May 14 2012

Bu Sezon Samsunspor İle Kesişen Yollarımız

2011-12 futbol sezonunun başlamasına 2-3 hafta kala, yaklaşık 6 yıldır Samsun’da yaşayan Abreg ile birlikte Doğu Karadeniz turuna çıkmıştık. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum gezinin ilk günü Samsun-Hopa yapmış ardından da yavaş yavaş görmek istediğimiz yerlere uğrayarak başlangıç noktamıza geri dönmüştük. Bu turun en güzel yanlarından biri de futbol araştırmalarımdan dolayı ismini duyduğum Karadeniz takımlarının maçlarını oynadıkları, çoğu deniz kenarındaki statları (dışarıdan da olsa) görmekti. O günlerde Samsun, Ordu ve Trabzon’a deplasman yapmaya karar vermiştim…

Şehr-i Samsun’a Yapılan Deplasman

Ankara’ya döndükten birkaç gün sonra lig fikstürü çekildi. İlk hafta maçımızın Samsun’da olması, sözlerimi yerine getirmem için bir ışıktı. Sezon başlamadan önce taraftarlarla bir söyleşi gerçekleştiren yeni teknik direktörümüz Fuat Çapa’nın başında olduğu Gençlerbirliği’nin ilk resmi maçını izlemek üzere 5 arkadaşla yola koyulduk. TŞOF’ta verdiğimiz mola sırasında çaprazımızda İlhan Cavcav’ın oturduğunu görüp önce afalladık, ardından yanına gidip selam verdik. Transfer yapmadığımız için zorlu bir sezonun bize beklediğini dile getirdik. O ise küsuratına kadar kulübün yaptığı harcamaları sıralayıp, ardından “Biz oyuncu yetiştiren ve bunları satarak ayakta kalmaya çalışan bir kulübüz. O yüzden genç takımla oynayacağız.” dedi. Teşekkür edip yanından ayrılırken, “ikna edebilecekmişiz gibi bir de konu açtık ya!” diyerek birbirimize hayıflanıyorduk…

Şehre yakın bir yerde Abreg bizi karşıladı ve stada doğru yol aldık. Deplasman biletinin ev sahibi biletleri ile aynı gişede satıldığını öğrenip sıraya girdik. Bileti aldık ve bir şeyler atıştırmak için büfelere doğru yürümeye başladık. Bizleri gördüklerinde afallayan ama ardından gülümseyerek “hoş geldiniz” diyen bazı Samsunsporlu taraftarlarla selamlaştıktan sonra bir yere oturup aldıklarımızı tüketmeye başladık. Bu arada 5-6 tane (muhtemelen Şirinler’den) taraftar gelip “hoş geldiniz” dedi ve onlarla bir süre futbol muhabbeti yaptık.

Daha önce gördüğüm Anadolu stadyumlarına çok benzeyen Samsun 19 Mayıs’taki maçımızın başında yediğimiz 3 golle tüm yol yorgunluğu 3-4 katına çıktı. İkinci yarıda Samsunspor’un rehavetiyle birlikte bulduğumuz 2 gol ve uzatma anlarında kaleci Ahmet Şahin’in arkasında duran Yasin’i unutarak topu yere bırakması ve Yasin’in topu kapıp zor pozisyonda kötü vuruşu ile bir puanı kaçırıyorduk. Dönüş yolunda ve bir hafta sonra İlhan Cavcav’ın hayatının konu alındığı belgesel galasında karşılaştığımız Fuat Çapa ve Yasin ile bu pozisyonu bol bol konuşuyorduk…

İlk devrenin son haftalarında çok iyi bir seri ve hava yakalayan ekibimiz, ikinci yarının ilk maçında Samsunspor’a karşı “9 yıl sonra 5’te 5” yapma umuduyla çıktı. Ama Samsunspor’un dengeli oyunu karşısında beraberliği zor kurtarıyorduk.

Bu maçtan birkaç gün sonra Samsunspor’un kariyerli, Yunan futbolcu Gekas’ı transfer etmesi birçok futbolsever gibi beni de şaşırtmıştı. Samsun’un maçlarını biraz daha yakından takip etmeye başladım. Özellikle Fenerbahçe’ye karşı yaptığı üçleme beni benden almaya yetti doğrusu.

Bekleyiş Ve Yıkılan Hayaller

Sezonun 32. haftasında, bir gün Samsun gezisi ve akabinde yaptığımız Ordu deplasmanından dönüş yolunda Samsun’un Mersin’i yendiğini ve son iki haftaya Antalyaspor’un 6 puan gerisinde girdiğini öğrendik. Son 2 hafta Beşiktaş (D) ve Sivasspor ile oynayacaklardı. Antalyaspor ise Bursaspor ve Fenerbahçe (D) ile. Beşiktaş maçını düşünerek son haftalarda kümede kalmak için çok iyi sonuçlar alan Samsunspor’un işinin çok zor olduğunu düşünerek üzülmüştüm. Çünkü Samsunspor’un ligde kalıcı olmasını ve bir-iki yılda bir Samsun’a deplasman yapmayı planlıyordum.

Bir hafta sonra Ankara’da Manisaspor’u yendiğimiz gün tribünde Abreg ve Tanıl abi (Bora) ile birlikte Samsunspor’un iyi bir kadro kurmasına rağmen yaşadıklarını konuşmuştuk. Bir gün sonra Samsun, Beşiktaş’ı yendiğinde ise “başardılar” demiştik!

Son hafta Gençlerbirliği ile Samsunspor’un ve hatta İstanbul BB’nin yolları kesişiyordu. İstanbul BB deplasmanında Boz Baykuşlardan birkaç taraftar ile buluşmuştuk ve Samsunspor-Sivas maçı üzerinden Samsun’un kümede kalışı ve Play-Off senaryolarını konuşmuştuk. İBB maçımız esnasında Samsun’dan gelen gol haberi ise hepimizi mutlu etmişti. Ama sonrasında hikâye bu kadar güzel gelişmedi. Biz İBB’ye, Samsun ise Sivasspor’a yenilerek sezonu tamamladılar. Bir gün sonra Abreg, “Gençler Play-Off’u kaçırdı, Samsun küme düştü. Tüm üzüntüm ikiye katlandı” diyordu…

Uzun lafın kısası, bu sezon Samsunspor ile yollarımız defalarca kesişti. İlk hafta Samsunspor taraftarlarıyla yaptığımız selamlaşmalar ve futbol muhabbetleri, onlara duyduğum sempatiyi artırdı. Gekas’ın Samsun’a gelişi ve özellikle Fenerbahçe’ye 3 gol birden atışı hem ilgimi çekti, hem de mutlu etti. İkinci yarıda kesin düşer denilen Samsunspor’un ayağa kalkıp silkinmesi, ortaya koydukları mücadele, ligde kalması için tempo tutmamı sağladı. Ama hem Gençlerbirliği hem de Samsunspor için sezon iyi bitmedi. Biz Play-Off biletini almayı, Samsunspor ise kümede kalmayı son anda kaçırdı…

Sonuçta hem Gençlerbirlikliler hem de Samsunsporlular için buruk bir sezon geride kalsa da, futbol hayatımız devam ediyor. Samsunsporlu bir arkadaşımın dediği gibi “Çok üzücü bir son oldu bizim adımıza. Ancak yine de hayata devam etmek ve daha önce 7 kere yaptığımız gibi geri gelmek durumundayız.”

Evet, gelecek sezon Samsunspor bir kere daha en üst ligde yer almak için, Gençlerbirliği ise Avrupa Kupaları’na katılmak için mücadele verecek. Yol uzun, önümüzdeki maçlara bakacağız…

Mehmet Ali Çetinkaya – gencler.org ve macanilari.com sitesi yöneticisi ve Gençlerbirliği taraftarı

Samsunspor Resmi Dergisi, Mayıs 2012

Share

Mar 13 2012

Ankara ve Futbolunun Türk Futbolundaki Yeri

Ankara futbolu, Gençlerbirliği’nin 2002-03 sezonunda şampiyonluk mücadelesine girişmesi ve bir sonraki sezon UEFA Kupası’nda ilk 16’ya girme başarısı göstermesinin ardından ilk kez futbol gündemini işgal ediyor. Hem de bugüne kadar kendi yağında kavrulmaya çalışan iki büyük takımıyla birden.

