porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Andrea Bocelli – Vivere Live In Tuscany

Geçenlerde klasik müzik tarihinin en fazla albüm satan -70 milyon kopya- solo artisti olan ve 12 yaşında bir futbol maçında geçirdiği kaza sonucu iki gözünü birden tamamen kaybeden İtalyan tenor Andrea Bocelli’nin doğduğu yer olan Lajatico, Tuscany’da 2008 yılında verdiği konseri izledim.

Tarlanın ortasında açık bir platform şeklinde görünen Silenzio tiyatrosuna iki genç kızın yardımıyla gelen Bocelli’nin konsere en sevdiğim bestesi olan Melodramma ile başlaması karşısında mest oldum doğrusu. Konserde ilk dikkatimi çeken Bocelli’nin inanılmaz ses performansı oldu. O kadar kusursuz bir canlı performans sergiliyordu ki albüm kaydı gibiydi tüm konser…

Bocelli konserde Kenny G, Heather Headley, Lang Lang, Elisa, Sarah Brightman, Laura Pausini gibi ünlü sanatçılarla düetler de yapıyor. 1 saat 38 dakikalık konseri imkanınız varsa 5.1 ses sistemi ile izlemenizi öneririm…

Saf Nefret

Eğer bir Anadolu takımı taraftarıysanız -ki evet, İstanbulspor’da Anadolu takımıdır- bir süre sonra İstanbul takımları ile oynanan maçlardan gram zevk almadığınızı sadece ve sadece sinir ve stres yaşadığınızı fark edersiniz…

Rakibiniz her şeyi ile sizden 10 kat daha güçlüdür en başta. Ama sizin için bunun hiçbir önemi yoktur çünkü siz zaten güce tapmıyorsunuzdur ve futboldaki “süprize” inanıyorsunuzdur… Bu yüzden hikayenin başında “ah bir kazansak” diye düşündüğünüz maçlardır aslında bu maçlar… Çünkü güçsüz ile güçlünün savaşıdır sahada sergilenen. Siz güçsüzün yanındasınızdır ve onun, oyun içinde yapacağı “iyi” şeylerle gurur duyacaksınızdır…

Maçtan önce alışılmış olanı okursunuz gazetelerde ya da alışılmış olanı izlersiniz televizyonda. Sadece rakibinizi okur ya da izlersiniz. Takımınız hakkında bir cümle geçer ya da geçmez çoğu zaman… “sadece”… İsterseniz bu maçtan önce lig lideri olun rakibiniz ise 10. sırada olsun… Emin olun yine sadece onlar yazılır onlar konuşulur… Çünkü onlar daha “büyüktür”… Çünkü onlar daha çok para kazandırır yazana, çizene… Bu da sizi yok saymaları için en büyük ve “gerçek” nedendir haliyle…

Ve perde açılır…

Umutlarınız vardır hikayenin başında… Süprize olan güveniniz… İnancınız… Belki sahada iyi şeyler de yapar futbolcularınız… Hatta bir gol atarlar… Hatta fark 2 bile olabilir… Ama sonradan birileri çıkar sahneye… Oyununuzu baltalamak için uğraşır durur… Saçma sapan fauller, kartlar derken iş çığrından çıkar bir süre sonra… Güçlü rakibinizi göstere göstere iter… Nedensizce (mi?)… Şaşkınlıkla tanıklık edersiniz olanlara… Uyduruk bir penaltı, ofsayttan bir gol… Takımınız gardının düşmesi derken rakibiniz üstündür artık sahada…

Önce susarsınız… Anlamaya çalışırsınız olanları… Nedenleri… Niyeleri tartmaya çalışırsınız… “Ama onlar zaten güçlü ki… Bu müdahaleye, itişlere ne gerek var?” sorusu… Anlamaya çalışırsınız olanları… Sonradan sinirlenirsiniz… Bağırıp çağırırsınız…

Maç sonunda takımınızdan birileri çıkıp “cılız” seslerle kızar gibi yapar… Eve gidip televizyonu açarsınız büyük bir istekle… Zira sahnelenen oyundaki haksızlıklar hakkında neler konuşulacağını merak edersiniz… Saatler, kanallar değişir ama her açtığınız kanalda yine sadece onlar konuşulmaktadır… “Evet kötü oynadı, belki de haketmedi ama büyük takımlar kötü günlerinde de kazanmasını bilmelidirler” yorumuna takılırsınız önceleri… “Cılız” birkaç sesin belli belirsiz “gol ofsayt” dediğini duyar gibi olursunuz… Ya da hakkı yendi rakibin dediğini… İçinize az da olsa bir ufak serinlik gelir… “Görenler de vardır işte”…

