porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Avrupa’ya Damgasını Vuran Takım

Galsgow’daki hampden park stadyumu 5’inci kez düzenlenen şampiyon kulüpler kupası’nın yeni sahibini belirlemek için real madrid ve eintracht frankfurt takımlarını ağırlıyor. Tarih 18 mayıs 1960. Maç öncesinde “kupayı kim alacak?” diye bir soru sorulmuyor, çünkü kazanacak takımın daha önceki 4 kupayı da müzesine taşıyan real madrid olacağından herkes emin…

Real’in kadrosunda, pele’nin “dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu ne benim ne de maradona. Mardona’nın ingiltere’ye elle attığı gol dışında kafa golü yok ve sağ ayağı ile topa düzgün vuramıyor ama o komple bir futbolcu. İşte bu yüzden en büyük o.” dediği alfredo di stefano ve 84 ulusal maçta 83 gol atarak inanılmazı başaran macar ferenc puskas gibi yıldızlar var..

O günlerde doğu bloğu ülkelerinde futbolcuların 28 yaşından önce yurtdışına transferi yasak olduğundan real madrid’e ancak 31 yaşında gidebilen puskas maça çıkmadan önceki hislerini şöyle anlatıyor: “hampden park stadı’na çıktığımda hissettiklerimi hiç unutamam. O gün 33 yaşında olduğum için kendimi öyle bir final için yaşlı hissediyor, endişeleniyordum. Soyunma odasında hazırlanırken karnımda bir ağrı ve kafamda şu soru vardı: ‘artık 20 yaşında değilsin; bu maça hazır olduğuna emin misin?’

Yerel saat 21.30’u gösterdiğinde 135 bin seyircinin izlediği maç başlıyor. Karşılaşmanın 18’inci dakikasında eintracht, richard kress’in golü ile 1-0 öne geçtiğinde herkes şaşırıyor. Ama bu dakikadan itibaren real madrid şova başlıyor. Okumaya devam et

Thomas Doll Gençlerbirliği’ni Eski Günlerine Döndürebilecek Mi?

Gençlerbirliği, 1965-66 sezonunda şampiyonluk yarışına girip ligi 3. Bitirdiğinde puan cetvelinde ilk kez istanbul’un 3 büyük takımı arasına giriyor ve ilk “4. Büyük” payesini alıyordu. 1923’den itibaren özellikle fenerbahçe, beşiktaş ve galatasaray’a karşı aldığı sükseli sonuçlarla adını hep üstlerde tutan gençlerbirliği, son yıllardaki en başarılı mevsimini ersun yanal’lı 2002-04 yılları arasında geçirdi. Önce 2002-03 sezonunda “bol gollü ofansif oyunu” ile bir koldan şampiyonluk mücadelesine girişiyor bir yandan da türkiye kupasında finale adını yazdırıyordu. Şampiyonluk yarışını son dönemeçte beşiktaş jimnastik kulübünün 100. Yılına ve finalde türkiye kupasını trabzonspor’a kaptıran gençlerbirliği, 2003-04 sezonunda ise avrupa kulvarında büyük sonuçlara imza attı. Blackburn rovers, sporting lisbon ve parma’yı eleyip avrupa’nın 2 numaralı kupasında ilk 16 ya adını yazdırdı. Bu sezon 2 sezon kupa kazanmasa da 1965-66 sezonundan sonra belki de en iyi sezonlarını geçirmişti alkaralar.

Ne olduysa bundan sonra oldu. Önce ersun yanal’ın milli takım’a gitmesi ardından takımın iskeletinin bozulması ve son olarak yükselen çıtanın getirdiği beklentileri karşılamayacak teknik adamların başa getirilmesi ile birlikte bir düşüş sürecine girdi gençler.

