Uçak

Dün günübirlik bir iş için İzmir’e gidip geldim. Cam kenarından aldığım biletle, yanlarındayken devasa görünen evlerin, tarlaların, dağların ve şehrin ufalmalarına bir kere daha şahitlik edecektim.

İlk kez uçağa bindiğim günlerde sürekli Age Of Empires oynuyordum ve kurduğum şehri ve yönettiğim insanları kuşbakışı bir bakışla takip etmeye bayılıyordum. Sanırım her şeyin küçük benim ise devasa olduğum bir çeşit tatmin, iktidar hali ya da yönetme hevesiydi bu…

İzmir’e gidiyordum ve kalkış anında küçük camdan görünen devasa beton yığınlarının bir anda parmaklarımın arasına alacağım kadar küçülüşünü izlemek harikulade bir duygu idi. Sanki elimi uzatıp evleri söküp çıkartabilir, yolda giden arabaların yönlerini değiştirebilirdim. İnsanların karınca gibi görünmesi… Stadyumların minicik maket parçası haline dönüşmesi… Bir çeşit “hükmedebilirim” hissiyle karışık mutlu olma anı yaşatıyordu bana…

Yıllar sonra İtalya’dan İspanya’ya giderken bulutların üzerinde gezinmenin masalımsı ve hayal gücünü zorlayıcı güzelliği vardı gözlerimin önünde. Elbette bir de bulutları yarıp geçmiş dağların zirveleri. O anlarda zirveye çıkan bir dağcının yerinde olup, bulutların üstünden geçen uçakları nasıl gördüğünü düşlerdim. Bir gün orada olmak…

Ankara’nın karlar altında olduğu bir kış günü Elazığ’a uçacaktık. “Burası böyleyse orası…” diye başlayan cümlelerle korkular yaşıyorduk. Havalandık. Evlerin, yolların, dağların, tarların bembeyaz görüntüsü muhteşemdi. Kar her şeyin üstünü örtmüş, beyaz bir sayfa açmıştı sanki… Sonra birden kar kesildi. Yerlerde gram kar yoktu. Sanki bizim önümüzde giden bir güneş çıkmış ve karları eritmişti. Garipti. Aşağı indiğimizde Elazığ’da kolay kolay kar yağmadığını ve bunun sebebinin Elazığ’ın etrafındaki barajların şehrin iklimini değiştirmesi olduğunu öğrenip şaşırmıştık. Sonra haritaya baktık ve uçsuz bucaksız kara birikintisi içinde Elazığ, yarım ada gibi görünüyordu…

Kıbrıs’a giderken sonsuz gibi görünen denizin üstünde beyaz çizgiler vardı. Bunların ne olduğuna bir türlü karar verememiştim. Camda leke olduğunu bile düşündüm ama bir türlü bulamıyordum. Yanımdakine sordum ama o da bilemedi. Saçma bir durumdu. Aşağı indikten sonra onların dalgaların oluşturduğu beyazlıklar olduğunu öğrendim. Bu kadar basit miydi gerçekten ve ben nasıl bilememiştim…

İzmir’den 20:50 uçağı ile döndüm ve ilk kez İzmir ve Ankara’yı zifiri karanlık içinde ışık demetleri ile aydınlanırken gördüm. Yılan gibi uzanan sarımsı yollar… Bağımsız sitelerin muntazam ışıkları… Lunaparkın ve Atakulenin renk değişimleri… Ve simsiyah alanlar içinde nereden-nereye gittiği belli olmayan ve sadece ön farklarının yardımıyla ufak bir alanı aydınlatan arabalar… Garipti ama aynı zamanda çok güzel…

Dün Alsancak’ta dolaşırken kafamı kaldırdım. Bir uçak geçiyordu. Daha birkaç saat önce içinde olduğum ve bana aşağıdakilere hükmedebileceğimi düşündüren devasa uçaklardan biri. Ama aşağıdaydım ve uçak, parmaklarımın arasına alabileceğim bir sinek kadardı. Onu tutup aşağıya indirebilir ya da oradan oraya savurabilirdim. Kısacası ona ve içindekilere hükmedebilirdim…

Belki de bu, kendi penceremden hayatı küçük görmenin bir yoluydu… Bir hayal… Moral…

12:09-13:08

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.