porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Futbolseverlik ve En Üst Aşamadaki Taraftarlık Üzerine

Futbol taraftarlığı ile futbolseverlik arasında hep bir ayrım olmuştur. Birçok kişi kendisinin “… taraftarı” diye tanımlanmasından büyük haz duyar. “Futbolsever” kelimesi ise daha çok “Tribünlerde binlerce futbolsever maçın başlamasını bekliyor…” gibi “genel” ve “çoğul” bir anlamda kullanılır.

Taraftarlığın birçok aşaması vardır. Bu aşamanın ilk basamağında yer alanlar sadece “… tutuyorum ama pek takip etmem” derken, son basamağındakiler “ben sadece … takımının taraftarıyım. Diğerleri umurumda bile olmaz” derler.

Bu aşamada yukarı doğru çıkarken futbolseverlik aynı oranda aşağıya iner… Çünkü basamaklar yükseldikçe futboldan çok sadece bir takıma olan sevginin şiddeti baskınlaşır. Öyle bir sevgidir ki bu, platonik bir aşk gibi yaşanır. O takım taparcasına yüceltilir. O’na şöyle ya da böyle eleştiriler sunanlar düşman ilan edilir. O’nu çağrıştıran renkler hayatın tek renkleri olur. O’nun başarısında en büyük hazlar yaşanır, başarısızlığında ise tüm dünya anlamsızlaşır…

Futbolseverlik ise en basit anlamı ile futbolu sevendir… Futbol oynamayı, futbol izlemeyi, futbol konuşmayı sevendir. Tuttuğu takımı seven ama bu sevgiyi rakipleri için nefrete dönüştürmeyendir. Futbolu kuralları içinde anlamlaştıran, kaybettiğinde üzülen ama rakibini de tebrik edendir. Çünkü takımı kaybetse de futbol oynanmış ve futbolsever de o futbolu izlemiştir…

Futbolsever yabancı bir şehre, yabancı bir ülkeye gittiğinde denk gelirse (hatta denk getirerek) hiç tanımadığı takımlar ve insanlar arasında maç izlemeyi sever. Çünkü farklı bir ülkedeki, farklı bir şehirdeki stadın, futbolun, taraftarların, futbolcuların nasıl olduğunu merak eder. Taraftar ise sadece kendi takımının başka şehirde, başka ülkede yaptığı maçları izlemek ister…

Futbolsever deplasmana gittiğinde rakip takımın atkısını / formasını hatıra diye satın alıp çantasına atar ya da maçta kendi takımının atkısı ile birlikte boynuna takar…

Futbolsever stadının dış sahasındaki amatör küme maçını Barcelona – Real Madrid maçını izliyormuş gibi dikkatlice takip edip oyunculara kendince not verir. Taraftar ise hemen stada gidip saatlerce kendi takımının sahaya çıkmasını bekler…

Futbolsever futbola ait her yazıyı, her kitabı, her araştırmayı okurken, taraftar sadece kendi takımı ile ilgili olanlara bakar…

Futbolsever dünyada tek bir takım varmış gibi davranmaz, zira futbol oynamak için en az 2 takım olması gerektiğini bilir…

30 Aralık 2010

1950’ler… 1960’lar… Bölüm 1

1950’den başlayarak (şu anda 1963 yılındayım) yaptığım futbol araştırmaları sırasında aldığım ilginç notları zaman buldukça derlemek istiyorum… Buyurun 1. Bölüm…

O dönemin gazetelerinde ilk gözüme çarpan şey, Türkçemizin meşhur “esnek”liğinin o yıllardaki gazete yazılarında yer almıyor olması. Bu yüzden maç anlatımlarında “topa öyle bir çaktı ki” ya da “topu kaleye çok güzel soktu…”  gibi cümleleri okuyunca ufak bir şaşkınlık yaşıyorsunuz…

Futbol için kullanılan bazı kelimeler de garipseniyor doğrusu. Mesela şut için “şüt” kullanılıyor. Ya da kale direği için “golpostu”. Futböl, ofsait, avut, haftayım…

Bugünlerle karşılaştırıldığında o yıllardaki futbol kurallarından ya da dönemin futbol stratejilerinden kaynaklanan gariplikler de var.

1962-63 sezonundaki İzmirspor – Kasımpaşa maçında, İzmirspor kalecisi Seyfi, takımdaki çok fazla sakat ve cezalı olduğundan forvette görev almış. Maçtan sonra sadece bir yıldız almış ama olsun…

Oyuncu değişikliği olmadığından çok gariplikler yaşanırmış.

1959-60 sezonunda İzmir’de oynanan Altınordu – Gençlerbirliği maçının 1. dakikasında bir hava topu mücadelesi sonunda yere düşen ve kolu kırılan Altınordulu Hüseyin, hemen hastaneye kaldırılmış. Maçın 70. Dakikasında kolu sargılı bir şekilde takımındaki yerini almış…

Eğer takımdan biri sakatlanır ve seke seke de olsa ayakta durabiliyorsa oyundan çıkarılmazmış. Genelde sağ ya da sol hafa alınır orada oyuna devam edermiş. Hatta aynı maçta 2-3 kere sakatlanıp dakikalarca kenarda tedavi görüp tekrar oyuna dönen oyuncular var.

1959’da kurulan Milli Lig’de önceleri sadece İstanbul, Ankara ve İzmir takımları yer alırmış. Hem ulaşım koşulları hem de mali durumlar nedeniyle takımlar deplasmana gittiklerinde oradaki 2 takımla anlaşır ve bu takımlarla Cumartesi ve Pazar olmak üzere 2 günde 2 maç yaparlarmış. Bu ayarlamalarda bazen fikstür gereği gariplikler olurmuş. Mesela 1959-60 sezonunda İzmir’de oynanan Ankara Demirspor – Karagümrük maçındaki takımların birinin İstanbul ve diğerinin Ankara takımı olması bugünler için garip bir ayrıntı. Hani ilk akla cezalıydılar herhalde geliyor…

Aynı maçın 89. dakikasında maçı önde götüren Ankara Demirsporlu Fikri zaman geçirmek amacıyla topu taca atınca hakem Baha Kırçıl tarafından oyundan atılmış. Şimdiki zaman geçirmeleri düşününce… Sahada oyuncu kalır mıydı ki?

