porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Bir Maçta Kendi Kalenize En Fazla Kaç Gol Atabilirsiniz?

Tarih 31 Ekim 2002. Hint okyanusunda yer alan Madagaskar Cumhuriyeti’nin en üst düzey futbol ligi olan THB Şampiyonlar Ligi’nin final gurubunun son maçı… Bir önceki sezon şampiyon olan Stade Olympique L’emyrne (SOE) ile AS Adema Antananarivo’da karşı karşıya geliyorlar. Kazanan taraf 2002 sezonunun şampiyonu olacak….

Maçın favorisi elbetteki bir önceki sezonun şampiyonu SOE. Fakat maç SOE’nin istediği gibi gitmemektedir. SOE teknik direktörü Ratsimandresy Eacazarazaka hakem kararlarını kasti bulur ve sürekli itiraz eder. Futbolcular da itirazlara katılır ve işte ne olduysa bu andan sonra olur. Teknik direktörün emri ve futbolcuların uygulamalarıyla SOE’li futbolcular kendi kalelerine gol atmaya başlarlar. 1, 2, 3, 4… derken goller ikili rakamlara ulaşır ama SOE’lilerin öfkesi bir türlü dinmez. Goller devam etmektedir. 30, 31, 32, 33… Kendi kalelerine gol attıktan sonra topu santraya getirirler maça başlarlar ve tekrar kendi kalelerine yol alırlar. 50, 51, 52, 53… Ne goller ne de öfke bitmek bilmez. 100, 101, 102, 103… Gol, gol gol… 146, 147, 148 ve 149. Golün ardından artık süre tamamlanır ve SOE’liler hakemi protesto etmek için kendi kalelerine attıkları 149 golle birlikte sahadan 149-0’lık bir skorla yenik ayrılırlar ve 2002 sezonu şampiyonu AS Adema olur…

Bu protesto “bir takım resmi bir maç içerisinde kendi kalesine en çok kaç gol atmıştır” istatistikliğine kırılamayacak bir rekor olarak yazılmıştır. Kimbilir belki bir gün bir başka takımın kafası şu ya da bu şekilde atar da kendi kalelerine goller atmaya başlarlarsa ve biraz da hızlı hareket ederlerse bu rekor Okumaya devam et

Gözler Bu Maçta Kulaklar Diğerinde… Galibiyet’in Bile Yetmediği An

48 yıl sonra  katıldığımız Dünya Kupası’nda C Grubunda yer alıyoruz. Rakiplerimiz Brezilya, Kosta Rika ve Çin. Brezilya’nın gruptan lider olarak çıkacağına kesin gözüyle bakılıyor. Amaç ikinci olup gruptan çıkmak. Kosta Rika ve Çin bizim ayarımızda takımlar. Bu yüzden umutluyuz.

İlk maçta Brezilya’ya kök söktürüyoruz ama 2-1 yenilgiden kurtulamıyoruz. Hem güzel futboldan hem de Brezilya’nın gruptaki diğer takımları da yeneceğini düşündüğümüzden sonucu önemsemiyoruz. İkinci maçta rakip Kosta Rika. Emre’nin golü ile öne geçiyoruz ama bitime 4 dakika kala yediğimiz golle maçtan 1 puanla ayrılıyoruz. Gruptaki ilk maçında Çin’i 2-0 yenen Kosta Rika ise puanını 4’e çıkartıyor ve Türkiye’den sonra Çin’i de yenen Brezilya’nın ardından ikinciliğe yerleşiyor.

Tarih 13 Haziran 2002. Seul Dünya Kupası stadında C Grubundaki son maçımız için Çin ile karşılaşıyoruz. Aynı saatte grup lideri Brezilya ise grup ikincisi Kosta Rika’yı konuk ediyor. Gruptan çıkmamız ise pamuk ipliğine bağlı. Çünkü bizim Çin’i Brezilya’nın da Kosta Rika’yı yenmesi yeterli değil. Maçlar öncesi +2 gol averajı olan Kosta Rika’ya karşı bizim averajımız -1. Yani ortada 3 gollük bir fark var. Ya biz Çin’i çok farklı skorla yeneceğiz ya da Brezilya Kosta Rika’yı farklı yenecek. Hemen akıllara Fransa 1998’de ilk iki maçını kazanıp gruptan çıkmayı garantileyen Brezilya’nın son maçı önemsemeyip Norveç’e yenilmesi ve bu mağlubiyet yüzünden Fas’ın galip gelmesine rağmen evine dönmesi geliyor akla…

Maça hızlı başlıyoruz. Daha önemlisi Brezilya’da maça çok hızlı başlıyor. Maçın 9. dakikasında Çin’in karşısında 2-0’ı yakalıyoruz. Bu arada Suwon Dünya Kupası stadından sevindirici haberler peş peşe geliyor. 38. Dakikada Brezilya 3-0’ı yakalıyor. Biz averajımızı +1 yaparken Kosto Rika bir anda -1 oluyor. Bu skorlarla gruptan çıkmayı garantiliyoruz. Sevinçten havalara uçuyoruz derken 39. dakikada Kosto Rika Paulo Wanchope ile skoru 3-1’e getiriyor ve gol averajını sıfırlıyor. Hala biz öndeyiz ama Kosta Rika’nın golü şok etkisi yaratıyor. İlk yarılar tamamlanıyor.

