Kategori arşivi: Türk Futbolundaki Çarpıklıklar

Gençlerbirliği Nasıl Başardı? (!)

Toplamda 46, aralıksız olarak ise son 29 sezondur en üst ligde yer alan Alkaralar, bitime bir hafta kala havlu atarak resmi olarak küme düştüler. Evet, Alkaralar’ı yakından tanıyanlar için “düşmek”, hiç de şaşılacak bir sezon finali değildi.

Mehmet Ali Çetinkaya

Gençlerbirliği’ni yakından tanıyanlar için “düşmek”, hiç de şaşılacak bir sezon finali değildi. Çünkü kulübü yönetenler, yüzlerce naylon üyenin tarihe imzalarını attığı 2006’daki skandal seçim ve ardından muhaliflerin kulüpten uzaklaştırılmasıyla adım atılan “duraksama ve çöküş” döneminde “sezon finali” için bol bol spoiler verdiler.

Türkiye futbol tarihinde “baş altı takımı” olarak adlandırılan Gençlerbirliği’nin 2006-2007 sezonundan bu yana puan cetvelinde sekizincilikten yukarı çıkamaması. Alt yapısıyla övünen kulübün 2004’ten bu yana transfer ettiği 218 futbolcudan 96’sını (%45) devre arasında ya da sezon sonunda göndermesi ki, bu oranın 2015-16’da %58 ve 2016-17’de %50’ye fırlaması oldukça ilginçtir. 2007’den bu yana anlaşılan teknik adamlardan 3’ünün hiç maça çıkmadan 6’sının ise 5 veya daha az maça çıktıktan sonra gönderilmesi… Kulübün son üç sezonda iki kez, lig tarihinin en kötü ilk devre performansını çizmesi… Seçimlerde verilen rakamlar ışığında, kulübe sezonluk olarak giren tüm paranın harcanması yetmiyormuş gibi İlhan Cavcav’ın meşhur, “kasadaki para”sının da azalmaya başlaması. Düşüşü işaret eden bariz göndermelerdi.

Fakat tüm bu işaretlere ve yapılan bütün eleştirilere kulaklarını tıkayan yönetim, ders çıkartmak şöyle dursun, bir önceki sezon yapılan hatalardan daha fazlasını yaparak başlıyordu yeni sezona. Kulübün geleceğini düşünmeyen bu merhametsiz tutumda, ne yapılırsa yapılsın sezon sonu kümede kalmanın şımartıcı ve yapılanları aklayıcı etkisi de yadırganmazdı elbette.

Kurumsallaşmayı unutmuş, tek adama muhtaç edilmiş yönetim şekliyle her geçen gün kan kaybeden Gençlerbirliği, 2017’nin ilk günlerinde İlhan Cavcav’ın vefatından birkaç gün önce başkan olması beklenen Niyazi Akdaş yerine oğlu Murat Cavcav’ı işaret etmesi ve kongre üyelerinin “emekleme çağı” olarak gördükleri 1,5 yıllık süre için oğul Cavcav’ı seçmeleri sonrası yaşananlar ise sezon finalinden çok daha şaşırtıcıydı.

İlhan Cavcav’ın adının verildiği sezonda, oğlunun ve yönetimin ince eleyip sık dokuyarak kalbur üstü bir takım kuracağını ümit edenlerin de olduğu sezon öncesinde, özellikle son yıllarda transfere karıştığı için gönderilen teknik direktörler çöplüğüne dönen kulüpte, transfer için tüm yetkilerin Ümit Özat’a verilmesi kulüp tarihi için oldukça ilginç bir gelişmeydi.

Bir önceki sezonun başarılı isimlerinin kulüpte tutul(a)maması ya da kalmak isteyenlerin gönderilmesine paralel olarak, oldukça vasat oyuncuların, hem de kulüp formlarına göre yüksek meblağlar ödenerek, kadroya dahil edilmesi iyiden iyiye camiada korku havasının yayılmasını sağlasa da Murat Cavcav ve yönetimi, kazanılmak üzere olan bir savaşın son demlerini izleyen muzaffer komutan edasıyla yaşananları takip ediyorlardı.

Haftalar ilerledikçe alınan kötü sonuçlarla birlikte Ümit Özat’ın taraftarları ve takım oyuncularını kamplaştıran fevri açıklamaları, yaklaşan büyük depremin öncüsüydü.

Özat’ın gönderilmesi, Mesut Bakkal’ın gelişi, yönetimden 4 üyenin, başkan ve ona ses çıkartmayanları eleştirerek istifa etmesi ve herkesi şok eden Ümit Özat’ın tekrar gelişi, iyiden iyiye köklü kulübü sallamaya başlamıştı.

Devre arasında kasadaki son paralar da harcanarak transferler yapıldı. Fakat 96 yıllık kulüp, Özat’ın oyuncu tercihlerinde, değişikliklerinde ve oyun mantalitesindeki deneysellik nedeniyle, ilk başlarda bir yükseliş kaydetse de Alanya maçıyla birlikte sert bir şekilde irtifa kaybetmeye başladı ve sonrasında da beklendiği üzere yere çakıldı.

Toplamda 46, aralıksız olarak ise son 29 sezondur en üst ligde yer alan Alkaralar, bitime bir hafta kala havlu atarak resmi olarak küme düştüler.

Evet, Gençlerbirliği’ni yakından tanıyanlar için “düşmek”, hiç de şaşılacak bir sezon finali değildi. Şaşılacak olan, Murat Cavcav ve ekibinin ellerinde imkanları da varken hastayı iyileştirmek yerine fişini çekmeye karar vermeleri oldu.

Fitbol, Sayı 34, Haziran 2018

Gençlerbirliği: Yükseliş, duraklama ve çöküş

İlhan Cavcav başkanlığının yükseliş döneminde ‘başaltı takımı’ diye anılan Gençlerbirliği neden artık sadece ‘kümede kalmaya’ oynuyor? Gençlerbirliği’nin başarısızlığı sadece sportif mi? Bu durumdan çıkış yolu nasıl olmalı?

Mehmet Ali Çetinkaya

YÜKSELİŞ

İlhan Cavcav’ın yaklaşık 39 yıl süren Gençlerbirliği yönetiminin zirve noktası, parasızlıktan ötürü ayakta durmakta zorlanan Anadolu takımlarına dahiyane bir çözüm bulmasıyla başladı. İnce eleyip sık dokunarak keşfedilen genç ve yetenekli oyuncular, Gençlerbirliği’nin başaltı takımı olmasının yarattığı albeniyle transfer ediliyor, görsel ve yazılı basının önem verdiği tek “eğlence” olan Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında sahneye çıkartılıyor ve sezon sonu bu kulüplerden birine “güzel” rakamlara satılıyordu.

Bu sayede kulüp bir yandan isim yapıyor, bir yandan da genç yeteneklere göz kırparak döngüyü devam ettirerek ayakta kalmayı başarıyordu. Cavcav’ın Gençlerbirliği kariyerinin pik yapmasını sağlayan isim, ilginç bir inatlaşma sonucunda, Fenerbahçe’ye 2,5 milyon Dolara, o günler için oldukça yüksek bir rakama, transfer olan Tarık Daşgün’dü.

Kulübün transferlere çok fazla ve pozitif mesai harcadığı bu dönemin sportif anlamda zirvesi ise, 37 yıl aradan sonra kulübün lig tarihinde ikinci kez üçüncü olduğu, 2 kez üst üste Türkiye Kupası finali oynadığı ve UEFA Kupası’nda son 16’ya kaldığı 2002-2004 yıllarıydı.

DURAKLAMA

Zirve noktasının ardından “şöhreti” üzerinde tutamayan ve bocalamaya başlayan kırmızı-siyahlılar, özellikle yanlış teknik adam tercihleri ve bunun futbolculara kötü yansımalarıyla birlikte gün geçtikçe sıradanlaşmaya başladı. Böylece İlhan Cavcav’ın yükseliş devri sona erip duraklama dönemi başlamış oldu.

2004-2006 yılları arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Levent Bıçakcı’nın, naklen yayın gelirlerini Anadolu takımları lehine daha adaletli bir şekilde dağıtmaya başlayacak adımlar atması ve “puana para” diye adlandırılan Süper Lig’deki maçlarda galibiyet ve beraberliğe, 2010-11’de galibiyete 750 bin TL (500 bin Dolar), beraberliğe 375 bin TL (250 bin Dolar), 2017-18 sezonunda galibiyete 2 Milyon TL (670 bin Dolar) ve beraberliğe 1 Milyon TL (375 bin Dolar), prim verilmeye başlanmasıyla birlikte Türkiye futbol tarihinin olduğu kadar Gençlerbirliği’nin de kaderi değişmeye başladı.

Kulübün kurumsallaşması ve gençleştirilmesi gerektiğini savunan ve bu konuda adımlar atılmasına rağmen, Karşıyaka’ya giderken “taraftarı olan bir kulübe gittiğim için mutluyum” gibi acayip bir cümle kuran eski Genel Menajer Cem Onuk’un, Cavcav tarafından yeniden göreve getirilmesine karşı çıkan Atilla Aytek’in 2006 seçimlerinde başkan adayı olması ve yaşanan “naylon üye” skandalının ardından, Cavcav’ın bir kere daha başkan seçilmesi ve ilk hamlede muhalif sesleri ebediyen sindirmek için üyeliklerinin silinmesiyle birlikte duraklama dönemi kapanarak çöküş dönemine girildi.

ÇÖKÜŞ

2007-2008 sezonunda Gençlerbirliği’nin altyapı takımı ASAŞ/OFTAŞ’ın çok büyük bir başarıya imza atarak mütevazı kadrosuyla en üst lige çıkması, ilginç bir şekilde, kulübün çöküş dönemine adım atmasını sağladı. OFTAŞ/Hacettepe’nin Süper Lig’de yer aldığı 2007-2009 sezonlarında rekor sayıda transfer yapıldı ve Hacettepe’nin düşüşünün ardından da bir sürü oyuncu doğal olarak elde kaldı.

Levent Bıçakcı’nın daha kaliteli bir futbol ligi hayal ederek Anadolu takımlarına kazandırdığı gelirlerin yıllar geçtikçe artmasıyla, Gençlerbirliği için 2007-08 sezonunda 8 milyon TL iken 2016-17 sezonunda 63 milyon TL, doğru orantılı olarak Gençlerbirliği’nin yaptığı transfer sayıları artmaya ancak oyuncu kaliteleri her geçen gün daha da düşmeye başladı.

Bu süre zarfında, hiç dillendirilmese de, her sezon tek amaç “kümede kalmak” olarak belirlendi. 2007-08 sezonundan bu yana lig tablosunda 8’incilikten yukarıya çıkılamaması, sürekli “batık” transferler yapılması ve her sezon, kulübün gelir hanesindeki tüm paranın tüketilmesi yetmiyor gibi, İlhan Cavcav’ın yükseliş döneminde verdiği röportajlarda övünerek defalarca dile getirdiği, “kötü günler için bankada bulunan 25 milyon Dolar” bile suyunu çekmeye başladı.