Ama sonraları onların da “sadece” diğer İstanbul takımını korumak için bunları söylediğini, aslında sizin takımınızın umurlarında bile olmadığını anlarsınız…

Bir gün sonra gazetelerde rakibinizin “haksız” galibiyeti üzerine yazılan metiyelerin diplerinde çok küçük bir bölümde 3 satıra sığdırılmış bir şekilde hakem hatalarını okursunuz… Anlaşılan onlarında umurlarında değildir olanlar…

Günler sonra diğer İstanbul takımı ile oynadığınız maçta benzer bir oyun sahnelenir… Yine sinirlenirsiniz… Kızarsınız… Bağırıp çağırırsınız… Eve gidip televizyonu… Yarın gazetede…

Cassandra Sendrom… Sizin gördüklerinizi nasıl diğerlerinin de görmediğine şaşırırsınız… Rakip takım taraftarlarına maçtaki “haksız” penaltıyı anlatmaya çalışırsınız… “İyi de olm biz maçı 2-0 kazandık. Düş penaltıyı” der 2. golü atanın kırmızı kart görmesi gerkirken kırmızı kart görmemesini umursamadan… Ya da “verecek tabi olm. geçen hafta da diğer istanbul takımına verdiler bir tane haksız penaltı” deme yüzsüzlüğüne kadar gidecektir muhabbetler…

Yorulursunuz…

Bir süre sonra yine dejavu olacağını bildiğinizden İstanbul takımı maçlarından önce heyecanlanmamaya başlarsınız. Hatta 2 farklı üstün duruma geçseniz bile bir yandan sevinirsiniz ama kafanızdaki kocaman bir “ne zaman el atacaklar maça” sorusu bastırır mutluluğunuz… Belki bir gün kazanırsınız ama onda da rakip o kadar kötüdür ki verilen onlarca frikiki kullanamamış, penaltı almak için ceza alanında kendilerini at(a)mamıştır…

2 hafta önce oynanan Gençlerbirliği – Fenerbahçe maçını da benzer hislerle izledim. Saçma sapan itişlerle 0-2 olan maçı 2-2 yaptığımızda, 2-3 net pozisyon ve 2 direkten dönen topa rağmen sevinmedim… Çünkü müdahale gelecekti… Çünkü süprizler bu ülke futbolunda asla sevilme(z)di… Çünkü bu ülkede hep güçlülerin kazanması için savaş verilirdi…

Maçtan sonra tvyi açmadım… Gazete de okumadım…

Hakem ile alınan bir maçın ardından basının işi iyice abartıp 3 Gençlerli futbolcunun maçtan sonra “Trabzonspor için oynadık” dediğini gündeme taşıması… İlgili futbolcuların ve Gençlerbirliği kulübünün bu olayı yalanlamasına rağmen bu haberin 2 hafta sonra oynanacak Trabzonspor maçına kadar sıcak tutulması… Ve kendi şampiyonluk çekişmeleri için Gençlerbirliğini kullanmaları…

Amaçları Anadolu takımı taraftarlarını Türk futbolundan soğutmak ya da kendilerinden nefret edilmesini sağlamak ise bence “gerçekten” başardıkları tek şey bu…

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 24. Hafta Maçı Gençlerbirliği 2-4 Fenerbahçe: http://www.macanilari.com/07.Mart.2011_2010-2011.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.24.Hafta.Maci.Genclerbirligi.2-4.Fenerbahce-201020112409–.html

17 Mart 2011

Sakin Bir Liman…

Çoğu konuda gözlerimizi bir limana bağlı olarak açarız… Bu limana ne zaman ya da nasıl geldiğimiz, çoğu zaman aklımızın ucundan dahi geçmez… Ya başkalarının seçimleridir ya da “ne bileyim… Öyle işte…” dir…

Bağlı olduğumuz limanın bizi sıktığı, daralttığı anlara olan şahitliklerimiz arttıkça denize açılmak isteriz… Ama çoğu zaman bilinmezlikten ya da “diğerleri ne der?”den ötürü bağımızı kopartmaya korkarız…

