On Altıncı Bölüm, veya Memenin Öyküsü, Piksel, Krisztina Toth

Şimdi kadına bakınca, diken saç modeli kesilmiş saçların ona gerçekten yakışmadığını anladı. Burnu büyük, kulakları kepçeydi. Oysa bir zamanlar ona kafasının biçiminin harikulade güzel olduğunu, saçlarını fırça saç modeli kestirmesini söylerdi hep.

Birbirlerini görmeyeli yedi yıl olmuş, ikisi de yaşlanmıştı. Yok, hayır, böyle söylemek doğru değil. Daha önceki bir bölümde onları ilk defa gördüğümüzde de genç değildiler ama o zaman ihtimal olarak var olanlar şimdi kesinlik olarak yüzlerine yazılıydı. Erkek içiyordu, kadın ise mutsuzdu.

İki katlı kooperatif evinin kapısında durdular, eskiden burada kaç kez vedalaşmışlardı. O zamanlar pencereden onları gözetleyerek sinir eden kızı çoktan yetişkin olmuş, taşra şehirlerinden birine okumaya gitmişti; erkeğin küçük oğlu tıbbiyeye gidiyor, hâlâ onunla oturuyordu. Büyük oğlu, annesinin yanındaydı; karısı yeniden evlenmiş, onların ikisinin de yaptığı gibi hayatının dağılmasına izin vermemişti.

Erkek bunları, pencerenin önünde, garaja bakarken anlattı. Aynı çirkin, sarı, oluklu asbest örtüyordu garajı, bundan yedi yıl önceki gibi. Başlangıçta bir araya geliyormuş gibi görünen her şey o zaman küçük parçalara ayrılıp dağılmaya başlamıştı. O zaman kader – son defa olmak üzere – çeşitli imkânlar sunmuştu ama hayat gitti, en kötüsünü seçti, bu dedi, bu olsun. En kötü olasılık daima yaşanandır ve bu da hep yaşandıktan sonra görülür.

Kadın, erkeğe oğlunu sordu ve ona sokuldu. Erkek parfümünü hissetti, eskiden olduğu gibi aynı buruk, mahzun koku. Ve eskiden olduğu gibi arzuladı kadını çünkü hâlâ eskiden olduğu gibi seviyordu, aşk geçmez, bunun aksini ilkelere ve kalabalık ailelere dayanarak boşuna ispatlamaya çalışırız.

Işığı söndürdüler, erkek hatırlamıştı kadının utangaç olduğunu. Yine de odada hafif bir aydınlık kaldı, eskiden olsa kadını huzursuz edecek kadar hafif. Şimdi rahatsız etmedi; etekliğini çıkardı, çorabını sıyırdı. Sonra erkeği okşamaya başladı. Önce göğsünü, sonra burnunu, hâlâ en çok sevdiği yeri burnunun kavisiydi. Erkeğin ise kadının göğüsleri, hemen oraya uzatacaktı elini ama kadının üzerinde hâlâ kazağı vardı. Daha sonra çıkardı kazağını da ama sutyenini çıkarmadı.

Şimdi burada durabilirdim, her ne kadar gerçeğin daima en kötü olasılığı seçtiği doğru ise de, ben öyküyü pekâlâ başka tarafa doğru yönlendirebilirdim. Ama bir an bile duralayacak vaktim yok. O yan muğlak ana hangi kapıdan girmek gerektiğini şimdi etraflıca düşünemiyorum. Erkeğin eli kazağın altına uzanıyor ve gördüğünüz gibi şimdideyiz, bu zaten hissediliyordu. Yani her şey şimdi geçiyor, aşkın insafsız şimdiki zamanında. El duruyor, sutyen çıkıyor. Erkek ilk önce sadece tuhaf, yassı deriyi hissediyor, sonra bakıyor oraya. Hafifçe süzülen solgun ışıkta sağ memenin yerinde on santimetrelik, geniş dikişli, sedef renkli bir yara izi var. Ve göğüs kafesi dümdüz, hiçbir zaman orada bir kabarıklık olmamış gibi düz. Meme ucu da yok, sadece o uzun, pembe, acayip çizgi.

-Estetik ameliyat yapılacak.

Kadının sesi, çamur içindeki bir inşaat yerinde söz verdiklerini gösteremediği için özür dileyen emlakçının sesi gibi. Erkek hiçbir şey söylemeden öteki dolgun memeyi okşuyor, sonra nezaketen arada bir yara izini de. O eline daha yalan ama bütün avucuyla dokunmaya bir türlü cesaret edemiyor, sadece hafifçe, parmaklarının ucuyla. Arada da hiç zararı yok diyor, onu hiç rahatsız etmiyor, vücudu eskisi gibi güzel, ama fısıltıları inanılır türden değil çünkü ereksiyonu yok, hatta en beklenmedik anda ağlamaya başlıyor. Sol tarafa, kadının yumuşak kolu ve olan memesi arasına sokuluyor, oradan fısıldıyor o karanlık, nemli aralığa. Ama söyledikleri yedi yıl boyunca kaç kez anlatmak istedikleri değil, başka bir şey. Aralıksız tekrarlayıp durduğu silik bir sözcük. Ne olduğunu anlasak iyi olacak ama buğulu ses kadının koltuğunun altında, nemli yorganda kayboluyor.

Erkek eve dönerken troleybüste oturduğu yeri değiştiriyor. Sonra onu rahatsız edenin arkalık olduğunu fark ediyor. Önündeki koltuğun suni deriden arkalığım birisi kesmiş, soma kaba dikişlerle dikilmiş. Ona bakmak zorunda kalmamak için ön koltukta oturuyor; atılmış çöplerle dolu ilkbahar manzarasını, sokağın karlar altından çıkan döküntülerini görmek daha iyi. Akşam oğluna sormayı düşünüyor, hastanelerde kesilen uzuvları ne yapıyorlar, o yuvarlak kadın memeleri nereye gidiyor. Bunu öğrenmesi şart. Memenin son yolunu bilmesi gerek, onunla içinden vedalaşabilmek için.

Ama soramıyor çünkü oğlu eve geldiğinde o artık çoktan uyumuş oluyor. Oysa geç de değil, saat on biri biraz geçmiş.

Yazık, uyumuş. Gerçek şu ki, onca erik rakısından sonra ne ben ne de başka herhangi bir kuvvet onu ayık tutabilirdi. Oysa oğlu da onunla konuşmak istiyordu, bugün hastaneye getirdikleri birinin öldüğünü anlatacaktı. Kalp masajını o yaptı. Sonra Nora hamile, geçici olarak buraya taşınsalar, en azından yemek pişiren biri olur. Bunları söyleyerek girecekti oturma odasına bir de arabayı sağ salim geri getirdiğini. Tabii hiçbir şey söylemiyor çünkü babasının yine içtiğini hemen görüyor. Kanepeye elbiseleriyle yatmış, üstüne çektiği battaniyenin altından yana sarkan elinin hafifçe kıvrılmış parmaklarıyla sanki havada bir şey tutuyor.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.