porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Futbol Sahalarının En Ünlü “Uğur”u

Tarih 24 Mayıs 2000. Bugüne kadar birçok ünlü takımı ağırlayan Stade de France bu sefer Avrupanın en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi’nin final maçına ev sahipliği yapıyor. Bir tarafta bir kaç ay sonra FIFA tarafından “20. Yüzyılın en iyi futbol takımı” seçilecek olan Real Madrid, diğer tarafta da yine bir İspanyol devi olan Valencia…

Real Madrid 11. kez Avrupa’nın bir numaralı kupasında final oynarken Valencia tarihinde ilk kez bu kupada final oynuyor.

1955-56 sezonunda düzenlenmeye başlanan Şampiyon Kulüpler Kupası’nı ilk kez müzesine götüren takım Real Madrid. Ardından ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinçi kupayı da müzesine götüren yine Real Madrid… 1962 yılında 6. kez kupayı müzesine götürmek için finalde Benfica ile karşı karşıya gelirler. Ama Benfica dişli çıkar, bir ara 3-2 yenik duruma düşse de teknik direktörleri Bela Guttmann’ın cinliği ile maçı 5-3 kazanırlar ve Real’e “bir dur” derler. Ardından bu maça gelene kadar 4 kere daha final maçı yapan Real Madrid, 2 kere daha kupayı müzesine götürür.

Bu rakamsal bilgileri verdikten sonra biz anımıza geri dönelim…

Real Madrid sahaya çıktığında taraftarları şaşkına döner. Çünkü Real Madrid’in üzerinde “siyah” bir forma vardır. Oysa ilk kez Avrupanın bir numaralı kupasını kazandıkları günden bugüne Real Madridliler kazandıkları tüm final maçlarında “beyaz” forma giymektedirler. Beyaz forma “uğur”larıdır ve böyle önemli bir maça -favori de olsalar- siyah forma ile çıkmak çok büyük bir hata olabilir. Çünkü her futbolsever bilir ki “uğur”larla asla oyun olmaz!

Tribündeki seyirciler biraz gerilse de Real Madrid “siyah” formaya rağmen maçta üstün olan taraftır. 39. dakikada Morientes’in golü ile 1-0 öne geçerler. Ardından 67’de Mc Manaman ve 75’de Raul skoru 3-0’a taşır ve Real Madrid 41 yıllık “beyaz” forma uğuruna ihanet ettiği maçta 8. kez kupayı kazanırlar.

İşin ilginç yanı kupa töreninde Reallilerin üstünde yine “Beyaz” formaları vardır.

Bu maçtan 2 yıl sonra Real Madrid bu kupada 12. kez final oynar. Elbette üstlerinde yine “Beyaz” formaları vardır. Ve 9. kez kupayı müzelerine götürürler…

12 Nisan 2010

Bir Ülkede Hep Güçlüler Kazanıyorsa…

Futbolun dünya üzerinde en çok bilinen ve oynanan spor dalı olmasının en büyük sebebi kolay oynanabilirliğidir. Çok sevilmesinin en büyük sebebi ise, sonuçlarının tahmin edilemezliğidir. Çünkü bu oyunda Rubin Kazan, Barcelona’yı Camp Nou’da 2-1 yenebilir. Ya da 2 alt ligde yer alan Alcorcon, Real Madrid gibi bir takımı ilk maçta 4-0 yenip ikinci maçta hem de Santiago Bernabeu’da sadece 1-0 yenilip kupada saf dışı edebilir. Kısacası güçsüzün güçlüyü dize getirebildiği nadir “oyun”lardan biridir futbol…

Bu olguyu kalıcı kılmak için dünyanın birçok ülkesinde federasyonlar zaman zaman çalışmalar yapmaktadır. Dünyanın en eski futbol organizasyonu olan ve turnuvalarda alt seviyedeki takımlara ve genç oyunculara ciddi önem veren FA Cup, bu sezondan (2010-11) itibaren “küçük”lerin “dev”leri “katletmesi”ni “Giant Killer Of The Year” ödülü vererek onurlandırmak ve onların motivasyonu zirveye çıkarmayı planlamaktadır. Benzer bir şekilde birçok federasyon futbol kalitesini arttırmak için liglerindeki güçlü takımlarla güçsüz takımların arasındaki dengesizliği biraz daha düzeltmek için “güçsüze yönelik” ekonomik programlar uygulamaktadır.