Aslında bu kötü bir kısır döngüydü; sezon arası ya da sonu eldeki iyi oyuncular vizyonsuzluktan ya da parasal nedenlerden ötürü koşarcasına başka kulüplere gidiyor veya bir sonraki sezon “buharlaşan paralar kolonu”na eklenecek bir başka kalem olarak, satılıyor; kötü oyuncular, gerekirse tazminat ödenerek gönderiliyor, yerlerine, çoğu “soru işareti” olan, bir sürü futbolcu alınıyor; fazla transfer nedeniyle altyapının önü tıkanıyor; lige kötü başlayınca devre arasında “kurtarıcı” takviyeler yapılıyor ve sezon sonunda kümede kalınca yapılanların hepsi aklanarak yeni sezona paragrafın başından yeniden başlanıyordu.

Bu konuda tek istisna, yine çok fazla transfer yapılıp oldukça kötü geçen bir sezonun ardından İlhan Cavcav’ın “çok transfer yapmayalım!” uyarısıyla altyapıdan Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci, Ahmet Oğuz ve Uğur Çiftçi’nin as kadroya alınıp uzun süre forma şansı bulmasıydı. Zaten uzunca bir aradan sonra 2016-17 sezonunda kulübe para kazandıran futbolcu satışının aktörlerinin de bu oyunculardan ikisi olması düşündürücüdür.

Yükseliş döneminde “başaltı takımı” ilan edilen Gençlerbirliği’nin gün geçtikçe “küme düşmeyen takım” konumuna gerilemesi, sezonun son haftasında başka bir maçta atılan golle kümede kalması ya da bu sezon da olduğu gibi, her sezon “lig tarihinin en kötü başlangıcı”na imzasını atmasına rağmen kulüp yönetimi, sezon sonu kümede kalındığı için hep 3 maymunu oynadı.

UZATMALAR

Eleştirmenin, muhalif olmanın, “hainlik” ya da “yok edilmek” anlamına geldiği, adeta yasaklandığı 2006’dan bu yana Gençlerbirliği, her açıdan “değer” kaybetti. Ümit Özat’ın teknik direktörlük koltuğunda oturduğu süre boyunca, “iyi futbolcu olsalar Gençlerbirliği’ne gelmezlerdi” ya da Süper Lig’de elde edilebilecek bir beraberlik primi kadar farkla Osmanlıspor’a giden Serdar Gürler için, “Serdar’ı Gençlerbirliği’nin tutması mümkün değil; o daha iyi yerlere layık” türevinde sözleri, yükseliş devrinde Anadolu takımlarında göz kestirilen tüm yetenekli gençlerin koşarcasına imza attığı kulübün, içinde bulunduğu değer kaybını en iyi şekilde gözler önüne seriyordu. Bu arada Bıçakcı’nın işaretini doğru anlayan birçok Anadolu takımı başaltı olma yolunda Üsküdar’ı geçmişti bile.

Gençlerbirliği’nin 2013 yıl sonunda “kötü günler için bankada” 78 milyon TL’si bulunurken bu rakam 2017 Şubat’ında 50 Milyon TL oldu. Kulübün sadece yayın gelirlerinden, 2015-16 döneminde 46 milyon ve 2016-17 sezonunda 63 milyon TL aldığını görüp, İlhan Cavcav’ın yıllarca övünerek anlattığı ve zamanında kulübün dişiyle tırnağıyla bir köşeye attığı paranın sadece bir sezonluk yayın gelirinden geldiğini fark edince, taraftarın aklına, “hiçbir sportif başarının olmadığı ve yapılan hiçbir transferin heyecanlandırmadığı son 10 sezonda paralar nereye gitti?” sorusunu getiriyor.

İlhan Cavcav’ın vefatından sonra başa gelen Murat Cavcav’ın da benzer bir şekilde yönetim sergilemesi, 2006’da kurumsallaşma yolunda büyük bir darbe yiyen kulüpte sorunun artık kronikleştiğini ve kulübün artık “uzatmaları” oynadığını gözler önüne seriyor.

Ama ya sonra? Batıp gidecek mi? Yoksa toparlanmak üzere düşecek mi?

Bekleyip göreceğiz ama günümüz futbol sisteminde Gençlerbirliği gibi kulüplerin tek kurtuluş yolunun; yönetim kanadının ivedi bir şekilde kurumsallaşma ve şeffaflık adına adımlar atması, ardından da kulüp hedefini, “futbolcu satmak değil sportif başarı elde etmek” olarak revize edip, yükseliş dönemindeki “geleneklere” geri dönerek, balon transferlere harcanan paranın genç ve yetenekli oyuncu bulma/yetiştirme amacıyla altyapıyı canlandırmak ve as kadro ile organik ve sürekli bir bağ kurmak için kullanılması olduğunu görmek bu kadar zor mu?

Kaynak: gazeteduvar.com.tr

Kerem Öncel, 6 Kasım 2017 tarihinde TRTSpor’da yayınlanan Sporekseni programında yazıyla ilgili ufak bir yorum yaptı;

Politik Goller, Ecevit Kılıç

Politik Goller, Ecevit Kilic

Ecevit Kılıç’ın 2006’da yayınladığı Politik Goller, futbol dünyasının kirli işlerini, politik ve siyasi hamleleri, pis ilişki bağlarını gözler önüne sermeye çalışan, ilgi çekici bir futbol kitabı.

Genelde 1980 – 2006 döneminde yaşanan olayları konu alan kitapta en çok ilgimi çeken yazılardan biri, “3 Temmuz Şike Süreci” başaktörlerinin, Sivasspor üzerinden resmedildiği bölüm. Çok enteresan ayrıntılar ve garip ilişki örgüsünün betimlendiği yazıya, diğer birçok farklı yazıda göndermeler yapılıyor olması da, “başyapıtın ön çalışması” fikrini akla getiriyor.

İlgimi çeken bir diğer yazı da, 1 Nisan 1984’te Beşiktaş başkanlığı koltuğuna oturan Süleyman Seba’nın seçilme sürecinde yaşananları konu alan ve derin devlet – futbol paslaşmasını gözler önüne seren yazı.

Kitapla ilgili tek eleştirim, bazı bölümleri (doğru da olabilirler ama) fazla polisiye, fazla zorlama olduğunu hissetmem.

Siyaset Ve Mafya Kol Kola: Sivasspor

Yükselişi AKP’yle birlikte olan diğer bir takım ise daha önce hiç süper lig yüzü görmeyen Sivasspor’dur. Kulübün yükselişini sağlayan isim ise devlet bakanı ve başbakan yardımcısı Abdüllatif Şener oldu. İlk kurulduğu yılda hiç mücadele etmeden siyasetçilerin baskısı sonucu İkinci Lig’e alınan Sivasspor için, Şener’in yanı sıra, futbolun en çok markajına maruz kaldığı mafya lideri olan Sedat Peker de çalışıyor(!) Peker, eniştesi ve halasının oğlu Mecnun Odyakmazı, Sivasspor’un başına getirdi.

Köklü bir kulüp olmayan Sivasspor, 1967 yılında dönemin Belediye Başkanı Ahmet Durakoğlu tarafından amatör kümede mücadele eden Sivas Gençlikspor, Kızılırmakspor ve Yolspor birleştirilerek kuruldu. Durakoğlu’nun ilk işi yanına aldığı yönetim kurulu üyeleriyle birlikte Ankara’ya gitmek oldu. Siyasetçiler ve Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak’la görüştü. Talepleri ise hiç mücadele etmeden Sivasspor’un doğrudan İkinci Lig’e alınmasıydı. Futbol Federasyonu Başkanı Apak, siyasetçilerin baskısı üzerine, bir heyet oluşturarak incelemelerde bulunmak üzere Sivas’a gitti. İncelemeler sonucunda bir rapor hazırlayan heyet, tesis, altyapı yetersizliği ve kulübün durumu nedeniyle Sivasspor’un İkinci Lig’e alınmasının mümkün olmadığını belirtti.

Bunun üzerine Sivasspor yönetimi yeniden Ankara’ya gitti. Bu kez Spor Bakanı Kamil Ocak’la görüştüler. Sivas milletvekilleri de Başbakan Süleyman Demirel’ie görüştüler.

Demirel’in talimatı üzerine futbol federasyonu 1967-1968 sezonunda Sivasspor’u İkinci Lig’e aldı. Liglerde önemli bir başarı göstermeyen ve o güne dek hiç Birinci Lig’e çıkmayan Sivasspor’un kaderi AKP’nin iktidara gelmesiyle birden değişti.

Başbakan yardımcısı ve devlet bakanı Abdüllatif Şener, AKP iktidara gelir gelmez memleketinin takımı Sivasspor’a sahip çıktı. Şener’in destekleri sonucu takım İkinci Lig A Kategorisi ’ne çıktı. Bunun üzerine Şener, Sivasspor’un onursal başkanı oldu. Neredeyse her maça giden Şener, takım İkinci Lig’de mücadele ettiği dönemde “Süper Lig bizi bekliyor. Süper Lig için eminim. Kesin çıkacağız” diyordu.

Bir süre sonra 2004 yerel seçimleri geldi. Üst üste üç dönem Sivas Belediye Başkanlığı yapan Osman Seçilmiş yeniden seçilemedi. Seçilmiş, genel kurul kararı alarak Sivasspor başkanlığı görevini de bırakacağını açıkladı. 7 Mayıs 2004’te yapılan kongrede tek aday Mecnun Otyakmaz oldu. Kimse karşısına çıkmaya cesaret edemediği için Sivasspor’un başkanı seçilen Otyakmaz, çete lideri Sedat Peker’in futbol dünyasındaki iki temsilcisinden biri olarak tanınıyor.

Otyakmaz, Peker çetesiyle bağlantılı olan suçlarla ilgili defalarca gözaltına alındı. Otyakmaz’ın adı İstanbul Emniyeti Organize Şuçlar Şube Müdürlüğü’nün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği suç dosyasında ve dava iddianamesinde Peker çetesinin iki numaralı ismi olarak yer alıyor. Otyakmaz, ilk önce 1997 yılındaki futbol federasyonu seçimine mafya müdahalesi nedeniyle başlatılan soruşturma kapsamında 11 Aralık 1998’de yakalandı. Ardından çete üyesi olmak suçundan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi ’nde Peker ve eski Trabzonspor ikinci başkanı Atilla Yıldırım ’la birlikte yargılandı.

Tam bir Fenerbahçe tutkunu olan Peker ile kulüp başkanı Aziz Yıldırım yakın arkadaştılar. Peker, kongrelerde seçilmesi için destek verdiği Aziz Yıldırım’dan Mecnun Otyakmaz’ı Fenerbahçe altyapı sorumlusu yapmasını istedi. Otyakmaz zaten Fenerbahçe kongre üyesiydi ve özellikle futbolcular üzerinde çok etkindi. Ancak Otyakmaz’ın suç dosyası kabarıktı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre Otyakmaz hakkında 1989’da icrai rezalet çıkarmak, 1990’da ruhsatsız tabanca taşımak, 1990’da ruhsatsız tabanca ile adam yaralamak, 1995’te ruhsatsız tabanca bulundurmak, 1996’da adam yaralamaya iştirak, 1998’de yine ruhsatsız tabanca ile adam yaralamak, 1998’de cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturmak ve haraç almak suçlarından yasal işlem yapılmıştı.