Thomas doll farkı

2009-2010 sezonunun başında yönetim son 5 yılın en iyi hamlesini yapıp thomas doll’u takımın başına getiriyordu. Parlak bir futbolcu kariyeri olan Okumaya devam et

Real İle Barcelona’nın Avrupa’daki İlk Tangosu

21 nisan 1960 tarihinde ispanya liginde son iki yıldır zirveden inmeyen barcelona ile o günkü adıyla şampiyon kulüpler turnuvası’nın ilk 4 kupasını müzesine götüren ve beşincisi için yer açan real madrid, avrupa kupalarında ilk kez karşı karşıya geleceklerdi. Bu maçtan birkaç ay önce barcelona ile real, ispanya liginde kıran kırana bir mücadele vermişler ve ligi aynı puanla tamamlamışlardı. Ancak barcelona’nın averajı daha iyiydi ve lig kupasını müzesine götürmüştü. İşte bu yüzden real, barcelona’dan öç almak istiyordu. Barcelona ise avrupa’da tek başına açık ara önde giden real’e “çelme takan” takım olma amacındaydı…

Santiago bernabeu tribünlerini dolduran 125 bin seyircinin izlediği yarı finalin ilk ayağında real madrid, distefano-puskas işbirliği ile 28’inci dakikada skoru 2-0’a getiriyordu. Real tarka gider diye düşünülürken 36’ncı dakikada barcelona (ya da o günlerde gazeteye yansıdığı ismiyle barselon) martinez ile farkı bire indiriyordu, işte bu andan itibaren katalanlar ikinci maçı düşünerek defans yapmaya başlıyordu. Fakat di stefano yine büyüklüğünü gösteriyor ve 87’nci dakikada skoru 3-1 yapıp final kapısını aralıyordu.

27 nisan 1960’da oynanacak olan rövanş maçı için “dünyanın en önemli maçı” deniyor ve bu maçı izlemek için barcelona’ya koşan futbolseverlerin sayısı 200 bini aşıyordu. Ayrıca maçı takip etmek için birçok ülkeden 100’ü aşkın gazetecinin barcelona’ya gelmesi de karşılaşmanın ne derece önemli olduğunu vurgulamaya yetiyor. 200 bin seyirci önünde oynanan maçı real yine aynı skorla kazanıyor ve finale adını yazdırıyordu. Real’i avrupa’da durdurabilecek tek takım olarak görünen barcelona’nın elenmesi şampiyon kulüpler kupası’nın değişmez şampiyonu olan real’in daha uzun yıllar bu kupayı kazanacağının bir işareti olarak algılanmıştı.

Rövanş maçının en ilginç yanı basına şu şekilde yansıyordu; “barcelona’nın kendi ateşli taraftan önünde beyaz şimşekleri durdurmasına esasen imkân yoktu. Ama puskas’ın iki golüne, sadece bir golle cevap verebilen kocsis’in durumunu bu heyecan fırtınasının dışında izah etmek lâzımdır.” macar milli takımı asrın devi olduğu sıralarda kocsis ve puskas’ın isimleri bir makinenin iki dişlisi olarak kabul edilirdi. Macar ordusunun albay puskas’ı real madrid’e iki gol kazandırırken, onun “yüzbaşı” diye çağırdığı kocsis’in de boş duracağı düşünülemezdi. Nitekim, barcelona’ya şeref sayısını bir katalan değil, macar asıllı futbolcu kazandırdı.”

1959-1960 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final 1. Maçı
Real Madrid 3-1 Barcelona
http://www.macanilari.com/21.Nisan.1960_1959-1960.Sezonu.Sampiyon.Kulupler.Kupasi.Yari.Final.1.Maci.Real.Madrid.3-1.Barcelona-195919605016–.html

1959-1960 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final 2. Maçı
Barcelona 1-3 Real Madrid
http://www.macanilari.com/27.Nisan.1960_1959-1960.Sezonu.Sampiyon.Kulupler.Kupasi.Yari.Final.2.Maci.Barcelona.1-3.Real.Madrid-195919605017–.html

Ligin İlk Fenerbahçe – Galatasaray Finali… Sadece Ağlar Mı Delindi O Maçta?..