Bu takımlardan biri 54 yıllık 1. Lig tarihinde 49. kez Ankara’yı temsil eden, 102 yaşındaki Ankaragücü. Bir diğeri ise 40. kez 1. Lig’de yer alan, 89 yaşındaki Gençlerbirliği.

2002-04 döneminin ardından geçen 8 yıl içinde sürekli kan kaybeden ve 3 kez küme düşme tehlikesi geçiren Gençlerbirliği’nin, bu sezon dar ve tecrübesiz kadrosuna rağmen play-off mücadelesi vermesi, futbolseverlerin ilgisini çekiyor. Kırmızı-Siyahlıların topladıkları puanlar dışında, ortaya koydukları takım oyunu ve başlarında bulunan Fuat Çapa’nın sezon başından bu yana Türk futbolunun alışık olmadığı ilklere imzasını atmasının da bunda etkisi var elbette.

Özellikle Çapa’nın bir yandan teknik direktör – taraftar arasındaki mesafeyi kısaltan pozitif adımları, bir yandan da genç futbolcu yetiştiren ve bunu bir sistem içinde yapan Arsenal modelinin Gençlerbirliği’ne kurulmasına yönelik açıklamaları da futbol camiasında büyük ilgi görüyor.

Madalyonun diğer yüzünde yer alan Ankaragücü ise tezat oluşturacak bir şekilde gündemde yer alıyor. Uzun yıllardır Cemal Aydın tarafından yönetilen kulübün, 100. yılında şampiyonluk vaadiyle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu Ahmet Gökçek’in eline geçmesinin ardından yaşanan kısa dönemde Sarı-Lacivertliler çok büyük çalkantılar yaşadı. Önce genel kurul iptal edildi, ardından yeni bir başkan seçildi, o da gitti derken kulübün 100 milyon avro borcu olduğu açıklandı. Bunun üzerine futbolcular birer birer takımdan ayrılmaya başladılar. Federasyon da “futbolculara alacaklarını ödemiyor” diye kulübe transfer yasağı getirdi. A2 takımıyla maçlar acıkan Ankaragücü Spor Kulübü, 21 yıl aradan sonra küme düşmeyi neredeyse garantiledi.

Bu konunun iki ilginç tarafı var. Birincisi; kendi yağında kavrulan bir takımın (örneğin Gençlerbirliği’nin 2011-12 sezonunda futbolculara, teknik adama, kulüp çalışanlarına ve yol masraflarına. Kısaca tüm giderlerine “sadece” 7 milyon avro ayırmışken) nasıl 100 milyon avro borçlandığının kimse tarafından bilinmiyor olması. Ve 102 yıllık kulübün bu duruma gelmesinde sorumlu kimsenin ortalarda gözükmemesi!

İkincisi ise; Türk futbolunun her aşamasında yaşanan en büyük iki sorundan biri olan denetimsizliğin, Federasyon tarafından bir kere daha gözler önüne serilmesi. Ankaragücü 100 milyon avro borçlanırken, futbolcuların alacaklarını ve kulüplerin geleceklerini “koruması” gereken Türkiye Futbol Federasyonu’nun hiçbir denetim yapmaması çok büyük bir soru işareti! Benzer rakamlarda borçları olduğu medyada tarafından sürekli yazılıp çizilen “büyük kulüplerin” ise benzer bir sona gitmemesinin en büyük nedeni de kuralların standart olarak uygulanmaması. Bu da Türk futbolunun en büyük ikinci sorunu.

Ankara’nın Türk Futbolundaki Yeri

Ankara futboluna dönmeden önce, Türk milli takımının Ankara ziyaretlerine bakmanın Ankara’nın Türk futbolundaki yerini belli etmesi açısından çok önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Çünkü Ankara’da yapılan ilk milli maç şehrin başkent olmasından iki yıl sonrasına rastlar. 15 Mayıs 1925’de SSCB ile yapılan ve 2-1 kaybedilen bu maç Türk futbolunun başkent Ankara’ya bir göz kırpmasıdır. Zira Ankara, bir sonraki milli maç için tam 24 yıl bekleyecektir.

1925’den bugüne kadar 28 milli maçın yapıldığı Ankara’da en göze çarpan dönem 1960’lardır. 14 maçın yapıldığı bu dönemde Mithatpaşa’nın zeminin çok kötü iken Ankara 19 Mayıs stadının zemininin çim olmasının bunda büyük etkisi vardır. Tabi bir de (hakkında somut bir bilgi olmasa da) 27 Mayıs Darbesi’nin Ankara’yı ön plana çıkartmak için Türk futboluna bir göz kırpması da olabilir.

Yoğun geçen 1960’lardan sonra milli takım başkentin yolunu unutur. Çünkü Kırmızı-Beyazlılar son 42 yılda 9 ve son 19 yılda sadece bir kez başkente uğrayacaklardır…

Ankara Futbolu

1910’lardan beri futbolun oynandığı kabul edilen Ankara, tek tük başarılar dışında hiçbir zaman Türk futbolunda ön planda yer almadı. Tanıl Bora’nın Cumhuriyet’in ütopyası: Ankara kitabında yer alacak olan Ankara Futbolu: Bazen Karakter Oyuncusu, Bazen Figüran başlıklı yazısında yaptığı tanımlama, sanırım Ankara futbolunu en iyi şekilde özetliyor; “Ankara, Türkiye’nin futbol sahnesinde hemen her zaman var oldu. Ama hiçbir zaman başrolde değil. Jönlerin İstanbullu olduğu bir filmde bazen saygın bir karakter oyuncusuydu, bazen bir yan rol, bazen sadece figüran.”

Başkent olmasının Ankara futbolundaki en büyük etkisi hiç şüphesiz ki İstanbul ve İzmir’le birlikte kurulan futbol liglerinde temsil hakkını elde etmesiydi. Özellikle profesyonelliğin kabullenilmeye başlandığı yıllarda kurulan Milli Lig’de Ankara, 4 takımla birden temsil edildi. Sonraları bu rakam 6’ya kadar çıksa da bunlar sportif başarılara dönüşmeyeceklerdi.

Ankara futbolu ciddi anlamda ilk kez 1965-66 sezonunda gündeme geldi. Ankara’nın en köklü kulüplerinden olan Gençlerbirliği, Milli Lig’i 3. olarak tamamlayarak üç büyük İstanbul takımının adeta parsellediği alana giren ilk futbol takımı oldu.

Ankara futbolunun adını duyuran ikinci olay, Ankaragücü’nün 1962’den beri düzenlenen Türkiye Kupası’nı 1971-72 sezonunda Ankara’ya getirmesiydi. Ankaragücü bir sezon sonra Türkiye Kupası’nda bir final daha oynayacak ama Galatasaray’a kaybedecekti. Aynı yıllarda Gençlerbirliği futbolun iyice endüstriyelleşmeye başlayan yeni haline ayak uyduramayacak ve 1970’den itibaren 13 sezon boyunca “uzakta var olmaya” çalışacaktı.

Gençler’den sonra Ankaragücü’nün de 2. Lig’e düştüğü ve Ankara’nın temsil edilmediği 70’lerin sonu Ankara futbolunun en buhranlı dönemiydi. Bu dönemde Ankara futbolu için hala konuşulan bir başarı ve akabinde siyasi hamle yaşanacaktı. 1980-81 sezonunda Ankaragücü 2. Lig’deyken Türkiye Kupası’nı kazandı. 80 darbesi ardından iktidara gelen Kenan Evren, Ankaragücü’nün futbol camiasındaki rüzgârını da kullanmak için, 1. Lig’de Ankara’nın da temsil edilmesi gerektiğini söyleyerek, Ankaragücü’nü 1. Lig’e taşıdı.