1962-63 sezonundan itibaren düzenlenmeye başlanan ve eleme usulüyle oynandığı için birçok güçlünün alt liglerdeki takımlara elendiği Türkiye Kupası’nda sırf güçlülere zarar gelmesin diye ligi üst sıralarda bitirenlerin kupaya üst turlarda katılması gibi bir çözüm bulunmuştu. Ama ortadaki para arttıkça ve Pendikspor, Erzurumspor gibi takımlar güçlüleri dize getirdikçe federasyon “futbolun en sevilen olgusu” yaşıyor diye sevineceğine ve hatta bu takımları ödüllendireceğine, 2005-06 sezonuyla birlikte kupa statüsünü grup maçları haline getirip bu tarz sürprizlerin önünü kesmek istedi.

Federasyon, ligi önceki sezon ilk 4 sırada bitiren takımları gruplara birer birer dağıtarak hem güçlülerin grup öncesi eleme maçlarında elenme riskini ortadan kaldırdı hem de aynı gruba düşüp birbirlerini eleme riskini. Ayrıca her takım grubunda 4 maç yaptığı için 1 hatta 2 sürprizle karşılaşsa dahi diğer maçları alıp yoluna devam edebiliyordu.

İlk sezon A-B ve C-D gruplarını ilk iki sırada bitiren takımlar çaprazlama olarak çeyrek finalde karşı karşıya geldiler. Bu eşleşmelerden birinde Galatasaray ile Fenerbahçe karşı karşıya gelince bir sonraki sezon grupların ardından kura çekilmesine karar verildi!

2006-07 sezonunda C ve D grup liderleri Gençlerbirliği ile Fenerbahçe ya da 2007-08 sezonunda aynı grupta ilk 2 sırada yer alan Gençlerbirliği ile Adana Demirspor’un çeyrek finalde karşı karşıya gelmesi gibi “komiklikler” yaşandı bu kupada. Ama bu tarz “ayrıntılarla” kimse ilgilenmedi. Zira, önemli olan güçlülerin en üstte kadar çıkarılmasıydı ve bu “ufak” değişiklikler amaca  hizmet ediyordu…

Futbolcularının değerleri, kaliteleri, tecrübeleri ya da para gelirleri, taraftarları, basını, yazarları ile zaten güçlü olan takımlar bir “sürprize” uğramasın diye yapılan bu uğraşlarla Türk futbolunda hep güçlüler kazandı. Türkiye içinde paralarına para, şöhretlerine şöhret kattılar… Buna çanak tutan federasyon kısa vadeye oynayıp bir sonraki sezon “tekrar seçilmeyi” garantiledi… Fenerbahçe’yi eleyen Pendiklilerin “efsanevi” başarısını konuşmak yerine basın sadece “Fenerbahçe neden elendi”yi konuştu…

Bu ülkede süprizler asla ve asla sevilmedi. Sürpriz yaratanların önüne kesmek için her türlü “pis” işe el atıldı. Hep güçlüler ve sadece güçlülerin kazanması için en üst merciden en alt birime herkes yardımcı oldu… Güçlüler daha güçlü olsun diye kazançlar bile “güçlülere yönelik” dağıtıldı…

“Güçsüzün yanındadır” denilen Türk halkı bile bu ortamda hep güçlünün yanında yer aldı, onları destekledi…

Zaten, bir ülkede sadece güçlüler kazanıyorsa , o ülkenin futbolunda bir art niyet yok mudur? Okumaya devam et

Avrupa Kupalarının Gol Canavarı: Liverpool

Tarih 16 Eylül 1969. Avrupa’nın iki numaralı kupası olan Fuar Şehirleri Kupası’nın ilk tur ilk maçı için Liverpool, İrlandalı Dundalk ekibi ağırlıyor. Maçın birinci dakikası dolmadan Evans’ın golü ile Liverpool skoru 1-0 yapıyor. Sonra gol sağanağı başlıyor. İlk yarı bittiğinde skor 5-0… Tribündekiler her futbolseverin bol gollü maçlarda yaptığı matematik egzersizini yapıyorlar: “45 dakikada 5-0 ise 90 dakikada…” Çoğu zaman tutmasa da konu Liverpool olunca tribündekilerin egzersizi doğru çıkıyor. Maçı Liverpool 10-0 kazanıyor…

