Tem 20 2011

Uçak

Dün günübirlik bir iş için İzmir’e gidip geldim. Cam kenarından aldığım biletle, yanlarındayken devasa görünen evlerin, tarlaların, dağların ve şehrin ufalmalarına bir kere daha şahitlik edecektim.

İlk kez uçağa bindiğim günlerde sürekli Age Of Empires oynuyordum ve kurduğum şehri ve yönettiğim insanları kuşbakışı bir bakışla takip etmeye bayılıyordum. Sanırım her şeyin küçük benim ise devasa olduğum bir çeşit tatmin, iktidar hali ya da yönetme hevesiydi bu…

İzmir’e gidiyordum ve kalkış anında küçük camdan görünen devasa beton yığınlarının bir anda parmaklarımın arasına alacağım kadar küçülüşünü izlemek harikulade bir duygu idi. Sanki elimi uzatıp evleri söküp çıkartabilir, yolda giden arabaların yönlerini değiştirebilirdim. İnsanların karınca gibi görünmesi… Stadyumların minicik maket parçası haline dönüşmesi… Bir çeşit “hükmedebilirim” hissiyle karışık mutlu olma anı yaşatıyordu bana…

Yıllar sonra İtalya’dan İspanya’ya giderken bulutların üzerinde gezinmenin masalımsı ve hayal gücünü zorlayıcı güzelliği vardı gözlerimin önünde. Elbette bir de bulutları yarıp geçmiş dağların zirveleri. O anlarda zirveye çıkan bir dağcının yerinde olup, bulutların üstünden geçen uçakları nasıl gördüğünü düşlerdim. Bir gün orada olmak…

Ankara’nın karlar altında olduğu bir kış günü Elazığ’a uçacaktık. “Burası böyleyse orası…” diye başlayan cümlelerle korkular yaşıyorduk. Havalandık. Evlerin, yolların, dağların, tarların bembeyaz görüntüsü muhteşemdi. Kar her şeyin üstünü örtmüş, beyaz bir sayfa açmıştı sanki… Sonra birden kar kesildi. Yerlerde gram kar yoktu. Sanki bizim önümüzde giden bir güneş çıkmış ve karları eritmişti. Garipti. Aşağı indiğimizde Elazığ’da kolay kolay kar yağmadığını ve bunun sebebinin Elazığ’ın etrafındaki barajların şehrin iklimini değiştirmesi olduğunu öğrenip şaşırmıştık. Sonra haritaya baktık ve uçsuz bucaksız kara birikintisi içinde Elazığ, yarım ada gibi görünüyordu…

Kıbrıs’a giderken sonsuz gibi görünen denizin üstünde beyaz çizgiler vardı. Bunların ne olduğuna bir türlü karar verememiştim. Camda leke olduğunu bile düşündüm ama bir türlü bulamıyordum. Yanımdakine sordum ama o da bilemedi. Saçma bir durumdu. Aşağı indikten sonra onların dalgaların oluşturduğu beyazlıklar olduğunu öğrendim. Bu kadar basit miydi gerçekten ve ben nasıl bilememiştim…

İzmir’den 20:50 uçağı ile döndüm ve ilk kez İzmir ve Ankara’yı zifiri karanlık içinde ışık demetleri ile aydınlanırken gördüm. Yılan gibi uzanan sarımsı yollar… Bağımsız sitelerin muntazam ışıkları… Lunaparkın ve Atakulenin renk değişimleri… Ve simsiyah alanlar içinde nereden-nereye gittiği belli olmayan ve sadece ön farklarının yardımıyla ufak bir alanı aydınlatan arabalar… Garipti ama aynı zamanda çok güzel…

Dün Alsancak’ta dolaşırken kafamı kaldırdım. Bir uçak geçiyordu. Daha birkaç saat önce içinde olduğum ve bana aşağıdakilere hükmedebileceğimi düşündüren devasa uçaklardan biri. Ama aşağıdaydım ve uçak, parmaklarımın arasına alabileceğim bir sinek kadardı. Onu tutup aşağıya indirebilir ya da oradan oraya savurabilirdim. Kısacası ona ve içindekilere hükmedebilirdim…

Belki de bu, kendi penceremden hayatı küçük görmenin bir yoluydu… Bir hayal… Moral…

12:09-13:08

Share

May 29 2011

Mutluluk üzerine

belki de insan uzaklarda aramaya başladığı gün uzaklaştı mutluluktan… daha büyük hedeflerinin, umutlarının gerçekleşmesi koşuluna bağladığında… mutluluğu yüklediklerinden birini elde edince soluklanmadan diğerine koşmayı adet edindiğinde… ne olduğunu, nerede olduğunu tanımlayamadığında… gerçek hislerinden uzaklaştığında… yabancılaştı mutluluğa…

10 kasım 2006 14:47 (düzenlemeler 29 mayıs 2011 02:45-03:22)

Share

May 28 2011

Kaybolmuş nesneler

kaybolmuş nesneler var hayatımda… kim kaybetti, bilmiyorum… önce önemsediğim ama elimden uçup giden… kaybettiğim nesneler… gerçekten sevdim mi, bilmiyorum ama onları kaybetmek beni üzdü… hem de çok… kendimi kandırdım çoğu zaman… aldattım… bırak kaybolsunlar, onları sevmedin ki dedim kendi kendime… gülümsedim… içim yansa da… kaybolmuş nesneler var hayatımda… zamanı önemli mi bilmiyorum ama yeniden bulsam bir an karşımda… sever miyim yeniden bilmiyorum…

30 eylül 2000 (ufak düzenlemeler 28 mayıs 2011 00:30-00:55)

Share

May 27 2011

Önce

küçük bir iz senden geriye kalan… önümde… sendeki ağırlığımca bırakılmış bir iz… sen giderken ardında kalan… birde bana bırakılmış küçük bir hediye… geride… yaşanmışların ağırlığınca biriktirilmişlerle dolu… gitmeden önce toparlayıp köşeye bıraktığın… yanına da küçük bir sen… orada… “biz olmaya” verdiğin değer kadar… isteksizce hediyenin yanıbaşına bıraktığın… birkaç küçük damla gözyaşı… hediyenin kurdelesinde… bana verdiğin önem kadar… anları kendinde anlamlaştırmak uğruna… küçük bir görünmez ip var birde… bir ucu sende, bir ucu da bende… kim ne derse desin… nereye giderse(n/m) gi(t/deyim) kopmayacak bir ip…

18 şubat 2003 (ufak düzenlemeler 27 mayıs 2011 00:15-00:49)

Share