Oca 6 2012

1933 Berbat Bir Yıldı, John Fante

John Fante’ye iyice sarmaya başladım. Geçenlerde Arturo Bandini karakterinin hikâye edildiği ve okumadığım iki kitabı (Bahara Kadar Bekle, Bandini ve Los Angeles Yolu) ararken “1933 Berbat Bir Yıldı”yı buldum ve edindim. Kitap, John Fante’nin ölümden iki yıl sonra (1985) yayınlanmış. Türkiye’de ise Parantez tarafından 2004′de yayınlanmış. Kitapla ilgili sanırım en ilginç bilgi en.wikipedia’da romanın yanında yer alan “tamamlanmamış / eksik” ibaresi. Sanırım ya Fante kitabı yazarken öldüğünden ya da sadece “taslağını” genişletirken “eksik kalmış.”

Okumaya başlarken aklımda bu konu ile ilgili soru işaretleri vardı ama 107 sayfalık kitabı bitirdiğimde “kısa ama tam bir roman” diye düşündüm.

1933 kışı… İtalya’dan zorla gelmiş ve Amerikan’dan nefret eden bir babanne… Kış yüzünden çalışamayan, fazla gururlu, konuşmayan ve fakir bir duvar ustası olan baba… Kendini dine ve evine adamış ama eşi tarafından ilgi görmediği için kendini “ezip” duran bir anne… Ve üç kardeşi ile birlikte yaşayan 16 yaşındaki Dominic Molise’in en büyük düşü bezbolcu olmaktır. Solak olmasının kendisini bir adım öne çıkarttığını düşünen Dom, “Kol” adını taktığı sol kolunu sahip olduğu en değerli hazinesi gibi görmektedir. Fakirlik ve kış o kadar acımasızdır ki, Dom’un hayal kurmasını bile engellemektedir…

Roman son derece yalın ve güzel. Fante’nin yarattığı tüm karakterlerde olduğu gibi Dom da sürekli kendini sorgulayıp, ne olduğunu ve ne olmak istediğini bulmaya çalışıyor. Ama bu sefer 16 yaşında bir çocuğun “gerçekleri” bir türlü kabullenmemesini ve hayalleri için savaşmasını anlatıyor…

Kitabı okurken Gençliğin Şarabı‘nda yer alan bir kısa öykü aklıma geldi. Gençliğin Şarabı Fante’nin 1940′da yayınladığı “Dago Red” adındaki kısa öykü kitabına yapılan eklenti kısa öykülerle 1985′de yayınlanan kitabı. Belki de ilgili hikâye bu kitabın “taslağıdır”…

Randal Myler ve Brockman Seawell romanı “1933″ adı ile tiyatro oyununa dönüştürmüşler ve 18 Ocak 2001′de “Denver Center” da sahnelemişler.

Ayrıca 2001 yılında Fante’yi konu alan ve PBS’in “Independent Lens” serisinde yayınlanan 64 dakikalık bir belgeseli varmış. Belgeselin adı da pek bir güzel: “A Sad Flower in the Sand / Kumdaki Üzgün Çiçek”…

Son bir dip not olarak kitabın kapağını çok sevdim…

Kitaptan;

Yaşlı bir kedinin çevikliğiyle masanın üzerindeki çıplak ampule uzanıp ışığı söndürdükten sonra ayaklarını sürüye sürüye odasına gidip kapıyı çarptı. Işığı açtım, içeride söylendiğini duydum.

“Bu esaretten kurtar beni. Allah’ım! Beni bir sandığa sokup Torricella Peligna’ya geri yolla!”

Aşinaydım onun dertli ruhuna, acıyordum ona. Yalnızdı, kökleri sarkıyordu yabancı topraklarda. Amerika’ya gelmek istememiş, ama babam ona başka seçim bırakmamıştı. Yoksulluk Abruzzi’de de vardı, ama elden ele geçirilen ekmek gibi paylaşan tatlı bir yoksulluktu oradaki. Ölüm de paylaşılırdı, elem de, mutluluk da; tek bir insan gibiydi Torricella Peligna kasabası. Babaannem bedenden kopmuş bir parmak gibiydi ve bu yeni dünyadaki hiçbir şey yalnızlığını dindiremezdi. Onun gibi İtalya’nın o kesiminden gelen herkes için geçerliydi bu. Kimi biraz daha iyi durumdaydı, kimi zengin; ama hayat coşkusunu yitirmişlerdi, bu yeni dünya “O Sole Mio” ve “Geri Dön Sorrento” gibi parçaların yürek yakan şarkılar olduğu yalnız bir yerdi.