O yıllarda kavga dövüş yok mu? Gırla… Maç sonunda, hatta maç devam ederken futbolculara, hakemlere, minderler ya da gazoz şişeleri yağıyormuş … Ama aynı zamanda bugünler için hayal olan sahneler de sergilenirmiş…

1959-60 sezonu Şampiyon Kulüpler Kupasında Fenerbahçe Fransa’nın güçlü ekiplerinden Nice ile karşı karşıya geliyor. Fenerbahçe kalecisi Özcan kalesinde yerini almışken, kale arkasında yer alan Galatasaray’ın kalecisi ve kaptanı Turgay Şeren, sürekli Özcan’a talimatlar veriyor… «özcan dikkat et… sağaçık kayıyor. Ortalayacak…», «naci ileri kayma. senegalli santrafor sakar. osman arkanda solaçık var…»

Bugün maçla alakası olmayan bir başka futbolcunun kale arkasında yer alması bile garipliktir herhalde…

İkinci maçtan önce Turgay Şeren elinde sarı-kırmızılı bir buket çiçekle Fenerbahçe kafilesini uğurlamaya gitmiş…

Çok garip deplasman öyküleri yaşanırmış;

Fransa’da yapılacak rövanş maçından önce kulübün Nice’e vapur kaldıracağı haberleri yayılıyor. Kişi başı 1000 ile 3000 lira arasında maliyetli olması düşünülen seyahat için Denizcilik Bankası, Ankara adındaki vapuru tahsis ettiğini bile açıklar… Ama sonraları bu deplasman organizasyonu ile ilgili hiçbir bilgi düşmez basına…

Nice’le oynanan play-off maçından önce bazı şehirlerden (Bolu, Bursa gibi) Nice’e otobüs kaldırılır. Cebine 10 dolar koyan (ki o zamanlar yazılı izinle döviz alınabiliyor) yanına yorgan, giysi ve yiyecek alıp yola çıkarmış. Ne vize var ne başka bir şey… Ama daha garibi bu haberlerde bahsedilen 10 dolar herhalde sadece maç bileti için ayarlanmış bir para… Zira rakam çok düşük… Bu haberlerden birinde çekilmiş bir fotoğraf hala gözümün önünde. Bursa’dan kalkacak minibüsün önünde yola çıkacaklar dizilmiş fotoğraf çektiriyorlar. Minibüsteki “Bursa – Nice” tabelası ise gayet enteresan…

Avrupa kupalarında deplasmanda oynanan maçlarda tribünde sadece 15-20 Türk olurmuş ki, onlar da genelde Avrupa okumaya gidenler ya da elçilik çalışanlarıymış…

28 Aralık 2010

Yazının diğer bölümleri;

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Gençlerbirliği’ndeki Düşüş Hızlanarak Devam Ediyor…

1923’de temelleri atılan… Cumhuriyetle yaşıt… Ankara’daki rakipleri ve İstanbul’un köklü takımlarına karşı aldığı sükseli sonuçlarla her zaman gündemde yer alan… 1962-63 sezonunda “şampiyon olabilir” denilen… 1965-66 sezonu puan cetvelinde ligi 3. olarak bitirip, Milli Lig tarihinde ilk kez Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın arasına giren takım olan… 1969-70 sezonundan itibaren girdiği girdaptan ancak 12 yıl sonra kurtulan ve 80lerin ikinci yarısı ve 90larda tekrar sükseli sonuçlara imza atan…. 1986-87 ve 2000-01 sezonlarında 2 kere Türkiye Kupasını kazanan… 37 yıl aradan sonra 2002-03 sezonunda tekrar “şampiyonlukta ben de varım” diyen… 2003-04 sezonunda yer aldığı UEFA Kupasında aldığı başarılı sonuçlarla 4. tura kadar yükselen ve yabancı basın tarafından “devlerin katili” olarak adlandırılan… Ankara’nın kırmızı-siyahlı takımı… Gençlerbirliği…

60’ların sonuna kadar eğitim yuvası olan Gençlerbirliği’ne amatör bir ruh hakimdi. Futbol oynayanlar bir yandan da okullarına devam ediyorlardı. Futbolu bıraktıktan sonra da bir kısmı teknik direktör veya idareci olarak kulüpte çalışmaya devam ediyorlardı…

Fakat 1959’da başlayan Milli Lig’in getirdiği profesyonelleşme akımı ve maliyetlerin artışı, zamanla takımı zorlamaya başladı. Zamana ve koşullara bir türlü ayak uyduramayan Alkaralar, 1969-70 sezonunda teslim bayrağını çekti ve bir alt lige düştü. Bu düşüş tam 12 yıl sürdü ve ardından “ticaret kafası” olan İlhan Cavcav’ın kulübü sahiplenmesi ile son buldu.

Takım zamanla düzlüğe çıkmaya başladı. Bu düzlüğe çıkma sürecindeki en önemli faktör, futbol dünyasına kısa sürede ayak uyduran Cavcav ve ekibinin futboldan para kazanma yollarını keşfetmesi idi. Buradan gelen paralarla büyük maliyetli futbolcular almak yerine, genç futbolculara ya da (90’lara damgasını vuran) Afrikalı futbolculara yatırım yapıldı. Bu oyuncular özellikle Gençlerbirliği’nin büyük takımlara karşı aldığı başarılı sonuçlarda kamuoyuna sunuldu ve sezon sonunda satılarak bu döngünün sürmesi sağlandı. Yine Cavcav ve ekibi bu süre zarfında kazanılan paralarla tesisleşmeye el attılar ve içinde futbol sahaları, çalışma alanları ve futbol okulları olan çok modern bir futbol alanı yarattılar.

Bu süre zarfında kazanılan 2 tane Türkiye kupası ve 2000’li yılların başında Ersun Yanal’ın takımın başına gelmesi ile birlikte yaşanan sportif başarıların ardından kamuoyunda “bu ligde bir gün 5. bir takım şampiyon olacaksa, o takım sadece Gençlerbirliği olur” söylemi oluşmaya başladı.

Fakat ne olduysa, bu başarıların yaşanması ve söylemin dillendirilmesinin ardından oldu…

2002-04 yılları arasında özelikle Süper Lig’de yaşanan “zorluklarla” birlikte “bize şampiyonluğu yedirmezler” düşüncesinin akıllara hakim olması, çıtanın yükselmesi ile birlikte masrafların artacak olması, pastanın büyümesi ile birlikte yönetimin ipleri elinde tutmakta zorlanacak olması, camianın bu ani yükselişi hazmedebilmesi için kalıcı bir yapı ya da kültür olmaması gibi sebeplerle bir “geri adım” atıldı.

2003-04 sezonu sonunda Ersun Yanal’ın Milli takıma gidişi çöküşün ilk işaretiydi. Bir de Yanal’ın estirdiği başarı rüzgarını yönlendiremeyeceği apaçık ortada olan Erdoğan Arıca, Oğuz Çetin gibi teknik adamların tercih edilmesi çöküşü iyice hızlandırdı.

