malicetinkaya tarafından yazılmış tüm yazılar

Sen to Chihiro No Kamikakushi (Spirit Away / Ruhların Kaçışı)

TÜR: Animasyon, Macera, Aile. SÜRE: 125 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2001. imdb: 8.6. Tomatometer: %97…

Anime üstadı Hayao Miyazaki’nin dünya çapında tanınmasını sağlayan ve Oscar kazanan ilk anime olan Ruhların Kaçışı; karakterleri, konusu, anlatımı ve Joe Hisaishi imzalı tapılası müzikleriyle nefis bir animasyon filmi.

Konu

10 yaşındaki Chihiro ve ailesi yeni taşındıkları kasabaya doğru ilerlerken yanlış yola saparlar ve önlerine ilginç bir yapı çıkar. Küçük kız geri dönmek istese de ebeveynlerinin zoruyla yapının içinden geçerek hayalet şehir görünümündeki bir yere gelirler.

Hakkında

Ruhların Kaçışı’nı Hayao Miyazaki yazdı ve yönetti.

Yapım 2003’te En İyi Animasyon dalında Oscar ödülünü kazandı. Ayrıca 2004’te BAFTA’da İngilizce Olmayan En İyi Film kategorisinde ödüle aday gösterildi.

Animasyon imdb’nin en iyi 250 film listesinde en üst sıralarda yer alıyor.

15-19 milyon dolar bütçesi olan anime dünya genelinde 331 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Miyazaki, nehir ruhunun temizlendiği ve bisiklet gibi birçok materyali döktüğü sahneyi gençken katıldığı bir nehir temizliğinden esinlenerek yazdı.

Chihiro’nun ejderha formundaki Haku’ya ilaç içirmeye çalıştığı sahne çizilirken Miyazaki bir veterinerin bir köpeğin alt çenesini tutarak onu beslemeye çalışmasından esinlendi.

Zeniba’nın evine vardığında Chihiro’yu karşılayan zıplayan lamba Pixar’ın meşhur logosuna bir gönderme.

Chihiro’nun annesini seslendiren Yasuko Sawaguchi yemek yediği sahneyi seslendirirken bir parça kızarmış tavuk, İngilizce versiyonunda aynı seslendirmeyi yapan Lauren Holly ise elma yiyordu..

Miyazaki 1997’de Prenses Mononoke’yi (Mononoke-hime / Princess Mononoke) tamamladıktan sonra emekli olmayı düşünüyordu fakat arkadaşının 10 yaşındaki asık suratlı kızını gördükten sonra bu fikrinden vazgeçti ve Ruhların Kaçışı’nı yapmaya karar verdi.

Miyazaki yapımın hikayesini tamamlamadan çizimlere başladığını ve çizimlerin hikayeyi tamamladığını söyledi.

Bugüne kadar sadece iki animasyon filmi Japon Akademi ödüllerinde en iyi film kategorisinde mutlu sona ulaştı. Bunların ilki Prenses Mononoke diğeri ise Ruhların Kaçışı oldu.

Yapım Miyazaki filmleri arasında çocuk karakterin bir çocuk tarafından seslendirildiği ilk animasyon oldu.

Ruhların Kaçışı, 2016’da BBC’nin 21. Yüzyılın En İyi 100 Filmi listesinde 4. sırada yer aldı.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

Önüne gelen her şeyi yiyen ve sürekli büyüyen yüzsüz karakteri Japon kültüründe önemli bir yere sahip olan ipekböceğine benziyor. Sona doğru Zeniba’nın yanında ipek sarıyor olması da ona bir gönderme.

Melek

zamansızca… takılıp kaldığın… bir ara… belli belirsiz bir tebessümün suratını kapladığı… ardından da mutlulukla… uzun uzun seyre daldığın… enerjinin en saf halinden yaratılmış bir melek olduğunu düşündüğün anlar…

10:31 – 10:37

Köklenmek

her geçen gün (ilişkinin/kendinin/onun) daha da canlandığını… yapraklandığını… yeşerdiğini… köklendiğini fark ettiğin… fark ettikçe güçlendiğin… güçlendikçe daha da çok sevdiğin… sevdikçe şükrettiğin anlar…

13:41 – 13:49

Gökyay Vakfı Satranç Müzesi

Cansın’ın önerisiyle Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’ne doğru yol alırken aklımda “satranç takımları ne kadar farklı olabilir ki?” sorusunu geçiriyordum. Fakat, müze kartımız olduğu için 10’ar lira ödeyerek, içeriye girdikten sonra satranç taşlarının ne kadar da acayip olabileceğine şahitlik etmeye başladık.

Vakfın kurucusu olan Akın Gökyay’ın 1975 yılında başladığı ve 31 Ocak 2012 tarihinde Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan 110 ülkeden 700’den fazla satranç koleksiyonunun bir bölümünün sergilendiği müzenin ilk katında çocuk temalı satrançlar yer alıyor.

Bu bölümde yer alan satrançlar oldukça detaylı ve ilgi çekici. Örneğin Daltonların en uzun boylu üyesi Avarel’in Redkit’in ekibinde olması gibi birçok zeki ayrıntı gizli satranç taşlarında.

Bir başka ilgi çekici bölüm de savaşların betimlendiği satranç tahtaları. Mesela Bin Ladin’in ekibiyle Amerika’nın;

Nazilerle Rusların;

Osmanlılarla Bizanslar;

Ya da futbol takımlarının yer aldığı satranç takımları.

Bir de tablalarının oldukça farklı olduğu satranç takımları sergileniyor müzede.

Satrançlar arasında dolaşırken aslında her konuda iki farklı takım oluşturulabileceğini düşünmek oldukça enteresan geldi. Mesela şu an çalıştığım şirketteki çalışanlardan bir satranç takımı neden yapılmasın ki? Mesela kral… 🙂

The God Father (Baba)

 

TÜR: Suç, Dram. SÜRE: 175 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1972. imdb: 9.2. Tomatometer: %98…

Birçok otorite tarafından gelmiş geçmiş en iyi film olarak değerlendirilen, değerlendirildikçe de değerlenen Baba; hikaye, oyunculuklar ve anlatımıyla oldukça başarılı bir suç dram filmi.