Başı yastıkta yatıyordu öylece, iki ıslak kuşu andıran gözlerini tavana dikmiş.

“Yalan söyledi,” dedi, sesi acı dolu. “Hep yalan söyledi. Ve artık çok geç.”

Doğrulup burnunu sümkürdü.

Odanın karşı tarafında, komidinin altında babamın iş ayakkabıları duruyordu; aylardan beri giyilmemiş, boğum boğum ve çarpık; kireçli harçtan tebeşir beyazlı, burnu ölü bir adamın parmakları gibi yukarı doğru kıvrık.

“Artık onu suçlamıyorum,” dedi aynada kendine bakarak. “Yaşlandım, çekiciliğimi yitirdim, hiçbir zaman çekici sayılmazdım zaten. Bu yüzden evlendim onunla! Başka talibim yoktu.”

“Çok iyi görünüyordun, tam olması gerektiği gibi.”

Bu kadarı geliyordu elimden ve doğruydu. Başka türlü istemezdim onu. Harikulade değildi, ama güzeldi; acılı bir varlık, Tanrı’nın annesi gibi.

“Merhaba,” dedi gülümseyerek.

Tennyson’ın bütün sözcüklerinden daha anlamlıydı dudaklarından dökülen o sözcük. Tanrım, nerden bulmuştu bu kadar güzel bir sözcüğü? Ne kadar yaratıcı, ne kadar zekiydi?

“Merhaba,” diye karşılık verdim, ama yine de çok fazla uzun konuşmuşum, uzun bir söylev vermişim duygusuna kapıldım. Kenny beni seyrediyordu. Güldü.

Share

Oca 1 2012

Bunker Tepesi Düşleri, John Fante

Fante’nin 1933′de kaleme aldığı ama provokatif olduğu gerekçesiyle yayınlanması reddedilen () Los Angeles Yolu’nda yarattığı Arturo Bandini karakterini konu alan 4 kitap var. Bunlardan en meşhur olan Toza Sor‘u daha önce okumuş ve çok beğenmiştim. Diğer üç kitabın şu anda basımı yok. Ancak ikinci el olarak bulunabiliyor. O da düşerse…

Birkaç ay önce Yenilsen de Yensen de‘ye katılmak için İstanbula gittiğimde kuzenim Fahriye’de kalmıştım. Kütüphanesinde “Bunker Tepesi Düşleri”ni görünce çok mutlu oldum. Kitaplarına çok değer verdiği için üzerine kendisine ait olduğunu gösteren bir “imza” attıktan sonra ödünç verdi…

Fante, yarattığı Bandini karakteri ile kendi yarı-gerçek hayatını anlatıyor. Bunker Tepesi Düşleri 1934 yılında geçiyor. Bandini kronolojisine göre diğer üç kitabın sıralamasını buldum fakat Bunker Tepesi Düşleri’nin bu üçlüde nerede yer aldığını sanırım 4 kitabı da okuduktan sonra öğrenebileceğim. 3 kitabın sıralaması şöyle: Bahara Kadar Bekle, Bandini (1938), Los Angeles Yolu (1985) ve Toza Sor (1939).

Şeker hastası olan Fante ilerleyen yaşlarında kör olmuş. Bunker Tepesi Düşleri’ni bu dönemde eşine söylemiş o da yazmış. Kitap 1982′de yayınlanmış. 1 yıl sonra da ölmüş.

Bandini Bunker Tepesinde yer alan ucuz bir pansiyonda yaşamaktadır. Bir yandan yazmaya çalışmakta bir yandan da evini özlemektedir. Zamanla Hollywood’a senarist olma yolunda ilerler. İyi paralar kazanmaya ve ailesine para göndermeye başlar ama bir türlü kendini oraya ait hissetmemektedir. Sürekli bu duygu haliyle ve yalnızlığıyla savaşıp duran Bandini bir yandan da kadınlarla bir türlü düzgün bir ilişki kuramamaktadır…

Kısaca Bandini’nin ne olduğunu ve ne istediğini bir türlü anlayamadığı, kendisini hiçbir yere ait hissetmediği, arada kaldığı bir dönem anlatılmakta. Fante’nin her zamanki gibi yalın bir dil kullandığı romanı çok sevdim. Heyecanla diğer iki kitabı arıyorum…

İlginç bir not olarak;

Fante’nin kitabın bir bölümünde Sherwood Anderson’ın “Winesburg, Ohio” romanı ve yazarla ilgili olarak yazdığı bu satırlar bana Bukowski’nin Fante ve Toza Sor için yazdığı satırları hatırlattı;