Oysa yaşadığımız toz duman göze alınırsa, sakin bir limana duyduğumuz özlem derinlerde bir yerde gün geçtikçe boy atmaktadır… Ama çoğu zaman “anlık zevkler” yüzünden gözlerimizi kapatmayı seçeriz…

Alınan kötü bir sonuç… Rakip takım taraftarı arkadaşların alaycı hatta küçük düşürücü tavırları… Sakin bir günde kıçınızla güleceğiniz bahanelere sığınmak… Maç öncesi ve sonrası başkanın, yönetimin, futbolcuların yaptığı “ağır” suçlamalarla dolu açıklamaların bünyeyi iyice germesi… 90 dakikalık bir “şov”un haftalarca süren bir eziyete dönüştürülmesi… Yaratılan günah keçileri ve “kendimizden başka hiçbir dostumuz yok” söylemleri ile iyice milliyetçileşen hırçınlıklar… Kaybedilen her maçın altında bir şeyler aramak… Paranoyaklaşmak… Asla ama asla rakibin galibiyetini kabullenmemek… Tamamen “taraflı” bir köşe yazarının, yorumcunun söyledikleri üzerine deliye dönüp, telefona, faksa, e-maile sarılmak… Zevk almak mı? Toz duman içinde “sadece nefes alsak yeter”ler…

Az da olsa… Bu kargaşa içinde olmaktan sıkılıp iplerini çözen ve sakin bir liman aramak için denize açılmayı göze alanlar da var…

Maç günleri formasını giyip arkadaşları ile takıldığı mekanda biraz laklak ettikten sonra hep beraber stadın yolunu tutmak… Statta diğer arkadaşlar ile hasret gidermek… Maç içinde kızmalar, sinirlenmeler, bağırıp çağırmalar, sevinmeler… Maçtan sonra hep beraber genelde hep aynı mekana gidip biraz maçtan, biraz hayattan konuşup geceyi tamamlamalar…

En önemlisi de bir sonraki gün açtığınız hiçbir kanalda, hiçbir spor programında ya da gazetede takımınıza dair öyle uzun uzun yazılar, muhabbetler görmemek… 90 dakikalık bir şovun 6 saat sündüre sündüre konuşulması yerine maksimum 5 dakika konuşulmasının ya da birkaç paragrafla özetlenmesinin değerini anlamak… Bir gün sonra okulda, iş yerinde diğer takım taraftarı arkadaşlarınızın sizi suçlar, aşağılar bakışları yerine “nasıldı sizin maç?” diye daha sakin bir muhabbet ortamına davet edişleri… “Büyük” takımlardan biri ile oynanan maçtan sonra rakip takım taraftarının sizi o “alıştığı” ortama çekmek için en fazla 2-3 dakika uğraşması ama sonrasında sizin umursamaz ve kışkırtıcısız tavrınızdan ötürü söylemlerinin bir anda değişmesinin derinden gelen hazzını hissetmek…

Maçı sadece maç olarak görmek ve yaşamaya çalışmak… Bu oyunun 3 sonuçlu olduğunu unutmamak, kaybedince rakibini tebrik etmesini bilmek… Bu oyunun en az 2 kişi ile oynandığını anlayıp diğerini yok saymamak… Sadece kendi takımı aleyhine yapılan haksızlıklara değil lehine yapılanları da dillendirmek ve onların karşısında durabilmek…

Gençlerbirliği ya da –çoğu zaman- bir başka Anadolu takımı taraftarı olmak, toz duman içinde yaşamaktansa, uzakta olup yaşadığını hissetmeyi tercih edenlerin limanı olur çoğu zaman…

Ama kargaşa içinde gözlerini açan bir takımın taraftarı çoğu zaman “diğerleri ne der?”den ötürü bağını kopartmaya korkup nefret/kaos/stres içinde yaşamaya devam eder…

11 Mart 2011

Maçın Kaderini Etkileyen “Ufak” Dokunuşlar Üzerine…

Maçlardan sonra birileri çıkar ve pozisyonları 100’er kere tekrarlayarak hakemin kararlarını tartışırlar… Bu, futbol oynanan her yerde yaşanan, bilindik şeylerdendir biridir aslında… Ama normal olmayan bu şovda seçilen karelerin ya da üzerinde durma zamanlarının hep “büyüklere” göre ayarlanmasıdır… Çünkü “diğer” takımı konuşmanın ne kasaya ne de kimseye yararı yoktur…