Konu

Corleone ailesi, Don Vito Corleone’nin (Marlon Brando) başında olduğu, suça dayalı bir örgüt kurmuş olan İtalyan asıllı meşhur bir ailedir. Aile, New York’daki diğer dört aileyle birlikte New York’un yeraltı işlerini yönetmektedir. Ancak Corleone ailesini diğerlerinden ayıran özelliği, Don Corleone’nin cebinde bozuk para gibi taşıdığı politikacılar ve yargıçlardır. Politikacılar ve yargıçlarla olan bu yakın ilişkileri diğer ailelerin açamadığı kapıları açabilmesini sağlamaktadır.

İtalya ve New York’un en meşhur uyuşturucu üreticisi ve dağıtıcısı olan “Türk” lakaplı Solozzo’nun (Al Lettieri), Don Corleone’den, ilişkilerini kullanarak kendisine yasal koruma sağlamasını ve 1 milyon dolar nakit para vermesini istemesi ailenin tüm hayatını değiştirecektir.

Hakkında

Mario Puzo’nun aynı adlı eserinden yazar Puzo ve Francis Ford Coppola’nın senaryosunu yazdığı Baba’nın yönetmen koltuğunda da Francis Ford Coppola oturuyor.

Baba, aralarında En İyi Film ödülünün de bulunduğu 3 dalda Oscar ve 5 dalda Altın Küre’nin sahibi oldu.

5-6,5 milyon dolar bütçesi olan yapım 245 – 286 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Yapım çok uzun zamandır imdb’nin en iyi 250 film listesinde 2. sırada, rottentomatoes’in tüm zamanların en iyi 100 filmi listesinde de üst sıralarda yer alıyor.

Ivır Zıvır

Vito Carleone’nin eve geri döndüğü ve aile üyelerinin onu merdivenlerden yukarıya taşıdığı sahnenin çekimlerinde Brando, şaka olsun diye vücudunun altına ağırlıklar koydu. Öylece onu taşıyan oyuncular oldukça zorlandılar.

Filmdeki Johnny Fontane karakterinin Frank Sinatra olup olmadığı konusunda kitabın yazarı Mario Puzo’ya sorduklarında hiç bir zaman evet demediyse de reddetmedi de. Puzo’nun ölümünden 5 yıl kadar sonra ise kızı çıkıp “Evet o Sinatra’ydı” dedi. (analogmuzik.blogspot.com)

Lenny Montana (Luca Brasi) Marlon Brando’yla oynayacağı için oldukça gergindi. Bu yüzden ilk kez karşı karşıya geldikleri sahnede repliklerini unuttu ve birçok hata yaptı. Fakat yönetmen Coppola bu doğal gerginliği çok beğendi ve o kurguda o sahneleri kullandı. Brasi’nin Brando ile görüşmeden önce prova yaptığı sahne sonradan filme eklendi.

Bir Don Corleone repliği olan “Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım”, sinema tarihinin en çok gönderme yapılan repliklerinden biri haline geldi. Amerikan Film Enstitüsü’nün 2005 yılında yaptığı bir ankette, en çok hatırlanan 2. replik seçildi.

Brando rol için seçmelere katıldığında , yanaklarını pamukla doldurarak oynadığı karakterin bulldog cinsi köpeğe benzemesini istedi. Çekimlerde Marlon Brando, o ünlü çeneye sahip olmak için her gün 3 saat boyunca bir koltukta oturmak zorunda kaldı. İşlem sırasında alt dişlerinin ön kısmına demir protezler yerleştirildi.

Birçok film sahnesinde Brando’nun replikleri kartlara basılmış olarak getirilirdi. Bazen de bu kartlar Duvall’ın üstüne yapıştırılırdı. Duvall, The Huffington Post’a verdiği bir röportajda “Neden yaptığını hep merak ettim. Onu taze tuttuğunu söyledi. Bence biraz tazelik ve arayış, biraz da tembellik. Ama ona yardımı oldu.”

Hayvan hakları koruyucuları filmin meşhur at sahnesini oldukça eleştirdiler. Bu konuda Coppola, “Filmde birçok insan öldürülüyor fakat herkes at hakkında endişeleniyor. Sette de durum aynıydı. Hayvan sever set çalışanları ufak köpekler gibi üzgündüler. O at kafasını, küçük köpekçikleri beslemek için günde 200 at katleden, evcil hayvan yiyeceği üreten bir şirketten aldığımızı bilmiyorlar mı?”dedi.

Al Pacino’nun yerine ilk önceleri Sylvester Stallone ve Robert Redford düşünüldü.Paramount Picture, Michael Corleone’yi oynaması için Robert Redford’u istiyordu çünkü Al Pacino’dan daha genç bir oyuncu olduğu için Francis Ford Coppola tarafından gözden geçirilmesini istedi. Ancak Coppola, İtalyan asıllı, Tony ödüllü Pacino’da ısrar etti.Coppola,Michael Corleone rolünü (Al Pacino’yu kastederek) “Bu rolü bu genç ve hırçın Sicilyalı delikanlıya vereceğim” diyerek Pacino’ya verdi. Nitekim Pacino efsanevi yönetmenin yüzünü kara çıkarmadı ve muhteşem bir oyunculukla Oscar’a aday oldu.

Filmde Coppola’nın toplam 6 akrabası oynadı. Bunların içinde oğulları ve kızı da var. Kronolojik olarak, oynayanların listesi şöyle:

– Talia Shire (Coppola’nın kız kardeşi) Connie Corleone karakteri

– Italia Coppola (Coppola’nın annesi) restaurant sahnesinde figüran

– Carmine Coppola (Coppola’nın babası) pianist karakteri

– Gian-Carlo Coppola ve Roman Coppola (Coppola’nın oğulları) figüran

– Sofia Coppola (Coppola’nın kızı) vaftiz töreninde bebek Michael Rizzi karakteri. Sofia Coppola The Godfather Part II ve The Godfather Part III’de de oynadı. Performansı beğenilmedi.

Baba’nın Johnny Fontane’ye tokat attığı sahne, Marlon Brando tarafından doğaçlama olarak yapıldı. O yüzden oyuncu Al Martino’nun sahnedeki tepkisi tamamen gerçekti. James Caan, Martino’nun sahne çekimlerinde Brando’nun tokadının ardından ağlaması mı, gülmesi mi gerektiğini anlamadığını belirterek oyuncunun şaşkınlığını ifade etti.