Ersun Yanal zamanında kulüp müdürü, kulüp menajeri gibi mevkilerde gençlerin görev alması ile camiada oluşan “güne ayak uydurma ve yenilenme“ işaretlerine de kısa sürede balta vuruldu ve kovulurcasına takımdan uzaklaştırılan eski menajer yeniden göreve getirildi.

2005-06 sezonunun sonlarına doğru, İlhan Cavcav’ın uzun yıllardır sağ kolu olan Atilla Aytek, kulüpte kurumsallaşmanın olmadığını ve ileride bu yüzden büyük zararlar doğacağını dile getirerek seçimlerde başkanlığa adaylığını koydu. Seçimlerde yaşananlar ve İlhan Cavcav’ın tekrar başkanlığa seçilmesinin ardından Atilla Aytek ve ona destek olan birçok üyenin kulüpten uzaklaştırılması işin tadını iyice kaçırmaya başlamıştı.

Çöküş hızlanıyordu…

Federasyonun ligde ve Türkiye kupasında kazanılan puanları ya da başarıları parayla ödüllendirmeye başlaması ile birlikte sportif başarılar elde eden takımlar daha çok para kazanmaya ve bu para ile daha da güçlü takımlar kurmaya başladılar. Oysa Gençlerbirliği’nin başındaki İlhan Cavcav ve ekibi, 2006-07 sezonunun ilk yarısını liderin sadece 2 puan gerisinde kapatan ve Türkiye Kupası çeyrek finaline yükselen takımın önemli 2 futbolcusunu yok pahasına satarak, Gençler’in ikinci yarı tepe taklak gitmesinde rol oynadı.

Pilot takım olan OFTAŞ’ın 2007-08 sezonunda Süper Lig’e yükselmesi ile yaşanan transfer karmaşaları ile takım sezonu düşme potasının bir basamak üstünde tamamladı.

2008-09 sezonunda yapılan hatalı teknik direktör seçimleri ve transferlerle takım 2. kez düşme potasından dönüyordu. Ama bu sefer öyle böyle değildi. Zira takım son hafta evinde ununu çoktan elemiş Kayserispor’a 4-0 yeniliyor ve Antalyaspor’un Ankaragücü’ne attığı golle kümede kalıyordu…

2009-10 sezonunda Thomas Doll’un başa gelmesi ve özellikle ilk yarıda alınan başarılı sonuçlarla tekrar eski günlere dönme işareti veren Gençlerbirliği, sezonun ikinci yarısında tekrar düşüş yaşıyordu. Ama en azından o sezon düşme tehlikesi söz konusu değildi…

2010-11 sezonu öncesinde yapılan transferlerin çoğunun uzun süreli sakat olması ve başarısız diye Thomas Doll’un sezon başında gönderilip, tazminatını ödememek için yardımcısının takımın başına getirilmesi gibi son derece garip kararlara imza atan İlhan Cavcav ve ekibi, son 4 yılda yaşananlardan hiçbir ders almadığını kanıtlıyordu.

Gençlerbirliği ilk devreyi 17 puanla ve düşme potasının sadece 3 puan üstünde 14. sırada tamamladı. Son hafta Bursaspor’a Ankara’da 5-1 gibi tarihi bir skorla yenilen ekibin 2. yarıda işi çok zor görülüyor.

2000’lerin ilk yarısında yaşanan sportif başarıların 5-6 yılda tükenmesi ve yerine düşme potasının çevresinde dolaşan bir takım bırakması, bizlere 60’lı yılların sonunda zamana ayak uyduramayan ve bu yüzden 1969-70 sezonunda küme düşüp uzun yıllar en üst ligden uzakta kalan Gençlerbirliği’ni hatırlatıyor.

İlhan Cavcav ve ekibinin, futbolcu satarak para kazanması ile günümüzdeki sportif başarı ile para kazanma ilkeleri birbiri ile çelişiyor. Bir de buna yapılan bariz transfer hataları ve yanlış teknik direktör tercihleri de eklenince girdap git gide büyüyor…

Gençlerbirliği’ni bekleyen en büyük problem ise, kulübün tam anlamı ile kurumsallaşmaması yüzünden olası bir küme düşüş ya da yaşı ilerleyen Cavcav’ın gidişinin ardından kulüpte neler yaşanacağının bilinmiyor olması…

21 Aralık 2010

Madem bu kadar iyi bir hakem, o zaman neden bizim maçlarımızda dökülüyor?

“Türk futbol tarihi boyunca” birkaç maç haricinde asla “yeterli” bulunmayan… Sürekli eleştirilen… 1960’dan itibaren “giderlerini karşılayabilen” takımlar için yabancı ülkelerden “ithal” edilen meslektaşları yüzünden görevlerinden olan… Avrupa’daki meslektaşları ile sürekli karşılaştırılıp beğenilmeyen… Günü kurtarmak niyetindekilerin “günah keçisi” ilan ettiği… Ne yaparsa yapsın iki tarafı da asla tatmin edemeyen… Ortada kalmış… Türk hakemleri…

Hem izleyenler, hem de oynayanlar için futbol basit bir oyun. Ama ya yönetenler için?

Şunu kabullenmek gerek ki, hakemlik gerçekten zor bir meslek. Hiç durmadan çekilen bir aksiyon sahnesi içinde her an olabilecek bir olayı, tam zamanında, en uygun yerden görüp, hızlı bir şekilde doğru kararı vermek/verebilmek…  Hem de bunu defalarca yapmak/yapabilmek…

Dünyada bunu kusursuz olarak başarabilen birçok hakem var. Fakat bu hakemlerin kusursuz maç idare etmelerinin tek nedeni “iyi bir hakem” olmalarından kaynaklanmıyor. Biz çoğu zaman hakemin sadece 90 dakikalık maç içerisinde verdiği kararlara odaklanıyoruz. Oysa hakemin “temiz” bir maç yönetmesi için maç öncesi ve maç sonrası da çok büyük önem taşıyor…

Türkiye’de maç yöneten tüm hakemler şu ya da bu şekilde hep yerden yere vurulurlar. Bunlardan biri de Cüneyt Çakır. Son birkaç ayda Cüneyt Çakır’ın kulüp düzeyinde dünyanın bir numaralı kupası olan Şampiyonlar Ligi’nde 3 maçta görev alması ve bu maçlarda kusursuz yönetim göstermesi birçok kişinin kafasında soru işaretleri yarattı. “Madem bu kadar iyi bir hakem, o zaman neden bizim maçlarımızda dökülüyor?”

