Kategori arşivi: Hikaye

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı

Kadersiz ve Şişman

Rıfat, artık elli yaşında ya, bir oğlu olduğunu hayal ediyor. Ona Oktay adını koyacak, baba oğul bir şairin adını yaşatacaklar. Bir gram uyku uyumadan geçen geceleri, gazını çıkarmayı, altını değiştirmeyi, Oktay’ın annesiyle tartışmaları, yuvaya yazdırmayı falan bir çırpıda geçiyor. Çocuk bu, çabuk büyüyor, okumayı yazmayı söküyor, birlikte kitap okuyorlar, uzun bir tren yolculuğuna çıkıyorlar, ona yüzmeyi ve babasına hayran olmayı öğretiyor.

Oktay ortaokuldayken Rıfat, bir yönetmen arkadaşından oğlunu filminde oynatmasını rica ediyor. Küçük bir rol. Sonra elbette daha büyük roller gelecek. Oktay sinema dünyasına girecek, birbirinden farklı rolleri büyük bir başarıyla canlandıracak. Ona “insanımızın acımasız aynası” diyecekler. Yurtiçinde ve yurtdışında sayısız ödül alacak. İşte böylesine büyük bir başarının ilk basamağı olan bu küçük rolde Oktay kırtasiyecide çalışan bir çocuğu canlandırıyor. Başroldeki adamın kimliğinin fotokopisini çekiyor. Rıfat’a göre bayağı başarılı. Yönetmen, mükemmeli aradığından sahneyi altı kez tekrarlıyor. Oktay, daha ilk rolünde bir profesyonel gibi, hepsinde aynı özenle oynuyor. Özellikle fotokopi ücretini müşterisinin yüzüne bakmadan, umursamazca harika. Yönetmen de Rıfat’a oğlunu övüyor. “Bu çocuğun önü açık!” diyor.

Rıfat sabırsızlıkla filmin gösterime girmesini bekliyor, günler geçmek bilmiyor. Arada sırada yönetmeni arayıp filmin hangi aşamada Olduğunu soruyor. Oğlu Oktay ise çoktan unutmuş filmi, kendi dünyasında. Bir pazar günü telefon çalıyor. Arayan yönetmen. Nihayet, diye düşünüyor Rıfat. Yönetmen hal hatır soruyor, sonra film ile ilgili bilgiler veriyor. Bir sürü gereksiz ayrıntı… Belli, söylemek istediği başka bir şey var. Sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: Oktay’ın oynadığı sahneyi kurguda çıkardıklarını söylüyor. “Filmin orasında bir sarkma vardı,” diyor, “birkaç sahneyi çıkarıma rahatladı.”

Rıfat, sanatsever biri sonuçta, anlayışla karşılıyor. “Sinemada ritim çok önemli,” diyor. En kısa zamanda buluşup bir rakı içmek üzere sözleşiyorlar.

Hüsran! Film gösterime girdiğinde Rıfat. mümkün değil Oktay kurstan eve gelince ona kötü haberi nasıl söyleyeceğini düşünüyor. Gözü saatte. Oğlunun gelmesine yakın tost yapıyor, portakal suyu sıkıyor. Oktay eve girdiğinde her zamanki gibi ayakkabılarından birini bir tarafa ötekini bir tarafa atıyor. Çantasını kapının kenarına bırakıveriyor. Hemen mutfağa girip tostuna saldırırcasına yemeye başlıyor. Rıfat, oynadığı sahnenin çıkarıldığından habersiz oğluna bakıyor: Dünya umurunda değil çocuğun, gelecek, parlak sinema kariyeri, hiçbir şey umurunda değil. Bu aldırmazlık Rıfat’ı önce sinirlendiriyor, hemen sonra içi kararıyor. Oğlunun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.

Çocukluğun İcadı, İlk Deneme

Rıfat bir süredir çocukluğunu icat etmeye uğraşıyor. İlk denemesi epey başarılı. Buna göre Rıfat, sırtını büyük. bir ormana dayamış tek katlı bir köy evinde doğuyor. Çocukluğu bu köyde geçiyor. ‘Evlerinin biraz aşağısında bir dere var. Çağıltısı hiç dinmiyor. Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep ayni yerde kalmak. Rıfat dereyi tutkuyla seviyor, dereye özeniyor. Ona benzeyip benzemediğini görmek için boyu yettiği günden beri aynada kendine bakıyor. Saçını derenin akış yönünde tarıyor, bakışlarına küçük girdaplar yerleştirmeye çalışıyor. Sonra başı dönüyor, aynadan uzaklaşıyor.

Derenin nereden, nasıl doğduğunu görmek için bağların bahçelerin ortasından, ormanın kıyısından saatlerce yürüyor, tepeleri tırmanıyor, kayalarda sekiyor. Derenin doğduğu yere ulaşınca, bir taşa oturup suyun yeryüzüne çıkışını seyrediyor, çocukça bir hüzün duyuyor. Az önce taşın toprağın kaygan, karanlık dilini konuşurken şimdi aydınlıkta, gözlerini kırpıştıran, durmadan dudaklarını yalayan bir bebek gibi mırıldanıyor su. Aşağıya, köye doğru akarken, bulduğu kuytularda birikiyor ve üzerine eğilen canlıların yüzünü yansıtıyor.

Rıfat da o günden sonra kuytularda, tenhalarda biriktiriyor; kendisine yaklaşan insanların imgelerini pırıl pırıl bir biçimde onlara geri vermek için sakin, durgun ve kıpırtısız olmaya çabalıyor.

Kitabın arkasından;

Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği, bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.

Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir “R.” gibi, geziyor hayatın içinde. Hayat, arada Rıfat’ın dükkânına da uğruyor. Rıfat, filmleri, kitapları, hayalleri, fikirleri, dertleri, mes’eleleri de geziyor. Ortaya sorulmuş soruları üzerine alınıyor, bazı. Neyin peşinde bu adam?

Rıfat, bir hikâyenin içinde midir, anlamaya çalışıyor, insanın bir hikâyenin içinde olduğunu anlamasının yolunu arıyor… Seyrek yağmura şemsiye açılır mı?

Öneren: Özge.

On Altıncı Bölüm, veya Memenin Öyküsü, Piksel, Krisztina Toth

Şimdi kadına bakınca, diken saç modeli kesilmiş saçların ona gerçekten yakışmadığını anladı. Burnu büyük, kulakları kepçeydi. Oysa bir zamanlar ona kafasının biçiminin harikulade güzel olduğunu, saçlarını fırça saç modeli kestirmesini söylerdi hep.

Birbirlerini görmeyeli yedi yıl olmuş, ikisi de yaşlanmıştı. Yok, hayır, böyle söylemek doğru değil. Daha önceki bir bölümde onları ilk defa gördüğümüzde de genç değildiler ama o zaman ihtimal olarak var olanlar şimdi kesinlik olarak yüzlerine yazılıydı. Erkek içiyordu, kadın ise mutsuzdu.

İki katlı kooperatif evinin kapısında durdular, eskiden burada kaç kez vedalaşmışlardı. O zamanlar pencereden onları gözetleyerek sinir eden kızı çoktan yetişkin olmuş, taşra şehirlerinden birine okumaya gitmişti; erkeğin küçük oğlu tıbbiyeye gidiyor, hâlâ onunla oturuyordu. Büyük oğlu, annesinin yanındaydı; karısı yeniden evlenmiş, onların ikisinin de yaptığı gibi hayatının dağılmasına izin vermemişti.

Erkek bunları, pencerenin önünde, garaja bakarken anlattı. Aynı çirkin, sarı, oluklu asbest örtüyordu garajı, bundan yedi yıl önceki gibi. Başlangıçta bir araya geliyormuş gibi görünen her şey o zaman küçük parçalara ayrılıp dağılmaya başlamıştı. O zaman kader – son defa olmak üzere – çeşitli imkânlar sunmuştu ama hayat gitti, en kötüsünü seçti, bu dedi, bu olsun. En kötü olasılık daima yaşanandır ve bu da hep yaşandıktan sonra görülür.

Kadın, erkeğe oğlunu sordu ve ona sokuldu. Erkek parfümünü hissetti, eskiden olduğu gibi aynı buruk, mahzun koku. Ve eskiden olduğu gibi arzuladı kadını çünkü hâlâ eskiden olduğu gibi seviyordu, aşk geçmez, bunun aksini ilkelere ve kalabalık ailelere dayanarak boşuna ispatlamaya çalışırız.

Işığı söndürdüler, erkek hatırlamıştı kadının utangaç olduğunu. Yine de odada hafif bir aydınlık kaldı, eskiden olsa kadını huzursuz edecek kadar hafif. Şimdi rahatsız etmedi; etekliğini çıkardı, çorabını sıyırdı. Sonra erkeği okşamaya başladı. Önce göğsünü, sonra burnunu, hâlâ en çok sevdiği yeri burnunun kavisiydi. Erkeğin ise kadının göğüsleri, hemen oraya uzatacaktı elini ama kadının üzerinde hâlâ kazağı vardı. Daha sonra çıkardı kazağını da ama sutyenini çıkarmadı.

Şimdi burada durabilirdim, her ne kadar gerçeğin daima en kötü olasılığı seçtiği doğru ise de, ben öyküyü pekâlâ başka tarafa doğru yönlendirebilirdim. Ama bir an bile duralayacak vaktim yok. O yan muğlak ana hangi kapıdan girmek gerektiğini şimdi etraflıca düşünemiyorum. Erkeğin eli kazağın altına uzanıyor ve gördüğünüz gibi şimdideyiz, bu zaten hissediliyordu. Yani her şey şimdi geçiyor, aşkın insafsız şimdiki zamanında. El duruyor, sutyen çıkıyor. Erkek ilk önce sadece tuhaf, yassı deriyi hissediyor, sonra bakıyor oraya. Hafifçe süzülen solgun ışıkta sağ memenin yerinde on santimetrelik, geniş dikişli, sedef renkli bir yara izi var. Ve göğüs kafesi dümdüz, hiçbir zaman orada bir kabarıklık olmamış gibi düz. Meme ucu da yok, sadece o uzun, pembe, acayip çizgi.

-Estetik ameliyat yapılacak.

Kadının sesi, çamur içindeki bir inşaat yerinde söz verdiklerini gösteremediği için özür dileyen emlakçının sesi gibi. Erkek hiçbir şey söylemeden öteki dolgun memeyi okşuyor, sonra nezaketen arada bir yara izini de. O eline daha yalan ama bütün avucuyla dokunmaya bir türlü cesaret edemiyor, sadece hafifçe, parmaklarının ucuyla. Arada da hiç zararı yok diyor, onu hiç rahatsız etmiyor, vücudu eskisi gibi güzel, ama fısıltıları inanılır türden değil çünkü ereksiyonu yok, hatta en beklenmedik anda ağlamaya başlıyor. Sol tarafa, kadının yumuşak kolu ve olan memesi arasına sokuluyor, oradan fısıldıyor o karanlık, nemli aralığa. Ama söyledikleri yedi yıl boyunca kaç kez anlatmak istedikleri değil, başka bir şey. Aralıksız tekrarlayıp durduğu silik bir sözcük. Ne olduğunu anlasak iyi olacak ama buğulu ses kadının koltuğunun altında, nemli yorganda kayboluyor.

Erkek eve dönerken troleybüste oturduğu yeri değiştiriyor. Sonra onu rahatsız edenin arkalık olduğunu fark ediyor. Önündeki koltuğun suni deriden arkalığım birisi kesmiş, soma kaba dikişlerle dikilmiş. Ona bakmak zorunda kalmamak için ön koltukta oturuyor; atılmış çöplerle dolu ilkbahar manzarasını, sokağın karlar altından çıkan döküntülerini görmek daha iyi. Akşam oğluna sormayı düşünüyor, hastanelerde kesilen uzuvları ne yapıyorlar, o yuvarlak kadın memeleri nereye gidiyor. Bunu öğrenmesi şart. Memenin son yolunu bilmesi gerek, onunla içinden vedalaşabilmek için.

Ama soramıyor çünkü oğlu eve geldiğinde o artık çoktan uyumuş oluyor. Oysa geç de değil, saat on biri biraz geçmiş.

Yazık, uyumuş. Gerçek şu ki, onca erik rakısından sonra ne ben ne de başka herhangi bir kuvvet onu ayık tutabilirdi. Oysa oğlu da onunla konuşmak istiyordu, bugün hastaneye getirdikleri birinin öldüğünü anlatacaktı. Kalp masajını o yaptı. Sonra Nora hamile, geçici olarak buraya taşınsalar, en azından yemek pişiren biri olur. Bunları söyleyerek girecekti oturma odasına bir de arabayı sağ salim geri getirdiğini. Tabii hiçbir şey söylemiyor çünkü babasının yine içtiğini hemen görüyor. Kanepeye elbiseleriyle yatmış, üstüne çektiği battaniyenin altından yana sarkan elinin hafifçe kıvrılmış parmaklarıyla sanki havada bir şey tutuyor.

Futbol Öyküleri: Al da At Dercesine

Futbol Oykuleri - Al Da At Dercesine

Çoğunluğu mahallede, amatör kümede futbol oynayan ya da bir şekilde futbola bulaşmış karakterleri konu edinen “futbol öyküleri”nin bir araya toplandığı “Al da At Dercesine” başarılı bir öykü kitabı. Benim favorilerim Yekta Kopan’ın hasta bir çocuğa kendi yazdığı hikâyeleri okuyan gencin öyküsü ve Kıvanç Koçak’ın kalemiyle canlandırdığı, 32 maçtır gol yemeyen kalecinin öyküsü.

Kitabın arkasından;

İki pas yapamayan orta saha, bilmem kaç maçtır gol yemeyen kaleci, rakip sahaya ses hızında geçen Konkord Ziya, Dinamoçükreş’le maça çıkan Cumhur Abi, Dünya Kupası finalini Kars kaşarı yiyerek izleyen aklı havada rockçı…

Duvar pasıyla, “pardon”uyla halı saha futbolu,rakibin golcüsünü kaçıran çılgın taraftar, kaleci kazağını düzeltiyordu diye golü iptal eden hakem,antrenörlük yapan Borges, Mahmure’yi başkasına kaptıran kulüp başkanı…

Futbolu halkın afyonu olarak görmeyenlerin, endüstriyel futbola karşı çıkanların, ufak ufak takılanların, sıradan insanların ve figüranların anlatıldığı öyküler. Al da At Dercesine, edebiyatçı gözüyle futbol. Neşeli, oyunbaz ve âşık.

Alper Atalan | İlyas Barut | Murat Başekim | Emre Bayın | Can Belge | Bülent Çallı | Mustafa Çiftci | Necdet Dümelli | Serhan Ergin | Mahir Ünsal Eriş | Ayla Duru Karadağ | Giray Kemer | Ercan Kesal | Işıl Kocaoğlan | Kıvanç Koçak | Yekta Kopan | Hakan Kulaçoğlu | Akif Kurtuluş | Bağış Erten

Bir İstek, Hayalperestler, Patti Smith

Patti Smith - Hayalperestler

Bir İstek

Hep bir kitap yazacağımı hayal etmişimdir; kısacık da olsa, insanı kendi dünyasından çekip alacak, ölçülüp biçilemeyen, hatta sonradan hatırlanamayan bir diyara taşıyacaktı.

