Kategori arşivi: Yayınlanan Yazılar

Gençlerbirliği Nasıl Başardı? (!)

Toplamda 46, aralıksız olarak ise son 29 sezondur en üst ligde yer alan Alkaralar, bitime bir hafta kala havlu atarak resmi olarak küme düştüler. Evet, Alkaralar’ı yakından tanıyanlar için “düşmek”, hiç de şaşılacak bir sezon finali değildi.

Mehmet Ali Çetinkaya

Gençlerbirliği’ni yakından tanıyanlar için “düşmek”, hiç de şaşılacak bir sezon finali değildi. Çünkü kulübü yönetenler, yüzlerce naylon üyenin tarihe imzalarını attığı 2006’daki skandal seçim ve ardından muhaliflerin kulüpten uzaklaştırılmasıyla adım atılan “duraksama ve çöküş” döneminde “sezon finali” için bol bol spoiler verdiler.

Türkiye futbol tarihinde “baş altı takımı” olarak adlandırılan Gençlerbirliği’nin 2006-2007 sezonundan bu yana puan cetvelinde sekizincilikten yukarı çıkamaması. Alt yapısıyla övünen kulübün 2004’ten bu yana transfer ettiği 218 futbolcudan 96’sını (%45) devre arasında ya da sezon sonunda göndermesi ki, bu oranın 2015-16’da %58 ve 2016-17’de %50’ye fırlaması oldukça ilginçtir. 2007’den bu yana anlaşılan teknik adamlardan 3’ünün hiç maça çıkmadan 6’sının ise 5 veya daha az maça çıktıktan sonra gönderilmesi… Kulübün son üç sezonda iki kez, lig tarihinin en kötü ilk devre performansını çizmesi… Seçimlerde verilen rakamlar ışığında, kulübe sezonluk olarak giren tüm paranın harcanması yetmiyormuş gibi İlhan Cavcav’ın meşhur, “kasadaki para”sının da azalmaya başlaması. Düşüşü işaret eden bariz göndermelerdi.

Fakat tüm bu işaretlere ve yapılan bütün eleştirilere kulaklarını tıkayan yönetim, ders çıkartmak şöyle dursun, bir önceki sezon yapılan hatalardan daha fazlasını yaparak başlıyordu yeni sezona. Kulübün geleceğini düşünmeyen bu merhametsiz tutumda, ne yapılırsa yapılsın sezon sonu kümede kalmanın şımartıcı ve yapılanları aklayıcı etkisi de yadırganmazdı elbette.

Kurumsallaşmayı unutmuş, tek adama muhtaç edilmiş yönetim şekliyle her geçen gün kan kaybeden Gençlerbirliği, 2017’nin ilk günlerinde İlhan Cavcav’ın vefatından birkaç gün önce başkan olması beklenen Niyazi Akdaş yerine oğlu Murat Cavcav’ı işaret etmesi ve kongre üyelerinin “emekleme çağı” olarak gördükleri 1,5 yıllık süre için oğul Cavcav’ı seçmeleri sonrası yaşananlar ise sezon finalinden çok daha şaşırtıcıydı.

İlhan Cavcav’ın adının verildiği sezonda, oğlunun ve yönetimin ince eleyip sık dokuyarak kalbur üstü bir takım kuracağını ümit edenlerin de olduğu sezon öncesinde, özellikle son yıllarda transfere karıştığı için gönderilen teknik direktörler çöplüğüne dönen kulüpte, transfer için tüm yetkilerin Ümit Özat’a verilmesi kulüp tarihi için oldukça ilginç bir gelişmeydi.

Bir önceki sezonun başarılı isimlerinin kulüpte tutul(a)maması ya da kalmak isteyenlerin gönderilmesine paralel olarak, oldukça vasat oyuncuların, hem de kulüp formlarına göre yüksek meblağlar ödenerek, kadroya dahil edilmesi iyiden iyiye camiada korku havasının yayılmasını sağlasa da Murat Cavcav ve yönetimi, kazanılmak üzere olan bir savaşın son demlerini izleyen muzaffer komutan edasıyla yaşananları takip ediyorlardı.

Haftalar ilerledikçe alınan kötü sonuçlarla birlikte Ümit Özat’ın taraftarları ve takım oyuncularını kamplaştıran fevri açıklamaları, yaklaşan büyük depremin öncüsüydü.

Özat’ın gönderilmesi, Mesut Bakkal’ın gelişi, yönetimden 4 üyenin, başkan ve ona ses çıkartmayanları eleştirerek istifa etmesi ve herkesi şok eden Ümit Özat’ın tekrar gelişi, iyiden iyiye köklü kulübü sallamaya başlamıştı.

Devre arasında kasadaki son paralar da harcanarak transferler yapıldı. Fakat 96 yıllık kulüp, Özat’ın oyuncu tercihlerinde, değişikliklerinde ve oyun mantalitesindeki deneysellik nedeniyle, ilk başlarda bir yükseliş kaydetse de Alanya maçıyla birlikte sert bir şekilde irtifa kaybetmeye başladı ve sonrasında da beklendiği üzere yere çakıldı.

Toplamda 46, aralıksız olarak ise son 29 sezondur en üst ligde yer alan Alkaralar, bitime bir hafta kala havlu atarak resmi olarak küme düştüler.

Evet, Gençlerbirliği’ni yakından tanıyanlar için “düşmek”, hiç de şaşılacak bir sezon finali değildi. Şaşılacak olan, Murat Cavcav ve ekibinin ellerinde imkanları da varken hastayı iyileştirmek yerine fişini çekmeye karar vermeleri oldu.

Fitbol, Sayı 34, Haziran 2018

Gençlerbirliği: Yükseliş, duraklama ve çöküş

İlhan Cavcav başkanlığının yükseliş döneminde ‘başaltı takımı’ diye anılan Gençlerbirliği neden artık sadece ‘kümede kalmaya’ oynuyor? Gençlerbirliği’nin başarısızlığı sadece sportif mi? Bu durumdan çıkış yolu nasıl olmalı?

Mehmet Ali Çetinkaya

YÜKSELİŞ

İlhan Cavcav’ın yaklaşık 39 yıl süren Gençlerbirliği yönetiminin zirve noktası, parasızlıktan ötürü ayakta durmakta zorlanan Anadolu takımlarına dahiyane bir çözüm bulmasıyla başladı. İnce eleyip sık dokunarak keşfedilen genç ve yetenekli oyuncular, Gençlerbirliği’nin başaltı takımı olmasının yarattığı albeniyle transfer ediliyor, görsel ve yazılı basının önem verdiği tek “eğlence” olan Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında sahneye çıkartılıyor ve sezon sonu bu kulüplerden birine “güzel” rakamlara satılıyordu.

Bu sayede kulüp bir yandan isim yapıyor, bir yandan da genç yeteneklere göz kırparak döngüyü devam ettirerek ayakta kalmayı başarıyordu. Cavcav’ın Gençlerbirliği kariyerinin pik yapmasını sağlayan isim, ilginç bir inatlaşma sonucunda, Fenerbahçe’ye 2,5 milyon Dolara, o günler için oldukça yüksek bir rakama, transfer olan Tarık Daşgün’dü.

Kulübün transferlere çok fazla ve pozitif mesai harcadığı bu dönemin sportif anlamda zirvesi ise, 37 yıl aradan sonra kulübün lig tarihinde ikinci kez üçüncü olduğu, 2 kez üst üste Türkiye Kupası finali oynadığı ve UEFA Kupası’nda son 16’ya kaldığı 2002-2004 yıllarıydı.

DURAKLAMA

Zirve noktasının ardından “şöhreti” üzerinde tutamayan ve bocalamaya başlayan kırmızı-siyahlılar, özellikle yanlış teknik adam tercihleri ve bunun futbolculara kötü yansımalarıyla birlikte gün geçtikçe sıradanlaşmaya başladı. Böylece İlhan Cavcav’ın yükseliş devri sona erip duraklama dönemi başlamış oldu.

2004-2006 yılları arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Levent Bıçakcı’nın, naklen yayın gelirlerini Anadolu takımları lehine daha adaletli bir şekilde dağıtmaya başlayacak adımlar atması ve “puana para” diye adlandırılan Süper Lig’deki maçlarda galibiyet ve beraberliğe, 2010-11’de galibiyete 750 bin TL (500 bin Dolar), beraberliğe 375 bin TL (250 bin Dolar), 2017-18 sezonunda galibiyete 2 Milyon TL (670 bin Dolar) ve beraberliğe 1 Milyon TL (375 bin Dolar), prim verilmeye başlanmasıyla birlikte Türkiye futbol tarihinin olduğu kadar Gençlerbirliği’nin de kaderi değişmeye başladı.

Kulübün kurumsallaşması ve gençleştirilmesi gerektiğini savunan ve bu konuda adımlar atılmasına rağmen, Karşıyaka’ya giderken “taraftarı olan bir kulübe gittiğim için mutluyum” gibi acayip bir cümle kuran eski Genel Menajer Cem Onuk’un, Cavcav tarafından yeniden göreve getirilmesine karşı çıkan Atilla Aytek’in 2006 seçimlerinde başkan adayı olması ve yaşanan “naylon üye” skandalının ardından, Cavcav’ın bir kere daha başkan seçilmesi ve ilk hamlede muhalif sesleri ebediyen sindirmek için üyeliklerinin silinmesiyle birlikte duraklama dönemi kapanarak çöküş dönemine girildi.

ÇÖKÜŞ

2007-2008 sezonunda Gençlerbirliği’nin altyapı takımı ASAŞ/OFTAŞ’ın çok büyük bir başarıya imza atarak mütevazı kadrosuyla en üst lige çıkması, ilginç bir şekilde, kulübün çöküş dönemine adım atmasını sağladı. OFTAŞ/Hacettepe’nin Süper Lig’de yer aldığı 2007-2009 sezonlarında rekor sayıda transfer yapıldı ve Hacettepe’nin düşüşünün ardından da bir sürü oyuncu doğal olarak elde kaldı.

Levent Bıçakcı’nın daha kaliteli bir futbol ligi hayal ederek Anadolu takımlarına kazandırdığı gelirlerin yıllar geçtikçe artmasıyla, Gençlerbirliği için 2007-08 sezonunda 8 milyon TL iken 2016-17 sezonunda 63 milyon TL, doğru orantılı olarak Gençlerbirliği’nin yaptığı transfer sayıları artmaya ancak oyuncu kaliteleri her geçen gün daha da düşmeye başladı.