Kütüphaneye gidiyordum. Dergi sayfalarını karıştırıyor, fotoğraflara bakıyordum. Birgün raftan bir kitap çektim. Winesburg, Ohio. Uzun maun masaya oturup okumaya başladım. Dünyam altüst oldu birden. Gökyüzü üstüme çöktü. Esir aldı kitap beni. Gözümden yaşlar aktı. Yüreğim deli gibi çarpıyordu. Gözlerim yanıncaya kadar okudum. Kitabı eve götürdüm. Bir Anderson daha aldım kütüphaneden. Elimden bırakmaksızın okudum, okudum, okudum, bütün kitaplarını okudum, içimde dayanılmaz bir yazma isteği duyana dek; kağıt kalem alıp oturdum ve yazmaya çalıştım, ama Anderson’a geldiği gibi gelmiyordu sözcükler, kan damlalarıydılar sanki.

Chares Bukowski: “Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı; cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu: sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilemeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim, Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”

Kitaptan bir bölüm;

Bayan Brownell ile fırtınalı günlerden geçiyorduk. Stüdyoda çalışmamdan hoşnut değildi, bu konuda bana bir şey sormamaya özen gösteriyordu. Birlikteyken uzun süreler susuyor, havadan sudan konuşmakta da zorlanıyorduk. Radyonun önünde oturup yatma saati gelinceye kadar Jack Benny’yi, Fred Allen’ı, Bob Hope’u dinliyorduk. Karanlıkta uzanıp tavana bakarak uykunun gelmesini bekliyorduk. Sabah kalktığında soğuk ve suskundu, aramızdaki mesafe giderek açılıyordu. Geliyordu, biliyordum; ayrılık. Umursamadığımı söylüyordum kendime. Çalışıyordum, param vardı. O antika otelde kalmak zorunda değildim. Hollywood’a taşınabilirdim artık, Hollywood tepelerine. Kendi evimi kiralıyabilir, hatta bir temizlikçi bile tutabilirdim. Sonusza kadar Bunker Tepesi’nde yaşayacak değildim. İnsan ilerlemeliydi hayatta.

Bayan Brownell’ı düşünmek beni bunalıma sokuyordu. Büromda oturup ne kadar yaşlı olduğunu düşünüyordum, annemden beş yaş daha büyüktü, öğürüyordum, öksürüyordum içimdeki nahoş duyguyu atabilmek için. Yüzünü düşünüyordum, gözlerini etrafındaki kırışıklıkları… Sırtımı dönmem yeterliydi ondan kurtulmam için. Kentteki genç yıldız adaylarından birini tavlayabilirdim, bir yıldızı hatta. Kendimi vermem yeterliydi. En iyi yıllarımı bana karşılığında yaşlı düşüncelerinden başka bir şey vermeyen yaşlı bir kadınla geçirmem bir hataydı. Sanatla haşır neşir, zeki ve güzel bir kız bulmalıydım kendime, edebiyat bilen, Keats, Rupert Brooke, Ernest Dowson seven. Gerçi iyi davranmıştı Bayan Brownell bana, kol kanat germişti, ama ben de ona iyi davranmıştım. Ona enerjimi vermiş, dostluğumu sunmuştum. İlerlemenin zamanıydı.

Share

Ağu 23 2011

Toza Sor, John Fante

John Fante’nin 1939′da kaleme aldığı ve Charles Bukowski’nin anlata anlata bitiremediği Toza Sor, açık ara son zamanlarda okuduğum en güzel roman oldu… Hikâyenin doğallığı, anlatımın basitliği ve içtenliği… İlk kez bir kitabı bitirmeden hakkında bir şeyler yazmaya başladım. Son 4 sayfam kaldı. Zevki ertelemek belki de…

Akşam da ne yapıp edip Toza Sor’un 2006 yapımı filmini izleyeceğim. Muhtemelen nadir sevenlerden biri olacağım. Zira, pek beğenilmeyen filmi ben, kitaptaki hikayenin ete-kemiğe bürünmüş hali olacağından dolayı seveceğim. Tıpkı Factotum‘da olduğu gibi…

Babası ile yaşadığı sıkıntıların da etkisi ile 20lerin başında yazar olma umuduyla Los Angeles’a gelen Arturo Bandini, beş parasız bir şekilde ayakta durmaya çalışmaktadır. Bir yandan yazmaya çalışırken bir yandan da açlıktan ve çaresizlikten ölmek üzeredir. 5 sente aldığı bir düzine portakalı yiyip durmaktadır. Ayakta kalmasını sağlayan tek şey umutlarıdır. Bugüne kadar sadece bir öyküsü yayınlanmıştır ve hala onun morali ile yaşamaya çalışmaktadır. Bir gün barda Meksikalı garson bir kız görür… O andan itibaren hisleri, gelgitleri, kavgaları, kendini kanıtlama çabaları, yarı içinde yarı dışında yaşadıkları ile hikâye sürüp gider…

