May 29 2011

Offspring

Her şey 1994 yılında başladı. MTV Europe Türkiye’de antenle yayın yapmaya başlamıştı. O güne kadar abilerimin TRT’deki Erhan Konuk’un sunduğu Pop Saati programında izlediği video klipler dışında video klip bilmeyenler için MTV Europe başlı başına şaşkınlık verici bir kanaldı. Bir sürü farklı müzik türünü, bir sürü eski-yeni müzik klibini izlemek sanki çok sevdiğiniz bir kitap kahramanını sinemada görmek gibiydi.

1994 yılı aynı zamanda Amerikan Punk müziğinin devrim vari yükselişinin de yılıydı. Önce Green Day’in Dookie albümü 10 milyon gibi inanılmaz bir satış rakamına ulaşmıştı. Sonra da Offspring’in Smash albümünün 8 milyonluk satışı onu takip etti. Bunlar dışında bir sürü Amerikan punk grubu aynı yıl inanılmaz rakamlara ulaştı. Tabi bu albümleri çıkartan ufak albüm şirketleri de bir anda köşeyi döndü. Bu şirketlerden 10 bin dolara babadan alınan parayla kurulan Epitaph gibi ufak şirketler bir anda devasa kurumlar haline geldiler. Bu büyüme punkın tekrardan yükselişi demekti.

Offspring’in Self Esteem ve Green Day’in Basket Case video klipleri MTV Europe’da her gün defalarca çalınırdı. O güne kadar pop ve birkaç rock şarkısı dışında fazla da müzik dinlemeyen biri olarak Off ve Green Day’in video klipleri inanılmaz hoşuma gitmekteydi. Off’un sonradan çıkarttığı Gotta Get Away klibine ise tapmıştım. Sonra punk dinlemeye başladım.

99′da icq vardı… icq’dan Zeynep adında biriyle tanıştım. Muhabbeti çok iyidi ve en çok ilgimi çeken onun da punk dinlemesiydi. Bayağı güzel muhabbetlerimiz dönüyordu. Sonra bir gün bana irc’deki Offspring kanalından tanıştığı Hakan diye birine benim icq numaramı verdiğini söyledi. “O da off dinliyor iyi anlaşabilirsiniz” demişti. icq’da beni eklediğinde Hakan’ı bir Off Quiz yapmıştım. Tüm sorularıma doğru cevap vermişti ve arkadaşım olmasına karar vermiştim :)

Gel zaman git zaman İstanbul’da oturmasına rağmen Hakanla çok iyi dost olduk. O Ankaraya, ben İstanbul’a defalarca gittik. Sonra o Viyana’ya gitti ki sonradan ben de Viyana’ya gidip onu orda kısa da olsa gördüm… Bu ziyaretlerin hepsinde konuştuğumuz konulardan biri “Zeynep vardı ya bizi tanıştıran o ne yapıyordur ki?” idi. Birkaç gün önce bana göre büyük bir şansla Zeynep’e ulaşabildim. Çok şaşırdım doğrusu. Yıllar önce icq’da konuştuğum ve hayal meyal muhabbetlerimizden çok sıcakkanlı ve şen şakrak biri olarak hatırladığım Zeynep’i aynı sıcak muhabbetiyle bulmak çok güzel geldi. Dostluk da aslında böyle bir şey olsa gerek. Yani araya hiç konuşulmayan uzun uzun zamanlar veya mesafeler girse de ilk kesişmenizde kaldığınız yerden devam edebilmek…

Ben aslında bu son cümleyi Hakanla çok yaşadım. Örneğin 6 yıllık Viyana yaşamının çok büyük bölümünde Hakanla tek bir kelime bile etmedik. Ama 2009′da face’den bir şekilde kontak kurduğumda ve Viyanaya geliyoruz dediğimde dostluğumuz kaldığı yerden  devam edebildi ve ediyor. Herhalde, birbirimize çok da fazla anlam yüklemeden, birbirimizden çok da büyük şeyler beklemeden ama her zaman güvenebileceğimizi, her zaman muhabbet edebileceğimizi, gülüp-eğlenebileceğimizi bildiğimiz için dostluğumuz hep aynı tadında devam edebiliyor.