Pek çok şey hayal ederdim. Mesela pırıl pırıl parlayacağımı… iyi biri olacağımı. Bir dağın doruğunda, gözlerden ırak, bulutlar arasında oturup dünyayı döndüren tekerleği çevireceğimi… Biraz olsun etkim olacağını, bir işe yarayacağımı…

Tuhaf tuhaf dilekler, havada tüyler gibi uçuşuyor, çırpı bacaklı hüzünlü çocuğun bedeni giderek hafifliyor; o kadar hafifliyor ki, halhalları ağır pabuçlarının içinde neredeyse kaybolup gidiyor.

Çoraplarımın hepsi yamuk yumuktu; herhalde içlerine sürekli bilye doldurduğumdandır. Misketleri çoraplarıma sokuşturur, sonra da evden fırlardım. İyi olduğum tek konu buydu; karşıma kim çıksa yeniyordum.

Geceleri ganimetimi yatağın üzerine döker, hepsini güderiyle bir güzel silerdim. Onları renklerine, kıymetlerine göre dizerdim; onlar da sonra kendi aralarında yeniden dizilirlerdi. Parlak küçük gezegenler; hepsinin kendi geçmişi, kendi altın gibi ışıl ışıl iradesi vardı.

Kazanmamı sağlayan yeteneğin asla benden geldiğini düşünmedim. Bence olay objenin kendisinde bitiyordu; benim dokunuşumla hayata geçen bir tür büyü gibiydi. Böyle düşünerek hemen her şeyde sihir buldum; sanki her şeyde, doğanın bütününde bir cinin dokunuşu vardı.

Dikkatli olmalıydınız, akıllı olmalıydınız. Çünkü idrak edebilenler uzaktaki bir şeyi yakalayabilir, yakına getirebilirlerdi.

Rüzgâr penceremi örten kumaşın ucunu yakaladı. Gece nöbetçideydim; aniden korkunç güzel bir şeye dönüşüveren küçük şeyler için gözümü dört açmıştım.

Uzun uzun bakar, ortamı tartar, sonra bir anda kayar giderdim; tuhaf kollarımın ya da yamuk yumuk çoraplarımın farkında olmaksızın, fırdöndü gibi havalanır, dünyadan dünyaya atlardım.

Gitmiştim, artık orada değildim; ama kimse bunun farkında değildi. Çünkü hepsine hâlâ oradaymışım gibi geliyordu; küçük yatağımın üstünde oturmuş, oyuna dalmış gibi görünüyordum.

Hayalperestler, Patti Smith

Frin’in Toplu Rüyaları, Uçuştan Uçuşa, Ursula K. Le Guin

Ucustan Ucusa - Ursula K Le Guin

Frin’in Toplu Rüyaları

Not: Bu bölümdeki bilgilerin çoğu, Mills Fakültes, Yayınları tarafından basılan Frinliler Boyutu Rüya Tabirleri Araştırması’ndan ve Frinli bilginler ile dostlardan alınmıştır.

FRiN boyutunda rüyalar mahrem değildir. Sorunları olan bir Frinli, bir divana uzanıp rüyalarım psikanalistine anlatmak zorunda değildir, doktor zaten hastanın bir gece önce rüyasında ne gördüğünü bilir. Çünkü doktor da aynı rüyayı görmüştür; hasta da doktorun rüyasında gördüğü şeyi görmüştür, mahalledeki herkes gibi.

Diğer insanların rüyalarından kaçmak ya da özel ve mahrem bir rüya görmek için Frinliler tek başlarına kırlara gitmek zorundadırlar. Kırlarda bile, rüyaları aslanların, ceylanların, ayıların veya farelerin rüyaları tarafından istila edilir.

Frinliler uyanıkken ve uykularının önemli bir bölümünde en az bizim kadar rüya-sağırıdır. Sadece HGH uykusunda olanlar veya yaklaşanlar, yine HGH uykusunda olanların rüyalarına iştirak edebilirler.

HGH, “hızlı göz hareketlerinin kısaltılmışıdır ve uykunun bu safhasında dışarıdan gözle görülebilen bir özelliktir; bunun beyindeki sinyali tipik bir elektroansefalik dalga türüdür. Hatırlayabildiğimiz rüyalarımızın çoğu HGH uykusunda görülür.

Frinlilerin HGH uykuları ile bizim boyutumuzdaki insanların uykuları, Frinlilerin rüyaları paylaşma yeteneklerine anahtar olabilecek bazı önemli farklılıklar olsa da, çok benzer EEG izleri düşürür.

Rüyaları paylaşabilmek için rüya görenler birbirleriyle oldukça yakın olmalıdır. Ortalama bir Frinli uykusunun aktarım gücü ortalama bir insan sesinin menzili kadardır. Rüyalar, yüz metre çapında bir alanda rahatça algılanabilir; bölük pörçük olarak ise oldukça uzaklara taşınabilirler. Issız bir yerde görülen güçlü bir rüya en az iki kilometre uzağa gidebilir.

Tenha bir çiftlik evinde bir Frinlinin rüyası, sadece ailenin diğer fertleri ve ahırdaki inekler, kapı eşiğinde uyuklayan köpeğin duyduğu, kokladığı, rüyalarında gördüğü şeylerin anlık görünüşleri, yankıları ve esintileriyle karışabilir.

Etraftaki evlerde uyuyan insanların bulunduğu bir kasaba veya köyde, Frinliler en azından her gecenin bir bölümünü, bana hayal etmesi bile zor gelen bir şekilde hem kendilerinin hem de diğer insanların rüyalarında gördükleri sürekli değişen bir fantazmagori içinde geçirirler.

Küçük bir kasabada oturan bir tanıdığıma, bir gece öncesinden aklında kalabilen rüyaları anlatmasını rica ettim. İlk başta kadın, hepsinin anlamsız olduğunu söyleyerek karşı çıktı; sadece “güçlü” rüyalar üzerinde konuşulup onların sorgulanması gerektiğini söyledi. Belli ki komşularının akıllarında olup bitenleri bana, yani bir yabancıya anlatmaya pek gönüllü değildi. Sonunda onu, ilgimin başkalarının özel yaşantılarına tecavüz sayılabilecek bir merak değil, hakiki olduğu konusunda ikna edebilmiştim. Bir süre düşündükten sonra, “Şey, bir kadın vardı -benmişim, ya da benmişim gibi ama sanırım belediye başkanının karısıydı aslında, hemen şu köşede otururlar- her neyse bu kadın, geçen yıl doğurmuş olduğu bir bebeği bulmaya çalışıyordu. Bebeği bir şifonyerin çekmecesine koymuş sonra da unutmuşum, arıyordum, işte o arıyor bir yandan da endişeleniyordu – acaba yiyecek bir şeysi var mı? diye. Geçen yıldan beri. Hey Allah, insan rüyalarında ne kadar aptal oluyor! Sonra, a evet, sonra çıplak bir adam ile bir cüce arasında korkunç bir tartışma vardı, boş bir sarnıçtaydılar. Bu benim kendi rüyam olabilir, en azından başlangıçta. Çünkü sarnıcı biliyorum. Dedemin, küçükken kaldığım çiftliğindeydi. Ama sonra her ikisi de kertenkeleye dönüştü, sanırım. Sonra – ay evet!” Güldü. “Uçları çıkık, kocaman, devasa bir çift meme tarafından ezilmeye başladım. Sanırım bu yan evde oturan buluğ çağındaki oğlanın rüyasıydı çünkü hem dehşete düşmüş, hem de bir yerde kendimden geçmiştim. Sonra, başka ne vardı bakayım? Ha, bir fare, çok lezzetli görünüyordu, benim varlığımı da fark etmemişti, tam atlayacaktım ki korkunç bir şey oldu, bir kâbus… Gözleri olmayan bir surat… Kocaman, kıllı eller bana uzanıyordu… Derken yan taraftaki üç yaşındaki çocuğun ağladığım duydum çünkü ben de uyanmıştım. O zavallı çocuk sık sık kâbus görür, hepimizi delirtiyor. Öf, o rüyayı düşünmek istemiyorum. Aman iyi ki rüyalarımızın çoğunu unutuyoruz. Ya hepsini hatırlasaydık, ne kötü olurdu!”

Rüya görmek döngüsel bir harekettir, sürekli değil, o yüzden küçük topluluklarda insanın, tabir caizse, uyku tiyatrosunun karanlık olduğu birkaç saat vardır. Frin’deki yerleşik, bölgesel gruplar içinde HGH uykusu aynı anda yaşanır. Aşağı yukarı bir gecede beş kez yaşanan bu döngüler zirveye ulaştıkça, birkaç veya birçok rüya aynı anda herkesin kafasında birden yaşanır; çılgın, tartışılmaz mantıklarıyla birbirlerine karışarak birbirlerini etkiler, öyle ki bebekler kendilerini sarnıçta bulurlar, fareler memeler arasına gizlenir, domuz görülmekten çok kokusuyla algılandığından, belki de bir köpeğe ait olan yeni bir rüyadan geçmekte olan bir domuzun tekmelediği gözsüz canavar tozlar içinde kaybolur. Fakat böyle bölümlerden sonra herkesin huzur içinde uyuduğu, heyecan verici hiçbir şeyin yaşanmadığı dönemler gelir.

İnsanın, bir gece içersinde yüzlerce kişinin rüya menzilinde bulunabildiği Frin şehirlerinde güçsüz imgelerin üst üste binmesi, katmanlar oluşturması, bana söylendiği kadarıyla, o kadar sürekli, o kadar karmakarışık olurmuş ki rüyalar iptal olurmuş, tıpkı fırçalar dolusu renklerin bir desen içermeden üst üste binmesi gibi; insanın kendi rüyası bile bu anlamsız kargaşada belirsizleşirmiş, sanki aynı anda yüzlerce filmin birden gösterildiği, seslerinin birden dinletildiği bir perdeye yansıtılan film gibi. Sadece arada sırada bir el hareketi, bir ses, bir an için çınlar, ya da özellikle canlı bir müstehcenliğe sahip veya korkunç olan bir rüya mahalledeki bütün uyuyanların iç çekmelerine, boşalmalarına, titremelerine veya nefesleri kesilir gibi uyanmalarına neden olurmuş.

Rüyaları genellikle huzursuz ve rahatsız edici olan Frinliler, rüyaları, kendi deyimleriyle, bu çorba içinde kaybolduğu için şehirde yaşamaktan hoşlandıklarını söylemektedir. Fakat bazıları bu aralıksız düşsel gürültüden tedirgin oluyor ve birkaç geceyi bile büyük bir kentte geçirmekten hoşlanmıyorlar. “Yabancıların rüyalarını görmekten nefret ediyorum!” dedi bana köyde oturan ve bu bilgileri veren kişi. “Öğğ! Şehirde kaldıktan soma geri döndüğümde, kafamın içini yıkayabilmek isterdim!”

Bizim boyutumuzdaki küçük çocuklar da uyanmadan hemen önce yaşadıkları şeyin aslında “gerçek” olmadığını anlamakta sıklıkla zorluk çeker. Bu durum, masum uykularına erişkinlerin duygu ve endişeleri -yeniden yaşanan kazalar, yenilenen üzüntüler, yeniden vuku bulan tecavüzler, elli yıldır mezarda olan insanlarla yapılan hiddet dolu tartışmalar- giren Frinli çocuklar için çok daha dehşet verici olmalı.

Fakat erişkin Frinliler paylaşılan rüyaları hiçbir şekilde gerçek dışı olarak tanımlamazlar ve çocuklarının bunlarla ilgili sorularını cevaplamaya, rüyaları tartışmaya her zaman hazırdırlar. Frincede “gerçek dışı” diye bir deyim yoktur; buna en yakın kelime “maddesiz”dir. Böylece çocuklar, bizim boyutumuzda iç savaşların korkunç tutarsızlığı, salgın hastalıklar veya kıtlıkta yetişen çocuklar gibi, ya da aslında her zaman, herhangi bir yerdeki bütün çocuklar gibi, erişkinlerin anlaşılmaz hatıraları, ağza alınmayacak hareketleri, açıklanamaz hisleri ile birlikte yaşamayı öğrenirler. Çocuklar hayatta kalabilmek için neyin gerçek neyin gerçek olmadığını, neye dikkat etmeleri, neye kulak asmamaları gerektiğini öğrenirler. Bunu dışarıdan birinin muhakeme edebilmesi zor ama gördüğüm kadarıyla Frinli çocuklar psikolojik yönden daha erken olgunlaşıyorlar. Yedi sekiz yaşına geldiklerinde erişkinlerden akran muamelesi görüyorlar.

Hayvanlara gelince, insanlarla paylaştıkları anlaşılan rüyaları hakkında neler hissettiklerini kimse bilmiyor. Frin’deki evcil hayvanlar olağanüstü ölçüde cana yakın, güvenilir ve akıllı gibi. Genellikle bakımlı oluyorlar. Frinlilerin rüyalarını hayvanlarıyla paylaşıyor olması gerçeği onları neden taşımacılıkta, tarla sürmede kullandıkları, süt ve yünlerinden faydalandıkları halde etlerinden faydalanmadıklarını açıklar.

Frinliler hayvanların rüya algılamada insanlardan daha hassas olduklarım, onların başka boyutlardaki insanların rüyalarını dahi algılayabildiklerini söylemektedir. Frinli çiftçiler, inek ve domuzlarının diğer boyutlardan gelen etobur insanların ziyaretlerinden çok rahatsız olduklarının ısrarla üzerinde dururlar. Ben Enya Vadisi’nde bir çiftlikte kalırken, o gece kümeste büyük bir şamata kopmuştu. Tilki olduğunu düşünmüştüm ama ev sahibim sebebin ben olduğumu söyledi.

Bütün hayatları boyunca rüyaları birbirlerine karışmış insanlar genellikle rüyalarının nerede başladığından, rüyanın aslen onlara mı yoksa başka birine mi ait olduğundan emin olamadıklarını söylüyorlar; ama bir aile veya köy içersinde özellikle erotik veya saçma sapan bir rüyanın sahibi rahatlıkla anlaşılabilir. Birbirlerini iyi tanıyan insanlar, sadece tonundan veya rüyadaki olaylardan, rüyanın tarzından, rüyanın kaynağını tespit edebilirler. Yine de, bu rüyayı gördükçe rüya onların olur. Ve tıpkı bizdeki gibi, rüyayı görenin kişiliği, yani düşsel ben, genellikle belirsiz, garip bir şekilde örtülü veya gün ışığındaki kişiden tahmin edilemeyecek kadar farklı olur. Çok akıl karıştıran rüyalar veya güçlü bir duygusal etkisi olanlar, rüyanın kaynağı hiç bahis konusu edilmeden toplum tarafından gün boyunca tartışılabilir.

Fakat rüyaların çoğu, bizde de olduğu gibi uyanır uyanmaz unutulur. Rüyalar, bütün boyutlarda rüya görenlerden kaçıyor.

