porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Le Fabuleux Destin D’Amélie Poulain (Amelie from Montmartre / Amelie)

TÜR: Komedi, Romantik. SÜRE: 122 Dk. ÜLKE: Fransa. YAPIM YILI: 2001. imdb: 8,5. rottentomatoes: %89.

Nereden başlayacağıma bir türlü karar veremiyorum. Çünkü film o kadar etkileyici ki… Renkler, anlatım, hikaye, arada verilen garip/ilgi çekici bilgiler, oyunculuklar, görüntü, çekim oyunları ve elbette müziklerin ihtişamı…

Kendisini başkalarının hayatlarını toparlamaya adayan ama kendi hayatını pas geçen Amelie’nin hikâyesinin anlatıldığı filmin, sinematografisi, sahne geçişleri, oyunculuklar ve Yann Tiersen’in masalımsı atmosferi tamamladığı müzikleri tek kelimeyle harika.

Hikâyeye giren her karakterin yapmayı sevdiği ve sevmediği şeylerin anlatıldığı bölümler ise çok orijinal ve ilgi çekici.

Konu

Amélie Poulain (Audrey Tautou), bir doktor olan babası tarafından diğer çocuklardan, kalp hastalığı olduğu gerekçesiyle, uzak yetiştirilen bir çocuktur. Aslına bakılırsa babasının yanlış bir teşhisidir bu, çünkü Amélie’nin babasıyla kurduğu nadir fiziksel temas babasının sağlık kontrolleriyle gerçekleşmektedir ve bu kontroller sırasında Amélie heyecanlanmakta, kalp atışı hızlanmaktadır. Amélie’nin annesiyse, en az babası kadar nevrotik bir kadındır. Amélie küçük bir çocukken, annesi, Notre Dame Kilisesi’nin tepesinden atlayan bir kadının üzerine düşmesi sonucu vefat etmiştir. Böylece babası daha da sessiz ve silik biri olmuş, kendisini eşi için ilginç bir anıt mezar düzenlemeye adamıştır. Amélie de bu yalnızlığın ortasında kendini eğlendirebilmek için, oldukça ilginç ve derin bir hayalgücü geliştirmiştir. (tr.wikipedia)

Hakkında

Guillaume Laurant ve Jean-Pierre Jeunet’in senaryosunu yazdığı Amelie Poulain’in Masalsı Kaderi’ni Jean-Pierre Jeunet yönetiyor.

2002’de Yabancı Dilde En İyi Film, En İyi Senaryo dâhil 5 tane Oscar, En İyi Yabancı Dilde Film Altın Küresi ve BAFTA’da En İyi Film, En İyi Senaryo ve İngilizce Olmayan En İyi Film dâhil 9 ödüle aday olan Amelie, BAFTA’da En İyi Senaryo ve En İyi Prodüksiyon Tasarımı ödüllerini kazandı.

Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını Tarafsız Bölge’ye (Ničija Zemlja / No Man’s Land) kaptırdı.

Sinema törenlerinde Toplam 117 dalda ödüle aday gösterilen film 55 tanesini kazanan film en büyük başarısını, 13 dalda aday olduğu Cesar’lardan En İyi Film ve En İyi Yönetmen dâhil dördünü kazarak elde etti.

8,5 ortalama puanı ile imdb’nin en iyi 250 film listesinde 65. sırada olan film, rottentomatoes’de hakkında yapılan 175 eleştirinin 155 tanesinde olumlu yorum alarak %89 taze olarak değerlendiriliyor.

10 milyon dolar bütçesi olan film 174 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.

Ivır Zıvır

Jean-Pierre Jeunet, Amelie’nin hikâye örgüsünü oluşturan anı ve olayları 1974’te biriktirmeye başlamıştı.

Yönetmen, hayalindeki fantezi dünyasını filme tam anlamıyla yansıtmak amacıyla, çekimlerin yapıldığı yerlerdeki çöp, enkaz ve grafitileri temizlediler. Bu işlemi yaparken en çok zorlandıkları yer büyük tren istasyonu oldu.

Filmde yoğun bir şekilde kullanılan yeşil, sarı ve kırmızı renkler, Brezilyalı ressam Juarez Machado’un çalışmalarından esinlenildi.

Audrey Tautou taş sektirmeyi bilmediği için sahne özel efektle filme eklendi.