Sollozzo’nun (Al Lettieri) Sicilya diliyle konuştuğu ünlü sahnede altyazı olmamasının nedeni üzerine fazlasıyla spekülasyon üretildi. Altyazıların olmaması sahnenin derinliğine ve ciddiliğine artı katmış olsa da, çok basit bir nedeni var. The Godfather’ın DVD’sinde konuşan Coppola, altyazıların eklenmeme nedeninin aktörlerin çok hızlı konuşması olduğunu söyledi.

James Caan’ın FBI fotoğrafçısının makinasını yere attığı sahne tamamen doğaçlamaydı. Bu yüzden fotoğrafçının tepkisi tamamen gerçekti. Caan ayrıca fotoğraf makinasını kırdıktan sonra yere para atma fikrinin de sahibiydi. Oyuncu, “geldiğim yerde birinin bir şeyini kırarsan yenisini alır ya da parasını ödersin” dedi.

Marlon Brando’ya En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı aldığı bu rolü oynaması için ağır bir yaşlandırma makyajı yapılmıştır ve Brando Don Vito Carleone’yi canlandırdığı sırada sadece 42 yaşındaydı.

Sinematograf Gordon Willis sahneleri oldukça karanlık çektirdiği için “Karanlık Prensi” lakabını kazandı. Sahneler yapımcılar tarafından değiştirilmek istense de Willis ve yönetmen Coppola bu karanlğın Carleone ailesinin karanlık iş ilişkisine vurgu yaptığı konusunda ikna ettiler.

Sonny’nin Connie’nin kocası Carlo’yu sokakta dövdüğü sahne dört günde çekildi ve 700 ekstra oyuncu kullanıldı. Sahnede çöp tenekesi ve kapağının kullanılması da tamamen James Caan’ın doğaçlamasıydı.

Mafya’nın The Godfather’la olan bağlantısı gerçek bir ölüme neden oluyordu. The Guardian yazarı John Patterson bu skandalla ilgili detaylı bilgi vermişti. Film yayınlanmadan önce Italian-American Civil Rights League (İtalyan-Amerikan Sivil Haklar Topluluğu) filmle fazla ilgili oldu. Topluluk prodüktör Al Ruddy’nin fazlasıyla istediği New York konumlarına giriş izni karşılığında, filmin danışmanlığı yaptı. Ancak bu topluluk, New York’un Beş Ailesi’nden birinin lideri tarafından yönetiliyordu: Joe Colombo. Colombo ‘The Godfather’ın medyada aldığı ilgiden fazla memnundu.

‘The Godfather and the Mob’ isimli belgesele göre Colombo’nun medya ışıklarına olan aşkı, daha gizli olan iş arkadaşlarını rahatsız etti. Bu olay, yakın zamanda ortaya çıkan bölge savaşı ve içerideki sıkıntılarla birleşerek, Colombo’nun 2. Geleneksel İtalyan-Amerikan Toplantısı’nda vurulmasına neden oldu.

Francis Ford Coppola romandaki at başı bölümünü ilk anlarda çok da umursamadı fakat sonraları bu bölümün es geçilmek için fazla ikonik olduğunu düşünerek çekmeye karar verdi.

Brando’nun kendisi de dahil Hollywood’daki herkes Marlon Brando’nun En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazanacağını biliyordu. Fakat Brando ödülü boykot etti ve yerine Amerikan Yerlisi bir aktivist olan Sacheen Littlefeather’ı gönderdi. Littlefeather ödülü almak için çıktığı sahnede, Brando’nun Hollywood’un, Amerikan yerlilerine karşı tutumunu protesto ettiğini söyledi. Sonucunda yuhalandı…

Ayrıca o yılki Akademi Ödülleri’ne Al Pacino da gelmedi. Birçok insana göre boykot nedeni En İyi Erkek Oyuncu yerine En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı gösterilmesiydi.

Coppola, 1970’te General Patton (Patton) filmi ile en iyi senaryo dalında Oscar kazanmıştı ama yönettiği filmler büyük kitlelere ulaşamamıştı. Yapımcı firma Paramount Pictures başarılı olacağından emin olamadığı için film, 6 milyon dolar gibi oldukça düşük bir bütçeyle çekildi. Filmin çekimleri 29 Mart – 6 Ağustos 1972 tarihleri arasında yapıldı. Çekimler, Coppola ile Paramount Pictures arasındaki gerginlikle başladı. Bunun en büyük sebebi, Coppola’nın ısrar ettiği birçok harcamanın stüdyo tarafından gereksiz bulunması idi. Ayrıca çekimler için Cappola 80 gün talep ettiğinde Paramount ona sadece 53 gün verdi.

Ünlü yönetmen Sergio Leone yönetmen koltuğuna oturmayı düşünüyordu fakat senayoyu okuduktan sonra hikayenin mafyayı övdüğünü düşünerek vazgeçti. Sonraları bu kararından ötürü pişmanlık duydu ve 1984’te kendi mafya filmi olan Bir Zamanlar Amerika’yı (Once Upon A Time In America) çekti.

Romanın yazarı Mario Puzo hem senaryoyu Coppola ile birlikte yazdı, hem de çekimlere katıldı.

Filmin hikâyesi, II. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl olan 1945’te başlayıp 10 yıllık bir dönemi kapsıyor.

Film, 24 Mart 1972 günü gösterime girdi ve gişe geliri, ilk hafta 5,3 milyon USD, toplamda ise  81,5 milyon USD’ye ulaştı. Yeniden gösterimlerle birlikte 1997 yılı itibarıyla ABD’de 134 milyon USD, dünya çapında ise 245 milyon USD gişe geliri elde etti. Bu, gelmiş geçmiş tüm rekorların altüst olması anlamına geliyordu. Film bu rekoru, 1975 yılında Jaws filmi tarafından geçilene kadar elinde tuttu.

***Filmle İlgili İçerik / Spoiler Uyarısı***

James Caan ve Gianni Russo’nun film çekimleri sırasında araları hiç iyi değildi. Çünkü Sonny’nin Carlo’yu dövdüğü meşhur sahnenin çekimlerinde, Caan doğaçlama olarak Russo’ya çöp tenekesi fırlatmıştı. Bu yüzden Russo’nun 2 kaburga kemiği kırıldı ve dirseğinden yaralandı.

Meşhur at sahnesinin provasında sahte bir at kafası kullanıldı. Oyuncu John Marley yataktaki çığlığının tamamen gerçek olduğunu çünkü gerçek sahnenin çekimlerinde gerçek bir at kafası kullanacağı konusunda uyarılmadığını söyledi.

