. O takım sahipsiz kalmıştı ve tam 12 yıl birinci ligden uzakta, sahipsiz yaşamaya çalışmıştı…

Gençlerbirlikli futbolcular da maç içinde ve sonunda Ankaragücü’ne büyük bir saygı gösterdiler. Golden sonra abartılı sevinmediler. Daha çok top çevirdiler. Maçtan sonra tribüne gelmeyip doğrudan soyunma odasına gittiler.

Maç bitti. 1-0 kazandık. 4. sıraya yerleştik. Play-off için umutlandık ama… Ama kimse daha önce Ankaragücü’nü yendiğimiz maçlardaki tadı almadı, sevinmedi. Çünkü “rakip” gerçekten çok güçsüzdü. Çoğunun aklında “son Ankaragücü deplasmanı olmasın” düşüncesi vardı…

Solfasol Gazetesi, Şubat 2012

Share

Oca 19 2012

Türkiye’nin Süre Gelen En Eski 3. Derbisi “Ankaragücü’nün Durumu” Gölgesinde Oynanacak…

Özellikle ilk devrenin sonlarına doğru, oynamaya çalıştığı takım oyununun meyvesini toplamaya başlayan ve sezon başında koyduğu hedef çıtasını yükselten Gençlerbirliği, ikinci devrede oynadığı ilk iki maçta sadece bir puan çıkartarak herkesi şaşırtmıştı. Fakat üst sıralardaki en büyük rakiplerinden Eskişehirspor’u Ankara’da yenerek hem moral kazandı hem de ilerisi için umut verdi.

Play-off hesapları yapan Kırmızı-Siyahlılar hafta sonu ezeli rakipleri Ankaragücü’ne konuk olacaklar. Normal koşullarda her zaman ilgi çekici ve sürpriz sonuçlara açık olan Türkiye’nin süre gelen en eski 3. derbisi (daha ayrıntılı bilgi için tıklayın ) bu sefer eskiye oranla daha farklı bir atmosferde oynanacak.

Ankaragücü lig tarihinin en kötü sezonlarından birini (ve belki de en kötüsünü) yaşıyor. İlk yarıda oynadıkları 17 maçta sadece 7 puan kazanan Sarı-Lacivertliler çok kötü günler geçiriyorlar. Lig istatistiklerine göre şimdiden “düştü” gözüyle bakılan ekip aslında iki sezondur sürekli kaynayan bir kazan gibi.

Açık konuşmak gerekirse dışarıdan bakan bir futbolsever olarak Ankaragücü’nün nasıl bu hale geldiği konusunda net bir fikir sahibi değilim. Çünkü bu konuda çok fazla taraf var. Her biri her gün farklı bir suçlama ile diğerini (ya da diğerlerini) suçluyor. Kısacası ortada çok büyük bir bilgi karmaşası var. Kimin ne dediği, kimin ne yaptığı belli değil…

Sanırım bilinen en büyük gerçek, Ankaragücü’nün çok büyük bir borç batağında olduğu. Bu yüzden aylardır para almadan oynayan futbolcular, kötü gidişatın da etkisiyle sözleşmelerini birer birer fesih edip gidiyorlar. Uzun bir süre önce sonunculuğa demir atan ve borçları nedeniyle transfer yapması yasaklanan ekibin tek kurtuluşu “1. Lig” tecrübesi olmayan, genç futbolcuların omuzlarına yüklenmiş durumda…

Bahsi geçen genç oyuncularla sahaya çıktığı için iddaa tarafından “liste dışı” edilen Ankaragücü’nün ikinci devrenin ilk maçında Mersin’i deplasmanda 2-1 yenmesi herkesi şaşırtmıştı. Ardından Ankara’da şampiyonluk mücadelesi veren Beşiktaş’tan alınan bir puan ile moraller iyice düzelmişti ama geçen hafta Sivas’ta oynanan ve 3-0 kaybedilen maç tekrar moralleri bozdu…

Kısacası hafta sonu yapılacak olan Ankara’nın en büyük derbisi “Ankaragücü’nün durumu” gölgesinde oynanacak.

Gelinen noktada Gençlerbirlikli taraftarlar da bu maç konusunda garip duygular yaşıyorlar. Hafta başında Kara-Kızıl’ın yaptığı ve basına da yansıyan “Gençlerbirliği Ankaragücü maçına A2 takımı ile çıksın” önerisine bazı taraftarlar onay verirken diğer tarafta yer alan taraftarlar bir yandan maçın Gençlerbirliği için de çok önemli olduğunu söylerken diğer yandan da maç için “Ankaragücü alırsa kurtulur” gibi bir havanın yaratılmasına ve bu havanın Kırmızı-Siyahlıları baskı altına almasına kızıyorlar.