Yarı otobiyografik romanla ilgili bence en enteresan nokta başkarakterimiz Arturo Bandini’nin yazar olmak için aç-susuz ve fakir yaşamı ile Bukowski’nin birçok kitabından bahsettiği yaşamın acayip derece de benzerlikler içermesi…

Kitabın girişinde Bukowski’nin 1979′da kaleme aldığı ve yayıncısı Black Sparrow’un romanı tekrar basacağı edisyonda yayınlanan yazı var.

Fante’nin yarattığı Arturo Bandini’nin yer aldığı 3 tane kitap daha varmış. 1933′de kaleme aldığı ama yayınlanması 1985′i bulan, The Road to Los Angeles (Los Angeles Yolu), 1938′de yayınlanan Wait Until Spring, Bandini (Bahara Kadar Bekle Bandini) ve 1982′de Dreams from Bunker Hill (Bunker Tepesi Düşleri)…

Kitaptan bir bölüm;

Çantadan küçük bir şişe viski çıkardın ve bitirdik şişeyi. Önce sen, sonra ben. Şişe boşaldığında markete gidip bir şişe daha aldım, bu kez büyük. Sabaha kadar ağlaşıp içtik ve sarhoşluğumla yüreğim de köpüren şeyleri söyledim sana, bütün o güzel sözcükler, zekice gülümsemeler, ama sen başkası için ağlıyordun ve o sözcüklerin tekini bile duymadın, ama ben duydum onları ve Arturo Bandini yabana atılmazdı o gece çünkü gerçek aşkına konuşuyordu. Sen değildin o, Vera Rivken de değişti, gerçek aşkıydı sadece. Ama çok güzel şeyler söyledim o gece, Camilla. Yatağın kenarına diz çöküp ellerini tuttum ve “Ah, Camilla, yitik kız!” dedim. “Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver. Ağzınla öp beni çünkü açım Meksika ekmeğine. Burun deliklerime yitik kentlerin kokusunu üfle ve ellerim unutulmuş bir güney sahilini andıran beyaz gerdanında ölmeme izin ver. Şu uykusuz gözlerimdeki özlemi al ve bir güz tarlasında uçuşan kırlangıçları besle onunla çünkü seni seviyorum, Camilla, ve adın dönmeyen sevgilisi için son nefesini verirken gülümseyen cesur prensin adı kadar kutsal.”

Kitabın arkasından;

Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı; cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu: sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilemeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim, Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.

Chares Bukowski

Share

Ağu 15 2011

Roma’nın Batısı (West of Rome), John Fante

Geçen hafta, yeni işimdeki ilk günüm için evden çıktığımda yanımda John Fante’nin Toza Sor‘u vardı. Bir karmaşa ile servisi kaçırdım ve Kızılay’a inmem gerekti. Diğer servis için bolca zaman olduğunu öğrenince Dost’a gidip kitaplara bakınmaya başladım ve John Fante’nin Roma’nın Batısı’nı buldum. Gençliğin Şarabı‘nı okuduktan sonra sevdiğim Fante’nin bu kitabını da aldım ve Toza Sor‘u bir kenara bırakıp buna başladım. Benim gibi yavaş kitap okuyan biri için rekor sayılacak bir zamanda, bitirdim…

Amerikalı yazar John Fante’nin ölümünden sonra 1985′de (bazı kaynaklara göre 1986) yayınlanan Roman’nın Batısı, yazarın Dangalak Köpeğim (My Dog Stupid) ve Orji (The Orgy) adındaki iki kısa romanını içeriyor.

Dangalak Köpeğim: Ellili yaşlarını yaşayan, 4 çocuk babası bir yazar, yağmurlu bir gece eve geldiğinde bahçede büyükçe bir köpek bulur. Garip bir hayvandır. İşinde kötü bir dönem geçiren yazar, köpek üzerinden yaşamını, karısını, çocuklarını sorgulamaya başlar…

Orji, babası tuğla ustası olan, onlu yaşlarındaki bir çocuğun, annesi, babası ve babasının ateist arkadaşı ile olan ilişkilerini konu alıyor. Çocuk bakış açısı ile olayları yorumluyor…

Fante, romanlarında yine bilindik yalın ve sade üslubunu kullanıyor.