Bu süre zarfında, hiç dillendirilmese de, her sezon tek amaç “kümede kalmak” olarak belirlendi. 2007-08 sezonundan bu yana lig tablosunda 8’incilikten yukarıya çıkılamaması, sürekli “batık” transferler yapılması ve her sezon, kulübün gelir hanesindeki tüm paranın tüketilmesi yetmiyor gibi, İlhan Cavcav’ın yükseliş döneminde verdiği röportajlarda övünerek defalarca dile getirdiği, “kötü günler için bankada bulunan 25 milyon Dolar” bile suyunu çekmeye başladı.

Aslında bu kötü bir kısır döngüydü; sezon arası ya da sonu eldeki iyi oyuncular vizyonsuzluktan ya da parasal nedenlerden ötürü koşarcasına başka kulüplere gidiyor veya bir sonraki sezon “buharlaşan paralar kolonu”na eklenecek bir başka kalem olarak, satılıyor; kötü oyuncular, gerekirse tazminat ödenerek gönderiliyor, yerlerine, çoğu “soru işareti” olan, bir sürü futbolcu alınıyor; fazla transfer nedeniyle altyapının önü tıkanıyor; lige kötü başlayınca devre arasında “kurtarıcı” takviyeler yapılıyor ve sezon sonunda kümede kalınca yapılanların hepsi aklanarak yeni sezona paragrafın başından yeniden başlanıyordu.

Bu konuda tek istisna, yine çok fazla transfer yapılıp oldukça kötü geçen bir sezonun ardından İlhan Cavcav’ın “çok transfer yapmayalım!” uyarısıyla altyapıdan Ahmet Çalık, İrfan Can Kahveci, Ahmet Oğuz ve Uğur Çiftçi’nin as kadroya alınıp uzun süre forma şansı bulmasıydı. Zaten uzunca bir aradan sonra 2016-17 sezonunda kulübe para kazandıran futbolcu satışının aktörlerinin de bu oyunculardan ikisi olması düşündürücüdür.

Yükseliş döneminde “başaltı takımı” ilan edilen Gençlerbirliği’nin gün geçtikçe “küme düşmeyen takım” konumuna gerilemesi, sezonun son haftasında başka bir maçta atılan golle kümede kalması ya da bu sezon da olduğu gibi, her sezon “lig tarihinin en kötü başlangıcı”na imzasını atmasına rağmen kulüp yönetimi, sezon sonu kümede kalındığı için hep 3 maymunu oynadı.

UZATMALAR

Eleştirmenin, muhalif olmanın, “hainlik” ya da “yok edilmek” anlamına geldiği, adeta yasaklandığı 2006’dan bu yana Gençlerbirliği, her açıdan “değer” kaybetti. Ümit Özat’ın teknik direktörlük koltuğunda oturduğu süre boyunca, “iyi futbolcu olsalar Gençlerbirliği’ne gelmezlerdi” ya da Süper Lig’de elde edilebilecek bir beraberlik primi kadar farkla Osmanlıspor’a giden Serdar Gürler için, “Serdar’ı Gençlerbirliği’nin tutması mümkün değil; o daha iyi yerlere layık” türevinde sözleri, yükseliş devrinde Anadolu takımlarında göz kestirilen tüm yetenekli gençlerin koşarcasına imza attığı kulübün, içinde bulunduğu değer kaybını en iyi şekilde gözler önüne seriyordu. Bu arada Bıçakcı’nın işaretini doğru anlayan birçok Anadolu takımı başaltı olma yolunda Üsküdar’ı geçmişti bile.

Gençlerbirliği’nin 2013 yıl sonunda “kötü günler için bankada” 78 milyon TL’si bulunurken bu rakam 2017 Şubat’ında 50 Milyon TL oldu. Kulübün sadece yayın gelirlerinden, 2015-16 döneminde 46 milyon ve 2016-17 sezonunda 63 milyon TL aldığını görüp, İlhan Cavcav’ın yıllarca övünerek anlattığı ve zamanında kulübün dişiyle tırnağıyla bir köşeye attığı paranın sadece bir sezonluk yayın gelirinden geldiğini fark edince, taraftarın aklına, “hiçbir sportif başarının olmadığı ve yapılan hiçbir transferin heyecanlandırmadığı son 10 sezonda paralar nereye gitti?” sorusunu getiriyor.

İlhan Cavcav’ın vefatından sonra başa gelen Murat Cavcav’ın da benzer bir şekilde yönetim sergilemesi, 2006’da kurumsallaşma yolunda büyük bir darbe yiyen kulüpte sorunun artık kronikleştiğini ve kulübün artık “uzatmaları” oynadığını gözler önüne seriyor.

Ama ya sonra? Batıp gidecek mi? Yoksa toparlanmak üzere düşecek mi?

Bekleyip göreceğiz ama günümüz futbol sisteminde Gençlerbirliği gibi kulüplerin tek kurtuluş yolunun; yönetim kanadının ivedi bir şekilde kurumsallaşma ve şeffaflık adına adımlar atması, ardından da kulüp hedefini, “futbolcu satmak değil sportif başarı elde etmek” olarak revize edip, yükseliş dönemindeki “geleneklere” geri dönerek, balon transferlere harcanan paranın genç ve yetenekli oyuncu bulma/yetiştirme amacıyla altyapıyı canlandırmak ve as kadro ile organik ve sürekli bir bağ kurmak için kullanılması olduğunu görmek bu kadar zor mu?

Kaynak: gazeteduvar.com.tr

Kerem Öncel, 6 Kasım 2017 tarihinde TRTSpor’da yayınlanan Sporekseni programında yazıyla ilgili ufak bir yorum yaptı;

Cesur, Sert, Fedakar ve 3 Numara

Ahmet Çalık’ı; onu en çok izleyen, yakından takip eden birinden anlatmasını rica ettik. Yazıdan da anlaşılacağı üzere “Gençlerbirlikli” Mehmet Ali Çetinkaya Ankara’da yaşayan futbol sevdalısı. İyi de bir forma koleksiyoncusu. Hayata, futbola ve Gençlerbirliği’ne ait düşüncelerini halen mehmetalicetinkaya.com isimli kişisel web sitesinde aktarıyor. Futbolseverler için önemli bilgi kaynağı olan macanilari.com platformuyla da futbola kişisel katkısını sunuyor.

Ara transfer döneminde Türkiye Ligi’nin yükselen değerlerinden Ahmet Çalık, Galatasaray kadrosuna katıldı. 26 Şubat 1994 doğumlu Ahmet Çalık; Ankara’daki 13 yıllık amatör-profesyonel futbolculuk yaşamının ardından artık Galatasaray için ter dökecek.

“Daha çok genç, öğrenecek”

Gençlerbirlikliler, yaşını almış yıldız bir futbolcu yerine, sahaya çıktığı zaman kalbinin güm güm attığını tribünden duydukları, nefesinin son noktasına kadar takımı için iyi niyetli bir şekilde savaşan genç bir futbolcuyu izlemeyi yeğlerler. Sahaya çıktığı ilk maçtan itibaren gözlerini genç oyuncuya kilitleyip, tıpkı yürümeyi yeni öğrenen bir çocukmuşçasına yaptığı her hareketi özenle takip etmeye başlarlar. Yaptığı hatalardan sonra “daha çok genç öğrenecek!” diyerek ona kol kanat gererler ve her maçtan sonra biraz daha büyümesine şahit etmekten büyük bir haz ve mutluluk duyarlar.

Derken yıllar hızla akıp gider. Daha dün sahada ilk kez gördükleri, kimsenin adını bile bilmediği genç oyuncunun ismi artık gazete sütunlarını süslemektedir. Hele bir de o isim milli takımda Gençlerbirliği’ni temsil etmeye başladıysa değmeyin Gençlerbirliklilerin keyfine…

Ve Ahmet sahada…

26 Şubat 1994’te Ankara’da doğan Ahmet Yılmaz Çalık, 18 yaşının ilk günlerinde Gençlerbirliği A takım formasını ilk kez sırtına geçirdi. Malum “3 Temmuz süreci” sonrasında “uzatılmış” olarak düzenlenen 2011-2012 sezonuna dâhil edilen Spor Toto Kupası B Grubu 3. maçında Kayserispor’a karşı stoper olarak ilk 11’de sahaya çıkan Ahmet, daha sonraları Trabzonspor’a gidecek olan Soner Aydoğdu ve bu sezon devre arasında Başakşehir’e gidecek olan İrfan Can Kahveci gibi, o gün sahada yer alan altı Gençlerbirliği altyapı oyuncusundan biriydi.

Ahmet, düzenli olarak Alkaralar formasını ise 2012-2013 sezonunun 30. haftasında Ankara’da Gençlerbirliği’nin Fenerbahçe’yi 2-0 yendiği lig maçından itibaren giymeye başladı. Özellikle Sow ve Webo’ya nefes aldırmayan genç oyuncu Gençlerbirliklilerin gözlerini kilitlediklerioyuncular arasındaydı artık.

Günler günleri kovaladı ve Ahmet, takımın vazgeçilmez oyuncularından biri haline geldi. Özellikle hava toplarındaki hâkimiyetiyle göz dolduran genç oyuncu, oyunu açma konusunda eksikleri olsa da, savunma oyuncularını liderlik etmesi ve son dakika müdahaleleriyle takımının en güvenilen oyuncusu olmayı başardı.

O artık milli

Sonraki günlerde takımın kaptanlığını da üstlenen Çalık, 2010 yılında giydiği U16 formasıyla başladığı milli takım serüvenini 2015’te Yunanistan’a karşı A Milli takım formasını giyerek zirveye taşıdı. Çalık’ın ismi de o günden sonra ulusal basının sütunlarını süslemeye başladı. Gençlerbirliği formasını 123 maçta 10.835 dakika ıslatan Ahmet Yılmaz Çalık, bu maçlarda 4 gol attı, 2 de asist yaptı. Oynadığı maçlar içinde sadece bir kez, o da maçın uzatma anlarında, kırmızı kart gören Ahmet, 18 tane de sarı kart gördü. Gençlerbirliği’nde en fazla forma giyen 46. futbolcu olan Ahmet’in, kendini geliştirirse Bülent Korkmaz’ın biraz daha insaflısı olma potansiyeli de var. Yani hem cesur, fedakâr ve sert…

Sitem

Galatasaray’a transfer olurken Gençlerbirliklilerin aklında, rakip hücum oyunculara karşı her maç sergilediği amansız mücadele kaldı. İşte o an “keşke” dedik; kulüp altyapısında yetişen, “bizim çocuklar” denen futbolculara özel bir sempati duyduğumuz için, onlardan da hiç değilse bir özel selam almayı bekliyoruz.