İkinci yarıda Suwon’dan kötü bir haber daha geliyor. Zira Kosta Rika 56’da Ronald Gomez ile skoru 3-2’ye getiriyor. İyice panik yaşanmaya başlıyoruz. Bizim yiyeceğimiz bir gol 48 yıl gecikmeyle geldiğimiz Dünya Kupasın’dan erkenden ayrılmamızı sağlayacak. Bir türlü üçüncü golü bulamıyoruz. Gerginlik iyice artıyor. Okumaya devam et

Türkiye’de Genç Futbolcular Neden Gelişemiyor…

2006-07 sezonunun ortalarında Galatasaraylı bir arkadaşımla “genç yetenek” Arda Turan hakkında konuşuyorduk. Hem teknik hem de oyunu çok iyi okuyan “akıllı” bir futbolcu olduğu konusunda hemfikirdik. Hemfikir olmadığımız konu ise, “Arda eğer kendini geliştirmek istiyorsa biran önce yurtdışına kapağı atmalı” düşünceme karşılık arkadaşımın “Arda daha çok genç Galatasaray’da kalıp hem kendini geliştirmeli hem de Galatasaray’a faydalı olmalı” düşüncesi idi…

Arda Turan gibi büyük takımların altyapısında yetişen genç futbolcular ile Soner Aydoğdu gibi Anadolu takımların altyapısında yetişen genç futbolcular olmak üzere Türkiye’de 2 farklı futbolcu profili mevcut. Bu iki futbolcu profilinin en belirgin ortak noktası ise, çocukluğundan itibaren aileleri ve çevrelerinden gelen baskılarla seçtikleri “büyük” takımın as kadrosunda “bir an önce”  yer almak oluyor.

Bu hızlı ve kısa vadeli süreçte, genç futbolcunun belirli bir “kimliğe” ulaşması beklenmeden “ilk parladığında” menajeri, ailesi ya da kulübünün baskısı ile satılması ya da zaten büyük bir takımda ise as kadroda yer alması gerçekleşiyor…

Taraftarlar ve “gelecek için yatırım yaptık” diye övünen yöneticiler, bu oyunculara çok büyük “anlamlar” yüklüyorlar. Kısacası “birileri, çeşme akarken dolduralım” diye emeklemeye başlamadan oyuncunun yürümesini hatta koşmasını bekliyorlar…

İklime uyum sağlayıp sağlamayacağı belli olmayan bu körpe futbolcular üstüne üstlük bir de maçta hata yaparlarsa ya da takım kötü giderse “günah keçisi” oluyorlar… Çünkü daha kök salmamış bu futbolcuları kopartıp atmak yönetici ve taraftarlar için çok daha kolay oluyor…

2006-07 sezonunda Nijerya’nın gelecek vadeden U-17’lerinden bir genç yetenek Gençlerbirliği’nin yolunu tuttu. Manchester United gibi takımların da peşinde olduğu ve imza yetkisi olmadığından annesi tarafından kontratı imzalanan Isaac Promise’in Gençlerbirliği’ni seçme sebebi Türk futbol sistemine çok yakındı. Isaac, “eğer Manchester’a gidersem beni 2 yıl rezerv liglerinde oynatacaklardı. Gençlerbirliği’nde ise doğrudan as takımda yer alacağım.”

Belli ki o da “çeşme akarken su doldurma” peşindeydi. Türk futbol sistemi de hep bu şekilde çalıştı. Hep kısa vadeye oynandı. Plan ve programlı bir çalışma ya yapılmadı ya da birileri tarafından yarıda kesildi.

Manchester United ya da Barcelona gibi kulüpler tüm dünyayı tarayarak buldukları genç hatta çocuk yaştaki futbolcuları kendi bünyelerine alıp onların kendilerini ve futbolu tanımaları için uzun yıllar planlı bir eğitim programı uyguladılar. Daha büyük yaşta futbolcu alırlarsa en az 1-2 yıl rezerv liglerinde oynatıp ülkenin futbol yapısına uyumunu sağladılar.

Bu futbolcuların da tıpkı Türk futbolcuları gibi hedefleri vardı elbette ama aldıkları eğitimde onlara hedeflerine ulaşmak için önce hazır olmaları gerektiği öğretiliyordu. Ve daha önemlisi bir futbolcunun asla ve asla “tamam ben oldum” dememesi gerektiğini, sürekli eksiklerini tamamlamak ve daha yeni özellikler kazanmak için çalışmaya devam etmesi gerektiği öğretiliyordu.