Tarih 17 Eylül 1974. Kupa Galipleri Kupası’nın ilk tur ilk maçında Liverpoollular Norveçli Stromsgodset IF takımını ağırlayacaklar. Maçın 3. dakikasında Lindsley penaltıdan Liverpool’u 1-0 öne geçiriyor. İlk yarı 5-0 ile bitiyor. Tribündekiler devre arasında hemen matematik egzersize başlıyolar: “45 dakikada 5 gol ise 90 dakikada…” Gol canavarı Liverpool  kendisini “asla yalnız yürütmeyen” taraftarlarını 87. dakikada Callaghan’ın golüyle bir kere daha haklı çıkartıyor. Skor 10-0 oluyor. Bu golden 1 dakika sonra R. Kennedy bir gol daha atıyor ve maç 11-0 bitiyor. Liverpool’un devre arasında yapılan matematik egzersizinden 1 fazla gol atması için bir sebebi  de var; Bugün Avrupa Kupalarında ilk kez 10 gol attıkları maçın 5 yıl ve “bir“ gün sonrası…

Tarih 1 Ekim 1980. Liverpoollu taraftarlar Şampiyon Kulüpler Kupası ilk tur rövanş maçı için tribünleri doldurmuşlar takımlarının sahaya çıkmasını bekliyorlar… 2 hafta önce Finlandiya’da Finlandiya şampiyonu OPS Oulu ile karşı karşıya gelen ve kıran kırana geçen maçtan 1-1 beraberlikle ayrılan Liverpool bu maçtan galibiyet bekliyor. Maçın 5. dakikasında Souness skoru 1-0 yapıyor. 41’de skor 4-0… Tribünler yine egzersize başlıyorlar… İkinci yarının hemen başında Armstrong kendi kalesine bir gol atıyor ve Oulu şeref golüne ulaşıyor. Liverpool, kalan 43 dakikada 6 gol daha atıyorlar ve maçı 10-1 kazanıyorlar…

Tarih 6 Kasım 2007. Liverpool Şampiyonlar Ligi A Grubundaki 4. maçına çıktığında hem ligde hem de Şampiyonlar Liginde gol kısırlığı yaşıyor. Bir de iki hafta önce rakiplerine 2-1 yenilmeleri  gruptan çıkma şanslarını da azaltmaya başlamış… Kısacası bu maç çok önemli… Maçın 19. dakikasında Peter Crouch skoru 1-0 yapıyor Okumaya devam et

Orduspor Banik Ostrava’yı ve Türkiye’yi Şaşkına Çeviriyor…

Tarih 19 Eylül 1979. Atatürk’ün Ordu’ya gelişinin 55. yıl dönümü törenlerle kutlanıyor. Saat 15’de 19 Eylül Stadında büyük bir olay var… 1978-79 sezonu lig dördüncüsü olarak tarihinde ilk kez Avrupa Kupalarına katılma hakkı kazanan Orduspor, Çeklerin güçlü takımı Banik Ostrava’yı konuk edecek. Aynı gün Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Trabzonspor Hajduk Split, Kupa Galipleri Kupası’nda Fenerbahçe Arsenal ve UEFA Kupası’nda Galatasaray Kızılyıldız ile karşı karşıya gelecekler…

Orduspor’un buralara kadar gelmesi bile Türk futbolu için büyük sürpriz. Bu yüzden maçtan pek de bir şey beklenmiyor. Hatta “fazla yemese bari” deniyor Orduspor için… TRT Ordu’dan ilk kez canlı maç yayınlayacağını açıklıyor ama maçtan önceki günlerde Avrupa Kupasında mücadele edecek olan diğer Türk takımlarının antrenman görüntülerini ve haberlerini televizyondan yayınlarken Orduspor’u es geçiyor. Kulüp yöneticileri TRT’nin bu tavrını kınıyorlar…

1974-75’de UEFA Kupasında Çeyrek final ve 1978-79’de Kupa Galipleri Kupası’nda yarı final oynama başarısı gösteren Banik Ostrava korkulu bir rakip ama Göztepe’nin Avrupa’da en şaşalı döneminde teknik direktörlük yapan Fevzi Zemzem’in Orduspor’un başında olması “küçük” bir umut veriyor takıma.