Filmde portakal görünen tüm sahneler, Carleone ailesinden birinin öleceği ya da yaralanacağına dair bir gönderme.

Filmde at da dahil olmak üzere 18 kişi ölüyor.

Aşk + Kapadokya Gezi Günlüğü

“Hiç ummazdım, oldu, sonbaharda, hediye gibi geldin, hoş geldin. Seyirlik değil, ömürlük olsun, dilerim bu defa bu son olsun, seyirlik değil, ömürlük olsun, bir yastıkta nasip olsun…”

Sezen Aksu’nun en sevdiğim şarkılarından biridir; Hoş Geldin. Cansın sonbaharda değil ama Temmuz ayının ortalarında, hiç ummadığım bir anda, hediye gibi geldi hayatıma.

O kadar çok ortak yönümüz vardı ki, ilk günlerden itibaren, uzunca bir aradan sonra ilişkimize kaldığımız yerden devam etmeye karar vermiş gibiydik.

Hatalarımızı, başarılarımızı, ilişkilerimizi, korkularımızı, mutluluklarımızı, kısacası hayatımıza dair anlatılmaya değer her şeyi birbirimize anlatıyor, tüm ayrıntılarıyla yaşadıklarımızı birbirimizin paylaşımına açıyor, yaralarımızı sarıp “bir” oluyorduk.

Günler kendi hallerinde yollarına devam ederken, hayatımda ilk kez saniyeleri bile dolu dolu yaşadığımı hissediyor, onu keşfettikçe, ihtiyacım olan, eksik parçamı bulduğumu daha iyi anlıyordum.

Birkaç hafta sonra, lise yıllarında düşlediğim, “haddinden fazla birbirini seven iki kişi” olmuştuk.

Gözler, bakışlar, gamzeler, benler, dokunuşlar, derin bir nefesin ardından tadılan kokular, öpücükler, nefes alış verişleri, tenin sıcaklığı, gülümseme, sarılma ve mutluluk…

Zaman her insan için farklı işler. Kimisinin yıllar boyunca tadamadığı duyguları, kimisi ilk günden tatmaya başlar. Evlenmeye karar verdiğimizde üçüncü ayımızın ilk günlerindeydik fakat o kısa sürede yaşadıklarımız o kadar yoğundu ki, yıllardır birbirimizi tanıyor, seviyor gibiydik. Cansın benim için doğru kadındı, ben de Cansın için doğru erkek… Saf bir şekilde hissettikten sonra beklemenin ne anlamı vardı?

Kendi halinde yaptığımız nişan;

Cansın’ın annesinin düzenlediği sürpriz kına;

Ve nikah…

Her şey o kadar sade, o kadar basit, o kadar hafif ve anlayış çerçevesinde ilerledi ki, tam da hayalimdeki gibi formaliteleri aradan çıkartıp, hayatı bir olarak yaşamak için adımlamaya başladık.

İlk plana göre, nişanı aradan çıkardıktan sonra nikahı baharda yapıp, döneme uygun bir balayı planlıyorduk. Fakat nişandan sonra, hazır potansiyel enerjimiz kinetik enerjisine dönüştüğüne göre nikah olayını da aradan çıkartmaya karar verince balayı planı da iki ayaklı bir hal aldı.

Kış olduğu ve yurtdışı işleri biraz meşakkatli olacağı için hazır iyi bir rehber bulmuşken balayının ilk ayağında Ürgüp’e gitmeye karar verdik.

24 Aralık 2018, Pazartesi

Sabah 9’da Göktuğ’un ayarladığı Renault Megane’ı teslim almaya giderken Talisman’la eve döndüm. İlk kez D sınıfı bir araba kullanmak ufak arabalara alışkın bünyeme fazlaca konforlu gelmişti.

Bavulları yükleyip ilk önce babaannelere gidip sıkı bir kahvaltı yaptık. Ardından da onlarla vedalaşıp 11’de Göreme’ye doğru yolculuğumuza başladık.

5-7 derecelik hava ve boş yollar nedeniyle oldukça keyifli bir yolculuğun ardından Göreme’ye varıp Cansın’ın kuzeni Hakan’la buluştuk.

Hakan’ın ayarladığı Aren Cave House’a arabayı park edip, bavulları odaya attık ve öğle yemeği için Cappadocia Pide House’a gittik.

Bir yandan midelerimizi şenlendirirken, bir yandan da uzun uzun muhabbet ettik.

Yemeğin ardından Hakan’a veda edip arabaya atladık ve en son Mehmet Soylu, Bülent ve Ömer’le Kayseri deplasmanına giderken durup fotoğraf çektirdiğimiz Ürgüp’ün en önemli simgelerinden biri olan Üç Güzeller’e gittik.

Hava oldukça soğuduğundan titreyerek hem Üç Güzeller’in karşısındaki güneş batışını bir süre izledik,

hem de Üç Güzeller’in yanına gelip Ürgüp’ün eşsiz doğasına şahitlik ettik.

Üç Güzeller’den sonra yeniden arabaya atlayıp önce Merkez Pastanesi’ne gidip Cansın’ın küçükken bayıldığı tulumba tatlısından alıp ebeveynlerinin yakın arkadaşları olan Ayşe Abla ve Salih Abilere gittik.

Yolculuk sırasında Aşkımın çocukken oturdukları evi, anılarının geçtiği yerleri anlatırken yaşadığı heyecanı tatmak eşsiz bir duyguydu benim için.

Ayşe Abla ve Salih Abiyle yaptığımız hoş sohbet ve ufak oğulları Ahmet’le oynadığımız ufak oyunlardan sonra onlara veda edip Göreme’ye doğru yola koyulduk. Arabayı park ettikten sonra dışarı çıkıp bir süre adımladık.

Aralık ayının son günleri ve soğuk havaya rağmen ortalıkta özellikle Uzak Doğu ve Asyalı turist vardı.

Sohbet ederek usul usul bir süre dolaştıktan sonra otele dönüp günü sonlandırdık.

25 Aralık 2018, Salı

Sabah 10’da kalkıp hazırlandık ve Salkım Tepesi’ne gittik.