Dünyanın şu anda en iyi futbolcusu olarak gösterilen Messi belki de aldığı bu eğitimden ötürü verdiği röportajlarda hala “daha çok eksiğim var ve üzerinde çalışıyorum” diyor…

Şunu artık görmeliyiz ki, hangi kulüp olursa olursun genç bir futbolcunun gelişimine yönelik hiçbir katkı sağlayamıyoruz. Türk ya da yabancı, genç futbolcular asla bu sistem içinde kendilerini geliştiremiyorlar. Hatta çoğu zaman temel futbol eğitimleri bile eksik kalıyor. Bir de buna genç futbolcuların tam pişmeden “büyüklere” gitmesi ve ederinden çok fazla para almaları da işin içine eklenince düşüşler ve yok oluşlar kaçınılmaz oluyor…

İşte bu yüzden Trabzonspor ile maç yapmaya gelen Liverpool teknik direktörü Roy Hodsgon’a “Liverpool, Arda Turan ile ilgileniyor mu?” sorusuna “Transfer gündemimizde bulunmuyor. Türkiye’de ilgilendiğimiz oyuncular var ama iyi ücret alıyorlar. Kariyerlerini bu yüzden Türkiye’de bitiriyorlar” yanıtını veriyor.

2010-11 sezonunda Arda Turan’a baktığımızda maalesef o da diğer genç futbolcular gibi futbol sistemimiz içinde ezilip duruyor. Ve ne yazık ki son bir çıkış yolu bulup Avrupa’ya gitmezse o da diğer gençlerin kaderini paylaşacak…

Gençlerbirliği’nde güzel bir sezon geçiren ve göz dolduran 19 yaşındaki Soner Aydoğdu ise, kendini tam olarak hazır hissetmeden “büyümek” isterse, daha önceki gençler gibi yok olup gidecek…

Dip Not: Yukarıda fotoğrafı olan futbolcu, 2001-02 sezonu devre arasında Çanakkale Dardanelspor’dan Gençlerbirliği’ne transfer olan ve 1,5 yıl Alkaralar’ın formasını giydikten sonra, 21 yaşında, “büyük umutlarla” Beşiktaş’a giden Okan Koç… Futbolcu, 22 yaşında Beşiktaş defterini kapatıp Konyaspor’un yolunu tuttu. Sonrasında ise düşüşüne hız kesmeden devam etti…

8 Aralık 2010

Taraftarda Güven Sendrom Oluşturan Maçlar…

Tarih 18 Eylül 1974. UEFA Kupası ilk tur ilk maçında Beşiktaş Romen Steagul Roşu’yu ağırlıyor. Beşiktaş sezon öncesi Romanya’nın güçlü takımlarından Dinamo Bükreş ile hazırlık maçı yapmışlar ve 2-0 kazanmışlar. Ama Steagul Roşu hakkında ellerinde bir bilgi yok. Araştırmalar neticesinde “tehlikeli takımdır aman dikkat” uyarıları ile karşılaşınca Beşiktaş defansiz bir şekilde sahaya çıkıyor. 60. dakikadan sonra bakıyorlar ki rakipte bir numara yok bastırıyorlar. Nitekim 2 gol atıyorlar ve ikinci tur vizesini ceplerine koyup rövanş için Romanya’nın yolunu tutuyorlar…

Tarih 2 Ekim 1974. Steagul Roşu ince çubuklu bir forma ile maça çıkarken Beşiktaş’ın üzerinde ortasında siyahtan griye doğru giden dikine altı ince çizgiden oluşan beyaz bir forma var. Beşiktaş maça defans ağırlıklı olarak başlıyor. Güzel de savunma yapıyorlar. Steagul Roşu Beşiktaş defansını bir türlü aşamıyor. Derken ilk yarı golsüz bitiyor. Beşiktaş için her şey güzel gidiyor. İkinci yarının son çeyreğine girerken skor hala 0-0. Derken 86. dakikada Petru Kadar ceza alanı çizgisinin dışından sert bir şut gönderiyor kaleye. Topu dışarı çıkartmak isteyen Beşiktaşlı defans oyuncusunun kafasına hafifçe dokunan top hiç ummadık bir yere, doksana gidiyor ve Roşu 1-0 öne geçiyor. Bu skor bile Beşiktaş’a yettiği için pek telaşa gerek yok. Bu sefer sol kanattan geliyor Steagul Roşulular. Ceza alanı çizgisine doğru soldan verilen pası zar zor arkasındaki futbolcuya iletiyorlar. Yine ceza sahası çizgisi gerisinden çekilen füze gibi bir şut doksanda son buluyor. Skor 2-0 oluyor ama daha ilginci iki gol 1 dakika içinde geliyor. Bu gol aynı zamanda Beşiktaş’ın İstanbul’daki 2-0lık avantajını da süpürüyor. Maçın 89. dakikasında sol kanatta bir faul kazanıyor Steagul Roşulular. Beşiktaş faul atışının kullanılmasını geciktirmeye çalışıyorlar ama bu faul atışı sonucu ceza alanına düşen top bir türlü uzaklaştırılamıyor ve ne yazık ki Beşiktaş 3 dakika içinde 3. golü kalesinde görüyor… Ve kupadan eleniyor…