İstanbul, ankara ve izmir’de düzenlenmekte olan mahalli lig’leri üst sıralarda tamamlayan takımlardan oluşan milli lig “projesi” ilk kez 1959 yılında hayata geçirildi. Şimdiki adıyla süper lig’in temeli olan bu lig 8’er takımlı iki grup halinde düzenlendi. Gruplarını lider olarak tamamlayan takımlar iki ayaklı final maçı yaptılar ve ilk profesyonel ligimiz olan milli lig kupasının sahibi belirlenmiş oldu.

Tarih 10 haziran 1959. Final maçının ilk ayağının oynanacağı gün gazetelerde ilginç başlıklar var. Kupanın ilk olması nedeniyle herkes heyecanlı ama bu heyecanı azaltan bir durum var ortada. Bu durum beyaz grubun lideri fenerbahçe’nin oynadığı 14 maçın 12’sini kazanıp ikisinde sahadan beraberlikle ayrılmasından, yani namağlup olmasından ileri geliyor. Fenerbahçe hem kazanıyor hem de çok güzel bir futbol ortaya koyuyor. Kırmızı grubun lideri galatasaray ise hiç de iyi görünmüyor. Sürekli gelgitler yaşıyor. Güzel futbol oynayamıyor. Galatasaray grubun son maçında liderlik için kapıştığı vefa ile karşılaşıyor. Bu maç öncesinde her iki takım da eşit puandalar ama gol averajı ile lider galatasaray. Önce vefa öne geçiyor. Ardından galatasaray bir gol atıyor ve adını finale zar zor yazdırıyor. İşte bu yüzden beklentiler fenerbahçe’nin kupayı rahatlıkla kazanacağı yönünde.

Ama dönemin gazetelerinde bu maçın bir derbi olduğu, 50 yıldır birbirleri ile rekabet eden galatasaray ve fenerbahçe’nin maçlarında kazanan tarafın tahmin edilemeyeceği yazılıp çiziliyor.

Saat 17’de herkes nefesini tutmuş bir şekilde yugoslav hakem markoviç’in düdüğünü bekliyor… Ve maç başlıyor. Galatasaray çok sert oynarken fenerbahçe hem bu sertlikten hem de maç öncesi kesin favori olmasının rehavetinden bocalıyor.

Maçın daha 13’üncü dakikasında metin (oktay), fenerbahçe kalecisi ile karşı karşıya iken topu ayağından biraz fazla açar Okumaya devam et

Boynuz Kulağı Geçince…

Çekoslovak takımlarından “slavya” bir dizi özel maç yapmak üzere istanbul’a gelir. Konuk ekibin oynadığı futbol o kadar çok beğenilir ki, Türk futbolcular yıllarca o maçta Slavya’lılardan öğrendikleri hareketleri tekrarlar… Bu yüzden herkes “çekler futbol hocamızdır” der…

Tarih 18 aralık 1958… Mithatpaşa stadı’nda rakibimiz, futbol hocamız çekoslovakya. Maçtan yaklaşık 2 yıl önce, 25 kasım 1956 tarihinde Prag’da eksi 15 derece havada ve buzlu bir sahada çeklere karşı alınan 1-1’lik beraberliğin verdiği moral hala yerini korumakta. Çekoslovakların istanbul’a gelmeden önce italya ile deplasmanda berabere kalmasının da etkisiyle federasyon başkanı Orhan Şeref Apak, antrenör Remondini ve kaptan Lefter maçtan önce temkinli. Saat 14.00’te maç başlıyor. Türkiye milli takımı ilk dakikadan itibaren ortaya koyduğu futbolla göz dolduruyor. O günlerde -belki bu günler de bile- ortaya koymadığı şekilde rakibinden çekinmeden sürekli ataklar tazeliyor. Çekler bu futbol karşısında ne yapacaklarını bilemiyorlar. 33 yaşındaki lefter o kadar iyi bir futbol koyuyor ki ortaya; nefis çalımlar, ortalar ve şutlar… Tribünler Türkiye milli takımı’nın sergilediği futboldan ötürü “böyle oynayın yenmeseniz de olur” diyorlar. Metin oktay’ın sakatlanması moralleri bozsa da yerine giren Suat’ın 77’nci dakikadaki nefis pasını alan Şeref Okumaya devam et

