Sagalassos Antik Kenti, Burdur Gölü, Salda Gölü ve Burdur Gezi Günlüğü

Birkaç ay önce Özge, veteran kuş gözlemcilerinin özlem gidermek için Burdur’da bir araya geleceklerini benim de katılmak isteyip istemediğimi sormuştu. “Bana gezi olsun” modunda biri olarak, bu güzel teklifi elbette pas geçemezdim.

26 Ocak 2017, Perşembe

Perşembe sabahı 7.30’da evden çıkıp, saat 8’de Burdur’a doğru yola çıkmak için bekleyen otobüste yerlerimizi aldık. Otobüs hareket ettikten kısa bir süre sonra, çaprazımda oturan genç kadının muavini çağırıp, üst taraftaki genelde giysi ya da ufak çantaların koyulduğu yeri işaret edip bir şeyler anlatıyordu. Üç beş dakika sonra aynı kadın muavine aynı noktayı göstererek bir şeyler anlattığını görünce ister istemez kulaklarımı kabarttım. Tedirgin bir şekilde, yukarıya koyulmuş bir çantadan bahsediyordu. “Herhalde muavinden çantasını istiyor” diye düşündüm ama saçmaydı. “Neyse” diyerek kitabıma geri döndüm. Birkaç dakika sonra muavin ve orta yaşlı başka bir görevli kadının yanındaydı. Biraz daha sesli konuştukları için bu sefer durumu anlıyorduk. Genç kadın, otobüs kalkmadan önce bir kadının otobüse binip bir çanta bıraktığını, sonra otobüsten inip bir daha gelmediğini, çantada tehlikeli bir şey olabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Orta yaşlı adam kadının gösterdiği yerden ufak bir sırt çanta ve bir kadın montu çıkarttı ve çantayı göstererek “bu mu?” diye sordu. Kadından onayı aldıktan sonra “muhtemelen bir yolcu yanlışlıkla bu otobüse eşyalarını bıraktı ama diğer otobüse bindi” dedi ve eliyle çantayı yokladıktan sonra fermuarını açtı. “Elbiseler var, hatta cep telefonu bile burada” dedi. Ardından öne doğru gidip, AŞTİ’yi aradı ve unutulmuş çanta için gelip giden var mı diye sordu. Son bir yıldır ülkede yaşanan patlamalar nedeniyle insanların ne kadar tedirgin olduklarının bariz bir örneğini yaşıyorduk.

Yolculuğumuz sırasında kardan ötürü gri renge bürünmüş ağaçlar oldukça enteresan görünüyordu.

Otobüsümüz neredeyse tüm otogarlarda durduğu için 14.30’da ancak Burdur otogarındaydık. Temmuz 2016’da Abreg ve Özge’yle yaptığımız Salda Gölü gezisinden sonra ikinci kez Burdur’a gelmiştim. Ama ilk kez merkezdeydim.

Otelin bulunduğu Ağlasun’a otogardan yaklaşık 2 saatte bir minibüs kalkıyordu. Şansımıza yarım saat kadar bekledik ve saat 3’te minibüsteki yerimizi aldık. Burdur otobüsü gibi minibüs de birçok yere girip çıktığı için 36 kilometrelik yolu yaklaşık 75 dakikada aldık ve 4.15’te Sagalassos Lodge’a ulaştık.

Odamızın, sabah güneşin doğunu da izleyebildiğimizi fark edeceğim, nefis dağ manzarası vardı.

Eşyaları yerleştikten sonra Burcu, Atilla, Alper, Güneşin ve Esra ile hotelin barında buluştuk. Bir şeyler atıştırıp, içtikten ve bol bol laklak ettikten sonra akşam yemeğine geçtik. Yemekler de hotelin manzarası ve odaları gibi oldukça başarılıydı.

Otel özellikle yabancı turist çekmek için kaliteyi üst seviyede tutarak işletiliyordu ve bunda da başarılı olmuşlardı. Fakat son yıllarda ülkede yaşananlar nedeniyle artık yabancı turistler gelmediği için kaliteden ödün vermeden yerli turistler çekmeye çalışıyorlardı ama işler hiç de iyi gitmiyordu.

Yemekten sonra yine bardaydık. Özellikle güneş battıktan sonra yüz göstermiş olan şiddetli rüzgâr sesi ara ara muhabbetimizi kesiyordu. Bol bol gülüp eğlendikten ve sabah 4,5 kilometre uzaklıktaki Sagalassos Antik Kenti’ne yürümeye karar verdikten sonra odalarımıza çekildik. Kafamı yastığa koyduğumda rüzgâr hala tüm şiddetiyle esiyordu.

