porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Vatikan, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 2

03 Ekim 2008, Piazza del Popolo, Roma, Italya -01-

3 Ekim 2008, Cuma (Milano, Roma)

Fiyatından ötürü orta hızlı bir trene atlayıp Roma’ya gitmiştik. Derya’nın, “bir gün hayatta yetmez. Hatta iki gün bile eh işte” dediği Roma’ya biz önceden gidip dolaşacak, akşam üzere Derya’da bize katılacak ve bir gün sonra akşama kadar dolaşıp daha hızlı bir trenle Milano’ya dönecektik.

03 Ekim 2008, Roma, Italya -01-

Trenden inip metroyla merkeze geçtiğimizde öyle bir kalabalık görecektik ki, ister istemez, “Ekimin ilk günleri ve bir de üstüne hafif yağmurlu ve rüzgârlı bir havaya rağmen bu kadar insan varsa, normal tatil mevsiminde ne kadar insan oluyordur” diye düşünmüştüm. Ayrıca sokaklarda o kadar çok milletten insan vardı ki, kendimi devasa bir havaalanında gibi hissediyordum. Tabi bunlar bir yana Roma eşsiz ve tek kelimeyle mükemmel bir yerdi!

Roma’da kaldığımız iki gün boyunca birçok yere gittik. Şehrin neredeyse her sokak başında tarihi bir şeylerin olması çok garipti. Bu yüzden, Derya’nın, “Roma’da haritanı alıp yürüyeceksin, başka türlüsü imkânsız” sözlerinin ne kadar doğru olduğunu anlamıştım. Ama tek handikabımız ara ara serpiştiren yağmur ve ardından esen soğuk rüzgarla mücadeleydi.

Mehmet Ali Cetinkaya - 03 Ekim 2008, Ispanyol Merdivenleri, Roma, Italya

İlk gittiğimiz yerlerden biri İspanyol Merdivenleriydi (Spanish Steps). Önünde bulunan çeşmede ve oldukça kalabalık olan merdivende bir süre oturup etrafı izlemiştik.

03 Ekim 2008, Trevi, Ask Cesmesi, Roma, Italya -01-

03 Ekim 2008, Trevi, Ask Cesmesi, Roma, Italya -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 03 Ekim 2008, Trevi, Ask Cesmesi, Roma, Italya

Aşk Çeşmesi ya da Trevi Çeşmesi (Trevi Fountain) Roma’da en sevdiğim yerlerden biriydi. Bugüne kadar televizyonda gördüğüm açıdan olacak, çeşmenin daha açık bir alanda ve büyükçe olduğunu düşünüyordum. Ama aslında binaların arasında (3 yol arası) ve küçük olduğunu görünce nedense daha çok hoşuma gitmişti. Burada bulunan büfelerden birinde gördüğümüz ve ambalajı tamamen Türkçe olan Milka gofrete de şaşırıp bir süre muhabbetini etmiştik.

03 Ekim 2008, Piazza del Popolo, Roma, Italya -02-

Rastgele sokaklar arasında dolaşırken, Santa Maria in Montesanto ve Santa Maria dei Miracoli kiliselerinin bulunduğu iki sokağın açıldığı Halk/Popolo Meydanı’na (Piazza del Popolo / People’s Square) ulaşmıştık. Meydanın tam ortasında yer alan Mısır dikilitaş anıtı ve benim daha çok ilgimi çeken heykelleriyle bir çeşme vardı.

03 Ekim 2008, Vittorio Emanuele II Abidesi, Altare Della Patria, Roma, Italya -01-

03 Ekim 2008, Vittorio Emanuele II Abidesi, Altare Della Patria, Roma, Italya -02-

Venedik Meydanı ve Capitoline Tepesi arasında bulunan Vittorio Emanuele II Abidesi (Altare Della Patria) de Roma’daki birçok yapı gibi görkemli heykellere sahipti.

İlk günün gecesinde Antik Roma’nın tüm tanrıları için tapınak olarak inşa edilmiş olan ve tüm Roma yapıları içinde (ve muhtemelen dünyada döneminin) en iyi korunmuş binası olan Pantheon’a gimiştik. Yapının kubbesindeki büyük açıklığa oldukça şaşırmıştık. Bir süre bakındıktan sonra birbirimize “yağmur yağınca ne oluyor?” diye sormuş ve yerdeki mikro deliklerin su damlalarını topladığı bilgisini alıp “vay be!” demiştik.

03 Ekim 2008, Roma, Italya -02-

Birbirimizden habersiz olarak yaptığımız planlarla, aynı tarihlerde İtalya’da ve onlar turla biz ise Derya’nın planıyla Roma’ya gelmemize rağmen ilk gün akşamı Ankara’dan bazı arkadaşlarımızla Roma’da buluşmak enteresan bir deneyim olmuş ve bol bol eğlenmiştik.

4 Ekim 2008, Cumartesi (Roma, Vatikan)

O güne kadar Milano’daki Derya’nın evinde ve kendi zevkimize göre kahvaltı yaptığımız için Roma’da kaldığımız butik otelin vereceği kahvaltıyı çok merak ediyordum. İtalya deyince aklıma (nedense?) peynir ve zeytin geliyor ve bol çeşitli güzel bir kahvaltı hayal ediyordum. Ama o da ne? Etimek dışında kahvaltının tamamı tatlılardan oluşuyordu. Kruvasan, reçel, çikolata… Kahvaltıda önce tuzlu yemeyi seven biri olarak oldukça zorlanmıştım. Madeira’da tanıştığımız Francesco’ya durumu anlatıp kahvaltı alışkanlıklarını sorduğumda kesin bir şekilde “elbette tatlı şeyler yiyoruz” yanıtını vermişti. Bizim ise genelde önce tuzlu yediğimizi söylediğimde, benim Roma’daki kahvaltıda hissettiğim gibi kötü bir tavırla “yoo, asla!” diye kestirip atmıştı.

Kahvaltının ardından yine yürüyerek dolaşmaya devam etmiştik.

04 Ekim 2008, Tiber Nehri, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya -01-

Tiber nehrinin üzerinde bulunan bol melek heykelli köprüden geçerek ulaştığımız Sant’Angelo Kalesi’nin (Castel Sant’Angelo) avlusu göz kamaştırıcıydı.

04 Ekim 2008, Vatikan, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya

04 Ekim 2008, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya -03-

Çünkü buradan Roma’nın sembolleri olan devasa yapıların neredeyse hepsini görebiliyordunuz. O güne kadar gördüğüm en güzel manzara idi. (Sonraları bu listeye Budapeşte’deki elinde defneyaprağı tutan kadın heykelinin (Szabadság Szobor / Liberty Statue) de bulunduğu Gellert tepesinden (Türkçedeki adıyla Gürz Elyas bayırı) Tuna nehri ve Budapeşte’nin eşsiz görüntüsü, Salzburg kalesinden Alplerin eteğindeki, olabildiğince yeşillerle kaplı nefis şehir manzarası, Madeira’daki São Lourenço ucunda dalgaların çarptığı bol katmanlı devasa kayalıklar ve Samos Adasındaki Mikro Seitani Plajı’nın yeşil-mavi tonlardaki efsanevi görüntüsü girdi.)