Bize Frinlilerin pek ruhsal mahremiyetleri kalmıyormuş gibi gelebilir, ama rüyayı görenin kesin olarak bilinmemesi ve rüyaların zaten muğlak olmasının yanı sıra, ortak bellek kaybı da mahremiyetin korunmasını sağlıyor. Onların rüyaları gerçekten herkesin ortak malı. Mermer bir masa üzerindeki bir tabakta duran sakallı bir insan kafasının kulağını gagalayan kırmızı ve siyah renklerde bir kuşun görüntüsü ve ona eşlik eden neredeyse coşkun diyebileceğimiz bir korku – acaba Unia Teyze’nin mi, yoksa Tu Amca’nın mı, yoksa dedenin mi, aşçının mı, yoksa komşu kızın rüyasından mı gelmiştir? Çocuklar, “Teyze o kafayı sen mi gördün rüyanda?” diye sorabilir. Bu sorulara her zaman verilen alışılmış cevap da, “Hepimiz gördük canım,” olur. Bu da, tabii ki, gerçektir.

Frinli aileler ve küçük topluluklar, aralarında kavgalar ve kan davaları görülse de, birbirlerine oldukça bağlı ve genellikle de uyum içersindedir. Beynin, rüya görülürken yaydığı dalgaları kaydedip incelemek için Frin boyutuna giden Mills Fakültesi’nden bir araştırma grubu, bizim boyutumuzda gruplar içersinde âdet dönemleri ve tüm diğer devirlerin eşzamanlı işlemesi gibi Frinlerin de birlikte rüya görmelerinin sosyal bağların kurulup güçlenmesine hizmet ettiği konusunda fikir birliğine varmıştır. Bunun psikolojik veya ahlaki etkileri hakkında fikir yürütmemişlerdir.

Zaman zaman rüya yollama veya algılama konusunda -bu yetenekler hiçbir zaman birbirinden ayrı değildir- olağandışı güçlere sahip Frinliler de doğar. Sinyalleri olağanüstü tarzda net ve güçlü olan böyle rüyacılara Frinliler “güçlü akıl” derler. Güçlü akıllı rüyacıların Frinli olmayan insanların rüyalarını da algılayabildikleri kanıtlanmış bir gerçektir. kimilerinin rüyalarını balıklar, böcekler, hatta ağaçlarla paylaştıkları bilinir. Du Ir isminde efsanevi bir güçlü akıl “dağlar ve nehirlerle birlikte rüya gördüğünü” iddia etmiştir ama genelde onun bu böbürlenmesinin şiirsel bir özellik olduğuna inanılmıştır.

Doğacak çocuğun güçlü akıl olacağı, hamile bir kadın yönü ve yer çekimi olmayan, gölge ve karmaşık ritimler, ezgisel titreşimler dolu, sıkça yavaş ve huzur dolu depremlerle sarsılan sıcak, kehribar rengi bir sarayda olduğunun rüyasını görmeye başlayınca anlaşılır, bu rüya, hamileliğin sonlarına doğru, bazılarında klostrofobiye neden olan bir baskı ve aciliyet hissi eşlik etse de, tüm toplumun zevkle paylaştığı bir rüyadır.

Güçlü aklı olan çocuk büyürken, rüyaları sıradan insanlardan iki üç misli uzaklara gider ve genellikle o anda görülmekte olan yerel rüyaları ya umursamaz ya da onlara baskın çıkar. Hastalanan, taciz edilen veya mutsuz güçlü akıllı bir çocuğun kâbusları ve tam oluşmamış hummalı sayıklamaları mahalledeki, hatta yan köydeki herkesi rahatsız edebilir. O yüzden bu tür çocuklara büyük özen gösterilir; hayatlarının neşeli ve disiplinli bir sükûnete sahip olması için elden gelen yapılır. Eğer ailesi beceriksiz veya umursamazsa köy veya kasaba halkı müdahale ederek, çocuğun huzur dolu günler ve hoş rüyalar dolu geceler geçirmesi için canla başla çalışır.

Rüyaları dünyadaki herkese ulaştığı ve dolayısıyla dünyadaki herkesin de rüyalarını gördüğü söylenen “dünya çapında güçlü akıl’lar efsanevi insanlardır. Bu tür kadın ve adamlara kutsal kişi, günün güçlü rüyacılarının idealleri ve modelleri olarak saygı gösterilir. Güçlü akla sahip insanlar üzerindeki ahlaki ve muhtemelen fiziki baskı çok güçlüdür. Hiçbiri şehirlerde yaşayamaz: Bütün şehrin rüyalarını görecek olsalar delirirler. Genellikle huzur dolu bir yaşam sürdürdükleri, geceleri birbirlerinden oldukça uzakta yattıkları, genellikle zararsız rüyalar görmek anlamına gelen “güzel rüya görme” sanatını icra etmeye çalıştıkları küçük topluluklar oluştururlar. Fakat bazıları rehber, filozof veya basiret sahibi liderler olurlar.

Frin boyutunda hâlâ bir sürü kabile toplumu vardır ve Mills araştırmacıları bunların birkaçını ziyaret etmiştir. Bu insanlar arasında güçlü akılların, bu tür yüksek makam sahiplerinde rastlanan alışılmış imtiyaz ve cefalara sahip kâhin veya şaman kabul edildiklerini rapor etmişlerdir. Eğer bir kıtlık sırasında kabilenin güçlü aklı nehir aşağı gidip deniz kıyısında bir ziyafet çektiğinin rüyasını görürse tüm kabile bu yolculuğun ve ziyafetin görüntüsünü o kadar canlı paylaşır ki toparlanıp nehir aşağı gitmeye karar verirler. Eğer yol boyunca yiyecek bir şeyler, kıyıda kabuklu hayvanlar veya yenebilir deniz yosunu bulurlarsa güçlü akıllarını seçtikleri parçalarla ödüllendirirler; ama eğer hiçbir şey bulamazlar veya diğer kabilelerle başları derde girerse, artık “çarpık akıl” adını alan kâhin dövülerek köyden kovulabilir.

Yaşlılar, araştırmacılara kabilelerin rüyaları, ancak ve ancak başka belirtilerin de o yönde olması halinde, kendilerine rehber kabul edip ona göre hareket ettiklerini söylemişlerdir. Güçlü akıllar tedbirli olmak konusunda bizzat ısrarcı olurlar. Doğulu Zhud-Byulular arasından bir kâhin, araştırmacılara, “Halkıma hep şöyle derim: Bazı rüyalar bize inanmak istediğimiz şeyleri söyler. Bazıları korktuğumuz şeyleri. Bazıları bildiğimiz halde, bildiğimizi bilmediğimiz şeyleri anlatır. En nadir rüya, bize bilmediğimiz şeyi anlatan rüyadır,” demiştir,

Frin, yüzyılı aşkın bir süredir diğer boyutlara açıktır ama kırsal manzaraları ve yaşamlarının sakinliği ziyaretçilerin çok fazla ilgisini çekmemiştir. Turistlerin çoğu Frinlilerin “akıl emici” ve “ruh röntgencisi” bir ırk oldukları izlenimi edindikleri için bu boyuttan kaçınır.

Frinlilerin çoğu hâlâ çiftçi, köylü veya kasabalıdır ama şehirler hızla artmakta, buradaki maddi teknoloji hızla gelişmektedir. Teknolojiler ve teknikler sadece Tüm-Frin hükümetinin izniyle ithal edilebilse de Frinli şirketlerin ve bireylerin bu tür izinleri almak için yaptıkları başvurular gittikçe artmaktadır. Birçok Frinli şehirleşme ve materyalizmin artmasını hoş karşılamakta, bunu da güçlü akılların diğer boyutlardan gelen ziyaretçilerden algıladıkları rüyaların yorumunun bir sonucu olduğunu savunmaktadırlar. “İnsanlar buraya garip rüyalarla geldiler,” der kendisi de güçlü bir akıl olan tarihçi Kap’lı Tubar. “Bizim en güçlü akıllarımız onlara katıldı ve böylece bizi de onlarla birleştirdi. Böylece hepimiz hayalini dahi kuramadığımız şeylerin rüyasını görmeye başladık. Büyük insan topluluklarının bir araya gelişi, sibernetik, dondurma, bol bol ticaret, çok hoş eşyalar ve insan eliyle yapılmış yararlı şeyler. ‘Bunlar sadece rüya olarak mı kalacak?’ dedik. ‘Bunları uyanık varlıklarımıza da taşımayacak mıyız?’ Ve böyle yaptık.”

Diğer düşünürler, yabancı uyku akınına daha kuşkuyla yaklaşırlar. Onları en çok endişelendiren şey rüyaların karşılıklı olmayışıdır. Çünkü güçlü akıllar, yabancı ziyaretçilerin rüyalarını paylaşsalar ve bunları diğer Frinlilere “yayımlasalar” da, başka boyutlardan gelen hiç kimse Frinlilerin rüyalarını paylaşma yeteneğine sahip değildir. Bizler onların her gece yaşadıkları hayal festivallerine giremeyiz. Biz onların dalga boyunda değiliz.

Mill’den gelen araştırmacılar toplu rüya görmeyi tetikleyen mekanizmayı ortaya çıkarabilmeyi umut etmişlerdi ama bugüne kadar tıpkı Frinli bilimciler gibi onlar da bunu başaramadılar. Boyutlar arası seyahat acentelerinin çoğunun ilanlarında yazılan “telepati” bir açıklamadan çok bir etikettir. Araştırmacılar Frinli tüm memeli hayvanların genetik programlarında rüya paylaşma kapasitesinin bulunduğunu kanıtlamışlardır ama uyuyanların beyin dalgalarındaki eş zamanlılıkla ilgisi rahatlıkla kurulabilen bu eylemin nasıl işlediği hâlâ açıklanamamıştır. Ziyarete gelen yabancılarda bu eş zamanlılığa rastlanmaz; onlar her gece aynı ritimde dans eden elektrikten dürtülerin hayalet korosuna katılamaz. Düşüncesizce, istemeden -tıpkı bağıran sağır bir çocuk gibi- yakınlarında bulunan bir güçlü akla kendi rüyalarını yollarlar. Ve Frinlilerin çoğuna bu, paylaşımdan ziyade kirlenme, bulaşma gibi gelir.

“Rüyalarımızın amacı,” der filozof Uzakfritli Sorrdja, kadim Deyu inziva Merkezi’nin güçlü rüyacısı, “tahayyül edilebilecek her şeyi tahayyül etmemize olanak sağlayarak ruhlarımızın enginleşmesini sağlamaktır: Yakınımızda bulunan bütün canlı bedenlerin dimağlarındaki tüm korkuları, arzuları ve zevkleri hissetmemizi sağlayarak bizi bireysel nefsimizin zorbalığından ve bağnazlığından kurtarmaktır.” Bu hanımın bize söylediğine göre güçlü akla sahip insanların görevi rüyaları kuvvetlendirmek, onları odaklamaktır – pratik sonuçlara veya yeni icatlara pencere açmak amacıyla değil de (sadece insanlara da ait olmayan) sayısız deneyim ve sezginin süzgecinden dünyayı anlamanın bir vasıtası olarak. En büyük rüyacıların rüyaları, bu rüyaları paylaşanlara kaotik dürtülerin, tepkilerin, hareketlerin, kelimelerin, niyetlerin, geceli-gündüzlü varoluşun hayallerinin temelini oluşturan düzenin anlık bir görüntüsünü sunabilir.

“Gündüzleri ayrıyızdır,” der, “Geceleri birlikte. Bize karanlıkta katılamayan yabancılarınkini değil, kendi rüyalarımızı izlemeliyiz. O insanlarla konuşabiliriz; onlardan bir şeyler öğrenip, onlara bir şeyler öğretebiliriz. Böyle de yapmalıyız çünkü gün ışığının usulü budur. Ama gecenin usulü farklıdır. O zaman biz onlardan ayrı olarak bir araya geliriz. Gördüğümüz rüya, geceden geçen bizim yolumuzdur. Onlar bizim gündüzümüzü biliyorlar, gecemizi veya oraya gidiş yollarımızı değil. Kendi yolumuzu ancak biz kendimizi bulabiliriz, birbirimize göstererek, güçlü aklın fenerini takip ederek, karanlıkta kendi rüyalarımızı izleyerek.”

Sorrdja’nın, “geceden geçen yol” sözü ile Freud’un, “bilinçaltına inen muazzam yol” sözünün benzeşmesi ilginçtir ama sanırım bu yüzeysel bir benzerliktir. Benim boyutumdan giden ziyaretçiler Frinliler ile psikolojik teorileri tartıştılar ama ne Freud’un, ne de Jung’ın görüşleri onları pek alakadar etmiyor. Frinlilerin “muazzam yolu” sadece gizli tek bir ruh tarafından değil, birçokları tarafından aşılıyor. Ne kadar değişmiş, ne kadar gizlenmiş ve sembolik de olsa baskı altında tutulan duygular bir evdeki veya mahalledeki herkesin ortak malı oluyor. İster ortak, ister bireysel olsun Frinlilerin bilinçaltları, yılların kaçamakları ve inkârlarının derinliklerine gömülmüş karanlık kuyular değil, kıyılarında herkesin her gece soyunup birlikte yüzmeye girdiği, mehtapla aydınlanmış büyük bir göldür.

Bu yüzden de Frinliler arasında rüya yorumu, kişiliğin keşfine, kişinin kendi ruhunun derinliklerine inmesine ya da uyum sağlamasına yaramaz. Hatta, sadece Frinliler bu konuda konuşabilseler de, hayvanlar da rüyaları paylaştığına göre bu sadece tek bir türe ait bir şey de değildir.

Onlar için rüya, dünyadaki bütün sezgili yaratıkların bir paylaşımıdır. Bu, benlik fikrinin ciddi şekilde sorgulanmasına neden oluyor. Bence onlar için uykuya dalmak demek, benliği tamamen terk etmek, varlığın sınırsız topluluğuna girmek ya da yeniden girmek demek, tıpkı bizdeki ölüm gibi.

Bir Zamanlar Polatlı’da…, Biz Aslında İyi Çocuklardık!, Necdet Özkazancı

1898 TASRAFUTBOL.indd

Bir Zamanlar Polatlı’da…

2. Bölüm: Polatlı, 60’lar
Biz Aslında İyi Çocuklardık!

1970 yılının Ağustos ayı sonlarıydı. On dört yaşında, ortaokulu bitirip liseye ve ergenliğe yeni adım atmış kavruk, çelimsiz bir çocuktum. Yaz tatili bitmek üzereydi. Tatil boyunca hiç saç tıraşı olmadığım için saçlarım bir hayli uzamıştı.