Dünkü yumuşak ve ılık havadan eser bile yoktu. Sert ve soğuk rüzgar içimizi üşütüyordu. Önce Cansın’ın önerisiyle patatesli ve buralara özel basma çömlek peynirli gözleme yiyerek kahvaltımızı yaptık. Sonrasında ıspanaklı peynirli gözlemeyi de denesek de patates-peynirli gerçekten nefisti!

Karınlarımızı doyurduktan sonra evlenmeden önce kararlaştırdığımız şeyi yapmak üzere gelinlik ve damatlığımızı giydik ve birkaç fotoğraf çekinmeye çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü rüzgar o kadar soğuk ve sert esiyordu ki titreyerek tripoda asılı telefona tıklıyor 10 saniye içinde yerime geçip gülümseyerek fotoğrafın çekilmesini bekliyorduk.

Neyse ki dönüp bakınca birkaç tanesi gayet güzel çıkmıştı.

Bir sonraki durak daha önceki gelişimde gidemediğim meşhur yeraltı şehirlerinden biri olan Kaymaklı yeraltı şehriydi.

Nevşehir’e 21km uzaklıkta bulunan yeraltı şehri, 5000 kişinin yaşamasına izin veren 8 katlı akıl almaz bir yer.

M.Ö. 4 ila 8. YY arasında yapılmaya başlandığı düşünülen yeraltı şehrinin neden yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Fakat ilk yapımından itibaren geliştirilerek savaş durumunda halkın gizlenmesi için yapıldığı düşünülüyor.

Aşağıya doğru inmemize rağmen hava sorununun olmaması yeraltı şehrindeki havalandırma sisteminin çok iyi olduğunu ispat ediyordu. Ayrıca kanalizasyon, su dağıtımı ya da saldırı anında gizlenmek için hazırlanmış olan 500-1000 kg ağırlığındaki silindir kapaklar insanların ihtiyaç halinde burada uzun süre yaşadıklarını gösteriyor.

Yeraltı şehri bugüne kadar gördüğün en eşsiz yerlerden biriydi.

Çıktıktan sonra etraftaki ev kalıntılarında da gelinlik ve damatlıklarımızla fotoğraflar çekinerek “evlilik arşivimize” anılar eklemeye devam ettik.

Bunlardan birinde dibimize kadar gelen ve bir an olsun bizden ayrılmayan köpek çok sevimliydi.

Diğerinde ise kamerayı 10 saniyeye kurup koşarak merdivenleri adımlarken Uzak Doğulu bir turist çiftin kameraya yaklaşıp rakamları sayarak bize yardımcı olmaları gezimizin en eğlenceli anlarından biriydi.

Günün son durağı Cansın’ın “hiç gitmedim” dediği Aynalı Kilise’ydi.

10-11. YY’da yapıldığı düşünülen kiliseye ulaştığımızda kapalı olduğunu gördük.

Döndükten sonra bu yazıyı hazırlarken kilise hakkında yaptığım araştırmada, kiliseye aynalı kilise adının verilme sebebinin duvarlarındaki karşılıklı geometrik şekillerin kusursuz simetrisi olduğunu öğrenip bir sonraki gidişimde kesinlikle uğramaya karar verdim.

Kiliseden sonra otele dönüp üstümüzü değiştirdik ve bir süre dinlendik. Arından bizi akşam yemeğine davet eden Ayşe Ablalara, gecenin ilerleyen saatlerinde ise Hakan ve ailesini ziyaret edip günü sonlandırdık.

26 Aralık 2018, Çarşamba

Sabah uyandığımızda deli gibi kar yağmıştı.

Kapadokya’nın karlar altındaki görünümü nefisti.

Fakat ilerleyen saatlerde yolların buzlanacağı düşüncesiyle kahvaltı yaptıktan sonra hızlıca toparlanıp karın keyfini çıkaramadan yollara düştük.

Bir önceki gece Zeki Baba’nın arayıp, “kar olursa Aksaray üzerinden gelin” sözünü dinlediğimiz için gayet mutluyduk. Çünkü kara rağmen yolların büyük bölümü açıktı ve trafik muntazam bir şekilde ilerliyordu. Buna rağmen yolda ne yazık ki birçok kaza gördük.

Dönüş yolunun en kötü anı ise Aksaray – Ankara yolu üzerinde, muhtemelen bir kamyondan dökülen yiyecekleri almak için, aniden yola inen ve selektör, fren ya da kornaya rağmen son ana kadar hareket etmediği için birkaçına çarpmak zorunda kaldığımız ufak kuşlardı. Hızlı akan trafik nedeniyle çok fazla manevra imkanı olmadığı için son derece can sıkıcı bir olaydı! 🙁

Ankara’ya sağ salim vardıktan sonra hızlıca üstümüze yeniden gelinlik ve damatlığımızı geçirip Dikmen Vadi’sine gittik ve karlar içinde birkaç fotoğraf çekerek içimizde kalmasını engellemiş olduk!

Nice güzel yerlerde, nice gelinlikli ve damatlıklı fotoğraflar çekinmeye diyelim… Kısa ama benim için Cansın’ın doğduğu büyüdüğü yeri gördüğüm için oldukça anlamlı bir geziydi…

Anı Videosu;

Her An

ayların… haftaların… günlerin… saatlerin… dakikaların… saniyelerin…. anların parçalara bölündüğü… her bir anın onunla… güzellikle dolduğu… doldukça daha da büyüdüğü… sonunda bölünerek daha da mutluluk verdiği anlar…

16:03 – 16:06

La Marche de Lempereur (March of the Penguins / İmparatorun Yolculuğu)

TÜR: Belgesel, Aile. SÜRE:80 Dk. ÜLKE: Fransa. YAPIM YILI: 2005. imdb: 7,6. Tomatometer: %95.

Dünyanın en sert iklim koşullarından birine ev sahipliği yapan Antartika’da yaşayan İmparator penguenlerinin bir yılını konu edinen İmparatorun Yolculuğu, oldukça başarılı bir belgesel.

“Dünyanın en sert yerinde bile aşk yolunu bulur” sloganıyla lanse edilen belgeselin en vurucu anı, hiç şüphesiz ki, dişi ve erkek penguenlerin çocuklarını büyütmek için ortaklaşa yürüttükleri saygı duyulası mücadelenin yanında birbirlerini dans edercesine, koklayarak ve/veya dokundukları aşk dolu anlar.

Konu

Belgesel Antartika’da yaşayan İmparator penguenlerinin çiftleşmek ve yavrularını büyütmek için gösterdikleri efsanevi mücadeleyi konu ediniyor.