Bu seçilen karelerin çok büyük bir bölümü, olan ya da iptal edilen gol üzerinedir. Maç özetini izleyenler de sadece bu anları görürler ve bir gün sonra da sadece bunlar konuşurlar… Ama bilinen aksine 90 dakikalık oyunda hakem(ler)in yaptıkları ufak dokunuşlar aslında tüm maçın gidişatını değiştirmeye yeter…

Mesela a takımı önde iken b takımının maçı hızlandırması ve rakibi üzerinde baskı kurması gerekir. Ama hakem b takımının kendi sahasından attığı taçta bile “biraz geri… biraz daha…” hareketi ile oyunu ve rakibin hızlı atağını kesmiş olur… b takımı hızlı bir faul kullanmak ister ama hakem “top dönüyor” gibi bir sebeple oyunu durdurup a takımının yerleşmesini sağlar… a takımının faul kullanması beklenirken, oyuncu topa doğru yavaş yavaş gelir, topu ayağı ile havalandırıp saydırmaya başlar… sonra iki eli ile kavrar yere koyar… geri çekilir… sonra tekrar küçük adımlarla topa gelir… topu alır düzeltir… sonra kullanır… hakem de bizler gibi sadece izler… a takımı oyunu yavaşlatmanın zirvesindedir ve hakem de bunun maçtan sonra tekrar tekrar gösterilecek bir an olmadığından ötürü rahattır…

Mesela maç berabere gitmektedir. Tüm kamuoyunun ve basının tuttuğu a takımının gol atması gerekir. O zaman b takımının yaptığı en ufak müdahalelerde bile oyunculara sarılar yağmaya başlar… 1-2’den sonra b takımı daha ürkek oynar…

Maçın önemi ne kadar yüksekse ve takımlardan biri ne kadar çok “güçlü” ise yan hakemlerin oyuna katılma oranları o kadar düşer… Yan hakemin gözü önündeki taçlar da bile yan hakem, bayrağını biraz kaldırıp orta hakemin gözlerine bakar ve ona göre karar verir…

A takımının oyuncusu 5 “kasti” faul yaptıktan sonra kart görür… Ama b takımı için kurallar daima kitabına göre uygulanır…

A takımının tüm oyuncuları leyhlerine ya da aleyhlerine verilen her karardan sonra hakeme koşup “anlamsızca” (!) itiraz ederler… Ki bu anlamsızlık aslında hakem üstünde baskı kurmak anlamındadır çoğu zaman… Bazen hakem iteklenir, bazılarında ağızdan çıkan salyalarla birşeyler haykırılır… Hakem sakinliğini bozmaz ve çoğu zaman alttan alır… B takımı oyuncuları için benzer durumlarda “gerekli” kurallar uygulanır…

Özetle, hakem isterse çok ufak dokunuşlarla tüm maçın kaderini değiştirir… Zaten bu ufak dokunuşları sadece canı yanan takımın tribündeki 3-5 taraftar görür ki, onlar da genelde kimsenin umrunda değildir…

8 Mart 2011

Başkalarının Biçtiği Rolü Oynamak…

Türkiye’de kariyer planlaması yapmak çok zor… İlkokula adım attığınız günden itibaren hayatınızın yönüne çoğunlukla ya başkaları karar veriyor ya da “kader-kısmet”…

Birilerinin sizin için seçtiği hedefe ulaşmak için didinip duruyorsunuz… Daha ilkokula adım attığınızda, sizin doktor olmanızı isteyen doktor bir babanın hayattaki rolünüzü biçmesi, hayatını hep birileri için yaşamanın ilk adımı oluyor…

Bilgisayar mühendisliği okuyup, bir sabah uyandığında “pc başı bana göre değil” diyerek amerikaya aşçılık eğitimi almaya gidecek kadar ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimi ayrı tutarsak, geriye kalanların kariyerlerini çoğu zaman suyun aktığı yön belirliyor…

“En başta” hayalini kurduğunuz mesleğin çok uzağında kalmak…

Bu ülkede kendi iradesi ile tutacağı takımı belirleyenlerin azınlıkta olması da benzer bir durum teşkil ediyor… Babanız, enişteniz ya da sevgiliniz yüzünden bir takımın taraftarı olmanın, başkalarının sizin hayatınıza biçtiği rolü oynamakla aynı anlamı taşıyor olması…

