(Bölüm 6), Bahara Kadar Bekle, Bandini, John Fante

6.

Hiç şüphe yoktu; Babalarının olmayışının onlar için kimi olumlu yanları da vardı. Babaları evde olsaydı akşam yemeğinde yedikleri omlette soğan olurdu. Ekmeğin içini oyup sadece kabuğunu yiyemezlerdi. Diledikleri kadar şeker tüketemezlerdi.

Yine de, özlüyorlardı onu. Maria’nın hiç keyfi yoktu. Bütün gün hışır hışır dolanıyordu evin içinde kilim terlikleriyle. Bazen aynı şeyi iki kere söylemek zorunda kalıyorlardı, ilk seferinde duymuyordu onları. Öğleden sonra oturup çay içiyor, gözlerini fincanın içine dikiyordu. Bulaşığı ihmal ediyordu. Bir öğleden sonra inanılmaz bir şey oldu; bir sinek belirdi. Sinek! Hem de kışın ortasında! Tavana doğru yükselişini seyrettiler. Zor uçuyordu, kanatları donmuş gibi. Federico gazeteyi yuvarlayıp iskemleye çıktı ve sineği öldürdü. Sinek yere düştü. Dizlerinin üzerine çöküp sineği incelediler. Federico sineği parmaklarının arasına aldı. Maria elini tokatladı Federico’nun, sinek yere düştü yine. Maria doğru lavaboya gitmesini ve ellerini sabunlamasını emretti Federico’ya. Federico reddetti. Maria onu saçından tuttuğu gibi ayağa kaldırdı.

“Sana ne diyorsam onu yap!”

Küçük dillerini yutacaklardı şaşkınlıktan; Anneleri onlara fiske bile vurmaz, hiçbir zaman ters bir söz söylemezdi. Şimdi keyifsizdi yine, çay fincanının sıkıntısına dalıp gitmiş. Federico ellerini yıkayıp kuruladı. Arturo ile August bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkındaydılar, çünkü Federico eğilip annesini saçından öptü. Farkına bile varmadı Maria. Dalgın dalgın gülümsedi sadece. Federico yere çöküp başını Maria’nın kucağına koydu. Maria’nın parmakları Federico’nun burnunun ve dudaklarının üzerinde gezindi. Ama annelerinin Federico’nun farkında olmadığını biliyorlardı. Maria tek kelime etmeden ayağa kalktı, pencerenin önündeki salıncaklı koltuğa doğru giderken Federico şaşkınlıkla baktı ona. Orada kaldı, hiç kımıldamadan; dirseği pencerenin pervazında, çenesini eline yaslayıp soğuk ve terk edilmiş sokağı seyrederek.

Tuhaf günler. Bulaşık yıkanmıyordu. Bazen yatmaya gittiklerinde yataklarının yapılmamış olduğunu görüyorlardı. Önemi yoktu ama düşünüyorlardı bunun üzerine, salon penceresinin önünde oturan annelerini düşünüyorlardı. Sabahları yataktan kalkmıyor, onları okula yolcu etmiyordu. Panik içinde giyiniyor, yatak odasının kapısından onu gözetliyorlardı. Elinde dua tespihiyle ölü gibi yatıyordu. Bulaşık gecenin bir saatinde yıkanmış oluyordu. Şaşırıyorlardı, çünkü uyandıklarında pis bir mutfağa gireceklerini sanıyorlardı. Fark ediyorlardı. Temiz mutfaktan sıkılmışlardı, pis mutfak hoşlarına gidiyordu. Ama karşılarındaydı yine, temiz bir mutfak, kahvaltıları fırında. Evden çıkmadan önce yatak odasına bir göz atıyorlardı. Sadece dudakları kımıldıyordu annelerinin.

Tuhaf günler.

Arturo ile August okula yürüyorlardı.