Galatasaray Dergisi, #163, Şubat 2017

İlk Maç Anısı, Mehmet Ali Çetinkaya (Romantik Yürekler, Mehmet Yüce)

Mehmet Yüce - Romantik Yürekler, Türk Futbol Tarihi - Üçüncü Cilt

Ben taraftar değilim ama tanıdığım taraftarlar var. Onlardan biri de Mehmet Ali Çetinkaya…

Mehmet Ali, Tanıl Bora’nın deyimiyle “Gençlerbirlikli”. İnternet âleminde muazzam içerikte iki sayfası var. Biri Gençlerbirliği, diğeri de maç anıları ile alâkalı. İkisi de yakın takibim altında… Mehmet Ali, Gençlerbirliği maçlarını hiç kaçırmıyor, maçları tribünden izliyor:

Mehmet Ali Çetinkaya Anlatıyor:

“Beşiktaş misyoneri” Savaş eniştemin projelerinden biri olarak, hayatı sadece siyah-beyaz gören 14 yaşındaki bünyemde fırtınalar yaratacak olan haberi Ömer abim vermişti; “Pazar günü Gençlerbirliği – Beşiktaş maçına gidiyoruz!

Çocukluğumdan beri sadece televizyon ekranında gördüğüm iki boyutlu futbolcuları, üç boyutlu görecek olmak bile heyecanımın katbekat artmasını sağlıyordu. Okulda hava atacak bir koz ele geçirmiş olmanın zevkini doyasıya yaşasam da bir türlü günler geçmek bilmiyordu. Ama sonunda o gün geldi!

20 Aralık 1992 Pazar gününün erken saatlerde Ankara 19 Mayıs Stadyumunun Gençlik Parkı tarafındaki kale arkasındaki Gençlerbirliklilerin arasına konuşlanıp heyecanla beklemeye başladık. Saat 13’te takımlar çıktı sahaya ve maç başladı.

Normal seyirciler heyecanla maçı takip ederken, a’dan z’ye kadar çevremdeki her şeyi ilk kez gören ben, sürekli ilgimin dağıldığını ve başka bir şeye odaklanırken yakalıyordum kendimi. Tek bir şey vardı kafama kazınan, o da genç Sergen Yalçın’ın klas hareketleri. Zaten maç da (yıllar sonra Milne’nin başında fırtına gibi esen Beşiktaş’ın Ankara’da Gençlerbirliği’ni hiç yenmediğini öğreneceğim gibi) golsüz berabere bitmişti.

Yıllar içinde Türkiye’deki futbol sistemine kızarak küskünler arasına adına yazdıran ben, 2001’de yine Ömer Abimin ısrarlı çağrısı üzerine, hayatımda ilk kez maç izlediğim tribüne ama bu sefer Gençlerbirlikli olarak oturdum ve iki elin parmakları kadar maç haricinde bugüne kadar tüm maçlarda tribündeki yerimi aldım. Ama o ilk maç ve o günkü kareler asla kafamdan silinmedi.

Kaynak: Romantik Yürekler, Futbol Tarihimizin Yeni Devreleri: 1952-1992Türkiye Futbol Tarihi – Üçüncü Cilt, Mehmet Yüce, İletişim Yayınları

Ödünç Formalarla Atılan Golün Hikâyesi

1 Ocak 1966 - 1965-1966 Milli Lig 17. Hafta Beykoz 1-0 Ankaragucu (Niyazi Camgoz, Ali Sami Yen'deki Ilk Lig Golu)

Hikâyemiz, 1933’te Mecidiye Köy’ündeki Likör Fabrikası’nın yanında bulunan TEKEL’e ait arazi Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü tarafından satın alınarak, 30 yıl süreyle, yıllığı 1 TL’den Galatasaray Spor Kulübü’ne kiralanmasıyla başlar. Malumunuz, olay plansızlığın adet olduğu Türkiye’de yaşandığı için sonuçlanması da uzun uzun yıllar alacaktır. 1936’da hafriyat başlar fakat parasızlıktan proje rafa kaldırılır. 1940’da proje tekrar gündeme gelir ama bu sefer de hem parasızlık hem de savaş yılları olması nedeniyle bir kere daha bekleme kararı alınır.

3 Eylul 1944 - 1944-1945 Istanbul Kupasi 1. Tur Elektrik 4-0 Emniyet (Galatasaray Stadindaki Ilk Mac)

3 yıl sonra proje yeniden masaya yatırılır ve 3 Eylül 1944’te, 500 kişilik bir tribünü olan Mecidiye Köy ya da Galatasaray adıyla stadyumun açılışı, mıntıka ajanı Nuri Bost Bey’in başlama vuruşunu yaptığı Elektrik ile Emniyet takımları arasında oynanan İstanbul Kupası maçıyla yapılır.

1947’nin sonlarına kadar futbol maçlarına ev sahipliği yapan stadyumun, kent merkezine uzaklığı, ulaşım zorluğu ve çok sert rüzgâr alması gibi nedenlerden ötürü yapımından vazgeçilir ve yalnızlığa terk edilir. 1955’te stadyum projesi bir kere daha gündeme gelir ve 1960’da temeli atılır, 1962’de inşaat başlar ve 14,5 milyon lira harcanarak, eksikleri olsa da, 1964’te yapımı tamamlanır.

20 Aralık 1964’te Bulgaristan ile Türkiye arasında oynanacak dostluk maçıyla açılışı yapılacak olan ve Galatasaraylıların 1 numaralı kurucuları Ali Sami Yen’in adını koydukları stadyum için gazeteler günlerce yayın yaparlar ve İstanbul’un ilk çim sahası olan 55 bin kişilik stadyuma futbolseverlerin nasıl gelip gidebileceklerini anlatan krokiler yayınlarlar.

Maç tatsız tuzsuz ve golsüz biter ama asıl önemli olan, kapıları kırarak içeri giren ya da fazla bilet satılması yüzünden gereğinden fazla seyircinin olduğu stadyumun Büyükdere Caddesi tarafındaki açık tribünündeki sosisçinin gazocağının parlaması ve “tribün çöküyor” diye bağırışların yarattığı izdihamda yüzlerce kişinin alt tribüne düşmesidir. “Geçici kabul yapılmadı”, “projesi ortada yok”, “inşaat ruhsata bağlanmadı” gibi iddialar yüzünden stadyumda maç oynanması yasaklanır.

Bu olaydan 9 ay sonra, Galatasaray ile Sion arasında Mithatpaşa’da oynanması gereken Kupa Galipleri Kupası 1. Ön Eleme turu rövanş maçı öncesinde İsviçre Federasyonu, Mithatpaşa’da yapılan, binicilik sporunun bir dalı olan, konkurhipik yarışmalarının ardından yaşanabilecek, olası bir tetanos mikrobu tehlikesi yüzünden UEFA’ya başvurur ve maç Ankara 19 Mayıs’a alınır. Fakat Galatasaray’ın İstanbul dışında oynamak istememesi üzerine, çökme korkusu yüzünden 55 bin kişi yerine 30 bin bilet satılması şartıyla, maça Ali Sami Yen’in ev sahipliği yapmasına karar verilir. Galatasaray’ın 2-1 yendiği ama kupadan elendiği maçın 33. dakikasında Uğur Köken’in attığı gol stadyumun ilk golü olarak tarihe yazılır. Karşılaşma sırasında herhangi bir olayın olmaması üzerine 10 gün sonra aynı stadyumda 1966 Dünya Kupası eleme grubu maçında Türkiye ile Çekoslovakya karşı karşıya gelirler. Türkiye’nin yarım düzine gol yediği hezimet yıllarca dillerden düşmez.

Maçın ardından Ali Sami Yen bir kere daha nadasa terk edilecekken Türkiye Profesyonel Futbolcular Sendikası, çamurla kaplı Mithatpaşa’da oynanan son Galatasaray – Gençlerbirliği maçını örnek göstererek, “10 gün içinde Ali Sami Yen açılmazsa maçlara çıkmayacağız” diye yetkilileri tehdit eder. Bunun üzerine yetkililer, en fazla 30 bin seyircinin alınması şartıyla stadyumun kapılarını lig maçlarına açmaya karar verirler.

1966’nın ilk gününde Milli Lig’in 17. Hafta maçını oynamak için sahaya gelen Beykoz ve Ankaragücü’nün 22 futbolcusu bir yandan ısınırken, bir yandan da çocuklar gibi çimenleri okşuyorlardı. “Futbolcusu, idarecisi ve seyircisi Mithatpaşa’nın bataklığından kurtulmanın zevki içinde vazifelerini yapmağa hazırdılar” artık.

Milli Lig’in kurulduğu 1959 yılından beri ligde mücadele eden iki takımdan Ankaragücü, ortalama bir sezon geçirirken Beykoz kulüp tarihinin en sancılı günlerini yaşıyordu. Kaybedilen Vefa maçından sonra teknik direktör Bülend Giz’in işine son verilirken, başkan Süreyya Eren de istifa etmiş ve kulüpte tam bir kargaşa ortamı oluşmaya başlamıştı. Ankaragücü maçından önce oynadıkları 13 maçta sadece 1 kez kazanabilen ve ligin son sırasına demir atmış olan Sarı – Siyahlılar, kulübü yönetecek bir başkan adayı dahi bulamamışlardı. Bu yüzden, maçtan bir gün önce Beykoz kaptanı Şirzat Dağcı, taraftarların isteği ile tüm futbolcuların lisanslarını kendi üstüne alır ve biri bulunana kadar başkan olur.

Beykozlular maça Mecidiyeköy takımından aldıkları ödünç formalarla çıkarlar ve uzun bir aradan sonra azimli, hırslı ve istekli bir oyun sergilemeye başlarlar. 20. dakikada Garbis’in aut çizgisi kenarından ortasını Yunus, Şirzat’ın şarjı ile elinden kaçırınca, Niyazi Camgöz şâhâne bir dömivole ile maçın golünü atar. 27 yaşındaki Niyazi’nin attığı bu gol, aynı zamanda lig tarihi boyunca Ali Sami Yen’de atılan ilk gol olma özelliği taşır.

Beykoz, maçı 1-0 kazanır ve haftalar sonra büyük bir moral kazanır ama sezon sonunda bir daha dönmemek üzere en üst futbol liginden düşeceklerdir. Niyazi Camgöz’ün ödünç formayla attığı gol, hem Beykoz’un, hem de futbolcunun adının unutulmazları arasına girmesini sağlar.

