porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Takılmalar üzerine…

Üst not: Aşağıda okuyacağınız hikayede adı geçen tüm kişiler ve anlatılmakta olan olaylar tamamıyla gerçektir.

Oyuncu analizleri:

Erdem: Galibiyetlerden sonra “ben kazandım oğlum” gibi ufak cümleler haricinde çok da fazla konuşmayan. Mağlubiyetlerden sonra da genelde susmasını bilen… Seri yenilgiler aldığı zamanlarda hiç de kendinden beklenmeyen ölçüde “valla fırlatcam xbox kolunu” gibi cümleler kurup bizleri şaşırtan ya da oyundaki her şeyde bug bulan bir oyuncu…

Ozan: Oyunlarda çok fazla hırs yapan (ki bence bu güzel bir özellik. Çok ciddiyim Ozan! Valla ben çok seviyorum bu özelliğini.) Yenilgilerin ardından yaşadığı sessizliğine tezat iç dünyasında muhtemelen sürekli kendisine kızan, hatalarını düşünüp küplere binen ve “göstereceğim oğlum size” diye kendine yeminler veren, akabinde eşofmanlarını giyip hemen antrenmanlara başlayan, galibiyetlerden sonra kafa beyin ütüleyen. 4 kelimesinden üçü “nasıl koydum oğlum” olan bir oyuncu.

Mali: (Objektif olacağım bana güvenebilirsiniz! Gerçekten…) Maç önceleri rakibini gaza getirmekten büyük haz duyan. Mağlubiyetlerden sonra genelde  “tebrik ediyorum güzel maçtı” ya da “bugün iyiydin” gibi cümlelerle rakip saldırılarını engellemeye çalışan, seri mağlubiyetlerden sonra zaman zaman hırs yapıp nerede durması gerektiğini unutan ve sırf bu yüzden arka arkaya 5-6 mağlubiyet alan, galibiyetlerden sonra kafa ütüleme olayının bazen suyunu çıkaran (ki şu an bunu yapıyor ama bunlar değil mi işin tuzu biberi ya!) bir oyuncu…

Hikaye

Her şey bundan 10 gün önce başladı. (Usual Suspects’i izlediğimden beri bütün hikayelerin böyle başlamasını istemişimdir.) 312’de Ozan’la oynadığımız dart maçını 1-0 gibi mülayim bir skorla (ki ozan’a göre: “Skor mu lan o. Sanki bana 5-0”) önde gelmiştim. Oyuna “değer veren” birini bulunca dayanamayan ben birkaç  gün Ozan’a yüklendim haliyle…

Bu maçtan birkaç gün sonra bu sefer bir tavla müsabakasında Ozan ile karşı karşıya geldik. 1-0 öne geçti. 1-1 oldu. Mars ile durumu 3-1 yaptım. “2 mars bir düz” dememe ramak kala skor 4-1 oldu. Mars etti ve bir oyun daha aldı ve skor 4-4 oldu. O ana kadar zara, şansına, şansıma, ona buna laf eden Ozan bir anda neşelenmişti. Ben ise içimden bu aralar çok sevdiğim birkaç küfrü sürekli tekrarlamaktaydım ama belli etmemeye çalışıyordum. Derken oyun gitti gitti geldi ve maçı 5-4 kazandım. E haliyle benzer şekilde uzun süreli Ozan’a yüklenmeye başladım. Genelde Ozan’ın 5 günde 2 farklı kulvarda yaşadığı hezimetler üzerine kuruluyordu cümlelerim ve itiraf etmeliyim ki Ozan’ın sessizliği (bakınız Ozan’ın oyuncu analizindeki 2. satıra) ile çok eğleniyordum.