1983-84 sezonunda Gençlerbirliği de 1. Lig’e döndü. Böylece Ankara yeniden en üst ligde iki takım ile temsil edilmeye başlandı. Kırmızı-Siyahlıların 1986-87 sezonunda Türkiye Kupası’nı kazanmaları, Ankara futbolunu bir kere daha gözler önüne serdi.

Ankaragücü, 1970 ve 1980’lerin özellikle ilk yarısında Ankara futbolunu daha iyi temsil etse de, 1990’larla birlikte Gençlerbirliği hem tesisleşmede hem de sportif anlamda Ankaragücü’nün önüne geçiyordu. Özellikle üç büyük İstanbul takımına karşı alınan şaşalı galibiyetler, Kırmızı-Siyahlıların ön planda olmasını sağlıyordu. Ama bu başarılar aynı zamanda gündelikti. Kısacası Ankara futbolu, yarışın içinde olmadığı bir oyunda sadece şampiyonluk yarışındakilere çelme takarak kendini gösteriyordu.

Ankara futbolunun (ve Gençlerbirliği’nin) uzun soluklu olarak futbol gündeminde olduğu dönem 2000’lerin ilk bölümüydü. 2000-01 sezonunda Gençlerbirliği, uzun yıllar Türkiye Kupası’na hasret olan Fenerbahçe’yi finalde yenerek Türkiye Kupası’nı dördüncü kez Ankara’ya getiriyordu. 2002-03 sezonunda 37 yıllık aradan sonra, yeniden şampiyonluk mücadelesi veriyorlar ama o dönemin “tabularını” bir türlü yıkamıyorlardı. Aynı sezon Türkiye Kupasında finale kadar gidiyorlar ama kupa finalde Trabzonspor’a kaptırıyorlardı.

2003-04 sezonunda Gençlerbirliği, UEFA Kupası’nda ardı ardında Blackburn Rovers, Sporting Lisbon ve Parma’yı eliyor ve ilk 16’ya adını yazdırıyordu. 4. turda rakip o sezon hem La Liga, hem de UEFA Kupası’nı kazanacak olan Valencia idi. Ankara’da İspanyolları 1-0 yenen Gençlerbirliği aynı zamanda rakibine UEFA Kupası’ndaki ilk ve tek mağlubiyetini tattırıyordu. Gençlerbirlikliler rövanş maçın uzatma anlarında yenen golle kupadan eleniyor ama Ankara futbolunu ilk kez Avrupa’ya duyuyorlardı. Aynı sezon bir kere daha Türkiye Kupası’nda final oynanıyor ama Kupa bir kere daha Trabzonspor’a kaptırılıyordu.

1990’lar ve 2000’lerin ilk yarısında futbolcu satarak ayakta duran Gençlerbirliği, 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte düşüşe geçmeye başladı. Çünkü yönetim hala futbolcu satma peşindeyken oyunda piyonların yerleri değişmişti. Yayın geliri ve puana-para gibi uygulamalarla artık sportif başarılar ödüllendirilmekteydi. Bu değişikliği bir türlü kabullenmeyen Gençlerbirliği yönetiminin yanlış hamleleri Gençlerbirliklilere her geçen gün kan kaybettiriyordu.

Ankaragücü’nde ise 1990’lardan beri ufak tefek anlık başarılar dışında değişen bir şey yoktu. Kulüp zaman zaman küme düşme potasında zaman zaman ise ligi orta sıralarda tamamlıyordu.

2000′lerin ikinci yarısında iki Ankara takımı birden her sezon küme düşme çizgisinin yakınlarında dolaştılar.  Gençlerbirliği üç kez ciddi ciddi küme düşme tehlikesi atlattı. Ankaragücü ise neredeyse her sezon düşmekten son anda kurtuluyordu.

100. yılında şampiyonluk parolasıyla Ankaragücü’nün başına Ahmet Gökçek geldi. Bu değişikliğin ardından ilk aylarda yaşanan şaşalı transferler, daha önce Ankaraspor’a tahsis edilen devasa tesislerin Ankaragücü’ne sunulması gibi hamleler göz kamaştırsa da sonraları Ankaragücü kendisini tarihi boyunca yaşamadığı bir girdabın içinde bulacaktı…

Taraftarlar

Ankara futbolu deyince Ankaragücü ve Gençlerbirliği’nin taraftar profillerine dair birkaç cümle yazmak gerekir. Çünkü her iki takımın taraftar kitleleri başından beri birbirine zıt özelliklere sahiptir. Ankaragüçlüler, (nerdeyse Türkiye’deki tüm takım taraftarları gibi) haşin ve agresifken, Gençlerbirlikliler tribünde ve her platformda rakibine ve taraftarlarına saygı duyan, küfür bile etmeyen bir çizgide dururlar. Herhalde bu farkı en iyi Ankara’ya deplasman yapan rakip takım taraftarları fark ederler…

Sorunlar

Ankara futbolunun sorunlarına dönmeden önce Türk futbolunun en büyük sorununa göz atmakta fayda var;

100 yıldır futbolun çekirdeğini üç büyük İstanbul takımı oluşturmakta. Bu çekirdek, her platformda kısa vadeye oynamayı seven Türk insanı (siyasiler, basın, taraftar vs.) tarafından beslenerek büyütülmüştür.

Futbolun çatısını oluşturan ve herkese “standart / eşit” davranması gereken Türk Futbol Federasyonu’nu da sürekli ve “sadece” çekirdeği koruyan hamleler yaparak, çekirdek ile diğerleri arasındaki uçurumun artmasını sağlamıştır.

Kısacası, 3 büyük İstanbul takımı dışında kalan tüm takımlar ve şehirler “ortak ve benzer” bir şekilde futbolun dışında tutulmuşlardır.

Zaman zaman diğerleri sportif başarılar elde etse bile, bu başarıları üç büyük İstanbul takımının her yeni sezon vitrinlerini janjanlı “ürünlerle” yenilemesinin ya da kural değişikliklerinin gölgesinde kalmış ve her şey yeniden başa dönmüştür.

Ankara Futbolunun Sahipsizliği

Milli Ligin kurulduğu yıllarda Ankara takımı olmak ayrıcalıkken, günümüzde ibre tersine dönmüş durumda. Çünkü bu işin çatısı olan Türk Futbol Federasyonu’nun Milli Lig’in kurulduğu yıllardan sonra, futbolu tüm ülkeye yaymak gibi uzun vadeli ve planlı bir çalışması hiçbir zaman olmadı. Onlar da kısa vadeye oynamayı tercih ettiler. Bu yüzden belediyeler (bir yandan oyları da düşünerek) şehrin futboluna yatırım yapıyorlar. Hatta son zamanlarda stadyumlar inşa ediliyor. Fakat bu destekler sadece tek takımı olan şehirlerde gerçekleşiyor.

Ankara’da 1994’den bu yana Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Melih Gökçek’in döneminde bile hala 1936’da yapılan Ankara 19 Mayıs stadı, şehrin tüm futbolunu sırtlamaya çalışıyor. 76 yıllık stadın merkezi bir yerde olması dışında hiçbir albenisi kalmamış durumda. Giriş çıkışta yaşanan sıkıntılar, gece maçlarında dış ışıklandırmaların doğru dürüst çalışmaması, tuvalet ve kafeteryanın bakımsız ve kullanışsız olması gibi nedenlerle birçok futbolsever maçlara dahi gitmek istemiyor. Sırf bu yüzden son 19 yılda Milli Takım bile başkente 1 kere uğruyor. Her sezon ve seçim öncesinde yeni stadyum lafları dillendiriliyor ama bir adım dahi atılmıyor.

Ankara’da balık baştan kokuyor. Federasyon ne ise belediye de o oluyor. Şehre futbolu yaymak yerine kendi “yarattığı” belediye takımına tüm kaynakları ayırıyor. Devasa çalışma tesisleri inşa edip sadece ona sunuyor. Şehrin iki büyük takımı en üst ligde yer alırken yanlarına kendininkini sokmaya çalışıyor. Baktı olmadı büyük takımlarından birini almaya çalışıyor…

Kısacası “kendini ön plana çıkartma” oyunları oynanıyor ve bu oyunlar Ankara futboluna her geçen gün daha fazla darbe indiriyor. Destek yerine köstek oluyor.