Yazıya Off’dan bahsetmek için başlamıştım ama dostluk hikayeme döndü. Neyse Offspring’i seversiniz ya da sevmessiniz ama benim için Off’un en önemli özelliği çok sevdiğim ve sanırım hep seveceğim 2 dostumu elde etmemi sağlaması oldu…

Müzikalite olarak Off’un Americana albümüne kadar tüm albümleri süperdir. Ondan sonra çıkarttığı albümler çok fazla popa kaymış ya da çok trendye dönmüştür. O yüzden en güzeli hiç dinlemediyseniz Smash albümüne bir şans verin derim…

Unutmadan 2005′de rock n coke’a Off gelmişti. Hakan’la ordaydık ve sanırım 1.5 saatlik konserde Off trendy olan şarkılarını değilde genelde eski şarkılarını çalarak bizi mest etmişti…

Share

Nis 11 2011

Takılmalar üzerine…

Üst not: Aşağıda okuyacağınız hikayede adı geçen tüm kişiler ve anlatılmakta olan olaylar tamamıyla gerçektir.

Oyuncu analizleri:

Erdem: Galibiyetlerden sonra “ben kazandım oğlum” gibi ufak cümleler haricinde çok da fazla konuşmayan. Mağlubiyetlerden sonra da genelde susmasını bilen… Seri yenilgiler aldığı zamanlarda hiç de kendinden beklenmeyen ölçüde “valla fırlatcam xbox kolunu” gibi cümleler kurup bizleri şaşırtan ya da oyundaki her şeyde bug bulan bir oyuncu…

Ozan: Oyunlarda çok fazla hırs yapan (ki bence bu güzel bir özellik. Çok ciddiyim Ozan! Valla ben çok seviyorum bu özelliğini.) Yenilgilerin ardından yaşadığı sessizliğine tezat iç dünyasında muhtemelen sürekli kendisine kızan, hatalarını düşünüp küplere binen ve “göstereceğim oğlum size” diye kendine yeminler veren, akabinde eşofmanlarını giyip hemen antrenmanlara başlayan, galibiyetlerden sonra kafa beyin ütüleyen. 4 kelimesinden üçü “nasıl koydum oğlum” olan bir oyuncu.

Mali: (Objektif olacağım bana güvenebilirsiniz! Gerçekten…) Maç önceleri rakibini gaza getirmekten büyük haz duyan. Mağlubiyetlerden sonra genelde  “tebrik ediyorum güzel maçtı” ya da “bugün iyiydin” gibi cümlelerle rakip saldırılarını engellemeye çalışan, seri mağlubiyetlerden sonra zaman zaman hırs yapıp nerede durması gerektiğini unutan ve sırf bu yüzden arka arkaya 5-6 mağlubiyet alan, galibiyetlerden sonra kafa ütüleme olayının bazen suyunu çıkaran (ki şu an bunu yapıyor ama bunlar değil mi işin tuzu biberi ya!) bir oyuncu…

Hikaye

Her şey bundan 10 gün önce başladı. (Usual Suspects’i izlediğimden beri bütün hikayelerin böyle başlamasını istemişimdir.) 312’de Ozan’la oynadığımız dart maçını 1-0 gibi mülayim bir skorla (ki ozan’a göre: “Skor mu lan o. Sanki bana 5-0”) önde gelmiştim. Oyuna “değer veren” birini bulunca dayanamayan ben birkaç  gün Ozan’a yüklendim haliyle…

Bu maçtan birkaç gün sonra bu sefer bir tavla müsabakasında Ozan ile karşı karşıya geldik. 1-0 öne geçti. 1-1 oldu. Mars ile durumu 3-1 yaptım. “2 mars bir düz” dememe ramak kala skor 4-1 oldu. Mars etti ve bir oyun daha aldı ve skor 4-4 oldu. O ana kadar zara, şansına, şansıma, ona buna laf eden Ozan bir anda neşelenmişti. Ben ise içimden bu aralar çok sevdiğim birkaç küfrü sürekli tekrarlamaktaydım ama belli etmemeye çalışıyordum. Derken oyun gitti gitti geldi ve maçı 5-4 kazandım. E haliyle benzer şekilde uzun süreli Ozan’a yüklenmeye başladım. Genelde Ozan’ın 5 günde 2 farklı kulvarda yaşadığı hezimetler üzerine kuruluyordu cümlelerim ve itiraf etmeliyim ki Ozan’ın sessizliği (bakınız Ozan’ın oyuncu analizindeki 2. satıra) ile çok eğleniyordum.