Varol Bernabeu’da Kopa-Puskas-Di Stafano Triosuna Karşı…

1958-59 sezonunda 4. Kez düzenlenmekte olan şampiyon kulüpler kupasında türkiye’yi beşiktaş temsil etmektedir. Kupanın ön eleme turunda yunan olimpiyakos maç yapmak istemeyince beşiktaş direkt olarak ilk tura yükselir. Kuralar çekilir ve beşiktaş’ın karşısına “şampiyonlar şampiyonu” real madrid çıkar. Bundan önce düzenlenen 3 şampiyon kulüpler kupasını da müzesine götüren ve puskas, di stefano, gento, kopa, rial, santisteban gibi yıldızları olan real madrid’ten “fazla fark yememek” tek düşüncedir türkiye’de… Zira maçtan önce madrid’liler “taktiğimiz çok gol” demektedirler…

Ancak maçtan bir gün önce madrid’deki antrenmanda kaleci varol’un kurtarışları ispanyol gazetecilerinin gözünden kaçmaz. “general franko taraftarlarının mensup olduğu partinin organı «arriba» gazetesi, kaleci varol’un gece idmanında tesbit edilen bir planjonunun resmini neşretti. Gazete varol’un blokajları ile atletik meziyetlerine dikkat çekiyor.” demişti namık sevik maç günü milliyet’te…

Tarih 13 kasım 1958. Kuvvetli projektörlerle aydınlatılmış chamartin/santiago bernabeu stadının çimleri ayaz ve kırağıdan ötürü kaygan. Tribünlerdeki 60 bin (türk gazetelerine göre 120 bin) seyirci ayazdan korunmak için battaniyelere sarılmış durumda. Bazıları ısınmak için içki içiyor. Gece maçı oynamaya alışkın olmayan beşiktaşlı Okumaya devam et

Türk Dostu Dr. Bauwens

Tarih 21 kasım 1951… Mithatpaşa stadı’nın tribünleri tıklım tıklım dolu. Biraz sonra türkiye milli takımı, almanya ile bir dostluk maçı yapacak. Milli takımımız yaklaşık 6 ay önce berlin’de, berlin olimpiyat stadı’nda ilk kez 50 bini aşan bir seyirci topluluğu önünde maç yapmış ve turgay şeren’in “berlin panteri” lakabını aldığı maçı 2-1 kazanmıştı, işte bu yüzden maç almanların prestiji için çok önemliydi…

Biz bir gün öncesine dönelim…

Tarih 20 kasım 1951. Almanya milli takımı mithatpaşa stadı’nda antrenman yaparken milliyet gazetesinden babür ardahan, almanya’nın kafile başkanı doktor bauwens’e yaklaşıyor ve röportaj yapmaya başlıyor. Bauvvens röportaja türk dostu olduğunu söyleyerek başlıyor. 1925 senesinde tokat-samsun demiryolunun yapımında mühendis olarak çalıştığını söylüyor. Ardından ekliyor, “bu çalışmaların ardından atatürk’ün huzuruna çıktım ve iltifatlarını aldım.”

Ardından konu futbola geliyor ve bauwens, “1925 yılında istanbul’a gelip polonya ile oynadığınız maçı yönetmiştim. O maçla berlin’de oynadığınız maç arasında türk futbolu inanılmayacak yol kaydetmiş.” diyor.