Kiracı olarak oturduğumuz Turan Caddesi’nde, hastanenin karşısındaki iki odalı kerpiç evden; Polatlı’nın güneyinde, Eskişehir yolunun hemen altında, Konya-Yunak yolunun yanında kurulmuş bir gecekondu önleme bölgesi olan Esentepe Mahallesi’nde, belediyenin neredeyse bedava sayılacak bir bedelle tahsis ettiği arsa üzerine yaptırdığımız üç odalı evimize yeni taşınmıştık. Esentepe’deki evimiz Çarşı’ya, yani merkeze yaklaşık iki buçuk kilometre uzaklıktaydı. Ev yapılırken, annemin sattığı küçük tarlanın parası yetmediği için babam az da olsa borca girmiş, biraz dara düşmüştü ama yine de kendi evimize kavuştuğumuz için mutluyduk ve keyfimiz yerindeydi.

Esentepe’ye taşınmadan önce babamın, eşyalarımızı taşıyacak olan at arabacı ile yaptığı pazarlığa tanık olmuştum.

At arabacı Süleyman Amca, ortalığı kavuran temmuz sıcağında kasketini arkaya doğru devirip ensesine ıslak bir bez mendil yerleştirmiş, fiyatı artırmaya çalışıyordu:

– Olmaz Yaşar Aga, kurtarmaz! Baksana en az üç araba eşya var burada.

Babam kalede sağlam duruyordu.

– Kurtarır, kurtarır. Ne var sanki la? Altı üstü, üç defa Esentepe’ye gidip gelecen! Atının incileri dökülmez ya!

– Yaşar Aga, bak! Tam üç defa gidip gelmem lazım. Bu paraya valla kurtarmaz! Verdiğin para atın yem parası bile değil yav!

Al takkeyi ver külahı, üç aşağı beş yukarı derken pazarlık bitmek bilmiyordu. Sonunda babam kestirdi attı:

– Neyse, uzatma işte Süleyman. Sen taşı da sonra helalleşiriz. Veririz hakkın neyse, merak etme yav!

Gerçekten de Süleyman Amca, cefakâr atının çektiği at arabasıyla o sıcakta tam üç defa Esentepe’ye gitti geldi; eşyaları kazasız belasız taşıdı. Bizde de ne eşya varmış be! Tam üç at arabası!

Futbolu, o yıllarda da şimdi sevdiğim kadar çok seviyordum. Öyle ki adeta futbolla yatıp, futbolla kalkıyordum. Kalın plastikten yapılmış mavi renkli bir topum vardı. Delinmediği halde sibobundan hava kaçırıp yumuşadığı için fazla zıplamıyordu ama yine de idare ediyordu. Mahallenin tüm bebeleri, bu mavi plastik topla oynayarak nefsimizi körlemeye çalışıyorduk.

Aslında ondan önce bir meşin topum olmuştu. Bir önceki yaz tatilinde babam asker potini derisinden, elde yapılmış bir memeli meşin top getirmişti ve çabuk eskimemesi için her yerini kuyruk yağıyla iyice yağladığımız o siyah meşin topla yaz boyunca oynamıştık. Kuyruk yağı kötü kokuyordu ama ne yapalım, sağlamlık için şarttı! Gelgelelim zaman içinde yağmurda ıslanarak, güneşte kuruyarak boyası dökülen ve iyice şekilden çıkıp armutlaşan topun dikişleri birkaç yerinden patladı, iç lastiği de delindi. Biraz yağmurlu havada ıslanıp çamurlandığında bir gülle gibi ağırlaşıyor ve kafa vurmak cesaret istiyordu. İç lastiği şişirdiğimiz zaman topun patlayan dikiş yerlerinden küçük balonlar fırlıyor; sonra da iç lastikteki delikten dolayı havası kısa sürede inen top, et gibi oluyordu. Et gibi topla oynamak da açıkçası hiç zevk vermiyordu. Ayrıca iç lastiği ağızla ya da varsa bisiklet pompasıyla iyice şişirip ve uzun memesinin ucunu da katlayıp ince bir iple sıkıca bağladıktan sonra içine soktuğumuz topun ağzını kapatmak için kullandığımız meşin ip de kopmuştu. Top oynarken, iç lastiğin memesinin katlanarak bağlanmış ucu bir süre sonra yerinden çıktığı için topa iyi vuramadığımız gibi, top havada giderken ya da yerde sekerken yön değiştirerek bizi şaşırtıyor; verdiğimiz paslar da hiç yerini bulmuyordu. Top havadayken kafayla vurmaya kalktığınızda kafanız topun memesine denk gelirse yandınız. Of of of! Öyle bir acırdı ki, anlatamam! Babamsa, güzelim topu hor kullandığımızı, ara sıra kuyruk yağıyla yağlamayı ihmal ettiğimizi, topu da ayakkabılarımızı da haşat ettiğimizi söyleyerek bize kızıyordu.

– Şuna bak, top demeye bin şahit ister! Ben size bunu ara sıra kuyruk yağıyla yağlayın demedim mi? Topun boyası dökülmüş, dikişleri patlamış; şekli şemaili değişmiş. Olmuş sana bir armut. Haşat etmişsiniz topu yav!

– Kuyruk yağı bulamadık ki baba. Olsa yağlardık.

– Sus! Kasap Kâzım’ın oğlundan isteseydiniz verirdi. Alt tarafı bir parça kuyruk yağı la, n’olacak sanki? Atla deve değil ya bana.

Kısacası bu siyah meşin top, bir yıl boyunca başıma tam bir bela olmuştu. Birkaç kez hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak ve bütün harçlıklarımı harcayarak tamirciye götürüp patlayan dikişlerini yeniden diktirdim ve iç lastiğindeki delikleri de defalarca soğuk yama ile yamattım ama bana mısın demedi. Top tamircisi Hüseyin Abi, şimdi hakkını yemeyeyim çok uğraştı. Uzun, eğri iğnesiyle defalarca elde dikip tamir ettiği topu biraz olsun yuvarlaklaştırmak için ütü olarak adlandırdığı düdüklü tencere gibi bir kalıbın içine bile soktu da o bile hiç fayda etmedi. Artık sabrım tükenmişti. O memeli meşin topu bıraktım, harçlığımdan biriktirdiğim parayla bu mavi plastik topu aldım. Ne var ki o top da birkaç gün oynadıktan sonra sibobundan (supap) hava kaçırdı ve yumuşadı. Kader işte, ne yaparsınız! Toptan yana yüzüm hiç gülmedi.

Aslında hiç top sıkıntısı çekmeyebilirdik. Çünkü oturduğumuz mahalleye yeni taşınmış bir subay çocuğu olan Sezgin’in siyah-beyaz renkli, siboplu bir meşin topu vardı; hem de yusyuvarlak! Okulda arkadaş olmuş ve birkaç kez top oynamıştık. Onun topuyla rahatça oynayabilirdik, tabii annesi izin verirse… Nedendir bilmem, Sezgin çoğunlukla annesinden izin alamazdı. Sezgin’in annesi belki de oğlunun yaralanmasından ya da bir kavgaya karışmasından korkuyordu, kim bilir! Çocuk bir fırsatını bulup topuyla birlikte aramıza karıştığında ise en fazla beş dakika sonra annesi kızarak, bağırarak, akşam babasına söylemekle tehdit ederek eve çağırırdı. Sezgin topuyla birlikte kös kös eve giderken biz de arkasından öylece bakardık.

Sezgin’i anımsadığımda hep kendi kendime düşünüp sormuşumdur: Acaba annesi maçtaki en itibarlı ve önemli oyuncunun, topundan dolayı kendi oğlu olduğunu, maçta küçük tartışmalar dışında hiç kavga çıkmayacağını ve oğlunun birkaç sıyrık dışında hiçbir zaman ciddi bir biçimde yaralanmayacağını bilse Sezgin’in bizimle oynamasına izin verir miydi? Ne var ki bunu hiçbir zaman öğrenemedim.

Gerçi Sezgin’in annesi, oğluna bizimle oynaması için izin vermediği günlerde hakkımızda ne düşünürdü bilemem ama durumumuza şöyle bakıyorum da bence biz aslında öyle kötü çocuklar değildik.

Neden kötü çocuklar olmadığımızı sizlere şöyle kanıtlayabilirim: Örneğin okula hiç geç kalmıyor ve okuldan hiç kaçmıyorduk. Ödevlerimizi aksatmadan yapıyorduk ve notlarımız da fena sayılmazdı. İlkokulda okurken pazartesi sabahları okula girmeden önce söylediğimiz andımızda da ciğerlerimizi paralarcasına haykırdığımız gibi büyüklerimizi sayıyor, küçüklerimizi seviyorduk. Zaten çok uslu olduğumuz için hiç yaramazlık yapmıyor, olmaz ama oldu ya bilmeden bir yaramazlık yaparsak da büyüklerimiz kızdığında bir suçlu gibi öylece önümüze bakıyor, cevap vermiyorduk. Anne ve babalarımızla gittiğimiz misafirliklerde çok terbiyeli davranıyor, şeker ikram edilince bir tane alıyor, ikincisini almamız için ısrar edildiğinde annemiz gözüyle “Alabilirsin,” işareti yaparsa ancak o zaman bir tane daha alıyorduk. Okulda, annemizin verdiği yirmi beş kuruş harçlığı çok dikkatli harcıyor, hiç israf etmiyorduk. Ulusal bayramlarda resmigeçit töreninden hiç kaçmıyor; tören alanında büyüklerimiz tarafından yapılan uzun ve veciz konuşmalar ile öğrenci arkadaşlarımızın yüksek sesle okudukları etkileyici şiirleri, saatlerce ayakta durmaktan bacaklarımız ağrısa da, soğuk ve yağmurlu havada üşüyüp ıslansak da hiç sızlanmadan dinleyip sabırla resmigeçidin başlamasını bekliyor; en öndeki izci ve yavrukurt takımının büyük bir uyumla çaldığı trampetler eşliğinde yaptığımız resmigeçitte sırayı ve rap rap rap uygun adımı hiç bozmuyorduk. Yine ulusal bayramlarda, okulda düzenlenen ve Kurtuluş Savaşı’nın canlandırıldığı müsamerelerde bize verilen düşman askeri rolünü ve sonunda Türk askerleri tarafından denize dökülmeyi, “Ama öğretmenim,” demeden, hiç itiraz etmeden sessizce kabulleniyorduk. Ondan sonracığıma, akşam hava kararınca, tam oyun zevkinin zirveye çıktığı en tatlı zamanlarda annelerimiz çağırınca istemeye istemeye de olsa otoriteye boyun eğerek hiç ikiletmeden –hadi neyse itiraf edeyim, nasıl olsa sizden sır çıkmaz; bazen ikilettiğimiz, hatta üçlettiğimiz oluyordu– kös kös de olsa eve gidiyorduk. Radyoda haftada bir yayınlanan “Mikrofonda Tiyatro” programı dışında erken yatıp erken kalkıyorduk. Sonra efendime söyleyeyim, ilkokulda okurken süt saatinde büyük bir kazanda kaynatılan ve kepçe ile kupalarımıza konulan süttozundan yapılmış sıcak sütü hiç itiraz etmeden içiyorduk. Hatta öğretmenlerimiz öyle uygun gördüğü için okula giderken annelerimizin elimize tutuşturduğu bir litrelik cam şişelere kazanda kalan sütten doldurttuktan sonra okul dönüşü evimize dökmeden ve zarar vermeden götürüyor; annelerimizin o sütten yaptıkları yoğurtları hiç yüksünmeden yiyorduk. Müdürümüz ya da öğretmenlerimiz saçlarımızın uzadığını söylediklerinde hemen berber amcaya giderek kafamızı üç numaraya vurdurduğumuz ve tırnaklarımızı da zaten düzenli olarak kestiğimiz için hiç bitlenmiyor; okuldaki saç ve tırnak muayenelerinde öğretmenden azar işitmiyorduk. Öğretmenimiz bazen yaramazlık yaptığımızda bizi cezalandırmak ve terbiye etmek için her zaman yanında taşıdığı ince tahta sopayla ellerimize vurduğunda canımız yansa da hiç ağlamıyor, yine bizi cezalandırmak ve terbiye etmek için kulağımızı çekmesine ve ders bitene kadar bir köşede tek ayak üstünde bekletmesine de kuzu kuzu katlanıyorduk. Dinî bayramlarda, sabah erkenden kalkıp bayramlık elbiselerimizi giyiyor ve bayram namazı için babalarımızla birlikte caminin yolunu tutuyorduk. Nazara uğrayıp da hastalandığımızda, annemiz iyileşmemiz için kurşun dökerken bez örtünün altında hiç korkmadan ve kıpırdamadan duruyorduk. Sabah okula giderken ve akşam yatarken dişlerimizi hep fırçalıyorduk. Oynarken hiç kavga etmiyor, bazen beklenmedik şekilde kavga çıktığı zaman da araya girip kavga edenleri ayırıyor ve barıştırıp oyuna devam ediyorduk. Hiçbir oyunumuzun kavga nedeniyle yarıda kaldığını anımsamıyorum. Bu arada üstümüzü başımızı temiz tutmaya, okul kıyafetiyle top oynamamaya dikkat ediyor; okula giderken giydiğimiz ve zaten bir tane olan önlüğümüzü, ceketimizi, pantolonumuzu, gömleğimizi, kravatımızı elimizden geldiğince kirletmemeye çalışıyorduk. Pazardan alınmış Gislaved veya Derby marka lastik ya da naylon ayakkabılarımız ile çizmelerimizi okula gitmeden önce evimizin bahçesindeki çeşmeden akan duru suyla güzelce yıkayıp kuruluyor; okula gidene kadar yine kirlenir ya da çamurlanırsa, soğuk su ellerimizi üşütmesine rağmen hiç üşenmeden okul tuvaletinde bir daha suyun altına tutuyorduk. Ortaokulda, seçmeli din bilgisi derslerinde peygamberimizin hayatı ile İslam’ın ve imanın şartlarını çok iyi öğrenmekle kalmamış, “Amentü” duasını da ezbere okuyabilecek duruma gelmiştik. Her ne kadar uzun sureleri ezberlemekte zorlansak da “Kevser” ve “İhlas” sureleri imdadımıza yetişmişti. Bu iki kısa sureyi rahatlıkla ezberlediğimiz için, öğretmenimiz tahtaya kaldırıp da kendi seçtiğimiz bir veya iki sureyi okumamızı istediği zaman, Türkçe anlamını bilmesek de “Kevser” ya da “İhlas” surelerinden birini ya da üst üste ikisini birden hiç takılmadan ezbere okuyup aferinimizi alıyorduk. Öğretmenimiz sert görünümlüydü ama aslında halden anlayan anlayışlı ve hoşgörülü bir insandı. Bizi fazla ezmek istemezdi.

– Size söylediğim sureleri ve duaları ezberlediniz mi? Necdet, kalk bakalım tahtaya! Çalıştın mı?

– Çalıştım ama hepsini ezberleyemedim hocam.

– Niye? Ben bu surelerin ve duaların hepsi ezberlenecek demedim mi? Neyse, hangilerini ezberledin?

– “Kevser” suresiyle “İhlas” suresini hocam…

– O zaman birini ezbere oku bakalım şimdi.

– Bismillahirrahmanirrahim. İnnâ a’taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel’ebter.

– Aferin, iyi ezberlemişsin! Şimdi de “İhlas” suresini oku bize.

– Bismillahirrahmanirrahim. Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yeküllehû küfüven ehad.