04 Ekim 2008, Tiber Nehri, Castel Sant'Angelo, Roma, Italya -02-

Avluya ilk çıktığımda karşılaştığım büyüleyici manzaranın etkisinden hafif hafif kurtulurken “ah keşke bir de harita gibi bir şey olsa da, bu gördüğümüz yapıların ne olduğunu anlayabilseydim!” diye geçirerek kafamı aşağıya doğru indirdiğimde aslında 3 yönde de birer tane “gölge harita” olduğunu ve yapıların üstünde ne olduğunun yazılı olduğunu görüp “yuh!” demiştim. Muhteşem bir düşünceydi!

04 Ekim 2008, Aziz Petrus Bazilikasi, Vatikan, Roma, Italya -01-

04 Ekim 2008, Aziz Petrus Bazilikasi, Vatikan, Roma, Italya -02-

Katolik mezhebinin yönetim merkezi ve aynı zamanda devlet olan Vatikan oldukça ilginç bir yerdi. (Hiç savaşa girmediği için İsviçre’den ve “babadan oğula” tarzında seçilen) muhafızların giysiler oldukça enteresandı. Vatikan’a doğru yürürken hayatımda gördüğüm en fazla, çikolata, şekerleme, çay ve kahve çeşidinin bulunduğu bir dükkâna girip bakınmıştık. Raflarda Hazer Baba markalı elma çaylarını görünce şaşırmıştık. Derya, “nedendir bilmiyorum ama İtalya’da her yerde bunlardan var ve adamlar Türklerin sürekli elma çayı içtiğini düşünüyorlar” demişti.

Aziz Petrus Bazilikasi, Vatikan, Roma, Italya -wikipedia-

Vatikan’a vardığımızda ince ince yağmur yağıyordu ve inanılmaz bir kuyruk vardı. İlk anda anlamasam da bir süre sonra bu kuyruğun (23.000 m2’lik alanıyla Hristiyanlığın en büyük kilisesi olan) Aziz Petrus Bazilikası’nın (Basilica di San Pietro in Vaticano, 1626) girişindeki giysi ve güvenlik aramasından kaynaklandığını öğrenecektim. Uzunca bir süre bekledikten sonra sıra bize geldiğinde aramadan geçip Bazilikaya girdik. Bugüne kadar gördüğüm kiliselere göre en aydınlık olanıydı. İçerideki heykeller, işlemeler, kubbeye yakın camlardan giren ışık süzmeleri oldukça güzel ve bol ayrıntılıydı. Bir süre içeride gezindikten sonra dışarı çıkıp meydanda da biraz zaman geçirdik. Ardından gezi sırasında tek üzüldüğüm şey olan, Vatikan’ın yanında bulunan ve Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışı (1511) eserinin de bulunduğu Sistine Şapeli’ne gitmek üzereyken “az önce kapandığını” öğrendik.

03 Ekim 2008, Vatikan, Roma, Italya

Dönüş yolunda rastgele girdiğimiz bir avluda, binanın duvarlarından birinde güneş saati görüp şaşırmış ve bir süre üzerinde fikir yürütmüştük.

04 Ekim 2008, Piazza del Campidoglio, Roma, Italya -01-

04 Ekim 2008, Piazza del Campidoglio, Roma, Italya -02-

04 Ekim 2008, Piazza del Campidoglio, Roma, Italya -03-

Capitol tepesinde bulunan Piazza del Campidoglio sarayının avlusuna giden merdivenin her iki yanında ve avluda bulunan heykeller çok güzeldi.

04 Ekim 2008, Roma Forum, Roma, Italya -02-

04 Ekim 2008, Roma Forum, Roma, Italya -01-

Kolezyum’a giderken ya yorgunluktan ya da geç olduğundan Roma Forumu’na girmeden, etrafında dolaşarak incelemeye çalışmıştık.

04 Ekim 2008, Kolezyum, Colosseum, Roma, Italya -02-

04 Ekim 2008, Kolezyum, Colosseum, Roma, Italya -01-

Dönüş saatimiz yaklaşırken ve güneş batışa geçmişken gittiğimiz Kolezyum (Colosseum), hayatımda gördüğüm en etkileyici yapılardan biriydi. Beton ve taştan inşa edilen, Roma İmparatorluğunun ve aynı zamanda dünyanın en büyük amfi tiyatrosu olan yapı çok ihtişamlı görünüyordu.

Roma’da öğlenleri genelde fastfood yemiştik. Yediklerimiz arasında en ilginci bizdeki uzun pideler gibi yapılmış ve yanlamasına kesilerek satılan pizzalardı!

Gezimiz sırasında neredeyse her gittiğimiz yerde fotoğrafları çekilen bir sürü gelin ve damada rastlayıp şaşırmıştık. Ama sonraları gelin ve damatlar için yapılan bu açık hava çekimleri Türkiye’de de oldukça meşhur oldu.

Gün boyu yürüyerek dolaştığımızdan dönüş treninde bol bol uyumuştuk…

5 Ekim 2008, Pazar (Milano)

04 Ekim 2008, Milano, Italya -01-

04 Ekim 2008, Milano, Italya -02-

Pazar günü Milano’da daha önce gitmediğimiz yerlere ve Indro Montanelli Bahçelerine gitmiştik. O gün gördüğüm en ilginç şey sokak arasında rastladığımız bir mozaikçinin camında bulunan mozaikten kadın ve erkek figürleriydi…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 4′ü okumak için tıklayın…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Vatikan, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 1

30 Eylul 2008, Duomo di Milano, Milano, Italya -04-

29 Eylül 2008, Pazartesi (İstanbul, Milano)

Hayatımda ilk kez 29 Eylül 2008, Pazartesi günü yurtdışına çıktım. Vize almak için belgeleri toplarken yaşanan bol soru işaretleri, Milano’da pasaport kontrolünün nasıl olacağı heyecanı derken günler günleri kovaladı ve önce Ankara’dan İstanbul’a otobüsle geçtik oradan da Milano’ya uçtuk. Pasaport kontrolü oldukça şaşkınlık vericiydi. Zira sağlı sollu iki tane polis görev alıyordu ve pasaportu alıp, gelen kişinin yüzüne bakıp onaylaması 5-10 saniye sürüyordu. Bir süre sonra polislerin İtalyanca olarak birbirlerine laf attıklarına şahit olup, “kim daha hızlı bitirecek” yarışı yaptıklarını düşünmüştüm.