Bundan 1-2 ay kadar önce Erdem’in de kelime oyunları ile desteklediği Ozan’ın pek pes bilmediği sözüne inanarak (ki şut tuşunu bile gösterdim adama. Zavallı ve saf ben!) başladığımız maçlarda Ozan’ın büyük bir üstünlüğü vardı. Bu yüzden olsa gerek Ozan 3. kulvar olarak pesi öne sürüyordu. Ne yalan söyleyeyim her ölümlü gibi ben de hırsımın kurbanı olmuştum ve maçtan önce çok çekiniyordum. Galibiyet serim bitmemeliydi… (Mourinho gibi maçtan önce çimleri ıslattım falan gibi açıklamalar yapmayacağım sadece içsel gelgitler benimkiler…)

Önce Erdem’le yaptığımız 2 maçı da kazanarak moral buldum. Sonra 3 takımlı ve 2şer maçlı turnuvamız başladı. Ben Ozan’a karşı 2 kere öne geçmeme rağmen 2-2’lik beraberlikle ayrıldım ilk maçtan. Erdem Ozan’ı yendi, benle berabere kaldı sonra Ozan’a yenildi ve sonra beni yenerek şampiyon oldu. Son formalite maçında ben Ozan’ı 4-0 yenerek çılgına döndüm. Ozan kalkıp tuvalete giderken sinirli sinirli “hemen hazırlayın 2. turnuvaya başlayalım” diyordu. Erdem ise Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu. Ben mi? 4-0’ın sarhoşluğu içerisindeydim…

2. turnuvada Ozan Erdem’e 2 kere yenildi. Benle sanırım 1 beraberlik ve 1 galibiyet aldı. Ben de Erdeme karşı 1 galibiyet ve 1 mağlubiyet aldım ve Erdem yine şampiyon oldu. Ozan “sessizliğine” dönüyor, Erdem Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu ben ise not ettiğim skorlara bakıp Ozan’a karşı durumumu kontrol ediyordum.

3. turnuvaya başladık. Ozan küfürler eşliğinde Erdem’e yine yenildi. Bu arada bahaneleri arttıkça artıyordu. Hatta bir ara benim en çok kullandığım “bugün iyi değilim ya!” bahanesini bile kullandı. Xbox kolunun kötü olması, oyunun bugları… Ben sanırım Ozan’a karşı bir galibiyet bir beraberlik aldım. Derken Ozan, Erdemle oynayacağı son maç öncesinde “mali sen söyle kaç atayım?” diye başladığı maçtan “sakat” (cidden sakattı oyuna başlarken) Simao’nun 2 golü + 3 gol daha = 5-0’lık mağlubiyetle ayrılırken cinnet geçirmek üzereydi. Erdemle birbirimize baktık. Cidden korkmuştuk. Erdemle olan maçımda gol atıp “senin için atıyorum bu golleri Ozan, kanın yerde kalmayacak” diyerek Ozan’ın üstündeki karabulutları dağıtmaya kasıyordum… O maçtan 2-1 yenik ayrıldım. Ozan “sessizliğine” dönüyor, Erdem Agüera’nın kupayı kaldırışını izliyordu ben ise not ettiğim skorlara bakıp Ozan’a döndüm ve “Ozan 3. kulvarda da yendim seni” dediğimde Ozan’ın göz bebekleri büyüdü. Bana olan sevgisiyle bir alakası yoktu bunun, oda da loş değildi. Bence kızmıştı! Skorlara tek tek baktı sonra “ne yani 1 gol fazla attın  diye mi beni yenmiş sayıyorsun” dedi. “İyi son bir şans sana o zaman” dedim. Ozan’da atladı tabi. Mutluluğu görülmeye değerdi. 20. dakikada skor 2-0 olunca Ozan küfürler yağdırmaya başladı ve maç da böyle bitince kapıda Ozan’a “buz pateninde nasılsın? Onda kapışabilir miyiz?” gibi tahrik edici sorulara başladım. Ozan ise “iskambil falan oynayalım ya da zar atarız ama zarda da şansım yok” gibi mülayim cevaplarının ardında “göstereceğim oğlum ben sana!” bakışları ile yola koyuldu.