Futbolcu olması için Gençlerbirliği spor okuluna adımını attığı andan itibaren babasının sürekli Gençlerbirliği’nin “hedefe” ulaşmak için “sadece” bir basamak olduğunu anlatıp durması… Çocuğun elde edeceği başarılardan sonra sevdiği, kabullendiği bir şeyler için değil de babasının kendisi için biçtiği rolü oynadığı için seviniyor olması… Ne kadar da bencilce geliyor…

Büyüyor… Başkaları için yaşadığının farkına bile varmadan yoluna devam ediyor…

Onun için en iyi olanı seçtiğini söyleyip duran menajerinin “hedefine” ulaşmak için çırpınıp duruyor bu sefer de…

Büyük bir takımla oynadıkları maçta yediği tekmelere, yapılan çirkefliklere rağmen “şirin görünmek” için “abi” diye yanaşıyor rakip oyunculara, saygı gösteriyor… Çünkü şu an bulunduğu basamağın da öncekilerden hiçbir farkı olmadığını biliyor, onun için yazılan rolde…

Amaca ulaşmak için bulunduğu ortamı kabullenmemeli… Sadece kabullenir gibi ufak tefek 2-3 cümle kurmalı maç sonralarında ya da “yerel basında”… Ulusal basında ise bambaşka biri olmalı… Sürekli “büyüklere” göz kırpan açıklamalar yapmalı ya da menejeri tarafından ısmarlama haberlerle gündemde tutulmalı…

Kulübün mali durumunu çevirmek ya da “büyüklere” -ve hatta bazen yönettiği değil de tuttuğu takıma- şirin görünmek için başkan tarafından satılması da isteyerek ya da istemiyerek de olsa başkalarının onun için biçtiği rol oluyor…

Belki de bu yüzden, “ben bu şehirde doğdum, bu şehirde büyüdüm, bu şehirde para kazandım ve bu şehrin en sevdiğim takımında futbol oynuyorum… Daha ne isterim ki kariyerimde?” diyen bir futbolcuyu görmek mucize ile eşdeğer oluyor…

Tıpkı, hayallerinin peşinde gidip istediği mesleği yapanları görmek gibi…

Tabi ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimden değilse…

6 Mart 2011

Hep Bir Sonrakine…

Hayat o kadar hızlı ilerliyor ki… Hızına yetişmek çok güç…

Dün yaşananlardan bugüne bakıldığında durumun nasıl değiştiğini anlamak zor geliyor… Bir son dakika problemi ile tüm planlar altüst oluyor… Gardı düşüyor insanın bir “olan” karşısında… Savunmasız kalıyor bir ufak hatayla ya da diğer(ler)inin hatasıyla… Hatta bazen sil baştan başlamak gerekiyor… A’dan z’ye… Zor geliyor ama hayat devam ediyor…

Bir de mutlu olunan anlar var elbette… Tozun dumanın azaldığı, görüş mesafesinin arttığı anlar… Uzun zamandır beklenen bir ana erişmek… Bir beklentinin olumlu bir şekilde sonuçlanması…

Futbol taraftarları da hayatlarındaki bu iniş çıkışlar içerisinde tuttukları takımın maçlarını iple çekip onlara yükledikleri anlamların değerini bulmak için beklemeye koyulurlar… Bazen oyuncularından birinin yaptığı hata tüm takımın gardını düşürür, planlar altüst olur… Sonra bir diğer oyuncunun gayreti taraftarın beklentilerini olumlu bir şekilde sonuçlandırır… Tüm planlar bir kere daha değişir… Bir ümit doğar… Skor olarak oyunun başına dönülmüştür belki ama bu dönüş olumludur… Çünkü içinde pozitif bir beklenti de yaratmıştır… Bir nefis şutun ahlar-vahlar arasında direkten dönmesi… O kadar yaklaşmışken kaçırılan bir anın acısı duyulur derinlerde… Ve maçın başında hata yapan oyuncunun dokunuşu ile çılgına dönülür… 0-1’den 2-1’e ulaşmanın hazzı hissedilir… Hayatın hızı gibi bir çırpıda biter-gider 90 dakika…

Bu sefer mutlu sonla bitmiştir hikaye ama mutluluğun tadını çıkartmak yerine bir sonrakine doğru yol almak yeğlenir… Çünkü elde etmişlik aynı zamanda değerini yitirmek demektir çoğuna göre… Daha 90 dakika önce “en önemli” olan, 90 dakika sonra nasıl olsa “cepte artık” mertebesine düşürülür…