Terminalden çıkıp şehir merkezine gideceğimiz otobüse bindiğimizde bizi bir sürpriz karşılıyordu. Telefonlarımızı yurtdışına açmayı unutmuştuk. Bizi bekleyen Derya’ya haber vermeliydik ve aklımıza hiçbir şey gelmiyordu. Çünkü elimizde sadece telefon numarası vardı ve biz aradığımızda o da otobüsün son durağına gelecekti. “Uçağın iniş saatini biliyor yaklaşık bir saatte gelir” diye düşünürken, ön sıralarda oturan bir kızın telefonda Türkçe olarak Milano’ya indiğini söylediğini duyup yanına yanaşmış ve durumu anlatıp Derya’yı aramış ve derin bir oh çekmiştim.

İlk kez farklı bir ülkede olmanın verdiği avanaklıkla etrafı süzerken, 3 şeritli yolda tüm arabaların ip gibi dizildiğini ve kimsenin kimseyi sollamadığını, önüne kırmadığı fark ettim. Bir süre şaşkınlıkla izledikten sonra “demek ki herkes kuralların elverdiği hızda giderse oluyormuş!” diye düşünerek ilk dersimi çıkartıyordum. Merkeze inip bizi bekleyen Derya ile buluştuktan sonra ilk iş olarak su almak için bir büfeye gitmiş ve İtalya’da suların birçok çeşitte olduğunu ve birçoğunun soda gibi mineralli olduğunu öğrenip ülkeye iner inmez ikinci kez şaşıracaktım. Sonrasında eve gidip yol yorgunluğunu atacaktık.

30 Eylül 2008, Salı (Milano)

Sabahleyin, kaldığımız evin yakınlarında bulanan ufak bir markette bir yandan kahvaltılık alırken, bir yandan da reyonları gezip farklı ürünleri incelemek oldukça zamanımı almıştı. Bu gezinin ardından kahvaltılıklara bir sürü de abur cubur ekleyip kasaya geldiğimde naylon torbaların parayla verildiğini görüp şaşırmıştım. Bu yüzden insanlar, çocukluğumda annemle pazara giderken yanımızda taşıdığımız dayanaklı torbalardan taşıyorlardı. Bugün bile Türkiye’deki herhangi bir süper markette insanların naylon torbaları üçer beşer alarak sergiledikleri tüketim çılgınlığını gördükçe o günü hatırlar ve “keşke burada da paralı olsa da insanlar daha az plastik tüketse” diye düşünürüm.

Kahvaltının ardından kaldığımız evinin önündeki sokağa kurulan “semt pazarını” uzun uzun incelemiştim. Ömür abime gördüğüm farklı mantarların resimlerini çekmiş, dev ve kart salatalıkları görüp şaşırmış ve preslenmişe benzeyen (Devebastı) şeftalileri görüp “buralarda sadece bunlar yetişiyor herhalde” diye acımıştım. Ama yıllar sonra Türkiye’de de satılmaya başlanan bu şeftalinin aslında oldukça lezzetli bir tür olduğunu öğrenecektim.

30 Eylul 2008 - Milano, Italya -01-

Pazarda gezindikten sonra Derya ile buluşmak için şehrin en ünlü katedrali olan Milano Katedraline (Duomo di Milano) doğru yürümeye başladık. Geçtiğimiz her sokağı (çok katlı tarihi binalarla çevrili olduğu için) İstiklal’e benzetiyorduk.

30 Eylul 2008 - Milano, Italya -02-

Mehmet Ali Cetinkaya - 30 Eylul 2008 - Milano, Italya -01-

Kısa bir süre sonra bazı insanların çimenlere yayıldığı, bazılarının koştuğu, bisiklete bindiği, yürüdüğü, ağaçlarla kaplı oldukça büyük bir park olan Sempione parkına geldik. İçinde bir de göletin bulunduğu parka bayılmıştık! Daha sonraları şehrin merkezinde bu tarz yeşil alanların oldukça fazla olduğunu ve bazılarının aslında zenginlere ait olup ardından devlete bağışlandığını ve belediyelerinde koruyarak halka açtığını öğrenip saygı duyacaktık.

30 Eylul 2008, Castello Sforzesco, Milano, Italya -01-

30 Eylul 2008, Castello Sforzesco, Milano, Italya -02-

Parka bir süre takıldıktan sonra yürüyüşümüze devam edip 15. Yüzyılda Milano dükü Francesco Sforza’nın yaptırdığı ve artık şehir müzesi/resim galerisi olarak kullanılan Sforza şatosu/kalesine (Castello Sforzesco) ulaştık. Solmuş sarmaşıklarla kaplı dış surlar, orta avlu, 2 yuvarlak büyük kubbe, üstünde saat bulunan orta kubbe ve çıkışında yer alan çeşmesiyle oldukça güzeldi.

30 Eylul 2008, Duomo di Milano, Milano, Italya -01-

30 Eylul 2008, Duomo di Milano, Milano, Italya -02-

30 Eylul 2008, Duomo di Milano, Milano, Italya -05-

Bir süre daha yürüdükten sonra yaklaşık bir hafta kalacağımız Milano’da en sık geleceğimiz ve en çok zaman geçireceğimiz yer olan Duomo meydanına (Piazza del Duomo) ve bugüne kadar gördüğüm en güzel ve inanılmaz yapılardan biri olan Milano Katedraline ulaştık. Katedralin her bir yerinde, kullanılan tüm malzemelerden oyulmuş on binlerce küçüklü büyüklü figür göz kamaştırıcıydı.

30 Eylul 2008 - Galleria Vittorio Emanuele II, Milano, Italya -01-

Katedrale göre meydanın sağında bulunan, 19. yüzyılın ortalarında inşa edilen ve dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan Galleria Vittorio Emanuele II’nin cam kubbesi, dükkânların, kafelerin bulunduğu yapılar oldukça güzeldi.

30 Eylul 2008 - Galleria Vittorio Emanuele II, Milano, Italya -02-

İçeride dolaşırken Yavuz, yerde bulunan boğa figürünün üzerindeki çukura topuğunuzu koyup dönmenin buranın geleneklerinden biri olduğunu anlattı ve bizde bol bol kahkaha atarak birkaç kere uyguladık.

Neredeyse her akşam kaldığımız evin yan sokağında bulunan Roma dondurmacısında yediğimiz dondurmaların neredeyse her biri nefisti. Hatta birkaç gün sonra gideceğimiz Roma’da yediğimiz dondurmadan bile güzeldiler.

