You Can’t Take It With You (Yanında Götüremezsin)

You Can't Take It With You

TÜR: Komedi, Dram, Romantik. SÜRE: 126 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 1938. imdb: 8,0 rottentomatoes: %94.

Herkesin sadece istediği işi yaptığı, yapılan işlerin karşılığında alınan paralarla sadece yiyecek ve giderlerin karşılandığı, paraya ve metaya değer verilmeyen bu yüzden de herkesin mutlu olduğu bir hayatı konu alan Yanında Götüremezsin, oldukça eğlenceli ve başarılı bir romantik komedi drama filmi.

Konu

Zengin bir ailenin oğlu olan Tony Kirby (James Stewart), gönlünü sekreteri Alice Sycamore’a (Jean Arthur) kaptırmıştır. Alice, büyükbabası Martin Vanderhof’un (Lionel Barrymore) kurduğu, herkesin sadece sevdiği işi yaptığı, paraya değer verilmeyen geniş bir aile-arkadaş hayatında yaşamaktadır. Tony, fabrikatör ve politikacı babasının türlü oyunlarla Alice’in yaşadığı evi satın almaya çalıştığından habersizdir.

Hakkında

George S. Kaufman ve Moss Hart’ın yayınladığı ve Pulitzer ödülü kazanan aynı adlı oyundan uyarlanan Yanında Götüremezsin’i Frank Capra yönetti.

7 dalda Oscar’a aday gösterilen yapım, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında ödüle layık görüldü.

1,6 milyon dolar bütçesi olan yapım, 2,1 milyon dolar gişe hasılatı ve 5,3 milyon dolar kiralama geliri elde etti.

Ivır Zıvır

Essie karakterini canlandıran Ann Miller film sırasında 15 yaşındaydı ve balerin hareketleri yapmak kendisine oldukça zor geliyordu. Çekimlerin ardından kimseye çaktırmadan, ayak ağrıları yüzünden ağlayan Ann’i bir gün James Stewart fark etti ama neden ağladığı konusunda hiçbir fikri yoktu. Gönlünü almak için, ona bir kutu şeker hediye etti.

Çekimlerin başlamasına kısa bir süre kala Lionel Barrymore’un geçirdiği eklem felci nedeniyle, filmde canlandırdığı büyükbaba rolüne koltuk değnekleri eklendi.

Yönetmen Frank Capra, İki Gönül Bir Olunca (It Happened One Night) ve Bay Deeds Kasabaya Gider’den (Mr. Deeds Goes to Town) sonra kariyerindeki üçüncü ve son En İyi Yönetmen Oscar’ına sahip oldu.

Çekimlerde Lionel Barrymore’un eklem ağrılarını azaltmak için saatte bir iğne yapılıyordu.

Lionel Barrymore, Arthur’un büyükbabası rolünü oynasa da aslında aralarında sadece 22 yaş vardı.

Çekimlere 1938 Nisan’ının son günlerinde başlandı ve yaklaşık 2 ay sürdü.

1938’de yönetmen Frank Capra, Akademi’nin başkanıydı ve o yıl yapımcılarla yönetmenler arasında hararetli bir şekilde yaşanan tartışma Oscar törenini de tehlikeye atıyordu. Neyse ki sorun çözüldü ve başkan bu filmle iki tane Oscar ödülünü daha koleksiyonuna ekledi.

Columbia, oyunun haklarını almak için 200 bin dolar ödedi.

Filmden;

– Ne düşünüyorsun?
– Ben mi?
– Aileni. Beni çok etkilediler doğrusu.
– Bilmiyorum.
– Sanki herkesin peşinde olduğu bir şeyi bulmuşlar.
– İnsanlar hayat boyu hayal kurarak yaşıyor ama hayalleri bir türlü gerçek olmuyor. Acaba neden böyle?
– Bu cesaret istiyor.
– İnsanlar yaşamaktan korkuyor.
– Bu konuda büyükbabamı bir duyacaksın. Diyor ki günümüzde birçok insan korkuyla yaşıyor, yediklerinden içtiklerinden, işlerinden, geleceklerinden, sağlıklarından endişe ediyorlar. Para biriktirmekten de, harcamaktan da korkuyorlar. En nefret ettiği şey ne, biliyor musun? Korkuyu ticarileştiren, sana gereksinmediğin bir şey satmak için seni korkutan insanlar.
– Evet, katılıyorum.
– Bizlere hiçbir şeyden korkmamayı ve istediğimiz şeyi yapmayı öğretti. Zaten eğlenceli olan da bu.
– Evet, doğru, ama cesur olmak lazım.
– Hele “ne istiyorsan onu yap” kısmı.
– Üniversitede bir arkadaşımla birlikte bir düşüncemiz vardı. Çimeni yeşil yapan şeyi bulmak istiyorduk. Aptalca geliyor, ama bugün
dünyanın en büyük araştırma konusu bu. Nedenini söyleyeyim. Çünkü çimenlerin ve ağaçların yeşilinde güneş ışınlarındaki enerjiyi alıp depolayabilen, esrarengiz bir kuvvete sahip minik motorlar var. Yani kömür, petrol ve odunda ısı ve güç böyle depolanıyor. Bu yeşil maddedeki milyonlarca küçük motorun sırrını çözebilsek daha büyük motorlar yapıp ihtiyacımız olan bütün enerjiyi doğrudan güneş ışığından alabilirdik. Anlıyor musun?
– Harika. Bunu hiç bilmiyordum.
– Evet. Bunun üstünde gece gündüz çalıştık. Heyecandan uyumayı unuturduk. Küçücük bir buluş yapacak olsak günlerce keyfimize diyecek olmazdı.
– Peki sonra ne oldu?
– Sonra okulu bitirdik şimdi o araba satıyor ben de bankacılık denen şu garip işi yapıyorum. Birkaç hafta önce onu gördüm. Zavallı çocuk. Adı Bob Smith. Yine çok heyecanlandı, başka bir şey konuşmak bile istemedi. Evlenmiş, karısı yeni doğum yapmış. Geleceğiyle kumar oynamak istemedi. Cesaretsizliğinin bahanesi bu.

