“Bizim İçin Oyna”: Türkiye’de Futbol ve Siyaset, Mehmet Ali Gökaçtı

Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Bizim İçin Oyna” kitabı, bugüne kadar okuduğum en iyi futbol kitaplarından biri.

Gökaçtı, Osmanlının son yıllarında azınlıkların oynamaya başladığı ve bir süre sonra tüm yasaklara rağmen Müslüman Türklerin de onlara katıldığı futbolun, ilk günlerinden,  kitabın yayınlandığı 2008’e kadar geçen zamanda siyasetle “dansını” konu alıyor. İlk zamanlarda futbolun siyasete, sonralarında ise siyasetin futbola olan “ihtiyacını”, ülkede yaşanan siyasi değişimlerin kimi köklü kulüpleri yok ederken, kimilerini daha da büyüttüğünü anlatıyor.

Bugüne kadar futbol pastasının çok büyük kısmının yiyen, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın yaklaşık 100 yılda nasıl ayakta kaldığını, hangi kritik hamlelerle, “büyüdüklerini” ve yıkılmaz hale geldiklerini belgeliyor.

Verdiği bilgilerin ilginçliği, üslubu ve anlatımı nedeniyle “Bizim İçin oyna” son derece akıcı ve güzel bir futbol kitabı.

Kitapla ilgili tek can sıkıcı bilgi ise, yazar Mehmet Ali Gökaçtı’nın kitabın çıkmasına bir hafta kala hayata gözlerini yummuş olması.

“Bizim İçin Oyna” hakkında bilgi vermesi açısından kitabın sonuç bölümü şöyle;

Simon Kuper’in kült haline gelmiş olan meşhur kitabının başlığında söylendiği gibi: “Futbol asla futbol değildir.” Kitleleri derinden etkileyen, sarmalayan yönü, onu bir oyun ya da salt bir eğlence vasıtası olmaktan çıkarmış durumda.

Futbolun bu müthiş potansiyeline kayıtsız kalamayan siyasetin ve sermayenin dahli, futbolun kapitalist sistemin küresel gelişmesine paralel bir yayılma süreci yaşadı ve değişimlerden geçti. Daha 20. yüzyılın başında küresel hale gelmiş olan futbolun para ve siyaset ile ilişkisi de, o ülkede ekonominin ve politikanın yapılanmasına paralel bağlı olarak değişik özgül biçimler alacaktı.

Türkiye’de İngilizlerin öncülüğünde oynanmaya başlanan futbol, gitgide yerlileşir ve “millileşirken”; Osmanlı İmparatorluğunun çöküp milliyet esasına dayalı bir kimlik etrafında yeni bir ulusun inşa edilmesi sürecinde, milli kimliği olgunlaştırmak ve özellikle gençliği bu kimlik etrafında seferber etmek İçin kullanılacaktı.

Devletin maddi ve manevi katkısı, ondan da öteye yönlendirmesiyle gelişen süreçte, spor, tek-parti iktidarının koyu mutlakiyetçi anlayışı altında, milletin ruh ve beden sağlığının korunması ve geliştirilmesi için gerekli bir araç sayılıyordu. Futbol ortamına damgasını vuran yarışmacılık ve rekabet, bu bakış açısına göre sporun birleştirici ve bütünleştirici yönüne ters düşmekteydi. Buna rağmen futbol topu, o yıllarda da kitleleri peşinden koşturmaya devam etti. Şükrü Saracoğlu gibi en yüksek mevkilerdeki bir siyasetçinin Fenerbahçe Kulübü’nde başkanlık yapması ve Güneş’in model kulüp olarak iktidar tarafından desteklenmesi gibi örnekler, futbolun tek-parti iktidarı tarafından da göz ardı edilemediğini açıkça göstermekteydi.

1950’den sonra Türkiye’nin dış dünyaya açılmaya başlaması ve Batı’nın bir parçası olma arzusunun başka bir boyuta sıçraması, onun yanında profesyonelliğin gündeme girmesi, siyasetin futbola bakışını değiştirecekti. Futbol, ellili yıllardan sonra Batı karşısındaki geri kalmışlığın bir tür telafi mekanizması ve bir tür rövanş imkânı haline gelecekti.

Bu arada profesyonellik uygulamasına bağlı olarak belirli ölçüde de olsa sermayenin girişi, altmışlı yıllardan itibaren büyük İstanbul kulüpleri ile diğerleri arasındaki güç dengesini bir daha düzelmemek üzere bozacaktı. Buna karşın aynı yıllarda, hem planlı kalkınma politikasının ve futbolu bir ulusal bütünleşme aracı olarak kullanma çabasının bir yansıması hem de gelişen Anadolu sermayesinin sesini duyurma gayretinin sonucu olarak Türkiye, Anadolu’daki futbol patlamasına tanıklık edecekti. Bu patlama yetmişli yıllarda dönemin ekonomik, sosyal ve toplumsal ortamına da uygun olarak Trabzonspor’un zirveye çıkışına yol açacaktı,

1980’deki askeri darbeyle birlikte uygulamaya konulan neo-liberal politikalarla, bu kez Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eklemlenme süreci başlayacaktı. Büyük sermayenin işin içine girmesi, ünlü teknik adamların Türkiye’ye getirilmesi, altyapıda ve üstyapıda yapılan yatırımlar, futbolun çehresinin kısa zamanda değişmesine yol açıyordu. Doksanlı yıllardan itibaren, Türkiye’de de etkin olmaya başlayan endüstriye] futbol, bu değişimi hızlandıracaktı. Bu sürecin belirgin olumsuz etkisi, eşitsizliklerin derinleşmesiydi.