1 Ekim 2008, Çarşamba (Milano, Giuseppe Meazza)

01 Ekim 2008 - Milano, Italya -02-

Milano’daki ikinci gün öğlen yine Duamo meydanındaydık. Derya bizi marzipandan yaptığı meyveleriyle ünlü bir kafeye götürmüştü.

01 Ekim 2008 - Milano, Italya -01-

Dönüşte ufak bir büfede çeşitli takım atkıları satıldığını görüp Ural’ın “bana Livorno atkısı alsana” sözleri aklıma gelmiş ve bakınmaya başlamıştım. Ama sergilenen atkılar arasında Livorno’nun ki olmadığı için satıcıya sormuştum. O da büfeden çıkıp bir yere gitmiş ve elinde atkıyla dönmüştü. Daha sonraları birkaç kere daha gelip atkı alacak ve Türkiye’ye götürecektim.

01 Ekim 2008, Duomo di Milano, Milano, Italya

Duomo meydanına döndüğümüzde katedralin içine girdim. Birçok bölümde çalışma vardı. (Sonraları katedraldeki çalışmaların ve yenilemelerin (en.wikipedia 1387-1988) yüzyıllardır sürdüğünü ve İtalyanların bir türlü bitmek bilmeyen işler için, “Duomo’ya döndü” dediklerini öğrenecektim.) Dış camlardaki renkli ve bol motifli işlemeleri çok sevmiştim.

San Bartolomeo (Marco d'Agrate, 1562), Duomo di Milano - Craig Chew-Moulding

Ama beni en çok etkileyen şey, derisi yüzülmüş San Bartolomeo (Marco d’Agrate, 1562) heykeliydi. İnce damarlarına kadar en ince ayrıntısına kadar oyulmuş heykel inanılmaz ama bir o kadar da ürkütücüydü!

01 Ekim 2008 - Milano, Italya -03-

Bir ara Milano’nun en ünlü moda evlerinin bulunduğu sokaklarda kısa bir gezi yaptık. Bu arada sokak arasında gördüğümüz bir çocuk parkı daha çok ilgimizi çekti. Çünkü parktaki tüm oyun aparatları tahtadan yapılmıştı. Hem incelemek, hem de biraz dinlenmek için bir süre parkta zaman geçirdik.

Milano’da en çok şaşırdığım şeylerden biri insanların genelde küçük arbaları tercih etmesi ve çok fazla insanın mobilet kullanması idi. İşin en ilginç yanlarından biri ise takım elbiseli erkeklerin ve kadınların da mobiletlerle işe gitmeleri idi. Hatta bir akşam opera binasının önüne park etmiş yüzlerce mobilet görüp dumur olmuştum. Ama trafik için ne güzel bir çözümdü o! Ankara’da da kullanabilsek keşke diye bol bol muhabbetini etmiştik.

Meydana döndüğümüzde katedralin üstüne çıkıldığını görüp bizimkilere önermiş ama olumsuz yanıt almıştım. “O zaman siz bekleyin ben gidiyorum” diyerek girişe geldiğimde, önümde iki seçenek vardı. Ya bedavaya merdivenlerden çıkmak, ya da para verip asansöre binmek. Her Türk gibi “tabana kuvvet” diyerek basamakları çıkmaya başladım. Sürekli dönen, dar yolda basamakları çıktıkça yorulmaya ve sıkılmaya başladım. Ara ara duraksasam da, sürekli karşıdan gelen insanlar ve bitmek bilmeyen dar basamaklardan ötürü bir süre sonra iyice daralıp, “dönsem mi?” diye kendi kendime sormaya başladım. Ama düşük tempo ve yavaş yavaş vites yükselterek tavana ulaşmayı başardım. Bir süre nefeslendikten sonra tavanı gezerek hem meydanı hem de Milano’nun yakın bölümlerini kuşbakışı izlemek çok güzeldi. Sorasında katedralin en tepe noktasında bulunan ve bronz olduğu için altın gibi parlayan Madonnina (Giuseppe Perego, 1774) heykelini hayranlıkla izledim.

Bu arada meydanda Werder Bremen’li taraftarlar yavaş yavaş toplanmaya başlamışlardı. Küçük gruplar halinde dolaşan bazı Inter’liler onların yanlarından marşlar söyleyerek geçiyorlardı. Akşam Giuseppe Meazza’da Inter Milan ile Werder Bremen arasında oynanacak olan Şampiyonlar Ligi maçı, Milano’ya geliş tarihimiz netleştiğinden beri benim de hedefimdeydi. Fakat sormuş soruşturmuş ama defalarca bilet bulmanın hem pahalı, hem de zor olacağını işitmiştim. O yüzden taraftarlı gördükçe canım sıkılıyordu.

Bitmek bilmeyen merdivenleri koşarcasına indikten sonra bizimkilerin yanına geldiğimde, az önce Ebru Şallı’nın önlerinden geçtiğini söylemişler ve bir süre paparazzilik üzerine geyik yapmıştık…

Guiseppe Meazza aka San Siro

Meydanın etrafında dolaşmaya ve takılmaya devam ederken sürekli üzerlerinde formaları olan taraftarları görmek, maçın aklımdan çıkmamasını sağlıyordu. Hem buraya kadar gelip gidememeye de sinir oluyordum! Maça yaklaşık 1 saat kala, stadyuma nasıl gideceğimizi öğrenip metroya atladık. En azından ortamı ve stadı dışarıdan görecektik! Metrodan çıktıktan sonra Inter’li taraftarları takip etmeye başladık. Bir süre sonra gitgide artan gürültüleri ve muhteşem stadı görmeye başladık. Stadın çevresinde bulunan yuvarlak yollara bir anlam verememiştim. Aklıma Esat’taki çok katlı otoparkın araba çıkışları için yapılan dönerli yolu gelmişti. (90 dakika sonra bunların stattan çıkışı sağlayan muhteşem çözümler olduğunu anlayacaktım!)

01 Ekim 2008 - Inter Milan - Werder Bremen Mac Bileti

Maçın başlamasına 10-15 dakika kalmıştı ve görece olarak dışarıda çok az kişi vardı.

01 Ekim 2008 - Inter - Werder Bremen Champions League Match Scarf

Gelmişken maç atkısı alalım diyerek atkımızı aldık ve ardından gişeleri görüp şansımızı denemeye karar verdik. Şans ya, kale arkasındaki Verde tribününün orta katından bilet vardı. Hem de 27 euro! O an, dünyanın en mutlu insanı olmalıydım!