– Aferin oğlum, otur! Gerçi kısa sureleri ezberlemişsin ama neyse. Buna da şükür! “Fatiha” ve “Fil” sureleriyle size söylediğim öteki sureleri ve duaları da iyi ezberle tamam mı? Ercan, sen kalk bakalım tahtaya!

Bakın, siz de görüyorsunuz işte. Daha ne olsun? Söyleyin, iyi çocuk olmak için daha ne yapalım? Bunlar yetmez mi? Bakın, hiç yalan söylemiyorum; son derece ciddiyim! Anlattıklarımın fazlası var eksiği yok, bu kadar açık ve net konuşuyorum.

Yine de bazı olaylar aklıma gelince burada birkaç noktaya açıklık getirmem şart oluyor gibi sanki. Demin hiçbir oyunumuzun kavga nedeniyle yarıda kaldığını anımsamıyorum demiştim ya, orada biraz yanılıyor olabilirim. Ne yalan söyleyeyim, yarıda kalan oyunumuz da olmuştur belki. Bunu arkadaşlara bir sorsam iyi olur. Şimdi işin doğrusu okul kıyafetiyle top oynamışlığımız da vardır. Öğretmenimiz bir keresinde kızılcık sopasıyla elime vurduğunda canım çok yandığı için sessizce ağladığımı anımsıyor olsam da erkekliğe leke sürmemek için burasını pas geçiyorum. Süttozundan yapılan sütü içerken ve ekşi yoğurdu yerken biraz yüzümüzü buruşturuyorduk ama sizi temin ederim ki hiç itiraz etmedik. Birkaç kez de okula geç kaldım ve okuldan kaçtım ama çok da şey değildi. Fakat şurası kesin ki bazen itiraz etsek de büyüklerimizi sayıyorduk ve zaten hep onların dediği oluyordu. Zaman zaman küçüklerimizi dövsek de genellikle seviyorduk. Kısacası şimdi geriye dönüp bakıyorum da aslında kötü değil, tersine oldukça disiplinli, çalışkan, iyi ve uslu çocuklarmışız yahu!

Tabii şimdi böyle konuşuyorum ama itiraf etmeliyim ki, bazen aklımıza estiğinde ve birbirimizi kışkırttığımızda topluca olmadık işler yapmıyor da değildik. Örneğin bir keresinde ta Yunak yolunda, Polatlı’ya 3-4 kilometre uzaklıktaki Sivritepe’ye gelincik toplamaya gitmiş; orada, yükseklerde süzülerek uçan kartallardan korka korka topladığımız gelinciklerin yanı sıra toprağın altındaki Kurtuluş Savaşı’ndan kalma şarapnel parçalarından da toplayıp hurdacıda satmış; parasıyla da bakkaldan sütlü şeker ve lokum-bisküvi alıp yemiştik. Yine anımsıyorum da bir keresinde, sekiz on çocuk hep birlikte Sakarya Şehitleri Anıtı’na kadar gidip, Gazi Mahallesi’ndeki çocuklarla mahalle maçı yapmış ve farklı bir şekilde yenilmiştik. Öyle ki gol yemeye doymamıştık. Ama olsun, bizim plastik topumuz ya da armutlaşmış meşin topumuz yerine onların gıcır gıcır siboplu meşin topuyla oynamak –biraz sert olduğu için vururken ayağımızı ve kafamızı acıtsa da– güzeldi. Maç bittikten sonra biz de onları rövanş maçı için bizim mahalleye davet etmiştik, tabii siboplu meşin toplarıyla birlikte. Fakat onlar gelmedikleri için rövanş maçını oynayamadık.

Neyse… Konuyu daha fazla dağıtmadan yeniden Sezgin’e dönelim. Biz ve çevre mahallelerdeki çocuklar, kendi aramızda örgütlenerek, güçlü ve iddialı “Ataryemez”, güçlü takımların almadıkları kazma topçulardan oluşan, teslim bayrağını daha baştan çektiği için son derece rahat olan ve centilmence oynayan, adını koymaktan ve kaptanlığını yapmaktan her zaman büyük bir gurur duyduğum “Yeratamaz”, “Altınbaşak”, “Turanspor”, “Sakaryaspor” gibi adlarla takımlar kurarken; sokakta, boş arsalarda ya da bir okulun bahçesinde yüzümüze yapışan tozla karışıp hafifçe çamurlaşmış terler akıtarak, düşüp dizlerimizi kanatarak, lastik ya da naylon ayakkabılarımızı parçalayarak, susadığımızda en yakındaki sokak çeşmesinden kana kana su içip birbirimizi ıslatarak top peşinde koşarken, o kadar istemesine karşın bizimle oynayamayan Sezgin, yusyuvarlak ama hiçbir işe yaramayan gıcır gıcır siboplu meşin topuyla evlerinin küçücük bahçesinde kös kös oturup bize imrenerek öylece pinekler, topuyla bahçe duvarına isteksizce şut çekmekle yetinmek zorunda kalırdı.

Sonraları zaman aktıkça ve aileler arasındaki komşuluk ilişkileri bir şekilde geliştikçe yavaş yavaş her şey rayına oturdu ve annesi Sezgin’in bizimle oynamasına sınırlı olarak izin vermeye başladı. Ama bu sefer de Sezgin’in subay olan babasının tayini çıktı ve o gidince biz yine topsuz kaldık. Daha doğrusu topsuz kalmadık da yine bizim armut meşin top ve havası inmiş mavi plastik topla sahada harikalar yaratmaya devam ettik.

Uzatmayalım, günler işte böyle tekdüze bir biçimde geçip duruyor ve biz de pek farkında olmadan yavaş yavaş büyüyorduk.

Kitap: Taşradan Futbol Hikâyeleri, Necdet Özkazancı

68 – HK – 978, Ve Karşınızda…, Halit Kıvanç

Ve Karsinizda... Halit Kivanc

68 – HK – 978 (1969-1979)

Evet, 68 – HK – 978… Ya da Bulgaristan, Yugoslavya, Avusturya ülkelerinden geçerek ve Köln, Düsseldorf, Essen, Frankfurt, Münih, Berlin, Hannover ilçelerimizi gezerek 68’inci ilimiz Almanya’ya Halit Kıvanç’ın 1978 seferi… Yooo korkmayın, bunca yer saydımsa da öyle uzun anlatacak değilim. Çünkü bu dediklerimi de, bizim hakemlerin penaltıları, yanhakemlerin ofsaytları göremediği kadar gördüm İşte…

Kaç yıl var ki, İşlere çabuk yetişmek amacıyla hep uçtuğumdan, uçaktan başka taşıtların varlığım unutur gibi olmuştum. Bu nedenle «Yolculuk otobüsle» dediklerinde tatlı bir heyecanla «Kabul» diye atıldım. Şöyle «geze geze» bir yolculuğun özlemi içinde otobüse koştum. Eeee gene kaç yıl var ki, yaşadığımız beldede evden işe, işten eve adeta koşar adımla gidip geliyoruz, can korkusundan.. Kim demişse iyi demiş: «Başka ülkelerde insanlar! kazara ölür. Bizler ise kazara yaşıyoruz.»

Otobüsle, diyordum, yola çıktım. Uzak değil otobüsle Almanya .. İki gece üç günde gidiyorsunuz. Bir gün, bir gecede İstanbul’dan çıkıp da Çekmece’ye varabildiniz mi, ötesi kolay…

Edirne’den, daha doğrusu Kapıkule’den çıktık, kuleli kapılardan Bulgaristan’a girdik. İnsan bir garip oluyor bu sınır kapılarında… «Ne gerek var böylesine çizgilere, duvarlara? Herkes her yere elini kolunu sallayıp geçmeli.. Çeşitli ülkelerin insanları birbiriyle ayni evin komşularıymış gibi kaynaşmalı» falan filan düşüncelerine kapılıyor. Yakınımdaki bir tartışma, bu düşüncelerimi dağıtıverdi. Görevli memur, karı-koca olduğu hallerinden pek belli bir çifte, daha doğrusu kocaya meramım anlatmaya çalışıyordu: «Efendim, benim elimde bir şey yok. Pasaportunuzda kayıtlı değil hanımefendi.. İspat edin bu hanımın karınız olduğunu.. Çıkış izninizi vereyim.»

Adam, aksi aksi bakan karısını işaret etti: «Memur bey, dedi, siz ispat edin bu kadının karım olmadığını.. Ben size üç odalı evimi vereyim.»

Yugoslavya’dan geçerken gördüğümüz manzara hep ayniydi: Yol boyunca mısır ekili tarlalar.. Ve yol yapımında, yol onarımında çalışan öğrenciler.. Gıpta ile seyrettim kendi ülkesinin yolunu yapan öğrencileri.. Bize vaktiyle okulda Brezilya’nın kaç ton kahve çıkardığım ya da Fransa Lui’lerinin gayrı-meşru veletlerinin göbek adlarım ezberleteceklerine, arasıra böyle çalıştırsalardı, diye düşündüm.. Herhalde bugün üç yolu fazla olurdu memleketin., iyi ama çalışmadan yolunu bulanlar ne yapardı o zaman?

Avusturya’dan geçerken de gözümüzü okşayan güzelliklerin dağ mı, bağ mı olduğunu anlıyamadık. Bakarsan bağ mı olur? Biz de pencereden bol bol baktık dağlara.. İyi hoş ama bizdeki dağlar daha güzel değil mi ki, bakmıyoruz böyle… Neyse gecelim. Geçtik de.. Geçmedik kaydık aslında. Alman’ın kaymak yollarında.. İki karışlık yeri bozuk olsa yolun, iki kilometre öteden işaret koyuyorlar. Taşıt sürenleri dikkate davet için işaretin bile işareti var. Bir işareti yadırgadık sadece.. Hani «yola hayvan çıkar» uyarısını belirten işaret vardır ya.. Bizde üstünde sığır resmi bulunur. Adamlar geyik resmi koymuşlar oraya.. Bizim yol arkadaşlarından biri baktı baktı da bu geyikli işarete: «Bu. civarda evli erkeklerin durumu da hiç parlak değil galiba» deyiverdi, «Baksanıza adım başında işaretle ilan ediyorlar hallerini…»

Yürüyen merdivenler, kendi kendine açılan camlı kapılar ve benzeri otomatik araçlar, günlük yaşamın içine öylesine girmiş ki Almanya’da.. Helada işinizi bitirip de suyu akıtan kolu çekmediniz mi, kapı açılmıyor. Adamı zorla temizliğe iten bir alet.. Aaah, dedim, ah, şunlardan bir kaç tane alıp getirsek de… Bizim memleketi de temizleyebilsek bazı pisliklerden.. Neyse kapıyı açıp çıkalım da anlatmamıza devam edelim.

Yürüyen merdivenleri ilk görüşümde bir fantezi parlayıvermişti kafamda: Bizden biri Almanya’ya gitmiş. Büyük mağazalardan birine dalmış. Bakmış: Yürüyen merdiven.. Anlamamış ne olduğunu.. Şöyle bir incelemeye koyulmuş. O da ne? Bir tarafından kırklık bir adam çıkıyor, öte yandan yirmi yaşında iki genç iniyor. Bir taraftan yetmişlik bir kadın çıkıyor, öte taraftan otuzbeşer yaşında iki kadın iniyor. Bizimki ağzının suyu aka aka seyretmiş seyretmiş seyretmiş. Sonunda kafası nı yumruklamış: «Ah be, ah!. Keşke bizim Emine’yi de getirseydim. Şurda bozdurup üç onyedilik yaptırıverirdim…»

Anılar ve gözlemler dışında bir şeyle dönmedim Almanya’dan.. 18 kiloluk valizle gittim Almanya’ya, 17 buçuk kiloluk valizle döndüm. Sabahlan içim bayılınca yerim diye aldığım bisküi ile, ağzıma atarım diye taşıdığım kuru yemişten doğdu bu yarım kilo eksiklik.. Hiç bir şey almadın mı? Ne alıyorsun beyim, ne alıyorsun? Hava bile alsan, Türk parasıyla hesapladın mı, nefesinin yarısını geri vermen gerekiyor. Orada yaşayan dostlardan biri «Yok canım, dedi, o kadar pahalı değil burası.. Herhalde siz yanlış yerlere baktınız, bulamadınız ucuz tarafları.. Bakın, büyük mağazaların kapılarında seyyar tezgâhlarda çok ucuz gömlekler filan satarlar. Daha dün gördüm. Kırk liraya filandı.» Tarifini aldığım gibi, ertesi sabah erkenden koştum dostumuzun dediği yere.. Haklıydı. Kalitesi belki pek klas değil ama, pekala günlük giyilecek cinsten gömlekler doluydu kapıdaki tezgâhta… Üstünde de, gene dostumuzun dediği gibi, «40» rakamı yazılıydı. Koskocaman hem de.. Yanında «Fırsatı kaçırmayın!. Ucuzluk.. Şu fiata bakın!.» yasılan.40 Mark yani,. Almanya’da bankalar Türk parasını hafiften 19-20 liraya bir mark diye bozduklarına göre. Şöyle böyle 700 Uranın çok üstünde, hatta 800 liraya yakındı gömleğin tanesi.. Beni oraya gönderen dosta hiç çıkışmadım. Almanya’da voM^n Almanya’da harcayan için Alman Markı gerçekten bizim bir lira gibi geliyordu. Tıpkı Einstein hesabı: Bir genç kız nişanlısının kucağına oturursa, bir saat bir dakika gibi gelir. Ama ayni kız kızgın sobanın üstüne oturursa, bir dakika bir saat gibi gelir kendisine… Biz sobaya oturmuştuk anlaşılan…

Onu bunu bilmem ama, Hans Dayı’nın Sam Amca’yı, Markın Dolar’ı geçmesine hiç şaşmıyorum artık. Almanya’yı her gidişte bir öncekinden daha zengin buluyorum. «Yok» yok Almanya’da… Arasıra kulağa kaçan, göze batan parazitlere bakılırsa, Hitler hortlakları bile var. Eeee bu yüzden değil mi ki, başka ülkelerin Hitler bozuntuları da yeşerip gelişebilmek hayaliyle dört nala Almanya’ya koşuyorlar. Ne diyelim, Hitler’e benzemeye çalıştıkları kadar benzesinler. Sonlarının da benzemesi dileğiyle…

Az kalsın unutuyordum: Uğruna kaç geceler göz yaşı döktüğümüz Tom’la şen dullarımızın tatlı rüyası Rudi vardı ya..

Cordaşlar hani.. Ölmemişler.. Tom’da, Rudi de turp gibi.. Almanya’ya gelmiş, orada çalışıyorlar. TV’yi açtığımda karşıma çıkmadı mı ikisi de?. Almancayı da bi sökmüşler ki, şakır şakır konuşuyorlar. TV başındaki Almanlara Tom’u gösterip «Ölecek» dedim. «Bu da onun karısını Bayern-Münhenliycek» diye Rudi’yi işaret ettim. Oralı olmadılar. Eurovision finalinde Türk parçasını dinliyormuşlar gibi kulak bile asmadılar söylediklerime.. Benden günah gitti. Amerikalı Tom ölsün, bizim gibi onların karıları, bacıları, teyzeleri, anaları da ağlasın, görürüm hepsini..