Hakkında

İmparatorun Yolculuğu’nu Luc Jacquet yazıp yönetti.

Yapım En İyi Belgesel dalında Oscar ve BAFTA’ya aday gösterildi Oscar ödülünün sahibi oldu.

8 milyon dolar bütçesi olan belgesel 127 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Yapım, rottentomatoes’in en iyi 100 belgesel listesinde yer alıyor.

Ivır Zıvır

En İyi Belgesel Oscar’ını kazanan İmparatorun Yolculuğu, 2006 Oscar ödüllerinde En İyi Film kategorisine aday gösterilen 5 filmin herbirinden daha fazla gişe hasılatı elde etmişti. Örneğin En İyi Film Oscar’ını kazanan Brokeback Mountain 75 milyon dolar gişe hasılatı elde ettiğinde yapımın gişe gelirleri 77 milyon dolardaydı.

Belgeseli seslendiren Morgan Freeman tüm seslendirmeyi aynı gün içerisinde tamamladı.

İmparator penguenleri, yaşayan penguenler arasından en uzun ve en ağır penguen türü. Ek bir bilgi olarak Antartika kışı süresince yılda sadece bir kere doğurabiliyorlar.

Yapım yayınlandığında 2004’teki Fahrenheit 9/11’den sonra en fazla gişe hasılatı elde eden belgesel unvanını ele geçirdi.

36. Deplasmanım ve Gördüğüm 37. Stad: Necmi Kadıoğlu (454 km)

Necmi Kadıoğlu Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 454 km.

Maçtan üç hafta önce Ömer Abim, “İstanbul’a gidelim, böylece hem Alperen’i görür, hem de İstanbulspor maçını izler; kısaca bir taşla iki kuş vururuz!” diyerek, “vermişti coşkuyu!”

İlk telefon hakkımla, bir süredir İstanbul’a gitme hayali kurduğumuz Cansın’a ulaşmış, olumlu cevap alınca, ikinci ve son telefon hakkımı da yaban ellerde yaşayan kuzen Fahriye’ye “şu söz verdiğin somonu yapma zamanı geldi!” demek için kullanmıştım.

Maça 9 gün kala Ömer Abimin gelemeyeceği bilgisi kulaklarımıza ulaşsa da ok çıkmıştı bir kere yaydan. Geri dönüş söz konusu olmazdı!

Biriken miller ve kredi kartı puanlarıyla olabilecek en uygun uçak biletlerini alıp uçak gününü beklemeye başladık.

23 Kasım 2018, Cuma

Cansın’la Esenboğa’ya vardığımızda ekrandaki tek kırmızı yazılı uçağın bizimkisi olduğunu fark etmemiz zor olmadı. Hem kapısı değişmiş, hem de 20 dakika rötar yemiştik. Neyse ki başka rötar ya da kapı değişimi yaşamadan 20.55’te uçmaya başladık.

Sabiha Gökçen’e inip Havabus’a bindiğimizde 18 TL’lik ücreti öğrenip oldukça şaşırdım. Çünkü İstanbul’daki işlerim için hep aynı havalimanına uçtuğum için Ankara’daki Havaş ya da Belko’dan hep pahalı olsa da hiçbir zaman %50 fazla olduğunu anımsamıyordum.

Zincirlikuyu’da inip taksiye atladık ve 23 civarlarında Fahriye’nin Beşiktaş’taki evindeydik.

Hoş beş ve nefis tarhana çorbasından sonra biraz dinlendik ve ardından Nişantaşı civarında bir süre adımlayıp sonrasında Saray Muhallebicisi’ne oturduk ve muhabbetimize orada devam edip akabinde güne noktayı koyduk.

24 Kasım 2018, Cumartesi

Sabah 10.30’da İstanbul Tayfa’nın organizasyonuyla Beyoğlu’ndaki 5. Kat’daydık.

Adı gibi binanın 5. katında yer alan mekanın oldukça güzel bir manzarası vardı.

Kubilay Abinin anlattığına göre Onur Abi, “Malilere güzel bir kahvaltılık mekan ayarlamamız lazım” demiş, akabinde de bu mekan bulunmuştu.

Kubilay Abi, “maden böyle güzel bir yer vardı neden bize daha önce söylemediniz” diye sitem ediyordu İstanbul Tayfa’ya.

Bir yandan Gençlerbirliği’nden, takımdan, İstanbul’dan, Ankara’dan, oradan buradan konuşa konuşa kahvaltımızı ettik.

Ümraniye maçında olduğu gibi “skor tahmin videoları” çektim, birkaç fotoğraf çekindik.

Ardından arabalara atlayıp takımın kaldığı hotele doğru yol almaya başladık.

Beyoğlu’ndan kıvrıla kıvrıla takımın bulunduğu Güneşli’deki Wyndham Grand’a doğru yol alırken bir yandan da Fahriyeyle birlikte İstanbul’a ilk kez gelen Cansın’a rehberlik ederek etrafı tanıtıyorduk.

Otelin önünde duran takım otobüsü doğru yerde olduğumuzun kanıtıydı.

Büyüklerimiz lobide oturan teknik direktörümüz Erkan Sözeri’ye selam verdi ve kısa ama koyu bir futbol sohbetine yelken açtılar. Özellikle kaybedilen Balıkesirspor maçıyla ilgili sorular dillendirildi. Hoca da hepsine içten cevaplar verdi. Muhabbetin ardından başarılar dilendi ve bir hatıra fotoğrafı çekilerek arabalara binip stadyumdan önceki son durağımıza doğru ilerledik.

Akbatı’da oturduğumuz bir mekanda maç öncesi son muhabbetleri yaptık ve ardından Necmi Kadıoğlu Stadyumuna doğru yollandık.

Mehmet Soylu’nun önderliğinde arabaları VIP girişine yakın bir yere park edip deplasman tribününe doğru yürümeye başladık.

Kale arkaları olmayan 4491 kişilik stadyumda maratonun bir köşesinde yer alan deplasman tribününe ulaştığımızda hava iyice soğumaya başlamıştı.