Mehmet Ali Cetinkaya - 01 Ekim 2008 - Inter Milan - Werder Bremen, Giuseppe Meazza, Milano, Italya -01-

01 Ekim 2008 - Inter Milan - Werder Bremen, Giuseppe Meazza, Milano, Italya -02-

Biletinizi kendi başınıza uzatarak turnikelerden stadın bulunduğu alana rahatça girmek, arama yapılmaması, ortalıkta sadece sizin soru sormanızı bekleyen ya da acil durumlara müdahale eden stewardlar, her şeyin satıldığı büfeler, kale arkasında olmamıza rağmen sahaya yakın ve üstten güzel bir görüş açısına sahip olmak, 80 bin kişilik olmasına rağmen kutu gibi stat ve o günlerde hayranı olduğum Adriano’nun sahadaki varlığı, (ki o gün kimler yoktu ki orada. Julio Cesar, Cordoba, Stankovic, Zanetti, Quaresma, Ibrahimovic, Maicon, Cambiassoi, Materazzi, Bolotelli, Muntari, Mesut Özil, Pizarro, Mertesacker, Jose Mourinho…) kısacası her şey muhteşemdi. Tek sıkıntı etrafı izlemek ile maça odaklanmak arasında gidip gidip gelen ruh halimin kendinden geçmişliğiydi!

Devre arasında dev ekrandan o gün Şampiyonlar Ligi’nde oynanan maçlarda devre arasında atılan golleri izlemek de enteresan bir duyguydu…

01 Ekim 2008 - Inter Milan - Werder Bremen, Giuseppe Meazza, Milano, Italya -01-

Maçtan çıktıktan sonra (nasıl olsa metroya gidiyorlardır gibi aptalca bir öneri ve ısrarla) bazı taraftarları takip etmeye başladık. Bir süre sonra saçma sapan bir yere gelmiştik. Haritada bir türlü bulamadığımız otoban vari yol, canımızı sıkmış ve telaşlanmamızı sağlamıştı. Birkaç gence oldukça basit İngilizce cümlelerle metro durağını sorsak da hiçbir cevap alamamak iyice moralimizi bozmuştu. (O günlerde ‘İtalyan, Alman ve Fransızlar gıcıklık olsun diye İngilizce konuşmazlar’ sözleri aklımıza gelse de, Madeira’da tanıştığım Francesco’ya olayı anlatıp ‘neden cevap vermemiş olabilirler?’ diye sorduğumda bir süre düşündükten sonra ‘saçma. Belki İngilizce aksanları konusunda çekinmişlerdir. Bilmiyorum. Sonuçta cümle çok basit ve metro İtalyanca’da da metro!’ diye cevap vermişti.)

Bir gün önce Milano’da taksilerin yoldan yolcu almadıklarını, o yüzden de ya durağa gitmeniz gerektiğini ya da telefon etmeniz gerektiğini öğrendiğimizden taksi seçeneğini de şimdilik askıya alıyor ve başka bir çözüm yolu arıyorduk. O sırada bir otobüs durağı görüp hangi otobüsün kaç dakika sonra geleceğini gösteren elektronik saatler ve geçecek otobüslerin durakları ile metro aktarmalarını görebildiğimiz haritalar sayesinde kendimizi herhangi bir metro istasyona atıp eve dönmüştük.

Bir gün sonra macanilari.com’a sıcağı sıcağına, Milano’da geçirdiği iki gün ve maçla ilgili uzun bir anı yazmıştım. Buyurun: 2008-2009 Sezonu Şampiyonlar Ligi B Grubu 2. Maçı Inter Milan 1-1 Werder Bremen

2 Ekim 2008, Perşembe (Milano, Sirmione)

02 Ekim 2013 - Milano Centrale, Milano, Italya

Perşembe sabahı, İtalya’nın en büyük golü ve aynı zamanda kuzey İtalya’nın en popüler tatil merkezlerinden biri olan Garda gölünün güneyinde yer alan Brecia’daki Sirmione’ye gitmek üzere Milano’daki tren istasyonundaydık. (Sonraları 2 kere daha geleceğim) tren istasyonu, mimarisinden, peronlarına ve bolca ışık süzmelerine şahit olmanızı sağlayan cam kubbesinden, giriş/çıkışların yapıldığı avlusuna kadar her şeyiyle görülmeye ve gezilmeye değer bir yerdi.

02 Ekim 2013 - Sirmione, Brecia, Italya -01-

Güzel, bol muhabbetli ve geçtiğimiz yerleri gözleyerek yaptığımız tren yolculuğunun ardından Sirmione’ye gitmek üzere otobüs beklemeye başladık. Durakta asılı olan ve abartı makyajıyla Bülent Ersoy’a benzettiğimiz posterdeki sanatçı hakkında uzunca bir süre geyik yaptıktan sonra otobüse atlayıp göle yakın bir yerde indik. Devasa ve özene bezene yapılmış bahçeleri, şato vari villaları, havuzlu evleri kıskana kıskana aralarından geçerek göle ulaştık.

02 Ekim 2013 - Sirmione, Brecia, Italya -02-

02 Ekim 2013 - Sirmione, Brecia, Italya -03-

02 Ekim 2013 - Sirmione, Brecia, Italya -04-

Rengi ve uçsuz bucaksız görüntüsüyle göl, daha çok denizi andırıyordu. Deniz kenarındaki kalesi, şirin ve ufak limanı ve sokaklarıyla oldukça güzel bir yerdi. 4-5 saat dolaşıp ardından trene atlayıp Milano’ya dönmüştük.

Akşam Derya bizi sokak arasında yer alan, ufak ama önünde insanların sıra beklediği, oldukça popüler bir Sicilya pizzacısına götürmüştü. Yemek öncesinde aldığımız peynir tabağı ve pizza hayatımda yediğim en lezzetli yiyeceklerdendi. Seyrelmiş ve beyazlaşmış saçlarını yana tarayan, sevimli büyük bir göbeği olan lokanta sahibinin neredeyse her masayla ilgilenmesi ve muhabbet etmesi de (tek kelime anlamasam bile) güzeldi.

Milano’da kaldığımız günlerde akşam yemeği için bir kere de deniz lokantasına gidip büyük bir dilim kılıç balığı yemiştim. Ekşimsi tadını ve sert kıvamını yadırgasam da yıllar sonra çalıştığım şirketin organize ettiği bir kongrede 200 kiloluk bir orkinosun etinin de benzer özelliklerde olduğunu görüp, marina yöntemlerinin ya da büyüklüklerinin buna sebep olduğunu düşünmüştüm.

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 2′yi okumak için tıklayın…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Milano, Giuseppe Meazza, Sirmione, Venedik, Roma, Madrid, Santiago Bernabeu, Toledo – Bölüm 4′ü okumak için tıklayın…

4. Deplasmanım ve Gördüğüm 7. Stad: Bursa Atatürk (389 km)

Kayserispor-Genclerbirligi-

Bursa Atatürk Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 389 km.

Aynı zamanda statta izlediğim ilk Türkiye Kupası final maçı…

Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün taraftarlar için ayarladığı 36 tane otobüsten birinde yolculuğumuz başladı. Yolda durduğumuz her yerde topluca fotoğraflar çektirdik, gırgır şamata yaptık ve Bursa’ya vardık. Bursa Atatürk’e yaklaştıkça heyecanımız artmaya başladı. Sonuçta Türkiye Kupası finalini izlemeye gidiyorduk! Ankara’da yola cıktığımızda hava sıcaktı ama Bursa’da bizi kapalı ve hafif yağmurlu bir hava karşıladı. Polis stadın altında (Merinos deniyor sanırım) otobüsleri durdurdu. Hepimizi oluşturdukları kordon içerisinden stada kadar yürüttü. O sırada atılan sloganlar ve çevredeki Bursasporluların verdiği destek oldukça hoşumuza gitti. Stada yaklaşıtken bazı Kayserisporlu taraftarların bizleri alkışlaması ve bunun üzerine karşılıklı yapılan “Anadolu, Anadolu” tezahüratları ise bence günün en güzel anıydı…

7 Mayis 2008 - Kayserispor-Gencler

Bize ayrılan tribünün önündeki gişelerde büyük bir kalabalık vardı. Bir süre bekledikten ve Bursa’daki tanıdıklarla buluştuktan sonra normalde Texas’ın buldunuğu kale arkasına giriş yaptık. Kayserisporlulara maraton ve diğer kale arkası verilmişti ve sayıca bizden çoktular. Ama Texas’ın verdiği destekle birlikte bizim sesimiz daha fazla çıkıyordu…

Bizim tribünümüzde Ankaragücü, Eskişehirspor ve Bursaspor atkılı birçok futbolsever vardı. Birbirleriyle atkı değiştirip kol kola fotoğraflar çektiriyorduk.

20080507_gencler_tribun_uc_bayrak

Orta kısımda bulunan Texas grubu 3 tane büyük bayrak sallıyorlardı. Bunlardan biri yeşil-beyaz, biri sarı-lacivert ve diğeri kırmızı-siyahtı.

Bursa Atatürk’te ilk kez maç izleyen biri olarak, kale arkası tribününün önünde bulunan kalın direklerin görüş açısını bozmasına ve önde bulunanan koltukların arasındaki uzun düzlükleri garipsedim.

Kayserispor - Genclerbirligi, Turkiye Kupasi Finali, Bursa Ataturk -1-

Kayserisporluların tribünlerini ise sarı-kırmızıya boyamışlardı ama ilginçtir ki, maç için özel olarak hazırladıkları beyaz zemin üzerine -daha küçük- kayseri logolu bayraklar uzaktan “teslim bayrağı” gibi görünüyordu…

Genclerbirligi-Atkilari-Part-2_DSC00343

Alkaralar, maç için özel gün atkısı bastırmışlardı. Birçoğumuzun boynunda yarısı Kayserispor ve diğer yarısı Gençlerbirliği olan bu atkılardan vardı.

Maça Gençlerbirliği bayağı iyi başladı. Son 3-4 haftadır oynadığımız güzel oyunu yine sahaya yansıtmıştık ama sezon boyunca eksikliğini hissettiğimiz “forvetsizlik” yine başımıza bela oluyordu. Kahe iyi top saklıyor ve pas atıyordu ama pasını alacak ve değerlendirecek kimse yoktu. Isaac ise çok dusuk bir performans sergiliyordu. Gençlerin uyguladığı pres Kayserispor’u etkisiz hale getiriyordu ama beklenen golün bir türlü gelmemesi güç kaybetmemize ve maçın orta sahada iyice sıkışmasına sebebiyet veriyordu.

Defansın sağında oynayan kaptan Erkan Özbey, ilk yarı boyunca kanatından sürekli atağa destek verdi ama bu yüzden olacak ikinci yarı oldukça yorulmuştu. Uzatma dakikalarında Erkan’ın yerine Hakan Aslantaş alındı ama bence onun yerine Isaac çıkartılıp, Erkan’ın önüne Burhan alınsaydı daha etkili olabilirdik…

Kayserispor - Genclerbirligi, Turkiye Kupasi Finali, Bursa Ataturk -2-

Kayseri ilk şutunu 43. dakikada attı. İkinci yarı ve uzatmalar gol getirmedi ve uzak kalede penaltılar atılmaya başlandı. Kayseri golü atıp Kahe atamayınca biraz telaşlandık ama Periç’in yaptığı kurtarış derin bir nefes almamızı sağladı. İlk 5 atışın sonunda skor 4-4 idi. Ardından seri atışlara başlandı. Periç bir kurtarış daha yapınca “Allah!” dedik. Heyecandan yerimizde duramıyorduk. Topun başına el-Saka geçti. el-Saka sezon ortasında takıma gelip güzel şeyler yapmıştı. Bu maçta da atacağı zafer penaltısı yaptıklarını taçlandıracaktı. Nefeslerimizi tuttuk ama olmadı! Ardından bu sefer de Saido topu dışarı gönderdi ve ikinci kez kupaya sarılmayı hayal etmeye başladık! Bu sefer Ergün Teber kaleciye nişanladı ve 2. kez yıkıldık! Sonrasında Kayseri attı, Çakır atamadı ve Sarı-Kırmızılılar kupayı kazandı. Donduk kaldık!

Takıma kızamıyorduk çünkü iyi mücadele etmişlerdi. Ama iki kere kupanın ucundan tutup ardından kaybetmek bize koyuyordu!

Maçtan sonra tüm tribün olarak alkışlarımıza ilk cevap Periç’den geldi. Periç bizleri alkışlayarak tribüne kadar geldi. “Elimizden geleni yaptık ama olmadı” gibi ellerini açtı, eğildi, alkışlamaya devam etti ve birkaç kez daha eğilerek selam verdi… Ardından tüm takım alkışlandı ve buruk duygularla stattan ayrıldık…

Futbolun ne kadar “anlık” ve ne kadar “değişken” bir oyun olduğunu bu maçta bir kere daha gördüm. Penaltılar atılırken 2 kere fırsat ayaklarımıza kadar gelmişti. Havalara uçmuş ve atışı beklemeye başlamıştık ama olmamıştı! Hem de 2 kere! Ardından Kayserililer attı biz kaçırdık ve o an! İşte o an donup kaldık! İşte o an her şey anlamını yitirdi! İşte o an maça gelmek için göze aldığımız ve yaptığımız her şeyin yorgunluğu/ağırlığı omuzlarıma binmeye başladı…

Madalya töreninde takımımızın adı hoparlörden duyulunca uzunca alkışladık ve görevimizi tamamlamış olduk. Ardından Kayserispor tribünlerinden sevinç çığlıklarını duyup, hareketliliği ve mutluluk gördük… Lambaların söndürülüp konfetilerin fırlatılması, kupanın kaldırılışı, havayi fişekler… Hepsi eziyet gibiydi… “Keşke”lerin iyice omuza binmesi ve günün yorgunluğunun bedene vurmasıydı, üzüntüydü…

“Şimdi orada biz olsaydık”dı…

Kişisel deplasman karnesi: 4maç, 1g, 2b, 1m, 3ga, 3gy.