Almanya’da çok dosta rasladım. Tanıdık tanımadık dostlar. Hepsinden selam getirdim hepinize.. Biri de asker oğluna

selam yolladı. Sordum ayrılırken:

— Nerde yapıyor askerliğini?

— Valla önceden candarma dedilerdi ama.. Sorasını pek annamadım. Kiredi Pangası mıymış, neymiş, bi pangada işte..

Bizim zamanımızda askerlik dediğin mangada yapılırdı, pangada deel.. Ondan kelli pek annamadım ben bu işi.. Gine de sen bi yol tüm pangalardaki candarmalara selam götür benden.. Birinden biri oğlumdur herhal..

Kitaptan Diğer Hikayeler;

Suputnik Selâ Uçakta (1949-59)

Uzay’a Bir İki (1959-69)

Uzay’a Bir İki, Ve Karşınızda…, Halit Kıvanç

Ve Karsinizda... Halit Kivanc

UZAY’A BİR İKİ… (1959-1969)

Tartışmalar çok uzun sürmüş ve pek hararetli olmuştu, özellikle kurt politikacılar hiddetten köpürüyor, «Onlar atar da biz atamaz mıyız? Kaç yıldır yaptığımız iş ne?» diyordu.

Sonunda Uzaya adam atma yarışında yaya kaldığımız kabul edilmiş ve bizim de adam atmamız kararlaştırılmıştı. Ancak bu adam kim olacaktı? Nasıl seçilecekti? Uzay adamı seçimlerden önce mi yollanmalıydı, sonra mı?

Nihayet partiler üstü bir örgütün kurulması uygun görüldü. Kurumun adı «Feza Araştırmaları – Seyyareler Arası Feza İnsan Seferleri Organizasyonu» idi. İlk iş olarak Uzaya adam atacak roketin rampasının nereye yerleştirileceği görüşüldü. Bu arada yeni politikacılar da eski alışkanlıkla yetkililere başvuruyor. «Aman benim seçim bölgemde de şöyle ufak da olsa, bir rampa kurulsun» diye tutturuyorlardı. Zamanla yurdun her yanından istekler yağmağa başladı. Her il, hattâ her ilçe füze rampasının kendi bölgesinde kurulmasını istiyordu.

Gazetelerde bu yolda çıkan haberler, seçim tarihi kadar kesindi. Biri «Rampa Taksim meydanına konacak» derken, bir diğeri roketin Beyazıt kulesi tepesinden atılacağını yazıyordu. Bir gazete de «Roket Ağrı dağı tepesine yerleşti» diye bildiriyordu. İstanbul’da ise arsa fiyatlarında hissolunur bir artış vardı. «Ferah Feza Evleri Kollektif Şirketi», rampaya nazır, anahtarı hazır evler için taksit kabulüne başlamıştı bile…

«Uzaya adam atılacağı, bu bakımdan bütün dairelerin elbirliğiyle bu teşebbüse yardımcı olmaları gerektiği» yolundaki resmî tamim, bir müdür tarafından yanlış anlaşılmış ve müdür derhal muavinini çağırarak dairesinden atılacak adamların listesini hazırlamağa başlamıştı.

«Feza Araştırmaları – Seyyareler Arası Feza İnsan Seferleri Organizasyonu» ya da baş harflerinden doğmuş kısa adıyla «F.A.S.A.F.İ.S.O.», uzun çalışmalardan sonra rampanın yerini nihayet tesbit etmişti: Roket İnönü stadından atılacaktı!

İlk itiraz, İstanbul Valiliğinden geldi: «Roketin Çarşamba günü atılacağını öğrendik. Halkın iş gücünü azalttığı için hafta arasında stadda her türlü faaliyet yasaktır!»

İkinci itiraz küçük kulüplerden geldi, «Fikstür bozulacak» diye feryat ediyorlardı. Üçüncü itirazı yapan büyük kulüpler ise, aynı zamanda da bir teklifte bulunuyor, «Roket atılmadan önce iki maç konsun, biraz hasılat alırız» diyorlardı. Nihayet dördüncü İtiraz Beden Terbiyesi Bölgesinden geldi, «Rampa konursa sahanın ilerde yapılacak çimleri bozulur» gerekçesiyle roket atışına müsaade edilmeyeceği bildiriliyordu’. Nihayet Atıcılık Federasyonunun tavassutuyla «bir defaya mahsus olmak üzere» bu işe izin verildi, Öte yanda Spor-Toto idaresi de, roketin dönüş saati hakkındaki tahminlerin bu haftaki Toto listesine dahil edildiğini açıkladı.

Uzaya gitmek üzere seçilen adamın ismi gizli tutuluyordu. Bu yüzden de pek çok vatandaş İstanbul’da Vilâyetin, Ankara’da Meclisin kapısını aşındırıyor, «Bizim dayının oğlunu da şu rokete yerleştirseniz… Kaç zamandır bir işe yerleştirmek için söz vermiştiniz» diyenlerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyordu.

Bu sırada Uzaya gitmek üzere seçilen kahraman ise ortalarda yoktu. Tam iki hafta pasaport için uğraşmıştı. «Gideceğin yerdeki akrabandan geçimini tevsik eden mektup getir, verelim pasaportunu» demişlerdi. Zavallı Uzay yolcusu işin çıkmaza girdiğini görünce, çaresiz, yolunu buldu. «Hastalığı memlekette tedavi edilemez» diye rapor uydurdu. Fakaaat, bu defa da döviz problemi çıkmıştı karşısına, İstanbul’da bir zaman bekledi, cevap alamayınca Ankara’ya gitti. Kendisine ikinci sınıf memur yevmiyesi hesabıyla döviz tahakkuk ettiriliyordu ki, Maliye «Emsal yok, mevzuat müsait değil» diye dilekçesini reddetti. O da kızdı ve Uzaya giderken cebine bin lira koymağa karar verip tekrar İstanbul’a döndü.

Artık iş, Uzay adamının ihtiyacı olacak şeyleri yanına almasına kalmıştı. Bilginler hayat için gerekli iki şeyin, «su» ile «hava»nın rokette mutlak bulunmasında ısrar ediyorlardı. Fakat mevsim yazdı ve İstanbul’dan atılacak rokete koymak için su bulmak, ciddî güçlük doğurmuştu. Neyse ki, roketin atılacağı İnönü stadının kapıcısı, spiker kulübesindeki sürahiyi kaptığı gibi koştu ve böylece roketin su meselesi halledildi. Peki, ya hava nasıl sağlanacaktı? Uzun tartışmalardan sonra a da halledildi. Rokete bağlanacak bir borunun ucu, İstanbul Havagazı tesisatı ile birleştirilecek, bu suretle verilecek gaz, Uzay adamına istediğinden de bol hava temin edecekti.

Uzay adamı bunlardan başka yanma en gerekli maddeler olarak 6 vesikalık resim, muhtardan tasdikli ikametgâh senedi, iyi hâl kâğıdı, aşı kâğıdı, kömür beyannamesi ve tam teşekküllü bir hastahaneden rapor aldı. Bizim kahraman bu işlemleri tamamlayıncaya kadar, Tanganika’nın 235 inci adamını Uzaya fırlattığı öğrenildi. Amerika ile Rusya ise Uzay gemileriyle Ay’a turistik sefer tertibine başlamış, hattâ rekabet hissiyle fiyat kırma mücadelesine bile girişmişlerdi.

Şimdi sıra, roketin atılmasına gelmişti. O gün roket saat tam 16 da fırlatılacaktı. Tören için bastırılan davetiyeler, 19 Mayıs davetiyeleri kadar intizam ve adâletle dağıtılmış, stad erkenden dolmuştu.

Saatler ilerliyor, heyecan artıyordu. «Feza Araştırmaları -Seyyareler Arası İnsan Seferleri Organizasyonu» veya kısa adıyla «F.A.S.A.F.İ.S.O» yöneticileri telâş içindeydi. Çünkü fezaya atılacak adam hâlâ meydanda yoktu.

Saat 14… 15… 15.30 derken 15.45 olmuştu. Atışa sadece 15 dakika kalmıştı. Uzay adamı el’ân ortada görünmüyordu. Neredeydi bizim Uzay kahramanı? Bir casusluk mu? Bir sabotaj mı? Halk sabırsızlanıyordu. Bütün tertibat hazırdı. Sinemacılar kameralarını kurmuş, foto muhabirleri makinelerini hazırlamış, radyocular mikrofonlarını ayarlamış, televizyon kameraları gelmiş, herkes alesta bekliyordu.

Saat 16… Uzay adamı gene yoktu… Tribünlerde bağırışmalar, protestolar başlamıştı.

Saat 16.30… 17… 17.30… 18: Artık halk yavaş yavaş stadı terke başlamıştı. Bu sırada erken çıkmak çabasıyla bazı gazetelerin yayınladığı ikinci baskılarda «Uzaya adam attık» başlığı okunuyordu. Derken saha kenarındaki özel telefon çalmağa başladı. F.A.S.A.F.İ.S.O. Genel Müdürü heyecanla koştu: «Alloo, kimsiniz?»

Telefonun öbür ucundaki, Uzay adamının tâ kendisiydi. Genel Müdür, onun sesini duyunca, hemen yanındakilere döndü: «Çabuk, diye bağırdı, çabuk, radyocular! Mikrofonlarınızı getirin!… Uzay adamımız konuşuyor. Çabuk!… Yayına başlayın!»

Uzay adamı ise nefes nefese «Ne yayını be, diye haykırdı, Pendik’teki anneme vedâya gitmiştim. Bindiğim otobüs Kızıltoprak’ta bozuldu. Dolmuşa atladım. Ona da Altıyol’da otobüsü solladı diye polis ceza kesti. Şoför polise karşı geldi, tanık diye beni de karakola götürdüler. Oradan çıktım. Kadıköy’de vapura turnikeden girmedim diye bindirmediler. Turnikeye girene kadar da vapur kaçtı. Motora atladım. Dolması yarım saat sürdü. Köprüye geldim, roket atışı dolayısiyle yol kapatılmıştı. Bir polise kim olduğumu söyledim. «Herkes Uzay adamıyım, diye numara yapıp geçmek istiyor. Yer miyim ben? Otuz yıllık polisim» dedi, bırakmadı. Size durumu bildirmek için otobüsle Galatasaray’a geldim. Araba troleybüse sürtündü, olay çıktı. Biletçi kapıyı açmadı. Kavga çıktı. Adliyedeyim şimdi. Anneme telefon edeceğim diye, hâkimden izin aldım. Sizinle öyle konuşuyorum. Hapse atacaklar. Yetişin!…»

Kitaptan Diğer Hikayeler;

Suputnik Selâ Uçakta (1949-59)

68 – HK – 978

 

Suputnik Selâ Uçakta, Ve Karşınızda…, Halit Kıvanç

Ve Karsinizda... Halit Kivanc

Geçenlerde kuzenim Ceren’in kütüphanesini kurcalarken eniştemin kitaplarından birine gözüm çarptı. “ve karşınızda…”

Halit Kıvanç’ın yazılarıyla nasıl tanıştığımı ve neden çok sevdiğimi, Gool Diye Diye kitabını anlatırken yazmıştım. İşte o yüzden, kitap doğrudan ilgimi çekti. Önce alıp incelemeye başladım sonra da ödünç aldım.

1979’da basılan kitapta Halit Kıvanç, 1949 ile 1979 yılları arasında çeşitli dergi ve gazetelerde kaleme aldığı mizahi yazılarından seçmeleri bir araya getirmiş. Benim gibi “eskiyi okumaya meraklı” olanlar için oldukça güzel yazılar var. Elbette yazıların arka planında yer alan gerçekler ve dönemin siyasilerine, trafik sorunlarına, devletin komik uygulamalarına, halkın içinde bulunduğu zor durumlara yapılan göndermeler o yılları anlamanız için çok faydalı bilgilere dönüşüyor.

Ayrıca, bazı çarpıklığın elli kusur yıl sonra bile günümüzde tekrarlanıyor olmasına “yuh!” diyorsunuz, bazı olaylara da “aaa, gerçekten böyle miymiş?” diye şaşırıyorsunuz.

Kitapta yazılar kronolojik olarak 1949-59, 1959-69 ve 1969-79 diye üç bölüme ayrılmış. Ben de örnek olması için her dönemden en sevdiğim yazıyı bloga ekleyeceğim.

SUPUTNİK SELÂ UÇAKTA (1949-59)

«Yani çok ısrar ettiniz diye anlatıyorum. Yoksa evelallah biz öyle Evropaya pederden para tahsil için gidenlerden deyiliz. Tetkikat sayahati dümeninnen kastelerde resmimiz çıkanlardan da diyil… Arnımızın terinnen kazandık parayı, sonra da sayahati uçlandık.»

«— Ayyy Selâ, bütün paralar senden mi çıktı?»

«— Abisi, aslına bakarsan sayahat beleşti. Lâfa destursuz girme de anlatiyim. Biyana koyduğum paradan yüzlük bir kâadı pangaya yatırmıştım. O da bizim Yukarı Mahalledeki kapatma Şerifenin verdiği akıl ya… Kendi kendime «Lan, dedim, bi kere de avrat sözü dinliyiim». Götürdüm parayı yatırdım pangaya… Na işte o paraya bi Evropa sayahati vurmaz mı?.. Ben gene dalgadayım amma… Bizim 55 Bıyığın şoforu Siftahsız Hikmet haber verdi, iyi oğlandır haaa, neme lâzım… Cihangir – Taksim dolmuşu yapıyordu. «Yanaş da dolduriyim» dedim. Lâfa kulak vermedi, «Bana bak, diye bağırdı, sen hemen pangaya koş!.. Evropaya gidiyorsun…» Tepem attı, sabah sabah matrağın sırası mı yani? Kandili ters takmışım yağ akıtıyorum, dememe kalmadı Siftahsız Hikmet arabadan atladı. Siftahsız kafalı oğlandır. Her gün beş kaste okur. Hattâ seçim intihabında üç parti de aday mebusluğu için peşinden koştular da takmadı, «Arabayı idare etmek daha zamkinoslu» diye lefüze etti hepsini.» Suputnik Selâhattin şöyle bir yutkundu, sonra devam etti: «— Soracıma pangada bi müdürün karşısına çıktık. Müdür parayı çekmiyeyim diye korkusundan çay söyledi, onu içtik, kazoz geldi, o gitti, ayran geldi… Dedim ya, bizim panga-daki para yüz, ama kıredi bin beş yüz… Neyse uzatmıyalım, ordan bi kâat verdiler elimize, bi de adres… Siftahsızın arabayla orayı da bulduk. Bi dolu renkli kâatlar da ordan sıkıştırdılar elimize… Firenkçe yazılı bi şeyler… Meğerkim bilâtmış o dalgalar… Neyse onu da aldık, şimdi iş pasapulta gelmişti. Beni üç defa otopos durağından yolcu aparttım diye yazan bir tarafikçi vardı. Doooru ona gittim, «Abisi, dedim, yap bi kolaylık, benim şu pasapultu ayarla!» İnanmadı önce, bilâtı gösterince kesildi. Hani insanın arkası olmasın, pasapuitu da cebe boca ediverdim.»