İşte bu sorunun cevabı, Türkiye Futbol Federasyonunun hakemi olmak ile UEFA’nın hakemi olmak arasındaki farktan kaynaklanıyor. Yani maç öncesi ve sonrasından…

Maç öncesine dönelim…

Bir hakem görev aldığı maça göre para kazanıyor. Eğer hakem “büyük” takımların maçlarını yönetirse daha fazla para kazanıyor. Kısacası bir hakemin ilk hedefi “büyük” takımların maçlarını yönetmek oluyor… Bu maçlara atanmanın çoğu zaman en büyük nedeni “büyük” takımlarla herhangi bir sıkıntı yaşamamak oluyor. İşte bu yüzden bir hakem maça çıktığında kafasında sadece “maç” olması gerekirken ister istemez farklı şeyler de oluyor…

Maç içine dönelim…

Genellikle önce Anadolu takım maçlarını yöneten hakemlerimiz, kariyerlerinde biraz ilerledikten sonra “büyük” takımların maçlarına atanıyorlar. Bu maçlardaki yönetim çoğu zaman maç öncesindeki unsurlardan etkileniyor. Bir hakem “büyük” takım ile Anadolu takımı maçını yönetirken tıpatıp aynı pozisyonlarda bile farklı kararlar verebiliyor.

Anadolu takımının ceza alanı içerisinde büyük takımın bir  futbolcusunun düştüğü bir pozisyonda kararsız kalan hakemin kafasında 2 olasılık beliriyor; “Vermezsem ve gerçekten penaltıysa büyük takımın basını, yazarları, idarecileri ve taraftarları beni linç ederler”, “Verirsem ve penaltı değilse Anadolu takımının maç sonrası birkaç idarecisi, taraftarı ya da yerel basını beni linç eder…” Bu linç girişimlerinden hangisinin hakemin kariyeri için iyi olacağını düşünün…

Tabi bir de maç içerisinde “büyük takım oyuncusuyum bana bir şey yapamaz” diyerek hakemi sahada zor durumda bırakacak her türlü hareketi yapan futbolcular da hakemin “temiz” yönetimini zorlaştırıyorlar… Ki burada bir parantez açmak gerek. Herhangi bir Anadolu takımında forma giyerken “ne efendi adam” denilen birçok futbolcu “büyük” bir takım formasını giydiği anda “sahanın efendisi benim” tavrı sergilemektedir ki bu başka bir yazının konusu…

Maç sonuna dönelim…

Bir hakem “herhangi” bir maçta büyük takım lehine hata yaptığında cezalandırılmazken, Anadolu takımı lehine hata yaptığında cezalandırılıyorsa… İyi bir maç yönetmesine rağmen büyük takımın aldığı kötü sonuç yüzünden linç edilmeye çalışılıyor ve Federasyon tarafından sahip çıkılmıyorsa… Veyahut büyük takım idarecilerinin “biz bu hakemi bir daha maçlarımızda görmek istemiyoruz!” gibi açıklamalarının ardından “o büyük” takımın maçlarına bir daha atanmıyorsa…

İşte o zaman hakemin kariyeri için sahada gördüğünü değil de istenileni çalması kaçınılmaz oluyor…

Ama UEFA’nın hakemleri için bu koşullar tamamen değişiyor. Maç öncesinde, içinde ya da sonrasında UEFA hakemini , “temiz” maç yönetirse kolluyor ve onu mükafatlandırıp daha prestijli maçlarda görevlendiriyor. Cezalardan çekinen ve liglerinde belirli bir “eğitim” düzeyine ulaşan futbolcuların sahada hakeme yardımcı olmaları da hakemin işini hafifletiyor.

Bu tutum farklılıkları yüzünden aynı hakem, farklı çatılar altında yönettiği maçlarda benzer pozisyonlarda farklı kararlar verebiliyor. Tabi Türkiye’de hakemin verdiği kararlar doğru dahi olsa “büyük” takımın canını yakıp yakmamasına göre de hakemin kötü olup olmadığına karar veriliyor…

15 Aralık 2010

10. Deplasmanım ve 2. (ve son) Kez Ali Sami Yen (443 km)

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -4-

Ali Sami Yen Stadyumu’nun Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na uzaklığı: 443 km.

Birkaç hafta önce “Ali Sami Yen’deki son lig maçına gidelim” diye düşünmüştük. Günler yaklaştıkça hava durumu netleşmeye başladı. Bahar gibi giden hava sıcaklıkları cumadan itibaren ciddi düşüyor ve kar yağışı geliyordu. Kararımızı verdik ve otobüs biletlerimizi aldık. Cuma günü 18.30’daki otobüse yetişmek için 17.15’de Turan Güneş’ten dolmuşla yola çıktığımda Ankara’da bugüne kadar gördüğüm en sıkışık trafiği gördüm. Azcık yağmur yağmıştı ve böyle olmuştu… 20 dakikada Turan Güneş’ten sadece Atakule’ye gelmiştik ve Hoşdere tamamen dolu idi… Dolmuştan inip karşıya geçip taksiye bindim. Taksici “zor yetişiriz” hareketleri yapsa da Oran-Konya yolu şeklinde büyük bir şans eseri otobüse son dakikada yetiştim. İşin en kötü yanı İstanbul’a 35 liraya giderken Atakule-AŞTİ arasına 35 lira vermiş olmamdı…

İstanbul’a vardığımda kafama dank eden ilk şey yanıma Gençler atkısı almayı unuttuğumdu. Neyse ki İstanbul’da ki arkadaşım Erdim’de (aka Pascal Nouma) vardı da onu kaptım.

Cumartesi günü Erdem ve İstanbul’dan maça geleceklerle Taksim’de buluşmak için yola koyulduğumda, ara sıra yağan karı bir anda buza çevirip önüne alan ve sert bir şekilde savuran rüzgarla yüzleşiyordum.