İnsan koşmaya devam eder… Hiç durmadan… Çevresine bakmadan… Çoğu zaman bir sürü anı kaçırdığının farkına bile varmadan… Bir süre sonra neden koştuğunu unuturcasına…

Hep bir sonrakine… Hep bir sonrakine… Taa ki…

3 Mart 2011

İstanbul Milliyetçiliği Üzerine…

Behzat Ç.’nin televizyondaki başarısı ile birlikte insanlar Türkiye’de neredeyse her alanda varolan İstanbul hegemonyasını  tartmaya başladılar… Zira televizyonda izlediğiniz diziden tutun da okuduğunuz gazeteye kadar her yerde sadece “istanbul’a ait” izler sunuluyor bizlere… Bu yüzden “Türkiye’ye ne zaman kış gelir?” sorusunun cevabı hep “İstanbul’a gelince” oluyor… Erzurumda eksi bilmem kaçta bilmem kaç metre kar olmasının hiçbir haber değeri taşımadığı ülkede İstanbul’a yağacak 20 santim karın “haber değeri” 2 hafta öncesinden başlıyor. “Flash” haberlerle an ve an yere düşen karları izliyoruz Ankara’da, Erzurum’da, Tokat’ta, Antalya’da… Bir süre sonra “ah vah”larla izlediğimizi farkediyoruz haberleri… İstanbul’un hayatını, dertlerini, kısacası herşeyini yaşıyoruz hayatlarımızda… Kimse görmüyor diğer şehirlerde neler yaşandığını… Haksızlık etmeyelim… Yıllar önce “birilerinin” her şehir için biçtiği roller var… Zaman zaman bu haberler ısıtılıp vizyona konuyor sadece… Doğudaki fakirlik, kuzeydeki yeşillik, güneydeki üstsüzler, egedeki şive… Yaklaşık birer dakikalık haber değeri taşıyan bu haberlerden sonra tekrar mabedimiz İstanbul’a bağlanıyoruz…

Futbolda da durum aynı… Sadece İstanbul takımlarının çerçevesinden futbolu yaşamamıza “izin veriyorlar”… Çünkü kameralar, kalemler onların elinde… Fenerbahçe Manisa’dan 5 gol yediğinde başlık “ah fener” oluyor nedense… Bir yabancı gözüyle “Manisa Türk takımı değil mi?” sorusu geliyor akla… Otuzlarda Hollywood filmlerinde gördükleri gansgterleri taklit etmeye başlayan “gerçek” gansterler gibi bizler de rollerimize hemen bürünüyoruz… “Ben Gençlerbirlikliyim” diyen adama cevap vermemiş gibi anlamsız anlamsız bakıp, ısrar ederse, “büyüklerden hangisi olm!” diyoruz… Çünkü oynamaya başladığınız rolün repliklerinde “diğer” takımlar yer almıyor… “Onlar” dillendirilirse ne diyeceğimizi öğretmiyor “istanbul”hegemonyası…

Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın “yabancı” takımlarla yaptığı hazırlık maçlarında bile Türk milliyetçiliği çığlıkları atılırken, Malatyaspor’un İsviçre’de Basel’le oynayacağı ya da Gençlerbirliği’nin Yunanistan’da Egaleo ile oynayacağı avrupa kupası maçlarının “nedense” özetleri bile televizyondan yayınlanmıyor… İşte bu noktada birşeyler çıkıyor ortaya. Basının sürekli dillendirdiği milliyetçilik bile sadece İstanbul milliyetçiliği üzerine…

İstanbul’un başarısı tüm ülkenin başarısı diğerleri ise “sadece” başarı işte oluyor…

Hemşehriliğin “zirvede” yaşandığı bir ülkede, futbol gibi en çok konuşulan konuda yaşanan İstanbul taraftarlığını anlamak ise mümkün olmuyor… Şehrine hiç uğramamış bir takımın taraftarı olunuveriliyor. Kendi şehrinin takımının renklerini bile bilmeyecek kadar futbol körü olanlar “kessen sarı-kırmızı akar” abi diyor… Ne olursa olsun şehrinin arkasında durmak yerine sürünün peşinden gitmeyi yeğliyor…

Çünkü biliyor ki, rol almak istiyorsa sadece 3 takımdan birini seçmesi gerekiyor…

1 Mart 2011

Kârhanede Romantizm: Çocuklara özgürlük!!