12 bin kadar şanslı Ordulu, 19 Eylül Stadı’nı doldurmuş takımların sahaya çıkmasını bekliyorlar. Saat 15’de başlayan maçta Orduspor herkesi şaşırtacak bir şekilde atak oynuyor. Peş peşe pozisyonlara girerken bunlar golün habercisi oluyor. “29. dakikada arif, sağdan Rygel’i her zaman olduğu gibi rahatlıkla geçti, top kaptan Üstün’ü buldu… Üstün’ün mükemmel ortasında Cihan kafaya yükseldi ve Çek takımının en zayıf oyuncusu olan kaleci Macak’ı avladı: 1-0.” İlk yarı bu golle tamamlanıyor. İkinci yarıya yine Orduspor fırtına gibi giriyor. Avrupa’daki “şerefli mağlubiyetler” döneminin en şaşalı günlerinde bir Türk takımının –kaldı ki Orduspor gibi genç ve tecrübesiz bir takımın- büyük bir rakip karşısında bu kadar iyi futbol oynaması herkesi afallatıyor.  Nitekim güzel oyun 58. dakikada Dursun’un ortasına Arif’in dokunuşuyla ikinci kez meyvesini veriyor ve tarihinde ilk kez Avrupa Kupalarında mücadele eden Orduspor nefis bir galibiyete imza atıyor.

Bu galibiyet aynı zamanda toplam 4 takımla katıldığımız Avrupa Kupalarında günün “tek” galibiyeti oluyor.

İki hafta sonra rövanşta Orduspor, Ostrava’da 23. dakikaya kadar iyi savunma yapıyor ama bu dakikadan sonra iki dakikada yediği 2 golün getirdiği paniğin ardından sahadan 6-0’lık şok bir mağlubiyetle ayrılıyor. İşin ilginç yanı o gün Türk takımlarının hepsi ilk turdan Avrupa Kupalarına veda ediyorlar. Ve o gün hiçbir Türk takımı yine galip gelemiyor. Yani 1979-80 sezonunda Türkiye’ye Avrupa Kupalarında galibiyet getiren “tek” takım hiç şans tanınmayan Orduspor oluyor… Şerefli mağlubiyetler çağında çok şerefli bir galibiyete imza atıyor Orduspor…

4 Mart 2010

29 Kasım 2010… Barcelona 5-0 Real Madrid Maçının Hikayesi…

Giriş (Maç Öncesi)

Barcelona ile Real Madrid’in her maçında olduğu gibi bu maçın da haftalar öncesinde nefesler tutulmaya başlandı. İki takımın futbolcu kalitelerinden tutun da, ligdeki durumlarına kadar her şey “izlemek için sebepken” bir de buna sözünü sakınmayan, kimine göre küstah kimine göre dahi çocuk Mourinho’nun eklenmesi maçı çok daha izlenebilir yaptı doğrusu…

Real Madrid’in La Liga’da yenilgisiz liderliği ve yaptığı 12 maçta kalesinde sadece 6 gol görmesine bir de Mourinho eklenince çoğuna göre Barcelona önceki yıl kadar kolay kazanamaycaktı. Zira Mourinho maçtan önce Inter maçlarına gönderme yaparak “Barcelona’lılar beni asla affetmez zira Bernabeu’da onların elinden kupayı aldım” açıklaması heyecanı bir kademe daha arttırıyordu.

Gelişme (Maç)

Büyük bir bölümünün üstü açık olan Camp Nou’da yağmurlu bir maç… Neden stadın üstü tamamen kapalı değil merak ettim doğrusu…

Sezon başında Real’e transfer olan ve iyi bir sezon geçiren Mesut Özil’in ilk 11 de başlaması Türk futbolu için önemli idi. Zira, El Clasico’da ilk kez bir Türk forma giyiyordu.

Maçın ilk dakikaları ortada geçerken daha 9. dakiakda gelen Barcelona golü maçın rengini çoğu için belli etmişti. Golün akabinde Di Maria’nın kaçırdığı gol “daha dengeli” bir maç izleyeceğimizi düşündürüyordu. Ama hiç de öyle olmadı. 18. dakikada Pedro’nun golü bir anlık “başabaş maç” düşüncesini sildi süpürdü. Maçın ikinci yarısında Real Madrid biraz daha istekli idi ama 55. dakikada Messi’nin Villa’ya attırdığı gol maçı bitirdi… Derken 3 dakika sonra Villa skoru 4-0 yaptı ve bu sefer maç bitti… Skor 4-0 olunca Casillas’ın son derece sinirlenmesi ve adeta maçı bırakması çok enteresandı. Maç içinde birkaç kez ellerini bağlamış ve yüzü düşmüş bir şekilde maçı takip derken görüntülendi Casillas. 58. dakikadaki bu golden sonra Barcelona topu elinde tutup sürekli paslaşmaya başladı. Sahadaki 10 Barcelona’lı futbolcunun baskı altında, dar alanda hem top saklayıp hem pas çıkarmaları ve bunu da minimum her atakta 30 ve üstü yapmaları Real Madrid’li futbolcuları kızdırmaya başladı. Bu kızgınlık zamanla sertliğe dönüştü. Bu noktada hakemin otoriter yönetimi genelde olayların fazla buyumemesine sağladı. Bu paslaşmalar çoğaldıkça sertlik artıyordu. Skor zaten 4-0’dı ve Real Madrid’in eli kolu bağlıydı.

Sinir harbi sırasında ortaya 4 isim çıkıyordu. Pepe, Valdes, Puyol ve Ronaldo. Ronaldo’nun bir taç pozisyonunda topu almaya giderken Guardiola’nın elindeki topu yere doğru bırakması ve onun da Guardiola’nın omzundan itmesi ortalığı karıştıran ilk ândı. Bundan sonraki pozisyonların çoğunda Valdes ve Puyol alanlarından koşarak gelerek ortamın gerginliğini arttırdılar. Ramos’un maçın sonlarına doğru kasaplık deneyimi de işin tuzu biberi oldu. Zaten maçta 12 sarı ve 1 kırmızı kart yaşanması da durumu özetliyordu.

90+1’de Jeffren’in golü 1933, 1944 ve 1993’den sonra 4. kez Barcelona’nın Camp Nou’da 5-0 maçı kazandığını gösteriyordu.

Bitiş (Maç Sonu)

Maç sonunda herkes Jose Mourinho’nun bu hezimet için neler diyeceğini merak ediyordu. “Hep söyledim. Barcelona, yıllardır hazırlanan ve artık tamamlanmış bir ürün. Biz ise daha çok yeniyiz ve yolun başındayız. Eksiklerimiz var” dedi ve ekledi “az önce futbolcularımla konuştum. bu sadece bir yenilgidir, şampiyonluğu bu maçta kaybetmedik, yola devam ediyoruz.”

51 Yıl Önce… 51 Yıl Sonra… Ne Değişti Ki Türk Futbolunda?

1959-60 sezonu şampiyon kulüpler kupası yarı finalinde Barcelona ve Real Madrid tarihlerinde ilk kez “avrupa kupalarında” karşı karşıya geliyorlardı. Bu iki ezeli rakibin oynayacağı rövanş maçından önceki hava şöyle idi;

“27 nisan 1960’da oynanacak olan rövanş maçı için “dünyanın en önemli maçı” deniyor ve bu maçı izlemek için Barcelona’ya koşan futbolseverlerin sayısı 200 bini aşıyordu. Ayrıca maçı takip etmek için birçok ülkeden 100’ü aşkın gazetecinin Barcelona’ya gelmesi de karşılaşmanın ne derece önemli olduğunu vurgulamaya yetiyor. 200 bin seyirci önünde oynanan maçı…”

Aynı yıllarda Türk futbol kamuoyu Mithatpaşa’nın yağmurda çamur, güneşte sert zeminini tartışıyor, Milli ve Avrupa Kupası maçlarında alınan yenilgilerin ardından “biz hala futbolcuları koşuşlarına göre değerlendiriyoruz”, “bizde sistem yok oysa onlar günün gerektirdiği, modern futbolu oynuyorlar” gibi eleştirilerle Türk futbolunu tartışıyorlardı…

Tam 51 yıl sonra…

29 Kasım 2010 tarihinde, İspanya Futbol Ligi’nde oynanacak olan Barcelona – Real Madrid maçını izlemek için milyonlarca insan haftalar öncesinden randevu defterine not almış bekliyorlardı. Maç oynandı, Barcelona 5-0 gibi ezici bir oyun ve skorla maçı kazandı. 30 Kasım 2010 tarihinde Türkiye’de tüm gazeteler, televizyon ve futbolseverler maçın analizini yapıp sahada oynanan oyunun “modern futbol” olduğunu konuşuyorlar. “Evet futbol işte böyle birşey” diyorlar…

Türk futbol kamuoyu da bu günlerde Süper Lig’in oynandığı stad zeminlerinin neden bu kadar berbat olduğunu, Türk futbolunda sistem diye birşeyin olmadığını, bir futbolcunun “iyi” olması için sadece teknik olmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda saha içinde kendini de paralaması gerektiğini tartışıyor…

51 yıl önce olduğu gibi futbolumuzun en üstündekiler bile Barcelona – Real Madrid maçını izliyorlar ve “adamlar futbol oynuyorlar. bizimkiler ise…” diyorlar. Peki onlardaki futbol sisteminden, otoritesinden ders alıp, daha sistemli, programlı, uzun soluklu ve eşitlikçi bir planla birşeyleri düzeltmek için ne yapıyorlar?

Cevap aslında belli: Hiçbir şey. Çünkü savunmaları hazır. Türk futbolunda “büyük” tabular var ve bu tabuları yıkmaya güçleri yetmez. Güçleri yetse de uzun vadeye oynayıp kellelerini ortaya koymak yerine “bir kere daha seçilmek için” tabuların yanında yer alıp kısa vadeye oynamayı tercih ediyorlar…

Herhalde 51 yıldır “ambalajı” haricinde gram değişmeyen Türk futbolumuzu “son kullanıcı” olarak ancak bizler/taraftarlar tepkiler koyarak, tercihler yaparak kısacası “birşeyler” yaparak değişmesini sağlayabiliriz. Yoksa biz de onlar gibi kısa vadeye oynayıp “büyüklerin küçük başarılarına dalarsak” daha çok uzun yıllar Barcelona ile Real Madrid’in maçını iple çekip “bizimki de futbol mu?” diye sorarız kendimize…

1959-1960 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final 2. Maçı: Barcelona 1-3 Real Madrid

Tek Ayağına 3 Yıldız Verilen Futbolcu: Can Bartu

Tarih 3 Aralık 1959… Şampiyon Kulüpler Kupası’nın 2. Tur rövanş maçında Fenerbahçe Fransa şampiyonu Nice ile karşı karşıya geliyor. İlk maçta muhteşem bir oyun ortaya koyan Can’ı Arjantin’e götürmek isteyen ünlü bir menajer de tribünlerde yerini almış maçın başlamasını bekliyor. Sakat olarak sahaya çıkan Can ve Lefter maça damgasını vuruyor. Fenerbahçe maçı 2-1 kaybediyor ama play-off maçı oynamaya hak kazanıyor. Maçtan sonra Milliyet gazetesi Can’a “tek ayağına” diye not düşerek 3 yıldız veriyor!