Bu maçtan 45 yıl sonra, 11 Aralık 2010’da, Ali Sami Yen stadyumu son kez bir lig maçına ev sahipliği yaptı. Kaderin garip bir cilvesi olarak son lig maçında, Ali Sami Yen’de lig maçlarının oynanmasına sebebiyet veren iki takım, Galatasaray ile Gençlerbirliği karşı karşıya geldiler. Lig tarihinin en erken gollerinden birinin, 32. saniye Hurşut Meriç, atıldığı ve Alkaraların 2-0 kazandığı maçın 26. dakikasında Orhan Şam’ın attığı gol, lig tarihi boyunca Ali Sami Yen’de atılan son gol ve Niyazi Camgöz’e bir selam olur.

Alman Şampiyonu Avusturyalı: Nazilere Karşı Küçük Bir Teselli

Nazi Selami - 22 Haziran 1941 - Rapid - Schalke

Hayatı her yönüyle etkileyen savaş, pek tabi ki futbolda da ilginç anekdotları çıkarıyor. Hitler Avursturya’yı kendi bünyesine katınca futbolunu da ele geçirmişti. Rapid Wien ise Avusturyalılar’a bu zor günlerde teselli vermekle kalmıyor kazandığı şampiyonlukla Alman futbol tarihinin de sayfalarında yer almayı başarıyordu.

Yazan: Mehmet Ali Çetinkaya

Avusturya, II. Dünya Savaşı döneminde, kıta futbolunun en güçlü ülkelerinden biriydi. 12 Mart 1938’de Hitler’in Almanya’yı genişletme çabalarının ilk adımı olarak, dildaşı Avusturya’yı hiçbir direnişle karşılaşmadan ilhak etmesi, ülke futbolunu da ele geçirmesi anlamını taşıyordu.

1933/34 sezonundan itibaren Almanya’nın hâkimiyeti altındaki alanlar 16 bölgeye ayrılıp, bölge birincilerinin ulusal finallere katıldıkları Gauliga kuruldu. İlk yıllarda sadece Almanya’daki takımları kapsayan bu oluşum, Avusturya’nın ilhakının ardından Avusturya takımlarını da kapsadı. Bu genişleme, kıtanın önemli futbol ülkelerinden olan Avusturyalıların Alman futbolunu üzerinde izler bırakmasını da sağladı.

Nazi Almanya’sında tüm spor dalları partinin etkisi altındaydı. Örneğin, Alman Kupası, 1935’de Reich Spor Lideri ve aynı zamanda Nazi Partisi’nin önemli isimlerinden, Hans von Tschammer und Osten’un adıyla, Tschammer-Pokal olarak düzenlenmeye başlandı.

Kurt Landauer Kareografisi - 2.2.2014 Bayern - Eintracht Frankfurt

1933’den itibaren Yahudi spor kulüpleri tüm ulusal kupalardan ihraç edildi ve sadece kendi liglerinde oynamalarına izin verildi. 1938’de ise tüm Yahudi kulüpleri kapatıldı. Yahudilerle güçlü bağlantıları olan Alman kulüpleri de gözden düşürülüyordu. Başkanı (Kurt Landauer) ve teknik direktörü (Richard Dombi) Yahudi olan Bayern Münih, bu kulüplerden sadece biriydi (2 Şubat 2014’de oynanan Bayern Münih – Eintracht Frankfurt maçında Bayern taraftarları, üzerinde,Nazi döneminde aforoz edilen Yahudi başkanları Landauer’in, “Ben ve FC Bayern, biz bir biçimde hep birbirimize aitiz” sözlerinin yazılı olduğu nefis bir koreografiyle başkanlarını yâd ettiler). Avusturya’nın Almanya’ya eklenmesinden sonra benzer sıkıntılar yaşayan kulüplerden biri de Austria Wien oldu.

Naziler aynı dönemde, sol eğilimli futbol takımlarını da, ya yasakladılar ya da Nazi ideolojisine yakın takımlarla birleşmeye zorladılar.

İngiltere gibi birçok Avrupa ülkesinde futbola savaş nedeniyle ara verilirken, Almanya’da çeşitli düzenlemelerle II. Dünya Savaşının son yıllarına kadar hep futbol oynandı.

Avusturya takımlarının Alman futbol sistemine ilk kez dâhil oldukları 1938/39 sezonunda Rapid Wien, Gauliga Ostmark’da (Gauliga Avusturya Bölgesi) şampiyonluğu Admira Wien’e kaptırıp üçüncülükle yetinse de, 8 Ocak 1939’da Berlin’de oynanan Tschammer-Pokal (Alman Kupası) finalinde FSV Frankfurt’u 3-1 yenerek hem Avusturya futbolunu ön plana taşıyor, hem de Nazi Almanyası’na karşı önemli bir başarıya imzasını atıyordu.

Yeşil-beyazlılar, bir sonraki sezon Gauliga Ostmark’ı ilk kez kucaklayarak, Almanya Futbol Şampiyonası finallerine katılma hakkını elde ettiler. Viyanalılar, Vorwärts-Rasensport Gleiwitz ve NSTG Graslitz’in bulunduğu 1-B grubunu lider olarak tamamladıktan sonra Union Oberschöneweide’yi 3-2 ve 3-1’lik sonuçlarla eleyerek son 4 takımın arasına kalmayı başardılar. Ama efsane için bir yıl daha beklemeleri gerekiyordu. Yarı finalde Dresdner SC’ye 2-1 yenilerek kupaya veda ettiler.

Rapid Wien 1940-1941

1940/41 sezonunda Wacker Wien ve First Vienna’nın 4 puan önünde ikinci kez Avusturya Bölgesi şampiyonu olan Rapid, bir kere daha finallerde Avusturya’yı temsil etme hakkı elde etti.

Yeşil-beyazlılar, 4. grupta TSV 1860 München, Stuttgarter Kickers ve VfL Neckarau’a karşı oynadıkları maçlarda 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyet alarak yarı finale adlarını yazdırıyorlardı. Yarı finalde rakip bir önceki sezon aynı turda elendikleri Dresdner SC idi. Rakiplerini 2-1 yenen Rapid, Alman Futbol Şampiyonası’nda final oynamaya hak kazanan ikinci Avusturya takımı oldu.

1938/39 sezonunda Admira Wien finale kadar yükselmiş ama Schalke’ye 9-0 gibi oldukça ağır bir skorla yenilmişti.

Finalde, Avusturyalılar için rakip, bir kere daha Schalke 04’dü. Schalke, kulübün “işçi kulübü” imajından yararlanmak isteyen Nazi rejiminin gözde takımıydı. (Bire bir özdeşleşmeden söz etmek abartılı olsa da) Schalke yöneticileri de onları imtiyazlı kılan bu bakıştan dolayı oldukça memnun görünüyorlardı.

Tribunler 1 - 22 Haziran 1941 - Rapid - Schalke

Madenciler, 22 Haziran 1941, Pazar günü, tribünlerinde 95 bin kişi bulunan Berlin Olimpiyat stadına, Nazi döneminde düzenlenen 9. Almanya Futbol Şampiyonası finallerinde 8. kez ve 6. şampiyonluk için sahne alıyorlardı. Almanlar, finale gelene kadar oynadıkları 10 maçın hepsini kazanmış, 24 gol atmış ve filelerinde sadece 3 gol görmüştü.

Adolf Reinhardt’in başlama düdüğünden 5 dakika sonra Heinz Hinz Madencileri öne geçiren golü atıyordu. Avusturyalılar golün şokunu atlatamadan, 3 dakika sonra bu sefer de Hermann Eppenhoff farkı ikiye çıkartıyor ve herkesin aklına 2 yıl önce aynı stadyumda Mavilerin, Admira’ya attığı 9 gol geliyordu. İkinci yarının 13. dakikasında Otto Faist’in öğrencileri Hinz’in maçtaki ikinci golüyle, tüm tribünlere artık bu işin bittiğini ilan ediyorlardı: 3-0.

Georg Schors’un 2 dakika sonra attığı golü Almanlar pek önemsenmese de, 30 yaşındaki forvet oyuncu Franz Binder, biri penaltıdan olmak üzere 9 dakikada hat trick yaparak tribünleri susturuyordu. Tüm kariyeri boyunca 756 maçta 1006 gol atarak efsane golcüler arasında girecek olan Binder, Avusturyalılar adına inanılmaz bir geri dönüşe imzasını atıyordu.

10 maçta kalelerinde sadece 3 gol gören Madenciler, Rapid’den 11 dakikada 4 gol yiyip adeta yıkılıyorlardı.

Nazilere karşı küçük bir teselli anlamı taşıyan bu önemli başarı, aynı zamanda Rapid Wien’in Almanya’da şampiyon olan ilk ve tek ‘yabancı’ takım olmasını sağlıyordu.

Berlin, Zuschauer beim Fußball-Endspiel

Bir sonraki sezon finalde bir başka Avusturya takımı First Vienna vardı ve yine rakip Schalke’ydi. Ama Almanlar karşılaşmayı 2-0 kazanarak, Nazi döneminde Avusturyalılar karşı oynadığı 3 finalden ikisini (hem de gol yemeden) kazanmayı başardılar.

1942’de Alman yönetmen Robert A. Stemmle, Rapid’in Schalke karşısında kazandığı efsanevi maçın görüntülerini kullanarak Büyük Oyun (Das große Spiel / The Big Game) adında (ılımlı) bir futbol propaganda filmi çevirdi. Alman film yıldızlarını ilk kez renkli olarak beyaz perdeye aktaran filmin daha gerçekçi olması adına, (1954 Dünya Kupası’nı mucizevi bir şekilde Batı Almanya’ya kazandıracak olan) milli takım teknik direktörü Sepp Herberger’in birçok ünlü futbolcuyu, çekimler için cepheden çağırması, aynı zamanda onların hayatlarını kurtarması anlamını taşıdı.

İşin garip yanı ise, yönetmenin, Rapidlilerin bir yıl önceki efsanevi geri dönüşünü, beyaz perde için abartılı bularak, hikâyenin kahramanı Gloria 03’ü, 2-0 yenilgiden 3-2 kazandırmış olmasıydı.