Bu nedenle Aziz Yıldırım, Peker’in Otyakmaz’ın Fenerbahçe altyapı sorumlusu yapılması isteğine “hayır” cevabım verdi. Sinirlenen Peker, işi Aziz Yıldırım’ı tehdit etmeye dar götürdü. Olayın emniyete sızması üzerine İstanbul organize suçlar şube müdürlüğü ekipleri Peker’i gözaltına alarak bu olayla ilgili sorguladı. Böylece Peker’in Fenerbahçe operasyonu yarım kaldı.

Fenerbahçe’yi kontrolü altına alamayan Peker’in yeni hedefi ise Rizespor oldu. Kardeşi Vedat Peker’i Rizespor’un ikinci başkanı yaptı. Mecnun Otyakmaz’ı da yardımcı olması için kardeşinin yanma verdi. Bir süre sonra Rizespor’u tamamen kontrolü altına alan Peker’in yeni hedefi ise Sivasspor oldu. Bunun için Otyakmaz’ı Sivasspor koordinatörü yaptı. Otyakmaz ardından da Sivasspor’un başkanı oldu.

Genel kurul’da Otyakmaz’a rakip çıkmadı. Salonun güvenliğinin Otyakmaz’m adamları, dolayısıyla Peker’in adamları tarafından sağlandığı bilgisi, Otyakmaz’a neden rakip çıkmadığı sorusunu yeterince yanıtlıyor.

Peker’in Sivasspor’u ele geçirme operasyonunun en ilginç yanı, kulübün onursal başkanı olan başbakan yardımcısı ve devlet bakanı Abdüllatif Şener’in karşı çıkmamasıydı. Aksine Şener, Peker çetesinin iki numaralı ismi olan Mecnun Otyakmaz ile uyumlu bir şekilde Sivasspor’un başarısı (!) İçin çalışıyor.

Şener, Otyakmaz’ın düzenlediği yardım gecelerine katılıyor. Maçlarda yan yana oturuyorlar. Otyakmaz, törenle Şener’e Sivasspor forması hediye ediyor. Maçlarda da taraftalar önce Şener ardından da Otyakmaz lehine tezahürat yapıyor. Otyakmaz’ın lideri Peker ise neredeyse her Sivasspor maçına çelenk gönderiyor.

Abdüllatif Şener de bu jestlere karşılık veriyor; Sivasspor’dan hiçbir şeyi esirgemiyor. Özellikle hâzineden kaynak aktarımında çok cömert davranıyor. Şener’in bankalardan sorumlu bakan olduğu düşünüldüğünde bunun ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Bankaların kredi aktarımı bir yana, İstanbul menkul kıymetler borsası (İMKB) bile Sivasspor’a para yardımı yaptı. Bildiğiniz gibi, İMKB Şener’e bağlı.

Şener ve Otyakmaz el ele verip Sivasspor’u başarıdan başarıya koştururken ve tam her şey yolunda giderken, İstanbul polisi, 4 Ekim 2004’te Sedat Peker’e yönelik yeni bir operasyon gerçekleştirdi. Kelebek adı verilen operasyonda Peker ve 33 adamı gözaltına alındı. Bu adamlardan biri de Sivasspor’un başkanı Mecnun Otyakmaz oldu. Operasyon gittikçe genişletildi ve gözaltı sayısı 69’a çıktı. Önce serbest bırakılan Peker, daha sonra yeniden tutuklanarak cezaevine konuldu. Mecnun Otyakmaz ise tutuksuz yargılanmak üzerine serbest bırakıldı. Dava dosyasına göre, Otyakmaz çete üyesi olmak ve gasp yapmakla suçlanıyor. Otyakmaz’ın gözaltına alınmasıyla İkinci Lig A Kategorisi’nde mücadele eden Sivasspor zora düştü. Peş peşe galibiyetler alan ve lider olan Sivasspor, başkanları Otyakmaz’ın gözaltına alınmasıyla düşüşe geçti.

Sivasspor, ilk önce ligde fazla iddiası bulunmayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle berabere kaldı. Ali Sami Yen Stadı’nı dolduran 20 bin Sivaslı bu sonuca üzülürken bir hafta sonra, bu kez evinde en yakın takipçisi Elazığspor ile 1-1 berabere kaldı. Otyakmaz serbest bırakıldı. Ancak, Sivasspor namağlup olarak gittiği Mardinspor karşısında son dakikada yediği golle hem yenilgisizliğini yitirdi, hem de Elazığspor’la liderliği paylaştı.

Hem başbakan yardımcısı Şener hem de Otyakmaz yeniden takımı toparlamaya çalıştı.

AKP’nin kontrolünde olan diğer takımlarda olduğu gibi siyasi etki ve kaynak aktarımı sonucunda Sivasspor ligin sonunda yani 2004-2005 sezonunda Süper Lig’e çıktı. Diğer takımlardan ekstra olarak bir mafya desteği vardı.

Süper Lig’e çıkan Sivasspor önemli bir transfer yaptı. Takımın başına dünyaca ünlü ve daha önce Fenerbahçe’de görev yapan Werner Lorant getirildi. Bunların sonucunda Sivasspor Süper Lig’e de hızlı başladı. 2005-2006 sezonunda ilk yarıyı Trabzonspor’un önünde beşinci sırada tamamladı.

Süleyman Seba

Futbol Federasyonu’nun hükümetin yönetiminde olduğu Özal döneminde futbol kulüpleri de boş bırakılmadı, iktidar, kendine yakın olan kulüplere her zaman para yardımı yaptı. Bununla yetinmeyen iktidar, üç büyüklerin başına yine kendine yakın olan siyasetçi ve bürokratları getirdi. Bu siyasetçi ve bürokratların görev yaptığı dönem mafyanın futbola bulaştığı yıllar oldu. Zaten Özal ailesinin göreve getirdiği bu isimler, yanlarına kulüp yöneticisi olarak emniyet görevlileri ile hayali ihracatçıları aldılar.

Özal ailesinin bu dönemde en çok müdahale ettiği takım Beşiktaş oldu. Çünkü Başbakan Turgut Özal’ın eşi Semra Özal Beşiktaşlıydı ve kulübün her şeyiyle ilgileniyordu! 1984 yılında Beşiktaş başkanlık seçimleri geldi. Semra Özal’ın adayı MİT’in İstanbul bölgesi personel işlerinde görev yapan Süleyman Seba’ydı.

Seba 1982 yılındaki kongrede de aday olmuş ve son anda vazgeçmişti. Bu kez ise işi sağlamdı. Çünkü arkasında Semra Özal vardı. Bununla da yetinmeyen Seba, yönetim listesine karanlık isimleri aldı. Kulüb’ün temel sorunu olan parasal yükünü hayali ihracatçılar Ertan Sert ve Turan Çevik üstlenmişlerdi.

Seba MİT’teki mesai arkadaştan Esat İnanç ve Mesut Pandır’ı da yönetime aldı. Seba, polis desteğini de unutmadı. Bunun için kadroya Affan Keçeci’yi de aldı.

Şan Sineması’nda yapılan kongrede Seba ile Mehmet Üstünkaya yarıştı. Seba, büyük farkla başkan seçildi. Üstünkaya’nın listesinde yalnızca Niyazi Adıgüzel yönetime girmişti. Buna rağmen Üstünkaya yönetimi tamamen Seba’ya bıraktı.

Seba’nın kazanması salonda bulunan herkesi rahatlatmıştı. Delegelerin büyük bir gerilim içinde olmalarının nedeni Alaattin Çakıcı’ydı.

Süleyman Seba işini şansa bırakmak istemiyordu. Bunun için Çakıcı’yı devreye sokmuştu. O dönemde işleri iyice büyüten çakıcı, MİT adına salonun güvenliğini sağlıyordu. Bunun için yaklaşık 50 adamını salonun her tarafına yerleştirmişti. Seba aleyhine bir durum geliştiği takdirde olaya müdahale edeceklerdi. Yani her koşulda Seba’nın kazanması gerekiyordu. Aksi takdirde kötü şeyler yaşanacaktı. Seba’nın kazanmasıyla, kazanan da kaybeden de sevindi. Kaybedenler de Çakıcı’dan kurtuldukları için mutluydular.

Galatasaray’da ise Ali Tanrıyar vardı. ANAP milletvekili olan Tanrıyar, 1986 ile 1990 yılları arasında Galatasaray kulübü başkanlığı yaptı. Daha sonra içişleri bakanı olan Tanrıyar, ayrıca Turgut Özal’ın bacanağıydı. Ali Tanrıyar, Galatasaray’ın şampiyonluk yaşaması üzerine söylediği “Galatasaray’ı sevmeyen ölsün” sözüyle futbol tarihindeki yerini aldı.

Politik Goller’den macanilari.com’a yapılan alıntılar için tıklayın…

TFF Kendi Yasağını, Kendi Uygulaması Passoligle Deliyor

TFF, Kendi Yasagini, Passolig'le Deliyor

Bu sezon Süper Lig ve 1. Lig’de yasa gereği (mecburi olarak) Passolig adı verilen e-bilet sistemi uygulanıyor. Böylece, tribünde maç izlemek isteyen futbolseverlerin, önce taraftarı oldukları takımı seçip (niyeyse) yıllık aidatı ödeyerek (arkasında Aktif Bank’ın bulunduğu) sisteme üye olması, sonrasında da bu (mecburi) “banka kartı” ile (turnike geçiş parası eklentili) kombine ve/veya bileti satın alması gerekiyor.

Sezon öncesi bazı kulüpler, kombinelerini sadece kendi taraftarlarına satmak istediler. TFF bu konuda jet hızıyla bir basın açıklaması yaparak; her kulübün kombinesini tüm Passoliglilere satmakla yükümlü olduğunu ve bunu yapmaması durumunda yasal uygulamalar yapılacağını söyledi.

Galatasaray, Süper Lig’in 13. Haftasında oynadığı Torku Konyaspor maçındaki kötü tezahürat nedeniyle, PFDK tarafından, “1 maç tribün kapatması” cezası aldı. Buna göre Sarı-Kırmızılı taraftarlara, Ankara’da oynanacak olan Gençlerbirliği maçında tribün ayrılmayacak ve bilet satılmayacak. Passolig bu işlemi yaparken, bilet almak isteyen taraftarın elindeki Passoligin takım hanesinde yazana bakıyor. Fakat ortada bir hata var; sezon öncesi TFF’nin basın açıklaması nedeniyle birçok Galatasaray’lı taraftar (kombine ücreti, 3 İstanbul takım maç biletlerinden daha ucuz olduğu için), Gençlerbirliği kombinesi almış durumda. Ve haliyle bu akşam oynanacak maça “Gençlerbirliği tribününden” giriş yapacaklar.

