Kategori arşivi: Chuck Palahniuk Kitapları

Dövüş Kulubü (Fight Club, 1996), Chuck Palahniuk

Her defasında büyük bir lezzetle uyarlandığı filmi izlemiş olsam da yaklaşık 2 yıldır okuma listemde yer alan Chuck Palahniuk’un edebiyat dünyasına adım attığı ve büyük bir yankı uyandıran Dövüş Kulübü’nü okumak ancak bugüneymiş.

Daha önce filmi izlediğim için birçok bölümü okurken filmdeki sahne gözlerimin önünde canlansa da beni asıl şaşırtan, film ile kitabın arasındaki temel farklılıklara rağmen her ikisinin de kendi bakış açısına göre oldukça tutarlı ve başarılı olduklarını fark etmem oldu.

Hayattan hiçbir zevk almayan bir insanın, sayılı günleri kalan insanları izleyerek hayatına anlam katmaya çabalaması ve kendisi gibi başka insanlar olduğunu keşfetmesi, başlattığı fikrin zamanla kendini aşması ve başkalarının ondan bile daha fazla fikri sahiplenmesi kitabın en sevdiğim noktaları

Ivır Zıvır

Kitabın yazarı Chuck Palahniuk, bir kamp tatili sırasında, yakınlarında bulunan bir kampçının radyo sesinden rahatsız olup, durumu ona anlattığında saldırıya uğradı. İşe döndüğünde etrafındakilerin yaralarının nedenini sormak yerine, “hafta sonun nasıldı?” demelerine son derece şaşırdı. Palahniuk, insanların aslında, karşılarındakilerle kişisel iletişim derecelerine göre temasa geçtiklerini ve iş arkadaşlarının, onun yaralarını soracak kadar yakın olmadıklarını bunun da “toplumsal bir blok” olduğunu fark etti. Kitabın fikri de bunun üzerine doğdu.

Palahniuk, geçimini Freightliner adlı bir şirkette otomobil tamirciliği yaparak kazanmaktayken 1996’da arkadaşlarıyla birlikte devam ettiği bir edebiyat grubu çevçevesinde Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa hikayeyi 3 ay içerisinde Dövüş Kulübü’ne çevirdi.

Başta, Palahniuk “Gösteri Peygamberi” romanını yayınlatmaya çalıştırmıştır, ama yayıncılar tarafından çok rahatsız edici olduğu için reddedilmiştir.

Gösteri Peygamberi (Survivor, 1999), Chuck Palahniuk

Gosteri Peygamberi, Chuck Palahniuk

Kutay ile yaptığımız bir muhabbet sırasında Chuck Palahniuk’ın Gösteri Peygamberi’ni önermiş ve kitabın sondan başa doğru numaralandırıldığını söylemişti. Aklıma ilk gelen şey (elbette) Memento idi. Meraklanmış ve okuma listeme eklemiştim.

Bu muhabbetten birkaç hafta sonra Palahniuk’ın Ölüm Pornosu‘nu büyük bir zevkle okuduğum günlerde, Gösteri Peygamberi’ni de alıp okuyacağım kitaplar arasına koymuştum. Geçenlerde iş için Madeira’ya giderken, İstanbul Atatürk ve Lisbon havaalanlarındaki beşer saatlik bekleme sürelerimizi düşünerek stratejik bir kararla kolay okunur bir kitap olduğunu düşünerek Gösteri Peygamberi’ni yanıma aldım. Döndüğümde romanı yarılamıştım. Bugün de bitirdim.

Konu;

Kitap, her şeyi paraya çevirmeye çalışan açgözlü insanların projesi haline dönüşen, Creedish mezhebinin son üyesi Tender Branson’un bir anda medet umulan, umut bağlanan bir peygambere dönüşmesini ve değişen hayatını konu ediniyor.