“Unutma, August. Verdiğin sözü unutma.”
“Söylememe gerek kalmadı. Biliyor zaten.”
“Hayır, bilmiyor.”
“Öyleyse neden böyle davranıyor?”
“Çünkü aklından geçiyor. Ama emin değil.”
“Aynı şey.”
“Hayır, aynı şey değil.”

Tuhaf günler. Noel’in eli kulağında, kasaba Noel ağaçlarıyla bezenmiş, Kurtuluş Ordusu’nun Noel Babası çanını sallıyor. Noel’e sadece üç alış veriş günü. Vitrinlerin önünde durup aç gözlerle seyrediyor, soma iç geçirip yürümeye devam ediyorlardı. Aynı şeyi düşünüyorlardı; Berbat bir Noel bekliyordu onları. Arturo Noel’den nefret ediyordu, çünkü ona hatırlatılmadıkça yoksul olduğunu unutabiliyordu. Her Noel aynıydı; mutsuz, aklının köşesinden bile geçmeyen şeyler arzulayıp sahip olamamak. Arkadaşlara hiçbir zaman sahip olamayacağı armağanlar alacağına dair yalanlar söylemek. Zengin çocukları için harikuladeydi Noel. Diledikleri gibi atabilirlerdi, inanmak zorundaydın.

Kış mevsimi, tuvalet radyatörlerinin etrafına toplanıp yalan uydurma zamanı. Ah, neler vermezdi Bahar için! Sopanın takırtısı için, topun yumuşak avuçları yakışı için! Kış mevsimi, Noel ağacı, zengin çocuklarının bayramı; Yüksek boğazlı botları, parlak kaşkolleri ve kürk astarlı eldivenleri vardı hepsinin. Ama çok da umursamıyordu. Bahar’dı onun mevsimi. Yüksek boğazlı botlara, parlak kaşkollere gerek yoktu oyun sahasında! Şık bir kravatın var diye birinci kaleye yürüyemiyordun. Ama o da diğerleriyle birlikte uyduruyordu yalanları. Noel armağanı olarak ne bekliyordu? Oo, yeni bir saat, yeni bir takım elbise, bir sürü kravat ve gömlek, yeni bir bisiklet ve bir düzine Spalding marka Birinci Lig beysbol topu. Ya Rosa?

Seni seviyorum, Rosa. Kendine özgü bir havası vardı Rosa’nın. o da yoksuldu, bir kömür madencisinin kızı; ama herkes onun etrafına toplanıp anlattıklarını dinlerdi, yoksulluğunun önemi yoktu; ve hem kıskanıyordu onu, hem de gurur duyuyordu. Rosa’yı dinlerken Arturo’nun da onun gibi İtalyan olduğunu aklından geçirdikleri olur muydu acaba?

Konuş benimle, Rosa. Bir kez olsun bana doğru bak Rosa, bu tarafa, seni seyrettiğim yere.

Ona bir Noel armağanı almak zorundaydı, sokakta yürürken vitrinlerin önünde durup pahalı takılar ve gece kıyafetleri satın alıyordu ona. Bir şey değil, Rosa. Bu da senin için satın aldığım bir yüzük. İzin ver de takayım parmağına. İşte. Canım, bir şey değil. Pearl Caddesi boyunca yürüyordum, kuyumcunun önünden geçerken içeri girip aldım. Pahalı mı? Yok canım. Üç yüz, lafı bile olmaz. Denizde kum bende para, Rosa. Babamın başına talih kuşu kondu, duymadın mı? Zengin olduk. Babamın İtalya’daki zengin amcası. Bütün mirasını bize bıraktı. Soylu bir aileden geliyoruz. Biz de bilmiyorduk, somadan öğrendik; Abruzzi Dükü’nün ikinci dereceden kuzeniymişiz. İtalya Kralı’yla uzaktan akrabaymışız. Önemi yok ama. Ben seni hep sevdim, Rosa, asil kanı taşıyor olmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Tuhaf günler. Bir gece eve her zamankinden daha erken döndü. Boş buldu evi, arka kapı sonuna kadar açıktı. Annesine seslendi ama yanıt almadı. Soma iki sobanın da sönmüş olduğunu fark etti. Bütün odalara baktı. Annesinin paltosuyla şapkası yatak odasındaydı. Nereye gitmiş olabilirdi?