Aslında son yıllarda Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarları, Gençlerbirliği kombinesi alarak, üzerlerinde formalarıyla tribüne girip, maratonun sağındaki, saatli tribünün telleri ile polislerin arasında toplanıp, gerginlik yaratarak, polisin dikkatini çekmeye ve akabinde tuttukları takımın tribününe geçmeye çalışıyorlar. 2012-2013 sezonunda Beşiktaşla Ankara’da oynanan maçta, maraton tribünündeki gerginlik hat safhaya ulaştı ve genelde Gençlerbirliklilerin “sağduyuyla” (ya da ‘ya sabır’ çekerek) önledikleri fiziksel olaylar yaşandı. Araya polisler girip Beşiktaşlıları korudu ve Gençlerbirliği taraftarlarını copladı. Akabinde Siyah-Beyazlı taraftarlar istediklerini elde etti ve polis eşliğinde “kendi” tribünlerine geçtiler.

Son yıllarda yaşananların Türkiye futbolunun değerini bayağılaştırması yetmiyormuş gibi bir de Passolig dayatmasıyla seyirci sayısında ciddi bir azalma gözlenmekte. Hürriyet Gazetesinden Sercan Sapanatan’ın 22 Kasım 2014’de kaleme aldığı “Bir Borussia Dortmund 5 şampiyonumuza bedel” yazısında belirttiği rakamlara göre; bu sezon seyirci sayısı yüzdesel olarak en fazla düşen takım (tüm taraftar gruplarının Passolig boykotu uyguladığı için), %90 (2013-2014 ortalaması 8938 kişi, 2014-2015 ortalaması 875 kişi) ile Gençlerbirliği.

Kırmızı-Siyahlıları %82 düşüşle renkdaşı Gaziantepspor ve %69 ile Eskişehirspor takip ediyor. Kasımpaşa %68, Erciyesspor %64, Galatasaray %63, Rizespor %57, Fenerbahçe %56, Sivasspor %51, Bursaspor %43, Trabzonspor %36, Karabükspor, Akhisar ve Beşiktaş’ta %35 düşüş var. Buna karşılık, (muhtemelen yeni stadyumun pozitif etkisiyle) Konyaspor’un seyirci sayısı, geçen sezona göre %8 oranında artmış durumda.

Bu rakamların ve son yıllarda Ankara’da oynanan Galatsrayfenerbeşktaş maçlarında yaşananların ışığında; akşam oynanacak olan Gençlerbirliği maçında Galatasaraylıların “hülle yaparak” TFF’nin kendi yasağını, kendi uygulaması olan Passolig’le deleceğini, Alkaralar tribününde (muhtemelen) çoğunlukta olacaklarını ve maalesef olaylar yaşanabileceği gün gibi ortada.

Peki, o zaman sormak lazım, e-bilet uygulamasına geçilmesinin sebebi, tribünlerdeki olayları engellemek değil miydi? Ve akşam tribünde bir şeyler yaşanırsa bunun sorumlusu kim olacak?

Eklenti Notu (27 Aralık 2014): Maç günü Gençlerlilerin az olduğu Gençlik Parkı tarafındaki kale arkasında 200 kadar Galatasaraylı toplandı. Maratondakiler ise ortamı gerdikten sonra, bir şekilde polislerin kapıları açması ile yasak olan deplasman tribünü Saatli’ye geçiş yaptılar. Gençlerbirliklilerin sağduyusu ile büyük olaylar yaşanmasa da, bu açığın iki azılı rakip arasında kullanılması durumunda yaşanacakları varın siz düşünün.

TFF, Kendi Yasagini, Passolig'le Deliyor (Tumu)

İstanbul Tarifesi: Anadolu Takımlarının Bitmek Bilmez Çilesi

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Aldatmaya Yonelik -7-

“Ne hikmettir bilinmez. Hakemlerimiz, hele büyük takımın kendi saha ve seyircisi önünde maç idare ederken derhal tesir altında kalıyor ve ister istemez o takımın amâline hizmet ediyorlar. İşte dün bunların en tipik örneklerinden birini hakem Veli Necdet veriverdi. 63. Dakikada topu kaybeden Metin’in kendini yere atışını penaltı ile tecziye etmesi iyi oynayan bir takımı yere yıkmak için kâfi bir sebep olmuştu.”

Bu paragraf, 14 Mart 1965 tarihinde Mithatpaşa’da oynanan ve Galatasaray’ın 3-1 kazandığı İzmirspor maçından bir gün sonra Namık Sevik’in Milliyet’teki maç yazısında yer alıyor.

25 Ekim Cumartesi günü Fenerbahçe – Gençlerbirliği maçını izlemek için televizyon karşısına kurulurken, hiçbirimizin aklında Kadıköy’den puan çıkartmak yoktu. Sonuçta, hem sezon başından beri doğru düzgün top oynayamıyorduk, hem de rakibimiz (hele bir de geçen hafta yenilmiş) şampiyonluk mücadelesi veren İstanbul takımlarından biriydi.

Rakibi kendi sahamızda kabul ederek maça başladık. Ama Fenerbahçe beklediğimizden daha etkisiz bir oyun sergiliyordu. Devre arasında Bahtiyar, “hakemin oyuna etkisi pek olmadı değil mi?” diye sorduğunda, geçen sezon Kadıköy’de oynadığımız maçın ikinci yarısında verilen 2 ‘temiz’ (!) penaltıyı hatırlatıp, “maç bitince karar verelim bence” dedim.

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Ilk Penalti -1-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Ilk Penalti -2-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Ilk Penalti -3-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Ilk Penalti -4-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Ilk Penalti -5-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Ilk Penalti -6-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Ilk Penalti -7-

İkinci yarının 4. dakikasında, sağ kanadımızdan itiş kakış bir şekilde ceza alanına doğru koşan Hakan Aslantaş ile Alper Potuk’un pozisyonu, Alper’in kendini oldukça tiyatral bir şekilde yere atmasıyla son buldu. Aklımıza, bir önceki sezon yine Kadıköy’de oynanan maçtaki balıklama atlayış geldi. Ve evet yine başarmıştı!

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Aldatmaya Yonelik -1-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Aldatmaya Yonelik -2-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Aldatmaya Yonelik -3-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Aldatmaya Yonelik -4-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Aldatmaya Yonelik -5-

25 Ekim 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi, Alper Potuk, Aldatmaya Yonelik -6-

69. dakikada Alper ceza alanına girip topu açtıktan sonra, yerden kayarak üzerine doğru gelen Dahlin’in üzerinden, (temasa bile ihtiyaç duymadan) Arif Erdem stili öyle bir atladı ki, (çok ciddiyim) tüm salon ayakta alkışladık. Hakem enteresan bir şekilde (!) avut kararı verdikten sonra arkasını dönüp gitmek üzereyken, kendini aldattığından değil de, muhtemelen itirazdan ötürü Alper’e sarı kartını gösterdi.

81. dakikada Fenerbahçe ceza sahası içinde yaşanan karambolün ardından Antal’ın attığı beklenmedik golle şaşkına döndük. Ama bu şaşkınlık sadece 3 dakika sürdü. Zira hakem, (geçen sezonkilerle beraber) Kadıköy’de çalınan son üç penaltıya nazaran biraz daha inandırıcı bir penaltı kararı verdi. Ahmet’in gereksiz bacak hamlesi kararı haklı kılıyordu.

Golden sonra pek değişen bir şey olmadı ve beklediğimiz gibi Kadıköy’den puansız ayrıldık.

Maçın başından itibaren (geçen sezon yaşananlara gönderme yaparak) Fenerbahçe’nin ceza alanına girdiği tüm pozisyonlarda “hocam penaltı ama!” diye bağırıp kahkahalar attık. Sağ olsun hoca da bizi duymuş olacak ki, gereğini yaptı ve bir kere daha hem bizi yanıltmadı, hem de 50 yıl önce yaşananları yazan Namık Sevik’i bir kere daha doğruladı.

Dip Not: Maçın en şahane futbol olayı ise, 76. dakikada Dahlin’le karşı karşıya kalan Sow’un aşırtma vuruşunda kaleye doğru giden topu, çizgi üzerinde Tosic’in uçarak, ayaklarıyla yukarı doğru nişanlaması ve topun önce üst direk ardından da kale çizgisi üzerinde sekip sonrasında Ahmet tarafından dışarıya havale edilmesiydi. Müthiş bir savunma performansıydı! Sow’un aşırtmadan sonra kollarını iki yana açıp sevinmeye başlaması ve sevincinin kursağında kalması da bir başka enteresan kareydi.

Eklenti Notu: (30 Ekim 2014): Maçtan 3 gün sonra, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, devre arasında maçın orta hakemini, “adam gibi yönetin; yoksa burada size bir daha maç yönettirmem” diyerek tehdit ettiği için PFDK’ya sevk edildi. 30 Ekim 2014 günü PFDK Aziz Yıldırım’ın hakemi tehdit ettiğini kabul edip, 60 gün hak mağrumiyeti ve 26 bin Türk Lirası para cezası verdi. Böylece hakemin özellikle ilk penaltıdaki yanlı tavrı da resmileşmiş oldu. İşin en trajik yanı ise, Yıldırım’ın geçen sezon 33. haftasında aldığı 60 günlük hak mahrubiyeti cezasının Gençlerbirliği maçında bitmesi idi. Şaka gibi değil de ne?

Gençlerbirliği Gerçekten 3’e Alıp 5’e Satıyor Mu?

Nemanja Tomic, Bjorn Vleminckx, Doğa Kaya, Kerim Zengin, 2012-2013

Dünyanın her yerinde böyle midir bilmiyorum ama Türkiye’de miadını doldurmuş birçok bilgi, uzunca yıllar tedavülde kalmaya devam eder. Bu araştırma yazısının çıkış nedeni de, Gençlerbirliği ile transfer kelimelerinin aynı cümlede kullanıldığı an akla gelen ve zaman geçirilmeden dillendirilen, işte öyle bir bilgi; “Gençlerbirliği çok iyi transfer yapar. 3’e alır, 5’e satar!”

Peki, gerçekten de öyle mi? Sürekli altyapısıyla övünen Kırmızı-Siyahlılar, gerçekten de transferde hep karlı mı çıkıyorlar?

Tarik Dasgun

Bilginin Çıkış Noktası

1994-1995 sezonunun ardından Gençlerbirliği, (muhtemelen) o güne kadar yaptığı en karlı transferine imzasını attı. Fenerbahçe, Kırmızı-Siyahlıların altyapısında yetişen Tarık Daşgün için dönemin parasıyla 100 Milyar TL (Mayıs 1995’deki dolar kuruna göre yaklaşık 2,5 milyon $) ödedi. Muhtemelen bu transferden sonra filizlenmeye başlanan bu bilgi, aynı yıllarda kulüp başkanı İlhan Cavcav’ın bizzat izleyerek, Türkiye futbolu için o günlerde bakir bir kıta olan Afrika’dan transfer ettiği Kona, Moshoeu ve Kushe’nin futbolseverlerin aklında bıraktığı başarı izleriyle serpilip büyüdü.

İşin garip yanı ise, Moşe-Kona-Kuşe diye slogan haline gelen bu üç futbolcudan birinin Kocaelispor ve diğer ikisinin Antalyaspor’a dişe dokunur bir para bırakmadan gitmeleriydi. Ama olsun, sonuçta bilgi bir kere hafızaya kaydedilmişti!