Bundan 1-2 ay kadar önce Erdem’in de kelime oyunları ile desteklediği Ozan’ın pek pes bilmediği sözüne inanarak (ki şut tuşunu bile gösterdim adama. Zavallı ve saf ben!) başladığımız maçlarda Ozan’ın büyük bir üstünlüğü vardı. Bu yüzden olsa gerek Ozan 3. kulvar olarak pesi öne sürüyordu. Ne yalan söyleyeyim her ölümlü gibi ben de hırsımın kurbanı olmuştum ve maçtan önce çok çekiniyordum. Galibiyet serim bitmemeliydi… (Mourinho gibi maçtan önce çimleri ıslattım falan gibi açıklamalar yapmayacağım sadece içsel gelgitler benimkiler…)

Önce Erdem’le yaptığımız 2 maçı da kazanarak moral buldum. Sonra 3 takımlı ve 2şer maçlı turnuvamız başladı. Ben Ozan’a karşı 2 kere öne geçmeme rağmen 2-2’lik beraberlikle ayrıldım ilk maçtan. Erdem Ozan’ı yendi, benle berabere kaldı sonra Ozan’a yenildi ve sonra beni yenerek şampiyon oldu. Son formalite maçında ben Ozan’ı 4-0 yenerek çılgına döndüm. Ozan kalkıp tuvalete giderken sinirli sinirli “hemen hazırlayın 2. turnuvaya başlayalım” diyordu. Erdem ise Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu. Ben mi? 4-0’ın sarhoşluğu içerisindeydim…

2. turnuvada Ozan Erdem’e 2 kere yenildi. Benle sanırım 1 beraberlik ve 1 galibiyet aldı. Ben de Erdeme karşı 1 galibiyet ve 1 mağlubiyet aldım ve Erdem yine şampiyon oldu. Ozan “sessizliğine” dönüyor, Erdem Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu ben ise not ettiğim skorlara bakıp Ozan’a karşı durumumu kontrol ediyordum.

3. turnuvaya başladık. Ozan küfürler eşliğinde Erdem’e yine yenildi. Bu arada bahaneleri arttıkça artıyordu. Hatta bir ara benim en çok kullandığım “bugün iyi değilim ya!” bahanesini bile kullandı. Xbox kolunun kötü olması, oyunun bugları… Ben sanırım Ozan’a karşı bir galibiyet bir beraberlik aldım. Derken Ozan, Erdemle oynayacağı son maç öncesinde “mali sen söyle kaç atayım?” diye başladığı maçtan “sakat” (cidden sakattı oyuna başlarken) Simao’nun 2 golü + 3 gol daha = 5-0’lık mağlubiyetle ayrılırken cinnet geçirmek üzereydi. Erdemle birbirimize baktık. Cidden korkmuştuk. Erdemle olan maçımda gol atıp “senin için atıyorum bu golleri Ozan, kanın yerde kalmayacak” diyerek Ozan’ın üstündeki karabulutları dağıtmaya kasıyordum… O maçtan 2-1 yenik ayrıldım. Ozan “sessizliğine” dönüyor, Erdem Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu ben ise not ettiğim skorlara bakıp Ozan’a döndüm ve “Ozan 3. kulvarda da yendim seni” dediğimde Ozan’ın göz bebekleri büyüdü. Bana olan sevgisiyle bir alakası yoktu bunun, oda da loş değildi. Bence kızmıştı! Skorlara tek tek baktı sonra “ne yani 1 gol fazla attın  diye mi beni yenmiş sayıyorsun” dedi. “İyi son bir şans sana o zaman” dedim. Ozan’da atladı tabi. Mutluluğu görülmeye değerdi. 20. dakikada skor 2-0 olunca Ozan küfürler yağdırmaya başladı ve maç da böyle bitince kapıda Ozan’a “buz pateninde nasılsın? Onda kapışabilir miyiz?” gibi tahrik edici sorulara başladım. Ozan ise “iskambil falan oynayalım ya da zar atarız ama zarda da şansım yok” gibi mülayim cevaplarının ardında “göstereceğim oğlum ben sana!” bakışları ile yola koyuldu.

Hikayenin kısası: Ozan seni seviyoruz… (Bence göz yaşlarına hakim olmalısın.)