Arka bahçeye çıkıp seslendi.

“Anne! Of, Anne! Nerdesin?”

Eve döndü, oturma odasındaki sobayı yaktı. Şapkasız ve paltosuz nereye gitmiş olabilirdi ki bu havada? Hep babasının yüzünden! Babasının mutfakta asılı şapkasına yumruğunu salladı. Allah seni kahretsin, eve dönsene! Anneme yaptığına bak! Hava birden karardı ve korkuya kapıldı. O soğuk evde bir yerdeydi annesi, kokusunu alıyordu; her odada kokusu vardı, ama kendisi yoktu. Arka kapıdan çıkıp bir kez daha seslendi.

“Anne! Anne! Nerdesin?”

Soba söndü. Ne kömür kalmıştı, ne de odun. Sevindi. Evden çıkmak için bir bahane. Kömür kovasını kaptığı gibi kömürlüğün yolunu tuttu.

Kömürlükte buldu onu; annesi, karanlıkta, köşede, harç tahtasının üzerine oturmuş. Sıçradı korkudan onu fark ettiğinde, içerisi öyle karanlık, Maria’nın yüzü ise öyle beyazdı ki. Soğuktan uyuşmuştu, ince elbisesiyle öylece oturmuş Arturo’nun yüzüne bakıyordu, konuşmadan, ölü bir kadın gibi; annesi, köşede, donmuş. Bandini’nin aletlerini, çimentosunu, kireç torbalarını bulundurduğu yerde, iyice alçalmış kömür tepeciğinin biraz ilerisine oturmuştu. Dışarıdaki karın kör edici ışığının etkisinden kurtulmak için gözlerini ovuşturdu Arturo, gözlerini kısıp annesini giderek artan bir berraklıkla seçerken kömür kovasını yere bıraktı; annesi kömürlüğün karanlığında bir harç tahtasının üzerinde. Aklını mı kaçırmıştı? Ve neydi elinde tuttuğu?

“Anne!” dedi. “Ne işin var burada?”

Cevap vermedi, ama eli açıldı ve Arturo gördü elinde ne olduğunu; bir kürek, duvarcı küreği, babasının. Bedeninin ve ruhunun feryadı hakim oldu ona. Annesi kömürlüğün karanlığında babasının küreğiyle. Sadece babasına ait olan bir sahnenin mahremiyetine tecavüzdü. Hakkı yoktu annesinin orada olmaya. Orada onu gençlik günahlarından birini işlerken yakalamıştı sanki; babasının oturduğu yere oturarak, anılarını depreştirerek öfkelendirmişti onu; nefret etti bu durumdan, aynı yere oturmuş elinde babasının küreğini tutuyordu. Yararı neydi? Giysilerini katlayarak, iskemlesine dokunarak kendine sürekli onu hatırlatmasının yararı neydi? Babasının masadaki boş yerine bakarken yakalamıştı onu kaç kez; ve şimdi, buradaydı, elinde bir kürekle kömürlükte; soğuktan ölebilirdi ve umurunda bile değildi. Arturo öfkeyle kömür kovasını tekmeleyip ağlamaya başladı.

“Anne!” diye haykırdı. “Ne yapıyorsun? Neden buradasın? Öleceksin burada, Anne! Donacaksın!”