Mühendis, hakem, doktor bauwens’in yolunun türkiye ile kesişmesi çok ilginç ayrıntılar olarak kalıyor hafızalarımızda…

Maça dönersek; karşılaşmayı almanya max marlock’un 56 ve 60’ıncı dakikalarda attığı 2 golle kazanıyor…

Goal Dergisi, Şubat 2010

1950-1953 Türk Milli Takım (Özel Maç)
Türkiye 0-2 Almanya
http://www.macanilari.com/21.Kasim.1951_1950-1953.Turk.Milli.Takim._Ozel.Mac_.Dostluk.Maci.Turkiye.0-2.Almanya-195019539507–.html

Zlatko’dan Kona’ya, Rinaldi’den Geremi’ye Gençlerbirlikli Yabancı Futbolcular

Risp, Skoko, Damir Botonjic, Kona, Moshoeu, Kushe, Thomas, Youla, Daems

Son yıllarda bu özelliğini biraz kaybetse de gençlerbirliği yabancı futbolcu transferinde bir ekol yaratmayı başarmıştı. Alaralar’ın yabancıları ligimize kalitenin yanı sıra, renk ve keyif getirmişlerdi. Ve tabi ligin tüm takımlarında müptelâlık yaratacak Afrika esintisini de…

1986-87 sezonuna başlarken Türk filmlerine bile konu olan Yugoslav futbolcuların bir yenisini Gençlerbirliği getiriyordu. 63 yıllık tarihinde ilk kez bir yabancı futbolcu Gençlerbirliği forması giyecekti.

Tanıl Bora’nın kaleminden çıkan “Ankara Rüzgarı – Gençlerbirliği Tarihi” kitabında “biraz tembel ama oyununu tutturduğu zaman maça ağırlık koyan, becerikli bir orta saha oyuncusuydu.” diye tanımlanan Zlatko Krempotovic, 1986-87 sezonunda Gençlerbirliği’nin kazandığı Türkiye kupasında önemli bir paya sahibi olmuştu.

Başarılı geçen 1986-87 sezonun ardından tam tersi bir performansla 1987-88 sezonunda küme düşen takıma Yugoslavya’dan bir yabancı futbolcu daha getirtildi. İlk geldiğinde, adı gazetelerde Hayruddin olarak yazılan, iri yarı, çam yarması gibi fiziği olmasına karşın fırsatçı bir golcü olan Hayrettin Dzarbozovic… Gençlerbirliği’nin 2. Ligde uzak ara şampiyon olduğu sezonda toplam 27 maçta Gençlerbirliği forması giyen Dzarbozovic, “Sarı” Fevzi Gündoğdu ile şampiyonlukta önemli rol oynamıştı.

1988-89 sezonunda birinci lige tekrar dönen Gençlerbirliği, sezona çok iddialı yabancı futbolcularla merhaba dedi. İzlanda milli takımı kaptanı Edvaldsson ve “yıldız” olarak transfer edilen Arjantinli Rinaldi “sağlam” futbolcular olmalarına rağmen uyumsuzluktan verimli olamadılar. Diğer Arjantinli Zacarias ise o yılın en “usta” oyuncularından biri olan Kemal Yıldırım’a uzaktan attığı tek paslarla, defansın sağını solunu toplayan hamlelerle ve sol ayağı ile yaptığı nefis hareketlerle tribünleri heyecanlandırdı.

Gençlerbirliği, 1990-91 sezonuna başlarken yine Arjantin’den Okumaya devam et

Futbola Siyaset Bulaşınca

14 Mayıs 1938 Berlin Olimpiyat Stadı…

Tarih 27 Mayıs 1934. Faşizmin En Yoğun Yaşandığı Dönemlerden Geçiyor Avrupa. Musolini’nin İtalya’sında 1934 Dünya Kupası Düzenleniyor. Bu Turnuva Boyunca Hakemlerin İtalya’yı Koruduğu Birçok Kaynakta Belirtiliyor Ama Asıl Unutulmayacak Olay Eleme Maçında İtalya İle Amerika Birleşik Devletleri’nin Karşı Karşıya Geldiği Bu Maçta Yaşanıyor. Maçın Hakem Üçlüsü Musolini’yi Faşist Selamıyla Selamlıyor…