Hayatım Futbol, #159, 9 Ocak 2015

Alman Şampiyonu Avusturyalı: Nazilere Karşı Küçük Bir Teselli Yazı Linki…

Hayatim Futbol, #159 - 9 Ocak 2015

Nazilere Karsi Kucuk Bİr Teselli, Mehmet Ali Cetinkaya, Hayatim Futbol, #159 - 9 Ocak 2015 -01-

Nazilere Karsi Kucuk Bİr Teselli, Mehmet Ali Cetinkaya, Hayatim Futbol, #159 - 9 Ocak 2015 -02-

Nazilere Karsi Kucuk Bİr Teselli, Mehmet Ali Cetinkaya, Hayatim Futbol, #159 - 9 Ocak 2015 -03--

Nazilere Karsi Kucuk Bİr Teselli, Mehmet Ali Cetinkaya, Hayatim Futbol, #159 - 9 Ocak 2015 -04-

 

Joyeux Noel Filmi ve Christmas Truce

Joyeux Noel aka Merry Christmas aka Ateskes

Ypes cephesinde futbolun bir araya getirdiği düşmanlara bir de beyaz perdeden bakalım

Yazan: Mehmet Ali Çetinkaya

2. İskoç Muhafız Alayı’ndan Teğmen Sir Edward Hulse’un “Eğer bu yaşadıklarımızı bir filmde izlemiş olsaydım, ‘kesin uydurma’ der geçerdim” sözleriyle, tarif ettiği 1914 Noel gecesi, 2005 yılında Fransız yönetmen Christian Carion’un senaryosunu yazıp yönettiği Ateşkes (Joyeux Noël / Merry Christmas) adlı filme ilham kaynağı oldu.

Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde “Büyük Üçlü”ye (Oscar, Altın Küre, BAFTA) aday olan Ateşkes, siper savaşlarının tüm şiddetiyle devam ettiği Belçika’daki Ypes Cephesi’nde, 1914 Noel gecesi yaşanan inanılması güç olayları konu ediniyor.

Aralarında sadece 50-100 metre mesafe bulunan siperlerden birbirlerini öldürmeye çalışan Alman ve İngiliz-İskoç-Fransız birlikleri, Noel gecesi gayri resmi bir ateşkese imzalarını atarlar. Noel gecesi komutanlara verdiği konserden sonra gizlice cepheye dönüp, siperdeki askerlere moral vermek için şarkılar söyleyen ünlü Alman tenor Nikolaus Sprink’a (Benno Fürmann), kısa bir süre sonra karşı siperdeki İskoç askerleri gaydalarıyla eşlik ederler.

Müzik tınılarının dostluğu, birkaç saat önce birbirlerini öldürmeye çalışan askerlerin tarafsız bölgede çikolatalarını, taze etlerini ve anılarını paylaşmalarına olanak sağlar. Alman bir asker, Fransız düşman askerine, eşiyle balayında gittikleri Paris’i çok sevdiğini ve şimdi nasıl olduğunu sorar. Bir diğer asker birkaç gün önce ele geçirdikleri siperde bulduğu cüzdanın sahibine ulaşır. Diğer iki asker birbirlerine sevgililerinin fotoğraflarını gösterir. Bir başka Alman asker ise cephede başıboş dolaşan kediyi taktığı isimle çağırırken, bunu duyan düşman askeri yanına gelip, şaşkınlıkla, kediye taktığı ismi söyler…

Olanları işiten yüksek rütbeli askerler tarafından, “Askerlerimiz düşmanlarını kardeş zanneder, savaşamazlar” diyerek örtbas ettikleri gerçeklerle ilgili olarak görgü tanığı Onbaşı John Ferguson yaşanan her şeyi özetliyor; “Vay anasını! Küçük bir grup Alman ve İngiliz askeri tarafsız bölgede toplandı. Karanlıkları aşarak, kibrit ışıkları eşliğinde kahkahalar duyduk. Dilimizi konuşmadılar ama işaretlerle anlaştık. Herkes mutluluk sarhoşuydu. Cephede kahkaha atıp konuşuyorduk ama biliyorduk ki, birkaç saat sonra birbirimizi öldürmeye çalışacaktık!”

Christmas Truce

Dünyanın ortak dili futbol bir gün düşman askerleri bile bir araya getirdi

Yazan: Mert Sarıbaş

Bundan tam 100 yıl önce, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında İngiliz ve Alman askerleri silahlarını bırakarak tarihin en anlamlı maçlarından birine imza attı. Maçı kimin kazandığı hakkında çeşitli rivayetler mevcut ancak o gün belki de skorun gerçekten mühim olmadığı tek futbol maçı oynanmıştı.

Birinci Dünya Savaşı tüm acımasızlığı ile devam ederken Ypres Bölgesi’nde iki cephe birbirine oldukça yakın konumlarda mevzilenmiş şekilde çatışmalarını sürdürüyordu. Tarihler 24 Aralık 1914’ü gösterdiğinde Alman cephesinde moralleri yükseltmesi için gönderilen çam ağaçları dizilmiş ve askerler dönemin en ünlü tenorlarından birinin söylediği şarkıya eşlik ederek Noel’i kutlamaya başlamışlardı. Ardından sesler karşı cepheden duyulacak kadar yükseldi. İngiliz cephesinden cevap gecikmedi, onlar da kendi şarkılarınısöylemeye başladılar. Ateşkesin tohumları müzik ile atılmaya başlamışken Alman cephesinden bir asker siperinden çıkarak beyaz bayrak salladı. Karşı cepheden de buna karşılık geldi ve tarafsız bölgede barış elçileri buluştu. İki tarafın da içinden gelen Noel gecesini huzur içinde geçirmekti ve gayri resmi bir ateşkes kararı alındı. Cephelerden yükselen top seslerinin yerini alan şarkı sesleri en azından bir süre daha devam edecekti. Tarihin belki de en anlamlı anlaşmalarından biri olan bu ateşkesin ardından taraflar siperlerinden çıkarak ailelerinden uzakta geçirdikleri bu Noel’i kutlamaya başladılar. İki cephenin de askerleri birbirlerine ikramlarda bulundu, yanlarında taşıdıkları fotoğrafları gösterdi.

Kimi zaman bildikleri 1-2 kelime ile kimi zaman işaretlerle anlaştılar. Aslında çok da mühim değildi aylar sonra ilk defa yüzleri gülüyordu. İki cephenin berberleri taraf gözetmeksizin tıraşlar yaptı, askerler çam ağaçlarını süsledi, kaybettikleri arkadaşlarını birlikte gömdüler…

Müziğin evrenselliği ile başlayan ateşkes bir diğer evrensel heyecan ile devam etti; futbol. İngiliz Çavuş Clement Barker’in evine yolladığı mektuplardan öğrenilen bilgilere göre ateşkes esnasında samandan yapılmış bir top ortaya çıktı ve belli bir zaman sonra savaşmaya devam edecekleri meydanda iki cephe askerleri savaşın gaddarlığını gerilerinde bırakarak samandan yapılmış o futbol topunun peşinden koşturmaya başladı. Çocukluğumuzda sokakta oynadığımız futbol maçları gibi ele geçen ilk eşyalardan direkler yapıldı, kaleler kuruldu ve maç başladı. Kimi kaynaklara göre Almanlar 3-2 kazandı kimi kaynaklara göre İngilizler kazandı. Kesin olan şey ise futbolun o gün savaş karşısında galip çıktığıydı…

1899 yılında Berlin’de oynanan ve İngilizlerin 13-2’lik galibiyeti ile başlayan iki ülke arasındaki futbol rekabeti 24 Aralık 1914 günü en anlamlı günlerinden birini yaşamasının ardından savaşa yenik düştü ve 1930 yılına kadar iki ülke maç yapmayı reddetti. 1930 yılında Berlin’de oynanan ve 3-3 sona eren mücadelenin ardından en dikkat çeken ve günümüzde zaman zaman hala gündeme gelen maç ise 1938 yılında oynandı. Konuşulan şey ise skor veya bireysel bir performans değildi. 110 bin Alman taraftarın önünde sahaya çıkan 11 İngiliz oyuncu, Başbakan Neville Chamberlain’in talimatı ile seramonide “Nazi Selamı” vererek İngiltere’nin utanç içinde hatırlayacağı bir eyleme imza atmışlardı.

Günümüze kadar uzanan mücadelelerde 1966 ve 2010 yıllarında oynanan 2 maçta yaşanan hakem hataları ise iki ülke arasındaki rekabette adaleti sağlayan yanlış kararlar olarak tarihe geçti.

UEFA 100. yılında anma düzenledi Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında, ailelerinden uzakta, cephelerinde geçirdikleri Noel gününde ateşkes ilan ederek dostluk maçına imza atan askerleri UEFA unutmadı. Geçtiğimiz günlerde, futbol tarihinin en anlamlı maçlarından birine imza atan bu askerler adına yapılan anıtın açılışına katılan Platini’nin “Bugün futbol evrensel bir dil, sınırlar gözetmeksizin kalpleri birleştirebiliyor.

100 yıl önce, bir anda ortaya çıkan bir insani tavır için köprü futboldu. O gece bir karar verdiler, pozitif bir şey yapacaklardı, sevdikleri oyunu oynadılar. Dostluk ve kardeşliğin, insan olmanın en önemli unsuru olduğu kanaatindeyim. 100 yıl önce, bu paylaşım için ortak bir dil buldular: Futbol! Saygıyla anıyoruz” sözlerinden de günümüzde klişe hale gelen “futbol asla sadece futbol değildir” sözünün en güzel örneklerinden birinin 100 yıl önce savaşın ortasında oynanan İngiltere-Almanya maçı olduğunu görebiliyoruz.

Hayatım Futbol, #158, 29 Aralık 2014

Joyeux Noel Yazı Linki…

Christmas Truce Yazı Linki…

Hayatım Futbol, #158 - 29 Aralık 2014

Joyeux Noel, Mehmet Ali Cetinkaya, Hayatım Futbol, #158 - 29 Aralık 2014

Christmas Truce, Mert Saribas, Hayatım Futbol, #158 - 29 Aralık 2014 -01-

Christmas Truce, Mert Saribas, Hayatım Futbol, #158 - 29 Aralık 2014 -02-

Christmas Truce, Mert Saribas, Hayatım Futbol, #158 - 29 Aralık 2014 -03-

Peri Masalı: Ludogorets Razgrad

Peri Masalı, Ludogorets Razgard, Mehmet Ali Cetinkaya, Hayatim Futbol

Alt liglerden geldiği Bulgaristan Süper Ligi’nde fırtına gibi esen son üç sezonun şampiyonu, geçen sezon Avrupa Ligi’nde Lazio’yu saf dışı bırakan Ludogorets Razgrad başarılı öyküsünün üstüne ekleme yapmaya devam ediyor

Yazar: Mehmet Ali Çetinkaya

18 Haziran 2001’de Kuzeydoğu Bulgaristan’da, Deliorman olarak bilinen Türk bölgesinde yer alan (%27 ile Kırcaali’den sonra en yüksek Türk nüfusunun yaşadığı ve İstanbul hariç, Avrupa’nın en büyük camisi olan İbrahim Paşa Camii’nin bulunduğu) Razgrad’da, Aleksandar Aleksandrov ve Vladimir Dimitrov tarafından kurulan Ludogorie Football Club, bir yıl sonra adını Razgrad 2000 olarak değiştirir. 8 sezon alt liglerde mücadele eden kulüp, 2010’da adını, 1945’te kurulan ve Razgrad’ın en eski takımlarından biri olan ama 2006’da kapısına kilit vurulan Ludogorets Razgrad olarak bir kez daha değiştirir.