Amelie’nin bazı bölümleri Emily Watsın için yazılmış fakat oyuncu Fransızca bilmediği ve Gosford Park’ta oynamayı kabul ettiği için gerçekleşmedi.

Cücenin dünyayı dolaşma fikri, 1990’larda İngiltere ve Fransa’da “bahçe cücelerini” çalıp başka yerlere bırakan ve lideri 150 tane cüce çalmak suçundan Fransa’da cezalandırılan Garden Gnome Liberation Front’un eylemlerinden esinlenildi.

Yönetmen filmin müzikleri için Michael Nyman’la çalışmayı çok istiyordu ama bunda başarılı olamadı. Bir arkadaşından edindiği Yann Tiersen’in, ufak melodileri kurnazca farklı enstrümanlarla elektronik miksler yapmasına bayıldı ve sanatçının bazı şarkıların yayın haklarını satın aldı. Tiersen de filmin tema müziğini ve onun varyasyonlarını besteledi.

Nino’nun soyadını Paris’in 60 mil kuzeybatısında yer alan Quincampoix köyünden almasının sebebi, 1957 ile 1961’den 1964’e Tour de France’ı 5 defa kazanmış olan ilk bisikletçi Jacques Anquetil’in mezarının orada bulunması ve sporcuya bir gönderme yapmaktı.

Filmde Amelie’nin annesi öldükten sonra babası hayatta olmasına rağmen “öksüz” olarak anlatılıyor. Jean-Pierre Jeunet filmlerinde, sıklıkla ebeveynlerinden birini ya da ikisini birden kaybeden çocukları resmediyor.

Amélie Cannes Film Festivali’nde gösterilmedi. Jenuet, bir önceki filmi Kayıp Çocuklar Şehri’ne (La Cité des enfants perdus) karşı gelen soğuk tepkilerden sonra Amélie’yi festivale çıkarmamaya karar vermişti. Fakat Amélie’nin festivaldeki yoksunluğu, filmi oldukça beğenen medya ve izleyiciler tarafından tepki topladı.

Bir sahnede, Amélie, oturduğu binanın eski yöneticisine giderken, sokakta yeni bir Volksvagen Beetle’ın önünden geçmektedir. Oysa filmin geçtiği zamanlarda bu araba henüz üretimde değildi. Jenuet filmle ilgili yorumlarında, bu arabanın olduğu sahneyi değiştirmediğini, bu sahnenin Amélie’nin tarihle uyuşmaz kimliğinin bir göstergesi olduğunu belirtti.

Filmin İngilizce altyazılı versiyonlarında, apartman yöneticisi Madeleine Wallace, Madeleine Wells olarak adlandırılmıştır. Filmin orijinalinde, Madeleine, soyadının Paris’teki Wallace Şelalesi’yle aynı olduğunu belirterek ağlamaya mahkûm olduğunu söyler. İngilizce versiyonda da aynı replik, “Wells Şelalesi” ile değiştirilerek aktarılmıştır.

Öyküyü yumuşatmak ve samimileştirmek amacıyla tungsten kullanılarak istenilen renk sağlandı.

Dip Not: 11 Nisan 2011’de yayımlandı, 8 Ocak 2015’de güncellendi.

Yann Tiersen – Amelie

Takılmalar üzerine…

Üst not: Aşağıda okuyacağınız hikayede adı geçen tüm kişiler ve anlatılmakta olan olaylar tamamıyla gerçektir.

Oyuncu analizleri:

Erdem: Galibiyetlerden sonra “ben kazandım oğlum” gibi ufak cümleler haricinde çok da fazla konuşmayan. Mağlubiyetlerden sonra da genelde susmasını bilen… Seri yenilgiler aldığı zamanlarda hiç de kendinden beklenmeyen ölçüde “valla fırlatcam xbox kolunu” gibi cümleler kurup bizleri şaşırtan ya da oyundaki her şeyde bug bulan bir oyuncu…

Ozan: Oyunlarda çok fazla hırs yapan (ki bence bu güzel bir özellik. Çok ciddiyim Ozan! Valla ben çok seviyorum bu özelliğini.) Yenilgilerin ardından yaşadığı sessizliğine tezat iç dünyasında muhtemelen sürekli kendisine kızan, hatalarını düşünüp küplere binen ve “göstereceğim oğlum size” diye kendine yeminler veren, akabinde eşofmanlarını giyip hemen antrenmanlara başlayan, galibiyetlerden sonra kafa beyin ütüleyen. 4 kelimesinden üçü “nasıl koydum oğlum” olan bir oyuncu.