Dip not: Bursa Atatürk’ten önce gördüğüm 6 stad sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ.

İlgili maç için: 2007-2008 Sezonu Fortis Türkiye Kupası Final Maçı Kayserispor 0-0 (Penaltılarla 11-10) Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “5. Deplasmanım ve Gördüğüm 10. Stad: Konya Atatürk (264 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “3. Deplasmanım ve Gördüğüm 6. Stad: Yenikent ASAŞ (33,4 km)”

2. Deplasmanım ve Gördüğüm 5. Stad: Sakarya Atatürk (310 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - 3 Aralik 2006 - Sakaryaspor-Genclerbirligi

Sakarya Atatürk Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 310 km.

Sabah 12 arkadaşla birlikte Ankara’dan Sakarya’ya doğru yola çıktık. Aralık’ın ilk günleri olmasına rağmen hava çok güzeldi.

Maç saat 2’de olduğundan şehre varır varmaz stadyuma gittik. Sakaryaspor atkılarını görüp hatıra olsun diye birer tane aldık. O an aklımda, her gittiğim deplasmandan bir atkı alıp koleksiyonunu yapma fikri yeşerdi.

3 Aralik 2006- Sakaryaspor-Genclerbirligi

Bu alışverişin ardından bize ayrılan kale arkası tribününe doğru ilerledik. Polisler kızlı erkekli deplasman tayfamızı görünce önce afalladılar sonrasında da bizi demir barikatlarla çevrili deplasman tarafına aldılar. Bilet gişesinde görevli yoktu. Bir süre bekledik ama kimse gelmeyince polislerden biri “benimle biri gelsin, gidip ev sahibi gişesinden alalım” dedi. Ben gönüllü oldum ve onunla yürümeye başladım. Kısa yolculuğumuz sırasında önce bana Ankara ile ilgili sorular sordu ardından da her hafta olay çıktığı için futboldan artık nefret ettiğini anlattı. Elimden sadece “umarım düzelir” demek geldi…

3 Aralik 2006 - Sakaryaspor-Genclerbirligi -3-

Gişeden biletleri aldıktan sonra arkadaşların yanına döndüm. Turnikenin önünde bir sürü fotoğraf çekildikten sonra içeriye giriş yaptık. Stadyum orta halli, standart bir şehir stadyumu gibiydi.

3 Aralik 2006 - Sakaryaspor-Genclerbirligi -1-

Tribünde de bir sürü fotoğraf çektirip geyik yaptık. Ardından takımlar sahaya ısınmaya çıktılar. Sonrasında da maç başladı.

Kalede Gökhan, gerinin solunda Eren, ortada Traore yerine Adem Dursun-Risp ikilisi ve sağda kaptan Erkan Özbey. Orta alanda geçen haftanın dörtlüsü, Mehmet Çakır, Engin Baytar, Kerem Şeras ve Draman. İleride Okan Öztürk ve Isaac onbiriyle oyuna başladık.

3 Aralik 2006 - Sakaryaspor-Genclerbirligi -2-

Maçın ilk yarısında oyuna ağırlığını koyan ekibimiz Engin-Kerem ikilisinin orta alandaki güzel oyunu ve özellikle Engin’in şık pasları sayesinde iyi ataklar geliştirdi. Bu ataklardan birinde Engin’in soldan geriye doğru çıkarttığı topa, ceza alanı dışından Mehmet Çakır’ın enfes vuruşu ile ekibimiz öne geçirirken bizler tribünlerde havalara fırlıyorduk. 2. deplasmanımda ilk galibiyetimi yaşayacağımı düşlemeye başlamıştım bile. Golden birkaç dakika sonra yine Engin’in harikulade pasında kaleci ile karşı karşıya kalan Isaac’in ayağından çok önemli bir gol kaçırdık ki bu gol olsa zaten lig başından beri gol üretmekte zorluk çeken Sakaryaspor (bizim maçımıza kadar 15 maçta sadece 8 golleri vardı) maçından çok rahat 3 puanla dönebilirdik.

İkinci yarıya kötü bir sürprizle başladık. İlk yarıda çok acemice bir sarı kart gören Draman’ın, ikinci yarının başında gördüğü ikinci sarı kartın ardından oyundan ihraç edildi. 10 kişi kaldıktan sonra Sakaryaspor “net” pozisyon üretemese de baskısını sürekli arttırdı ve sonucunda Capurro’nun uzaktan bir şutuyla beraberliği yakaladı.

Bu dakikadan sonra sanırım tek önemli pozisyonumuz Çakır’ın serbest vuruşunda Sakaryaspor kalecisi Martinez’in çevirdiği topa Erhan’ın şutu idi. Ama rakip defans topu çıkartmayı başardı. Maç 1-1 beraberlikle sonuçlandı ve ben deplasman kariyerimdeki ilk puanımı kazanmış oldum.

O gün iki de tatsız olay yaşandı. Kalecimiz Gökhan Tokgöz’ün yanlışım yoksa annesi ve babası da tribünde bizlerle maçı izliyordu. Maçın sonlarında doğru zaman geçiriyor diye Sakarya tribünleri hep bir ağızadan gökhan’ın annesine saydırmaya başladı. Bunun üzerine uzun süre utancımızdan ne yapacağımızı şaşırıp kalmıştık!

Ayrıca yine maçın sonlarına doğru yanımızda yer alan  Sakarya tribününden ufak taşlar  üzerimize fırlatılmış ve biz de siper alarak maçı sonlarını izleyebilmiştik!

Kişisel deplasman karnesi: 2maç, 1b, 1m, 1ga, 2gy. 

Dip not: Sakarya Atatürk’ten önce gördüğüm 4 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü.

İlgili maç için: 2006-2007 Sezonu Turkcell Süper Lig 16. Hafta Maçı Sakaryaspor 1-1 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “3. Deplasmanım ve Gördüğüm 6. Stad: Yenikent ASAŞ (33,4 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “İlk Deplasmanım ve Gördüğüm 4. Stad: Beşiktaş İnönü (445 km)”

Şehir Notu: Sakarya, bir şekilde sınırları içerisinde bulunduğum 20. il oldu. Bundan önceki 19; Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Ankara, Antalya, Bursa, Çanakkale, Elazığ, Ispartaİstanbul, İzmir, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Muğla, Niğde, Sivas.

İlk Deplasmanım ve Gördüğüm 4. Stad: Beşiktaş İnönü (445 km)

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -1-

Beşiktaş İnönü Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 445 km.