Hikayenin kısası: Ozan seni seviyoruz… (Bence göz yaşlarına hakim olmalısın.)

Dip not: yazının fotoğrafındaki Ozan değil…

Share

Mar 27 2011

Barış Uygur’dan Emperyalizmi Kahredecek Plan

Geçen hafta, Yunan halkıyla dayanaşalım, zaten 10 milyonlar, gelsinler beraber yaşayalım demiştim. Size de geldi mi bilmiyorum, Aleko ve ailesi geldiler bir haftadır evdeler. Ben onu lafın gelişi söylemiştim, mecaz yapmıştım ama olsun. Aleko bana topluca karar alıp ülkece geldiklerini söyledi. Elveda Lenin filmindeki gibi. Dergiye de gidemedim daha ama diğer arkadaşlara da misafirleri gelmiştir herhalde. Hadi hayırlı olsun diyeceğim ama birnini beni çok fena makaraya almasından korkuyorum. Zaten Aleko da maşallah su gibi Türkçe konuşuyor. Dur bakalım yazı yazayım, dergiye gideyim de anlarız.

Bu gazla başımın tacı Libya halkına da seslenmek isterim. Sevgili Libya’lılar, anlaşılan o ki bir deli diktatör gitse de yerine bir başkası gelecek , oralarda petrol çıktıkça çileniz bitmeyecek. Bakın bizede petrol yok, gül gibi yaşayıp gidiyoruz. En azından çok çok birbirimizi boğazlamıyoruz, dışarıdan birbirimizi boğazlatmaya adam ithal etmiyoruz. Şimdi söyleyeceklerimi kulaktan kulağa yayın, öyle internettene yazmayın, yerin kulağı var.

Bu kopiller petrol için sıkıyor değil mi sizin ümüğünüzü? Kalkın gelin abi? Sizi de saydım, toplamda 6 milyonsunuz, gelin komple, bizim memlekette toprak bol, açıkta kalmazsınız. İşte emperyalizmi kahredecek plan bu.

Ha diyeceksiniz ki emperyalizim niye kahrolsun, gelir emer petrolü. Bırakın emsinler abicim, siz bu neft yağının ilaç için bir halka faydası olduğunu gördünüz mü? Bu planı diğer OPEC halklarına da yayalım, komple boşaltalım o arazileri. Bunlar önce sevinir ama sonra şapa otururlar. Bir kere çalıştıracak adam bulamazlar. Kim çıkartacak petrolü? Komşu ülkelere de söyleriz, ağlayanın malı gülene yar olmaz deriz, onları da ikna ettik mi dünya bizimdir.

Bu açıkgözlüler petrole çöreklenip önce sevinecekler, sonra bir şekilde petrol çıkartsalar bile ne olacak? Aynen sizin ülkeye dönecekler. Yok Hans daha az pay aldım diye hır çıkaracak, yok Pierre sopa yiyip Michael’a koşacak, Michael İgor’a klafa tutacağım diye sesini yükseltecek derken seyreyleyin gümbürtüyü. Bakın ciddi söylüyorum, he diyin dünyayı dize getirin.

Bu arada Kaddafi’yi ölüm gibi gösterip sıtmaya razı etmeye kalkanlar var. Neymiş, Kaddafi deliymiş, çılgın döktatörmüş. Hayır, kalkıp “Bahreyn’de de döktatörler var” falan demeyeceğim. Bu dünya Sarkozy, Berlusconi denen adamlardan daha soytarısını gördü mü be? Biri çingene kardeşlerimi sınır dışı eder, yalan, riya hepsi onda; berikinin uçkurundan başka bir şey düşündüğü yok, punduna gelirse benim üstüme çıkacak, Calligula gibi bir şey oldu çıktı, bir atını konsül seçtirmediği kaldı yahu. Onlar akıllı Kaddafi deli öyle mi?

Akıl Fikir Ofisi, Barış Uygur, Uykusuz 2011/13

Share