Serüven, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

George Willard daha çocukken yaşı yirmi yediye varmış bulunan Alice Hindman, bütün yaşamını Winesburg’de geçirmişti. Winny’nin Nalburiyesi’nde tezgâhtarlık eder, ikinci kez evlenmiş olan annesiyle birlikte otururdu.

Alice’in üvey babası araba boyar, ücretini içki olarak alırdı. Garip bir hikayesi vardır, bir gün anlatmaya değer.

Yirmi yedisindeyken Alice, uzun boylu biraz sıska bir kadındı. Başı bedenini gölgede bırakacak kadar büyüktü. Omuzları biraz basıktı; saçlarıyla gözleri kahverengiydi. Çok sakindi, ama o yumuşak dış görünüşün altında bir kaynaşmadır sürüp giderdi.

On altısında bir kızken, mağazada çalışmaya başlamadan önce, bir delikanlıyla adı çıkmıştı. Ned Currie adındaki bu delikanlı Alice’ten büyüktü. George Willard gibi o da «Winesburg Kartallının kadrosundaydı ve uzun süreden beri hemen hemen her akşam Alice’i görmeye gelirdi. Birlikte, kasabanın sokaklarında ağaçların altından yürüyüp ilerde ne yapacaklarını konuşurlardı. Alice o sıralar çok güzel bir kızdı. Ned Currie, kızı kollarına alıp öpünce heyecanlanır, söylemek istemediği şeyler dökülürdü ağzından; oldukça sınırlı olan hayatına güzellikler katma arzusuyla baştan çıkan Alice ise, daha fazla heyecanlanırdı. Konuşurdu bir yandan da. Benliğinin dış kabuğuyla birlikte bütün doğal çekingenliği ve utangaçlığı kaybolup gider, aşkın heyecanına bırakırdı kendini. Alice on altısını bitirirken Ned Currie bir şehir gazetesinde iş bulup yükselme umuduyla Cleveland’a gidince o da birlikte gitmek istedi. Titrek bir sesle oğlana düşüncelerini anlattı. «Ben çalışırım, sen de çalışabilirsin,» dedi. «Seni, mesleğinde ilerlemeni engelleyecek gereksiz masrafa sokmak istemem. Şu anda evlenme benimle. Evlenmesek de birlikte olabiliriz. Aynı evde otursak da hiç kimse bir şeycik demez. Şehirde kimse tanımaz bizi, kimse aldırış etmez.»

Sevgilisinin bu kararlılığı ve teslimiyeti Ned Currie’yi şaşırtmış, derinden yaralamıştı. Kızın, metresi olmasını istemişti, ama bundan caydı. Onu koruyup sakınmak istedi. «Ne söylediğini bilmiyorsun sen,» dedi sertçe-, «böyle bir şey yapmana izin vermeyeceğimden emin olabilirsin. İyi bir iş bulur bulmaz geri geleceğim. Sen şimdilik burda kalmak zorundasın. Yapabileceğimiz tek şey bu.»

Şehirdeki yeni hayatına başlamak üzere Winesburg’ den ayrılmadan önce akşam Ned Currie, Alice’i görmeye gitti. Sokaklarda bir saat kadar gezindikten sonra Wesley moyer’in tavlasından bir atla bir araba alıp kırlarda dolaşmaya çıktılar. Ay çıkınca ikisinin de dili tutuldu. Üzüntüler içindeki delikanlı kıza nasıl davranacağı konusunda aldığı kararları unuttu gitti.

Uzun bir çayırın Wine Creek’e doğru yayılarak indiği bir yerlerde kireden inip otların üstünde alaca karanlıkta birbirlerinin oldular. Gece yarısı kasabaya döndüklerinde ikisi de hayatından hoşnuttu. İlerde ne olursa olsun hiçbir şeyin aralarında olup bitenin harikuladeliğini ve güzelliğini bozamayacağını düşünüyorlardı. «Artık birbirimize tutunmak zorundayız; ne olursa olsun bunu yapmamız gerek.» Böyle diyerek Ned Currie, evlerinin kapısında kızdan ayrıldı.

Genç gazeteci cleveland’daki gazetede bir iş bulamayınca Batı’ya Chicago’ya geçti. Bir süre yalnız kaldı ve hemen hemen her gün yazdı Alice’e. Derken şehir hayatına kapılıp arkadaşlıklar kurmaya ve yeni ilgi alanları bulmaya başladı. Chicago’da pansiyoner olarak kaldığı evde çeşitli kadınlar vardı. Bunlardan birinin çekiciliğine kapılıp Winesburg’deki Alice’i unuttu. İlk yılın sonunda mektup yazmayı bırakmıştı; kızı kırk yılda bir, sadece yalnız kaldığı zaman ya da şehrin parklarından birine gidip ayı çimenler üstünde tıpkı o gece Wine Creek yakınlarındaki çayırda parlarken gördüğünde olduğu gibi düşünüyordu.