Dip not: yazının fotoğrafındaki Ozan değil…

Bırak Eksik Kalsın…

her yükselişinin ardından yok saydığın… her düşüşünün ardından biraz daha çoğaldığını sandığın… sarhoşluğun ardındaki uyanışlarında daima ilk fark ettiğin… bir şeylerle doldurmak için didindiğin… onla ya da onsuz hep eksik kalan… mutlulukta bile… sanki her şey tammış gibi onda takıldığın… barışmaya karar verdiğin nadir anlarda “bırak eksik kalsın”lı cümlelerle yola çıktığın… ama… bir türlü eksikliğinle barışamadığın…

08:51-10:20

Kontrolden Çıkan…

durup dururken kafanda o’na dair, o’na ait oyunların perdelenmesi… ruh haline göre mutlu ya da hüzünlü başlayan senaryolar… çoğu zaman sadece onla sen arasındaki konuşmalar… bir sürprizden sonra yaşanabilecekler üzerine… ya da bir olmazı gözyaşları ile anlatışın ardından yaşanabilecekler üzerine… hep mutlu olmasını istediğin ama hep hüzne yol alan, kontrolden çıkan diyaloglar…

14:39-15:06

Gol üzerine…

En güzel gol üzerine birkaç şey yazmak istiyordum ama yazdıkça konu açıldı ve ilk aklıma gelen, belleğimde yer etmiş golleri yazmaya karar verdim…

Uzaktan atılan gollerin bence en özel yanı kalecinin durumu. Zira bu golleri çoğu zaman kaleci güzelleştiriyor. Düşünsenize, şuta kalecinin uçuşu ve parmaklarının ucundan topun kaleye süzülüşü… Bir de aynı golü Fenerbahçe kalecisi Volkan’ın hareketsiz topu izleyen halinde düşünün…

Uzaktan atılan gol diyince nedense hep aklıma Seedorf’un yarı saha çizgisinde aldığı topu şöyle 1-2 metre açıp ardından yapıştırdığı şutun hiç yönünü bozmadan kaleyi buluşu geliyor…

Çalımla atılan goller diyince herhalde ilk akla gelen gol Mardona’nın orta sahadan aldığı topu 50 küsur metrelik alanda önüne çıkan tüm İngilizleri çalımlayarak sürüşü ve kaleciyi de çalımladıktan sonra kaleye gönderişi geliyor. Bu gerçekten çok efsane bir gol zira futbol gibi takım oyunlarında bir futbolcunun çıkıp bu kadar “uzun süreli” başarı kaydetmesi çok ama çok nadir olur.

Tabi aynı Maradona’nın bir maçta 3-4 kişiyi çalımladıktan sonra kaleciyi de çalımlayıp boş kale önünde anlık bekleyişi ile arkadan gelen futbolcunun topa doğru kayışı ve Mardona’nın onu da çalımladıktan sonra golüne ne demeli… Ukalalık mı? Yoksa golü daha da bir efsaneleştirme çabası mı?

Messi’nin Maradona vari gollerini de unutmamak gerek… Nefis plaseleri, dar alanda çalımları, topu ayağına yapışmışçasına sürmek için yaptığı ustaca dokunuşlar…

Çalımdan saymak daha mı doğru olur bilmiyorum ama verkaçlı gollerde güzeldir aslında. Küçük üçgenlerin ardından kalecinin uzağına yapılan bir plase ve kalecinin uçuşu ile golü güzelleştirişi…

Bir de direk ya da direklere çarpan goller var aslında. Sol çaprazdan çekilen bir şutun önce üst sonra sol direğe çarpıp kaleye girişi mesela.

Bir de çok çok uğraştıran goller var. Çekilen şutun üst direkten dönüşünden sonra çekilen 2. şutun defanstan dönüşü, 3. şutun kaleciden, 4. şutun yan direkten dönüşü ve 5. şutta topun fileleri kucaklayışı…

Rivaldo’nun kaleye arkası dönükken gelen topu göğsünde yumuşatıp ardından yaptığı röveşata, Van Basten’in sert ortaya yaptığı röveşataları, uzaktan yakından voleler…

