Bolu Gezi Günlüğü

Her şey bundan 7 hafta önce başladı. Zeynep aradı ve Bolu’da ormanın içinde Hindiba diye bir pansiyon olduğunu, Mart’ın son haftası oraya gitmek istediklerini söyledi. Enteresandır, bu olaydan birkaç hafta önce Özge de benzer bir öneride bulunmuştu. Gezmeye her zaman evet desem de, uzun süren kış sona ermeden Bolu’da (hem de ormanın içinde) aynı soğuğu yaşamak istemediğimden bu geziyi Nisan’a erteleme önerisinde bulunmaya hazırlanırken, 23 Nisan’ın pazartesi’ye geldiğini gördüm. 22 Nisan’da doğum günüm olunca… Hızlı bir planlamaya girdik ve yerlerimizi ayırttık…

Bolu gezimize bir hafta kala Ural, “çok titiz” çalışılmış bir gezi planı yaptı. Pınar, Özge ve Zeynep cumartesi sabahı kahvaltı yapmak için duracağımız yerde neler yiyeceğimizi planlamaya başladılar. Ben ve Pınar büyük bir zevkle şafak saymaya başladı…

Gezimizin başlamasına kısa bir süre kala Uralların yakın bir dostlarının vefat haberi geldi. Cenazeye katılacakları için onlar cumartesi günü öğlene doğru yola çıkacaklardı. Özge, Pınar, Yüce ve ben 10:30 civarında yola koyulduk…

Bolu için cumartesi ve Pazar günü gök gürültülü sağanak yağış beklendiğinden morallerimiz biraz bozuldu. Ama her şeye rağmen hava değişikliği bile çok güzel gelecekti. Yani mutluyduk…

Ural’ın planına sadık kalarak, Yeniçağa’da mola verip kahvaltı yapacaktık. Ama bir türlü ulaşamıyorduk. Beklediğimizden uzaktı. İyice acıkmaya başladık. Bir de sağanak başlayınca “ne yapalım arabada yeriz” diye birbirimize moral veriyorduk. Yeniçağa tabelasını görünce sevindirik olduk. Yağmurda iyice azalmıştı…

Gölün yanında bulunan bir gözetleme evinin en üst katına çıkıp yiyecekleri banklara yaymaya başladık. Peynirli börek, krep, amlua (argan yağı, badem, bal’dan yapılan nefis bir tatlı sos), kaymak, muz, elmalı-tarçınlı kek… Biz yiyeceklerle kendimizden geçerken, Özge elinde dürbünü ve kuş kitabı ile birlikte büyük bir heyecanla kuşları gözlemliyordu. Gördükçe de bizle paylaşıyordu…

Yeniçağa’dan ayrılırken güneş açmıştı. Bir süre kötü bir yolda gittikten sonra Hindiba Pansiyon’a ulaştık. Ormanın içinde, tamamen tahtalardan yapılmış çitler, evler çok güzel görünüyordu. İçimiz kaynadı. Eşyaları odaya koyduktan sonra pansiyonun işletmecisi ve Özge’nin yakın arkadaşı Özgür’den genel bilgiler aldık. Pansiyonun etrafından başlayan ve ormanda dolaştıktan sonra tekrar pansiyona dönen sarı-mavi ve kırmızı olmak üzere 3 tane rota vardı.

Yorgunluğumuzu da düşünerek Yüce ve Özge ile birlikte ortalama bir saatlik sarı rotayı denemeye karar verdik. Biz Yüce ile laklak ederek yola devam ederken Özge elinde fotoğraf makinesi ile ilgisini çeken çiçekleri fotoğraflıyordu. Bir süre tırmandıktan sonra durduk ve ormanı dinledik. Sadece kuş seslerinin olduğu sessizlik o kadar muhteşemdi ki! Anlatmak gerçekten zor…

Yola devam ederken kıpkırmızı bir çam gördük. Üçümüzde daha önce böyle bir şey görmemiştik. Ben yol boyunca çam ile ilgili bir sürü hayali hikâye anlatmaya başladım. Hepsinin ortak noktası, ağacı orada bırakarak zengin olma fırsatını kaçırmamızdı… Döndüğümüzde Özgür’e fotoğrafı gösterdik “hastalanmış bu!” diyerek kestirip attı. Bozuldum. İnsan alıştıra alıştıra söyler değil mi?

Urallar gelmişti. Birkaç hoşbeşten sonra akşam yemeğine oturduk. Ben zeytinyağlılardan (her zamanki gibi) büyükçe bir tabak yapıp yerime oturduğumda Özgür yanıma gelip “neden çorba ya da ana yemek almadın ki?” dedi. Ben ise yemekte sadece zeytinyağlı var sanıyordum. E, doğal olarak bir süre makaraya malzeme oldum…

22 Nisan Pazar günü, güzel bir kahvaltıdan sonra Yedigöller’e gitmek için yola koyulduk. Bir süre tırmandıktan sonra ulaştığımız vadinin, yeşilin her tonunu barındıran manzarası gerçekten nefisti.