Kitabın arkasından:

Dangalak’ı aramıza alıp köpek havlamaları eşliğinde evin yolunu tuttuk. Ben biliyordum o köpeği neden istediğimi. Utanç verici derecede açıktı, ama oğlana söyleyemezdim. Mahcup olurdum. Kendime itiraf edebilirdim ama, bununla ilgili bir sorunum yoktu. Yenilgiye ve başarısızlığa uğramaktan usanmıştım. Zafer açlığı çekiyordum. Elli beş yaşındaydım ve tek bir zafer yoktu görünürde, bir çarpışma bile. Düşmanlarım bile çarpışma isteği duymuyorlardı artık. Dangalak zafer demekti. Yazmadığım kitaplar, görmediğim yerler, hiçbir zaman sahip olamadığım Maserati, arzuladığım kadınlar, Danielle Darrieux, Gina Lollobrigida ve Nadia Grey. Senaryolarımı kan damlayıncaya kadar doğrayan eski konfeksiyoncu patronlarıma karşı zafer demekti. Ünlü üniversitelerde okuyan, dünyaya çok şey vaat eden çocuklara sahip olma düşümdü. Sevgili Rocco’m gibi bitmek bilmeyen günlerimin acısını hafifletecek, yaralarımı saracak, çocukluğumun yoksulluğunu ve geleceğimin umutsuzluğunu unutturacaktı. Köpekti, insan değil, bir hayvan, ama zamanla dostum olacak, beni gururlandırıp dertlerimi unutturacaktı. Tanrı’ya benim hiçbir zaman olamayacağım kadar yakındı ve okuma yazması yoktu, daha iyisi can sağlığıydı. O da uyumsuzun tekiydi benim gibi. Ben dövüşüp kaybedecek, o ise dövüşüp kazanacaktı.

Share

Tem 24 2011

Gençliğin Şarabı, John Fante

Hikaye bilindik aslında; John Fante, 1909′da Colarado’da doğar. 1929′da yazmaya başlar. Yeterince tanınmayan bir yazardır. Bukowski, sorunlu geçen çocukluğu sırasında kütüphaneye dadanmıştır ve oradaki tüm kitapları tüketmeye başlamıştır. Bu arada John Fante’nin kitaplarına rastlar. Yazım dilinin basitliği, sadeliği ve anlatılacak şeylerin dolandırılmadan doğrudan yazılması Bukowski’yi çok etkiler. Yıllar sonra, ünlü olunca her fırsat bulduğunda “John Fante benim tanrımdır” der. Fante’nin kitapları tekrar basılır ve dünyaca ünlü bir yazar olur…

Bu hikâyeyi bana aylar önce bir arkadaşım anlatmış ve John Fante’nin Toza Sor‘unu kesin okumamı tavsiye etmişti. Ben de sahaflarda çıktığım bir kitap avında Toza Sor‘u bulamasam da, Gençliğin İksiri’ni buldum ve John Fante’nin ikinci ellerinin sahaflara çok az düştüğünü öğrendim.

Fante’nin 1940 ve 1985′de yayınlanan Gençliğin İksiri, Parantez tarafından 2000 yılında yayınlanmış. Çoğu Fante’nin çocukluğuna ait 15 kısa öyküden oluşan kitabı çok sevdim. İlk kez Fante okuyan biri olarak dilinin sadeliği gerçekten çok hoşuma gitti. Fante’nin çocuk gözü ile olayları tarttığı hikâyeler çok samimi ve güzel. Kitabın sonunda bulunan, 1940larda Amerika’da çalışan genç Filipinli erkeklerin Amerikalı dansçı ya da yerel şarkıcılara olan aşlarını ve olmazlarını anlattığı iki kısa hikâye de çok güzel…

Çocuk gözü ile anılar diyince aklıma Frank McCourt’un Angela’nın Külleri ve Bukowski’nin Ekmek Arası geliyor.

Kitabın arkasından: “Hayatımı düşünerek oturdum orda, harcanmış hayatımı, aileme çektirdiğim ıstırabı. Babamın cüzdanından, annemin çantasından, kızkardeşimin kumbarasından çaldığım bütün paralar geldi aklıma. Babamın silahı ve yakın menzilden öldürdüğüm tavuklar geldi. Dalga dalga üstüme geliyordu sefil hayatım; cebirden üst üste üç yıl çakmıştım; sınavlarda kopya çekiyordum; ahlaksız fıkralar dinliyor, arada sırada ben de anlatıyordum. Bunları düşünürken hayata yeniden başlamak istedim; bir fırsat daha. Bu kar fırtınasını atlatıp Boulder’a, eve dönmek ve mühendislik okumak istedim.”

Share