Tarih 4 Aralık 1935. Londra’daki White Heart Lane’de İngiltere İle Almanya Dostluk Maçında Karşı Karşıya Geliyorlar. Futbolcular Sahaya Çıktığında Stadyum Tıklım Tıklım Dolu. Futbolcular Yan Yana Dizilip Seyircileri Selamlayacaklarken İlginç Bir Şey Oluyor. Okumaya devam et

Hacettepe… Hüzünlü Bir Hikayedir Bu

9 Mayıs 2010 pazar günü saat 15:00… Ha yıkıldı ha yıkılacak denilen Ankara Cebeci İnönü Stadının bakımsızlıktan eskimiş tribünlerindeyiz… Bir sezon önce Süper Lig’de yer alan Hacettepe ile kökleri geçmişe uzanan Mersin İdman Yurdu, Bank Asya 1. Lig’den düşecek olan 3. takımı belirlemek üzere karşı karşıya geliyorlar. Mersin’den kalkıp gelen 2000 civarı Mersin İdman Yurtlu taraftar kapalıda yerlerini almışlar. Onların tam karşısındaki açık tribünde de bir o kadar Hacettepe taraftarı var…

Kökleri 1945′e dayanan, Milli Lig’in ilk aktörlerinden, Ankara’nın çok ama çok özel ve farklı takımı Hacettepe. 1967-68 sezonunda Milli Lig’den düştükten sonra bir türlü “o” ya da “bu” yüzünden toparlanılmasına izin verilmeyen, mahalessi dağıtılan ve ardından “şu” tarafından bir “oy” projesi için kandırılarak alıkonulan, adı değiştirilen ve yok edilen Hacettepe…

Biraz geçmişe gidelim…

2006-07 sezonu bittiğinde “futbolseverler”in en çok konuştuğu konu, hiçbir yatırım yapılmadan, sadece Gençlerbirliği’nin PAF takımları ile kurulan ve saha, seyirci, maddi destek, tecrübeli oyuncu gibi günümüzün “olmazsa olmaz”larına sahip olmayan Gençlerbirliği ASAŞ’ın ilgili desteklere sahip olan birçok takımın yanından hızla geçip Süper Lig’e adımını atması idi. Şaşılacak durumdu doğrusu. Pilot takım olarak kurulan önceki adı ile ASAŞ ardından OFTAŞ’ın çok büyük bir başarıya imza atmasının sebebi “takım olma ruhu”, sürekli yan yana oynamanın uyumu ve gençlik enerjisi idi…

Daha hikayemiz bitmedi…

2007-08 sezonunda ufak tefek takviyelerle Süper Lig’e başlayan OFTAŞ, tüm otoriteler tarafından “görüp çıkan”lardan olacaktı. Hiç de öyle olmadı. Büyük başarılarla buraya gelen genç takımın iskeletinin bozulmaması OFTAŞ’ın büyük rakiplerine rağmen Süper Lig’de düşme tehlikesi geçirmeden rahat rahat sezonu bitirmesini sağladı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu ve lig sonunda OFTAŞ’ın adı Ankara’nın en güzide ekiplerinden biri olan Hacettepe olarak değiştirildi. Bu değişim Ankara’da çok güzel yankılar buldu. O “yokedilen” Hacettepe’nin tekrar doğması başta tüm ömrünü Hacettepe’yi tanıtmak ve anlatmakla geçiren Lütfü Yanar olmak üzere “o günleri” yaşamışları ve okumuşları sevindirdi.