6-7 arkadaş maçtan bir gece önce Ankara’dan trene binip maç sabahı İstanbul’a ulaşmıştık. Taksim’e gidip hem dönüş biletini hem de maç biletlerimizi almış, ardından bir yerlerde oturup maç saatini beklemeye başlamıştık. Maça birkaç saat kala stadyuma gidip İstanbul’da oturan Beşiktaşlı arkadaşlarla laklak ettikten sonra Gençlerbirliği için ayrılan tribünde yerlerimizi aldık.

13 Ekim 2006 - BJK-Deplasmani-TCDD-Bileti

Neredeyse İstanbul’a her geldiğimde yanından geçtiğim Beşiktaş İnönü’nün (ya da Mithatpaşa’nın) içinde yer almak oldukça enteresan bir duyguydu. Stad daha önce gördüğüm Ankara 19 Mayıs ve Cebeci İnönü’ye göre daha büyük ve daha “profesyonel” görünüyordu.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi

Tribünde 40 kadar kişiydik. Bunlardan bazıları Ankara’dan tanıdığım Gençlerbirliklilerdi ama diğeri muhtemelen İstanbul’da oturan ve daha önce hiç görmediğim Gençlerlilerdi.

Maçtan önce Gençlerbirliği’nin Beşiktaş’a karşı defansif oynayacağını düşünüyordum ama kadroları gördüğümde Kırmızı-Siyahlıların galibiyet amacıyla sahaya çıktığı ortadaydı. Çünkü bir önceki mutlak galibiyet beklediğimiz Denizlispor maçındaki kadro neredeyse aynıydı. Sadece bir önceki maç cezalı duruma düşen Erkan Özbey’in yerine Hakan Aslantaş ve cezalı olan forvet Okan Öztürk yerine Nicoise kadrodaydı.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -2-

Maçın başlamasıyla birlikte Beşiktaşlı seyirciler yüksek volümlü tezahüratlarına başladılar. İlk dakikalarda bayağı etkileyici olan bu tezahüratlar bir süre sonra benim için “fon müziği”ne dönüşmüştü. Çünkü seyirci maçla ilgilenmek yerine marşlar söylemeyi yeğliyordu…

Maçın başında takımımız rakibe sıkı bir pres uygulayarak oyunları bozuyordu. Bu yüzden Beşiktaş sürekli şişirme toplarla çıkmaya çalışıyordu. Bu arada birkaç cılız atak yakalasak da değerlendiremedik ve sonrasında Beşiktaş ağırlığını koyarak oyunu dengeledi. Ardından Siyah-Beyazlıların önemli birkaç pozisyonunu savunmamız ve kaleci Gökhan güzel bir şekilde savuşturdular. İlk yarıda ofansif oynamaya çalışmamız çok hoşuma gitmişti. Hem çizgiye inip ortalar yapıyor hem de orta sahada top çalıp pozisyona girmeye çalışıyorduk.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -3-

Bu yarıda Nicoise beklediğimizden çok vasat bir oyun sergiledi. Hızlı çıkışlarımızda top ona geldiğinde çalıma giriyor ve pozisyonu harcıyordu. İlk yarının son dakikalarında Eren’in sakatlanması nedeniyle yerine Adem Dursun oyuna dahil oldu.

13 Ekim 2006 - Besiktas1-0-Genclerbirligi -4-

İkinci yarıda oyuncu değişikliklerine kadar yine oyun dengedeydi ama Beşiktaş sürekli bizim solumuzdan gelerek o bölgeyi koridor haline getirdi. Ama bir türlü etkili olamıyorlardı. Maçın başından beri takımına “yüksek sesli” destek veren Beşiktaş taraftarının da susmaya başlamıştı. 58’de Tigana iki oyuncu birden değiştirdi ve oyuna hareket getirdi. 64’de Gökhan Zan’ın kafa golü bizim morallerimizi bozarken Beşiktaş seyircisini canlandırıyordu.

Golü yedikten sonra Beşiktaş maçın bitmesine 25 dakika olmasına rağmen oyunu sürekli soğutmaya çalışırken ekibimiz de çok kötü bir performans sergileyerek ona adeta yardımcı oluyordu. Bir türlü top çıkartamıyorduk. Maçın sonuna doğru Nicosie yerine oyuna Ferhat Kiraz’ın girmesiyle ligin başından beri sol kanatta bir türlü verimli olmayan Mehmet Çakır (ki hatırlarsınız iki ayağını da kullanabilen Draman’ın solda oynaması planlanıyordu ama solda yapamayınca Mehmet Çakır sola alınmıştı) forvete geçti ve o arada birkaç güzel pozisyon yakaladık. Özellikle maçın son dakikasında Mehmet Çakır’ın bizim önümüzdeki kaleye doğru peş peşe çalımlar atarak yaklaştığı pozisyonda, her çalımından sonra “hadi vur!” diye bağırıyorduk ama o bir çalım daha deniyordu, biz yeniden “hadi vur artık!” diye bağırırken o bir çalım daha deniyordu. Ama beklediğimiz gol vuruşu bir türlü gelmedi ve müsait bir pozisyonu harcadık. Buna rağmen Çakır forvet oynarsa takıma geçen yıl olduğu gibi çok katkıda bulunacağnı gösterdi. Çakır dışında Mehmet Nas ve Ayman çok mücadeleci oynadılar. Draman ve Isaac ise orta şeker bir oyun ortaya koydular. Kaleci Gökhan ve kaptan Erkan bence bu sezonun en iyi maçını çıkarttılar. Risp-Traore ikilisi ise tek kelimeyle muhteşemdiler!

Kısacası galip gelebileceğimiz bir maçtı. Yazık oldu. Ligin 9. haftası da geride kaldı. Önümüzdeki maçlardan iyi puanlar çıkartmalıyız. Ki sanırım bu maçla birlikte bu sezon hedefimiz ligden çok Türkiye Kupası’na doğru kaydı.

Maçta en sıkıntılı şey ise dernekten gelen birkaç kişinin devre arasında durup dururken Beşiktaş taraftarına sarması ve ardından maçın 80. dakikasında yanımıza gelen ve “isteyen şimdi çıksın yoksa maç sonrası en az 30 dakika bekleteceğiz” sözlerine “biz çıkıyoruz” diyerek çekip gitmeleriydi.

Kişisel deplasman karnesi: 1maç, 1m, 1gy. 

Dip not: Beşiktaş İnönü’den önce gördüğüm 3 stadyum sırasıyla şunlar: Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe.

İlgili maç için: 2006-2007 Sezonu Turkcell Süper Lig 9. Hafta Maçı Beşiktaş 1-0 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “2. Deplasmanım ve Gördüğüm 5. Stad: Sakarya Atatürk (310 km)”

Mehmet Ali Çetinkaya