26 Şubat 2011’de oynanan ve Gençlerbirliği’nin 4-2’lik galibiyetiyle sona eren Gençler-Ankaragücü maçından sonradeplasman tribünü olduğundan Gençlerbirliği tribünlerinde bulunan bizler bir süre bekledik. Bu bekleyiş içinde Ankaragücü tribününün tellerinden tırmanarak bizim bölüme geçen 7-8 yaşlarındaki 3 ufaklık sonradan bizlerin, polis ve  güvenlik güçlerinin şaşkın bakışları arasında tellere tırmanıp sahaya girdiler. Önce çimlere felan uzandılar ama sonra biri pet şişe bulup penaltı noktasına koydu, diğeri de kaleye geçti. Penaltı atmaya başladılar. Bizlerde hem vuruş hem de sonrasında tempo tuttuk…

Güzeldi…

28 Şubat 2011

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 23. Hafta Maçı Ankaragücü 2-4 Gençlerbirliği: http://www.macanilari.com/26.Subat.2011_2010-2011.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.23.Hafta.Maci.Ankaragucu.2-4.Genclerbirligi-201020112302–.html

Sistemin Bozdukları Daha Acımasız oluyor…

Her platformda olduğu gibi futbolda da iyi insanlar var… Sahaya sadece futbol oynamak, takım arkadaşları ile güzel şeyler yapıp maçı kazanmak için çıkanlar… Bu futbolcular saha içinde ne rakibiyle, ne taraftarla, ne teknik adamlarla, ne de hakemle uğraşmazlar. Sadece ve sadece kendisine verilen görevi yapıp “oynamaya” bakarlar…

Aynı düşüncelerle sahaya çıktıkları bir gün, rakiplerinin yaptığı çirkefliklerin “herhangi bir nedenle” hakem ya da taraftarlar tarafından mükâfatlandırıldığıyla yüzleşirler… Birkaç kez inanmak istemeseler de, zamanla bir şeylerin aslında o kadar da “naif ” olmadığını “anlamaya” başlarlar…

Çemberden bir adım geriye çekilip durumu iyice netleştirdiklerinde… Evet, güçlülerin, çok sesi çıkanların hep bir adım önde olduklarını görürler. Haklı haksız tüm pozisyonlarda hakeme koşan, sürekli taraftarlarını gaza getirmek için uğraşan, rakibinin kolunu tutup kendi yüzüne vuran ardında dirsek yemiş edası ile yerlerde kıvranan “büyük” takım oyuncularına gösterilen “anlayışın” karşısında ezildikçe ezilirler…

Önceleri futbolcu arkadaşlarına, hakemlere, teknik direktörüne hatta “oyunun içindeki” rakip oyuncuya durumun saçmalığını anlatmak için didinirler… Ama her koşulda bir adım öndekilerin “e ne olmuş yani” tarzında “umursamaz” tavırları ile karşılaşırlar. İçlerine atarlar… Alışırlar… Bunun intikamını almak için yemin ederler… Alışırlar…

Bir gün “büyük”lerden birine imza atarlar… İlk maçlarında takım arkadaşlarını süzdüklerinde… Oyun kuralların esnekliğinin kendilerinden yana kıvrıldığını fark ederler… Lehlerine çalınan düdükleri ya da aleyhlerine çalınmayanları fark ederler… Kendilerini yere attıklarında aldıkları faulleri, penaltıları…

Gözleri parlar… Zira “burada” futbolcu olmak daha bir kolaydır. Rakiple ikili mücadelede yoruldun mu, hafif çek rakibini o da seni çekince direk at yere kendini… Sonra bir de hakeme koşup “hocam kaç oldu kart yok mu” de… Bırak karşındaki anlatmaya çalışsın derdini hakeme… Sonra sana gelip “abi naptım ben ya?” diye sorduğunda “o yollardan biz de geçtik umursamazlığını” takın…

Sistem içinde iyi olmak için çabalayanlar, bir süre sonra yorulurlar… Zira, burada iyi olmak hiçbir şey kazandırmaz… İşte o zaman kötüleşmeye başlarlar… Ama sistemin bozduğu insanlar daha bir acımasız olurlar çünkü “karşındakini ezmenin” hakları olduğunu düşünmeye başlamışlardır bile…