Mali: (Objektif olacağım bana güvenebilirsiniz! Gerçekten…) Maç önceleri rakibini gaza getirmekten büyük haz duyan. Mağlubiyetlerden sonra genelde  “tebrik ediyorum güzel maçtı” ya da “bugün iyiydin” gibi cümlelerle rakip saldırılarını engellemeye çalışan, seri mağlubiyetlerden sonra zaman zaman hırs yapıp nerede durması gerektiğini unutan ve sırf bu yüzden arka arkaya 5-6 mağlubiyet alan, galibiyetlerden sonra kafa ütüleme olayının bazen suyunu çıkaran (ki şu an bunu yapıyor ama bunlar değil mi işin tuzu biberi ya!) bir oyuncu…

Hikaye

Her şey bundan 10 gün önce başladı. (Usual Suspects’i izlediğimden beri bütün hikayelerin böyle başlamasını istemişimdir.) 312’de Ozan’la oynadığımız dart maçını 1-0 gibi mülayim bir skorla (ki ozan’a göre: “Skor mu lan o. Sanki bana 5-0”) önde gelmiştim. Oyuna “değer veren” birini bulunca dayanamayan ben birkaç  gün Ozan’a yüklendim haliyle…

Bu maçtan birkaç gün sonra bu sefer bir tavla müsabakasında Ozan ile karşı karşıya geldik. 1-0 öne geçti. 1-1 oldu. Mars ile durumu 3-1 yaptım. “2 mars bir düz” dememe ramak kala skor 4-1 oldu. Mars etti ve bir oyun daha aldı ve skor 4-4 oldu. O ana kadar zara, şansına, şansıma, ona buna laf eden Ozan bir anda neşelenmişti. Ben ise içimden bu aralar çok sevdiğim birkaç küfrü sürekli tekrarlamaktaydım ama belli etmemeye çalışıyordum. Derken oyun gitti gitti geldi ve maçı 5-4 kazandım. E haliyle benzer şekilde uzun süreli Ozan’a yüklenmeye başladım. Genelde Ozan’ın 5 günde 2 farklı kulvarda yaşadığı hezimetler üzerine kuruluyordu cümlelerim ve itiraf etmeliyim ki Ozan’ın sessizliği (bakınız Ozan’ın oyuncu analizindeki 2. satıra) ile çok eğleniyordum.

Bundan 1-2 ay kadar önce Erdem’in de kelime oyunları ile desteklediği Ozan’ın pek pes bilmediği sözüne inanarak (ki şut tuşunu bile gösterdim adama. Zavallı ve saf ben!) başladığımız maçlarda Ozan’ın büyük bir üstünlüğü vardı. Bu yüzden olsa gerek Ozan 3. kulvar olarak pesi öne sürüyordu. Ne yalan söyleyeyim her ölümlü gibi ben de hırsımın kurbanı olmuştum ve maçtan önce çok çekiniyordum. Galibiyet serim bitmemeliydi… (Mourinho gibi maçtan önce çimleri ıslattım falan gibi açıklamalar yapmayacağım sadece içsel gelgitler benimkiler…)

Önce Erdem’le yaptığımız 2 maçı da kazanarak moral buldum. Sonra 3 takımlı ve 2şer maçlı turnuvamız başladı. Ben Ozan’a karşı 2 kere öne geçmeme rağmen 2-2’lik beraberlikle ayrıldım ilk maçtan. Erdem Ozan’ı yendi, benle berabere kaldı sonra Ozan’a yenildi ve sonra beni yenerek şampiyon oldu. Son formalite maçında ben Ozan’ı 4-0 yenerek çılgına döndüm. Ozan kalkıp tuvalete giderken sinirli sinirli “hemen hazırlayın 2. turnuvaya başlayalım” diyordu. Erdem ise Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu. Ben mi? 4-0’ın sarhoşluğu içerisindeydim…

2. turnuvada Ozan Erdem’e 2 kere yenildi. Benle sanırım 1 beraberlik ve 1 galibiyet aldı. Ben de Erdeme karşı 1 galibiyet ve 1 mağlubiyet aldım ve Erdem yine şampiyon oldu. Ozan “sessizliğine” dönüyor, Erdem Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu ben ise not ettiğim skorlara bakıp Ozan’a karşı durumumu kontrol ediyordum.