from You Can't Take It With You

* * *

– Aileni düşünüyordum da onlarla yaşamak Walt Disney’in dünyasında yaşamak gibi bir şey olmalı. Herkes hoşuna giden şeyi yapıyor, değil mi?
– Evet, bunu büyükbabam başlattı. Bir gün birdenbire işini bıraktı. Asansöre binmiş, sonra tekrar inmiş, bir daha da asla geri dönmemiş. Zengin bir adam olabilirdi, ama zevk almadığını söyledi.
– Bu harika.
– Sonra pul toplamaya başladı, çünkü en sevdiği şey buydu. Koleksiyonlara değer biçerek para bile kazanıyor. Uzman oldu.
– Müthiş bir şey.
– Babam maytap yapıyor, çünkü hiç büyümedi sanırım. Anneme gelince Neden oyun yazıyor, biliyor musun?
– Edebiyattan ve güzel kitaplardan hoşlandığı için.
– Hayır, sekiz yıl önce bizim eve yanlışlıkla bir daktilo gönderildiği için.
– Demek saban gönderilmiş olsa çiftçiliğe başlayacaktı, öyle mi?
– Hoşuna gitse, eminim başlardı.

Kolenkhov

* * *

– Bay Vanderhof, hükümet sizinle gelir vergisi konusunda görüşmek istiyor.
– Gelir vergisi mi?
– Bay Vanderhof, size bu konuda birçok mektup yazdık, ama cevap alamadık.
– Şu mektupların ne olduğu anlaşıldı. Duydun mu Penny? Bana yazanlar onlarmış.
– Bay Vanderhof, kayıtlarımıza göre hiç gelir vergisi ödememişsiniz.
– Doğru.
– Neden?
– Buna inanmıyorum.
– İnanmıyor musunuz?
– İster inanın, ister inanmayın, hükümete 22 yıllık vergi borcunuz var.
– Durun biraz. Bu çok uzun bir süre. Zaman aşımına uğramıştır, değil mi?
– Adınız nedir?
– Ne önemi var?
– Gelir vergisi beyanatı doldurdunuz mu?
– Hayır.
– Geçen seneki geliriniz ne kadardı?
– Bilmem, 85 dolar kadardı, değil mi?
– Bilmiyorum.
– Bakın Bay Vanderhof, vergi beyanatı doldurmamak çok ciddi bir şey.
– Diyelim ki size bu parayı ödedim. Dikkat edin, ödeyeceğim demiyorum, sadece şunu merak ediyorum hükümet o parayla ne yapacak?
– Ne demek istiyorsunuz?
– Paramın karşılığında ne alacağım?
– Mesela bir dükkana gidip bir şey alsam o şey karşımdadır. Onu görebilirim. Peki onlar bana ne verecek?
– Hükümet size her şeyi verir. Sizi korur.
– Neye karşı?
– İstilaya. Hükümet ordunun, donanmanın, savaş gemilerinin giderlerini nasıl karşılıyor dersiniz?
– Gemi mi?
– En son savaş gemisini İspanya-Amerika savaşında kullanmıştık.
– Peki bundan ne elde ettik? Küba’yı. Onu da geri verdik. Makul bir şey olsa, para ödeyeceğim ama…
– Makul bir şey ha! Ya Kongre, Anayasa Mahkemesi ve başkan? Onlara ücret ödemeliyiz, değil mi?
– Benim paramla ödemeyin efendim.
– Durun bir dakika. Buraya sizinle tartışmaya gelmedim. Bakın Bay Vanderhof. Hiç gelir vergisi vermemişsiniz, ama buna mecbursunuz.
– Ne dediniz?
– Vergi vermeye mecbursunuz dedim.
– Bana açıklamak zorundasınız.
– Size açıklamak zorunda değilim. Az önce söyledim. Washington’daki binalar ve eyaletler arası ticaret için parayı kim verecek? Ya Anayasa için? Anayasanın bedeli yıllar önce ödendi. Eyaletler arası ticarete gelince, eyaletler arası ticaret de nedir kuzum?
– 48 eyalet var, tamam mı? Eyaletler arası ticaret olmasa bir eyaletten diğerine hiçbir şey gitmezdi, anladınız mı?
– Nedenmiş? Arada çit mi var?
– Hayır, çit falan yok. Kanunlar var. Ulu Tanrım! Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştım.
– 75 dolar verebilirim ama bundan bir sent fazla etmez.
– Siz de herkes gibi her sentini ödeyeceksiniz. Şimdi beni dinleyin. Ödemezseniz hapse girersiniz. Kanun bu. Kendinizi kanundan üstün görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Kimseden bir farkınız yok bunu kafanıza ne kadar çabuk soksanız, o kadar iyi olur.

Dip Not: 13 Ağustos 2014’de yayımlandı, 4 Ağustos 2015’de güncellendi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.