Kapitalist endüstrinin yönlendirdiği futbolun büyük kulüpler dışında kalan kısmı, giderek daha fazla güç odaklarının siyasal kucağına düşüyordu. Futbolun bir sektör haline gelmesiyle birlikte siyasetten bağımsızlaşacağı varsayımıyla başlatılan bir sürecin sonunda, siyaset, işin içine çok daha fazla girmişti. Endüstriyelleşme sürecinin hanemde, popüler milliyetçiliğin seksenli yıllardan itibaren futbol dünyasına hâkim olmasıyla birlikte siyasetin futbol üzerindeki etkinliği yaygınlık ve meşruiyet kazanacaktı. Seksenli yıllardan itibaren futbol sahaları milliyetçiliğin ve “biz ve öteki” ayrımının önceki dönemlerde olmadığı ölçüde yemden üretildiği yerlere dönüşecekti.

Türk futbolunun seksenlerde başlayan, 2000lerin başında zirveye çıkan ilerleme süreci, popüler milliyetçiliğin sebep olduğu ya da olabileceği fanatizm ve vandalizmi bir ölçüde frenleyecekti. Ancak 2003 yılından itibaren başlayan nispi gerileme dönemi, sorunların eskisine göre çok daha fazla şiddet içeren bir şekilde nüksetmesine sebep olacaktı.

Türk futbol dünyası, eğer yükselişim sürdürmek, daha doğrusu arkasındakiler ile arasındaki farkı açmak ve dünya futbolunun üst kategorisinde yer almak istiyorsa, futbolda gerçekten söz sahibi ülkeler gibi bir ekol oluşturması gerekiyor. Bunun sadece saha içindeki organizasyon boyutuyla düşünülmesi yetersiz kalır. Futbol dünyamız her şeyden önce idari olarak yeniden yapılandırılmalı. Federasyonun ve tüm futbol ortamının siyaset ile ilişkisini gelişmiş ülkelerdeki gibi düzenlemesi burada kilit unsurdur. Bu değişimlerin yapılabilmesi ve işlerlik kazanabilmesi elbette kolay bir iş değil. Sivil toplumun ve demokratik mekanizmaların yeterince işlerlik kazanmadığı bu yönde deneyim kazanmamış bir toplumda, bu tarz değişimlerin gerçekleştirilmesi kolay değil. Buna bir de kapitalist sisteme “kurallarıyla” adapte olmadan birçok alanda idâre-i maslahatçı anlayışla davranma alışkanlığı da eklendiğinde, günümüz futbol dünyasının endüstriyel futbol gerçeğine o kadar da kolay uyum sağlayamadığını da eklemeli. Tıpkı modernleşme sürecine eğreti bir tarzda eklemlenen toplumlar gibi, endüstriyel futbol gerçeğine de kurallarınca adapte olmamak, yeni problemler doğuruyor. Kapitalistleşmenin kurumsal koşullarının oluşmadığı ortamlarda kuralsız bir vahşiliğe bürünmesi gibi endüstriyel futbolun da tam olarak kurumsallaşamadığı koşullarda kaotik bir yıkıcılığa yol açması kaçınılmaz oluyor. Dolayısıyla, Türkiye’de futbolun mevcut durumda aslında harakiri yaptığını ve kendi kendisini bitirme yolunda olduğunu söyleyenleri ciddiye almak gerek.

* * *

Bu çalışmada, geride bıraktığımız yaklaşık yüz yıllık süreçte Türkiye’de futbol ile siyasetin ilişkilerini ve etkileşimini ortaya koymaya çalıştık. Bu ilişki, her dönemde iki taraflı çalışan bir mekanizmaya dayanıyor. Siyasetin, futbolu kullanarak kitleleri yönlendirmeye ya da etkilemeye çalışması gibi tek yönlü bir süreçten söz edilemez. Aynı zamanda futbol dünyası da ayakta durabilmek için siyasete ihtiyaç duydu. Çünkü futbol dünyası kendi dinamikleriyle ayakta duracak güce ve özgüvene sahip değildi. Bu yüzden de siyasetin ister doğrudan, isterse dolaylı yollardan futbola müdahil olması hiçbir zaman için yadırganmadı. Hatta çoğunlukla maddi ve manevi getirileri açısından olumlu ve gerekli sayıldı.

Ancak bütün bu değerlendirmeler, Türk futbolunun dünya ile yakınlaşmasına veya izole olmasına paralel olarak gelişim seyrini sürdürüyor. Ancak demokrasi, sivil toplum, hukuk gibi kavramların anlaşılması ve toplumsallaştırılmasında yaşadığımız farklılıklar ve sorunlara paralel, futbol konusunda da, “kendimize özgü” bir düzen ve anlayış etkisini koruyor.

Siyasetin desteğini bir şekilde almaksızın hiçbir zaman ayakta duramamış olan Türk futbol dünyasının, endüstriyel futbolun acımasızca işleyen çarkları karşısında sığınacağı tek yer çoğunlukla yine siyaset oluyor. Türk futbolu üç büyük kulübün öncülüğünde “kendisine özgü” bir şekilde endüstrileşirken, geride kalan büyük çoğunluk da mecburen her geçen gün daha fazla siyasal güç odaklarına tabi hale geliyor. Bu gidiş Türk futbolunu belki kimilerinin dediği gibi öldürmeyecektir ama siyasal bağımlılıklara mahkûm edecektir. Hem de 100 yıl öncesine göre daha sıkı bir prangayla…

Bizim İçin Oyna’dan macanilari.com’a yapılan alıntılar…

“Bizim İçin Oyna”: Türkiye’de Futbol ve Siyaset, Futbol Kitapları, 19

““Bizim İçin Oyna”: Türkiye’de Futbol ve Siyaset, Mehmet Ali Gökaçtı” üzerine 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.