«— Eh artık tayyareye biniyorsun?»

«—Nereye biniyorsun arkadaşım, nereye?.. Pasapultu aldıktan sonra başladık safalet safalet dolaşmağa… İngiliz Safaletinde çok müşkülâtçılık yaptılar, «Burda olmaz, konsola git!» diye tutturdular. Bi yandan para su gibim akıyo haaa… Pul diyorlar, beş kâat… Mühür bastık, on kâat… Al bi damga, yirmi kâat… Şu makbuzu doldur, bunu boşalt!.. Hani üç buçuk sene askerlik yaptım, iki kere firardan mapus yattım. Bu kadar muamele olmamıştı valla… Neyse tarafikçiler gibi yolu uzatmıyalım, hareket günü geldi çattı. Tayara şirketinin önünde beklerken gençten bir oğlan bilâtı istedi, verdik. Baktı baktı, sonra «Tartıya» demedi mi? Aldı beni bi korku. Kendi kendime «Lan, dedim, ister misin iki kilo fazlam olsun da şimdi gırako-romanlara giremiyeyim?» Mamura da «Yaanışsın, diye çıkıştım, ben güleşçi diyilim ki tartıya gideyim…» Güldü, «Bagacını tartıcaz» dedi. Bizde bagac nanay… Kocakarıdan yürüttügüm bi tahta bavul var, onun da çivileri otobos geçerken Kalata köprüsü gibi oynuyo… Verdik tarttırdık.»

«— Selâ yahu, şu uçağa bin artık…»

«— Akumlator kuyruğunda dokuz ay nasıl durdun sen?.. Sabırlı ol biraz… Sırayla anlatıyoruz hepsini… O tayara var ya, hani havada uçarken karafatma irisi gibi görünüyo. Bi de içine gir!.. Otopus azmanı billâ,.. Ben hemen kapının yanma çöküyerdim… Neme lâzım, dedim, bi musibet olursa hemen kırarım. Ne kadar olsa serde Sarıyer dolmuşçuluğu var, tedbir almasını biliriz.,. Derken bi gürültüdür başladı. Tayara çalışıyormuş meğer… Ama ne gürültü, ama ne gürültü!.. Bizim Yakubun karısıyla kaynanasınm marazası hiç kalır bunun yanında… Dön baba dön, dön baba dön!,. Aldı beni bir korku gine… Kendi kendime «Oğlum Suputnik, diyorum, bak etrafm kadın kız dolu… Hiç birinin kılı kıpırdıyor mu?» illevelâkin koca tayara kakmaz bi türlü… Boyuna meydanda dönüp duruyo… Ben hemen çaktım; motor tekliyo… Ama o patırdıda kime anlatırsın?.. Sonradık öğrendim ki puruvaymış o… Yoksam benim bildiğim bastın mı gaza, araba uçar…»

«— Ah Selâhattin abi, biz olacağız ki o tayarayı şöyle 180’le faryap edelim…»

«— 180 ne be?… Tayara uçarken aşağıdaki dev azmanı apartomanlar bile pire gibi kalıyo dinim imanım hakkıyçin… Neyse havalanmağa başladık. Bu sırada yanımda oturan firenk belindeki kayışı işaret etti… İçerledim, hemen yeleğimi kaldırıp altından askımı gösterdim: «Bana bak moruk, dedim, iş. poltadan iki buçuk kâada aldım ama tam üç senedir kopmadı.» Meğer herifçioğlu bana yardım ediyomuş, «Tayara kayışım bağla» diyomuş. Derken abi, bi piliç gelip de benim kayışı bağlamaz mı?.. Ama ne piliç? Hani üç ay Tavukpazarında demir atsan böyle beşlisine raslıyamazsın… Huri kâfir!.. Sapsarı saçlar, bi de masmavi tayortlar giymiş… Kız görür görmez bana kesilmez mi?.. Ama ne de olsa eski terbiye var bizde… Tulumbacı reyizi oğluyuz, kolay mı?..»

«— Suputnik be, kız çok güzeldi haa?»

«— Güzel lâf mı yani?.. Bi tebessüm var yavruda, al o tebessümü Taksime «Dur – Geç» lâmbası yap!.. Kız beni nasıl sevdi, öyle böyle anlatılacak gibi diyil… Gitti, şeker getirdi, şiklet getirdi, pasta getirdi, getirdi de getirdi… Ben tam onları mideye indirip zilliği kırarken, tayara birden düşmeğe başlamaz mı?»

«— Ne diyosun Suputnik?»

«— Hava boşluğuymuş meğer… Ama ben bunu öğreninceye kadar bi kaç defa yerimden fırlayıp «Alırım boşluğunuzu valla, durdurun bu mereti!.. înicem» diye bağırdım. Gene benim piliç koştu geldi… Ne aşk valla!.. Şu firenkler başka oluyo vesselam,.! Kız bu sefer bana yemek taşımağa başladı. Yanına çok yolluk almış, anlaşılan zengin kız… Ne yemekler, ne içmekler… Tertemiz tepsilerde getiriyo hepsini… Tabii ben bunları görünce, bizim kocakarının yaptığı muska böreğinnen kuru köfteyi çıkarmadım hiç… Tam kızı tavlarken sükseyi bozar mıyım?.. Derken ne göreyim? önümde oturan herif bizim kıza işmara kakmaz mı? Pırladığım gibi «Gelsene buraya» diye haykırdım. Yanımdaki beni dürttü, «Hostas» dedi. O zaman anladım ki, benim yanımdaki adam bizim kızm akrabası… Çünkü ona da şekerleme, yemek filân vermişti… İsmini öğrenince kıza «Hostas» diye seslendim. Ayaklarının üstünde seke seke geldi. «Bana bak, diye çıkıştım, öyle bi tayarada iki kişiyi birden idareye aklım ermez. Otuz beş santimliği çekersem seni yüz otuz beş parça ederim.» Kız güldü, bi yandan da tekrar kayışımı bağladı. Çok geçmedi, kendimi yerde buluverdim. Tayara inmişti.»

«— Eee şimdi biraz da gördüğün memleketlerden bahset!»

«— Ne memleketi yahu? Matrak mı geçiyorsun? O bana çarpılan kız var ya… Hani ismi Hostas… İşte ben onu takip ede ede başka bi tayaraya bindim. Kapıda bi antika kıyafetli mamur «Fan fin fon» dedi. Ben bozulmıyayım diye hemen Fıransızcamı döktürdüm, «Pardun mister» diyip geçtim, tayaraya girdim. Gine bağlandık, gine uçtuk, gine düştük, gine indik. Bi de ne göriyim?»

«— Parizi di mi abi?»

«— Ne Parizi lan!.. Kapıdaki mamur «Evropaya gidecekler öbür tayaraya» demiş meğer. Bense kızın aşkından yanış tayaraya binip tekrar Yeşilköye dönmüşüm… Ah aaaah aşk bu… Başka şeye benzemiyo valla…»

Kitaptan Diğer Hikayeler;

Uzay’a Bir İki (1959-69)

68 – HK – 978

(Bölüm 6), Bahara Kadar Bekle, Bandini, John Fante

6.

Hiç şüphe yoktu; Babalarının olmayışının onlar için kimi olumlu yanları da vardı. Babaları evde olsaydı akşam yemeğinde yedikleri omlette soğan olurdu. Ekmeğin içini oyup sadece kabuğunu yiyemezlerdi. Diledikleri kadar şeker tüketemezlerdi.

Yine de, özlüyorlardı onu. Maria’nın hiç keyfi yoktu. Bütün gün hışır hışır dolanıyordu evin içinde kilim terlikleriyle. Bazen aynı şeyi iki kere söylemek zorunda kalıyorlardı, ilk seferinde duymuyordu onları. Öğleden sonra oturup çay içiyor, gözlerini fincanın içine dikiyordu. Bulaşığı ihmal ediyordu. Bir öğleden sonra inanılmaz bir şey oldu; bir sinek belirdi. Sinek! Hem de kışın ortasında! Tavana doğru yükselişini seyrettiler. Zor uçuyordu, kanatları donmuş gibi. Federico gazeteyi yuvarlayıp iskemleye çıktı ve sineği öldürdü. Sinek yere düştü. Dizlerinin üzerine çöküp sineği incelediler. Federico sineği parmaklarının arasına aldı. Maria elini tokatladı Federico’nun, sinek yere düştü yine. Maria doğru lavaboya gitmesini ve ellerini sabunlamasını emretti Federico’ya. Federico reddetti. Maria onu saçından tuttuğu gibi ayağa kaldırdı.

“Sana ne diyorsam onu yap!”

Küçük dillerini yutacaklardı şaşkınlıktan; Anneleri onlara fiske bile vurmaz, hiçbir zaman ters bir söz söylemezdi. Şimdi keyifsizdi yine, çay fincanının sıkıntısına dalıp gitmiş. Federico ellerini yıkayıp kuruladı. Arturo ile August bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkındaydılar, çünkü Federico eğilip annesini saçından öptü. Farkına bile varmadı Maria. Dalgın dalgın gülümsedi sadece. Federico yere çöküp başını Maria’nın kucağına koydu. Maria’nın parmakları Federico’nun burnunun ve dudaklarının üzerinde gezindi. Ama annelerinin Federico’nun farkında olmadığını biliyorlardı. Maria tek kelime etmeden ayağa kalktı, pencerenin önündeki salıncaklı koltuğa doğru giderken Federico şaşkınlıkla baktı ona. Orada kaldı, hiç kımıldamadan; dirseği pencerenin pervazında, çenesini eline yaslayıp soğuk ve terk edilmiş sokağı seyrederek.

Tuhaf günler. Bulaşık yıkanmıyordu. Bazen yatmaya gittiklerinde yataklarının yapılmamış olduğunu görüyorlardı. Önemi yoktu ama düşünüyorlardı bunun üzerine, salon penceresinin önünde oturan annelerini düşünüyorlardı. Sabahları yataktan kalkmıyor, onları okula yolcu etmiyordu. Panik içinde giyiniyor, yatak odasının kapısından onu gözetliyorlardı. Elinde dua tespihiyle ölü gibi yatıyordu. Bulaşık gecenin bir saatinde yıkanmış oluyordu. Şaşırıyorlardı, çünkü uyandıklarında pis bir mutfağa gireceklerini sanıyorlardı. Fark ediyorlardı. Temiz mutfaktan sıkılmışlardı, pis mutfak hoşlarına gidiyordu. Ama karşılarındaydı yine, temiz bir mutfak, kahvaltıları fırında. Evden çıkmadan önce yatak odasına bir göz atıyorlardı. Sadece dudakları kımıldıyordu annelerinin.

Tuhaf günler.

Arturo ile August okula yürüyorlardı.

“Unutma, August. Verdiğin sözü unutma.”
“Söylememe gerek kalmadı. Biliyor zaten.”
“Hayır, bilmiyor.”
“Öyleyse neden böyle davranıyor?”
“Çünkü aklından geçiyor. Ama emin değil.”
“Aynı şey.”
“Hayır, aynı şey değil.”

Tuhaf günler. Noel’in eli kulağında, kasaba Noel ağaçlarıyla bezenmiş, Kurtuluş Ordusu’nun Noel Babası çanını sallıyor. Noel’e sadece üç alış veriş günü. Vitrinlerin önünde durup aç gözlerle seyrediyor, soma iç geçirip yürümeye devam ediyorlardı. Aynı şeyi düşünüyorlardı; Berbat bir Noel bekliyordu onları. Arturo Noel’den nefret ediyordu, çünkü ona hatırlatılmadıkça yoksul olduğunu unutabiliyordu. Her Noel aynıydı; mutsuz, aklının köşesinden bile geçmeyen şeyler arzulayıp sahip olamamak. Arkadaşlara hiçbir zaman sahip olamayacağı armağanlar alacağına dair yalanlar söylemek. Zengin çocukları için harikuladeydi Noel. Diledikleri gibi atabilirlerdi, inanmak zorundaydın.

Kış mevsimi, tuvalet radyatörlerinin etrafına toplanıp yalan uydurma zamanı. Ah, neler vermezdi Bahar için! Sopanın takırtısı için, topun yumuşak avuçları yakışı için! Kış mevsimi, Noel ağacı, zengin çocuklarının bayramı; Yüksek boğazlı botları, parlak kaşkolleri ve kürk astarlı eldivenleri vardı hepsinin. Ama çok da umursamıyordu. Bahar’dı onun mevsimi. Yüksek boğazlı botlara, parlak kaşkollere gerek yoktu oyun sahasında! Şık bir kravatın var diye birinci kaleye yürüyemiyordun. Ama o da diğerleriyle birlikte uyduruyordu yalanları. Noel armağanı olarak ne bekliyordu? Oo, yeni bir saat, yeni bir takım elbise, bir sürü kravat ve gömlek, yeni bir bisiklet ve bir düzine Spalding marka Birinci Lig beysbol topu. Ya Rosa?

Seni seviyorum, Rosa. Kendine özgü bir havası vardı Rosa’nın. o da yoksuldu, bir kömür madencisinin kızı; ama herkes onun etrafına toplanıp anlattıklarını dinlerdi, yoksulluğunun önemi yoktu; ve hem kıskanıyordu onu, hem de gurur duyuyordu. Rosa’yı dinlerken Arturo’nun da onun gibi İtalyan olduğunu aklından geçirdikleri olur muydu acaba?

Konuş benimle, Rosa. Bir kez olsun bana doğru bak Rosa, bu tarafa, seni seyrettiğim yere.

Ona bir Noel armağanı almak zorundaydı, sokakta yürürken vitrinlerin önünde durup pahalı takılar ve gece kıyafetleri satın alıyordu ona. Bir şey değil, Rosa. Bu da senin için satın aldığım bir yüzük. İzin ver de takayım parmağına. İşte. Canım, bir şey değil. Pearl Caddesi boyunca yürüyordum, kuyumcunun önünden geçerken içeri girip aldım. Pahalı mı? Yok canım. Üç yüz, lafı bile olmaz. Denizde kum bende para, Rosa. Babamın başına talih kuşu kondu, duymadın mı? Zengin olduk. Babamın İtalya’daki zengin amcası. Bütün mirasını bize bıraktı. Soylu bir aileden geliyoruz. Biz de bilmiyorduk, somadan öğrendik; Abruzzi Dükü’nün ikinci dereceden kuzeniymişiz. İtalya Kralı’yla uzaktan akrabaymışız. Önemi yok ama. Ben seni hep sevdim, Rosa, asil kanı taşıyor olmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Tuhaf günler. Bir gece eve her zamankinden daha erken döndü. Boş buldu evi, arka kapı sonuna kadar açıktı. Annesine seslendi ama yanıt almadı. Soma iki sobanın da sönmüş olduğunu fark etti. Bütün odalara baktı. Annesinin paltosuyla şapkası yatak odasındaydı. Nereye gitmiş olabilirdi?

Arka bahçeye çıkıp seslendi.