Ankaragücü’nün yerine kendi takımımı koyup düşündüğümde ben de Ankaragücü’nün düştüğü duruma çok üzülüyorum. Hele 102 yıllık bir kulübün sahipsiz kalmasına, bu düşüşte başrol oynayanların yıllardır kulübü siyasi ve kişisel çıkarlarına alet etmesine çok sinirleniyorum.

Bu maç Gençlerbirliği’nin play-off hedefi için, Ankaragücü’nün ise ligde kalma hedefi için büyük önem taşıyor. Gençlerbirliği’nin daha güçsüz bir ekiple rakibinin karşısına çıkması önerisi ise ilk bakışta “futbol romantizmi için” güzel bir düşünce gibi görünse de aslında bana göre birçok açıdan “sağlıksız” görünüyor.

En başta “güçleri dengelemek için” A2 takımıyla maça çıkmamız etik açıdan düşmeme mücadelesi veren diğer takımlara karşı da “onların güçlerine göre” bir takımla saha çıkmamızı gerektiriyor ki bu son derece göreceli ve mantıksız bir durum.

Bir diğer sağlıksız durum da maç sonucunun Ankaragücü’nü tüm dertlerinden kurtaracakmış gibi bir havanın yaratılmasından kaynaklanıyor. Şunun altını özellikle çizmek gerekiyor ki, bu maçta alınacak bir galibiyet Ankaragücü’ne “sadece” moral verecektir. Ama bu moralle geri kalan 13 maçın da alınıp ligde kalınması gibi bir durumda bile Sarı-Lacivertliler “tüm” dertlerinden kurtulamayacaklar. Çünkü sahada oynanan futbol ve alınan başarılar ne yazık ki yönetim zaaflarını temizlemeye yetmiyor. Yetmeyecek. Kulüp yazılıp çizilene göre onlarca milyon dolar borç batağına düşmüş durumda. Sağlıklı bir geliri olmayan bir Anadolu takımının bu şartlar altında ayakta kalması son derece zor görünüyor.

Ankaragücü-Gençlerbirliği derbisinin en büyük özelliklerinden birinin güçsüz ve iddiasız görünen takımın galip gelmesi ya da çelme takması olduğunu hepimiz biliyoruz. Biraz eski sayfalara bakarsanız her iki takımın da son derece kötü durumlarda rakibini defalarca alt ettiğini görebilirsiniz. İlk yarıda oynanan ve benim gibi birçok Gençlerbirliklinin fark beklediği maçın 1-1 bitmesi de bunun en iyi göstergelerinden biri.

Uzun sözün kısası; yüzyıllık kulüpleri bile siyasi ya da kişisel çıkarları için “yok eden” yöneticiler cezalandırılmadıkça, bu bataklığı yaratanlar Türk futbolundan uzaklaştırılmadıkça ve bu işin en tepesinde yer alan Türk Futbol Federasyonu kulüplerin transfer işlerini “adam gibi” kontrol altına almayıp içi boşaltıldıktan sonra “kulübü cezalandırmak dışında” hiçbir şey yapmadıkça biz bu senaryoyu daha çok defa izleriz.

Maça dönersek; normal koşullarda Gençlerbirliği’nin favori olduğu bir karşılaşmaya çıkıyoruz. Ama sonuç ne olur bunu tahmin etmek çok güç. Ankara derbisinde birkaç kere dilim yandı bir daha yansın istemiyorum. İyi olan, mücadele eden ve en önemlisi hak eden kazansın…

Dip not: Lig tarihi boyunca Ankaragücü’nün evinde oynanan 36 maçta tam bir eşitlik söz konusu. Her iki takımın 12’şer galibiyeti ve 12’de beraberliği var. İki takımı ayıran tek konu atılan goller. Ankaragücü bu maçlarda 53 gol atmış ve 49 gol yemiş. Kısacası; maç öncesi Ankaragücü “evinde” oynadığı maçlarda averajla önde bulunuyor.

İstatistikler için kaynak: gencler.org

Share

Oca 12 2012

Gençlerbirliği Atkıları, Mehmet Ali Çetinkaya (3)

Geçenlerde Zeynep şans eseri bir dükkanda kırmızı-siyah-beyazlı bu atkıyı görmüş ve  içeri girip “elinizde bu atkıdan kaç tane var?” diye sormuş. Satıcı “valla o son. hayırdır?” deyince Zeynep Gençlerbirliği’nden bahsetmiş. Atkıyı satın almış ve aynı gün bana hediye etti. Özge de Gençlerbirliği logosunu dikti ve böylece Zeynep-Özge işbirliği ile “ev yapımı” bir yeni Gençlerbirliği  atkımız üretilmiş oldu :)

Atkı Ural’ın elinde bulunan ve çok sevdiğim atkı ile aynı kalitede örülmüş. Püskülleri, boyutları ve renkleri aynı sadece deseni farklı.

Ural’ın atkısı için link: http://www.mehmetalicetinkaya.com/category/koleksiyon/atki/

Share