Hakkında;

Palahniuk, Dövüş Kulübü’nden sonra yayınladığı ikinci kitabı olan Gösteri Peygamberi’nde de, anlattığı konu hakkında enteresan, ilgi çekici ve hayret uyandırıcı düzinelerce örnekler veriyor. Dış dünyada hizmetçi olarak çalışan Branson’un ev işleri konusunda anlattığı ayrıntılar şaşırtıcı. Özellikle son bölümlerde bu ayrıntılar biraz okumayı zorlaştırsa da satır sonlarında, “cidden denesem oluyor mudur ki?” diye sormadan edemiyorsunuz.

Kitabı sondan başa doğru bölümler haline okuyorsunuz. Yani (tam olarak olmasa da) hikâyenin sonundan başına doğru gidiyorsunuz. Yazar bu durumu bazı bölümlerde çok güzel kullanmış. Mesela bir bölümde okuduğunuz olayla ilgili olarak bir sonra bölümde “acaba böyle olacak mı?” gibi bir soruyla karşılaşıyorsunuz. Oysa siz sondan başa doğru gittiğiniz için sorunun cevabını biliyorsunuz. Garip oluyor.

Kitap 1999’da yayınlandıktan sonra 20th Century Fox kitabın yayın haklarını satın almış. Fakat 11 Eylül’den ötürü proje rafa kalkmış. Şu anda proje Thousand Word’deymiş.

Kitaptan;

İnsanlar bana nasıl bakarlarsa baksınlar, her zaman kilisenin zorunlu kıldığı kıyafeti giyiyordum. Şapkamı takıyor, cepleri olmayan bol pantolonumu ve uzun kollu beyaz gömleğimi giyiyordum. Hava ne kadar sıcak olursa olsun, dışarı çıktığımda mutlaka üzerimde kahverengi paltom oluyordu ve insanların söylediği saçma sapan sözlere aldırış etmiyordum.

Nalbur dükkânından biri, “Nasıl oluyor da düğmeleri olan bir gömlek giyebiliyorsun?” diye soruyordu.

Çünkü ben Amish değilim.

“özel iç çamaşır giymek zorunda mısınız?”

Sanırım Mormonlardan bahsediyor.

“Kilise yerleşimi dışında yaşamak dininize aykır değil mi?”

Bu daha çok Mennocular için geçerlidir.

“Daha önce hiçbir Hussit ile karşılaşmamıştım.”

Hâlâ da karşılaşmış değilsin.

Bu dünyaya ait olmamak, gizemli ve dindar olmak güzel bir duyguydu. Herhangi bir taşın altındaki herhangi bir karınca değildim. Morarmış bir parmak kadar ayrıksı ve kendimden emindim. Valley Plaza Alışveriş Merkezi’nde etrafımda karınca sürüsü gibi kaynaşan Sodom ve Gomore’nin günahkâr kalabalığını Tanrı’nın gazabından koruyacak tek kutsal insan bendim.

* * *

“Bu konuda bana biraz anlayış göstermelisin. Hiç kimse kendi ayakkabılarını bağlayan bir tanrıya tapınmak istemez” diyordu.

Sıradan insanlarla aynı problemlere sahipseniz, ağzınız aynı şekilde kokuyorsa ve saçlarınız karman çormansa, parmaklarınızda şeytantırnakları varsa, hiç kimse size tapmak istemez. Sıradan insanların sahip olamadığı her şeye sahip olmak zorundasınız. Onların başarısız olduğu alanlarda, siz sonuna kadar gidebilmelisiniz. İnsanların olmaya korktukları şey olursanız, onların hayranlığını kazanırsınız.

Mesih arayan insanlar, kalite istiyorlar. Hiç kimse bir zavallının peşine takılmıyor. Bir kurtarıcı seçmek gerektiğinde insanlar sıradan birini kabul etmiyorlar.

Menajerin planına göre biz dünyadaki en zeki insanları hedeflemiyorduk, en fazla insanı hedefliyorduk.

“Modası geçmiş dinlerle uğraşan dünyadaki bütün o genç insanları düşün. Ya da dinsizleri. Bütün o insanlar senin hedef kitlen.”