Araştırma Hakkında

Araştırmaya, gencler.org için topladığım ve son 10 sezonda Alkaraların formasını giymiş futbolcuların bilgileri ışığında başladım. Bu “hazır” bilgiler bir yandan araştırmanın çerçevesini belirginleştirdi, bir yandan da işimi kolaylaştırdı. İkinci aşamada, futbolcuların geldikleri sezon içinde ya da sonunda gidip gitmediklerini, giden oyuncuların nereye gittiklerini, her sezon ortalama kaç transfer yapıldığını ve bahsi geçen futbolcuların altyapıdan olup olmadıklarını araştırdım. Üçüncü aşamada, ilgili sezonlarda görev başında olan teknik direktörleri tabloya ekledim. Dördüncü ve son aşamada ise, araştırmanın en önemli bilgileri durumunda olan bonservis bedellerini bulmaya çalıştım. Bunun için gencler.org’un haber arşivini, gazete kupürlerini, internet ve transfermarkt’ı kullandım. Ama yine de bir sürü futbolcunun Gençlerbirliği’ne geliş ve gidiş fiyatlarına ulaşamadım. Farklı kaynaklardan, farklı bonservisi rakamlarına ulaştıysam, en “mantıklı” olanı seçmeye gayret ettim.

Rakamlar

2004-2005 sezonundan bugüne kadar 185 farklı futbolcu Kırmızı-Siyahlı formayı giymek için kulüple anlaşma sağladı. Sezonluk olarak düşünüldüğünde, aynı dönemde 367 futbolcu takımın kadrosunda yer aldı. Yani son 10 yılda Gençlerbirliği’nin sezon başına düşen ortalama futbolcu sayısı 37 idi.

William Mehmet aka Billy Mehmet - 2010-2011

Transfer Edilen ve Aynı Sezon Gidenler

Gençlerbirliği, 2004-2005 sezonundan 2012-2013 sezonunun sonuna kadar toplam 168 futbolcu transfer etmiş. Bu futbolculardan 78’i geldiği sezon içinde (genelde zarar edilerek) satılmış ya da kiralanmış. Ki bu rakam, sezonluk olarak “büyük umutlarla” transfer edilen oyuncuların %47’sine tekabül ediyor. Kısaca her sezon gelen oyuncuların yarısı aynı sezon içinde ya da sonunda gönderiliyor.

Burada ufak bir parantez açarsak, üst paragraftaki rakamlara Gençlerbirliği’nin altyapıdan as kadroya getirdiği oyuncular da dâhil. Fakat aynı sezon içinde as kadroya alınan ama aynı sezon kiralanarak ya da satılarak kadrodan düşürülen futbolcu sayısı sadece 12. Bir başka değişle üste bahsi geçen futbolcuların yalnızca %15’i.

Para Para Para

Üsteki ısınma bilgilerinin ardından bu yazının kaleme alınma nedeni olan para mevzusuna girmenin tam zamanı.

Mustafa Pektemek - 2008-2009

2004-2013 yılları arasında Gençlerbirliği Spor Kulübünün “3’e alır 5’e satar” inancını tam olarak olmasa da, en azından karlı satış anlamında destekleyen futbolcular sırasıyla şöyle;

Souleymane Youla: 1 Milyon Euro’ya alındı, 1.25 Milyon dolara satıldı.
Christian Andre Jardler: Bonservissiz geldi, 300 Bin Euro’ya satıldı.
Ali Cansun Begeçarslan: Bonservissiz geldi, 250 Bin TL’ye satıldı.
Ayman: 500 bin Euro’ya alındı, 850 Bin Euro’ya satıldı.
Risp: 300 Bin Euro’ya alındı, 1 Milyon Euro’ya satıldı.
Draman Haminu: 220 Bin Euro’ya alındı, 3 Milyon Euro’ya satıldı.
Nick Carle: 250 Bin Euro’ya alındı, 900 Bin Euro’ya satıldı.
James Troisi: Bonservissiz geldi, 700 Bin Euro’ya satıldı. (Kulübün isteği dışında gitti ama sonuçta para paradır!)
Burhan Eşer: 100 Bin Euro’ya alındı, 600 Bin Euro’ya satıldı.
Mustafa Pektemek: 500 Bin Euro’ya alındı, 4 Milyon Euro’ya satıldı.
Orhan Şam: Altyapıdan geldi, 3,5 Milyon Euro’ya satıldı.
Soner Aydoğdu: Altyapıdan geldi, 2,25 Milyon Euro’ya satıldı.
Aykut Demir: Bonservissiz geldi, 2,9 Milyon Euro’ya satıldı.

Aralarında oldukça başarılı transferlerin olduğu bir gerçek fakat madem para hakkında konuşuyoruz o zaman, Kayserispor’un son dönemde sattığı 3 futbolcudan 22,7 Milyon Euro kar ettiğini de bilmekte fayda var. Rakamlar şöyle (Gökhan Ünal’a dikkat!);

Mehmet Topuz: Erciyesspor’dan bonservissiz olarak alıp, 9 Milyon Euro’ya Fenerbahçe’ye sattı.
Nordin Amrabat: PSV’den 1,10 Milyon Euro’ya alıp, 8,60 Milyon Euro’ya Galatasaray’a sattı.
Gökhan Ünal: Gençlerbirliği’nden 5 Bin Euro’ya alıp, 6,20 Milyon Euro’ya Trabzonspor’a sattı.

Ivan Radeljic, Timur Kosovali - 2009-2010

Şimdi de Gençlerbirliği’nin zarar ettiği futbolculara bakalım;

Filip Daems: 400 Bin Euro bonservisle alındı, 300 Bin Euro’ya satıldı.
Igor Bogdanovic: 350 Bin Dolar’a alındı, bonservissiz satıldı.
Tuna Üzümcü: 100 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
David Solomon Abwo: 200 Bin Euro bonservisle alındı, bonservissiz satıldı.
Josip Skoko: 1 Milyon 350 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Mickael Josiph Nicoise: 250 Bin Euro’ya alındı, 125 Bin Euro’ya satıldı.
Marco Zoric: 1 Milyon Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Nikola Petkovic: 500 Bin Euro’ya alındı, 400 Bin Euro’ya satıldı.
Kahe: 350 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Promise Isaac: 400 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Sandro da Silva Mendonca + Tozo: 600 Bin Euro’ya alındılar, bonservissiz satıldılar.
Bruce Jose Djite: 1 Milyon 200 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Jacques Momha: 400 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Sezai Zehiroğlu: 375 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Alparslan Erdem: 500 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Serkan Çalık: 150 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Labinot Harbuzi: 750 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Bekim Balaj: 200 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Bilal Çubukçu: 300 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Debatik Curri: 400 Bin Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.
Mehmet Kara: 300 Bin Euro’ya alındı, 100 Bin Euro’ya satıldı.
Randall Azofeifa: 1 Milyon 600 Bin Euro’ya, bonservissiz satıldı.
Ermin Zec: 2,25 Milyon Euro’ya alındı, 2013-14 sezonu sonunda sözleşmesi bitti.
Ante Kulusic: 400 Bin euro’ya alındı, 2013-14 sezonu sonunda sözleşmesi bitti.
*Adamu Mohammed: 4,5 Milyon Euro’ya alındı, bonservissiz satıldı.

* Sadece birkaç maçta Gençlerbirliği forması giyen, ardından da birkaç kere kiralanıp ücretsiz olarak gönderilen Adamu Mohammed için, transfermarkt.com ve en.wikipedia’da Kırmızı-Siyahlı yönetimin 4,5 Milyon Euro ödendiği bilgisi var. Bu yüksek rakam bana çok da inandırıcı gelmese de, not düşmekte fayda var.

Burada bir parantez daha açmak gerekiyor. Kar yapılarak satılan futbolcular genel olarak Anadolu kulüpleri için övünme olanağı tanıdığı için bu bilgileri yakalamak ne kadar kolaysa, zararına yapılan transfer rakamlarına ulaşmak ise bir o kadar zor oluyor. Bu yüzden ne kadar bonservisi ödendiğini bulamadığım ama Gençlerbirliği’nden bedelsiz olarak gönderilen Christophe Lepoint, Sammy Steve Gtari, Daniel Addo, Nicolas Miroslav Peric, Hurşut Meriç, Mile Jedinak, Cem Atan, Emre Balak, Patiyo Tambwe, Erdal Kılıçaslan, Franck Mawuena, Ümit Eminoğlu, Shane Smeltz gibi birçok yabancı ve gurbetçi futbolcunun da üstteki listede yerini alması gerektiğini hatırlatmak gerek.

2013-2014 Sezonu

Milan Smiljanic - 2013-2014

2013-2014 sezonu sonunda Gençlerbirliği’nin elinde 9 yabancı futbolcu (Milan Smiljanic, Bogdan Stancu, John Dahlin, Artem Radkov, Radosav Petrovic, Nemanja Tomic, Dusco Tosic, Dejan Lekic, Ekigho Ehiosun) bulunuyor. 2’si ücretsiz olarak transfer edilen oyunculara ödenen toplam bonservis bedeli 5 milyon 790 bin Euro. Bu futbolculardan sadece Stanku’nun parladığını düşünürsek büyük bir zararın kapıda olduğunu tahmin etmek pek de zor olmasa gerek.

Son 5 Sezonda Yapılan Transfer Değerleri

Sezon başında satılan ve transfer edilen futbolcuların bonservis bedellerine göre son 5 sezonun rakamları şöyle;

2009-2010 sezonunda Engin Baytar ve James Troise’den 900 bin Euro kazanan Gençlerbirliği, Sezai Zehiroğlu, Alparslan Erdem, Labinot Harbuzi ve Serkan Çalık için 1 milyon 775 bin Euro bonservisi ödedi.

2010-2011 sezonu öncesinde sadece Burhan Eşer’i 600 bin Euro’ya Eskişehirspor’a satmayı başaran kulüp, buna karşılık, 6 futbolcuya (Bekim Balaj, Ante Kulusic, Debatik Curri, Ermin Zec, Joachim Mununga, Randall Azofeifa) tam 6 milyon 350 bin Euro bonservisi ödedi.

2011-2012 sezonu öncesi Mustafa Pektemek ve Orhan Şam’ı flaş rakamlara satarak 7 milyon 500 bin Euro kazanan Kırmızı-Siyahlı yönetim, transfer ettiği futbolculara bonservisi ödemedi ve transfer konusunda en karlı sezonlarından birini yaşadı.

2012-2013 sezonuna başlarken sadece Soner Aydoğdu’yu satabilen ve 2 milyon 250 bin Euro kasasına koyan yönetim, buna karşılık transfer ettiği 6 futbolcuya (Dejan Lekic, Mehmet Kara, Dusco Tosic, Jimmy Durmaz, Nemanja Tomic, Radosav Petrovic) toplam 4 milyon 580 milyon Euro bonservis bedeli ödedi.

Geçen sezon öncesi, Aykut Demir ve Mehmet Kara’dan 3 milyon Euro kazanan Gençlerbirliği, 6 futbolcuyu (Artem Radkov, Bogdan Stancu, Deniz Naki, Ferhat Görgülü, Mervan Çelik, Johan Dahlin) transfer etmek için 2 milyon 825 bin Euro ödedi.