Tarih 17 Aralık 1959. Milli Lig ikincisi Galatasaray ile Avrupa’da başarılı sonuçlara imza atan lig üçüncüsü Fenerbahçe Mithatpaşa’da karşı karşıya geliyorlar. Beşiktaş’a yenilen ve akabinde yönetimi istifa eden, peş peşe alınan kötü sonuçlar yüzünden moralsiz ve formsuz Galatasaray bir yandan da sakatlıkla cebelleşiyor. 7 oyuncusu sakat olan Galatasaray’ın rakibi Fenerbahçe özellikle Avrupa’da aldığı iyi sonuçlarla formda fakat onların da başları sakatlıkla dertte. Kaleci Özcan sakat, Can sakat, Lefter sakat… Akılda 6 gün sonra Cenevre’de oynanacak hayati önem taşıyan Nice maçı var…

Sağ ayağı sakat olan Can, sahaya çıkarken tribünden atılan bir portakal kabuğuna basıp sakat ayağını burkuyor… Seke seke maça başlıyor Can. 12. dakikada Galatasaray kalecisi Turgay’ın blokajı ile Can yerlere seriliyor. Kenara alınıyor tedavi ediliyor ve maça tekrar dönüyor. Fakat şansızlık Can’ın yakasını bir türlü bırakmıyor. 25. dakikada bir kere daha sakatlanıyor Can. Tedavi edilirken “beni çıkarın” diyor ama günün koşullarında oyuncu değişikliği olmadığından Okumaya devam et

Endüstriyel Futbola Karşı İlk Bayrak: Feriköy…

1959 senesinde başlayan Milli Lig beraberinde futbolumuza “profesyonellik” kavramını da getirmişti. Profesyonellik, yıldız futbolcular için milyonların saçılması, güçlü takımların kurulması ve endüstriyelleşmek  anlamına geliyordu. İşte bugünlerde Milli Ligimizde bir “başka” İstanbul takımı ilk kez boy gösteriyordu: Feriköy…

1959-60 sezonu başladığında ligin en güçsüz ekibi hiç kuşkusuz Feriköy’dü. Bu yüzden hiçbir şey beklenmiyordu Feriköy’den. Ligin ilk 10 maçında Feriköy beklentileri boşa çıkartmadı ve sahadan sadece 1 galibiyet, 2 beraberlikle ve 7 mağlubiyetle ayrıldı.

Ligin 10. maçında Kasımpaşa ile birer puanı paylaştıktan sonra “Baba” Gündüz Kılıç’ın genç ve yıldızsız takımı takdire şayan bir şekilde parlamaya başladılar. Beykoz (2-0), Şeker Hilâl (2-1), Ankaragücü (4-1), Ankara Demirspor (2-1), Altay (2-0) , Vefa (1-0).

Tarih 9 Aralık 1959. Bu maçtan 6 gün önce Nice’de oynanan Nice – Fenerbahçe maçı öncesi kaleci Özcan’ın kulüpten para istemesi ve olumsuz yanıt üzerine “maça gelmem” demesi büyük yankı buluyor, “profesyonellik” tartışılmaya başlanıyordu. İşte bu hava içinde Vefa önüne çıkan Feriköy maçı 1-0 kazanıyor ve galibiyet serisini 6 maça çıkartıyordu. Maçtan bir gün sonra Necmi Tanyolaç şunları yazıyordu okuyuculara: “…misafirdi bu takım. İlk haftalarda alacağını alacak sonra düşecekti. Yıldızı yoktu bu takımın. Milli Lig’de yaşamak için en lüzumlu görülen parası da. Ama biz savaşacağız diyen Baba Gündüz’leri, ateşli bir seyircileri vardı. Feriköy, o eski Feriköy’dü. Gün geldi futbolcunun galibiyet primini taraftar ödedi. Gün geldi idareci futbolcunun karnını evinde doyurdu. Çünkü Feriköy ligin en fakir takımıydı. Ancak, bunlar bir yüz karası değil, bilakis profesyonelliğin sonu bilinmeyen gidişatına karşı memnuniyet verici bir direniş telâkki edilmelidir.  Çünkü, yıldızların, onlara sarf edilen  milyonların başarıyı temin etmediğini bilmeyen kalmamıştır ve iç kavgalarla spor sahalarındaki maksatlarından uzaklaşan kulüpler amatörlük devrinin en hararetli müdafil kesilmişlerdir. Feriköy ve Feriköylülerin de  yaptığı budur. Çünkü onların her sahaya çıkışında, profesyonelliğimizin yıldızları dökülmektedir…”

Feriköy seriye 2 galibiyet daha ekledi. Göztepe (1-0), Altınordu (1-0). Bu seri bile Feriköy’ün futbolun endüstriyelleşmesine karşı açılan bayrak olmasına yetmişti.

