Uzay’a Bir İki, Ve Karşınızda…, Halit Kıvanç

Ve Karsinizda... Halit Kivanc

UZAY’A BİR İKİ… (1959-1969)

Tartışmalar çok uzun sürmüş ve pek hararetli olmuştu, özellikle kurt politikacılar hiddetten köpürüyor, «Onlar atar da biz atamaz mıyız? Kaç yıldır yaptığımız iş ne?» diyordu.

Sonunda Uzaya adam atma yarışında yaya kaldığımız kabul edilmiş ve bizim de adam atmamız kararlaştırılmıştı. Ancak bu adam kim olacaktı? Nasıl seçilecekti? Uzay adamı seçimlerden önce mi yollanmalıydı, sonra mı?

Nihayet partiler üstü bir örgütün kurulması uygun görüldü. Kurumun adı «Feza Araştırmaları – Seyyareler Arası Feza İnsan Seferleri Organizasyonu» idi. İlk iş olarak Uzaya adam atacak roketin rampasının nereye yerleştirileceği görüşüldü. Bu arada yeni politikacılar da eski alışkanlıkla yetkililere başvuruyor. «Aman benim seçim bölgemde de şöyle ufak da olsa, bir rampa kurulsun» diye tutturuyorlardı. Zamanla yurdun her yanından istekler yağmağa başladı. Her il, hattâ her ilçe füze rampasının kendi bölgesinde kurulmasını istiyordu.

Gazetelerde bu yolda çıkan haberler, seçim tarihi kadar kesindi. Biri «Rampa Taksim meydanına konacak» derken, bir diğeri roketin Beyazıt kulesi tepesinden atılacağını yazıyordu. Bir gazete de «Roket Ağrı dağı tepesine yerleşti» diye bildiriyordu. İstanbul’da ise arsa fiyatlarında hissolunur bir artış vardı. «Ferah Feza Evleri Kollektif Şirketi», rampaya nazır, anahtarı hazır evler için taksit kabulüne başlamıştı bile…

«Uzaya adam atılacağı, bu bakımdan bütün dairelerin elbirliğiyle bu teşebbüse yardımcı olmaları gerektiği» yolundaki resmî tamim, bir müdür tarafından yanlış anlaşılmış ve müdür derhal muavinini çağırarak dairesinden atılacak adamların listesini hazırlamağa başlamıştı.

«Feza Araştırmaları – Seyyareler Arası Feza İnsan Seferleri Organizasyonu» ya da baş harflerinden doğmuş kısa adıyla «F.A.S.A.F.İ.S.O.», uzun çalışmalardan sonra rampanın yerini nihayet tesbit etmişti: Roket İnönü stadından atılacaktı!

İlk itiraz, İstanbul Valiliğinden geldi: «Roketin Çarşamba günü atılacağını öğrendik. Halkın iş gücünü azalttığı için hafta arasında stadda her türlü faaliyet yasaktır!»

İkinci itiraz küçük kulüplerden geldi, «Fikstür bozulacak» diye feryat ediyorlardı. Üçüncü itirazı yapan büyük kulüpler ise, aynı zamanda da bir teklifte bulunuyor, «Roket atılmadan önce iki maç konsun, biraz hasılat alırız» diyorlardı. Nihayet dördüncü İtiraz Beden Terbiyesi Bölgesinden geldi, «Rampa konursa sahanın ilerde yapılacak çimleri bozulur» gerekçesiyle roket atışına müsaade edilmeyeceği bildiriliyordu’. Nihayet Atıcılık Federasyonunun tavassutuyla «bir defaya mahsus olmak üzere» bu işe izin verildi, Öte yanda Spor-Toto idaresi de, roketin dönüş saati hakkındaki tahminlerin bu haftaki Toto listesine dahil edildiğini açıkladı.

Uzaya gitmek üzere seçilen adamın ismi gizli tutuluyordu. Bu yüzden de pek çok vatandaş İstanbul’da Vilâyetin, Ankara’da Meclisin kapısını aşındırıyor, «Bizim dayının oğlunu da şu rokete yerleştirseniz… Kaç zamandır bir işe yerleştirmek için söz vermiştiniz» diyenlerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyordu.

Bu sırada Uzaya gitmek üzere seçilen kahraman ise ortalarda yoktu. Tam iki hafta pasaport için uğraşmıştı. «Gideceğin yerdeki akrabandan geçimini tevsik eden mektup getir, verelim pasaportunu» demişlerdi. Zavallı Uzay yolcusu işin çıkmaza girdiğini görünce, çaresiz, yolunu buldu. «Hastalığı memlekette tedavi edilemez» diye rapor uydurdu. Fakaaat, bu defa da döviz problemi çıkmıştı karşısına, İstanbul’da bir zaman bekledi, cevap alamayınca Ankara’ya gitti. Kendisine ikinci sınıf memur yevmiyesi hesabıyla döviz tahakkuk ettiriliyordu ki, Maliye «Emsal yok, mevzuat müsait değil» diye dilekçesini reddetti. O da kızdı ve Uzaya giderken cebine bin lira koymağa karar verip tekrar İstanbul’a döndü.