Yedigöller’de ilk olarak Serin ve Büyük gölü görünce, kafamda çizdiğim göllerden çok ufak olduklarını fark ettim. Arabaları bir yere bırakıp yürümeye başladık. Orman her şeyi ile çok güzeldi. Yerlerdeki sonbahardan kalma yapraklar, yeşilin her tonu ve akan sular… Bu arada Pınar son zamanlarda izlediği dedektiflik dizisini düşünerek sürekli “bu göl ne kadar derindir?”, “ya şimdi ceset görürsek ne yaparız” gibi sorular sorarak dolanıyordu…

Akabinde Derin gölü görüp şelaleye doğru yürüdük. Şelale çok güzeldi. Kaynağına doğru bir süre tırmandıktan sonra Yüce ile “alternatif” bir rotadan (benim sürekli ağlayan kayalar dediğim) Gülen Kayalar’a gitmeye başladık. Alternatif yolumuz kaygan idi. Biraz zorlansak da normal rotaya ulaşıp tırmanmaya başladık. Sonunda üzerinde yosunlar olan devasa bir kayaya ulaştık. Üzerindeki yosunlardan ötürü “gülen kayalar” dendiğine karar verdik. Kayanın hemen arkasında bir yarık vardı. Yani kaya “ana karadan” ayrıktı…

Kuru ve Nazlı gölünde bir mola verdik ve bir şeyler atıştırmak için yanımızdaki börek, sarma, tarçınlı-elmalı kek ile soframızı donattık. Fakat etraftaki mangal ve et kokusu yüzünden hiçbirimiz mutlu değildik. Yandaki mangalcılardan “nasıl et alırız”ın geyik vari planlarını yapıp durduk…

Yemeğin ardından İnce ve Sazlı göllere şöyle yan gözle bakıp seyir tepesine arabayla tırmanmaya başladık. Oldukça yüksekte olan seyir tepesinden göllerden biri net olarak görünüyordu. Biraz manzarayı izleyip laklak ettikten sonra Hindiba’ya geri döndük.

Yedigöller gezimiz süresince doğum günüm olduğunu belirten geyikler yapıp durdum. Bir ara Pınar bana dönüp “Tamam bugün doğum günün, istediğin kadar nazlan. Ama unutma yarın bizler gibi normal birisin!” dedi. Ben de “Ne yani bugünden sonra 355 gün sizin gibi mi olacağım!” deyip güldüm…

Akşam yemeğinden sonra, ortasında odun yakılan çardağa geçtik. İçecek ikramlarını görünce “vaaay” oldum. Oturup laklak ederken Özgür’ün elinde pasta ile çardağa geldiğini görüp şaşırdım. Gelene kadar mumlar sönmüştü, sadece maytaplar yanıyordu. Güldük. Pasta olmayacağını düşündüğüm ve aklımdan tamamen uçup gittiği bir anda olduğundan bu sürpriz çok hoşuma gitti doğrusu. Nefis bir pasta idi. Ardından yaptığımız muhabbetler (ve elbette hediyeler) de çok güzeldi.

Sonra içeri geçip Çağan Irmak’ın 2009’da yazıp yönettiği Karanlıktakiler‘i büyük bir zevkle izledik.

23 Nisan günü kahvaltının ardından son ve yoğun programımızı gerçekleştirmek üzere yola koyulduk. İlk hedefe Abant idi. Doğu Karadeniz gezimiz sırasında Uzun Gölü gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı burada da yaşadım. Etrafı insan kaynayan ve tamamen doğallıktan uzaklaşmış bir göldü Abant. Hiçbirimiz hoşnut kalmadı. Bir süre oturup, fotoğraf çekip ikinci durağımız olan Mudurnu’ya doğru yol aldık.

Mudurnu’ya girişte Özgür’ün önerdiği Yarışkaşı Konağı’nda yemek için durduk. Ev tarhanası, Kaş kebabı (organik tavuk, krep), kaşık sapı makarna, kabaklı gözleme, mevsim salata, basma helva, meşrubattan oluşan ve sadece 20 lira olan menüden ikişer kişi ortak olarak yedik. Tarhana ve Kaş kebabı çok güzeldi…

Daha önce sadece tavuklarından ötürü duyduğum Mudurnu’nu da arabaları park edip bir süre sokak aralarını dolaştık. Evler çok güzeldi…

Ardından üçüncü durağımız olan Sünnet gölüne gittik. Havanın güzelliği ve gölün güzel görüntüsünü bir süre izledik, çekirdek çitledik, laklak ettik ve son durak olan Göynük’e doğru yol aldık.

Ortasından ırmak geçen ve eski bir Osmanlı kasabası olan Göynük çok hoşumuza gitti. Özellikle evler çok etkileyici görünüyordu. Önce sebze-meyve pazarına uğrayıp bir şeyler aldık. Ardından oturup çay içip pazardan aldığımız çilekleri yedik.

Ankara’ya dönmek için yola koyulduğumuzda tepeden Göynük’ün görüntüsü enfesti…

Beypazarı’na ulaştıktan sonra, çay içmek için İnözü vadisinde bir yerlere oturduk. Ama çok acıkmıştık. Yemek yedik, çay içmeyi unuttuk ve Ankara’ya doğru yola koyulduk…



“Bolu Gezi Günlüğü” üzerine 2 düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir