Bukowski: Born Into This (Bukowski: Böyle Geldi, Böyle Gitti)

Bukowski - Born Into This aka Bukowski - Boyle Geldi, Boyle Gitti

TÜR: Belgesel, Biyografi. SÜRE: 130 Dk. ÜLKE: Amerika. YAPIM YILI: 2003. imdb: 7,9 rottentomatoes: %83.

Ünlü yazar ve şair Charles Bukowski’nin hayatını konu alan Bukowski: Böyle Geldi, Böyle Gitti, özellikle yazarın eserlerini sevenler için başarılı bir biyografik belgesel filmi.

Yazarın zorlu çocukluk anılarını kaleme aldığı Ekmek Arası (Ham on Rye) romanını okuyanlar için, “dehşet evi, ıstırap evi” diye tanımladığı, çocukluğunu geçirdiği evi dolaştığı bölüm oldukça etkileyici.

Belgeseli izlerken, Bukowski’nin aslında tüm hayatı boyunca tek yapmak istediği şeyin yazmak olduğunu düşünüyorsunuz. Bu bitip tükenmez yazma hırsı sırasında bol bol içiyor ve içmenin ona ilham verdiğini düşünüyordu. Yani içmeden yazamazdı. Ama içmek aslında bir yandan da onun çocukluk travmalarından, çirkinliğinden, komplekslerinden, insanlardan ve sürekli intihara meyilli ruh halinden kaçmasını sağlıyordu. Belki de bu yüzden, sürekli içip, sürekli yazarak, kâğıtlara içini döküyor ve insanlardan uzak duran, onlardan korkan hatta nefret eden bünyesinin bir süre daha yaşamasına olanak veriyordu.

Hayatındaki kadınlar ise bambaşkaydı. İlk başlarda (muhtemelen kompleksleri ve korkuları nedeniyle sadece onlara ulaşabileceğini ve sadece onlara layık olduğunu düşündüğü için ya da aslında sadece onların da kendisi gibi olduklarını düşündüğü için) hayat kadınları ve barlarda yaşamlarını tüketmekte olan çoğu çirkin, bakımsız ve acınası haldeki kadınlar vardı etrafında. Ama özellikle 1970’lerin ikinci yarısında ünlenmeye başlayınca garip bir şekilde tüm hayatı değişmeye başladı. Çünkü onunla tanışmak ve onunla yatmak için can atan genç, yaşlı, alkolik, zengin, hayatında hiçbir amacı kalmayan, güzel, çirkin bir sürü kadın türedi etrafında. Bunlar da bir yandan yazılarını beslemeye, bir yandan da gençken yaşayamadıklarını yaşamasını sağlıyordu. Bu yüzden yazılarında cinsel hayatından bahsederken hep, “Tanrım ben acayip bir şeyim. Ama değildim.” diyerek önce övünüp ardından da ruhsal olarak başa dönüyordu.

Çünkü aslında yazmak dışında istediği ve övüneceği hiçbir şey yoktu hayatta. Diğer her şey kendiliğinden geliyor ve boğazına sarılıyordu.

Bukowski’nin yazılarının büyük bir çoğunluğunda, çok güzel bir samimiyet ve doğallık var. Sanki okuyanla dertleşiyor gibi yazıyor. Anlattıklarında kayıp bir ruh hali, boş vermişlik, delilik ve depresyon da barındırıyor. Ama işte o anları anlatırken ortaya koyduğu eğlenceli üslubu onu herkesten farklı kılıyor. En rezil, en pis, en ağır, en korkunç olayı bile acınası bir hale getirmeden, lafebeliği yapmadan, “neyse o” kıvamında ve tebessüm edici şekilde kâğıda döküyor.

Konu

Belgesel, güzel bir anlatım ve zengin video içeriğiyle, bir yandan Bukowski’nin hayat hikâyesini, bir yandan da diğer insanların ağzından yazılarının onlara neler ifade ettiğini ekrana taşıyor.

Hakkında

Belgeseli John Dullaghan yönetti.

Yapım, Sundance Film Festivali’nde belgesel dalında Büyük Juri Ödülü için yarıştı.

Ivır Zıvır

Belgeselin adı Bukowski’nin 1992’de yayınlanan Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi (The Last Night Of The Earth Poems) kitabında yer alan Dinazor Gibi, Biz (Dinosauria, We) şiirinden alındı.