Burada da bir parantez açıp, yukarıda verilen rakamların sadece bonservis bedelleri olduğunu hatırlatmakta fayda var. Çünkü örneğin bir futbolcu 3 yıl oynadıktan sonra satıldıysa, bu 3 yılda kulübün oyuncuya ödediği paranın da bonservis bedelinden düşülüp yaklaşık “net” karın hesaplanması en doğrusu. Fakat futbolculara yıllık olarak ödenen rakamlara ulaşma şansımız yok. Bu yüzden sadece, futbolculara ödenen yıllık ücretlerin, kulübün üstte bahsettiğimiz satış karlarını oldukça azalttığını belirtmek gerek.

İşin Teknik Direktör Boyutu

2004-2005 sezonundan bugüne kadar geçen 10 sezonda Şimşekler’in başında 14 teknik direktör görev aldı. Yaklaşık ikişer yıl görev yapan Fuat Çapa ve Mesut Bakkal’ı bir kenara bırakırsak, sezon başına iki teknik direktör düşüyor. Yani takım kadrosunda yaşanan hızlı değişkenlik sadece futbolcularda değil, teknik direktörlerde de yaşanıyor.

Taraftar

Genel olarak, futbolu bilmesi, centilmen olması, pek de kafaya takmadan eğlenmeyi bilmesi ve en önemlisi kulübün gelir-giderlerine bakarak hayalperest olmak yerine ayakları yere basan düşüncelere sahip olan Gençlerbirliği taraftarlarının neredeyse tamamı, araştırmanın konusu olan son 10 sezonda kulübü yönetenlerin yaptıkları futbolcu ve teknik direktör hamlelerinden son derece rahatsız. Gençlerbirlikliler, sezon sonu yerlerine altyapıdan ya da dışarıdan futbolcu bulmadan apar topar parlayan futbolcuların (hem de diğer Anadolu takımlarına göre oldukça ucuz rakamlara) satılmasından, sırf “parlatır satarız” diye, elde bulunanlarla aynı özelliklere sahip futbolcuların transfer edilmesinden, eksik mevkilerin sürekli es geçilmesinden, her sezon sil baştan takım kurulmasından, saçma sapan nedenlerle teknik direktörlerin gönderilip tüm sistemin sıfırlamasından, hatalardan ders alıp bir kere daha yaşanmaması için önlemler almak yerine, aynı hataların sürekli tekrarlamasından ve tüm bu nedenlerden dolayı Gençlerbirliği’nin sportif bir başarı elde edememesinden ötürü futboldan soğuma noktasına gelmiş durumdalar.

Son Söz

Yazının üst tarafında yer alan rakamlar, Gençlerbirliği Spor Kulübünü yönetenlerin bırakın futbolcuları 3’e alıp, 5’e sattığını, çoğu zaman transferde zarar yaptıklarını ortaya çıkarıyor. Ayrıca bu rakamlar, teknik direktörleri çok para istedi (örneğin Fuat Çapa) ya da transfere çok para harcamamızı istiyor (örneğin Mehmet Özdilek) diyerek gönderip, istikrarlı ve planlı çalışmaya/büyümeye/çıtaları yükseltmeye imkân tanımayan yönetimin, transfere döktüğü paraları ve altyapısıyla bu kadar övünen bir kulübün kadrosunda her sezon ortalama 10 yabancı futbolcu bulunması tezatlığını akla getiriyor.

Eklenti Notu (30 Mayıs 2014): Sezon başında Gençlerbirliği’nin transferden sorumlu Teknik Menajeri Cem Onuk idi. Kurulan takım ilk 8 haftada sadece 4 puan alıp Gençlerbirliği tarihinin en kötü ilk 8 hafta rekorunu kırınca Teknik Direktör Metin Diyadin ve Onuk görevden alındı. “Güzel, en azından birileri ceza çekiyor” diye düşündük.

Onuk’un yerine Ferda Ramanlı getirildi. Ama gariptir ki, transfer edilen futbolcu profilleri, ülkeleri falan değişmedi. Sonradan; Onuk varken yapılan tüm transferlerin Ramanlı’yla birlikte yaptığını öğrendik.

Kötü transfer yaptı diye Onuk’u gönderip, yerine partnerini getirmenin mutlak doğrululuğu (!) sadece Gençlerbirliği’nde yaşanırdı, sağ olsunlar onu da yaşadık!

Şu an Gençlerbirliği’nde 9 yabancı futbolcu. Transfer komitesi 2 Sırp oyuncu izliyor ve ortada TFF tarafından verilmiş 5+3 kuralı var!

Unutmadan bu eklenti notunu yazma sebebimi de not düşeyim; bu yazı yayınlandıktan birkaç gün sonra Gençlerbirliği kulübü başkanı Sayın İlhan Cavcav, “kasadaki paramızı bitirdiler” diye bol bol serzenişte bulunduğu bir açıklama yaptı. Ben de haberi okurken, “güler misin, ağlar mısın” tadında bir ruh haline büründüm.

Eklenti Notu II (2 Haziran 2014): totemspor.com’da Kerem Akbaş’ın 30 Mayıs 2013’de kaleme aldığı “Süper Lig Para Bastı” başlıklı yazıya göre, Gençlerbirliği 2012-13 sezonunda havuzdan (canlı Yayın hakları Digiturk, Özet Yayın hakları TRT ve mobil yayın hakları için Avea) 19 milyon 838 bin 101 dolar para almış ve bu rakam son 2-3 sezondur benzer rakamlarla devam ediyor.

İlhan Cavcav’ın çok uzun yıllardır kasamızda bulunan para hakkında yaptığı açıklamalarda dillendirdiği rakamın 28 Mayıs 2014’de azaldığını söylediği düşünülürse Kırmızı-Siyahlı kulübün her sezon cepten yediği ortaya çıkıyor.

Oysa Sayın Cavcav, teknik direktör ve futbolcu transferleri konusunda sürekli “bizim boşa harcayacak paramız yok” diye açıklamalar yaparak, neredeyse her sezon tüm takımı ve teknik heyeti neden sıfırladıklarını anlatmaya ve yönetimlerini aklamaya çalışıyor. Ama üstteki rakamlar kazın ayağının hiç de öyle olmadığını ispatlıyor.

Kısacası yıllardır Gençlerbirliği futbol takımının sportif anlamda yerinde sayması yetmiyormuş gibi Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün kasası da her geçen gün eriyip bitiyor.

Eklenti Notu III (19 Ocak 2017): 2014-2017 arasında yapılan transferler ve kulubün gider – gelirleri hakkında bilgileri “Bu Ne Perhiz Bu Ne Lahana Turşusu” yazısında bulabilirsiniz.

Fenerbahçe, Hakemlerle Gençlerbirliği’nden 6 ‘Temiz’ Puan Aldı

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 2. Penalti -6-

Maçtan sonra Gençlerbirliği basın sözcüsü Hakan Kaynar, “stadyumun adını değiştirip Şükrü Saracoğlu tiyatrosu yapsınlar” diyerek sahada yaşananları çok iyi özetliyordu.

Geçen bir hafta boyunca Fenerbahçeliler, 99 dakika süren tiyatro oyununu meşrulaştırmak için peşi peşine açıklamalar yaptılar. 3 hafta önce Sivas’ta kaybettikleri 3 puanın sorumlusu olarak seçtikleri orta hakem Yunus Yıldırım’a* yüklenen sarı-lacivertiler, bunun meyvesini, Kasımpaşa maçında Fırat Aydınus’un altın tepside sunduğu 3 puanla yediler. Sonraki hafta Elazığ’da kaybedilen 2 puanın ardından Fenerliler taktik değiştirip, TFF, MHK ve Türkiye futboluna tehditler yağdırmaya başladılar. “TFF’nin genel kurul süreci başlamıştır”, “ligden ve havuzdan çekiliriz!” gibi tehditler havada uçuşurken, Fenerbahçe’nin hukuktan sorumlu asbaşkanı Deniz Tolga Aytöre, “peşinde olduğumuz şey adalet, avantaj değil” diyerek tehditleri dengelemeye çabalıyordu.

Maç

Oldukça gerilimli geçeceğini düşündüğüm maçı, yurtdışında yönettiği karşılaşmalarda başarılı performans sergileyen Cüneyt Çakır’ın yönetecek olmasından ötürü bir nebze olsun içim rahattı.

Mehmet Özdilek önceki haftalara göre defansın ortasında oynayan Ahmet’in yerine Radzkow’u ve sol bekte oynayan Tosic’in yerine Uğur Çiftçi’yi kadroya alarak takımını sahaya sürmüştü. Maçın ilk dakikalarında Fenerbahçe beklediğimizden daha sakin oynasa da, Alkaralar’ın, rakibi kendi sahasında kabul etmesiyle birlikte baskı yemeye başladık. Bu sırada Sow ile çarpışan kalecimiz Ramazan’ın elinin kırılması ilk yarının en kötü anıydı. İlk yarı 0-0 sona erdikten sonra, Erdem’le takımın topu ayağında tutup, daha fazla ileri çıkması gerektiğini, yoksa gol yiyeceğimizi konuşuyorduk.

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 1. Penalti -1-

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 1. Penalti -2-

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 1. Penalti -3-

Maçın 56. dakikasında uzaktan çekilen bir şutun Ante’nin omzuna çarptığı pozisyonda, Cüneyt Çakır penaltı noktasını gösterdi. Şaşırmıştık! Tekrarlarda Ante’nin kollarının kapalı olduğunu ve topun omzuna çarpıp yukarıya yönlendiğini gördük. Ante’nin Cüneyt Çakır’ın yanına koşup omzundaki kızarıklığı göstermek için formasının boğazını genişletmeye çalıştığı sahne oldukça naifti ama malum burası Türkiye’ydi ve saflığa değil başka şeylere prim veriliyordu!

Bir haftadır TFF, MHK, hakem ve Türkiye futbolunu baskısı altına alan sarı-lacivertliler (bir kere daha) meyveleri toplamaya başlamıştı!

Bu golden sonra kırmızı-siyahlılar top tutmaya ve atak yapmaya çalıştılarsa da pek etkili olamadılar.

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 2. Penalti -1-

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 2. Penalti -2-

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 2. Penalti -3-

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 2. Penalti -4-

1 Mart 2014 - Fenerbahce - Genclerbirligi 2. Penalti -5-

Maçın 70. dakikasında Alper Potuk Gençler kalesinin sağından önce sıfıra indi, ardından da ceza alanına girdi. Ona ilk müdahale eden Hakan Aslantaş’tı. Pozisyon olarak arkasında kaldığı için, Alper’in bacakları arasından topa değmeye çalışan Hakan başarılı olamadı. Alper kaleye yaklaşmaya devam ederken, bu sefer de Ante çıktı karşısına. Penaltıya sebebiyet vermemek için ellerini yukarıya kaldırsa ve vücudunu geriye doğru çekse de, Alper, Ante’nin sol ayağına basarak kendini havaya fırlattı. Ayaklarını toplamayı ve öne doğru uçmayı ihmal etmeyen Alper’in, penaltı düdüğünden sonra ellerini yumruk yapıp sevinçten haykırması görülmeye değerdi. (!) Aklıma ilk gelen şey, birinci penaltıda hakeme koşup “topun omzuma çarptığını nasıl kanıtlarım” diye çırpınan Ante’nin naifliği geldi! Acı acı tebessüm ettim.

