Peygamber, Hisar’dan Ahmet, Hüseyin Kıyar

Babam avucuna doldurduğu yaprakları Akif’e yedirirken çok mutlu oluyordu; Akif’in ıslak diliyle avucunu yalayışı, geviş getirirken çıkardığı yumuşak sesler, masum gözleriyle bakarak minnetini belli edişi çok hoşuna gidiyordu babamın.

Bazen de büyük ağabeyim Aziz ilgileniyordu Akifle, onu Hisar Parkı’na, Alitaş’a, dağılmasına yakın Salı Pazarı’na götürüyordu. Böylece, Akif hem etraftaki fakir otlarla, lahana, marul artıklarıyla bir güzel besleniyor hem de temiz hava alıyordu.

Kuzuya Akif ismini Aziz ağabeyim vermişti. Kuzu eve ilk geldiği sıralarda ağabeyim dış kapıyı açıp da onu dışarıya çıkardığında, pencerenin önünden ayrılmayan üst kattaki komşu, işçi emeklisi Akif Amca kafasını uzatıyor, meleme sesleri çıkarıp tekrar içeriye çekiyordu kafasını. Önceleri, daha ilkokula yeni başlamış ağabeyim kendisinden yaşça kat kat büyük bu adamın dalga geçişme karşı hiçbir şey yapamadı; zayıf ve güçsüz hissetti kendini, içerledi, hınçla doldu ve Akif Amca’nın melemesini duyduğu her seferinde ağlamaklı oldu. Bir süre sonra kuzuya Akif ismini takarak meseleyi halletti ağabeyim ve birlikte Kaleiçi’nin sokaklarından geçerken her fırsatta bağıra bağıra kuzunun ismini söyledi. Hatta daha sonraları babam da merdiven altına, kapı arkasına, sokağın köşesine saklanarak Akif Amcaya katıldığında ve her yandan meleme sesleri gelmeye başladığında Aziz ağabeyim Akif’i kuzunun göbek adı yaptı. Ama babamdan korktuğu için Ahmet Akif adını etrafta kimse yokken, sadece kuzu ile yalnız başınayken kullanıyordu.

Birkaç kere Akif’e, “Hadi, tos!” diye fısıldayarak arkası dönük babamın üzerine sürmek istedi ama Akif pek oralı olmadı.

Kaleiçi’nden taşınıyorduk o gün, eşyaların çoğu at arabasına yüklendiği halde Akif ve onunla oynamayı çok seven küçük ağabeyim Süreyya ortada yoktu. Babam Aziz ağabeyime kızdı, ona emanet edilen kardeşine göz kulak olmadı diye. Ağabeyim babama deminden beri eşya taşıdığını söyledi, üstelik onun gözü önünde. Babam dinlemedi, “Git! Bul, getir kardeşini!” dedi, bir tekme salladı.

Aziz ağabeyim Alitaş’a çıktı, kuzunun en çok geldiği yerdi burası, tabii kendi başına değil, boynuna bağlı ipi babam ya da ağabeyim tutmuş halde. Belki yolu öğrenmiştir diye düşündü ağabeyim. Duvarın üzerine çıktı, baktı: Aşağıda otomobiller ve insanlar küçücük görünüyordu. Uçurumu, eteğinden başlayıp yukarıya doğru gözleriyle taradı, Süreyya ağabeyimi kuzuyla birlikte bir yerlere yuvarlanmış görmekten korkarak. Biraz aşağıdaki kuru, bodur otların arasından gövdesini yukarıya doğru eğen küçük kayayı görünce hatırladı: Kendisi de bir gün az daha aşağıya düşüyordu, iftar topunun patlatılışını seyrederken. Bekçi kovalayınca ayağı kaymış ve yuvarlanmıştı, o kaya durdurmuştu Aziz ağabeyimi.

Karşıya, Çinçin’e çevirdi bakışını. Süreyya ağabeyimi çocuk bir dev olarak hayal etti, sırtı dönük, beze sanlı poposu haricinde çıplak. Tepeye doğru çıkıyordu Süreyya ağabeyim, yavaşça basıyordu tombul ayaklarını kıvrıla kıvrıl yukarıya giden yollara, gecekonduların arasına.

Eşyaların yüklenmesi bitince babam da aramaya çıktı. Dar sokaklardan geçti, bahçe kapılarını çaldı, kimi bir iki ağaçtan başka bir şeyin olmadığı kuru toprak bahçelerden, kimi yağ tenekelerinde rengârenk çiçeklerin olduğu avlulardan evlerin içindekilere seslendi, “Ragıp Abi!”, “Nezaket Abla!” diye, “Benim ortanca oğlanı gördünüz mü kuzuyla beraber?” Bakkallara baktı, camilerin içine girdi çıktı, surların üzerine çıkıp ellerini siper etti, düşmanı gözleyen bir asker gibi, aşağılara dikti gözlerini, bağırdı: “Süreyyaaa!” Oyun oynayan çocuklar başlarını kaldırıp sesin geldiği yere baktılar ama umursamadılar, oyunlarına devam ettiler. Sonunda, çaresiz geri döndü babam, Süreyya ağabeyim belki bu arada bulunmuştur diye.

Annem, “Yavrumuz nerde Ahmet?” dedi babama korkuyla. “Hadi abi, gitmiyor muyuz?” dedi arabacı, “Başka işlerim var benim.”

Babam elleri arkasında bağlı, düşünceli, yüzü yere dönük yürüdü; yukarıdan, aşağıdan bizim sokağa açılan diğer sokaklara baktı, oflaya puflaya evin önüne geri döndü. Biraz sonra birdenbire, sanki çok uzaklardan gelen bir ses duymuş gibi başım yukarıya kaldırıp dikkat kesildi, gözlerini sokağın sonuna dikti. Bunu fark eden annem de gözlerim babamın baktığı yere çevirdi, her zamanki yerinde aynı çeşmeyi gördü orada, başka da bir şey yoktu. Ama o anda annem de duydu birdenbire bastıran derin sessizliği, bütün sesler susmuştu. Birkaç saniye sonra kuzu, sırtında ağabeyim olduğu halde köşeyi döndü. Süreyya ağabeyimin ağzında emzik vardı yine, sallana sallana annemle babama doğru geliyordu. Ağabeyim üç yaşında olmasına rağmen emzik emmeyi bırakmamıştı daha.

Babam hemen halamın evine koştu ve kuzuyu onlara satmaktan vazgeçtiğini söyledi, yanlarında götürecekti onu da. Halamın kocası nedenini sorduğunda kem küm etti, peygamberin gelişi gibiydi diye dilinin ucuna geldi ama bir şey söyleyemedi.

At arabası önden gidiyordu, yokuştan inerken atın ayakları kayıyordu bazen, arabacı dizginlere asılıp çekiyordu. İki ağabeyim ve kuzu da arabadaydı. Kuzu ara sıra me’liyordu etrafında gördüğü şeylere, keyfi yerindeydi gittikleri için. Babam, annem ve annemin kucağında ben, at arabasının arkasından gidiyorduk Hisar’dan, eteklerindeki Samanpazarı’na doğru.

Hisar’dan Ahmet, Hüseyin Kıyar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.