14 Nisan 2010

Gruptan Çıktık Diye Sevinmeye Başlamışlardı Ama…

1998 dünya kupası a grubu’nda brezilya, iskoçya, norveç ve fas yer alıyordu. Brezilya olağan bir şekilde, önce iskoçya’yı ardından da fas’ı rahatça yendi ve norveç maçı öncesi gruptan çıkmayı garantiledi.

10 haziran 1998’de fas gruptaki ilk maçında norveç ile karşılaşıyor ve sahadan 2-2’lik beraberlikle ayrılıyordu. Gruba bir puanla başlayan fas, ikinci maçında brezilya’ya yeniliyordu ama bu çok da önemsenecek bir sonuç değildi çünkü brezilya bu gruptaki tüm takımları yenecekti! Norveç ise ikinci maçında iskoçya ile 1-1 berabere kalıyor ve puanını 2’ye çıkartıyordu. Ama ilk iki maçta yalnızca iki puan almalarından çok, son maçta brezilya’ya karşı oynanacak olmalarından dolayı endişeliydiler. Birçok norveçli için kupa bitmişti bile…

Tarih 23 haziran 1998. A grubu ikincisinin belli olacağı brezilya-norveç ve iskoçya-fas maçları aynı saatte başladı. Fas iskoçya’yı yenmesi halinde Okumaya devam et

Kupaya Uzanmışken Kaybetmek

Tarih 27 mayıs 1987. Viyana’daki prater stadyumu, avrupa’nın bir numaralı kupasının yeni sahibini belirlemek için porto ve bayern münih takımlarını ağırlıyor. Porto tarihinde ilk kez şampiyon kulüpler kupası’nda final oynarken bayern münih 5’inci kez aynı başarıyı gösteriyor. Bayern’in 1973-76 yılları arasında şampiyon kulüpler kupasında fırtına gibi esmesi ve peş peşe 3 kez kupayı müzesine taşıması futbol efsaneleri arasında. Final tecrübesi bile bayern’i kupanın favorisi yapmaya yetiyor.

Belçikalı hakem alexis ponnet’in düdüğü ile maç başlıyor. Karşılıklı ataklarla geçen maçın 25. Dakikasında bayern munchen ludwig kögl’ün golü ile tüm otoritelerin beklediği gibi öne geçiyor. Maçın son çeyreğine girilirken bayernliler kupaya bir elleriyle kavradıklarını düşünüyorlar. Ama 78. Dakikada sağ kanattan gelen pası alan juary jorge dos santos filho yatarak üzerine doğru gelen kaleci pfaff ve savunma oyuncusuna rağmen pasını kale önündeki 8 numaralı rabah madjer’e gönderiyor. Madjer topu kontrol etmek için kaleye arkasını dönüyor ve çok rahat bir şekilde –ve hatta arkasındaki savunma oyuncusuna aldırmadan- topuğuyla şık bir gol atıyor. Bu gol o kadar seviliyor ki yıllarca spor programlarına jenerik oluyor. Hatta fransa’a da hala topuk gollerine “le madjer” deniyor. Golden sonra sakatlanan madjer kenarda tedavi görüyor. Bu arada bayern’in baskısını savuşturmak için porto kendi sahasında top dolaştırıyor. Madjer oyuna dahil olduktan birkaç saniye sonra sol kanatta geriden atılan uzun bir pası yakalıyor, önündeki oyuncuyu çalımlıyor, ortalıyor ve 13 numaralı juary jorge dos santos filho topu bayern kalesinin tavanına takıyor… bütün bu olayların 2 dakika içinde olması ise bayern tribünlerinini ve futbolcularını yıkıyor… kupayı aldık diye sevinen bayernliler 2 dakika içinde yedikleri 2 golle kupayı kaptırıyorlar…

Bayernlilerin yıllarca rüyalarına giren bu kabusun daha beterini 12 yıl sonra nou camp’ta Okumaya devam et

Mehmet Ali Çetinkaya