Beşiktaş kaptanı Sanlı’nın her golden sonra topu alıp santraya koşması bu maçtan sonra yıllarca konuşulacak bir enstantane oluyor.  “Bir tünele girdim arabayla, çıktığımda Beşiktaş maçı 3-0 olmuştu!” esprileriyle birlikte…

8 Şubat 2010

1974-1975 Sezonu UEFA Kupası 1. Tur 2. Maçı Steagul Roşu 3-0 Beşiktaş: http://www.macanilari.com/02.Ekim.1974_1974-1975.Sezonu.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Steagul.Rosu.3-0.Besiktas-197419756003–.html

Futbol Sahalarının En Ünlü “Uğur”u

Tarih 24 Mayıs 2000. Bugüne kadar birçok ünlü takımı ağırlayan Stade de France bu sefer Avrupanın en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi’nin final maçına ev sahipliği yapıyor. Bir tarafta bir kaç ay sonra FIFA tarafından “20. Yüzyılın en iyi futbol takımı” seçilecek olan Real Madrid, diğer tarafta da yine bir İspanyol devi olan Valencia…

Real Madrid 11. kez Avrupa’nın bir numaralı kupasında final oynarken Valencia tarihinde ilk kez bu kupada final oynuyor.

1955-56 sezonunda düzenlenmeye başlanan Şampiyon Kulüpler Kupası’nı ilk kez müzesine götüren takım Real Madrid. Ardından ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinçi kupayı da müzesine götüren yine Real Madrid… 1962 yılında 6. kez kupayı müzesine götürmek için finalde Benfica ile karşı karşıya gelirler. Ama Benfica dişli çıkar, bir ara 3-2 yenik duruma düşse de teknik direktörleri Bela Guttmann’ın cinliği ile maçı 5-3 kazanırlar ve Real’e “bir dur” derler. Ardından bu maça gelene kadar 4 kere daha final maçı yapan Real Madrid, 2 kere daha kupayı müzesine götürür.

Bu rakamsal bilgileri verdikten sonra biz anımıza geri dönelim…

Real Madrid sahaya çıktığında taraftarları şaşkına döner. Çünkü Real Madrid’in üzerinde “siyah” bir forma vardır. Oysa ilk kez Avrupanın bir numaralı kupasını kazandıkları günden bugüne Real Madridliler kazandıkları tüm final maçlarında “beyaz” forma giymektedirler. Beyaz forma “uğur”larıdır ve böyle önemli bir maça -favori de olsalar- siyah forma ile çıkmak çok büyük bir hata olabilir. Çünkü her futbolsever bilir ki “uğur”larla asla oyun olmaz!

Tribündeki seyirciler biraz gerilse de Real Madrid “siyah” formaya rağmen maçta üstün olan taraftır. 39. dakikada Morientes’in golü ile 1-0 öne geçerler. Ardından 67’de Mc Manaman ve 75’de Raul skoru 3-0’a taşır ve Real Madrid 41 yıllık “beyaz” forma uğuruna ihanet ettiği maçta 8. kez kupayı kazanırlar.

İşin ilginç yanı kupa töreninde Reallilerin üstünde yine “Beyaz” formaları vardır.

Bu maçtan 2 yıl sonra Real Madrid bu kupada 12. kez final oynar. Elbette üstlerinde yine “Beyaz” formaları vardır. Ve 9. kez kupayı müzelerine götürürler…

12 Nisan 2010

Bir Ülkede Hep Güçlüler Kazanıyorsa…

Futbolun dünya üzerinde en çok bilinen ve oynanan spor dalı olmasının en büyük sebebi kolay oynanabilirliğidir. Çok sevilmesinin en büyük sebebi ise, sonuçlarının tahmin edilemezliğidir. Çünkü bu oyunda Rubin Kazan, Barcelona’yı Camp Nou’da 2-1 yenebilir. Ya da 2 alt ligde yer alan Alcorcon, Real Madrid gibi bir takımı ilk maçta 4-0 yenip ikinci maçta hem de Santiago Bernabeu’da sadece 1-0 yenilip kupada saf dışı edebilir. Kısacası güçsüzün güçlüyü dize getirebildiği nadir “oyun”lardan biridir futbol…

Bu olguyu kalıcı kılmak için dünyanın birçok ülkesinde federasyonlar zaman zaman çalışmalar yapmaktadır. Dünyanın en eski futbol organizasyonu olan ve turnuvalarda alt seviyedeki takımlara ve genç oyunculara ciddi önem veren FA Cup, bu sezondan (2010-11) itibaren “küçük”lerin “dev”leri “katletmesi”ni “Giant Killer Of The Year” ödülü vererek onurlandırmak ve onların motivasyonu zirveye çıkarmayı planlamaktadır. Benzer bir şekilde birçok federasyon futbol kalitesini arttırmak için liglerindeki güçlü takımlarla güçsüz takımların arasındaki dengesizliği biraz daha düzeltmek için “güçsüze yönelik” ekonomik programlar uygulamaktadır.