11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi Mac Bileti

Cumartesi günü Taksim’de bile çok seyrek insan olması zaten havanın normal olmadığını gösteriyordu. Biletix’den biletimi cebime koyup, kısa bir süre önce İstanbul’a taşınan Adem’le buluştum. Biraz muhabbetin ardından aramıza Ankara’dan gelen Erdem (aka Zeynel Soyuer) katıldı. Maç öncesi koreografi ve gösteri olacakmış diye bir haber aldığımızdan 18 gibi statta olmak üzere yola koyulduk. Stada girdiğimizde bir sürpriz karşılıyordu bizi. Geçen sezon tribünde 30 kişi iken bu sefer sadece 6 kişi idik. İstanbul’daki Gençlerlilerden sadece 2 tanesi gelmişti. Hayıflandık bu duruma…

11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -3-

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -1-

Maçtan önce hem takımın oynadığı oyunu hem de sakatların çokluğunu düşününce hiçbir beklentimiz yoktu. Hatta kendi aramızda “keşke 2002-03 sezonundaki takımla buraya gelmiş olsaydık” dedik. Sonra da Konya maçında kaleyi bol bol şutlayan Hurşut’un bu maçta şut çekmesinin tek gol pozisyonumuz olabileceğini konuştuk. Maç başladı karşı kaleye doğru saldıran Gençlerliler’den top kaleciye gitti. Hemen akabinde topu tekrar kazandık ve Hurşut çaprazdan çektiği şutla topu filelere gönderdiğinde çılgına dönüyorduk. Gol o kadar hızlı olmuştu ki hepimiz şaşkındık. Ben hemen dönüp skorboard’a baktım. 43. saniye idi. Sonradan öğrendik ki gol 35. saniyede gelmiş… Hemen “Lucarelli”yi arayıp “40. saniye 1-0” dediğimde “o kadar çabuk mu yedik ya” dedi. Güldüm “hayır biz attık” dedim 🙂

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -8-

Kötü oynamıyorduk ama bundan önceki 3 maçta (Kasımpaşa-Sivas-Konya) önce yenik duruma düşüp ardından beraberliği yakalayınca oynadığımız defansif oyunu düşününce tırsmıyor değildik. Tribünün önlerinde olduğumuzdan yağan kar tipi şeklinde yüzümüze çarpmaya başlayınca yukarıya doğru çıkmaya karar verdik. Tam arkamızı dönüp hızlı hızlı çıkarken “bir şey” oldu (ki bu şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Hissettik sanırım) ve hep birlikte kafamızı çevirdik. Orhan (ki biz o anda Oktay olduğunu sanıyorduk) çaprazdan kaleye doğru gidiyordu. Pas verir diye düşünürken şut çekti ve işte o an hep birlikte tribünlerden aşağı doğru koşuyorduk… Galatasaray’ın golünü çekmek için kale arkasına yerleşmiş gazetecilerden birinin dönüp bizi fotoğraflıyordu… Mehmet abinin “burası uğurlu, burada izleyelim sözlerine” hep birlikte katılıp aynı yere konuşlandık.

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -7-

Devre arası merdivenlerden inip daha korunaklı olan stad girişine yöneldik. Haliyle telefonlar susmuyordu… Ankara’dan birkaç arkadaşın “stattan hatıra getirin” sözlerini düşünüyor ve “ne götürebiliriz ki?” diye geyik yaparken eski açıktaki taraftarların stadı yıkmaya başladığına şahit olduk. Tekmelerde takır tukur koltukları kırıyorlardı. “hatıra” dedik önce…

11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -4-

İkinci yarının başında soğuk artmıştı. Bir yandan donuyor bir yandan maçı takip etmeye çalışıyorduk. Ama bu arada yapılan makaralar ve eğlence görülmeğe değerdi. Tribünde 6 kişi olunca üçerli gruplara ayrıldık ve üçümüz “yan taraf yan taraf” diye tezahürat yaptık. Diğer üçlü ses verince de ben “siyah” Erdem ve Mehmet abi ise “gençler gol gol gol” diye bağırınca Erdem “ulan 6 kişi organize olamıyoruz” deyince bir kahkahaya boğulduk… Mehmet abi’nin önümüzde gol kaçıran Billy’nin pozisyonu ardından “Hurşut, Hurşut” diye bağırmasına “abi iyi de o Billy” diyerek güldükten sonra “Mehmet abi bizle ta**ak geçiyor” diye tezahürat yapmamız da son derece eğlenceli idi. Arada Galatasaray taraftarlarının yönetim istifa tezahüratlarına da katıldık…

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -3-

Bir ara Galatasaray taraftarı Gençlerlilerin paslaşmalarını “oley” çekmesi, kaleci Ufuk ve Ayhan’ın topa değdiklerinde ıslıklamaları da enteresandı. Daha enteresan olan ise 2. yarıda Ayhan’ın neredeyse hiç topu ayağında tutmaması ve bu yüzden ıslıkların çok garip bir hal alması idi…

11 Aralik 2010 - Galatasaray0-2Genclerbirligi

İkinci yarının ortalarında GS tribünleri maçı bırakmış koltukları kırıyorlardı. Bizim daha önce “hatıra” diye düşündüklerimizin dışında bunları sahaya atmak için sökenlerin olduğu da çok geçmeden anlaşıldı. Şeref tribünün karşısındaki tribünden bir koltuk sahaya atıldı. Ama bunla da kalmadı. Belki dünyanın hiçbir yerinde yaşanmayacak bir olay oldu… Ne olursa olsun maç devam ederken tüm tribünlerden sahanın tartan pistine doğru koltuk yağıyordu. Bu duruma ne bir yönetici, ne hakem ne de güvenlik güçleri herhangi bir müdahalede bulunmuyordu…

Gökhan zan’ın bir pozisyonda sinirlenip topu hakeme şutlaması üzerine hakemin sadece sarı kart vermesi de maçın enteresan notlarındandı. Zira, son 2-3 haftadır tüm kamuoyu bir refleks olarak hakem kararını “kısaca” alkışlamak ya da kart işareti yapmaya verilen sarı kartları tartışırken böyle bir olayın da sadece sarı ile cezalandırılması garip geldi doğrusu. Yani “kart” diye ufak bir hareketle sarı kart görmek yerine hakeme topu nişanlamak daha “amaca yönelik” gibi bir izlenim yarattı bizde…

Maçın başında tribüne gelen ve yukarı doğru çıkıp orada maçı takip eden bir turist vardı. Maçın heyecanı ile tanışma şansımız olmadı. İkinci yarıda konuşurum demiştim kendi kendime. İkinci yarının başında da maça dalıp unuttum. 80’lerde dönüp baktığımda da gitmişti. Sonradan çok kızdım kendime zira belli ki İstanbul’a gelen ve oynanan bir maç görünce hemen bilet alıp tribüne gelen bir “futbolsever”di. Muhabbet etmek güzel olabilirdi en azından neden bu koltukların sahaya yağdığını az da olsa anlatabilirdim…

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -9-

Maç artık bitmek üzere idi ve telefonum çalmaya başladı. 6 kişilik dev taraftar topluluğumuzu televizyon göstermişti ve onun için arıyorlardı…

Maç sonunda “armağanımız olsun bu galibiyet size” dedik arayanlara.