2010 Temmuz’unda, CV’sinde sadece bir yıl Lyubimets 2007’yi çalıştırmak bulunan teknik direktör Ivailo Petev, takımın başına getirilir. Eylül ayında ise iş adamı Kiril Domuschiev kulübü satın alır ve peri masalı da sahnelenmeye başlar.

2010/11 sezonunda B Grupa’da yer alan ekip, şampiyon olarak tarihinde ilk kez Bulgaristan’ın en üst futbol ligi olan A Grupa’ya yükselmeyi başarır.

Kulübün başına geldiği sezonda A Grupa’ya yükselmek, Domuschiev’i oldukça heyecanlandırır ve iş adamı tecrübeli bir kadro kurmak için kolları sıvar. Bulgar ligine göre oldukça iddialı bir bütçeyle, 13-15 milyon euroluk bir takım kurulur. (Bu noktada, Türk ve Bulgar futbolunu bir nebze olsun kıyaslayabilmek adına; 39 yıl aradan sonra Süper Lig’e ikinci kez merhaba diyen Balıkesirspor’un bütçesinin 22,5 milyon euro olduğunu belirtmekte fayda var.)

Ivailo Petev’in yönetiminde başlanan ligin ilk haftasında evlerinde Lokomotiv Plovdiv’le golsüz berabere kaldıktan sonra, iyi sonuçlar almaya başlayan Kartallar, yüksekten uçmaya başlarlar. Fakat arkalarında 1924’ten beri düzenlenmekte olan Bulgaristan Ligi’nde toplam 57 kez mutlu sona ulaşan CSKA Sofya ve Levski Sofya gibi iki tecrübeli kulüp vardır. Nitekim ligin ortalarında peş peşe aldıkları 3 mağlubiyet CSKA’nın liderliğe kök salmasını sağlar.

16 Mayıs 2012, Yeşil-beyazlılar için tarihlerinin en önemli günüdür. Çünkü tarihlerinde ilk kez Bulgar Kupasına uzanmak için Lokomotiv Plovdiv ile karşı karşıya gelirler ve 1-0 yenik duruma düştükleri maçı 2-1 kazanarak ilk önemli kupayı müzelerine götürürler.

Bu maçtan sadece 6 gün sonra, ligin son maçında CSKA’yı ağırlarlar. Sofya ekibi 2 puan farkla liderlik koltuğunda oturduğu için maçın önemi büyüktür. 19. dakikada Ivanov’un attığı gol, Ludogorets’in ilk sezonunda Bulgar Ligi’nde şampiyon olmasını sağlar.

Temmuz 2012’de Lokomotiv Plovdiv’i 3-1 yenerek Süper Kupa’yı da müzelerine götüren Kartallar, Bulgaristan Futbol tarihinde CSKA Sofya ve Levski Sofya’dan sonra Üçleme (Tre-ble) yapan 3. takım olmayı başarırlar.

Ludogorets, A Grupa’ya çok iddialı bir giriş yapmıştır.

Vezalov’un golü, Razgard yine zirvede

Süper Kupa zaferinden birkaç gün sonra Yeşil-beyazlılar tarihlerinde ilk kez Avrupa’da boy gösterirler. Şampiyonlar Ligi 2. ön eleme turunda rakip, Hırvat Dinamo Zagreb’dir. Fakat işler Bulgarların istediği gibi gitmez. 1-1 ve 2-3’lük skorların ardından Kartallar, Avrupa sahnesine erkenden veda ederler.

A Grupa’da ilk 8 maçını kazanan Ludogorets, ligde bir kez daha iddialı olduğunu gösterse de, haftalar ilerledikçe, bir yandan inişli çıkışlı sonuçlar almaya başlaması, bir yandan da Bulgaristan Kupası 2. turunda, bir önceki sezon, ellerinden şampiyonluk kupasını aldıkları CSKA Sofya’ya elenmeleri, birçok kişinin aklına, peri masalının sonlandığını getirir.

Hele bir de, ligin son haftalarında Levski Sofya’nın imzasını attığı müthiş galibiyet serisine, Ludogorets galibiyetini de eklemesi, başkentlilerin bitime iki hafta kala şampiyonluğunu ilan etmesi olarak algılanır.

Ligin son haftasında Sofyalılar 70, Razgradlılar 69 puandadır. Yeşiller, Montana deplasmanının 30. dakikasında Svetoslav Dyakov’un golüyle öne geçtikten 3 dakika sonra Sofya’dan gelen gol haberiyle yıkılırlar. Artık şampiyonluk umutları pamuk ipliğine bağlıdır. 76’da Mihail Aleksandrov’un 3. golü attığı anlarda, başkentten Vezalov’un kendi kalesine attığı sürpriz gol haberi Kartalları uçurmaya yeter. Razgradlılar bir puan farkla ikinci kez (2012/13 sezonu) şampiyonluklarını ilan ederler. Peri masalı devam etmektedir.

Kartallar, Temmuz 2012’de Beroe Stara Zagora’ya penaltılar sonucunda Süper Kupa’yı kaybederek A Grupa’daki ikinci sezonlarını tek kupayla kapatırlar.

Tarih böyle yazılır

Süper Kupa’nın Beroe’ye kaptırılmasının ardından, Şampiyonlar Ligi 2. ön eleme turu ilk maçında Slovan Bratislava ve akabinde ligin yeni takımlarından Lyubimets 2007’le oynanan maçların kaybedilmesi üzerine teknik direktör Ivailo Petev görevinden alınıp yerine, kariyerinde birçok takım bulunan Stoycho Stoev getirilir. Sezon başındaki bu hızlı değişim, takımın ritmini de pozitif olarak etkiler.

Stoev’in gelişiyle birlikte hem ligde, hem de Avrupa Kupaları’nda peş peşe iyi sonuçlar gelmeye başlar. Rövanşta alınan 3-0’lık galibiyetle önce Slovan Bratislava, ardından da Partizan kupa dışına itilir ve kulüp, tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi play-off turuna çıkmayı başarır. Fakat rakip İsviçre’nin güçlü ekiplerinden Basel’dir ve 2 maçta da mağlup olunarak, Avrupa Ligi’nin yolu tutulur.

Bir önceki sezon Şampiyonlar Ligi’nden elenmelerine sebep olan Hırvat Dinamo Zagreb, güçlü Hollanda ekibi PSV Eindhoven ve Ukrayna’dan Chornomorets Odessa ile Avrupa Ligi B Grubunda yer alan Ludogorets, önce Hollanda’da PSV’yi 2-0, ardından Sofya’da Dinamo Zagreb’i 3-0 ve akabinde Chornomorets’i deplasmanda 1-0 yenerek, birçok futbolseverin ilgisini çekmeyi başarır.

Grup maçları tamamlandığında Bulgarlar, 5 galibiyet ve 1 beraberlikle 16 puan toplamışlardır. Son 32 turunda rakip, İtalyanların Kartal lakaplı kulübü Lazio olur. Deplasmanda oynanan ilk maçın 9. dakikasında penaltı kaçırmalarına ve 10 kişi kalmalarına rağmen, ilk yarının son anlarında buldukları golle maçı kazanmayı bilirler ve Sofya’da oynadıkları rövanş karşılaşmasından 3-3’lük beraberlikle ayrılarak, kendilerinden yaklaşık 10 kat büyük bütçeye sahip İtalyan Kartallarını kupadan elemeyi başarırlar. Bu Bulgar futbolu için bir tarihin yeniden yazılması demekti. (Lazio kulübü, aynı lakaba sahip oldukları için Ludogoretslilere Fortuna adında bir dişi kartal maskotu hediye etmişler. Bulgarlar o günden beri maçlarında bu maskotu kullanıyorlarmış.)

Son 16 Turu’nda rakip İspanya futbol tarihinin en güçlü üçüncü takımı olan Valencia’dır. Sofya’da 3-0 ve İspanya’da 1-0 kazanan ve yollarına devam eden taraf Yarasalar olur.

Tarihinde ikinci kez Avrupa sahnesinde yer almasına rağmen Ludogoretsliler, hem çeyrek final kapısından dönmüş, hem de Bulgar futbol tarihi adına, aynı sezon içinde Avrupa Kupalarında en fazla galip gelen (8), deplasmanda en fazla galibiyet alan (4), grup maçlarında hiç yenilmeyen Bulgar takımı gibi birçok ilke imzalarını atmayı başarmışlardır.

Avrupa kulvarında bunlar yaşanırken, Kuzeydoğulular, hem A Grupa’da, hem de Bulgaristan Kupası’nda çok rahat bir şekilde yollarına devam ederler. Finalde Botev Plovdiv’i yenerek kupaya uzandıktan 3 gün sonra, haftalar önce ilan ettikleri lig şampiyonluğunu resmiyete döküp, en yakın takipçileri Litex’e 12 puan fark atarak ipi göğüslerler ve Süper Kupa finalini beklemeye başlarlar.

13 Ağustos 2014’te Botev Plovdiv’le karşılaşan Yeşil-beyazlılar, ilk yarıyı 1-0 geride kapatmalarına rağmen, sahadan 3-1’lik skorla ayrılarak A Grupa’daki 3. sezonlarında ikinci kez üçleme yapmayı başarırlar.

Bu sezon ligdeki ilk 2 maçta sadece 1 puan toplayabilen Kartallar, Stoycho Stoev ile yolları ayırıp, yerine 2011’den beri yardımcı teknik direktörlük görevinde bulunan Georgi Dermendzhiev’i getirdiler. Bu hamleden sonra iyi sonuçlar almaya başlayan takımın şu anda aklında sadece, Şampiyonlar Ligi play-offu ilk maçında 1-0 yenildikleri Steaua Bükreş’le 27 Ağustos’ta kendi evlerinde oynayacakları rövanş maçı var. Eğer bu tur geçilirse, kulüp tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek. Bunun anlamı çok büyük. Hem ekonomik anlamda hem de Avrupa’da isimlerinin bilinir hale gelmesi için bu tur büyük önem arz ediyor.