1962-63 sezonundan itibaren düzenlenmeye başlanan ve eleme usulüyle oynandığı için birçok güçlünün alt liglerdeki takımlara elendiği Türkiye Kupası’nda sırf güçlülere zarar gelmesin diye ligi üst sıralarda bitirenlerin kupaya üst turlarda katılması gibi bir çözüm bulunmuştu. Ama ortadaki para arttıkça ve Pendikspor, Erzurumspor gibi takımlar güçlüleri dize getirdikçe federasyon “futbolun en sevilen olgusu” yaşıyor diye sevineceğine ve hatta bu takımları ödüllendireceğine, 2005-06 sezonuyla birlikte kupa statüsünü grup maçları haline getirip bu tarz sürprizlerin önünü kesmek istedi.

Federasyon, ligi önceki sezon ilk 4 sırada bitiren takımları gruplara birer birer dağıtarak hem güçlülerin grup öncesi eleme maçlarında elenme riskini ortadan kaldırdı hem de aynı gruba düşüp birbirlerini eleme riskini. Ayrıca her takım grubunda 4 maç yaptığı için 1 hatta 2 sürprizle karşılaşsa dahi diğer maçları alıp yoluna devam edebiliyordu.

İlk sezon A-B ve C-D gruplarını ilk iki sırada bitiren takımlar çaprazlama olarak çeyrek finalde karşı karşıya geldiler. Bu eşleşmelerden birinde Galatasaray ile Fenerbahçe karşı karşıya gelince bir sonraki sezon grupların ardından kura çekilmesine karar verildi!

2006-07 sezonunda C ve D grup liderleri Gençlerbirliği ile Fenerbahçe ya da 2007-08 sezonunda aynı grupta ilk 2 sırada yer alan Gençlerbirliği ile Adana Demirspor’un çeyrek finalde karşı karşıya gelmesi gibi “komiklikler” yaşandı bu kupada. Ama bu tarz “ayrıntılarla” kimse ilgilenmedi. Zira, önemli olan güçlülerin en üstte kadar çıkarılmasıydı ve bu “ufak” değişiklikler amaca  hizmet ediyordu…

Futbolcularının değerleri, kaliteleri, tecrübeleri ya da para gelirleri, taraftarları, basını, yazarları ile zaten güçlü olan takımlar bir “sürprize” uğramasın diye yapılan bu uğraşlarla Türk futbolunda hep güçlüler kazandı. Türkiye içinde paralarına para, şöhretlerine şöhret kattılar… Buna çanak tutan federasyon kısa vadeye oynayıp bir sonraki sezon “tekrar seçilmeyi” garantiledi… Fenerbahçe’yi eleyen Pendiklilerin “efsanevi” başarısını konuşmak yerine basın sadece “Fenerbahçe neden elendi”yi konuştu…

Bu ülkede süprizler asla ve asla sevilmedi. Sürpriz yaratanların önüne kesmek için her türlü “pis” işe el atıldı. Hep güçlüler ve sadece güçlülerin kazanması için en üst merciden en alt birime herkes yardımcı oldu… Güçlüler daha güçlü olsun diye kazançlar bile “güçlülere yönelik” dağıtıldı…

“Güçsüzün yanındadır” denilen Türk halkı bile bu ortamda hep güçlünün yanında yer aldı, onları destekledi…

Zaten, bir ülkede sadece güçlüler kazanıyorsa , o ülkenin futbolunda bir art niyet yok mudur? Okumaya devam et

Avrupa Kupalarının Gol Canavarı: Liverpool

Tarih 16 Eylül 1969. Avrupa’nın iki numaralı kupası olan Fuar Şehirleri Kupası’nın ilk tur ilk maçı için Liverpool, İrlandalı Dundalk ekibi ağırlıyor. Maçın birinci dakikası dolmadan Evans’ın golü ile Liverpool skoru 1-0 yapıyor. Sonra gol sağanağı başlıyor. İlk yarı bittiğinde skor 5-0… Tribündekiler her futbolseverin bol gollü maçlarda yaptığı matematik egzersizini yapıyorlar: “45 dakikada 5-0 ise 90 dakikada…” Çoğu zaman tutmasa da konu Liverpool olunca tribündekilerin egzersizi doğru çıkıyor. Maçı Liverpool 10-0 kazanıyor…