Bugün Ankaragücü neredeyse şimdiden küme düşmeyi garantiledi. 100 milyon avroluk borç kulübün geleceğine kilit vurmaya başladı bile. Gençlerbirliği ise son yıllara tezat bir şekilde “üstekilerle” mücadele ediyor. Fakat, planlı ve uzun vadeli bir plan yapılmadıkça, doğru dürüst kaynaklar bulunmadıkça bu mücadelenin kalıcı olacağını, sıranın Gençlerbirliklilere gelmeyeceğini kim garanti edebilir ki?

Şubat 2012

Dip not: En üstteki fotoğraf için Hasan Gülmüş’e ve Engin Baba’nın fotoğrafı için kirmizisiyahkultur.blogspot.com’a teşekkürler…

Solfasol Gazetesi, Mayıs 2012

Share

Oca 23 2012

Pes Etme İmalat-i Harbiye: Son Ankaragücü Deplasmanı Olmasın

Öncesiyle, oyunuyla ve sonrasıyla 102 yıllık Ankaragücü’nün düştüğü/düşürüldüğü durumun gölgesinde yaşanan “bambaşka” bir Ankara derbisiydi. Maçtan önce stadın çevresinde gördüğün Ankaragüçlülerin çoğu mutsuz görünüyordu. Ankaragücü’nün yerine Gençlerbirliği’ni koyup biraz empati kurmaya çalıştım.

Sahip olduğunu bildiğin ama sahipsizliği en derinden hissettiğin pis bir duygu hali vardı. Sonuçta bunlar benim gücümün yetmediği büyük işlerdi. Kulüp 100 milyon Avro (1 milyon yaşına kadar yaşasam bile kazanamayacağım para!!!) borca batırılmıştı ama bunu yapanın kim olduğuna dair hiçbir işaret yoktu ortada. Ne hesap soran vardı ne de hesap veren. Sanki borç havadan gelmiş kulübe yapışmıştı. Ben ne yaparsam yapayım birileri gelip sevdiğimi alıp götürüyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Elimden bir şey gelmiyordu. Gerçekten ne yapacağımı bilemediğim karışık ve pis duygular…

Bu olumsuzluğa rağmen, bir yandan da stadın çevresinde bolca gördüğüm bir sahne çok hoşuma gitti doğrusu. Yanlarına aldıkları Ankaragücü beresi, atkısı takan çocukları ile maça gelen orta yaşlı daha hali-vakti yerinde babalar. Bir şekilde iş başa düşmüş ve çocuklarını alıp takıma sahip çıkmaya gelmiş gibiydiler. Kötü günde bir birliktelik de vardı yani ortada. Ve güzel bir şeydi bu…

Son 9 yıldır en iyi sezonunu geçiren Gençlerbirlikliler ise daha coşkuluydular haliyle. Ama hepsi stada gelirken Ankaragücü’nün durumunu düşünmüş ve düşünüyor gibiydiler. Zaten maç öncesinde açılan “Pes Etme! İmalat-ı Harbiye” pankartı ve “ezeli rakibinin” dertlerini sahiplenen, düşmanlarını karşısına alan tezahüratlar ile hep Ankaragücü’nün yanında yer aldılar. Ankaragücü’nü tribüne çağırdılar. Golden sonra fazla sevinmediler. Maç içinde ve sonrasında da tezahüratlarına devam ettiler.

Çünkü biliyorlardı ki bu “bataklık” kurutulmadıkça, kulüpler adam gibi idare edilmedikçe, federasyon tarafından denetlenmedikçe, birileri sürekli cebini doldururken hesap sorulmadıkça bugün Ankaragücü’nün başına gelenler yarın Gençlerbirliği’nin başına da gelebilirdi. Tarih sayfalarına bakınca 1969-70′de gelmişti de. O takım sahipsiz kalmıştı ve tam 12 yıl birinci ligden uzakta, sahipsiz yaşamaya çalışmıştı…

Gençlerbirlikli futbolcular da maç içinde ve sonunda Ankaragücü’ne büyük bir saygı gösterdiler. Golden sonra abartılı sevinmediler. Daha çok top çevirdiler. Maçtan sonra tribüne gelmeyip doğrudan soyunma odasına gittiler.

Maç bitti. 1-0 kazandık. 4. sıraya yerleştik. Play-off için umutlandık ama… Ama kimse daha önce Ankaragücü’nü yendiğimiz maçlardaki tadı almadı, sevinmedi. Çünkü “rakip” gerçekten çok güçsüzdü. Çoğunun aklında “son Ankaragücü deplasmanı olmasın” düşüncesi vardı…

Solfasol Gazetesi, Şubat 2012

Share

Oca 19 2012

Türkiye’nin Süre Gelen En Eski 3. Derbisi “Ankaragücü’nün Durumu” Gölgesinde Oynanacak…

Özellikle ilk devrenin sonlarına doğru, oynamaya çalıştığı takım oyununun meyvesini toplamaya başlayan ve sezon başında koyduğu hedef çıtasını yükselten Gençlerbirliği, ikinci devrede oynadığı ilk iki maçta sadece bir puan çıkartarak herkesi şaşırtmıştı. Fakat üst sıralardaki en büyük rakiplerinden Eskişehirspor’u Ankara’da yenerek hem moral kazandı hem de ilerisi için umut verdi.

Play-off hesapları yapan Kırmızı-Siyahlılar hafta sonu ezeli rakipleri Ankaragücü’ne konuk olacaklar. Normal koşullarda her zaman ilgi çekici ve sürpriz sonuçlara açık olan Türkiye’nin süre gelen en eski 3. derbisi (daha ayrıntılı bilgi için tıklayın ) bu sefer eskiye oranla daha farklı bir atmosferde oynanacak.

Ankaragücü lig tarihinin en kötü sezonlarından birini (ve belki de en kötüsünü) yaşıyor. İlk yarıda oynadıkları 17 maçta sadece 7 puan kazanan Sarı-Lacivertliler çok kötü günler geçiriyorlar. Lig istatistiklerine göre şimdiden “düştü” gözüyle bakılan ekip aslında iki sezondur sürekli kaynayan bir kazan gibi.

Açık konuşmak gerekirse dışarıdan bakan bir futbolsever olarak Ankaragücü’nün nasıl bu hale geldiği konusunda net bir fikir sahibi değilim. Çünkü bu konuda çok fazla taraf var. Her biri her gün farklı bir suçlama ile diğerini (ya da diğerlerini) suçluyor. Kısacası ortada çok büyük bir bilgi karmaşası var. Kimin ne dediği, kimin ne yaptığı belli değil…

Sanırım bilinen en büyük gerçek, Ankaragücü’nün çok büyük bir borç batağında olduğu. Bu yüzden aylardır para almadan oynayan futbolcular, kötü gidişatın da etkisiyle sözleşmelerini birer birer fesih edip gidiyorlar. Uzun bir süre önce sonunculuğa demir atan ve borçları nedeniyle transfer yapması yasaklanan ekibin tek kurtuluşu “1. Lig” tecrübesi olmayan, genç futbolcuların omuzlarına yüklenmiş durumda…

Bahsi geçen genç oyuncularla sahaya çıktığı için iddaa tarafından “liste dışı” edilen Ankaragücü’nün ikinci devrenin ilk maçında Mersin’i deplasmanda 2-1 yenmesi herkesi şaşırtmıştı. Ardından Ankara’da şampiyonluk mücadelesi veren Beşiktaş’tan alınan bir puan ile moraller iyice düzelmişti ama geçen hafta Sivas’ta oynanan ve 3-0 kaybedilen maç tekrar moralleri bozdu…

Kısacası hafta sonu yapılacak olan Ankara’nın en büyük derbisi “Ankaragücü’nün durumu” gölgesinde oynanacak.