İstikrar, düzen ve başarı

A Grupa’da hiç temsil edilmemiş Razgrad’ta, 2001 yılında kurulan ve 2010’da bir iş adamı tarafından satın alındıktan sonra yıldızı parlamaya başlayan Ludogorets, son 4 yılda inanılmaz sportif başarılar elde etmiş durumda. Son 3 yıldır A Grupa’da mücadele eden Kartallar, bu sezonlarda alabilecekleri 9 kupadan 7 tanesini müzelerine götürmüş durumdalar. Ayrıca geçen sezon Avrupa’da sergiledikleri performans Ludogorets’i yönetenlerin sistemli ve istikrarlı bir şekilde çalıştıklarını ve başarı çıtasını sürekli yükselttiklerini kanıtlıyor.

Ludogorets’in bütçesi ile Türkiye’deki takımların bütçelerini karşılaştırınca, bizim açımızdan daha vahim bir tablo ortaya çıkıyor. Bugünlerde Şampiyonlar Ligi’nde yer almak için mücadele veren Ludogorets’in bütçesi yaklaşık 16 milyon 250 bin euro. Bu bütçe ile Kartallar, 2014/15 sezonunda Süper Lig’de mücadele edecek olan 18 takım arasından sadece Mersin İdman Yurdu’nun 14 milyon 150 bin euroluk bütçesini geçmeyi başarabiliyorlar.

Ludogorets’i incelediğinizde gözümüze batan en ilginç ayrıntılardan biri de, Bulgar takımının her sezon mücadele ettiği tüm kulvarlarda, sonuna kadar kupaya uzanmak için çaba sarf etmesi. Son 3 yılda 2 kez üçleme yapmaları da bunun kanıtı. Oysa Türkiye’de çok büyük bütçeye sahip olan kulüpler bile, her sezon, birden fazla kupada mücadele etmenin zorluğundan yakınıp havlu atmayı hakları olarak görüyorlar.

Hayatım Futbol olarak gözümüz, son 3 sezondur, taraftarlarını sevince boğan, Bulgar futbolunun çıtasını yukarlara taşımak için uğraşan ve deyim yerindeyse bir ‘Peri Masalı’ yazan Ludogorets Razgard’ın üstünde olacak.

Hayatım Futbol, #141, 22 Ağustos 2014

Eklenti Notu (26 Ağustos 2014):

25 Mayıs 2013’de Levski Sofya’ya çelme takarak Ludogorets’e 2. lig şampiyonluğunu getiren takımın adını da anmakta fayda var; Slavia Sofya.

Eklenti Notu (28 Ağustos 2014): 

Bu yazı yayınlandıktan birkaç gün sonra Kartallar, Bükreş’teki 1-0’ın rövanşında Steaua Bükreş ile karşı karşıya geldiler. Maç 0-0 bitmek üzereyken, uzatma anlarında Wanderson’un golü ile Şampiyonlar Ligi’ne tutundular. Maçın uzatmalarında baskın oynasalar da bir türlü gol atamıyorlardı. 119. dakikada Bükreşlilerin geliştirdiği ani bir atak sonrasında son adam olan kaleci Vladislav Stoyanov rakibini düşürünce, kırmızı kartla oyun dışında kaldı. Yeşil-Beyazlılar tüm değişiklik haklarını kullandıkları için kaleye defans oyuncusu Cosmin Moţi geçti.

Penaltı atışlarının ilkini de elinde eldivenleriyle Moti yaptı ve golle sonuçlandırdı. Bükreş’lilerin ilk atışında kalede defans oyuncusu Moti vardı ve doğru köşeyi tahmin etse de kurtarmayı başaramadı. İkinci atışlarda maçın kahramanı Wanderson topu kaleciye teslim edince Razgrad’lıların moralleri yerle bir oldu. Ama Moti günün kahramanı olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Nefis bir kurtarış yaparak takımını ipten aldı. Sonrasında peş peşe goller geldi. Ta ki, Moti’nin Rapa’nın atışını kurtarıp, Kartallar’ı, Levski Sofya’dan sonra Şampiyonlar Ligi tarihinde gruplara kalan ikinci Bulgar takım yapmasına kadar.

 İşin en garip yanlarından biri, günün kahramanı Moti’nin Steaua’nın ezeli rakibi Dinamo Bükreş’in eski bir oyuncusu olmasıydı. Bir diğeri de, A Grupa’daki 4. sezonlarında Şampiyonlar Ligi’nde yer almayı başaran Ludoluların bu başarıyı Levski Sofya’nın stadında başarmalarıydı.

Maçtan sonra kulübün sahibi Kiril Domuschiev’in, yeni yaptıkları stadyumun tribünlerinden birine Cosmin Moti adını vereceklerini söylemesi maçın anlamını çok daha büyük yerlere taşıyacak.

Hayatım Futbol, #141, 22 Agustos 2014 -01-

Hayatım Futbol, #141, 22 Agustos 2014 -02-

Hayatım Futbol, #141, 22 Agustos 2014 -03-

Hayatım Futbol, #141, 22 Agustos 2014 -04-

Hayatım Futbol, #141, 22 Agustos 2014 -05-

Cavcav’ın Teknik Direktörlerle Bitmeyen Mücadelesi

Hayatım Futbol, #137, 18 Temmuz 2014 -03-

Türk futbol tarihinin en istikrarlı başkanı İlhan Cavcav, aynı zamanda kendisine tezat bir şekilde Türk futbol tarihinin de en fazla teknik adam gönderen başkanı. Peki Cavcav’ın bu hocalarla alıp veremediği ne?

Yazar: Mehmet Ali Çetinkaya

Gençlerbirliği’nin bu sezon başlamadan anlaştığı teknik direktör Kemal Özdeş’in takımla antrenmana bile çıkmadan yönetim tarafından gönderilmesi, herkesin bakışlarını 91 yaşındaki Ankara kulübüne çevirmesine sebep oldu. Oysa, (1976/77′deki bir sezonluk başkanlık dönemini bir kenara bırakırsak) 1981′den bugüne kadar kulübün bir numaralı koltuğunda oturan İlhan Cavcav’ı biraz olsun tanıyanlar içinbu pek de alışılmadık bir durum değildi. Tıpkı, bir önceki sezonun ilk 8 haftasında sadece 4 puan toplayabilen, kötü kurulmuş takımın başına geçip mucizeler yaratan Mehmet Özdilek’in sezon sonunda “sürpriz” bir şekilde gönderilmesine şaşırmadıkları gibi.

1981/82 sezonuna teknik direktör Teoman Yamanlar’labaşlayan Gençlerbirliği’nin çiçeği burnundaki başkanı İlhan Cavcav, o günden bugüne kadar, tam 33 yıldır kulübün başında yer alıyor. Fakat bu istikrar abidesi durumuna tezat olarak, bu süre zarfında Alkaraların başında 51 teknik direktör görev aldı. Bunlardan hiçbiri 2 sezondan daha uzun süre Gençlerbirliği’nin başında kalmayı başaramadı. Hatta üst üste 2 sezon görev alanların sayısı sadece 3 (Ersun Yanal, Fuat Çapa, Tınaz Tırpan). Takımın başında 10 maçtan daha az çalışanların sayısı ise 13!

Aslında Cavcav’ın teknik direktörlerle pek içli dışlı olmadığı bilinen bir gerçek. Tıpkı futbolcular ve taraftarlara karşı oldukça mesafeli durduğu gibi. Belki de bu yüzden, çemberinin içinde yer alan birkaç isim dışında neredeyse etrafındaki herkes sürekli değişiyor.

Taraftarlar, yönetimin soğuk tavırlarına ve sportif başarıdan bağımsız hamlelerine kızıp çoğu zaman maçlara bile gelmeyi keserek, kulüpten uzaklaşıyorlar. Futbolcular, bu kulübe adım attıkları an satış listesine eklendiklerini bildikleri için, kulübü sahiplenmeyip sadece basamak olarak görüyorlar. Teknik direktörler ise alınan ve satılan oyuncular konusunda çok fazla söz hakkına sahip olamayacaklarını, kulübün futbolcu alıp satmayı sportif başarıdan daha öncelikli bir hedef olarak belirlediğini ve isteseler bile kalıcı olamayacaklarını tecrübe ettikleri an “bir şekilde” gidiyorlar.

Birkaç kere basına yaptığı, “Elimde bir diploma olsa, en iyi teknik direktör kadar, teknik direktörlük yaparım” açıklamaları da, Cavcav’ın teknik direktörlere olan bakış açısını gösteriyor.

İlhan Cavcav’ın bugüne kadar bir teknik direktörle en fazla yakınlaştığı ilk ve tek an, kulüp tarihinin en başarılı sezonu olan ve bir yandan son ana kadar şampiyonluğun kovalandığı, bir yandan da Türkiye Kupası’nda finale ulaşıldığı, 2002/03 sezonun sonunda Fenerbahçe’ye gitmek için yanıp tutuşan Ersun Yanal’ı açık açık tehdit ederek kulüpte tutmayı başardığı andı. UEFA’da son 16′ya kalınan bir sonraki sezon öncesi İlhan Cavcav, ilk ve tek kez alınan ve satılan futbolcular konusunda tüm ipleri Ersun Yanal’ın ellerine teslim etmişti. Sezon sonunda Yanal’ın milli takıma çağırılmasına istemeye istemeye onay veren Cavcav, o günden sonra tekrar eski tutumuna geri döndü.

Yanal 2, Bulak 15 gün kaldı

7 Haziran 2007′de Ersun Yanal’ın bir kere daha Alkaraların başına geldiğini duyan birçok Gençlerbirlikli, 2002-2004′de yaşananları düşünerek sevinmişlerdi. Oysa Yanal’ın, 2 gün sonra, transferler konusunda yaşadığı sorunları sebep gösterip, “hedeflerimiz farklı” diyerek istifa etmesi Cavcav’ın 2003′teki tutkulu tavrının sadece bir kez yaşanacağının kanıtı olmuştu.

27 Mayıs 2011′de sözleşmeye imza atan Giray Bulak da, benzer nedenlerle, antrenmana bile çıkmadan 15 günlük Gençlerbirliği kariyerine son noktayı koyan bir başka teknik adamdı.

2005 Eylül’ünde, 2.Lig B Kategorisinde yer alan, tecrübesiz ve genç bir takım kadrosuna sahip, Gençlerbirliği’nin pilot takımı OFTAŞ’ı, önce 2. Lig A Kategorisine çıkartan, ardından da Süper Lig’e çıkartmak üzereyken, son 4 haftada görevinden alınan, eski Gençlerbirlikli futbolcu Metin Diyadin’in ağlayan futbolcular eşliğinde kulübü terk etmesi de hafızalara kazınan olaylardan biriydi.