Takım ısınırken biz de bir yandan laklak edip bir yandan da maçın başlamasını bekliyorduk ki tribünlerimize Alperen teşrif etti. Şaşırmıştım çünkü dün akşam yaptığımız telefon görüşmesinde, bir yandan Bilgi Üniversitesinde Sinema Televizyon okuyan Alpi, bir yandan da otelde çalışıyordu ve bugün mesaisi olduğu için maça geç gelecekti. İstanbul’a gelirken bavullarının kaybolduğunu söyleyen Singapurlu otel müşterisine karakolda eşlik etme görevi aldığı için işini erkenden bitirip maça yetişmeyi başarmıştı.

Sezonun ilk 11 maçında 10 galibiyet ve 1 beraberlik alarak taraflı tarafsız herkesin kesin şampiyonluk favorisi olan Alkaralar, ligin 12. haftasında Balıkesirspor’a deplasmanda 3-1 yenilerek namağlup unvanını yitirmişti. Hotelde Erkan Hoca bu mağlubiyete gönderme yapıp, “ders oldu, bugün tekrar yükselişe geçmeliyiz” demişti.

Maç kadrosuna baktığımızda Balıkesirspor karşılaşmasına göre sadece, döndükten sonra Ateş Abiden hasta olduğunu ama oynamak istediğini söylediği için ilk 18’e dahil edilen, Mert Nobre’nin yerine Bekir’i sahaya sürmüştü Erkan Sözeri.

Karşılaşmanın ilk dakikalarında İstanbulspor, bu sezon karşılaştığımız tüm takımlar gibi kendi sahasında Gençlerbirliği’ni beklediği için Beyaz formalılar daha etkili görünüyorlardı. Fakat sahada gerçek forvet oyuncusu olmaması, tek oyun kurucu olan Sessegnon’u ligdeki tüm takımlar öğrendiği için çoklu kapatarak ya da sert yaparak etkisizleştirdiği için ve bir de buna kanat beklerinin dengesiz performansları eklenince takım bal yapmayan arı gibiydi.

Bu yüzden de İstanbulspor yapabileceği en akıllı mücadeleyi ortaya koyuyor ve rakibini geride karşılayıp bulduğu toplarla hızlı çıkarak kontra deniyordu.

İlk yarıda 2 tane net pozisyon vardı onların ikisi de Siyah formalıların kontra ataklarıydı. Birinde Hakan nefis bir kurtarışla golü engelledi, ikincisinde ise top yerden direğin iç yüzüne çarpıp filelere gitti ve hemen ardından çalan bitiş düdüğüyle Siyahlar mutlu, Beyazlar ise mutsuz bir şekilde soyunma odasının yolunu tuttular.

İkinci yarı başlarken Erkan hoca Nobre ve Nadir’i Ahmet Oğuz ve Bekir’in yerine sahaya sürerek kaybedecek bir şey olmadığını fark ettiğini göstermişti.

Skor avantajını da ele geçiren İstanbullular ilk yarıdaki taktiklerini daha motive bir şekilde sahaya yansıtarak Gençlerlileri sahalarında bekliyorlardı.

Özellikle Nobre’nin yırtıcılığı takıma artı değer katsa da, son vuruşlardaki beceriksizlikler nedeniyle bir türlü beraberlik golü gelmiyor, gelmedikçe de rakip daha fazla boş alan bularak daha fazla tehlike yaratıyordu.

79’da gelişen bir kontraya kaleci Hakan engel koyacakken Alper ve Luccas’ın havadan gelen topa aynı anda müdahale etme çabası nedeniyle fark ikiye çıktı ve Alkaralar havlu attılar.

Maçın bitiş düdüğünün ardından Gençler tribünleri oyuncuları çağırdı. Boyunları eğik tribüne gelen futbolcular teşekkür edip soyunma odasına yöneldiler.

Karşılaşmanın belki de tek güzel yanı karşı tribünde yer alan bandonun ara ara, bizim tribünün yaptığı tezahüratlara uygun besteler çalmasıydı. Gerçi maç 0-0 giderken bizim tribünün erik dalı istemesine cevapsız kalıp, 2-0 öne geçtikten sonra Ankara havaları çalmaları durumu da var ama sonuçta onlar rakip, öyle değil mi. 🙂

Kapıların açılmasını beklerken yüzü düşmüş Akşit Abinin yanına gidip, “sağlık olsun be Abi!” dedim. “Malicim insanın tüm enerjisini emdiler valla yazık oldu” diye önce sitem etti ardından da, “ya hadi Ankara’dan gelenler neyse atlayıp evlerine dönecekler. Ya Anadolu tarafında oturan, bizler, nasıl döneceğiz, bitmez şimdi yol” diyerek Esenyurt’un uzaklığına laf attı. Gülüştük.

Yaklaşık 20 dakikalık bekleyişin ardından arabalara atladık ve Kubilay Abi ve oğluyla yol boyunca “nolcak bu Gençlerin hali?” muhabbeti yaparak İstanbul trafiğinde yavaş yavaş süzülerek Fahriye’nin mekanı olan Beşiktaş’taki Hayat Memat’a ulaştık.

Tribünde donduğumuz için hem sıcak, hem de yemek oldukça iyi gelmiş, çenelerimizin buzu çözülmüştü. Uzun soluklu muhabbetlerimizin ardından Alpi’yi 00’da evine uğurladıktan sonra muhabbete devam ettik ve yatağa uzandığımızda saatlerimiz 4’ü gösteriyordu.

25 Kasım 2018, Pazar

Telefonum çaldığında saat 12.30’u gösteriyordu ve arayan 13’te Kadıköy’de buluşalım diye plan yaptığımız Hakan’dı.

Geç yattığımız için uyanamadığımızı söyleyip yeni bir buluşma saati belirledik, hazırlandık ve iskeleden vapura atlayıp Kadıköy’e geçtik.

Hakan, eşi Özlem ve 3 yaşındaki oğulları Barış’la buluşup önce Çiya’da bir şeyler yedik, ardından da bir mekana oturup muhabbet ettik. Bizim yanımızda, muhtemelen youtube’un da sayesinde, oldukça uslu görünen Barış’ın aslında normalde canlarını okuduğunu öğrendik, bol kahkahalarla tanışma hikayelerini dinleyip, tanışma hikayemizi anlattık, oradan buradan konuştuk derken saat 17’de onlara veda edip iskeleye doğru yürümeye başladık. (Yazıyı hazırlarken buluşmamıza dair hiçbir fotoğraf çekmediğimiz için şaşkındım!)