Gelinen noktada Gençlerbirlikli taraftarlar da bu maç konusunda garip duygular yaşıyorlar. Hafta başında Kara-Kızıl’ın yaptığı ve basına da yansıyan “Gençlerbirliği Ankaragücü maçına A2 takımı ile çıksın” önerisine bazı taraftarlar onay verirken diğer tarafta yer alan taraftarlar bir yandan maçın Gençlerbirliği için de çok önemli olduğunu söylerken diğer yandan da maç için “Ankaragücü alırsa kurtulur” gibi bir havanın yaratılmasına ve bu havanın Kırmızı-Siyahlıları baskı altına almasına kızıyorlar.

Ankaragücü’nün yerine kendi takımımı koyup düşündüğümde ben de Ankaragücü’nün düştüğü duruma çok üzülüyorum. Hele 102 yıllık bir kulübün sahipsiz kalmasına, bu düşüşte başrol oynayanların yıllardır kulübü siyasi ve kişisel çıkarlarına alet etmesine çok sinirleniyorum.

Bu maç Gençlerbirliği’nin play-off hedefi için, Ankaragücü’nün ise ligde kalma hedefi için büyük önem taşıyor. Gençlerbirliği’nin daha güçsüz bir ekiple rakibinin karşısına çıkması önerisi ise ilk bakışta “futbol romantizmi için” güzel bir düşünce gibi görünse de aslında bana göre birçok açıdan “sağlıksız” görünüyor.

En başta “güçleri dengelemek için” A2 takımıyla maça çıkmamız etik açıdan düşmeme mücadelesi veren diğer takımlara karşı da “onların güçlerine göre” bir takımla saha çıkmamızı gerektiriyor ki bu son derece göreceli ve mantıksız bir durum.

Bir diğer sağlıksız durum da maç sonucunun Ankaragücü’nü tüm dertlerinden kurtaracakmış gibi bir havanın yaratılmasından kaynaklanıyor. Şunun altını özellikle çizmek gerekiyor ki, bu maçta alınacak bir galibiyet Ankaragücü’ne “sadece” moral verecektir. Ama bu moralle geri kalan 13 maçın da alınıp ligde kalınması gibi bir durumda bile Sarı-Lacivertliler “tüm” dertlerinden kurtulamayacaklar. Çünkü sahada oynanan futbol ve alınan başarılar ne yazık ki yönetim zaaflarını temizlemeye yetmiyor. Yetmeyecek. Kulüp yazılıp çizilene göre onlarca milyon dolar borç batağına düşmüş durumda. Sağlıklı bir geliri olmayan bir Anadolu takımının bu şartlar altında ayakta kalması son derece zor görünüyor.

Ankaragücü-Gençlerbirliği derbisinin en büyük özelliklerinden birinin güçsüz ve iddiasız görünen takımın galip gelmesi ya da çelme takması olduğunu hepimiz biliyoruz. Biraz eski sayfalara bakarsanız her iki takımın da son derece kötü durumlarda rakibini defalarca alt ettiğini görebilirsiniz. İlk yarıda oynanan ve benim gibi birçok Gençlerbirliklinin fark beklediği maçın 1-1 bitmesi de bunun en iyi göstergelerinden biri.

Uzun sözün kısası; yüzyıllık kulüpleri bile siyasi ya da kişisel çıkarları için “yok eden” yöneticiler cezalandırılmadıkça, bu bataklığı yaratanlar Türk futbolundan uzaklaştırılmadıkça ve bu işin en tepesinde yer alan Türk Futbol Federasyonu kulüplerin transfer işlerini “adam gibi” kontrol altına almayıp içi boşaltıldıktan sonra “kulübü cezalandırmak dışında” hiçbir şey yapmadıkça biz bu senaryoyu daha çok defa izleriz.

Maça dönersek; normal koşullarda Gençlerbirliği’nin favori olduğu bir karşılaşmaya çıkıyoruz. Ama sonuç ne olur bunu tahmin etmek çok güç. Ankara derbisinde birkaç kere dilim yandı bir daha yansın istemiyorum. İyi olan, mücadele eden ve en önemlisi hak eden kazansın…

Dip not: Lig tarihi boyunca Ankaragücü’nün evinde oynanan 36 maçta tam bir eşitlik söz konusu. Her iki takımın 12’şer galibiyeti ve 12’de beraberliği var. İki takımı ayıran tek konu atılan goller. Ankaragücü bu maçlarda 53 gol atmış ve 49 gol yemiş. Kısacası; maç öncesi Ankaragücü “evinde” oynadığı maçlarda averajla önde bulunuyor.

İstatistikler için kaynak: gencler.org

Share

Kas 29 2011

Fuat Çapa, Sistem ve İstikrar

Fuat Çapa, uzun yıllar yurtdışında yaşamış, futbol oynamış, üniversiteye gitmiş, bankacılık ve teknik direktörlük yapmış bir işçi çocuğu. 2007’de Türkiye’deki futbol sistemi (nin arka planı) hakkında çok fazla bilgisi olmadan (ve muhtemelen bu kadar sistemsiz ve kaygan bir yapısı olduğunu aklının ucundan bile geçirmeden) Gençlerbirliği’nin başına gelmişti. Tribünden ve açıklamalarından dolayı samimi, işini bilen, çalışkan ve iyi niyetli biriydi. Hatta Avustralya’nın asist kralı olarak Gençlerbirliği’ne gelen Nick Carle, sadece onun döneminde “iyi” oynamıştı. Fakat Türkiye’deki kaygan futbol sistemi daha sezonun 5. Haftasında ayağını kaydırmaya yetti…

Çapa, sonradan tekrar Avrupa’nın yolunu tuttu. Hollanda’da çalışmaya başladı. 2010’un son günlerinde düşme potansiyeli en yüksek durumdaki takım olan Kasımpaşa’nın başına geldi. Takımı canlandırsa da, kurtaramadı. 2011-12 sezonunda ise Gençlerbirliği’nin başına geçti. 12. Hafta sonunda elindeki sınırlı ve bir önceki sezona göre daha güçsüz kadro ile Gençlerbirliği’ne uzun bir aradan sonra tekrar “takım oyunu” oynatmayı başardı.

Diğer taraftan, bu süre zarfında Türk futbolunda “taraftarla olumlu iletişim” konusunda devrim niteliğinde iki toplantıya imzasını attı. Bu toplantılardaki samimiyeti, içtenliği, açık sözlülüğü ile taraftarlar tarafından çok sevildi.

Fuat Çapa, 26 Kasım 2011 tarihinde NTVSpor’da canlı olarak yayınlanan ve Bağış Erten ile Banu Yelkovan’ın hazırlayıp sunduğu “Yenilsen de Yensen de”ye konuk oldu. Çapa, tıpkı toplantılarda olduğu gibi çok samimi ve içtendi.

Programda bir katılımcının, zaman içinde prensiplerinden vazgeçip geçmeyeceğini sorduğunda Çapa’nın, “Futbolu çok seviyorum ama benim için her şey değil” demesi, bana göre Çapa’nın Gençlerbirliği’ne ne kadar çok yakıştığının en güzel kanıtı idi.

Çapa, programda Türk futboluna çok uzak görünen ama güçlü bir futbol sistemi kurmak için yapılması şart olan bazı projelerden bahsetti. Bu projeler o kadar çok ilgimizi çekti ki, stüdyoda bulunan herkesin başı döndü. “Keşke” dedi. Ama asıl önemli olan bu projelerin tamamı aynı yere, “Sisteme ve İstikrara” yol alıyordu ve bu ülke futbolundaki en büyük sistemimiz, uzun vadeli planların, istikrarın, projelerin ve “yakınlaşmanın” sürekli önünü tıkayan sistemsizliğimizdi. Bu da soruldu Çapa’ya, o da çok basit bir cevap verdi: “elbette zor ama bir yerden başlamak gerek.”