Mehmet Ali Cetinkaya - 11 Aralik 2010 Galatasaray0-2Genclerbirligi -6-

Maçtan sonra Taksim’e doğru eğlenmeye giderken içimiz kıpır kıpırdı haliyle. Taksim’de sıcak bir şeyler yemek için oturduğumuz yerdeki televizyonda maçın özeti gösteriliyordu. Sürekli Erdemle ve Adem’le birbirimize dönüp “O ha! Gençler 2-0 yenmiş olm!” gibi şaşkınlık tepkileri verip ardından kahkahayı basıyorduk. Nefis bir gündü!

Kişisel deplasman karnesi: 10maç, 2g, 6b, 2m, 7ga, 6gy.

Dip Not: Bu maçtan önce gördüğüm statlar sırayıla şöyle; Ankara 19 Mayıs, Cebeci İnönü, Mudanya İlçe, Beşiktaş İnönü, Sakarya Atatürk, Yenikent ASAŞ, Bursa Atatürk, San Siro / Giuseppe Meazza, Santigao Bernabeu “Maç yoktu. Stat turu ile gezdim”, Konya Atatürk, Eskişehir Atatürk, 5 Ocak, Ali Sami Yen.

İlgili Maç: 2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 16. Hafta Maçı Galatasaray 0-2 Gençlerbirliği

“Siteye Kayıtlı” Bir Sonraki Deplasman Anım: “11. Deplasmanım ve Gördüğüm 14. Stad: Samsun 19 Mayıs (415 km)”

“Siteye Kayıtlı” Bir Önceki Deplasman Anım: “9. Deplasmanım ve 2. Kez Eskişehir Atatürk (236 km)”

Bir Maçta Kendi Kalenize En Fazla Kaç Gol Atabilirsiniz?

Tarih 31 Ekim 2002. Hint okyanusunda yer alan Madagaskar Cumhuriyeti’nin en üst düzey futbol ligi olan THB Şampiyonlar Ligi’nin final gurubunun son maçı… Bir önceki sezon şampiyon olan Stade Olympique L’emyrne (SOE) ile AS Adema Antananarivo’da karşı karşıya geliyorlar. Kazanan taraf 2002 sezonunun şampiyonu olacak….

Maçın favorisi elbetteki bir önceki sezonun şampiyonu SOE. Fakat maç SOE’nin istediği gibi gitmemektedir. SOE teknik direktörü Ratsimandresy Eacazarazaka hakem kararlarını kasti bulur ve sürekli itiraz eder. Futbolcular da itirazlara katılır ve işte ne olduysa bu andan sonra olur. Teknik direktörün emri ve futbolcuların uygulamalarıyla SOE’li futbolcular kendi kalelerine gol atmaya başlarlar. 1, 2, 3, 4… derken goller ikili rakamlara ulaşır ama SOE’lilerin öfkesi bir türlü dinmez. Goller devam etmektedir. 30, 31, 32, 33… Kendi kalelerine gol attıktan sonra topu santraya getirirler maça başlarlar ve tekrar kendi kalelerine yol alırlar. 50, 51, 52, 53… Ne goller ne de öfke bitmek bilmez. 100, 101, 102, 103… Gol, gol gol… 146, 147, 148 ve 149. Golün ardından artık süre tamamlanır ve SOE’liler hakemi protesto etmek için kendi kalelerine attıkları 149 golle birlikte sahadan 149-0’lık bir skorla yenik ayrılırlar ve 2002 sezonu şampiyonu AS Adema olur…

Bu protesto “bir takım resmi bir maç içerisinde kendi kalesine en çok kaç gol atmıştır” istatistikliğine kırılamayacak bir rekor olarak yazılmıştır. Kimbilir belki bir gün bir başka takımın kafası şu ya da bu şekilde atar da kendi kalelerine goller atmaya başlarlarsa ve biraz da hızlı hareket ederlerse bu rekor Okumaya devam et

Gözler Bu Maçta Kulaklar Diğerinde… Galibiyet’in Bile Yetmediği An

48 yıl sonra  katıldığımız Dünya Kupası’nda C Grubunda yer alıyoruz. Rakiplerimiz Brezilya, Kosta Rika ve Çin. Brezilya’nın gruptan lider olarak çıkacağına kesin gözüyle bakılıyor. Amaç ikinci olup gruptan çıkmak. Kosta Rika ve Çin bizim ayarımızda takımlar. Bu yüzden umutluyuz.

İlk maçta Brezilya’ya kök söktürüyoruz ama 2-1 yenilgiden kurtulamıyoruz. Hem güzel futboldan hem de Brezilya’nın gruptaki diğer takımları da yeneceğini düşündüğümüzden sonucu önemsemiyoruz. İkinci maçta rakip Kosta Rika. Emre’nin golü ile öne geçiyoruz ama bitime 4 dakika kala yediğimiz golle maçtan 1 puanla ayrılıyoruz. Gruptaki ilk maçında Çin’i 2-0 yenen Kosta Rika ise puanını 4’e çıkartıyor ve Türkiye’den sonra Çin’i de yenen Brezilya’nın ardından ikinciliğe yerleşiyor.

Tarih 13 Haziran 2002. Seul Dünya Kupası stadında C Grubundaki son maçımız için Çin ile karşılaşıyoruz. Aynı saatte grup lideri Brezilya ise grup ikincisi Kosta Rika’yı konuk ediyor. Gruptan çıkmamız ise pamuk ipliğine bağlı. Çünkü bizim Çin’i Brezilya’nın da Kosta Rika’yı yenmesi yeterli değil. Maçlar öncesi +2 gol averajı olan Kosta Rika’ya karşı bizim averajımız -1. Yani ortada 3 gollük bir fark var. Ya biz Çin’i çok farklı skorla yeneceğiz ya da Brezilya Kosta Rika’yı farklı yenecek. Hemen akıllara Fransa 1998’de ilk iki maçını kazanıp gruptan çıkmayı garantileyen Brezilya’nın son maçı önemsemeyip Norveç’e yenilmesi ve bu mağlubiyet yüzünden Fas’ın galip gelmesine rağmen evine dönmesi geliyor akla…

Maça hızlı başlıyoruz. Daha önemlisi Brezilya’da maça çok hızlı başlıyor. Maçın 9. dakikasında Çin’in karşısında 2-0’ı yakalıyoruz. Bu arada Suwon Dünya Kupası stadından sevindirici haberler peş peşe geliyor. 38. Dakikada Brezilya 3-0’ı yakalıyor. Biz averajımızı +1 yaparken Kosto Rika bir anda -1 oluyor. Bu skorlarla gruptan çıkmayı garantiliyoruz. Sevinçten havalara uçuyoruz derken 39. dakikada Kosto Rika Paulo Wanchope ile skoru 3-1’e getiriyor ve gol averajını sıfırlıyor. Hala biz öndeyiz ama Kosta Rika’nın golü şok etkisi yaratıyor. İlk yarılar tamamlanıyor.