Tarih 17 Eylül 1974. Kupa Galipleri Kupası’nın ilk tur ilk maçında Liverpoollular Norveçli Stromsgodset IF takımını ağırlayacaklar. Maçın 3. dakikasında Lindsley penaltıdan Liverpool’u 1-0 öne geçiriyor. İlk yarı 5-0 ile bitiyor. Tribündekiler devre arasında hemen matematik egzersize başlıyolar: “45 dakikada 5 gol ise 90 dakikada…” Gol canavarı Liverpool  kendisini “asla yalnız yürütmeyen” taraftarlarını 87. dakikada Callaghan’ın golüyle bir kere daha haklı çıkartıyor. Skor 10-0 oluyor. Bu golden 1 dakika sonra R. Kennedy bir gol daha atıyor ve maç 11-0 bitiyor. Liverpool’un devre arasında yapılan matematik egzersizinden 1 fazla gol atması için bir sebebi  de var; Bugün Avrupa Kupalarında ilk kez 10 gol attıkları maçın 5 yıl ve “bir“ gün sonrası…

Tarih 1 Ekim 1980. Liverpoollu taraftarlar Şampiyon Kulüpler Kupası ilk tur rövanş maçı için tribünleri doldurmuşlar takımlarının sahaya çıkmasını bekliyorlar… 2 hafta önce Finlandiya’da Finlandiya şampiyonu OPS Oulu ile karşı karşıya gelen ve kıran kırana geçen maçtan 1-1 beraberlikle ayrılan Liverpool bu maçtan galibiyet bekliyor. Maçın 5. dakikasında Souness skoru 1-0 yapıyor. 41’de skor 4-0… Tribünler yine egzersize başlıyorlar… İkinci yarının hemen başında Armstrong kendi kalesine bir gol atıyor ve Oulu şeref golüne ulaşıyor. Liverpool, kalan 43 dakikada 6 gol daha atıyorlar ve maçı 10-1 kazanıyorlar…

Tarih 6 Kasım 2007. Liverpool Şampiyonlar Ligi A Grubundaki 4. maçına çıktığında hem ligde hem de Şampiyonlar Liginde gol kısırlığı yaşıyor. Bir de iki hafta önce rakiplerine 2-1 yenilmeleri  gruptan çıkma şanslarını da azaltmaya başlamış… Kısacası bu maç çok önemli… Maçın 19. dakikasında Peter Crouch skoru 1-0 yapıyor Okumaya devam et

Orduspor Banik Ostrava’yı ve Türkiye’yi Şaşkına Çeviriyor…

Tarih 19 Eylül 1979. Atatürk’ün Ordu’ya gelişinin 55. yıl dönümü törenlerle kutlanıyor. Saat 15’de 19 Eylül Stadında büyük bir olay var… 1978-79 sezonu lig dördüncüsü olarak tarihinde ilk kez Avrupa Kupalarına katılma hakkı kazanan Orduspor, Çeklerin güçlü takımı Banik Ostrava’yı konuk edecek. Aynı gün Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Trabzonspor Hajduk Split, Kupa Galipleri Kupası’nda Fenerbahçe Arsenal ve UEFA Kupası’nda Galatasaray Kızılyıldız ile karşı karşıya gelecekler…

Orduspor’un buralara kadar gelmesi bile Türk futbolu için büyük sürpriz. Bu yüzden maçtan pek de bir şey beklenmiyor. Hatta “fazla yemese bari” deniyor Orduspor için… TRT Ordu’dan ilk kez canlı maç yayınlayacağını açıklıyor ama maçtan önceki günlerde Avrupa Kupasında mücadele edecek olan diğer Türk takımlarının antrenman görüntülerini ve haberlerini televizyondan yayınlarken Orduspor’u es geçiyor. Kulüp yöneticileri TRT’nin bu tavrını kınıyorlar…

1974-75’de UEFA Kupasında Çeyrek final ve 1978-79’de Kupa Galipleri Kupası’nda yarı final oynama başarısı gösteren Banik Ostrava korkulu bir rakip ama Göztepe’nin Avrupa’da en şaşalı döneminde teknik direktörlük yapan Fevzi Zemzem’in Orduspor’un başında olması “küçük” bir umut veriyor takıma.

12 bin kadar şanslı Ordulu, 19 Eylül Stadı’nı doldurmuş takımların sahaya çıkmasını bekliyorlar. Saat 15’de başlayan maçta Orduspor herkesi şaşırtacak bir şekilde atak oynuyor. Peş peşe pozisyonlara girerken bunlar golün habercisi oluyor. “29. dakikada arif, sağdan Rygel’i her zaman olduğu gibi rahatlıkla geçti, top kaptan Üstün’ü buldu… Üstün’ün mükemmel ortasında Cihan kafaya yükseldi ve Çek takımının en zayıf oyuncusu olan kaleci Macak’ı avladı: 1-0.” İlk yarı bu golle tamamlanıyor. İkinci yarıya yine Orduspor fırtına gibi giriyor. Avrupa’daki “şerefli mağlubiyetler” döneminin en şaşalı günlerinde bir Türk takımının –kaldı ki Orduspor gibi genç ve tecrübesiz bir takımın- büyük bir rakip karşısında bu kadar iyi futbol oynaması herkesi afallatıyor.  Nitekim güzel oyun 58. dakikada Dursun’un ortasına Arif’in dokunuşuyla ikinci kez meyvesini veriyor ve tarihinde ilk kez Avrupa Kupalarında mücadele eden Orduspor nefis bir galibiyete imza atıyor.