Bahar…

en kötüsü konuşmaya/yazmaya korktuğun anlar… bahar… hata yapmaktan ürktüğün için rahat olamadığın… mutlu sonun ilk basamağı… ağzından çıkacak her kelime “kusursuz olmalı” diye kasıldığın, bir türlü doğru kelimeyi bulamadığın… şarkının en güzel bölümü… “basit” oldu diye yazdıklarını binlerce kez yazıp sildiğin… unutmamak için altını çizdiğin satır… oynayacağın rolü ayakta alkışlaması için ne yapman gerektiğini düşündüğün… gülümsemesi… yaptığın, giydiğin hiçbir şeyi beğenmediğin… yemeğin itinayla sona saklanan kısmı… “neyse o” ile “bu o” arasında sıkışmalar…

10:16-11:29

Nedenlice…

[*] ne için ve neden uğraştığını “gerçekten” bildiğin anın… bir günün diğerini çağırıp -bir an önce- sahneden inmek için koşuşturduğu zamanların anlamsızlığında boğuşurken [*] özlemini kurduğun… amaçsızca dolaşırken, nedensizce sevişirken, beklentisizce savaşırken [*] değerini  farkettiğin… kaybetmenin hüzünsüzlüğünde, kazanmanın mutsuzluğunda [*] eksikliğini  hissettiğin…

5 nisan 2011 09:09 – 6 nisan 2011 11:13

Birden Sonrası…

-ne olursa olsun- birde -sadece birde- kalmak istediğin an… birden sonraki her diğerinde biraz daha eksileceğini, biraz daha saklanacağını, biraz daha değişeceğini düşündüğün… korku… birde birden sonrakilerde yaşatmak istediğin bire ait olanları düşününce… diğerini bire benzetme çabaları… birle diğeri arasında kalma…

16:55-17:39

Pitaya, Mangosteen, Granadilla, Carambola

Dün Tunalıdaki Doğan Gıda’da 4 farklı tropik meyve gördüm.  Birer tane alıp denemek istedim.

Pitaya (Dragon Fruit – Vietnam): Bu meyve bu aralar çok popüler olan Fruit Ninja oyununda çok çok nadir olarak görünen ve tam 50 puan veren meyve 🙂 Bayağı olgun görünmesine rağmen çok fazla tatlı değildi. Daha iyi bir şekli var mıdır bilmiyorum ama bu hali ile tadı hafif tatlımsı ve incir gibiydi.

Granadilla (Kolombiya): Kabugu çok sert. Soyunca Beyaz plastiğimsi bir zar çıkıyor. Onunda içinde küçük siyah çekirdekler ve arasında da yoğun bir sarı sıvı var. Garip ama güzel bir esansı var meyvenin ama çekirdeklerini yemek ve yememek arasında gidip geldikten sonra ayıklanmayacağını anladım ve yedim. Normal çekirdek gibi değil yani kabugu felan kalmıyor çiğnerken yok oluyorlar.

Mangosteen (Garcinia Mangostana – Tayland): Kabugu acaip derecede sert. Bıcakla bayağı uğraşarak kestim. İçinden çıkan sarımsak gibi “dişli” meyve çok garip geldi önce. Tadınca ise hayatımda yediğim en güzel meyvelerden biri olduğunu farkettim. Tadı ekşi-tatlı arasında idi. Aynı zamanda da garip bir ferahlık hissi veriyordu -mate ya da nane gibi-. O beyaz dişlerden 2 tanesinde de ince dikdörtgen çekirdek gibi birşey vardı 🙂

Carambola (Star Fruit – Malezya): Doğrudan dilimlenip yeniyor. İçinde 3-5 tane yassı çekirdek var. Tadı sulu ama ekşimsi. Tatlı diil 🙂

İlk kez gördüğümüz meyveleri hangi olgunluk aşamasında bulursak o aşamada deniyoruz bu da büyük bir handikap aslında. Çünkü bu tarz uzak ülkelerden gelen meyveler pazarda daha uzun süre dursun diye daha ham iken satışa sunuluyor. Bu nedenle de tam mevsiminde yenilemiyor. Üstte yazdığım tadlar belki de yenmesi gereken tadlar diil ama ne bulduysak öyle denemek zorunda kalıyoruz. Olsun en azından azda olsa fikir verdi 🙂

Mehmet Ali Çetinkaya