Aşkı tatmış olan Winesburg’deki kız ise büyüyüp olgunlaştı. Yirmi iki yaşma gelince, koşum takımı tamirhanesi sahibi olan babası apansız oluverdi. Eski bir askerdi koşumcu, birkaç ay sonra karısına emekli maaşı bağlandı. Eline geçen ilk parayla bir tezgâh satın alan kadın halı dokumaya başladı, Alice de Winny’nin mağazasında iş buldu. İlk birkaç yıl boyunca, Ned Currie’nin artık dönmeyeceğine hiçbir şey inandıramazdı Alice’i.

Çalışmaktan hoşnuttu, çünkü mağazadaki işlerin günlük yorgunluğuyla zaman çabuk geçiyor, sıkılmıyordu. Derken para biriktirmeye başladı; iki üç yüz dolar biriktirince sevgilisinin ardından şehre gidip onun sevgisini yeniden kazanmayı denemeyi düşünüyordu.

Alice ay ışığında tarlada olup bitenler için Ned Currie’yi kınıyor değildi, ama başka bir erkekle de evlenemeyeceğini hissediyordu. Sadece Ned’e ait olabileceğini hissettiği bir şeyi bir başkasına verme düşüncesi canavarlık gibi geliyordu ona; hâlâ ilgisini çekmeye çalışan gençler oluyordu ama hiç yüz vermiyordu onlara. «Ben onun karışıyım, dönse de dönmese de onun karısı olarak kalacağım,» diye fısıldanır, kendi kendisini geçindirme konusundaki bütün hevesine karşın bir kadının kendi sahibi olması, alma ve vermeyi kendi amaçlarına yöneltmesi şeklindeki çağdaş görüş tarzını anlayamıyordu.

Alice, Nalburiye’de sabahın sekizinden akşamın altısına kadar çalışır, haftada üç akşam da yediyle dokuz arasında fazla mesai yapardı. Zaman geçip de yalnızlığı giderek artınca, yalnız insanlara özgü oyunlar oynamaya başladı. Gece üst kata çıkıp odasına girince yere diz çöküp dua eder, sevgilisine söylemek istediği şeyleri fısıldanırdı. Zamanla cansız nesnelere bağlanmaya başladı; kendi malı olduğu için kimsenin odasındaki mobilyaya dokunmasına dayanamazdı. Para biriktirme alışkanlığına belli bir amaçla başladı, ama Ned Currie’yi bulmak için şehre gitme tasarısından vazgeçtiğinde de devam etti. Değişmez bir alışkanlık haline gelmişti para biriktirmek, yeni giysilere ihtiyaç olsa dahi para verip almıyordu. Bazı yağmurlu öğleden sonraları hesap cüzdanım çıkarıp önüne açar, faiziyle hem kendisinin hem de müstakbel kocasının geçinebileceği kadar para biriktirmek gibi mümkünü olmayan düşler kurarak vakit geçirirdi.

«Ned gezmeyi severdi oldum olası,» diye geçirirdi İçinden. «Fırsatı ben yaratacağım ona. Bir gün evlendiğimizde hem onun parasını hem kendiminkini biriktirebilirsem zengin oluruz. Birlikte bütün dünyayı gezebiliriz o zaman.»

Alice bir yandan bekler bir yandan da sevgilisinin dönüşünü düşlerken haftalar aylara, aylar yıllara dönüştü durdu Nalburiye’de. Takma dişli, ağzına kadar sarkan ince kır bıyıklı, kır saçlı yaşlı bir adam olan patronu konuşmaya düşkün değildi pek; yağmurlu günlerde, fırtınaların Ana Caddeyi kasıp kavurduğu kış mevsiminde bazen saatlerce hiç bir müşteri adım atmazdı mağazaya. Eldeki malları bozup bozup yeniden düzene sokardı Alice, ön pencerenin yanında dikilip ıssız caddeyi seyreder, Ned Currie’yle birlikte yürüdükleri akşamları ve delikanlının söylediklerini düşünürdü. «Artık birbirimize tutunmak zorundayız.» Sözcükler kafasında uğuldayıp durur, gözlerine yaşlar dolardı. Bazen patronu dışarı çıkıp onu mağazada yalnız bırakınca başını tezgâha dayayıp hıçkırırdı. «Ah Ned, bekliyorum,» diye tekrar tekrar fısıldanır, oğlanın hiç dönmeyeceği korkusu gittikçe büyüyerek her tarafını sarardı.