Annesi ayağa kalktı, beyaz ellerini öne uzatarak kapıya doğru sendeledi; yanından geçip gecenin karanlığına çıkarken yüzünün kanı çekilmişti soğuktan. Ne kadar zamandır orada olduğunu bilmiyordu Arturo; bir saat belki, belki de daha fazla, ama soğuktan yarı yarıya ölmüş olduğuna şüphe yoktu. Düşte gibi yürüyordu, daha önce orada hiç bulunmamış gibi sağa sola bakarak,

Arturo kömür kovasını doldurdu. Keskin bir çimento ve kireç kokusu sinmişti kömürlüğe. Çatı kirişlerinden birinde Bandini’nin iş tulumlarından biri asılıydı. Çektiği gibi ortadan ikiye ayırdı tulumu. Effie Hildegarde ile gönül eğlendirmek güzeldi, ona itirazı yoktu; ama annesine çektirdiği acı? Üstelik ona da çektiriyordu. Annesinden de nefret ediyordu; budalanın tekiydi, bile bile öldürüyordu kendisini, hem de onları hiç düşünmeden; onu, August’u ve Federico’yu. Hepsi salaktı. Ondan başka aklı başında tek kişi yoktu ailede.

Eve girdiğinde yatakta buldu Maria’yı. Üstündekileri çıkarmadan yatağa girmiş, tir tir titriyordu yorganın altında. Annesine bakıp yüzünü ekşitti sabırsızlıkla. Kendi suçuydu; ne alemi vardı dışarı böyle çıkmanın? Yine de ona şefkat göstermesi gerektiğini hissetti.

“Anne, iyi misin?”
“Beni yalnız bırak,” dedi titreyen ağzı. “Beni yalnız bırak, Arturo.”
“Sıcak su şişesini ister misin?”

Cevap vermedi. Gözünün ucuyla baktı ona, çabucak, dargınmış gibi. Nefret sezdi o bakışta Arturo, onu hayatının sonuna kadar bir daha görmek istemiyormuş gibi bakmıştı, olanlarda onun da suçu varmış gibi. Şaşkınlıkla ıslık çaldı; yahu, çok tuhaf kadındı annesi, fazla büyütüyordu bu işi.

Ayakuçlarına basarak çıktı yatak odasından, annesinden değil de kendi varlığının ona verebileceği zarardan korkarak. August ile Federico eve döndükten soma yataktan kalkıp akşam yemeğini hazırladı Maria; haşlanmış yumurta, kızarmış ekmek, patates tava ve adam başı bir dilim elma. Kendisi tek lokma yemedi. Yemekten sonra aynı yerde buldular onu; ön pencerede, beyaz sokağı seyrederek, dua tespihi salıncaklının üzerinde tıkır tıkır.

Tuhaf günler. Nefes alıp vermekle yerinilen bir öğle sonrası. Sobanın etrafına oturmuş bir şeylerin gerçekleşmesini bekliyorlardı. Federico sürünerek annesinin yanma gitti, elini dizine koydu. İbadetine ara vermeden ipnotize olmuş biri gibi başım salladı Maria. Federico’ya onu rahatsız etmemesini, ona dokunmamasını söylüyordu böylece.

Ertesi sabah eskisi gibiydi, kahvaltı boyunca onlara şefkat gösterip sürekli gülümsedi. Yumurtalar annelerinin her zaman pişirdiği gibiydi, beyazı sarının üzerini zar gibi kaplamış, özel bir ikram. Ve bakar mısınız ona! Saçları sıkıca geriye toplanmış, gözleri iri ve parlak. Federico kahvesine üçüncü kaşık şekeri koyduğunda şakayla karışık tersledi onu.
“Öyle değil, Federico! Bak böyle.”
Kahve fincanını alıp lavaboya boşalttı.
“Bir fincan tatlı kahve istiyorsan bana söylemen yeterli.” Federico’nun kahve tabağına fincan yerine şeker çanağım koydu. Yarısı doluydu. Sonra da ağzına kadar kahve doldurdu. August bile güldü, ama içinden bunun bir günah olduğunu geçirmeden edememişti -israf.

Federico dikkatli bir yudum aldı.

“Nefis,” dedi. “Ama krema koyacak yer kalmadı.”