Bu galibiyet aynı zamanda toplam 4 takımla katıldığımız Avrupa Kupalarında günün “tek” galibiyeti oluyor.

İki hafta sonra rövanşta Orduspor, Ostrava’da 23. dakikaya kadar iyi savunma yapıyor ama bu dakikadan sonra iki dakikada yediği 2 golün getirdiği paniğin ardından sahadan 6-0’lık şok bir mağlubiyetle ayrılıyor. İşin ilginç yanı o gün Türk takımlarının hepsi ilk turdan Avrupa Kupalarına veda ediyorlar. Ve o gün hiçbir Türk takımı yine galip gelemiyor. Yani 1979-80 sezonunda Türkiye’ye Avrupa Kupalarında galibiyet getiren “tek” takım hiç şans tanınmayan Orduspor oluyor… Şerefli mağlubiyetler çağında çok şerefli bir galibiyete imza atıyor Orduspor…

4 Mart 2010

29 Kasım 2010… Barcelona 5-0 Real Madrid Maçının Hikayesi…

Giriş (Maç Öncesi)

Barcelona ile Real Madrid’in her maçında olduğu gibi bu maçın da haftalar öncesinde nefesler tutulmaya başlandı. İki takımın futbolcu kalitelerinden tutun da, ligdeki durumlarına kadar her şey “izlemek için sebepken” bir de buna sözünü sakınmayan, kimine göre küstah kimine göre dahi çocuk Mourinho’nun eklenmesi maçı çok daha izlenebilir yaptı doğrusu…

Real Madrid’in La Liga’da yenilgisiz liderliği ve yaptığı 12 maçta kalesinde sadece 6 gol görmesine bir de Mourinho eklenince çoğuna göre Barcelona önceki yıl kadar kolay kazanamaycaktı. Zira Mourinho maçtan önce Inter maçlarına gönderme yaparak “Barcelona’lılar beni asla affetmez zira Bernabeu’da onların elinden kupayı aldım” açıklaması heyecanı bir kademe daha arttırıyordu.

Gelişme (Maç)

Büyük bir bölümünün üstü açık olan Camp Nou’da yağmurlu bir maç… Neden stadın üstü tamamen kapalı değil merak ettim doğrusu…

Sezon başında Real’e transfer olan ve iyi bir sezon geçiren Mesut Özil’in ilk 11 de başlaması Türk futbolu için önemli idi. Zira, El Clasico’da ilk kez bir Türk forma giyiyordu.

Maçın ilk dakikaları ortada geçerken daha 9. dakiakda gelen Barcelona golü maçın rengini çoğu için belli etmişti. Golün akabinde Di Maria’nın kaçırdığı gol “daha dengeli” bir maç izleyeceğimizi düşündürüyordu. Ama hiç de öyle olmadı. 18. dakikada Pedro’nun golü bir anlık “başabaş maç” düşüncesini sildi süpürdü. Maçın ikinci yarısında Real Madrid biraz daha istekli idi ama 55. dakikada Messi’nin Villa’ya attırdığı gol maçı bitirdi… Derken 3 dakika sonra Villa skoru 4-0 yaptı ve bu sefer maç bitti… Skor 4-0 olunca Casillas’ın son derece sinirlenmesi ve adeta maçı bırakması çok enteresandı. Maç içinde birkaç kez ellerini bağlamış ve yüzü düşmüş bir şekilde maçı takip derken görüntülendi Casillas. 58. dakikadaki bu golden sonra Barcelona topu elinde tutup sürekli paslaşmaya başladı. Sahadaki 10 Barcelona’lı futbolcunun baskı altında, dar alanda hem top saklayıp hem pas çıkarmaları ve bunu da minimum her atakta 30 ve üstü yapmaları Real Madrid’li futbolcuları kızdırmaya başladı. Bu kızgınlık zamanla sertliğe dönüştü. Bu noktada hakemin otoriter yönetimi genelde olayların fazla buyumemesine sağladı. Bu paslaşmalar çoğaldıkça sertlik artıyordu. Skor zaten 4-0’dı ve Real Madrid’in eli kolu bağlıydı.

Sinir harbi sırasında ortaya 4 isim çıkıyordu. Pepe, Valdes, Puyol ve Ronaldo. Ronaldo’nun bir taç pozisyonunda topu almaya giderken Guardiola’nın elindeki topu yere doğru bırakması ve onun da Guardiola’nın omzundan itmesi ortalığı karıştıran ilk ândı. Bundan sonraki pozisyonların çoğunda Valdes ve Puyol alanlarından koşarak gelerek ortamın gerginliğini arttırdılar. Ramos’un maçın sonlarına doğru kasaplık deneyimi de işin tuzu biberi oldu. Zaten maçta 12 sarı ve 1 kırmızı kart yaşanması da durumu özetliyordu.