Çapa iki taraftar toplantısında ve Yenilsen de Yensen de’de neler anlattı;

Futbolcu, teknik direktör, teknik ekip, yönetici ve başkandan oluşan kulüp ile taraftarlar arasında kutuplaşmanın olmaması gerektiğini söyledi. Bunun için de Avrupa’da çok yaygın olan “taraftarla olumlu iletişim” toplantılarının yapılması gerektiğini ve bu tarz toplantıların her iki tarafın da kendi açılarından gördüklerini karşısındakilere anlatmasında, fikir alışverişinde çok büyük önem taşıdığını anlattı.

Gençlerbirliği’nde uzun vadeli çalışırsa en başta Kırmızı-Siyahlılara en yakın futbol modeli olarak “Arsenal modelini” uygulamaya koymak istediğini anlattı.

Sürekli yapılıp bozulan ve tekrar yapılan bir futbol sistemi yerine, sağlam bir futbol sistemin kurulmasına ve transfer edilen futbolcuların bu sisteme uymasına önem verilmesi gerektiğini söyledi.

Altyapıya büyük önem verilmesi gerektiğini, onların önlerini açmak ve aynı zamanda yüreklendirmek için sivrilenlerin A takıma alınmalarının doğru olduğun anlattı. Gençlerbirliği’nde çalışması halinde 3 yıl sonra altyapıdan yetişmiş en az 6-7 futbolcuyu A takıma çıkartmak istediğini söyledi.

Kendi babasının işçi olduğunu ve okuma yazmasının olmamasına rağmen Belçika’ya gittiğinde para kazanmak için o ülkenin dilini öğrendiğini, bu yüzden para kazanmak için bu ülkeye gelen yabancı futbolculara da 6 ay içinde Türkçe konuşma şartını getirmek istediğine söyledi. Yabancı futbolcuların Türkçe öğrenmesinin hem ülkeye çabuk uyum sağlamalarında hem de teknik ekip ve diğer oyuncularla daha iyi anlaşmalarında çok büyük önem taşıdığını anlattı.

Çağdaş futbolda topun %40 ortadan, %30 sağ ve %30 sol kanattan oynandığını fakat Türkiye’de bazı takımlarda %70 ortadan, %15 sağ ve %15 sol kanattan oynanırken, birçoğunda %70 ortada, %25 hangi mevki oyuncusu iyiyse o mevkide ve geri kalanı diğer mevkide şeklinde oynandığını söyledi.

Teknik direktörlerin yaptıklarını ve kendilerini hep aynı alışagelmiş cümlelerle değil de daha samimi ve gerçekçi olarak, her platformda dile getirmelerinin anlaşılmaları için çok doğru olduğunu dile getirdi.

Sezon başında futbolcularından tek tek “10 hafta sonra takım olarak nasıl bir kimliklerinin olması gerektiğini” yazmalarını istediğini ve 10. hafta sonunda yazılanlarla kamuoyunda konuşulanları karşılaştırıp aradaki farkları ortaya çıkarttıklarını söyledi…

Fuat Çapa’nın sürekli bahsettiği futbol sisteminin kurulması için istikrarlı ve uzun vadeli bir çalışmanın şart olduğu ortada. Bu yüzden bir Gençlerbirlikli olarak, Fuat Çapa’ya bu şansın “uzun süreli” olarak verilmesi gerektiğine ve bizlerin taraftarlar olarak ona iyi günde kötü günde destek olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yayın Linki: http://www.klasspor.com/tr/yazilar/724-Mehmet_Ali_Cetinkaya_Fuat_Capa_sistem_ve_istikrar.html

Share

Kas 19 2011

Bu Ülkede Futbol Hiçbir Zaman Sevilmedi

Bu ülkede futbol hiçbir zaman sevilmedi… Doğduğunuzda, birileri tarafından “omuzlarınıza yüklenen” takımı sevmeniz öğretildi… Daha ilkokul yaşına gelmemiş çocuklara “diğer” takımların “düşman” olduğu öğütlendi… “Ben maç izlemem. Sadece kendi takımımın maçını izlerim” diyen “futboldan yoksun” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol hiçbir zaman sadece oyun olmadı… Her maçı bir “savaş”, her karşılaşmayı bir “dava” olarak görmeniz istendi… Hangi koşulda olursa olsun kendi takımınızı yüceltmeniz, diğer takımları ise küçümsemeniz beklendi… “Ölmeye ölmeye ölmeye geldik” diyen “gözü dönmüş” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbolu sevmeniz için hiç kimse yol göstermedi… Herkes sadece kendi takımının yolunu işaret etti… Kayıtsız şartsız ona iman etmeniz beklendi… Takımınızın hatalarını görmemeniz, sadece başarılarını dillendirmeniz istendi… “Kazan da nasıl kazanırsan kazan” diyen “kör” insanlar yaratıldı…

Bu ülke futbolunda hiçbir zaman bir “futbol sistem” kurulmadı… Hep günü birlik başarılarla övünüldü… İstikrar yerine adam asmalar daha cazip görüldü… Uzun vadeli planlar yerine kısa vadeli/gün geçirici planlara prim verildi… En ufak başarısızlıkta kazanlar kaynatıldı… Cadı avına başlandı… Günah keçileri yaratıldı… Linç kültürümüzü besleyen “zavallı” insan yaratıldı…

Bu ülke futbolunda hep güçlüler kazandı… Elenmesinler diye kurallar değiştirildi… Hep onların kazanması için uğraşıldı… Sürprizlerin önüne set gerildi… Olması istenenlerle, diğerleri arasındaki uçurum her geçen gün daha da yükseltildi… “Sadece güçlülerin kazanmasını isteyen” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol hep birilerine hizmet etti… Her yol birilerinin cebine çıktı… 3 kuruşluk oyunculara 100 lira verildi… Paralar aklandı… Borçlar silindi… “Oy”undan korkanlar “aman dokunmayalım” diyerek oyunun devam etmesine göz yumdular… “Futbolun canı cehenneme ben paraya/oya bakarım” diyen insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbolcuya, teknik adama hiç saygı duyulmadı… Bir günde vezir yapıldılar… Bir günde rezil edildiler… “Dövmeyi, tartaklamayı görev sayan” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol asla sevilmedi… Rakip takım taraftarları kafeslere kapatıldı… Ya da stada alınmadı… Gelmelerini yasaklayarak “olayı” kapattıklarını düşünenler aslında taraftarlar arasındaki kutuplaşmayı daha da arttırdıklarının farkına bile varmadılar…

Bu ülke futbolunda güvenlik mercileri bile kuralları uygularken takım seçtiler… Ev sahibi olay çıkartmıyor diye pankartını sokmasını izin vermezken “onlara” kapıları sonuna kadar açtılar… Ev sahibi kavga-dövüşe katılmıyor, küfretmiyor diye deplasmandaki takımın amigosunun sahaya inmesine izin verdiler… “Hep onlar için çalışan” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol asla sevilmedi… Bu ülkede futbol gerçekten asla ve asla sevilmedi… Sevilmesi istenmedi… Sevenler horlandı… Sevilmesi için uğraşanlar küçümsendi… Susturuldu… Kessen damarlarından tuttuğu takımın renklerinin aktığını sanan “saflar” yaratıldı…

Sorgulayanların aksine sorgulamayan bu safların önü her zaman açıldı…

Share

Eki 15 2011

Türkiye’nin Süre Gelen En Eski 3. Derbisi…

25 Eylül 2011 Pazar günü, saat 20:00’de, 19 Mayıs Stadı’nda, Ankara’nın en büyük derbisi olan Gençlerbirliği-Ankaragücü maçlarından biri daha oynandı.

Maçtan bir gün önce, NTVSpor’da canlı olarak yayınlanan “Yenilsen de Yensen de”ye bir Gençlerbirlikli olarak katıldım. Programdan önce yaptığım araştırmalarda ise Ankaragücü-Gençlerbirliği rekabetiyle ilgili ilginç bir bilgiye ulaştım. Ünlü futbol istatistikçilerinden Cem Pekin ve Mehmet Yüce’den de doğruladığım bilgiyi, programda söylemeye karar verdim.