Fenerbahçe’nin meyveleri topladığı bu golden sonra maç da bitti gitti…

Samimiyet

Maçtan sonra, bir gün önce, “peşinde olduğumuz şey adalet, avantaj değil” cümlesini kuran Fenerbahçelilerin samimiyetini aradı gözlerim. En azından yalandan da olsa birkaç cümle duymak istedi kulaklarım ama nafile.

Fenerbahçeliler maçı meşrulaştırmaya çabalıyorlardı. Mesela Ersun Yanal, önce rakamlarla karşılaşmada üstün olduklarını söyledi sonra birden “6 puanımız gasp edildi” diye adeta haykırdı.

Fenerbahçe’li yorumcu Rıdvan Dilmen ise bambaşka bir taktik seçti kendine. Önce “kim bağırırsa birileri imdadına yetişiyor” diyerek “karşı tarafın” ağzına bir parmak bal sürdü ardından, “Cüneyt Çakır bugün Fenerbahçe’nin güzel oyununa haksızlık yapmıştır, oyuna müdahale etmiştir” diyerek bir kere daha hakemleri Fenerbahçe’ye haksızlık yapmakla suçladı. Çünkü ona göre penaltılar olmasa da Fenerbahçe “nasıl olsa” kazanacaktı!

Oysa aslolan Fenerbahçe’nin bu sezon Gençlerbirliği’yle oynadığı maçlarda hakemlerle 6 ‘temiz’ puan almasıydı. Ankara’da Alkaralar’ın net penaltısı verilmemiş, sarı-lacivertlerinin attığı golden önceki faul de Serkan Çınar ve yardımcıları tarafından görmezden gelinmişti. Tıpkı birkaç gün sonra kimsenin bu maçta yaşananları hatırlamayacak olması gibi…

Maçtan sonra, Gençlerbirliği basın sözcüsü Hakan Kaynar’ın dediği gibi, “Türkiye’de futbol gereğinden fazla sıkıcı hale geliyor. Bunda hakemlerin de büyük etkisi var. Profesyonelleri bile futbol konuşmaktan soğutuyorlar. “

* Sivasspor maçından sonra istenmeyen adam ilan edilen hakem Yunus Yıldırım’ın, geçen sezonun 13. haftasında Şükrü Saracoğlu tiyatrosunda oynanan 4-1’lik Gençlerbirliği maçını Fenerbahçe’ye armağan ettiğini sarı-lacivertlilere hatırlatmak gerek. Belki bir nebze olsun hakemi affederler…

Eklenti Notu (3 Mart 2014): Yazıyı yayınladıktan sonra bazı Fenerbahçeli arkadaşlar, Gosso’nun Kuyt’a yaptığı “acımasız” ve “aptalca” faulden neden bahsetmediğimi sordular. Ben de açıklama yapmak istedim. Gosso’nun yaptığı hareketin savunulacak hiçbir yanı yok. Kesinlikle kart almalıydı, hatta atılmalıydı. Fakat maçta 2 tane olmayan penaltı olunca yazının tüm ağırlığı bu iki pozisyona kaydı.

Eklenti Notu (27 Ekim 2014): Bir sonraki sezon Kadıköy’de oynanan maçta ‘temiz’ penaltılar devam etti. 

Adamina Gore Penalti

Eklenti Notu (20 Mart 2014): Bu maçtan tam 2 yıl sonra Fenerbahçe, Avrupa Ligi Son 16 Turunda Braga ile deplasmanda karşılaştı ve hakemin verdiği kararların çok fazla tartışıldığı maçta sahadan 4-1’lik yenilgi alarak kupadan elendi. İşin garip yanı ise, Fenerbahçe maçında Ante’nin ellerini kenetlediği pozisyona “net penaltı” diyenler, Braga maçında Mehmet Topal’ın tıpa tıp aynı pozisyonda eline çarpan pozisyon için “kesinlikle penaltı değil” dediler. 

Bizans – Anadolu Ayrımı Üzerine

Bizans - Anadolu Takimi Uzerine

Futbolla dirsek temasına başladığınız ilk günlerde, yanınızdakilerden ya da karşınızdakilerden duyacağınız en ilginç ayrımlardan biri Bizans – Anadolu Takımı ayrımıdır.

Bizans – Anadolu Takımı

İlk kez kim kullanmış ya da neden kullanmış tam olarak bir bilgi bulamasam da, Bizans ve Anadolu kelimelerine günümüzde birçok anlam yüklenmiş vaziyette. Bu yüzden tanımlamalar oldukça uç noktalarda yer alabiliyor. Mesela, kimine göre, bir futbol takımının Bizans Takımı olarak nitelendirilmesi için İstanbul’u temsil eden herhangi bir takım olması yetiyor. Ya da Anadolu Takımı olarak nitelendirilmesi için, İstanbul’un Anadolu yakasındaki herhangi bir takım olması bile yetiyor. 2000-2001 sezonunda Gaziantepspor ile şampiyonluk yarışı yapan Fenerbahçe’nin, 21 Nisan 2001’de Şükrü Saracoğlu’nda karşı karşıya geldikleri maç için bazı gazetelerin “Anadolu Derbisi” başlıkları atması da buna güzel bir örnek.

Taraftar

Genelde Anadolu’yu, Bizans’a karşı güçleri birleştirmek ve omuz omuza mücadele etmek anlamını yükleyen Anadolu takımı taraftarları, bu tanımı gururla kullansalar da, Bizans takımı taraftarı olarak itham edilenler, genelde hayat görüşlerine paralel olarak, Osmanlı, Türk, Anadolulu (ve hatta) Müslüman olduklarını belirten çeşitli tepkiler gösteriyorlar. Geçenlerde, tanınmış bir futbol spikerinin, “ne Bizansı, onlar Türk takımı” demesi de sanırım bunun için güzel bir örnek.

Oysa

Bana göre, Bizans tabirinin, 395-1453 yılları arasında İstanbul’u başkent edinmiş Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu ya da benimsedikleri dinle herhangi bir ilgilisi bulunmuyor. Atıfta bulunan şey, “çok zekice tezgâhlanmış dalavereler, dümenler için”* kullanılan “Bizans Oyunu” tabiri. İstanbul şehrini temsil eden Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın (Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Bizim İçin Oyna”: Türkiye’de Futbol ve Siyaset kitabında çok iyi bir şekilde anlattığı nedenlerle) kuruldukları günden bugüne kadar sürekli büyüyen hegemonyalarının yardımıyla, ülke futbolu üzerinde kurdukları gücü, çok zekice tezgâhlanmış dalavereler ve dümenler yaparak kendi çıkarları için kullanmalarına atıfta bulunuyor. Yani olayın dil, din, ırk ya da coğrafyayla değil, adaletsizlik ve eşitsizlikle ilgisi bulunuyor.

Hani bir nevi, günümüzde taraftar arasında çok revaçta olan ve neredeyse “hak” olduğu iddia edilen, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” cümlesine daha derinlikli, daha yoğun bir anlam yüklüyor.

Anadolu tabiri ise, Üç İstanbullu’nun dışında kalan takımları tanımlamak için kullanılıyor. Yani olayın İstanbul’un Anadolu yakasıyla ya da İstanbul’u temsil eden tüm takımlarla ilgisi bulunmuyor.

Kısacası, benim gibi düşünenler için İstanbulspor da bir Anadolu takımı. Tıpkı Vefa, Feriköy, Beykoz ya da Galatsrayfenerbeşktaş** hegemonyası altında ezilen diğer tüm takımlar gibi…

*: Tanım için kaynak rhy, eksisozluk.
**: Tabir Tanıl Bora’ya ait.

Arkadan Müdahale: 3 Temmuz Şike Davası Süreci, Kenan Başaran

1862 ARKADAN.indd

Kenan Başaran’ın Arkadan Müdahale: 3 Temmuz Şike Davası Süreci adlı kitabını raflarda görünce, ilk hamlem Tanıl abiyi aramak olmuştu. Kısa ve öz, “okumalı mıyım?” diye sormuştum. O da, “kesinlikle. Çünkü Kenan, davanın başından beri bu işi takip ediyor. Bu yüzden kitap, 3 Temmuz ile ilgili en ayrıntılı araştırma” diye cevap vermişti. Ben de edinip zaman bulunca okumaya başladım.

En son Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Bizim İçin Oyna”: Türkiye’de Futbol ve Siyaset adlı kitabını okurken bu kadar heyecanlanmıştım. Çünkü Kenan Başaran, (tıpkı Mehmet Ali Gökaçtı gibi) ne gördüyse onu yazmış, ardından da her iki tarafın “bu durum” hakkında öne sürdüklerimi ortaya koymaya çalışmıştı. Bunu yaparken de, ufak tefek (o da genelde ‘ama bu, iddiaların tam tersi değil miydi?’ tadında) soru/yorumlar hariç, sadece yazılan çizilen ve konuşulanları belgelemişti. Zaten, kitabın önsözünde Uğur Vardan’ın yazdığı, “… Ama her şeye rağmen Arkadan Müdahale, yaşananlar adına şimdiki zamana olduğu kadar gelecek zamana da önemli ve birinci elden tanıklıklar içeren bir belge olarak kalacak” cümlesi kitabı özetlemeye yetiyor.

İşin en güzel yanı ise, Kenan Başaran’ın herhangi bir durumdan bahsettikten sonra, durumun öncesinde ve sonrasında yaşanan/yaşanmış “net” çarpıklıkları dile getirmesiydi. Böylece birkaç adım geriden büyük tabloyu daha net okuyabiliyordunuz.

Kitabı okudukça, birçok “ayrıntıyı” kaçırdığıma ve ilk anından itibaren “3 Temmuz”un her adımının/aşamasının aslında ciddi bir satranç oyunu gibi oynandığını şahit oldum. Bu yüzden birçok bölümü okurken, “kazın ayağı öyle değil” sözünü anımsadım…

Benim Açımdan 3 Temmuz Şike Davası Süreci

Benim gibi, Türk futbolunun kirli olduğuna inanan futbolseverlerin haklı mı, yoksa haksız mı olduklarının “net” bir şekilde ortaya çıkması için 3 Temmuz Şike Davası önemli bir dönüm noktası olabilirdi. Fakat üzerinden geçen 2,5 yıla rağmen, hala, mercek altına alınan kısa dönemde bile şike yapılıp, yapılmadığını “net” olarak anlayamadık. Yargının, TFF’nin ve UEFA’nın kararları ile her şey kördüğüme dönüşmüş durumda. Haliyle, futbolseverler de şikenin olup olmamasından uzakta, “senin takımın, benim takımım” kıvamında takılmakta. Oysa bu süreç özellikle futbolun en üst noktası tarafından iyi bir şekilde idare edilebilse (ki kitabı okursanız neden idare edilemediğini/edilemeyeceğini daha iyi anlayabilirsiniz), “bu ülke futbolu temiz” ya da “bu ülke futbolu kirli ama bundan sonra temiz olacak” diye bir algı oluşturularak ülke futbolunun bu kaostan güçlenerek çıkması sağlanabilirdi. Ama her zamanki gibi top sürekli taca atıldı. Ve bir kere daha günü kurtardık. Ama benim gibi düşünen futbolseverlerin, Türk futbolu hakkındaki “kötü” düşünceleri biraz daha kesinleşti…

Hem, şike ve teşvik suçunu işlediği düşünülerek yargılanan Aziz Yıldırım’ın savunmasının büyük bir bölümünde, (şampiyonluk yarışı içinde bulundukları) Trabzonspor’un şike ve teşvik suçunu işlemeye çalıştığını ve kendilerinin ise sadece bunu engellemek için çabaladıklarını ispatlamaya çalışması bile Türk futbolunun kirli olduğunu ispatlamaya yetmiyor mu?