Artık iş, Uzay adamının ihtiyacı olacak şeyleri yanına almasına kalmıştı. Bilginler hayat için gerekli iki şeyin, «su» ile «hava»nın rokette mutlak bulunmasında ısrar ediyorlardı. Fakat mevsim yazdı ve İstanbul’dan atılacak rokete koymak için su bulmak, ciddî güçlük doğurmuştu. Neyse ki, roketin atılacağı İnönü stadının kapıcısı, spiker kulübesindeki sürahiyi kaptığı gibi koştu ve böylece roketin su meselesi halledildi. Peki, ya hava nasıl sağlanacaktı? Uzun tartışmalardan sonra a da halledildi. Rokete bağlanacak bir borunun ucu, İstanbul Havagazı tesisatı ile birleştirilecek, bu suretle verilecek gaz, Uzay adamına istediğinden de bol hava temin edecekti.

Uzay adamı bunlardan başka yanma en gerekli maddeler olarak 6 vesikalık resim, muhtardan tasdikli ikametgâh senedi, iyi hâl kâğıdı, aşı kâğıdı, kömür beyannamesi ve tam teşekküllü bir hastahaneden rapor aldı. Bizim kahraman bu işlemleri tamamlayıncaya kadar, Tanganika’nın 235 inci adamını Uzaya fırlattığı öğrenildi. Amerika ile Rusya ise Uzay gemileriyle Ay’a turistik sefer tertibine başlamış, hattâ rekabet hissiyle fiyat kırma mücadelesine bile girişmişlerdi.

Şimdi sıra, roketin atılmasına gelmişti. O gün roket saat tam 16 da fırlatılacaktı. Tören için bastırılan davetiyeler, 19 Mayıs davetiyeleri kadar intizam ve adâletle dağıtılmış, stad erkenden dolmuştu.

Saatler ilerliyor, heyecan artıyordu. «Feza Araştırmaları -Seyyareler Arası İnsan Seferleri Organizasyonu» veya kısa adıyla «F.A.S.A.F.İ.S.O» yöneticileri telâş içindeydi. Çünkü fezaya atılacak adam hâlâ meydanda yoktu.

Saat 14… 15… 15.30 derken 15.45 olmuştu. Atışa sadece 15 dakika kalmıştı. Uzay adamı el’ân ortada görünmüyordu. Neredeydi bizim Uzay kahramanı? Bir casusluk mu? Bir sabotaj mı? Halk sabırsızlanıyordu. Bütün tertibat hazırdı. Sinemacılar kameralarını kurmuş, foto muhabirleri makinelerini hazırlamış, radyocular mikrofonlarını ayarlamış, televizyon kameraları gelmiş, herkes alesta bekliyordu.

Saat 16… Uzay adamı gene yoktu… Tribünlerde bağırışmalar, protestolar başlamıştı.

Saat 16.30… 17… 17.30… 18: Artık halk yavaş yavaş stadı terke başlamıştı. Bu sırada erken çıkmak çabasıyla bazı gazetelerin yayınladığı ikinci baskılarda «Uzaya adam attık» başlığı okunuyordu. Derken saha kenarındaki özel telefon çalmağa başladı. F.A.S.A.F.İ.S.O. Genel Müdürü heyecanla koştu: «Alloo, kimsiniz?»

Telefonun öbür ucundaki, Uzay adamının tâ kendisiydi. Genel Müdür, onun sesini duyunca, hemen yanındakilere döndü: «Çabuk, diye bağırdı, çabuk, radyocular! Mikrofonlarınızı getirin!… Uzay adamımız konuşuyor. Çabuk!… Yayına başlayın!»

Uzay adamı ise nefes nefese «Ne yayını be, diye haykırdı, Pendik’teki anneme vedâya gitmiştim. Bindiğim otobüs Kızıltoprak’ta bozuldu. Dolmuşa atladım. Ona da Altıyol’da otobüsü solladı diye polis ceza kesti. Şoför polise karşı geldi, tanık diye beni de karakola götürdüler. Oradan çıktım. Kadıköy’de vapura turnikeden girmedim diye bindirmediler. Turnikeye girene kadar da vapur kaçtı. Motora atladım. Dolması yarım saat sürdü. Köprüye geldim, roket atışı dolayısiyle yol kapatılmıştı. Bir polise kim olduğumu söyledim. «Herkes Uzay adamıyım, diye numara yapıp geçmek istiyor. Yer miyim ben? Otuz yıllık polisim» dedi, bırakmadı. Size durumu bildirmek için otobüsle Galatasaray’a geldim. Araba troleybüse sürtündü, olay çıktı. Biletçi kapıyı açmadı. Kavga çıktı. Adliyedeyim şimdi. Anneme telefon edeceğim diye, hâkimden izin aldım. Sizinle öyle konuşuyorum. Hapse atacaklar. Yetişin!…»

Kitaptan Diğer Hikayeler;

Suputnik Selâ Uçakta (1949-59)

68 – HK – 978

 



“Uzay’a Bir İki, Ve Karşınızda…, Halit Kıvanç” üzerine bir düşünce

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.