27 Ocak 2017, Cuma

Sabah 9’da lezzetli kahvaltımızı mideye indirirken rüzgâr hala tüm şiddetiyle esmeye devam ediyordu ama bu, yürüyüş planımızı bozamazdı elbette! Saat 10 gibi lobide toplandık ve kapıyı açar açmaz rüzgârın şakasının olmadığın anladık. Yine de dışarı çıkıp birkaç adım atıp şansımızı denedik ama sert ve soğuk rüzgâr insanı perişan ediyordu. Yürüme planını rafa kaldırıp tek arabamız olduğu için iki sefer yapıp antik kente ulaşmaya karar verdik.

Atilla, Özge ve Güneşinle dağın eteklerinde kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru tırmanırken, yoldaki kar ve buz oranı artıyordu. Sagalassos’un girişinde arabayı park edip dışarı çıktığımızda aşağıdaki rüzgâr ve soğuğun iki katıyla karşılaşıyorduk. “Bu havada dolaşabilir miyiz sizce?” diye şansımızı zorladığımız görevli, kısa bir süre şaşkınlıkla bizi süzdükten sonra kısaca, “canınızı seviyorsanız bir an önce topuklayın ve hava ısınınca geri gelin!” dedi. Cevabımızı almıştık ama ben yine de kısa bir çekim yapmak konusunda ısrarlıydım. Kafamdaki süre 5 dakikaydı ama 4. dakikasında donmak üzere olduğumu fark edip telefonu kapattım ve arabaya atladım. Hava -9 ama rüzgâr nedeniyle hissedilebilir -14 derece idi…

Hotele vardıktan sonra Burdur’a gitmeye karar verdik ama tek arabamızın vardı ve biz 7 kişiydik. Önce minibüs kiralama fikri üzerinde kısa bir süre dolansak da sonradan “36 kilometre sonuçta!” diyerek arabaya doluştuk. Kişisel araba yolculuğu kariyerim boyunca “en fazla yetişkinin aynı anda bindiği araba”da seyahat ediyordum. Atilla arabayı sürüyor, ben, şans eseri, yan koltukta yayılıyor ve diğer 5 arkadaş arka koltukta sıkışıyorlardı!

Burdur’a vardığımızda ilk durağımız kuzen Anıl’ın da “kesin gidin” dediği Burdur Müzesiydi.

Müzeye girince bizi ilk karşılayan, sabah dolaşamadığımız Sagalassos’da bulunan görkemli heykel ve eserlerdi.

Yaklaşık 2 metre yüksekliğindeki mermerden bacakları görünce Sagalassos’un ne kadar ihtişamlı bir yer olduğu anlaşılıyordu. Bilgi yazılarına göre bu ayaklar oldukça büyük bir imparator heykelin ayaklarıydı ve muhtemelen üst tarafı daha hafif ve yok olabilir bir malzemeden yapıldığı için sadece bu ayaklar günümüze kadar ulaşabilmişti.

Giriş katında bulunan bir başka ilgi çekici bölüm de Burdur’a 110 km uzaklıktaki Gölhisar ilçesinde bulunan Akdağ’ın eteklerindeki Likya antik kenti olan Kibyra’da bulunan heykel ve taş kabartmalarıydı. Özellikle gladyatörleri konu alan eserler oldukça ilgi çekiciydi.

Müzenin üst kısmında ise Burdur ilinin çevresindeki höyüklerde bulunan tarih öncesi (Prehistorik), Neolitik (8000 – 5500) ve Kalkolitik (5500 – 3200) çağlara ait takılar, küpler, çanaklar, dini motifler ve gündelik hayatta kullanılan eşyalar sergileniyordu.

Bu eşyaların şekilleri, üzerlerindeki motifler ve her şey bir yana bazılarının günümüzden 8 bin yıl önce kullanıldığını düşünmek oldukça büyüleyiciydi.

Müzeden çıkarken hepimiz oldukça etkilenmiştik. Atilla, “Burdur gözümde bir seviye birden yükseldi” diyordu.

Karnımızda ziller çalarken Özsarı’yı aramaya başladık. Birkaç kişiye sorduktan sonra adına tezat kırmızı tabelaları nedeniyle fark edemediğimizi düşündüğümüz Özsarı’daydık. Duvarda asılı duran afişteki yazıya göre kendi çiftlikleri vardı ve her şeyi kendileri üretiyorlardı. İki kişi et yemediği için peynirli pide, diğerleri ise Burdur şiş ve kuzu şiş sipariş ettiler.

Yemekler geldiğinde Burdur şişin aslına parmak şeklinde ince uzun köfte olduğunu fark ettim. Çok lezzetliydi ama asıl bizi şaşırtan hiçbir beklentimiz olmayan peynirli pide idi. Çünkü pastörize olmayan sütten kendileri tarafından üretilen ve künefe peyniri tadında, tuzsuz beyaz peynir nefisti!