Bahar yağmurları geçtikten sonra ve yaz mevsiminin uzun sıcak günleri başlamadan önce Winesburg dolayları nefis olur. Kasaba açık tarlaların ortasında yer almıştı, ama tarlaların ardında çok tatlı korular uzanır. Ağaçlık yerlerde, Pazar günü öğleden sonraları âşıkların gittikleri bir çok kuytu ve sakin köşe bulunur. Buralarda oturanlar ağaçların arasından tarlaları ve avlularında çalışmakta olan çiftçilerle, arabalarıyla yoldan gelip geçen milleti seyrederlerdi. Kasabada çanlar çalar, arasıra uzaklardan oyuncakları andıran bir tren geçerdi.

Ned Currie’nin gidişinden sonra Alice birkaç yıl Pazar günleri hiçbir gençle koruya gitmedi, ama iki üç yıl sonra, yalnızlığının dayanılmaz hale geldiği bir gün en iyi elbisesini giyip yola çıktı. Kasabayı ve uzun bir tarla dizisini görebileceği küçük bir gölgelik bulup yere oturdu. Yaş ve başarısızlık korkuları sarmıştı içini. Rahat edemeyip ayağa kalktı. Öyle dikilip ortalığı seyrederken, belki de mevsimlerin geçişiyle sürekli yenilenen, hiç. durmayan hayatı düşünerek, geçen yıllara taktı kafasını. Gençliğin güzelliğiyle tazeliğinin kendisi için artık söz konusu olmadığını fark etti korkuyla. İlk kez aldatıldığını hissetti. Ned Currie’yi kınamıyordu, kimi kınayacağını da bilmiyordu. İçini bir keder kapladı. Diz üstü çökerek dua etmeye çalıştı, ama dudaklarından dua yerine isyan sözleri çıktı. «Talihim hiç gülmeyecek. Mutluluğu asla bulamayacağım. Niye kandırıyorum kendimi sanki?» diye bağırdı; bağırmasıyla birlikte de garip bir ferahlık aldı içini; günlük hayatının bir parçası haline gelmiş olan korkuyla ilk kez cesaretle yüzleşmeye çalışıyordu.

Alice Hindman yirmi beşine bastığı yıl, neşesiz olaysız geçen hayatını tedirgin eden iki olay oldu. Annesi, Winesburg’ün araba boyacısı Bush Milton’la evlendi, kendisi de Winesburg Metodist Kilisesi’ne üye oldu. Kiliseye katılmasının nedeni hayatındaki yalnızlıktan artık korkmaya başlamasıydı. Annesinin ikinci evliliği de yalnızlığını iyice artırmıştı. «Yaşlanıp tuhaflaşıyorum. Ned gelirse beni istemez. Onun yaşadığı şehirde erkekler her zaman gençtir. O kadar çok işleri vardır ki yaşlanacak vakti bulamazlar,» dedi acımasız bir gülüşle ve herkesle ahbaplık etmeye kesinkes karar verdi. Mağazanın kapalı kaldığı her perşembe akşamı kilisenin bodrum katındaki dua toplantılarına katılmaya pazar akşamları da Epworth League adlı kuruluşun düzenlediği toplantılara gitmeye başladı.

Bir eczanede çalışan ve aynı kiliseye devam eden orta yaşlı Will Hurley, eve birlikte yürümeyi önerdiğinde itiraz etmedi. «’Bana yaklaşmasına izin vermeyeceğim tabii, ama kırk yılda bir beni görmeye gelirse bunun zararı olamaz,» dedi kendi kendine; Ned Currie’ye bağlı kalmakta kararlıydı hâlâ.

Neler olduğunu pek fark edemese de, Alice önce belli belirsiz ama sonra daha kararlı bir şekilde, tutunacak bir dal arıyordu kendisine. Eczacı kalfasının yanında sessiz sessiz yürüyordu. Ama, karanlıkta duygularını belli etmeden yürürlerken ara sıra elini çıkarıp adamın paltosunun kıvrımlarına dokunuyordu hafifçe. Evlerinin önündeki giriş kapısında adamdan ayrılınca içeri girmedi, kapının yanında bir an dikildi. Eczacı kalfasına seslenip evin önündeki sundurmada karanlıkta birlikte oturmayı istemek geldi içinden, ama anlamaz diye korktu. «İstediğim o değil.» dedi kendi kendine; «yalnızlıktan kaçıyorum ben. Eğer dikkat etmezsem insanlardan da kaçmaya başlayacağım.»