Belgeselden;

– Çocukluğunuzu bir korku hikâyesine mi benzetiyorsunuz?
– Evet.
– Gerçekten öyle miydi?
– Evet, hem de nasıl.
– Neden?
– Neden mi?
– Haftada üç kere ustura kayışıyla dövüldünüz mü hiç? Hem de 6 yaşından 11 yaşına kadar. Hesaplarsak kaç kez dayak yemiş oluyorum?
– Bunu yapan kimdi, babanız mı?
– Evet.
– Edebiyat eğitimimi ne güzel aldığımı da görmüş oluyorsunuz. Beni o kayışla dövmesi bana bir şeyler öğretti.
– Ne öğretti?
– Nasıl yazı yazacağımı.
– Arasındaki ilişki nedir?
– İlişki şu, seni o şeyle sürekli, sürekli dövdükçe tam olarak ne söylemek istiyorsan onu dile getirme eğilimi kazanıyorsun. Başka bir deyişle dövüle dövüle numara yapmayı öğreniyorsun. Ama babam iyi bir edebiyat öğretmeniydi, bana acının anlamını öğretti. Hem de nedensiz acının.

* * *

Günlerden bir gün hipodromdaydım fakat ilk yarışa geç kalmıştım. Park edip içeri koştum. Fakat vücudumda biranın etkisi kendini belli ediyordu. Neyse ki bir tuvalet buldum ve pantolonumla iç çamaşırımı hemen indirdim. Sonra olay gerçekleşti. Sıcak, devasa ve berbat kokan bir şeydi. Ayağa kalkıp aşağı baktığımda cüzdanımı yüzer halde buldum. Hem de içindeki her şeyle birlikte. Elime aldım, Tanrım. Sifonu çektim. Tuvaletten çıkıp cüzdanı yıkadım, dışarı çıktım. Sonra “Atlar potaya girdi.” diye bir anons yapıldı. Köşeyi dolaşıp, gişeye vardım. Cebimdeki biletlerden birini çıkararak “9’lu sıralı bahis!” dedim. Gişe çalışanı bileti eline alıp şöyle bir baktı. “Çabuk ol. Bilet iyi durumda sadece biraz ıslanmış işte!” dedim. Görevli şöyle bir bana baktı, düğmeye bastı ve bahsi oynamış oldum. Sonra çıkıp yarışı izlemeye gittim. Dokuzda sıfır çektim.

* * *

Bono: Amerika’ya ilk geldiğimde Amerikan edebiyatına, müziğe ve caza hayran kaldım. Sahiden böyle düşünmüştüm. İngiltere’deyken Amerika’ya çok hoş gözle bakmazdım. Ben İrlandalıydım, dolayısıyla affedilebilirdim. Şiirler ve yer isimleri arasında kayboldum gittim. “City Lights” benim için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Hank’in ilk kitaplarından birkaç tanesini aldım. “Aşk Cehennemden Çıkma Bir Köpektir”, “Sıcak Su Müziği” Yeni bir yazı stilini keşfediyordum. Bunda dürüstlük vardı. Bunda vurgu yoktu. Vurgu bir İrlandalı için çok önemlidir. Bildiğiniz üzere dili tüketebilirsiniz. Ama bu adamın metaforla falan uğraştığı yoktu. Dürüstçe dümdüz yazılar yazıyordu. Lafı hiç dolandırmıyordu.

* * *

Tom Waits: Babam zamanının çoğunu barlarda geçirirdi. Bu yüzden ben de bar gibi loş ortamlara alışıktım. Babam öğleden sonraları loş barlarda içki içerdi. Sanırım böyle başladı, aslında bundan da öte şeyler de vardı. Babamla takıldığımız yerlerde yazar da, sokaktaki vatandaş da bulunabilirdi. Aslına bakarsanız kimsenin gitmek istemeyeceği bu loş yerlerde pek yazılacak şey de yoktu. Yoksun bırakılmış kişilerin yazarı gibiydi. Bir de sesini yükseltme imkânı olmayanların.