İnsanlar her şeyi bir araya getirmenin yollarını arıyorlar. Cazibe ve kutsallığı, moda ve ruhaniliği bir araya getirecek birleşik bir alan teorisine ihtiyaç duyuyorlar. İnsanların iyi olmakla, iyi görünmeyi uzlaştırmaları gerekiyor.

Birkaç “Ev Ekonomisi” Örneği;

Ev ekonomisi dersinde ihtiyacınız olan püf noktalarının hepsi öğretilmez ama çalışmaya başladıktan bir süre sonra bunları kendiniz keşfetmeye başlarsınız. Çocukluğumun geçtiği kilise yerleşiminde bize, damlamayan mum yapmak için mumları bol tuzlu suda bekletmek gerektiği öğretilmişti. Kullanıma hazır hale gelene kadar da buzlukta bekletmek gerektiği öğretilmişti.

Yakadaki ruj lekesini çıkarmak için lekeyi sirkeyle ovun. Meni gibi protein bazlı inatçı lekeleri çıkarmak için, lekeyi tuzlu soğuk suyla duruların, sonra da normalde yıkadığınız gibi yıkayın.

Hırsızlar tarafından kırılan yatak odası penceresinin veya yere düşen viski şişesinin kırıklarını toplamak ve hatta en minik parçacıkları bile yok etmek için bir dilim ekmek kullanın.

Saatlerce ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini gizlemesi için evin hanımına, mavi veya leylak rengi göz kalemi kullanmasını tavsiye edin. Karşınıza kocasının dişini kırmış bir kadın çıkarsa, kocası diş doktoruna gidene kadar dişi bir bardak sütün içinde saklayın. Bu arada beyaz bir macun elde edene kadar çinko oksitle karanfil yağını karıştırın. Hızlı ve kolay bir dolgu için, oyuğu durulayıp çarçabuk sertleşen bu macunla doldurun.

Yastıktaki gözyaşı lekelerini çıkarmak için, ter lekesi için uyguladığınız yöntemi deneyin. Beş aspirini suda eritin ve lekeli kısmı iyice çitileyin. Rimel lekesi bile olsa, sorun çözülmüş demektir.

Dantelleri kolalı gibi görünmesi için yağlı kâğıtların arasına koyup ütüleyin.

Ölüm Pornosu (Snuff, 2008), Chuck Palahniuk

Hayatımın kötü evrelerinden birinde Chuck Palahniuk’ın Görünmez Canavarlar’ını okumuştum. İlgi çekici ve gizemli bir havası vardı ama ısınamamıştım. Kim bilir belki de bu his, geçirdiğim dönemle ilgili bir algısızlık ya da yanlış algılama halinden ileri geliyordu. Sonraları Şükrü’nün isteği ile Tunalı’da uğradığım bir sahaftan, Göçmenler ve Mülteciler‘i almıştım. O da ilgi çekici ama çok da bir şey bulamadığım bir kitaptı. Sonraları bunu da “pek de yaver gitmeyen bir tercih” olarak düşündüm. Çünkü birkaç gün sonra 2 ya da 3 arkadaşım konu Palahniuk’dan açılınca Ölüm Pornosu’nu önermişti. Sadece ismi bile ilgi uyandırıcı olan kitabı Kutay hediye ettiğinde gözlerim yaşardı… 🙂

Yazarın 9. romanı olan ve Amerika’da 2008’de Türkiye’de ise Ayrıntı tarafından 2011’de yayınlanan Ölüm Pornosu, çoğu insan için tabu olan bir sektörde yaşanan gizemli ve ilginç bir hikayeyi konu alıyor.