İkinci yarıda Suwon’dan kötü bir haber daha geliyor. Zira Kosta Rika 56’da Ronald Gomez ile skoru 3-2’ye getiriyor. İyice panik yaşanmaya başlıyoruz. Bizim yiyeceğimiz bir gol 48 yıl gecikmeyle geldiğimiz Dünya Kupasın’dan erkenden ayrılmamızı sağlayacak. Bir türlü üçüncü golü bulamıyoruz. Gerginlik iyice artıyor. Okumaya devam et

Türkiye’de Genç Futbolcular Neden Gelişemiyor…

2006-07 sezonunun ortalarında Galatasaraylı bir arkadaşımla “genç yetenek” Arda Turan hakkında konuşuyorduk. Hem teknik hem de oyunu çok iyi okuyan “akıllı” bir futbolcu olduğu konusunda hemfikirdik. Hemfikir olmadığımız konu ise, “Arda eğer kendini geliştirmek istiyorsa biran önce yurtdışına kapağı atmalı” düşünceme karşılık arkadaşımın “Arda daha çok genç Galatasaray’da kalıp hem kendini geliştirmeli hem de Galatasaray’a faydalı olmalı” düşüncesi idi…

Arda Turan gibi büyük takımların altyapısında yetişen genç futbolcular ile Soner Aydoğdu gibi Anadolu takımların altyapısında yetişen genç futbolcular olmak üzere Türkiye’de 2 farklı futbolcu profili mevcut. Bu iki futbolcu profilinin en belirgin ortak noktası ise, çocukluğundan itibaren aileleri ve çevrelerinden gelen baskılarla seçtikleri “büyük” takımın as kadrosunda “bir an önce”  yer almak oluyor.

Bu hızlı ve kısa vadeli süreçte, genç futbolcunun belirli bir “kimliğe” ulaşması beklenmeden “ilk parladığında” menajeri, ailesi ya da kulübünün baskısı ile satılması ya da zaten büyük bir takımda ise as kadroda yer alması gerçekleşiyor…

Taraftarlar ve “gelecek için yatırım yaptık” diye övünen yöneticiler, bu oyunculara çok büyük “anlamlar” yüklüyorlar. Kısacası “birileri, çeşme akarken dolduralım” diye emeklemeye başlamadan oyuncunun yürümesini hatta koşmasını bekliyorlar…

İklime uyum sağlayıp sağlamayacağı belli olmayan bu körpe futbolcular üstüne üstlük bir de maçta hata yaparlarsa ya da takım kötü giderse “günah keçisi” oluyorlar… Çünkü daha kök salmamış bu futbolcuları kopartıp atmak yönetici ve taraftarlar için çok daha kolay oluyor…

2006-07 sezonunda Nijerya’nın gelecek vadeden U-17’lerinden bir genç yetenek Gençlerbirliği’nin yolunu tuttu. Manchester United gibi takımların da peşinde olduğu ve imza yetkisi olmadığından annesi tarafından kontratı imzalanan Isaac Promise’in Gençlerbirliği’ni seçme sebebi Türk futbol sistemine çok yakındı. Isaac, “eğer Manchester’a gidersem beni 2 yıl rezerv liglerinde oynatacaklardı. Gençlerbirliği’nde ise doğrudan as takımda yer alacağım.”

Belli ki o da “çeşme akarken su doldurma” peşindeydi. Türk futbol sistemi de hep bu şekilde çalıştı. Hep kısa vadeye oynandı. Plan ve programlı bir çalışma ya yapılmadı ya da birileri tarafından yarıda kesildi.

Manchester United ya da Barcelona gibi kulüpler tüm dünyayı tarayarak buldukları genç hatta çocuk yaştaki futbolcuları kendi bünyelerine alıp onların kendilerini ve futbolu tanımaları için uzun yıllar planlı bir eğitim programı uyguladılar. Daha büyük yaşta futbolcu alırlarsa en az 1-2 yıl rezerv liglerinde oynatıp ülkenin futbol yapısına uyumunu sağladılar.

Bu futbolcuların da tıpkı Türk futbolcuları gibi hedefleri vardı elbette ama aldıkları eğitimde onlara hedeflerine ulaşmak için önce hazır olmaları gerektiği öğretiliyordu. Ve daha önemlisi bir futbolcunun asla ve asla “tamam ben oldum” dememesi gerektiğini, sürekli eksiklerini tamamlamak ve daha yeni özellikler kazanmak için çalışmaya devam etmesi gerektiği öğretiliyordu.

Dünyanın şu anda en iyi futbolcusu olarak gösterilen Messi belki de aldığı bu eğitimden ötürü verdiği röportajlarda hala “daha çok eksiğim var ve üzerinde çalışıyorum” diyor…

Şunu artık görmeliyiz ki, hangi kulüp olursa olursun genç bir futbolcunun gelişimine yönelik hiçbir katkı sağlayamıyoruz. Türk ya da yabancı, genç futbolcular asla bu sistem içinde kendilerini geliştiremiyorlar. Hatta çoğu zaman temel futbol eğitimleri bile eksik kalıyor. Bir de buna genç futbolcuların tam pişmeden “büyüklere” gitmesi ve ederinden çok fazla para almaları da işin içine eklenince düşüşler ve yok oluşlar kaçınılmaz oluyor…

İşte bu yüzden Trabzonspor ile maç yapmaya gelen Liverpool teknik direktörü Roy Hodsgon’a “Liverpool, Arda Turan ile ilgileniyor mu?” sorusuna “Transfer gündemimizde bulunmuyor. Türkiye’de ilgilendiğimiz oyuncular var ama iyi ücret alıyorlar. Kariyerlerini bu yüzden Türkiye’de bitiriyorlar” yanıtını veriyor.