3. turnuvaya başladık. Ozan küfürler eşliğinde Erdem’e yine yenildi. Bu arada bahaneleri arttıkça artıyordu. Hatta bir ara benim en çok kullandığım “bugün iyi değilim ya!” bahanesini bile kullandı. Xbox kolunun kötü olması, oyunun bugları… Ben sanırım Ozan’a karşı bir galibiyet bir beraberlik aldım. Derken Ozan, Erdemle oynayacağı son maç öncesinde “mali sen söyle kaç atayım?” diye başladığı maçtan “sakat” (cidden sakattı oyuna başlarken) Simao’nun 2 golü + 3 gol daha = 5-0’lık mağlubiyetle ayrılırken cinnet geçirmek üzereydi. Erdemle birbirimize baktık. Cidden korkmuştuk. Erdemle olan maçımda gol atıp “senin için atıyorum bu golleri Ozan, kanın yerde kalmayacak” diyerek Ozan’ın üstündeki karabulutları dağıtmaya kasıyordum… O maçtan 2-1 yenik ayrıldım. Ozan “sessizliğine” dönüyor, Erdem Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu ben ise not ettiğim skorlara bakıp Ozan’a döndüm ve “Ozan 3. kulvarda da yendim seni” dediğimde Ozan’ın göz bebekleri büyüdü. Bana olan sevgisiyle bir alakası yoktu bunun, oda da loş değildi. Bence kızmıştı! Skorlara tek tek baktı sonra “ne yani 1 gol fazla attın  diye mi beni yenmiş sayıyorsun” dedi. “İyi son bir şans sana o zaman” dedim. Ozan’da atladı tabi. Mutluluğu görülmeye değerdi. 20. dakikada skor 2-0 olunca Ozan küfürler yağdırmaya başladı ve maç da böyle bitince kapıda Ozan’a “buz pateninde nasılsın? Onda kapışabilir miyiz?” gibi tahrik edici sorulara başladım. Ozan ise “iskambil falan oynayalım ya da zar atarız ama zarda da şansım yok” gibi mülayim cevaplarının ardında “göstereceğim oğlum ben sana!” bakışları ile yola koyuldu.

Hikayenin kısası: Ozan seni seviyoruz… (Bence göz yaşlarına hakim olmalısın.)

Dip not: yazının fotoğrafındaki Ozan değil…

Bırak Eksik Kalsın…

her yükselişinin ardından yok saydığın… her düşüşünün ardından biraz daha çoğaldığını sandığın… sarhoşluğun ardındaki uyanışlarında daima ilk fark ettiğin… bir şeylerle doldurmak için didindiğin… onla ya da onsuz hep eksik kalan… mutlulukta bile… sanki her şey tammış gibi onda takıldığın… barışmaya karar verdiğin nadir anlarda “bırak eksik kalsın”lı cümlelerle yola çıktığın… ama… bir türlü eksikliğinle barışamadığın…

08:51-10:20

Kontrolden Çıkan…

durup dururken kafanda o’na dair, o’na ait oyunların perdelenmesi… ruh haline göre mutlu ya da hüzünlü başlayan senaryolar… çoğu zaman sadece onla sen arasındaki konuşmalar… bir sürprizden sonra yaşanabilecekler üzerine… ya da bir olmazı gözyaşları ile anlatışın ardından yaşanabilecekler üzerine… hep mutlu olmasını istediğin ama hep hüzne yol alan, kontrolden çıkan diyaloglar…

14:39-15:06

Gol üzerine…

En güzel gol üzerine birkaç şey yazmak istiyordum ama yazdıkça konu açıldı ve ilk aklıma gelen, belleğimde yer etmiş golleri yazmaya karar verdim…

Uzaktan atılan gollerin bence en özel yanı kalecinin durumu. Zira bu golleri çoğu zaman kaleci güzelleştiriyor. Düşünsenize, şuta kalecinin uçuşu ve parmaklarının ucundan topun kaleye süzülüşü… Bir de aynı golü Fenerbahçe kalecisi Volkan’ın hareketsiz topu izleyen halinde düşünün…