Canlı müzik yapan ekip vapur yolculuğumuzu güzelleştiriyordu. Bir ara birkaç video çekmek için dışarı çıktığımda son demlerini yaşayan güneşin bezendiği gökyüzünün arka ve üst fonluk yaptığı Eminönü ve Topkapı’nın silueti oldukça nefis görünüyordu.

Vapurdan inip eve doğru adımlarken renkli renkli görünüşünden ötürü ilgimizi çeken, Mathilda kafedeki görevlinin anlattığına göre, bir Fransız tatlısı olan ve içi farklı farklı kremalarla doldurulmuş profiterole benzeyen tatlılardan alıp yolumuza devam ettik. (Yemek öncesinde hüplettiğimizde özellikle ekşi-tatlı olanlar pek başarılıydı.)

Akşamın ilerleyen saatlerinde Fahriye’nin nefis közlenmiş sütlü patlıcan çorbası ve sebzeli somonunu büyük bir afiyetle midelerimize indirdik ve akabinde bol bol laklak edip güne noktayı koyduk.

26 Kasım 2018, Pazartesi

Pazartesi sabahı erken uyanıp İstiklal çevresindeki müzelere gitmeyi planlıyorduk fakat müze severlerin en nefret ettiği günün Pazartesi olduğunu hatırlayınca sadece İstiklal’e gitmeye karar verdik.

Hava hem kapalı hem de yağmurlu olduğu için usul usul Galata Kulesi’ne doğru adımlıyorduk.

Hayatımda gördüğüm ilk Kilise olan St. Antuan Katolik Kilisesi’ni görünce yağmurdan da korunmak için ara verdik.

Gotik mimariyle şu anki hali 1906-1912 yılları arasında yapılan kilise, 1724 yılında Pera’da Aziz Antuan Osmanlı İmparatorluk saray ve devlet hizmetinde bulunan ve ayrıca ticaretle uğraşan Katolik ülkelerin (ekserisi İtalyan-Fransız) vatandaşları ve onların aileleri için inşa edilip kutsanmış.

İstiklâl Caddesi girişindeki avlunun önündeki 6’şar katlı ve birbirlerine bir geçitle bağlanan 2 adet apartman, kiliseye gelir getirmesi için inşa edilmiş. Bunlar St. Antoine Apartmanları’dır ve İstiklâl Caddesi’nin ilk betonarme yapılarındanmış.

Kiliseden çıktıktan sonra hala yağmur devam ettiği için Galata Kulesi’ni de bir sonraki ziyaretimize bırakıp dönüşe geçtik ve adet olduğu üzere Kızılkayalar’da ıslak hamburgerimizi yedikten sonra Havabus’a bindik ve havalimanının yolunu tuttuk.

Her geldiğimde bir öncekine göre daha fazla kalabalıklaştığını hissettiğim İstanbul’a, yağmurlu, soğuk ve gri havaya, kötü futbol ve sonuca rağmen hem kuzen Fahriye, hem de İstanbul Tayfa’yla zaman geçirmek ve elbette Cansınla “ilk şehrimizi” işaretlediğimiz için her daim anılarımızda özel olacak bir gezi/deplasmanı arkamızda bırakmış olduk.

Nicelerine diyelim…

Kişisel deplasman karnesi: 36maç, 7g, 12b, 17m, 31ga, 54gy.

Video Anı;

Gittiğim stadyumların maps’teki görünüşü;

Dip not:  Bu maçtan önce gördüğüm 36 stadyum sırasıyla şöyle: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen, Samsun 19 Mayıs, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu, 19 Eylül, İstanbul Atatürk Olimpiyat, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Has, Türk Telekom Arena, Hüseyin Avni Aker, Dr. Necmettin ŞeyhoğluDe Grolsch VesteBaşakşehir Fatih TerimÇaykur Didi, Mersin Arena, Gamle Ullevi, Bahçeşehir Okulları Arena “Alanya Oba”, Vodafone Arena, Gaziantep Arena, Medical Park Arena, Konya Büyükşehir Belediye “Yeni Konya”, Antalya Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediye, Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı”.

İlgili Maç: 2018-2019 Sezonu 1. Lig 13. Hafta Maçı İstanbulspor 2-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım:37. Deplasmanım ve Gördüğüm 38. Stad: Giresun Atatürk (598 km)

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “35. Deplasmanım ve Gördüğüm 36. Stad: Ümraniye Belediyesi Şehir “Hekimbaşı” (437 km)

Aruitemo Aruitemo (Still Walking / Bitmeyen Yürüyüş)

TÜR: Dram. SÜRE:115 Dk. ÜLKE: Japonya. YAPIM YILI: 2008. imdb: 8,0. Tomatometer: %100.

Gurur, inat, görmezden gelme, kompleksler, beklentiler, kendini ifade etmeye çalışma, hor görme, umursamama ve sevgi… 15 yıl önce oğullarını kaybeden Japon bir ailenin ölüm yıldönümü için bir araya geldikleri yaklaşık 24 saati anlatan Bitmeyen Yürüyüş, oldukça naif ama bir o kadar da hüzünlü bir aile filmi.

Yapım o kadar samimi bir dille beyaz perdeye aktarılmış ki, izlerken kendinizden, ailenizden kesinlikle bir şeyler yakalıyorsunuz.

Konu

Yokoyama ailesi, 15 yıl önce boğulmak üzere olan bir çocuğu kurtarırken hayatını kaybeden oğullarının ölüm yıldönümünde bir kere daha bir araya gelirler. Dul bir kadınla evlendiği için annesi tarafından hor görülen, babasının isteğini yerine getirmeyip doktor olmadığı için ise babasının küs olduğu Ryota (Hiroshi Abe) o gece evde kalmak istemese de eşi kalması gerektiğini söyler.

Hakkında

Bitmeyen Yürüyüş’ü Hirokazu Koreeda yazıp yönetti.

Yapım 3,26 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

2009’daki bir röportajda Hirokazu Koreeda, Bitmeyen Yürüyüş’ün senaryosunu kendi ailesinden esinlenerek yazdığını ifade etti.

Filmin adı olan Aruitemo aruitemo, “ne kadar yürüdüğümün önemi yok” anlamına geliyor ve adını Ayumi Ishida’nın 1968’de yayınladığı Blue Light Yokohama şarkısının sözlerinden alıyor.

Yapım, 2008 Toronto Film Festivali’nin Resmi Seçki bölümünde yer aldı.