Türkiye’de oynana en eski derbi, 1904 yılında oynanan Moda-Kadıköy maçı imiş. Süre gelen derbiler içinde en eskisi ise 1909’da oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçı iken, bunu Altay-Karşıya ve Ankaragücü-Gençlerbirliği derbileri takip etmekteymiş.

Kısacası, ilk kez 1923 yılında karşı karşıya gelen iki Ankara takımının 88 yıllık rekabeti, aynı zamanda Türkiye’de süre gelen en eski 3. derbi olma özelliği taşıyor. Tüm dünyada, futbolseverlerin ilgisini çekmek ya da taraftarların takımlarına, ilgili maçlar üzerinden daha çok sahip çıkmaları için kullanılan bu tarz bilgiler maalesef bizim ülkemizde her zaman İstanbul hegomanyasının çelik çarklarında unufak oluyorlar…

Türkiye’de futbol sadece 3 takım üzerine kurgulandığı ve oynandığı için, diğer takımlar hakkında hiçbir bilgiye ulaşamıyoruz. “Büyükler”imizin, sadece günü kurtarmak için yaptığı, plansız-programsız, kısa vadeli çalışmaları yüzünden, ülke futbolunda ne bir istikrar ne de bir albeni yaratılamıyor.

25 Eylül 2011, saat 20:00’da, ilk 3 maçta hiç puan kazanamayan ve ciddi bir yönetim kaosu yaşayan Ankaragücü ile rakibine göre daha derli toplu görünen ama aslında bariz sıkıntıları olan Gençlerbirliği, Türk Futbolunun en eski 3. derbisi için sahaya çıktılar. Tribünlerdeki yaklaşık 12 bin seyircinin takip ettiği maçın kalitesi maalesef vasatı geçemedi. Önce Gençlerbirliği Soner ile golü buldu, sonra ikinci yarıda çok gömülmesinden ötürü yediği baskının ardından bir karambol golüne engel olamadı ve maç 1-1 berabere bitti. Maçtan sonra Ankaragüçlü futbolcular ile taraftarlar 2011-12 sezonunda kazanılan ilk puanlarını doyasıya kutlarlarken, Gençlerbirliği taraftarlarının aklı karamboldan yenilen ve 2 puanı çimlere gömen golde kalmıştı.

Gençlerbirliklilerin iyi niyetini suiistimal edercesine, Gençlerbirliği’ne ayrılan maraton tribününe giren ve sağ tarafta kümeleşip Ankaragücü tezahüratlarında bulunan bir grup taraftarın yarattığı gerginlik dışında sakin bir Ankara derbisi daha sona erdi.

Süper Lig’de kalmak için her iki takımın da daha çok çalışması gerektiğinin ortaya çıktığı bu köklü derbinin, Türk futbolu içerisindeki değerinin uzun vadede anlaşılması, benim en büyük dileğim. Çünkü bu tarz değerlere sahip çıktıkça, bir yandan İstanbul hegomanyasının çelik çarklarından biraz daha uzaklaşacağız, hem de futbolu daha çok seveceğiz…

İlgili maç:

2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 4. Hafta Maçı
Gençlerbirliği 1-1 Ankaragücü

Solfasol Gazetesi, Ekim 2011

Share

Eki 10 2011

İtalya’da bir yabancı…

1959 senesinde apar topar başlayan ve yarım sezon oynanan Milli Lig’in ilk gol kralı, 11 gol ile Metin Oktay olur. 1959-60’da 33 ve 1960-61’de 36 golle Metin iki yıl daha tahtından inmez.  Golleri ile Türkiye’yi sallayan Metin’i, önceleri Real Madrid’in istediği yazılıp çizilir ama Altay, Beşiktaş, Milli takım ve Galatasaray’ı çalıştıran Leanordo Remondini işi resmiyete döker ve Kral’ı İtalya’ya götürmek ister.

300 Bin Liraya Serie A’ya

Arşivlere göre 1924’de “Bombacı” Bekir (Refet)’in Almanya’ya gitmesi ile başlayan, 1927’de Altay’lı “Kara” Vahap (Özaltay)’ın Fransa’ya, 1950’lerin başına Bülent Eken, Şükrü Gülesin ve Bülent Esen’in İtalya’ya, Lefter Küçükandonyadis’in İtalya ve Fransa’ya  gidişi ile devam eden futbolcu ihracatımıza’a, 1961-62 sezonu için 300.000 lira karşılığında Serie A’nın yeni takımı Palermo’ya “evet” diyen Kral eklenir…

İlk Maçında Üç Gol

13 Ağustos 1961’de 25 bin kişinin doldurduğu La Favorita’da ilk kez sahne alan Kral’ın takımı Portekizin güçlü ekiplerinden Sporting Lisbon ile hazırlık maçı yapar. Metin, 22. dakikada Sporting ağlarını havalandırdığında tribünlerden büyük bir sevinç gürültüsü yükselir. 72. dakikada attığı ikinci golle ise tribünler adeta yıkılmaktadır.

Maçın bitmesine 6 dakika kala kaleci ile çarpışan Metin’in yerlerde kıvranması ile büyük bir uğultu kopar. Üzüntü, keder ifade eden bir uğultudur bu… Takım kaptanı ve Remondini  Metin’e koşar… Tedavinin ardından seke seke ayağa kalkan Metin, 3 dakika sonra aldığı pası öyle bir kaleye havale eder ki… Tüm seyirciler hep bir ağızdan “Metin, Metin” diye tempo tutmaya başlamıştır. Bu tablo karşısında maçı takip eden birkaç Türk gazetecisinin gözlerini  buğulanır…

Önce Dizlerim Titredi

“Ülkemden ayrılıp İtalya’ya geldiğimde çok tedirgindim. Sporting maçına çıktığımda Fenerbahçe – Galatasaray maçlarından farklı bir şekilde titredi ayaklarım. Ancak 20 dakika sonra kendimi bulmaya başladım. Eğer başarılı olduysam bunda, seyircilerin ve takım arkadaşlarımın hissesi çok büyüktür… ” diyen Metin, gösterdiği performansla İtalyan futbol camiasına bomba gibi düşer. Gazeteler, “Halk silahın buldu”, “Sporting’i Metin yendi”, “Delici vasıflarıyla dikkate değer bir futbolcu” gibi başlıkları atar…

Şanssız Bir Açılış

Ama sevinç uzun sürmez. Zira, Kral maçda aldığı darbelerden dolayı sakatlanmıştır. Serie A’daki ilk maçta yerini alamayan Metin, o günlerde İtalya’ya geleceği söylenen Can Bartu için Milliyet’e yazdığı mektupta, “Gel kardeşim. Memleket hasreti ne kadar kahredici olsa da ‘turco’lar daima muvaffak olmalı… Bekliyorum…” diyerek seslenmektedir…

İlk hafta deplasmanda Bologna’ya 1-0 yenilen Palermo’nun La Favorita’da ilk kez sahne alacağı maçta kral pembe – siyah forması ile çimler üzerindedir. Güzel bir oyun ve ilk resmi golünü imzasını atar ama takımının Spal Ferrara’ya 3-1 yenilmesini engel olamaz.

Türkiye’den Metin’i izlemek için gelen 300 dolayında Türk’ün de tribünde yerini aldığı 3. hafta maçında Metin’li Palermo evinde, güçlü Milan ile golsüz berabere kalarak Serie A’daki ilk puanlarını alır.

Nefis Bir Röveşata

4. hafta Olimpico’da Roma’ya 5-2 yenilen Palermo’nun ikinci golünü nefis bir röveşata ile atan Metin, bir sonraki hafta Catania deplasmanında sakatlanır. 3 hafta takımından uzak kalan Metin’i, futbol yazarları “gol sultanına ne oldu?” , “Sporting maçından sonra bir türlü kendisini gösteremedi” diyerek eleştirmeye başlarlarken, Remondini, “Metin’e güvenim tam. Sakatlığı geçtikten sonra kendisini gösterecektir” diyerek savunmaktadır… Continue reading

Share

Eyl 29 2011

Türkiye’den bir Stoke geçmişti

Stoke City, 29 Eylül’de ilk kez bir Türk takımı ile resmi bir maç yapacak. Ama İngiliz ekibi, bundan 49 yıl önce Türkiye’ye gelmişti. Hem de efsane sağ açığı ile birlikte… Mehmet Ali Çetinkaya yazdı.