Uzaktan atılan gol diyince nedense hep aklıma Seedorf’un yarı saha çizgisinde aldığı topu şöyle 1-2 metre açıp ardından yapıştırdığı şutun hiç yönünü bozmadan kaleyi buluşu geliyor…

Çalımla atılan goller diyince herhalde ilk akla gelen gol Mardona’nın orta sahadan aldığı topu 50 küsur metrelik alanda önüne çıkan tüm İngilizleri çalımlayarak sürüşü ve kaleciyi de çalımladıktan sonra kaleye gönderişi geliyor. Bu gerçekten çok efsane bir gol zira futbol gibi takım oyunlarında bir futbolcunun çıkıp bu kadar “uzun süreli” başarı kaydetmesi çok ama çok nadir olur.

Tabi aynı Maradona’nın bir maçta 3-4 kişiyi çalımladıktan sonra kaleciyi de çalımlayıp boş kale önünde anlık bekleyişi ile arkadan gelen futbolcunun topa doğru kayışı ve Mardona’nın onu da çalımladıktan sonra golüne ne demeli… Ukalalık mı? Yoksa golü daha da bir efsaneleştirme çabası mı?

Messi’nin Maradona vari gollerini de unutmamak gerek… Nefis plaseleri, dar alanda çalımları, topu ayağına yapışmışçasına sürmek için yaptığı ustaca dokunuşlar…

Çalımdan saymak daha mı doğru olur bilmiyorum ama verkaçlı gollerde güzeldir aslında. Küçük üçgenlerin ardından kalecinin uzağına yapılan bir plase ve kalecinin uçuşu ile golü güzelleştirişi…

Bir de direk ya da direklere çarpan goller var aslında. Sol çaprazdan çekilen bir şutun önce üst sonra sol direğe çarpıp kaleye girişi mesela.

Bir de çok çok uğraştıran goller var. Çekilen şutun üst direkten dönüşünden sonra çekilen 2. şutun defanstan dönüşü, 3. şutun kaleciden, 4. şutun yan direkten dönüşü ve 5. şutta topun fileleri kucaklayışı…

Rivaldo’nun kaleye arkası dönükken gelen topu göğsünde yumuşatıp ardından yaptığı röveşata, Van Basten’in sert ortaya yaptığı röveşataları, uzaktan yakından voleler…

Bahar…

en kötüsü konuşmaya/yazmaya korktuğun anlar… bahar… hata yapmaktan ürktüğün için rahat olamadığın… mutlu sonun ilk basamağı… ağzından çıkacak her kelime “kusursuz olmalı” diye kasıldığın, bir türlü doğru kelimeyi bulamadığın… şarkının en güzel bölümü… “basit” oldu diye yazdıklarını binlerce kez yazıp sildiğin… unutmamak için altını çizdiğin satır… oynayacağın rolü ayakta alkışlaması için ne yapman gerektiğini düşündüğün… gülümsemesi… yaptığın, giydiğin hiçbir şeyi beğenmediğin… yemeğin itinayla sona saklanan kısmı… “neyse o” ile “bu o” arasında sıkışmalar…

10:16-11:29

Nedenlice…

[*] ne için ve neden uğraştığını “gerçekten” bildiğin anın… bir günün diğerini çağırıp -bir an önce- sahneden inmek için koşuşturduğu zamanların anlamsızlığında boğuşurken [*] özlemini kurduğun… amaçsızca dolaşırken, nedensizce sevişirken, beklentisizce savaşırken [*] değerini  farkettiğin… kaybetmenin hüzünsüzlüğünde, kazanmanın mutsuzluğunda [*] eksikliğini  hissettiğin…

5 nisan 2011 09:09 – 6 nisan 2011 11:13

Birden Sonrası…

-ne olursa olsun- birde -sadece birde- kalmak istediğin an… birden sonraki her diğerinde biraz daha eksileceğini, biraz daha saklanacağını, biraz daha değişeceğini düşündüğün… korku… birde birden sonrakilerde yaşatmak istediğin bire ait olanları düşününce… diğerini bire benzetme çabaları… birle diğeri arasında kalma…

16:55-17:39

Mehmet Ali Çetinkaya