* * *

Yirmi yedinci yaşma bastığı yılın güz başlarında Alice’in içini tutkulu bir huzursuzluk kapladı. Eczacı kalfasının varlığına dayanamıyordu artık, öyle ki bir akşam adam birlikte yürümek için gelince başından savdı hemen. Kafası yoğun bir şekilde çalışıyordu, mağazada tezgahın ardında saatler boyu dikilmekten usanmış olarak eve gidip zor bela yatağına yattığında uyuyamadı. Gözlerini karanlığa dikerek bakıp durdu. Hayali, uzun bir uykudan yeni uyanmış çocuklar gibi odada gezinmeye başladı. İçinde, havailere kanmayan ve hayattan kesin yanıt isteyen bir soru işareti vardı.

Bir yastığı kucaklayıp sımsıkı bastırdı göğüslerine. Yataktan çıktı, bir battaniyeye, karanlıkta yorganın altında sanki biri yatıyormuş gibi bir görüntü verdikten sonra karyolanın yanma diz çöküp nakarat söylermiş gibi fısıldanarak yataktaki şekli okşadı. «Neden bir şeyler olmuyor? Niye böyle tek başıma kaldım?» diye mırıldandı. Ara sıra Ned Currie’yi düşünüyorduysa da artık ona bağımlı değildi. Arzuları belirsizleşmişti. Ne Ned Currie’yi istiyordu ne de başkalarını. Sevilmek istiyordu. İçinde gittikçe yükselen çağrıyı birinin çıkıp yanıtlamasını istiyordu.

Derken yağmurlu bir gece bir serüvene atıldı Alice. Hem korktu, hem de şaşırdı. Saat dokuzda mağazadan döndüğünde evi boş buldu. Bush Milton kasabaya gitmiş, annesi de bir komşuya geçmişti. Alice, üst kattaki odasına çıkıp karanlıkta soyundu. Bir an pencerenin yanında durup yağmurun camdaki takırtısını dinledi, derken garip bir arzu yayıldı içine. Yapacağı şeyi hiç düşünmeksizin merdiveni inip evin karanlığından yağmura çıktı. Evin önündeki ufak çim tarhında dikilip soğuk yağmurun bedenine değişini duyumsarken çıplak olarak sokaklarda koşturma arzusu kapladı içini.

Yağmurun bedeninde yaratıcı, harika bir etki yapacağını düşündü. Yıllardır böylesine gençlik ve cesaret dolu hissetmemişti kendisini. Zıplayıp koşmak, haykırmak, başka bir garip bulup kucaklamak geldi içinden. Evin önündeki tuğla kaldırımda bir adam yürüyordu sendeleyerek. Koşmaya başladı Alice. Vahşi, umutsuz bir ruh hali sarmıştı benliğini. «Kimse kim, bana ne? O da tek başına, gidiyorum ona,» diye geçirdi içinden, sonra da çılgınlığının muhtemel sonucunu hiç düşünmeden hafifçe seslendi. «Bekle!» diye bağırdı; «gitme. Kim olursan ol, bekle.»

Kaldırımdaki adam durup dikildi kulak kabartarak. Yaşlıydı, pek fazla işitmezdi. Elini ağzına götürerek bağırdı: «Ne var? Ne oluyor.»

Alice yere çöküp titreyerek uzandı. Yaptığı şeyden öylesine korkmuştu ki adam yürüyüp gittikten sonra ayağa kalkmaya cesaret edemedi. Eve kadar, çimenler arasından elleriyle dizleri üstünde sürünerek gitti. Odasına vardığında kapıyı sürgüledi, tuvalet masasını da arkasına dayadı. Her yanı sarsılıyor, elleri tir tir titriyordu; öyle ki geceliğini güç bela giyebildi. Yatağa girince yüzünü yastığa gömüp hüngür hüngür ağladı. «Ne oluyor bana? Korkunç bir şey yapacağım dikkat etmezsem,» diye geçirdi içinden. Yüzünü duvara çevirip Winesburg’de bile pek çok insanın tek başına yaşayıp tek başına ölmesi gerektiği gerçeğini cesaretle karşılayabilmek için kendini zorlamaya çalışmaya başladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.