Yanlışlar ve düşüş başlıyor…

2008-09 sezonu başında -biraz da mecburiyetten- takımın iskeletinin bozulması. Gençlerbirliği’nde forma şansı bulamayan ya da beğenilmeyen futbolcuların takıma alınması. Vasat yabancı transferleri. Yönetimi, büyük bir sempatizanı olan Hacetepe’nin tribüne taraftar çekmek için neredeyse “hiçbir şey” yapmaması derken… Hacettepe, birkaç flaş galibiyet dışında bir varlık gösteremeden kendini Bank Asya 1. Ligi’nde buldu. Sezonun son maçında Lütfü Yanar ve arkadaşlarının ön ayak olması ile Hacettepe – Kocaelispor maçı hani o bildiğimiz tribüne taraftarlarının gelmediği düşmüş takımın son maçı ya da tribüne sırf küfretmek için gelen taraftarların olduğu düşmüş takımın son maçından çok farklı bir atmosferde geçti. Maç öncesi ve sonrası sanki takım küme yükselmiş gibi bir alt lige “uğurlandı” takım.

Düşüş devam ediyor…

2009-10 sezonunda yönetim hataları devam etti. Yine taraftara yönelik bir şeyler yapılmadı. Yine doğru düzgün transfer yapılmadı. Daha da vahimi takımda “abilik” yapacak bir futbolcu bile tutulmadı! Böyle olunca takım havluyu en baştan atmıştı. Bu hataların üstüne bir de devre arasında “rakip” takımlar deli gibi transfer yaparken takıma bir destek çıkılmaması da eklenince… 9 Mayıs 2010 tarihi saat 15:00′a gelindi…

Teknik direktörlüğe Erol Tok’un getirilmesi ile son haftalarda kıpırdanan ve ligde kalma şansı yakalayan Hacettepe’nin rakibi 1925′de kurulan Mersin İdman Yurdu idi. Hacettepe tribünlerinde Gençlerbirlikliler, Ankaragüçlüler, Giresunsporlular, Bursasporlular, Ankara ve Hacettepe üniversiteli öğrenciler… Ve elbette Lütfü Yanar, arkadaşları ve semt sakinleri bulunuyordu. Maçın başında Hacettepe golü atınca manzara görülmeye değerdi. Hacettepe güzel oynuyor, Mersin ise neredeyse hiçbir şey yapamıyordu. İlk yarıda 2-0 olsa iş baştan bitecekti ama bir türlü ikinci gol gelmedi…

İkinci yarı Mersin ilk ciddi atağında golü bulunca herkes uykudan uyandı ve gerçek dünyaya döndü. Hacettepe takımının sahada bir abisi yoktu. Oyuncular genç ve tecrübesizdi. Mersinliler ise çok daha tecrübeli idiler. Zaten 1-1 den sonra Mersin “porfesyonelce” yapacağı her şeyi yaptı ve kümede kalmayı başardı. Hacettepe ise büyük başarılarla beraber hızlıca tırmandığı basamakları yönetim hataları ile bir anda tepe taklak düştü. Maç bitti herkes evinin yolunu tuttu. Tribünde ise sadece Lütfü Yanar gibi gerçek Hacettepelileri kaldı…

Herhalde bu hüzünlü hikayeden bize kalan tek sevindirici nokta, 2. Lig’de de olsa Hacettepe isminin “şu”na rağmen yaşamaya devam etmesi…

berezilya.com, 10 Mayıs 2010

Eklenti Notu (10 Ocak 2014): Şunu belirtmek gerekir ki, ismi ve renkleri eski Hacettepe gibi olsa da “Hacettepe Spor”un 1945’de kurulan Hacettepe ile kök anlamında bir bağı yok. Çünkü 1988 yılında kulübün ismi belediye başkanı İ. Melih Gökçek tarafından Keçiörengücü olarak değiştirildi ve hala o isimle alt liglerde mücadele ediyor.

2009-2010 Sezonu Türkiye Bank Asya 1. Lig 34. Hafta Maçı
Hacettepe 1-1 Mersin İdman Yurdu
http://www.macanilari.com/09.Mayis.2010_2009-2010.Sezonu.Turkiye.Bank.Asya.1.Lig.34.Hafta.Maci.Hacettepe.1-1.Mersin.Idman.Yurdu-200920103410–.html

Mehmet Ali Çetinkaya