Ayrıca, kitapta görüşleri yayınlanan (davada zıt taraflarda bile olsalar) neredeyse herkesin dolaylı ya da doğrudan Türk futbolunun kirli olduğunu (ve sürecin doğru idare edilmediği için “temizlik” adına güzel bir fırsatın kaçtığını ve şike konusunda geriye doğru gittiğimizi) söylemelerine ne demeli?

Spor Enstitüsü Derneği Başkan Yardımcısı Alpay Köse ile yapılan söyleşiden;

(…)

• 3 Temmuz’a nasıl bir isim koyuyorsunuz?

— Bu süreç bir milat olacak ve bundan sonra kimse şike yapmaya cesaret edemeyecek diyordum ilk günlerde. Ancak gelinen süreçte şikenin tam olarak cezalandırılamamış olduğu bir noktaya gelindi. Bundan sonra hiçbir takım şikeden dolayı ligden düşürülemez; yapılan değişikliklerle.

• Kişiler kurumlar meselesine gelelim: Yöneticilere ceza verdik ama takım düşmüyor. Peki kazanılan kupa ne olacak bu durumda?

– Sahaya yansıdığı zaman yeni talimat da düşürmeyi öngörüyor ama öyle bir kriter getirildi ki, sahaya yansımayı tam olarak ispatlamak imkânsız.

• Yöneticinin suçu sabit ve takım da düşürülmesin. Tamam ama peki kazanılacak kupa ne olacak?

– Kupa da alınamayacak. Bunu da değiştirdiler. Önceki talimatta ödüllerin iadesi de vardı ama yeni değişiklikle ekstra ödül iadesi yok.

• Yani bir takımın şike yaptığı alenen tespit edilse de kupa el değiştiremeyecek ?

– Evet, takım ligden düşürülse bile eldeki ödülleri alamıyorsunuz. O kupayı alamıyorsunuz. Misal Yargıtay cezayı onaylarsa şike resmileşecek değil mi, o zaman yarım puan bile düşürülse Trabzon’un şampiyon olması gerekiyordu. Peki bu federasyon böyle bir düzenleme yapacak mı? Yapmayacak! Bence yeni gelecek bir sonraki TFF bu talimatı kesinlikle değiştirecektir.

(…)

• O halde bir temizlik operasyonu yürütülemedi, öyle mi?

– Kesinlikle. Bir fırsattı ama Türkiye’nin özel şartlarından ötürü kötü kullanıldı. Gelinen noktada daha geri bir durumdayız.

• Fenerbahçe, “Bu bir operasyon. Gerçekten temizlik istenseydi herkes bu işin içine katılırdı” diyor. Buna ne diyorsunuz?

– Türk futbolunda şike ve kirliliğin olduğu hususuna katılıyorum. Dünyada da kirli ama Türkiye’de daha kirli. “Beş sene önce Galatasaray yapmıştı, 20 sene önce bu yapmıştı.. Onlar cezalandırılmadı biz de cezalandırılmayalım” demek doğru değil. Bu bir süreçti bunun içine giren herkes değerlendirilmeliydi. Daha öncekilerle ilgili bir süreç başlatılmamasından kaynaklanıyor onların değerlendirilmemesi.

• TFF gidebildiği kadar eskiye gidebilirdi ama değil mi?

– TFF şunu yapabilirdi. Herkes elindeki bilgi ve belgeleri getirsin onları da inceleyelim. Ancak sürecin başından itibaren hiçbir zaman toptan bir arınma operasyon yürütülmedi

• Fakat temizlenmesi istenen sistemin aktörlerinin hepsinin kuyruğu birbirine değiyor, nasıl olacak ki?

– Evet. Futboldaki çıkar ilişkilerinin çok girift olmasından kaynaklanan herkesin birbirini mecburen kollaması gereken bir durum söz konusu.

Arkadan Müdahale: 3 Temmuz Şike Davası Süreci’nden macanilari.com’a yapılan alıntılar için tıklayın…

Arkadan Müdahale: 3 Temmuz Şike Davası Süreci, Bugünün Kitapları, 149

Zihniyet Değişmedikçe!

30.Eylul.2004.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Genclerbirligi1-1Egaleo -8-

Gençlerbirliği’nde başarı, (çoğu zaman) “transfer yapan”a addedilir. Eline verilen (genelde) uyumsuz kadroyu “adam eden” ve iyi sonuçlar elde eden teknik direktör yerine, sezon sonunda 1-2 futbolcu satan ve (çoğunlukla) gidenin yerine “kafasına göre” futbolcu transferi yapan alkışlanır. Belki de, “ucuza aldı, pahalıya sattı” daha ilgi gören bir başlıktır da ondan, bu kadar methiyeler düzülür “transfer yapan”a.

Ama başarısızlık, eline verilen (genelde) uyumsuz kadroyu “adam edemeyen” ve iyi sonuçlar alamayan teknik direktöre addedilir. Sezon sonunda eldeki iyi malı (diğer örneklere göre ucuza) satan, gidenin yerini doldurmak yerine, “ya tutarsa” diye takımdaki eksiklerden bağımsız transfer yapana, (çoğunlukla) “daha ne yapsın. Hem futbolcu sattı kasaya para girdi”li kurtarma cümleleri kurulur.

Ama bu sefer kısır döngüde “ufak” bir değişiklik oldu.

Başarısızlık, hem teknik direktöre (Metin Diyadin), hem de “transfer yapan”a (Cem Onuk) addedildi.

Yeni gelen teknik direktör (Mehmet Özdilek) 12 günde şapkadan tavşanla birlikte 6 puan birden çıkarttı. İlk 8 haftada sadece 4 puan toplayan ve 42 yıllık lig tarihinin en kötü sezonunu geçiren kırmızı-siyahlılar bu sonuçlarla biraz olsun nefes aldılar.

Peki, ne değişti?

Sakat ve/veya cezalı oldukları için bir iki futbolcuyu değiştirmek dışında, pek farklı bir kadro sahaya sürmedi yeni teknik direktör. Elazığ maçını kazansak da yine perişanları oynadık. Tek şans onların bizden daha kötü olmalarıydı. Ama Eskişehir maçında takım daha bir arzulu, daha bir istekliydi. Golü de erken bulunca maçı kazanmasını bildi.

Peki, ne değişti de, uyumsuz, mevki olarak bol eksikli kadromuz bir anda maça asılır oldu?

İlk 8 haftada bizi en çok yaralayan, Gençlerbirliği’ni yönetenlerin önceki sezonlarda yaşananlardan hiçbir ders çıkartmadan (bir kere daha) aynı eski kafayla “içi boşaltılmış” bir takım kurmaları ve futbolcuların, kötü geçen birkaç haftadan sonra boş vermiş bir havaya bürünüp, maçın kaçıncı dakikası olursa olsun, filelerde ilk golü görür görmez havlu atmalarıydı.

Peki, yeni teknik direktör neleri değiştirdi?

Aslında Türk futbolu, kötü birkaç sonuçtan sonra futbolcuların havlu atmasına, teknik direktörün günah keçisi ilan edilmesine ve akabinde yeni gelen hocanın ilk birkaç haftada takımı şahlandırıp “vezir” ilan edilmesine ve sonrasında da “durulmasına” alışkın. Futbolcusundan, taraftarına, başkanından, yöneticisine kadar bu, Türk futbolunun kronik hastalıklarından biri. Ve elbette ülke futbolundaki istikrarsızlığın ve “sil baştancılığın” en büyük yapıtaşı.

Peki, Türk futbolunda kötü giden her takımın beklediği “gazı” bir yana bırakırsak, yeni teknik direktör (başka) ne değiştirmiş olabilir?

Cevabı inanın bilmiyorum. Ama bilmeyi çok isterdim. Düşünsenize, Alkaralar’ın 8 haftada kazandığı puanın, haftalık bazda %600 daha fazlasını kazanma sırrını kim bilmek istemez ki?

Bergama ile oynanan Türkiye Kupası maçını da sayarsak, Mehmet Özdilek’in Gençlerbirliği başındaki başarı oranı %100. 3’te 3. Ya da kayıpsız. Böyle olunca Gençlerbirlikli taraftarlar da bir nebze olsun havaya girdiler. Hatta “yoksa Metin Diyadin mi kötüydü?” diyenler bile seslerini yükseltmeye başladılar. İşte bu noktada yazının “yazılma sebebi” olan, “gerçek soru”yu sormak gerek;

Takım düzlüğe çıkarsa, Cem Onuk, Sayın Cavcav’a ve kamuoyuna, “bakın gördünüz, benim yaptığım transferler doğruydu. Görevimi geri istiyorum” derse, tekrar görevine iade edilip akabinde de son günlerde kulüpte yapılan değişiklikler eskiye döndürülür mü?

Gençlerbirliği’ni tanımayan birçok kişi “hayır” diye içinden geçirse de, muhtemelen bu sorunun cevabı “evet”. Çünkü bir adım geriden büyük tabloya tekrar bakarsanız, Cem Onuk’un sadece bir isim olduğunu görürsünüz. Tıpkı gelip geçici teknik direktör(ler) ve futbolcular gibi. Oysa bu kulüp uzun yıllardır aynı şekilde işleyen ve ne yazık ki “geçmişte kalmış” bir zihniyete sahip. Asıl bu zihniyet gitmedikçe ya da değişmedikçe biz bu senaryoyu tekrar tekrar ve daha fazla yaşayacağız.

Hem sormuşken, şunu da sormak gerek; Gençlerbirliği kulübü için başarı nedir?

Bilmeyen için not: 1994’ten itibaren tam 21 yıl Genel Menajerlik yapan ve hem teknik direktör Ziya Doğan, hem de İlhan Cavcav ile sorun yaşadığı için, 12 Mayıs 2005’de, “artık Gençlerbirliği’ndeki misyonumu tamamladım” diyerek Karşıyaka’ya giden Cem Onuk, takımdaki sular durulunca, 1 Mayıs 2006’da yeniden görevinin başına getirilmiş ve o gittikten sonra kulüpte yapılan tüm değişiklikler eskiye döndürülmüştü.