“Anne! Of, Anne! Nerdesin?”

Eve döndü, oturma odasındaki sobayı yaktı. Şapkasız ve paltosuz nereye gitmiş olabilirdi ki bu havada? Hep babasının yüzünden! Babasının mutfakta asılı şapkasına yumruğunu salladı. Allah seni kahretsin, eve dönsene! Anneme yaptığına bak! Hava birden karardı ve korkuya kapıldı. O soğuk evde bir yerdeydi annesi, kokusunu alıyordu; her odada kokusu vardı, ama kendisi yoktu. Arka kapıdan çıkıp bir kez daha seslendi.

“Anne! Anne! Nerdesin?”

Soba söndü. Ne kömür kalmıştı, ne de odun. Sevindi. Evden çıkmak için bir bahane. Kömür kovasını kaptığı gibi kömürlüğün yolunu tuttu.

Kömürlükte buldu onu; annesi, karanlıkta, köşede, harç tahtasının üzerine oturmuş. Sıçradı korkudan onu fark ettiğinde, içerisi öyle karanlık, Maria’nın yüzü ise öyle beyazdı ki. Soğuktan uyuşmuştu, ince elbisesiyle öylece oturmuş Arturo’nun yüzüne bakıyordu, konuşmadan, ölü bir kadın gibi; annesi, köşede, donmuş. Bandini’nin aletlerini, çimentosunu, kireç torbalarını bulundurduğu yerde, iyice alçalmış kömür tepeciğinin biraz ilerisine oturmuştu. Dışarıdaki karın kör edici ışığının etkisinden kurtulmak için gözlerini ovuşturdu Arturo, gözlerini kısıp annesini giderek artan bir berraklıkla seçerken kömür kovasını yere bıraktı; annesi kömürlüğün karanlığında bir harç tahtasının üzerinde. Aklını mı kaçırmıştı? Ve neydi elinde tuttuğu?

“Anne!” dedi. “Ne işin var burada?”

Cevap vermedi, ama eli açıldı ve Arturo gördü elinde ne olduğunu; bir kürek, duvarcı küreği, babasının. Bedeninin ve ruhunun feryadı hakim oldu ona. Annesi kömürlüğün karanlığında babasının küreğiyle. Sadece babasına ait olan bir sahnenin mahremiyetine tecavüzdü. Hakkı yoktu annesinin orada olmaya. Orada onu gençlik günahlarından birini işlerken yakalamıştı sanki; babasının oturduğu yere oturarak, anılarını depreştirerek öfkelendirmişti onu; nefret etti bu durumdan, aynı yere oturmuş elinde babasının küreğini tutuyordu. Yararı neydi? Giysilerini katlayarak, iskemlesine dokunarak kendine sürekli onu hatırlatmasının yararı neydi? Babasının masadaki boş yerine bakarken yakalamıştı onu kaç kez; ve şimdi, buradaydı, elinde bir kürekle kömürlükte; soğuktan ölebilirdi ve umurunda bile değildi. Arturo öfkeyle kömür kovasını tekmeleyip ağlamaya başladı.

“Anne!” diye haykırdı. “Ne yapıyorsun? Neden buradasın? Öleceksin burada, Anne! Donacaksın!”

Annesi ayağa kalktı, beyaz ellerini öne uzatarak kapıya doğru sendeledi; yanından geçip gecenin karanlığına çıkarken yüzünün kanı çekilmişti soğuktan. Ne kadar zamandır orada olduğunu bilmiyordu Arturo; bir saat belki, belki de daha fazla, ama soğuktan yarı yarıya ölmüş olduğuna şüphe yoktu. Düşte gibi yürüyordu, daha önce orada hiç bulunmamış gibi sağa sola bakarak,

Arturo kömür kovasını doldurdu. Keskin bir çimento ve kireç kokusu sinmişti kömürlüğe. Çatı kirişlerinden birinde Bandini’nin iş tulumlarından biri asılıydı. Çektiği gibi ortadan ikiye ayırdı tulumu. Effie Hildegarde ile gönül eğlendirmek güzeldi, ona itirazı yoktu; ama annesine çektirdiği acı? Üstelik ona da çektiriyordu. Annesinden de nefret ediyordu; budalanın tekiydi, bile bile öldürüyordu kendisini, hem de onları hiç düşünmeden; onu, August’u ve Federico’yu. Hepsi salaktı. Ondan başka aklı başında tek kişi yoktu ailede.

Eve girdiğinde yatakta buldu Maria’yı. Üstündekileri çıkarmadan yatağa girmiş, tir tir titriyordu yorganın altında. Annesine bakıp yüzünü ekşitti sabırsızlıkla. Kendi suçuydu; ne alemi vardı dışarı böyle çıkmanın? Yine de ona şefkat göstermesi gerektiğini hissetti.

“Anne, iyi misin?”
“Beni yalnız bırak,” dedi titreyen ağzı. “Beni yalnız bırak, Arturo.”
“Sıcak su şişesini ister misin?”

Cevap vermedi. Gözünün ucuyla baktı ona, çabucak, dargınmış gibi. Nefret sezdi o bakışta Arturo, onu hayatının sonuna kadar bir daha görmek istemiyormuş gibi bakmıştı, olanlarda onun da suçu varmış gibi. Şaşkınlıkla ıslık çaldı; yahu, çok tuhaf kadındı annesi, fazla büyütüyordu bu işi.

Ayakuçlarına basarak çıktı yatak odasından, annesinden değil de kendi varlığının ona verebileceği zarardan korkarak. August ile Federico eve döndükten soma yataktan kalkıp akşam yemeğini hazırladı Maria; haşlanmış yumurta, kızarmış ekmek, patates tava ve adam başı bir dilim elma. Kendisi tek lokma yemedi. Yemekten sonra aynı yerde buldular onu; ön pencerede, beyaz sokağı seyrederek, dua tespihi salıncaklının üzerinde tıkır tıkır.

Tuhaf günler. Nefes alıp vermekle yerinilen bir öğle sonrası. Sobanın etrafına oturmuş bir şeylerin gerçekleşmesini bekliyorlardı. Federico sürünerek annesinin yanma gitti, elini dizine koydu. İbadetine ara vermeden ipnotize olmuş biri gibi başım salladı Maria. Federico’ya onu rahatsız etmemesini, ona dokunmamasını söylüyordu böylece.

Ertesi sabah eskisi gibiydi, kahvaltı boyunca onlara şefkat gösterip sürekli gülümsedi. Yumurtalar annelerinin her zaman pişirdiği gibiydi, beyazı sarının üzerini zar gibi kaplamış, özel bir ikram. Ve bakar mısınız ona! Saçları sıkıca geriye toplanmış, gözleri iri ve parlak. Federico kahvesine üçüncü kaşık şekeri koyduğunda şakayla karışık tersledi onu.
“Öyle değil, Federico! Bak böyle.”
Kahve fincanını alıp lavaboya boşalttı.
“Bir fincan tatlı kahve istiyorsan bana söylemen yeterli.” Federico’nun kahve tabağına fincan yerine şeker çanağım koydu. Yarısı doluydu. Sonra da ağzına kadar kahve doldurdu. August bile güldü, ama içinden bunun bir günah olduğunu geçirmeden edememişti -israf.

Federico dikkatli bir yudum aldı.

“Nefis,” dedi. “Ama krema koyacak yer kalmadı.”

Anneleri ellerini boğazına götürerek güldü ve onu mutlu gördükleri için sevindiler, ama sonu gelmiyordu kahkahalarının, iskemlesini geriye itip katıla katıla gülmeye devam etti. O kadar da gülünç değildi; olamazdı. Endişeyle seyrediyorlardı onu, yüzlerindeki boş ifadeye rağmen kesilmek bilmiyordu kahkahalar. Gözlerine yaş dolduğunu fark ettiler, yüzü morarmaya başlamıştı. Kalktı, elini ağzına götürüp lavaboya doğru gitti sendeleyerek. Bir bardak su içtikten soma yatak odasına gitti, yatağa uzandı ve gülmeye devam etti.

Şimdi susmuştu nihayet.

Masadan kalkıp yatak odasına gittiler ona bakmak için. Kaskatı yatıyordu, gözleri bir bez bebeğe dikilmiş düğmeler misali. Buhar bulutları yayılıyordu derin derin soluyan ağzından soğuk havaya.

“Siz okula gidin,” dedi Arturo. “Ben evde kalacağım.”

Kardeşleri gittikten sonra yatağın yanına diz çöktü.

“Bir şey istiyor musun, Anne?”
“Git, Arturo. Yalnız kalmak istiyorum.”
“Doktor Hastings’i çağırayım mı?”
“Hayır. Rahat bırak beni. Git. Okula git. Geç kalacaksın.”
“Babamı bulmaya çalışayım mı?”
“Sakın.”

Birden asıl yapması gereken oymuş gibi geldi Arturo’ya.

“Bulacağım onu,” dedi. “Onu aramaya çıkıyorum.” Telaşla paltosuna doğru gitti.

“Arturo!”

Kedi gibi fırladı yataktan Maria. Henüz kazağının bir kolunu giymiş olan Arturo arkasını dönüp annesini görünce şaşırdı. “Sakın babanın yanma gitme! Duydun mu beni -sakın!” Yüzünü Arturo’nun yüzüne o kadar yaklaştırmıştı ki ağzından sıçrayan tükürükle yüzü ıslandı Arturo’nun. Köşeye gidip annesine arkasını döndü, korkuyordu ondan, yüzüne bakmaya korkuyordu. Onu şaşkınlığa sürükleyen bir güçle omuzlarından tutup çevirdi Arturo’yu Maria.

“Sen gördün babanı, değil mi? O kadınla birlikte, değil mi?”
“Hangi kadın?” Ondan uzaklaşıp kazağını çekiştirdi. Maria onu engelleyip omuzlarından tuttu, tırnaklarını tenine batırdı.
“Arturo, bana bak! Gördün onu, değil mi?”
“Hayır.”

Ama gülümsedi Arturo; ona işkence etmek istediği için değil, yalanında başarılı olduğunu sandığı için. Acele etmişti gülümsemekte. Maria’nın ağzı kapandı, yüzü yenilgiyle yumuşadı. Hafifçe gülümsedi; öğrenmiş olmaktan nefret ederek, ama yine de Arturo’nun gerçeği saklayarak onu korumaya çalışmasından memnun.

“Anlıyorum,” dedi. “Anlıyorum.”
“Hiçbir şey anladığın yok, zırvalıyorsun.”
“Ne zaman gördün onu, Arturo?”
“Görmedim diyorum sana.”
Maria doğruldu, omuzlarını geriye doğru itti.
“Okula git, Arturo. Ben iyiyim. Kimseye ihtiyacım yok.”

Yine de gitmedi okula, evin içinde dolandı, sobalara odun ve kömür attı. Arada sırada annesinin odasına gidip nasıl olduğuna bakıyordu; her zamanki gibi yatıyordu annesi, dua tespihi tıkır tıkır. Okula gitmesinde ısrar etmediği için annesine yararlı olduğunu, varlığının ona iyi geldiğini hissetti Arturo. Bir süre sonra döşemenin altındaki gizli yerden Dehşet Verici Suçlar dergisini aldı, ayaklarını fırındaki odun parçasının üzerine koyup okumaya başladı.

Annesinin güzel olmasını arzulamıştı hep, harikulade olmasını. Şimdi bir tutkuya dönüşmüştü, düşünceleri okuduğu derginin sayfalarından uzaklaşıp yatakta yatan kadının sefaleti üzerinde yoğunlaşıyordu. Dergiyi kaldırıp dudağını ısırarak oturdu öylece. On altı yıl önce harikuladeydi annesi, biliyordu, çünkü fotoğrafını görmüştü. Ah, o fotoğraf! Evden okula dönüp annesini neşesiz ve çirkin bulduğu pek çok kez eski sandıktan o fotoğrafı çıkarırdı -geniş kenarlı bir şapkanın altında iri gözlü bir kız, bembeyaz bir gülümseme; Anneanne Toscana’nın arka bahçesindeki elma ağacının altında harikulade bir kız. Ah, Anne, neler vermezdim seni o zaman öpebilmek için! Ah, Anne, neden değiştin?

Birden o fotoğrafa bakmak geldi içinden. Dergiyi saklayıp mutfağa bitişik boş odanın kapışım açtı, annesinin sandığı sakladığı oda. Kapıyı içerden kilitledi. Ne gereği vardı ki? Tekrar açtı. Buz gibiydi oda. Sandığın durduğu pencerenin önüne gitti. Sonra dönüp kapıyı kilitledi yine. Nedeninden pek de emin olmadan yanlış bir şey yaptığı duygusuna kapıldı, nereden kaynaklanıyordu bu duygu? Suçluluk duygusuna kapılmadan annesinin fotoğrafına bile bakamayacak mıydı? Ya aslında annesinin fotoğrafı değilse? Bir zamanlar öyleymiş, ama ne fark ederdi ki?

Annesinin “daha iyi bir eve taşınıncaya kadar” sakladığı bütün o keten kumaşların ve perdelerin, kendisi ve kardeşleri tarafından giyilmiş bütün o bebek elbiselerinin ve kurdelelerin altında buldu fotoğrafı. Ah, ulan! Havaya kaldırıp o güzelim yüzü seyretti hayranlıkla; her zaman hayalini kurduğu annesi buydu işte, gözlerinin kendi gözlerine benzediğini bildiği bu kız, yirmisinde bile değil henüz. Evin bir başka odasında yatan o kadın değil; o çökük yüzlü, parmakları uzun ve kemikli kadın değil. Onu o zaman tanımış olmak, her şeyi başından hatırlamak, o harikulade rahmin beşiğini bilmek, ta başından hatırlayarak yaşamış olmak; ama tek bir anısı bile yoktu o zamana dair, hep şimdiki gibi olmuştu annesi; yılgın ve acı özlemi içinde, kocaman gözleri başkasının gözleri, ağzı sanki fazla ağlamaktan yumuşamış. Parmağını yüzünün hatlarında gezdirdi, öperek, iç geçirerek, hiçbir zaman bilmediği geçmişi fısıldayarak.

Fotoğrafı yerine koyarken sandığın köşesinde duran bir şeye takıldı gözü. Mor kadife kaplı minik bir mücevher kutusu. Daha önce hiç görmemişti o minik kutuyu. Varlığı şaşırtmıştı onu, çünkü birkaç kez altını üstüne getirmişliği vardı o sandığın. Yaylı kilide basar basmaz açıldı minik mor kutunun. Zinciri altından siyah bir taş yatıyordu içinde. Hemen yanındaki küçük karttaki solgun yazı ne olduğunu açıklıyordu ona; “Maria için, evliliğimizin birinci yılında. Svevo.”

Beyni hızla çalıştı ve minik kutuyu cebine koyup sandığı kitledi. Rosa, Mutlu Noeller. Küçük bir armağan. Satm aldım, Rosa. Uzun zamandan beridir bunun için para biriktiriyordum. Senin için, Rosa. Mutlu Noeller.

(…)

Bahara Kadar Bekle, Bandini (Wait Until Spring, Bandini, 1938), John Fante