2010-11 sezonunda Arda Turan’a baktığımızda maalesef o da diğer genç futbolcular gibi futbol sistemimiz içinde ezilip duruyor. Ve ne yazık ki son bir çıkış yolu bulup Avrupa’ya gitmezse o da diğer gençlerin kaderini paylaşacak…

Gençlerbirliği’nde güzel bir sezon geçiren ve göz dolduran 19 yaşındaki Soner Aydoğdu ise, kendini tam olarak hazır hissetmeden “büyümek” isterse, daha önceki gençler gibi yok olup gidecek…

Dip Not: Yukarıda fotoğrafı olan futbolcu, 2001-02 sezonu devre arasında Çanakkale Dardanelspor’dan Gençlerbirliği’ne transfer olan ve 1,5 yıl Alkaralar’ın formasını giydikten sonra, 21 yaşında, “büyük umutlarla” Beşiktaş’a giden Okan Koç… Futbolcu, 22 yaşında Beşiktaş defterini kapatıp Konyaspor’un yolunu tuttu. Sonrasında ise düşüşüne hız kesmeden devam etti…

8 Aralık 2010

Taraftarda Güven Sendrom Oluşturan Maçlar…

Tarih 18 Eylül 1974. UEFA Kupası ilk tur ilk maçında Beşiktaş Romen Steagul Roşu’yu ağırlıyor. Beşiktaş sezon öncesi Romanya’nın güçlü takımlarından Dinamo Bükreş ile hazırlık maçı yapmışlar ve 2-0 kazanmışlar. Ama Steagul Roşu hakkında ellerinde bir bilgi yok. Araştırmalar neticesinde “tehlikeli takımdır aman dikkat” uyarıları ile karşılaşınca Beşiktaş defansiz bir şekilde sahaya çıkıyor. 60. dakikadan sonra bakıyorlar ki rakipte bir numara yok bastırıyorlar. Nitekim 2 gol atıyorlar ve ikinci tur vizesini ceplerine koyup rövanş için Romanya’nın yolunu tutuyorlar…

Tarih 2 Ekim 1974. Steagul Roşu ince çubuklu bir forma ile maça çıkarken Beşiktaş’ın üzerinde ortasında siyahtan griye doğru giden dikine altı ince çizgiden oluşan beyaz bir forma var. Beşiktaş maça defans ağırlıklı olarak başlıyor. Güzel de savunma yapıyorlar. Steagul Roşu Beşiktaş defansını bir türlü aşamıyor. Derken ilk yarı golsüz bitiyor. Beşiktaş için her şey güzel gidiyor. İkinci yarının son çeyreğine girerken skor hala 0-0. Derken 86. dakikada Petru Kadar ceza alanı çizgisinin dışından sert bir şut gönderiyor kaleye. Topu dışarı çıkartmak isteyen Beşiktaşlı defans oyuncusunun kafasına hafifçe dokunan top hiç ummadık bir yere, doksana gidiyor ve Roşu 1-0 öne geçiyor. Bu skor bile Beşiktaş’a yettiği için pek telaşa gerek yok. Bu sefer sol kanattan geliyor Steagul Roşulular. Ceza alanı çizgisine doğru soldan verilen pası zar zor arkasındaki futbolcuya iletiyorlar. Yine ceza sahası çizgisi gerisinden çekilen füze gibi bir şut doksanda son buluyor. Skor 2-0 oluyor ama daha ilginci iki gol 1 dakika içinde geliyor. Bu gol aynı zamanda Beşiktaş’ın İstanbul’daki 2-0lık avantajını da süpürüyor. Maçın 89. dakikasında sol kanatta bir faul kazanıyor Steagul Roşulular. Beşiktaş faul atışının kullanılmasını geciktirmeye çalışıyorlar ama bu faul atışı sonucu ceza alanına düşen top bir türlü uzaklaştırılamıyor ve ne yazık ki Beşiktaş 3 dakika içinde 3. golü kalesinde görüyor… Ve kupadan eleniyor…

Beşiktaş kaptanı Sanlı’nın her golden sonra topu alıp santraya koşması bu maçtan sonra yıllarca konuşulacak bir enstantane oluyor.  “Bir tünele girdim arabayla, çıktığımda Beşiktaş maçı 3-0 olmuştu!” esprileriyle birlikte…

8 Şubat 2010

1974-1975 Sezonu UEFA Kupası 1. Tur 2. Maçı Steagul Roşu 3-0 Beşiktaş: http://www.macanilari.com/02.Ekim.1974_1974-1975.Sezonu.UEFA.Kupasi.1.Tur.2.Maci.Steagul.Rosu.3-0.Besiktas-197419756003–.html

Futbol Sahalarının En Ünlü “Uğur”u

Tarih 24 Mayıs 2000. Bugüne kadar birçok ünlü takımı ağırlayan Stade de France bu sefer Avrupanın en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi’nin final maçına ev sahipliği yapıyor. Bir tarafta bir kaç ay sonra FIFA tarafından “20. Yüzyılın en iyi futbol takımı” seçilecek olan Real Madrid, diğer tarafta da yine bir İspanyol devi olan Valencia…

Real Madrid 11. kez Avrupa’nın bir numaralı kupasında final oynarken Valencia tarihinde ilk kez bu kupada final oynuyor.

1955-56 sezonunda düzenlenmeye başlanan Şampiyon Kulüpler Kupası’nı ilk kez müzesine götüren takım Real Madrid. Ardından ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinçi kupayı da müzesine götüren yine Real Madrid… 1962 yılında 6. kez kupayı müzesine götürmek için finalde Benfica ile karşı karşıya gelirler. Ama Benfica dişli çıkar, bir ara 3-2 yenik duruma düşse de teknik direktörleri Bela Guttmann’ın cinliği ile maçı 5-3 kazanırlar ve Real’e “bir dur” derler. Ardından bu maça gelene kadar 4 kere daha final maçı yapan Real Madrid, 2 kere daha kupayı müzesine götürür.

Bu rakamsal bilgileri verdikten sonra biz anımıza geri dönelim…

Real Madrid sahaya çıktığında taraftarları şaşkına döner. Çünkü Real Madrid’in üzerinde “siyah” bir forma vardır. Oysa ilk kez Avrupanın bir numaralı kupasını kazandıkları günden bugüne Real Madridliler kazandıkları tüm final maçlarında “beyaz” forma giymektedirler. Beyaz forma “uğur”larıdır ve böyle önemli bir maça -favori de olsalar- siyah forma ile çıkmak çok büyük bir hata olabilir. Çünkü her futbolsever bilir ki “uğur”larla asla oyun olmaz!

Tribündeki seyirciler biraz gerilse de Real Madrid “siyah” formaya rağmen maçta üstün olan taraftır. 39. dakikada Morientes’in golü ile 1-0 öne geçerler. Ardından 67’de Mc Manaman ve 75’de Raul skoru 3-0’a taşır ve Real Madrid 41 yıllık “beyaz” forma uğuruna ihanet ettiği maçta 8. kez kupayı kazanırlar.

İşin ilginç yanı kupa töreninde Reallilerin üstünde yine “Beyaz” formaları vardır.

Bu maçtan 2 yıl sonra Real Madrid bu kupada 12. kez final oynar. Elbette üstlerinde yine “Beyaz” formaları vardır. Ve 9. kez kupayı müzelerine götürürler…

12 Nisan 2010

Mehmet Ali Çetinkaya