Yemeğin üzerine kaymaklı tel kadayıfı söyledik. Hem kaymak, hem de az şekerli tel kadayıfı lezzetliydi.

Yemekten sonra tatlıcı Ensar’a uğrayıp eve götürmek için birkaç şey almaya karar verdik. Aslında aklımda sadece Burdur’un meşhur ceviz ezmesi vardı ama tatlıcıya girdikten sonra kazın ayağının öyle olmadığını fark ettim. Çünkü ceviz ezmesi yanında, kenevir tohumlu helva ve haşhaşı helva da nefisti. Bunlar dışında gerçek manda kaymağı ile yapılmış kaymaklı lokum da baş döndürücüydü ama bir yerde durmalıydık!

Bol bol ikram tatlıları yedikten ve paketleri yüklendikten sonra ikinci durağımız olan Doğa Tarihi Müzesi’ne doğru yürümeye başladık. Hiçbir mantığı olmadan yapılmış, ne eskiye, ne de yeniye uymayan, kimisi iki, kimisi üç-dört katlı ve yan yana duran biçimsiz evlerin arasından geçerken, Burdur müzesinde gördüğümüz ve çok etkilendiğimiz 2 bin yıl önce yapılmış görkemli yapılar aklıma geliyordu. Gerçekten de git gide daha da çirkinleşerek modernleşiyorduk!

Kısa bir süre sonra doğa tarihi müzesinin önündeydik. 1875’ten önce inşa edildiği düşünülen Kavaklı Rum Kilisesine kurulmuş olan ve Mart 2016’da açılışı yapılan müze ufak ama pek sevimliydi.

Müzedeki en ilgi çekici parça, Elmacıkta yapılan bir baraj kazısı sırasında bulunan mamut kemikleriydi.

Müze müdüründen Kavaklı Rum Kilisesi’nin bulunduğu bu bölgede daha önce çok fazla Rum ve Ermeni’nin yaşadığını öğrendik.

Akşam otele geri dönerken Güneşin’i yeni gelen arkadaşlara teslim ettiğimizden 6 kişiydik. 1477 rakımlı Çatak Beli’nde yolculuğumuza bir ara verdik ve nefis dağ fotoğrafları çektik.

Hotelde ekibimize Sancar, Gernant, Emine ve Yalçın da eklendi. Gelmeden önce “kuşçu ekibi” bol bol hamam muhabbeti yapmışlardı ama “teknik bir arıza” nedeniyle hamam çalışmıyordu. Bu yüzden moraller düşmüş olsa da saunaya karar verildi. İşin en eğlenceli yanı ise saunanın ardından buz gibi havuza “cumburlop” atlanmasıydı. Pek eğlenceli anlara şahitlik ettik.

Güzel bir akşam yemeğini ardından, geçtiğimiz barda bizi bir sürpriz bekliyordu. Otelin sahibi elinde gitarıyla çalıyor bizler de eşlik ediyorduk. Oldukça keyifliydi.

28 Ocak 2017, Cumartesi

Cumartesi sabahı daha sakin bir güne merhaba dedik. Kahvaltının ardından 9’da yeni gelenlerle birlikte arabalara atladık ve kuş gözlemlemek için ilk durağımız olan Burdur Gölü’ne doğru yola koyulduk.

Gernant ve Sancar’ın arabasını takip ederek gittiğimiz ilk durakta yol kötüleştiği için geri dönüp bir başka yere doğru ilerledik. Bir ara Burcu, yolun diğer tarafındaki sazlıklar arasında duran angıtları görüp heyecanla bizlere işaret etti. Arabayla biraz geriye gidip bir süre dürbünle izledikten sonra diğer arabalara yetiştiğimizde teleskopu kurup gölü tarıyorlardı. Fakat ne yazık ki birkaç kuş dışında işler kesattı.

Tekrar arabalara atlandı ve gölün farklı bir noktasına doğru yola koyuldu ama ne yazık ki sonuç değişmedi. Birkaç kuş dışında hiçbir şey yoktu. Bu arada Antalya’dan hotele doğru gitmekte olan Nilüfer aradı ve Bahtiyar’ın taş düşürdüğünü, bu yüzden de bir hastane aradıklarını söyledi. Morallerimiz bozulmuştu.

Tekrar arabalara bindik ve göl kenarında yer alan Lisinia Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi’ne gittik. Bizi bir gönüllü karşıladı ve merkezi dolaştırmaya başladı.

Doğada bulunmuş yaralı veya yavru vahşi hayvanlar merkezde iyileştirilip yeniden doğaya kazandırılmaya çalışılıyordu. Şahin, kartal, doğan, kurt, çakal, baykuş gibi birçok vahşi hayvanı görmek oldukça enteresandı. Merkezde yabani hayvanların bakımı dışında organik tarım çalışmaları da yapılıyordu. Lisinia’da Burçak, Nuri ve Yıldıray’da ekibe dâhil oldular.