Tarih 8 Mayıs 1962. İstanbul ve tüm Türkiye 20.30’da Mithatpaşa’da oynanacak olan Stoke City – Fenerbahçe maçının sonucunu merak ediyor…

O yıllarda, şöhreti ya da “özel” bir durumu bulunan takımlar, ülke ülke dolaşmakta ve dostluk maçları yapmaktadırlar. İngiltere İkinci Ligi’nde yer alan ve dünyanın en eski ikinci takımı olan “Çömlekçilerin” özelliği ise, bünyelerinde bulunan 47 yaşındaki “sağ açıklar kralı” Stanley Matthews’dur.

İsrail’de yaptıkları maçların ardından 7 Mayıs 1962’de İstanbul’a gelen uçağın merdivenlerinden, üzerinde gri, kumlu bir elbise ve lâcivert bir kravat, başında nefti bir şapka taşıyan uzun boylu, zayıf yüzlü, kır saçlı Matthews, ağır ağır inerken birden, çakan flâşların karşısında bir an durur. Ve sonra mağrur bir eda ile başından şapkasını çıkarıp, kendisini karşılayanları selâmlar.

Matthews, ayağının tozuyla Mithatpaşa’yı gezer ve sahanın hem pürüzlü, hem toprak, hem de sert olmasından yakınır. Sağ açık mevkisinin çim olmasına sevindiğini söyler. Karşısında oynayacak olan sol beki sorar. Rakibi Özcan’ın 20 yaşında olduğunu öğrenince, “Oo, çok genç. İkimiz de çıplak ayakla oynasak daha memnun olurum” der. Türkan Türker’e verdiği röportajda, daha uzun yıllar futbol oynamak istediğini belirtir. O sezon Real Madrid’in yaşlı bir takım olmasından dolayı Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Benfica’ya kaybettiği eleştirilerine “ben futbolda yaş faktörünü kabul etmiyorum. Benfica kolektif futboluyla maçı kazandı” diye cevap verir. Profesyonel futbolculara, çok çalışmayı, çok antrenman yapmayı ve hayatlarını disipline sokmayı tavsiye eder.

İlginçtir, aynı günlerde Türkiye, 38 yaşındaki Lefter’in futbol oynamak için yaşlı olup olmadığını tartışmaktadır. Halit Kıvanç, Matthews’a bu durumu sorar. Matthews, “38 yaşında ha? Benim için bebek sayılır. Herhalde şu anda futbol hayatının en iyi yıllarını yaşıyordur. Daha uzun yıllar futbol oynamasını tavsiye ederim. Benim için en esaslı devre 50 yaşına vardığım devre olacaktır.” der…

Lefter cezalı olduğu için Stoke’a karşı forma giyemez. Fenerbahçe maçı 89. dakikada Şeref’in attığı kafa golü ile 1-0 kazanır. Karşılaşmadan sonra Namık Sevik, “filmlerde gördüğümüz, hayat hikâyesini okuduğumuz. Dünya sağ açıklar kralı, genç futbolculara taş çıkartırcasına gayretli ve arzuluydu” derken, Gündüz Kılıç, “1950’de izlediğim muhteşem oyuncunun güç kaybettiğini izlemek içimi burktu” diye yazar…

Stoke, sonraki maçlarda, Galatasaray’a 2-0 yenilir. Fenerbahçe’yi 1-0 yener, Altay’la İzmir’de 1-1 berabere kalır ve Matthews’un maçtan önce, “sonunda özlediğimiz çim bir sahada mücadele edeceğiz” dediği Ankara 19 Mayıs Stadında Gençlerbirliği’ni 1-0 yener.

Akıllarda Namık Sevik’in, “‘Matthews’i ben de seyrettim’ diyebilmek küçümsenecek hâtıra mıdır?” sözleri kalır.

50 yaşına kadar futbol oynayan ve “İngiltere liglerinde forma giyen en yaşlı futbolcu” ünvanını kazanan Matthews, 55 yaşında teknik direktörlük yaptığı Hibernians kulübünde de maça çıkar.

29 Eylül 2011, tr.eurosport.com

Share

Tem 26 2011

Görünmez Kahraman: Hasan Şengel…

Yıllar önce bir arkadaşım, tesislerde antrenman izlerken işaret etmişti Hasan Şengel’i. “Cavcav’ı getiren adam” demişti onun için. Yaşlı ve çok sevimli görünen bir adamdı. Hem Ankara Rüzgarı’nda hem de gencler.org için görüştüğüm eski futbolcularımızın anlatımlarında sıkça duyduğum ama hiç yüz yüze gelmediğimiz Hasan başkanın yanına gidip selamlaşmıştık. Hiç tanımasa da, bizi görür görmez sıcacık bir selam vermişti. Halimizi hatırımızı sormuştu. Sevinmiştik. Hoşumuza gitmişti…

Birkaç yıl sonra eski kaptanlardan Cemalettin Sakallıoğlu’nun organize ettiği, “Eski Gençlerbirlikli Futbolcular Gecesi”ne davet edilmiştim. Çok büyük onur duymuştum. Orada Hasan Başkanla bir kere daha tanışma fırsatı bulmuştum. Cemalettin ağabey beni, “gencler.org’u yapan arkadaş” diye tanıtmıştı. Biraz utanmış ama aynı zamanda da yaptığım işlerin bir işe yaradığını düşünüp gururlanmıştım. O gece Hasan başkan tüm futbolcularla tek tek ilgilenmişti. Futbolcuları bir başkan edası ile sesini yükselterek yanına çağırışı, onlar hakkında anılar anlatması ve bu anılarda çok ince ayrıntılara girmesi beni hem şaşırtmış hem de çok etkilemişti.

Aylar sonra tesislere maç yapmaya gittiğim bir gün, güvenlikten geçip ilerlerken Hasan başkan arkamdan seslenmişti. Yanına gidip selam vermiştim. Bana “Cemalettin bir türlü sana ulaşamamış. Akşam futbolcularla yemeğimiz var gelsene” demişti. Ben de, telefonumun değiştiğini, halı saha maçımın olduğu, bu yüzden gelemeyeceğimi ve gösterdiği ilgiden ötürü çok teşekkür ettiğimi söylemiştim. O da bana “Sen Gençlerbirliği’ne hizmet ediyorsun. Seni çağırmayacağız da kimi çağıracağız” demişti…

Bu anlar benim aklımdaki Hasan Şengel’i anlatıyor.

Hasan başkan, bana göre Gençlerbirliği’nin bugünlere gelmesinde en önemli paya sahip insan. Takımın 2. Lig’den 3. Lig’e hatta sonrasında Amatör kümeye düşüp-çıktığı zamanlarda kulübe sahip çıkanların başında gelen kişi. Cavcav’ı ve ondan önce de bir sürü kişiyi Gençlerbirliği’ne sahip çıkmaları için yüreklendirmeye çalışan, kasada beş kuruşun olmadığı, o buhranlı dönemlerde kulübü ayakta tutmak için kendini paralayan, hatta kulübü için hapis yatan ve bugünlerde, ilerlemiş yaşına rağmen, hala Gençlerbirliği’nin tanıtımı ve gelişmesi için çabalayan insan…

Gençlerbirliği ile şöyle veya böyle ilgisi olan herkesin, hep iyi yanını görmeye ve onları her kötü şeyi görmezden gelerek yan yana getirmeye, yan yana tutmaya çalışan Hasan Başkan’ın, kulübe en ufak desteği olanları bile hatırlayıp, onları sürekli gururlandıracak sözler sarf etmesi bile onun, hem ne kadar büyük bir insan olduğunu hem de Gençlerbirliği’ni ne kadar sevdiğini anlatmaya yetiyor herhalde…

Çok yaşa Hasan başkan ve o unutulan anıları sürekli anlatmaya devam et…

Solfasol Gazetesi, Ağustos 2011

Share