İlhan Cavcav, bilinçli ve programlı bir şekilde herkesi Gençlerbirliği’nden uzak tutmaya çalışıyor. Bunu, kimseye hesap vermeden, tek başına kararlar almak için mi, yoksa, kulübü ve yıllardır dillendirdiği, kasadaki parayı tüketmek isteyen art niyetli insanları uzakta tutma paranoyası yüzünden mi yapıyor bilinmez ama uzun yıllardır hedefine ulaştığı bir gerçek.

Eklenti Notu (25 Ağustos 2015): Alkaralar, 2004-2015 sezonuna Mustafa Kaplan’la ve 2015-2016 sezonuna İskoç teknik adam Stuart Baxter’la başladı. Kaplan, ikinci hafta oynanan Bursa maçında istenilen değişikliği yapmadığı için ve Baxter yine ikinci haftada sıfır puan çektiği için görevinden alındı. 

Mustafa Kaplan’dan sonra takımın başına önce İrfan Buz geldi ve 25 maça çıktı ardından o da gönderildi ve yerine Mesut Bakkal getirildi ve 15 maçta görev aldıktan sonra sezon sonu şutlandı.

Kısacası, Gençlerbirliği’nde değişen bir şey yok!

1959’dan bugüne Gençlerbirliği’nin başında olmuş teknik adamların listesine ve istatistiklerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Hayatım Futbol, #137, 18 Temmuz 2014

Hayatım Futbol, #137, 18 Temmuz 2014 -01-

Hayatım Futbol, #137, 18 Temmuz 2014 -03-

Hayatım Futbol, #137, 18 Temmuz 2014 -04-

Hayatım Futbol, #137, 18 Temmuz 2014 -05-

“Söylediğin kadar iyi oynayabiliyor musun?”

Harry Redknapp chats to Steve Davies in the crowd at Oxford

Geçen Pazar (21 Aralık 2013), Gençlerbirliği Eski Futbolcular Derneği’nde Antalyaspor ile oynayacağımız maçın başlamasını beklerken, Tanıl abi, başrolde “kızgın” bir taraftar ve “enteresan çıkışlarıyla” (fena halde aklıma Yılmaz Vural’ı getiren) teknik direktör Harry Redknapp’ın bulunduğu, fazlasıyla romantik, komik ve İngiliz bir futbol hikâyesi anlattı. Hem nefis, hem de inanılmazdı.

Elimdeki bilgilerin ışığında olayı araştırmaya başlarken öncelikli amacım, macanilari.com‘a maçı eklemek ve bulduğum bilgileri paylaşmaktı.

Netteki ilk hamlemde çok fazla sonuç elde edemedim. Sadece The Guardian’da 22 Kasım 2006 tarihli bir haber vardı. Onda da sadece kısa bir anlatım bulunuyordu. Ben ise daha gerçekçi künye bilgileri arıyordum. Sonrasında West Ham’ın bir taraftar formunda, 2005 yılına ait yazışmalara rastladım. Herkesin ucundan köşesinden tuttuğu, maçla ilgili net olmayan, tutarsız birçok bilgi veriliyordu. İyice kafamı karışmıştı.

Bu arada Oxford City FC’nin formunda gazeteci Jeff Maysh’ın 31 Aralık 2012’de attığı bir post gözüme çarptı. Maysh, bir yazı hazırladığını ve olayla ilgili bilgi ve fotoğrafları olan birilerinin olup olmadığını soruyordu. Üç beş kişi ufak tefek anımsadıklarını karalasa da, benim asıl ilgimi, forumun yöneticilerinden birinin yazdıkları çekti. Yönetici, olayın kahramanının Steve Davies olduğunu ve 2009 yılında Davies’in foruma gönderdiği bir postta, evinde çıkan bir yangın sonucunda maçla ilgili bütün fotoğraf ve dokümanların yandığını, bu yüzden elinde bu maçla ilgili belge, fotoğraf, küpür vs olanlardan yardım etmelerini rica ediyordu. Reel bir şeyler yakalamıştım!

Bir sonraki hamlemde ise Jeff Maysh’ın bu yıl içinde Howler Magazine için yaptığı röportaja ulaştım. Yazı içinde maçla ilgili istediğim tüm bilgileri buldum ve siteye maçı ekledim.

Gelelim o nefis hikâyeye;

Bol yağmur alan, işçi sınıfına ait bir kasaba olan Rushden’de büyüyen Steve Davies, adet olduğu üzere lokal futbol takımlarından birini desteklemektedir. Fakat 1975’de West Ham ile Fulham arasında oynanan FA Cup finalini izledikten sonra Bordo-Mavi Çekiçler’i desteklemeye başlar. Bizim ülkemizde oldukça normal sayıldığı için herhangi bir özelliği olmasa da İngiltere için Davies artık “uzun-mesafe taraftarı”dır.

Davies, röportajın başında, “okulda bir çocuk bana, ‘lokal bir takım destekleyeceğim!’ dediğinde, ben West Ham taraftarıydım ve bu durumu ona gerçekten ifade edemedim!” diyor.

Yıllar geçtikçe uzun yollar kat ederek West Ham maçlarına giden Steve’in hayranlığı ve desteği hiç tükenmez. Aksine çoğalır. Steve’in en yakın arkadaşı olan ve aynı zamanda onun gibi sıkı bir West Ham taraftarı olan Chunk, bir gün, Oxford City ile sezon öncesi oynanacak dostluk maçına gitmeyi önerir. Mayıs’tan beri maç izlemedikleri için heyecanlı olan Steve, arkadaşının önerisini kabul eder ve eşlerini de yanlarına alarak yola koyulurlar.

1994-95 sezonu öncesinde Billy Bonds’un yardımcı antrenörü olarak West Ham’a gelen (ve birkaç ay sonra antrenör olacak olan) Harry Redknapp’lı çekiçler ile Steve’in yolları 27 Temmuz 1994’de Court Place Farm’da kesişir.

Redknapp’ın hemen arkasındaki ufak tribünde bulunan Steve, Chunk ve eşleri maçı izlemeye başlarlar. West Ham’da forvet olarak forma giyen Lee Chapman’ın ortaya koyduğu kötü performans Steve’i kızdırmaya başlar. İlk yarının sonlarına doğru Chapman’ın “hafif” bir pozisyonda yerde kalması üzerine Steve daha fazla dayanamaz ve ondan daha iyi oynayacağını birkaç kez söyledikten sonra, “Hadi! Ayağa kalk, seni gidi eşek!” diye bağırır.

Asıl hikâye de burada başlar;

Redknapp, ilk yarıda 5 değişiklik yapmıştır ve şimdi de Chapman sakatlanmıştır. Hemen arkasında bulunan, kol ve boynunda dövmeler olan, küpeli taraftarın, Chapman hakkında bağırıp durması üzerine, Redknapp, adama dönüp “söylediğin kadar iyi oynayabiliyor musun?” diye sorar.

Şaşıran Steve, evet anlamında kafasını sallar ve önündeki panonun üstünden zıplayarak Harry’nin yanına gelir. Antrenör, “kaç numara giyiyorsun evlat?” diye sorar. Sonrasında soyunma odasının yolunu tutar. Takım 2-0 önde olmasına rağmen soyunma odasında, yaşanan sakatlıklardan ötürü buruk bir hava vardır. Steve ise bir yandan giyinirken, bir yandan da hala olanlara inanamamakta ve her an birinin olanların bir şaka olduğunu söylemesini beklemektedir.

Harry Redknapp sends Steve Davies on at Oxford

İkinci yarı için futbolcular saha kenarına geldiğinde maç görevlisi yeni oyuncunun adını sorar. Redknapp görevliye, “Dünya Kupası’nda muhteşem Bulgar oyuncu Tittyshev’i izlemedin mi?” diye yanıtlar!

Sadece, yarı amatör futbolcuların oynadığı Pazar (Pub) Ligi’nde oynayan Steve, Chapman’ın yerine forvette görev almıştır. Başlama düdüğü çaldığında Steve bulutların üstündedir. Çocukluğundan beri taraftarı olduğu takımın formasını giymiş ve hayranı olduğu futbolcularla omuz omuza sahada mücadele vermektedir. Sürekli tribündeki eşi ve arkadaşlarına bakar durur. Fakat işi o kadar da kolay değildir. Oxford City’nin defans oyuncuları adım atmasına bile izin vermezler. Derken 71 dakika gelir çatar.

Steve Davies on the pitch at Oxford

Hızlı bir atakta kanattan güzel bir pas alır ve ona sadece dokunmak kalır. “Böbürlenmeye gerek yok. Kolay bir şeydi. Sadece dokundum” der ve günde yaklaşık otuz sigara içtiğini, maçın ilk yarısını izlerken de birkaç sigara ve birkaç da birayı yuvarladığını itiraf eder. Bu yüzden golden sonra iyice yorulmuştur!

Maç 4-0 West Ham’ın üstünlüğüyle tamamlanır. Steve gururla West Ham’lı futbolcularla birlikte tünele doğru yürür…

Soyunma odasında malzemeci, tüm ısrarlarına rağmen giydiği 3 numaralı formayı, sonraki Pazar günü Premier League’de Newcastle’a karşı oynanacak maçta ihtiyaçları olduğunu söyleyerek Steve’e vermeyince morali altüst olur. 25 dakika sonra, eve dönüş yolunda, trafikte sıkıştıklarında, gerçek hayata döndüğünü anlar.

Yaklaşık 20 yıl sonra, olayın yaşandığı Court Place Farm’da Steve’in anılarını dinleyen gazeteci Jeff Maysh, Steve ile akşam yemeği yer. Veda vakti geldiğinde, Steve, biraz utangaç bir tavırla, “itiraf etmeliyim, attığım gol net ofsayttı. Ama sinirlenmiştim. Karardan sonra hakeme doğru koştum ve ‘Seni piç, hayallerimi çaldın!’ diye bağırdım” der…

Eklenti Notu (15 Aralık 2014): Aylar sonra twiterıma gelen “Steve Davies seni takip etmeye başladı” yazısıyla irkildim. Gerçekten o mu muydu? Hemen mesaj attım. Gerçekten de oydu. Hal hatır biraz muhabbet ettikten sonra, “senin hakkında bir yazı yazmıştım şaşırdım” dediğimde oldukça cool bir tavırla, “yeni twitter kullanmaya başladım” dedi. Güldüm.

Solfasol Gazetesi, Ocak 2014

SolFaSol - Ocak 2014

SolFaSol - Ocak 2014 - Soyledigin Kadar Iyi Oynayabiliyor Musun