Anneleri ellerini boğazına götürerek güldü ve onu mutlu gördükleri için sevindiler, ama sonu gelmiyordu kahkahalarının, iskemlesini geriye itip katıla katıla gülmeye devam etti. O kadar da gülünç değildi; olamazdı. Endişeyle seyrediyorlardı onu, yüzlerindeki boş ifadeye rağmen kesilmek bilmiyordu kahkahalar. Gözlerine yaş dolduğunu fark ettiler, yüzü morarmaya başlamıştı. Kalktı, elini ağzına götürüp lavaboya doğru gitti sendeleyerek. Bir bardak su içtikten soma yatak odasına gitti, yatağa uzandı ve gülmeye devam etti.

Şimdi susmuştu nihayet.

Masadan kalkıp yatak odasına gittiler ona bakmak için. Kaskatı yatıyordu, gözleri bir bez bebeğe dikilmiş düğmeler misali. Buhar bulutları yayılıyordu derin derin soluyan ağzından soğuk havaya.

“Siz okula gidin,” dedi Arturo. “Ben evde kalacağım.”

Kardeşleri gittikten sonra yatağın yanına diz çöktü.

“Bir şey istiyor musun, Anne?”
“Git, Arturo. Yalnız kalmak istiyorum.”
“Doktor Hastings’i çağırayım mı?”
“Hayır. Rahat bırak beni. Git. Okula git. Geç kalacaksın.”
“Babamı bulmaya çalışayım mı?”
“Sakın.”

Birden asıl yapması gereken oymuş gibi geldi Arturo’ya.

“Bulacağım onu,” dedi. “Onu aramaya çıkıyorum.” Telaşla paltosuna doğru gitti.

“Arturo!”

Kedi gibi fırladı yataktan Maria. Henüz kazağının bir kolunu giymiş olan Arturo arkasını dönüp annesini görünce şaşırdı. “Sakın babanın yanma gitme! Duydun mu beni -sakın!” Yüzünü Arturo’nun yüzüne o kadar yaklaştırmıştı ki ağzından sıçrayan tükürükle yüzü ıslandı Arturo’nun. Köşeye gidip annesine arkasını döndü, korkuyordu ondan, yüzüne bakmaya korkuyordu. Onu şaşkınlığa sürükleyen bir güçle omuzlarından tutup çevirdi Arturo’yu Maria.

“Sen gördün babanı, değil mi? O kadınla birlikte, değil mi?”
“Hangi kadın?” Ondan uzaklaşıp kazağını çekiştirdi. Maria onu engelleyip omuzlarından tuttu, tırnaklarını tenine batırdı.
“Arturo, bana bak! Gördün onu, değil mi?”
“Hayır.”

Ama gülümsedi Arturo; ona işkence etmek istediği için değil, yalanında başarılı olduğunu sandığı için. Acele etmişti gülümsemekte. Maria’nın ağzı kapandı, yüzü yenilgiyle yumuşadı. Hafifçe gülümsedi; öğrenmiş olmaktan nefret ederek, ama yine de Arturo’nun gerçeği saklayarak onu korumaya çalışmasından memnun.

“Anlıyorum,” dedi. “Anlıyorum.”
“Hiçbir şey anladığın yok, zırvalıyorsun.”
“Ne zaman gördün onu, Arturo?”
“Görmedim diyorum sana.”
Maria doğruldu, omuzlarını geriye doğru itti.
“Okula git, Arturo. Ben iyiyim. Kimseye ihtiyacım yok.”

Yine de gitmedi okula, evin içinde dolandı, sobalara odun ve kömür attı. Arada sırada annesinin odasına gidip nasıl olduğuna bakıyordu; her zamanki gibi yatıyordu annesi, dua tespihi tıkır tıkır. Okula gitmesinde ısrar etmediği için annesine yararlı olduğunu, varlığının ona iyi geldiğini hissetti Arturo. Bir süre sonra döşemenin altındaki gizli yerden Dehşet Verici Suçlar dergisini aldı, ayaklarını fırındaki odun parçasının üzerine koyup okumaya başladı.