Orta yaşlarında olan ünlü porno yıldızı Cassie Wright, 600 erkekle beraber olacağı bir film çevirecektir. Bu aslında bir daha kimsenin göze alamayacağı bir rekor denemesi olacaktır. Çünkü muhtemelen film çekimleri sırasında ölecektir. Ama asıl amacı kazandığı paralarla hayatındaki en “büyük hatasını” telafi etmektir. Filmde rol olacak 600 erkeğe bir rakam verilir ve bu rakam kollarına yazılır. Hikaye Wright’ın asistanı Sheila, bay 600, bay 72 ve bay 137’nin gözünden dönüşümlü olarak anlatılıyor. Bu 3 adam, Cassie Wright ve asistanı Sheila’nın aslında çok enteresan bir kesişim hikayeleri vardır…

Kitapta Palahniuk yine çok ilgi çekici ayrıntılara ve bilgilere yer veriyor. Hikayenin kurgusu ve giderek artan heyecan çok güzel. Kitaptaki kurgu, anlatım ve bilgilerin enteresanlığı dışında, en çok ilgimi çeken şey, bir şekilde herkesin duyduğu ama aslında mutfağından hiçbir şey bilmediği porno sektöründe yer alan insanların yaşamlarından ilginç kesitlerden/nedenlerden/hatalardan bahsetmesi…

Kitaptan;

Bayan Wright’ın takma kirpikleri rimel sürdüğü için daha da bir ağırlaşmıştı, gözlerini kırpamıyordu. Norma Talmadge’ın sessiz filmlerin yıldızı olduğunu söyledi. 1923 yılında gişe hasılatında bir numaraydı. Her hafta üç bin hayran kendisine mektup gönderiyordu. 1927 yılında Grauman Çin Tiyatrosu’nun önündeki yaş çimentoya yanlışlıkla ayak basan işte bu Norma’ydı ve ondan sonra bütün film yıldızları el veya ayak izlerini bırakmaya başladı.

Çimento olayından birkaç yıl sonra Hollywood sesli filme geçti. Bir yıl boyunca ses koçuyla birlikte çalışmasına rağmen, Normal Talmadge ağzını her açtığında, kulak tırmalayıcı Brooklyn çığlığı atıyordu. Hollywood’un en ünlü erkek yıldızı John Gilbert ses tonunu tıpkı bir kanarya gibi en tiz noktalara taşıyabiliyordu. Kızları ve genç hanımları oynayan Mary Pickford, kamyon şoförlerinin ki gibi boğuk bir sesle adeta havlıyordu. Macar aksanıyla konuştuğu için Vilma Banky’nin diyalogları anlaşılmıyordu. Emil Jannings’inki de Alman aksanında kayboluyordu. Karl Dane’in diyalogları kalın Danimarka aksanında boğuluyordu.

Dışarıdaki alçak bulutlar havayı karartmıştı. Pencerenin üzerindeki tente de bir işe yaramıyordu. Bayan Wright orada kendi yansımasına odaklanmış bir halde oturdu. Gözleri ve dudakları kafenin vitrinine yansıyordu. “John Gilbert başka bir film daha yapamadı. Karl Dane, otuz yedi yaşında kendini vurana kadar tam bir içki batağındaydı” dedi.

Bütün bu yıldızlar, film sektöründeki en güçlü aktörler, bir anda ortadan kaybolmuştu.

Harbiden doğru.

Sesli filmler, bu kariyerlere ne yaptıysa, yüksek çözünürlük de şimdi aynısını yeni jenerasyon oyunculara yapıyor, dedi Bayan Wright. Çok fazla bilgi veriyor. Gerçeklerden oluşan aşırı bir doz. Artık sahne makyajı, ten gibi görünmüyor. Ruj, kırmızı yağ gibi görünüyor. Fondöten, sıva gibi. Tıraş bıçağının sebep olduğu tahriş ve batık kıllar, pekâlâ cüzam olarak algılanabilir.

He-man gibi görünen film yıldızları meğer eşcinselmiş… Veya sessiz film oyuncularının sesi, kaydedilince meğer berbatmış. İzleyici, gerçekleri bir noktaya kadar bilmek istiyor.

Harbiden doğru.

Ona şişme bebeği icat eden kişinin Adolf Hitler olduğunu bilip bilmediğini sordum.

Ve Bayan Wright siyah güneş gözlüğünün ardındaki gözlerini bana çevirdi.