İşte bu yüzden yaptığı 5 hunharca faulden sonra aldığı sarı kart için önce hakemi sonrada tekmelediği 17 yaşındaki futbolcuyu fırçalarlar… Nasıl olsa ne yaparlarsa yapsınlar haklı olanlar onlardır…

24 Şubat 2011

1950’ler… 1960’lar… Bölüm 3

1960’daki Göztepe – Galatasaray maçında hakem Orhan Gönül maçın sonlarına doğru oyunu durdurup saha kenarında bulunan Emniyet Müdür Muavini Faruki Bahri’yi stad dışına çıkartmaları için polisleri çağırır. Polisler, hakemin dışarı çıkarılmasını istediği Faruki’nin amirleri olduğunu görünce şaşırırlar. Hakeme durumu anlatırlar ve hakem oyuna devam eder…

50’lerde oynanan Milli maçlar da günümüze göre bir garip aslında… Deplasmana giden milli takımlar tribündeki rakip takım seyircilerinin gönlünü almak için uğraşırlar. Mesela İsveç’de oynanan ve 3-1 yenildiğimiz maça Türk Milli takımı sahaya ellerinde kocaman bir İsveç bayrağı ile çıkarlar… İsrail’e giden Türk Milli takımını İsrailliler Türkçe olarak “Hoş Geldiniz” yazan bir yerde karşılarlar… İstanbula’a maça gelen İsveç takımı maçtan önce önemli anıtlara çelenk koyup hamama gider mesela…  İran Milli takımı Mithatpaşa’ya Türk bayrağı ile çıkarlar

Türk kulüplerinin oynayacağı Avrupa Kupası maçları ya da Milli takım maçlarının oynanacağı günlerde yayınlanan gazetelerde takımın hatta oyuncuların tek tek nasıl oynaması gerektiği yazılıyor. Bu anlatımlarda sanki takımı yöneten bir teknik direktör ya da antrenör yokmuş gibi ahkamlar kesiliyor. Maçtan sonra da yapılan yorumlarla, sahada oynanan futbol arasında ilişki kurulup “biz söylemiştikler” dillendiriliyor…

Milli takımlarda “tek seçici” adı verilen bir görev var. Bu kişi hem rakip takımın maçlarını takip etmek hem de aynı zamanda milli takıma seçilecek futbolcuları belirlemekle görevli. Aslında o dönemde çok fazla karmaşa var. Takım menajerliği ile antrenörlük görevleri arasında hep bir belirsizlik var. Mesela 60larda Galatasaray menajeri Gündüz Kılıç ile antrenör Coşkun Özarı’dan hangisinin takımı kurdukları ya da taktik verdikleri çok da anlaşılmıyor. Bu nedenle birçok kaynakta teknik direktör olarak Gündüz Kılıç geçiyor. Ama dönem gazetelerinde Antrenör olarak Coşkun Özarı  ismi zikrediliyor…

Bu konuda Milli takımın kurulması ise başlı başına garip. Sadece tek maçlık antrenörlerin göreve getirilmesi, federasyon başkanının takımı kurması gibi…

Madem Milli takımlardan gidiyoruz bu konuda aklıma gelen en garip olay, futbolcuların birden fazla milli takım forması giymeleri. Mesela, Macaristan’ın yetiştirdiği en büyük futbolcu olan Puşkaş’ın Macaristan ve sonradan da İspanya milli takım forması giymesi ya da Di Stefano’nun Arjantin, Kolombiya ve İspanya formalarını giymesi…

O yıllarda birçok kıtadan farklı takım, gelir elde etmek için sirk vari bir şekilde ülke ülke dolaşıp, gittikleri şehirlerin büyük takımları ile maçlar yaparlarmış. Bu yüzden mesela, Güney Amerika’dan America FC, İstanbul ve Ankara’da maçlar yapmak için gelirmiş. Herhangi bir takım kupalardan birinde isim yaparsa ya da ilgi çekecek özel bir durumu varsa hemen teklifler yağarmış ve turneye çıkarlarmış. Mesela, 47 yaşında Stoke City’de forma giyen Stanley Matthews’in durumu dünya spor basınında o kadar ilgi çekmiş ki, İngiltere’de en üst ligde yer almamasına rağmen Stoke City birçok ülkede maçlar yapmış. Tabi buna Türkiye de dahil

9 şubat 2011

Yazının diğer bölümleri;

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Mehmet Ali Çetinkaya