Annesinin güzel olmasını arzulamıştı hep, harikulade olmasını. Şimdi bir tutkuya dönüşmüştü, düşünceleri okuduğu derginin sayfalarından uzaklaşıp yatakta yatan kadının sefaleti üzerinde yoğunlaşıyordu. Dergiyi kaldırıp dudağını ısırarak oturdu öylece. On altı yıl önce harikuladeydi annesi, biliyordu, çünkü fotoğrafını görmüştü. Ah, o fotoğraf! Evden okula dönüp annesini neşesiz ve çirkin bulduğu pek çok kez eski sandıktan o fotoğrafı çıkarırdı -geniş kenarlı bir şapkanın altında iri gözlü bir kız, bembeyaz bir gülümseme; Anneanne Toscana’nın arka bahçesindeki elma ağacının altında harikulade bir kız. Ah, Anne, neler vermezdim seni o zaman öpebilmek için! Ah, Anne, neden değiştin?

Birden o fotoğrafa bakmak geldi içinden. Dergiyi saklayıp mutfağa bitişik boş odanın kapışım açtı, annesinin sandığı sakladığı oda. Kapıyı içerden kilitledi. Ne gereği vardı ki? Tekrar açtı. Buz gibiydi oda. Sandığın durduğu pencerenin önüne gitti. Sonra dönüp kapıyı kilitledi yine. Nedeninden pek de emin olmadan yanlış bir şey yaptığı duygusuna kapıldı, nereden kaynaklanıyordu bu duygu? Suçluluk duygusuna kapılmadan annesinin fotoğrafına bile bakamayacak mıydı? Ya aslında annesinin fotoğrafı değilse? Bir zamanlar öyleymiş, ama ne fark ederdi ki?

Annesinin “daha iyi bir eve taşınıncaya kadar” sakladığı bütün o keten kumaşların ve perdelerin, kendisi ve kardeşleri tarafından giyilmiş bütün o bebek elbiselerinin ve kurdelelerin altında buldu fotoğrafı. Ah, ulan! Havaya kaldırıp o güzelim yüzü seyretti hayranlıkla; her zaman hayalini kurduğu annesi buydu işte, gözlerinin kendi gözlerine benzediğini bildiği bu kız, yirmisinde bile değil henüz. Evin bir başka odasında yatan o kadın değil; o çökük yüzlü, parmakları uzun ve kemikli kadın değil. Onu o zaman tanımış olmak, her şeyi başından hatırlamak, o harikulade rahmin beşiğini bilmek, ta başından hatırlayarak yaşamış olmak; ama tek bir anısı bile yoktu o zamana dair, hep şimdiki gibi olmuştu annesi; yılgın ve acı özlemi içinde, kocaman gözleri başkasının gözleri, ağzı sanki fazla ağlamaktan yumuşamış. Parmağını yüzünün hatlarında gezdirdi, öperek, iç geçirerek, hiçbir zaman bilmediği geçmişi fısıldayarak.

Fotoğrafı yerine koyarken sandığın köşesinde duran bir şeye takıldı gözü. Mor kadife kaplı minik bir mücevher kutusu. Daha önce hiç görmemişti o minik kutuyu. Varlığı şaşırtmıştı onu, çünkü birkaç kez altını üstüne getirmişliği vardı o sandığın. Yaylı kilide basar basmaz açıldı minik mor kutunun. Zinciri altından siyah bir taş yatıyordu içinde. Hemen yanındaki küçük karttaki solgun yazı ne olduğunu açıklıyordu ona; “Maria için, evliliğimizin birinci yılında. Svevo.”

Beyni hızla çalıştı ve minik kutuyu cebine koyup sandığı kitledi. Rosa, Mutlu Noeller. Küçük bir armağan. Satm aldım, Rosa. Uzun zamandan beridir bunun için para biriktiriyordum. Senin için, Rosa. Mutlu Noeller.

(…)

Bahara Kadar Bekle, Bandini (Wait Until Spring, Bandini, 1938), John Fante

“(Bölüm 6), Bahara Kadar Bekle, Bandini, John Fante” üzerine bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.