Lisinia’dan çıktıktan sonra yönümüzü Salda Gölü’ne doğru çevirdik. Salda’ya varırken iyi haberi aldık; Bahtiyar iğneyi yemiş ve kendisine gelmişti. Hotele doğru ilerliyorlardı.

Midedeki ziller solo yaparken Sultan Pınarı adında göl kenarında bulunan bir lokantaya attık kendimizi. İçerisi ana baba günüydü. Kısa bir süre bekledikten sonra masaya otururken o kadar çok “açız” dedik ki, etrafımızda pervane oldular. Kısa bir sürede aperatifler, alabalık ve saç kavurma geldi masaya. Buranın bana göre en güzel yiyeceği ise, tahin ile birlikte servis edilen, kireçte yapılmış ince şeritli, hafif yumuşak kabak tatlısıydı.

Uzun yemek faslı sırasında Kerem ve ailesi de gruba eklendi. Onlar da yemeklerini yedikten sonra hep beraber Salda gölünün çevresinde dolaşmaya başladık.

Yaklaşık 6 ay önce, oldukça sıcakta kamp yaptığımız gölü bir de soğuk havada görmek ayrı bir güzeldi.

Beyaz kum ve turkuaz tonlarındaki göl yine nefis görünüyordu. Tek zorlayıcı olan ise esen dondurucu rüzgârdı. Birkaç fotoğraf çekindikten sonra dönüş yoluna geçtik.

Hotele vardığımızda saat 19’a geliyordu.

Güzel bir akşam yemeğinin ardından yeniden barda toplandık, muhabbet ettik, arada otelin sahibinin çaldığı birkaç şarkıyı dinledik ve ardından günü tamamladık.

29 Ocak 2017, Pazar

Pazar sabahı saat 8.30’da kalktık, bavulları topladık ve kahvaltıya indik. Gezinin benim için en heyecanlı yeri olan Sagalassos’a gitme vakti gelmişti.

Havanı 5-6 derece ve rüzgârsız olması çok büyük şanstı. Arabalara atladık ve karlarla kaplı antik kente ulaşıp dolaşmaya başladık.

İlk durağımız kentin girişinde yer alan ufak müzeydi. Müzede bulunan kentin maketi Sagalasos’un ne kadar büyük olduğu konusunda fikir veriyordu.

Kentin her açısından görülen nefis dağ manzaraları eşliğinde, ihtişamlı kalıntılar, kapılar, sütunlar arasında dolaşmak son derece büyüleyiciydi.

Bir ara Atilla’nın aklına bir fikir geldi. Cep telefonunu aldı ve kentin en heybetli sütunları karşısına geçip bize fikrini anlattı. Ortada 3 kişi sabit duracak, diğer kişiler de önce sütunların sağında poz vereceklerdi. Atilla panoromik olarak çekime devam ederken kadrajdan çıkanlar Arilla’nın arkasından koşup sütunların bu sefer de solunda  poz vereceklerdi. Böylece hem sağda, hem de solda olacaklardı. Sonuç harikaydı!

“Bir de ilkbaharını görmek gerek” diyerek gezimizi mutlu ve mesut bir şekilde sonlandırdık ve arabalara atlayıp dönüş yoluna başladık.

Bu sefer Gernart, Atilla ve Sancar ile birlikte Ankara’ya gidiyordum. Bol kahkahalı yolculuğumuz daha önce hiç gitmediğim, Eğridir ve Akşehir üzerindendi.

Eğridir’e doğru inişe geçtiğimizde gölün üstünde yer alan ve ilk anda ada olduğunu zannettiğim yarım ada doğrudan aklıma Gölyazı’yı getiriyordu.

Kısa bir mola için göl kenarında durduğumuzda gölün etrafındaki kayaların buz tutuğunu fark ettik. Çok enteresan görünüyorlardı.

Ufak bir kafeye geçip kahve içtik, simit ve açma yedik. Ardından arabaya atlayıp Ankara’ya doğru yolumuza hiç ara vermeden devam ettik. Eğridir gölü gerçekten çok güzel görünüyordu. Atilla, Eğridir gölü ile Beyşehir gölü arasında çok güzel bir ağaç yol olduğunu, akabinde de leyleklerle dolu bir mezarlığa ulaşıldığından bahsetti. Pek leziz bir fikirdi. Hemen bir sonraki “kamp planı” olarak not ettim.

18’de eve ulaştım. Her şeyiyle dört dörtlük nefis bir geziydi. Nicelerine diyelim…

Gezi sonrası oluşan “yıldızlı” Türkiye haritasını da şuraya koyalım, dursun…

Gezinin video anısı…



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.