* * *

(Kızı) Marina Louise Bukowski: Biftek ve lima fasulyesi yapardı. Onun elinden çıktığı için de çok severdim. Yemeklerden sonra dinlenmekten hoşlandığını hatırlıyorum. Tabii ki ben de küçüktüm ve oyun oynamak istiyordum. Sevdiğim oyunlardan biri de “Batman ve Robin” oyunuydu, şöyle oynardık. “Sen Batman ol Marina işleri sen yapacaksın, ben de Robin olacağım” çünkü o hiçbir şey yapmazdı. Yatağa uzanıp kestirmeye başlardı. Ben de yatağın üzerinde zıplayarak “Batman’cilik” oynardım.

Elbette ki babamın diğer babalardan farklı olduğunun farkındaydım. Annem de çok farklıydı. Hayatımız farklıydı, tüm arkadaşlarımız farklıydı. Belki de bu tür bir hayat, uyamayacağım ortamlara ayak uydurma isteği yerine üzerimde hayata bakış açısından pozitif etkiler bırakmıştı.

* * *

Yalnız olmaktan daha kötü şeyler de vardır. Ama bunu fark etmek insanın on yıllarını alır. Fark ettiğinde de çok geç kalmışsındır. Çok geç kalmaktan da daha kötü bir şey yoktur.

* * *

Sean Penn: Bir gün ikimiz oturup kadın düşmanlığına ithamlar üzerine uzunca konuşmuştuk. Basitçe şöyle söylemişti. “Beni daha önce okumuş olanların büyük bir çoğunluğu erkeklere hep kötü davrandığımı bilir.” Aslında öyle, çünkü aşırı otobiyografik ve bu karmaşık dünyada hata yapmakla ilgili.

* * *

…sırıtırım, sırıtırım, sırıtırım. Sonra da onu yıkarım. Son bir öpücükle havlusuna bürünen ilk o olur. Bazen duştayken şarkı söylerim. Sıcak suyu biraz daha açarım, aşkın mucizesini o an yaşarım. Linda, aşkı bana sen getirdin. Kusura bakma alıp götürürken de ağırca götür. Sanki uykumda ölüyormuşçasına yap. Hayattayken yapma, âmin.

– Gördün mü? İşte duygulanıyorum. (Gözlerini siliyor) Siktir be. Kusura bakma. Bu kadınla beş yıllık bir birliktelikten sonra ayrılmıştık. Çok iyi bir okuma olmadı.

– Linda mı?

– Linda, evet. Yanlış şiiri okudum. Vay anasını! Giderek yumuşuyorum be evlat.

* * *

(Bono okuyor:)
Çok fazla
Çok az
Çok şişman
Çok zayıf
Ya da hiç kimse.

Raptiyelerin sırtı gibi
Soğuk yüzlü yabancılar
Ellerindeki şarap şişelerini sallayarak
Önlerine çıkanları süngüleyip
Kadınların ırzına geçen ordular
Ya da ucuz bir pansiyon odasında
Marilyn Monroe’nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar.

O denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
Onu saatin kollarının ağır hareketlerinde bile görebilirsiniz.
İnsanlar yorgun
Ya sevgiyle ya da sevgisizlikle sakatlanmış.

Müşfik davranmıyoruz birbirimize
Zengin zengine fakir de fakire müşfik davranmıyor.
Korkuyoruz

Eğitim sistemimiz bize oturduğumuz yerden para kazanabileceğimizi öğretiyor
Ne bataklıklardan ne de intiharlardan bahsetmez
Ya da yalnızken acı çeken insanın içine düştüğü dehşetten.
Boncuklar sallanır
Bulutlar örter
Bir çocuğun kafasını koparır cani
Dondurma külahından bir ısırık alır gibi

Çok fazla
Çok az
Çok şişman
Çok zayıf
Ya da hiç kimse.

Sevenlerden çok nefret edenler var
Müşfik davranmıyoruz birbirimize
Müşfik davransak
ölümler bu kadar kederli olmayabilir
Bu esnada şans çiçeğinin sapını koparan kıza bakıyorum.
Bir çıkar yolu olmalı
Elbette aklımıza henüz gelmeyen bir çıkar yolu olmalı

Bu beyni kafama kim yerleştirdi?
Beynim ağlıyor, istiyor
Bir yolu olduğunu söylüyor
Meğer “hayır” dememekmiş.

Dip Not: 28 Ağustos 2014’de yayımlandı, 3 Ağustos 2015’de güncellendi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.