90+1’de Jeffren’in golü 1933, 1944 ve 1993’den sonra 4. kez Barcelona’nın Camp Nou’da 5-0 maçı kazandığını gösteriyordu.

Bitiş (Maç Sonu)

Maç sonunda herkes Jose Mourinho’nun bu hezimet için neler diyeceğini merak ediyordu. “Hep söyledim. Barcelona, yıllardır hazırlanan ve artık tamamlanmış bir ürün. Biz ise daha çok yeniyiz ve yolun başındayız. Eksiklerimiz var” dedi ve ekledi “az önce futbolcularımla konuştum. bu sadece bir yenilgidir, şampiyonluğu bu maçta kaybetmedik, yola devam ediyoruz.”

51 Yıl Önce… 51 Yıl Sonra… Ne Değişti Ki Türk Futbolunda?

1959-60 sezonu şampiyon kulüpler kupası yarı finalinde Barcelona ve Real Madrid tarihlerinde ilk kez “avrupa kupalarında” karşı karşıya geliyorlardı. Bu iki ezeli rakibin oynayacağı rövanş maçından önceki hava şöyle idi;

“27 nisan 1960’da oynanacak olan rövanş maçı için “dünyanın en önemli maçı” deniyor ve bu maçı izlemek için Barcelona’ya koşan futbolseverlerin sayısı 200 bini aşıyordu. Ayrıca maçı takip etmek için birçok ülkeden 100’ü aşkın gazetecinin Barcelona’ya gelmesi de karşılaşmanın ne derece önemli olduğunu vurgulamaya yetiyor. 200 bin seyirci önünde oynanan maçı…”

Aynı yıllarda Türk futbol kamuoyu Mithatpaşa’nın yağmurda çamur, güneşte sert zeminini tartışıyor, Milli ve Avrupa Kupası maçlarında alınan yenilgilerin ardından “biz hala futbolcuları koşuşlarına göre değerlendiriyoruz”, “bizde sistem yok oysa onlar günün gerektirdiği, modern futbolu oynuyorlar” gibi eleştirilerle Türk futbolunu tartışıyorlardı…

Tam 51 yıl sonra…

29 Kasım 2010 tarihinde, İspanya Futbol Ligi’nde oynanacak olan Barcelona – Real Madrid maçını izlemek için milyonlarca insan haftalar öncesinden randevu defterine not almış bekliyorlardı. Maç oynandı, Barcelona 5-0 gibi ezici bir oyun ve skorla maçı kazandı. 30 Kasım 2010 tarihinde Türkiye’de tüm gazeteler, televizyon ve futbolseverler maçın analizini yapıp sahada oynanan oyunun “modern futbol” olduğunu konuşuyorlar. “Evet futbol işte böyle birşey” diyorlar…

Türk futbol kamuoyu da bu günlerde Süper Lig’in oynandığı stad zeminlerinin neden bu kadar berbat olduğunu, Türk futbolunda sistem diye birşeyin olmadığını, bir futbolcunun “iyi” olması için sadece teknik olmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda saha içinde kendini de paralaması gerektiğini tartışıyor…

51 yıl önce olduğu gibi futbolumuzun en üstündekiler bile Barcelona – Real Madrid maçını izliyorlar ve “adamlar futbol oynuyorlar. bizimkiler ise…” diyorlar. Peki onlardaki futbol sisteminden, otoritesinden ders alıp, daha sistemli, programlı, uzun soluklu ve eşitlikçi bir planla birşeyleri düzeltmek için ne yapıyorlar?

Cevap aslında belli: Hiçbir şey. Çünkü savunmaları hazır. Türk futbolunda “büyük” tabular var ve bu tabuları yıkmaya güçleri yetmez. Güçleri yetse de uzun vadeye oynayıp kellelerini ortaya koymak yerine “bir kere daha seçilmek için” tabuların yanında yer alıp kısa vadeye oynamayı tercih ediyorlar…

Herhalde 51 yıldır “ambalajı” haricinde gram değişmeyen Türk futbolumuzu “son kullanıcı” olarak ancak bizler/taraftarlar tepkiler koyarak, tercihler yaparak kısacası “birşeyler” yaparak değişmesini sağlayabiliriz. Yoksa biz de onlar gibi kısa vadeye oynayıp “büyüklerin küçük başarılarına dalarsak” daha çok uzun yıllar Barcelona ile Real Madrid’in maçını iple çekip “bizimki de futbol mu?” diye sorarız kendimize…

1959-1960 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final 2. Maçı: Barcelona 1-3 Real Madrid

Mehmet Ali Çetinkaya