Birinci Dünya savaşı sırasında Hitler yaya habercisiydi; bir Alman siperinden diğerine mesaj iletiyordu ve silah arkadaşlarının Fransız genelevlerini ziyaret ettiğini görünce midesi bulandı. Aryan soyunun saf kalmasını sağlamak ve zührevi hastalıkların bulaşmasını engellemek için Nazi bölüklerinin savaşa giderken yanına alabileceği şişirilebilir bir bebek yapması yönünde talimat verdi. Bebeği Hitler tasarladı. Bebeğin saçları sarıydı ve kocaman memeleri vardı. Müttefikler Dresden’i bombalayınca fabrika yıkıldı ve bebekler dağıtılamadı.

Harbiden doğru.

Cassie, Marilyn Monroe’nun yürürken kalçası daha güzel sallansın diye ayakkabılarından bir tanesinin topuğunu birazcık kısalttığını biliyordu. Cassie, Marilyn’in ömrü boyu zatürree ve bronşitten mustarip olmasının muhtemel sebebinin, halkın huzuruna çıkmadan veya çekim için kamera önüne geçmeden önce buzla dolu bir küvete girme alışkanlığı olduğunu biliyordu. Çektiği acıyı dindirmek için uyuşturucu alıp buzun içinde saatlerce çırılçıplak yatarak memelerinin ve poposunun dik olmasını sağlardı.

Bilmiyor muydunuz yoksa?

Cassie, Marily’in gizli ismini, Monroe’nun kim olmak istediğini biliyordu. Bebek gibi konuşan, poposunu sallayan bir sarışın olmak istemiyordu. Monroe, Arthur Miller gibi bir entelektüel, Stanislavsky tarafından yetiştirilmiş bir aktrist olmak ve saygı görmek istiyordu. Değerli bir insan olmak. Monroe makyaj yapmadan, film stüdyosundan ödünç alınmış özel tasarım kıyafetler giymeden, ünlü saçını bir eşarpla kapatıp kemik çerçeveli okuma gözlüğünün arkasına gizlenerek seyahat ettiğinde o kişi oluyordu. Bu sade, zeki, eğitimli aktrist kendine Zelda Zonk diyordu. Uçak bileti alırken veya otel rezervasyonu yaptırırken bu ismi kullanıyordu. Zelda Zonk. Kitap okuyordu. Sanat koleksiyonları vardı. Zelda Zonk, sarışın seks tanrıçası Marilyn Monroe’nun olmak istediği kişiydi.

Göçmenler ve Mülteciler (Fugitives and Refugees: A Walk in Portland, Oregon, 2003), Chuck Palahniuk

Chuck Palahniuk - Kacakcilar ve Multeciler

2003 yılında yayınlanan ve Türkiye’de ilk basımı 2005 yılında yapılan Göçmenler ve Mülteciler: Portland, Oregan’da Bir Yürüyüş, Dövüş Kulübü (Fight Club) ile tanınan Amerikan yeraltı edebiyatının önemli isimlerinden Chuck Palahniuk’un ilk non-fiction (kurmaca olmayan / gerçekçi) kitabı.

Palahniuk, hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Portland, Oregan’la ilgili olarak, kendine has üslubuyla bir gezi rehberi hazırlamış. Kentte bulunan ve hakkında hayalet söylentisi çıkan yerlerin hikâyelerini yazmış mesela. Portland’daki hayvanat bahçelerini, enteresan motorlu araçların bulunduğu yerleri, müzeleri, gece kulüplerini, yemek yiyecek özel mekanları, yer altı tünellerini en ince ayrıntısına kadar güzel bir üslupla anlatan Palahniuk, bu mekanlara nasıl ulaşacağınızı kroki vari bir şekilde tanımlamış ve her bölümün ardından da Portland’da yaşadığı ilginç bir anıyı da eklemeyi unutmamış.

Palahniuk, bu kitapla ilgili olarak, Portland’ın gizli tarihini resmetmek ve birçoğu zamanla yok olacak olan yerleri yaşatmak istediğini söylemiş. Fikir bence çok orijinal ama bazı bölümler sıkabiliyor. Ama hakkını vermek gerekir ki, bazı anılar ve bazı mekânların hikâyeleri gerçekten çok eğlenceli.