porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Maçın Kaderini Etkileyen “Ufak” Dokunuşlar Üzerine…

Maçlardan sonra birileri çıkar ve pozisyonları 100’er kere tekrarlayarak hakemin kararlarını tartışırlar… Bu, futbol oynanan her yerde yaşanan, bilindik şeylerdendir biridir aslında… Ama normal olmayan bu şovda seçilen karelerin ya da üzerinde durma zamanlarının hep “büyüklere” göre ayarlanmasıdır… Çünkü “diğer” takımı konuşmanın ne kasaya ne de kimseye yararı yoktur…

Bu seçilen karelerin çok büyük bir bölümü, olan ya da iptal edilen gol üzerinedir. Maç özetini izleyenler de sadece bu anları görürler ve bir gün sonra da sadece bunlar konuşurlar… Ama bilinen aksine 90 dakikalık oyunda hakem(ler)in yaptıkları ufak dokunuşlar aslında tüm maçın gidişatını değiştirmeye yeter…

Mesela a takımı önde iken b takımının maçı hızlandırması ve rakibi üzerinde baskı kurması gerekir. Ama hakem b takımının kendi sahasından attığı taçta bile “biraz geri… biraz daha…” hareketi ile oyunu ve rakibin hızlı atağını kesmiş olur… b takımı hızlı bir faul kullanmak ister ama hakem “top dönüyor” gibi bir sebeple oyunu durdurup a takımının yerleşmesini sağlar… a takımının faul kullanması beklenirken, oyuncu topa doğru yavaş yavaş gelir, topu ayağı ile havalandırıp saydırmaya başlar… sonra iki eli ile kavrar yere koyar… geri çekilir… sonra tekrar küçük adımlarla topa gelir… topu alır düzeltir… sonra kullanır… hakem de bizler gibi sadece izler… a takımı oyunu yavaşlatmanın zirvesindedir ve hakem de bunun maçtan sonra tekrar tekrar gösterilecek bir an olmadığından ötürü rahattır…

Mesela maç berabere gitmektedir. Tüm kamuoyunun ve basının tuttuğu a takımının gol atması gerekir. O zaman b takımının yaptığı en ufak müdahalelerde bile oyunculara sarılar yağmaya başlar… 1-2’den sonra b takımı daha ürkek oynar…

Maçın önemi ne kadar yüksekse ve takımlardan biri ne kadar çok “güçlü” ise yan hakemlerin oyuna katılma oranları o kadar düşer… Yan hakemin gözü önündeki taçlar da bile yan hakem, bayrağını biraz kaldırıp orta hakemin gözlerine bakar ve ona göre karar verir…

A takımının oyuncusu 5 “kasti” faul yaptıktan sonra kart görür… Ama b takımı için kurallar daima kitabına göre uygulanır…

A takımının tüm oyuncuları leyhlerine ya da aleyhlerine verilen her karardan sonra hakeme koşup “anlamsızca” (!) itiraz ederler… Ki bu anlamsızlık aslında hakem üstünde baskı kurmak anlamındadır çoğu zaman… Bazen hakem iteklenir, bazılarında ağızdan çıkan salyalarla birşeyler haykırılır… Hakem sakinliğini bozmaz ve çoğu zaman alttan alır… B takımı oyuncuları için benzer durumlarda “gerekli” kurallar uygulanır…

Özetle, hakem isterse çok ufak dokunuşlarla tüm maçın kaderini değiştirir… Zaten bu ufak dokunuşları sadece canı yanan takımın tribündeki 3-5 taraftar görür ki, onlar da genelde kimsenin umrunda değildir…

8 Mart 2011

Başkalarının Biçtiği Rolü Oynamak…

Türkiye’de kariyer planlaması yapmak çok zor… İlkokula adım attığınız günden itibaren hayatınızın yönüne çoğunlukla ya başkaları karar veriyor ya da “kader-kısmet”…

Birilerinin sizin için seçtiği hedefe ulaşmak için didinip duruyorsunuz… Daha ilkokula adım attığınızda, sizin doktor olmanızı isteyen doktor bir babanın hayattaki rolünüzü biçmesi, hayatını hep birileri için yaşamanın ilk adımı oluyor…

Bilgisayar mühendisliği okuyup, bir sabah uyandığında “pc başı bana göre değil” diyerek amerikaya aşçılık eğitimi almaya gidecek kadar ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimi ayrı tutarsak, geriye kalanların kariyerlerini çoğu zaman suyun aktığı yön belirliyor…

“En başta” hayalini kurduğunuz mesleğin çok uzağında kalmak…

Bu ülkede kendi iradesi ile tutacağı takımı belirleyenlerin azınlıkta olması da benzer bir durum teşkil ediyor… Babanız, enişteniz ya da sevgiliniz yüzünden bir takımın taraftarı olmanın, başkalarının sizin hayatınıza biçtiği rolü oynamakla aynı anlamı taşıyor olması…

Futbolcu olması için Gençlerbirliği spor okuluna adımını attığı andan itibaren babasının sürekli Gençlerbirliği’nin “hedefe” ulaşmak için “sadece” bir basamak olduğunu anlatıp durması… Çocuğun elde edeceği başarılardan sonra sevdiği, kabullendiği bir şeyler için değil de babasının kendisi için biçtiği rolü oynadığı için seviniyor olması… Ne kadar da bencilce geliyor…

Büyüyor… Başkaları için yaşadığının farkına bile varmadan yoluna devam ediyor…

Onun için en iyi olanı seçtiğini söyleyip duran menajerinin “hedefine” ulaşmak için çırpınıp duruyor bu sefer de…

Büyük bir takımla oynadıkları maçta yediği tekmelere, yapılan çirkefliklere rağmen “şirin görünmek” için “abi” diye yanaşıyor rakip oyunculara, saygı gösteriyor… Çünkü şu an bulunduğu basamağın da öncekilerden hiçbir farkı olmadığını biliyor, onun için yazılan rolde…

Amaca ulaşmak için bulunduğu ortamı kabullenmemeli… Sadece kabullenir gibi ufak tefek 2-3 cümle kurmalı maç sonralarında ya da “yerel basında”… Ulusal basında ise bambaşka biri olmalı… Sürekli “büyüklere” göz kırpan açıklamalar yapmalı ya da menejeri tarafından ısmarlama haberlerle gündemde tutulmalı…

Kulübün mali durumunu çevirmek ya da “büyüklere” -ve hatta bazen yönettiği değil de tuttuğu takıma- şirin görünmek için başkan tarafından satılması da isteyerek ya da istemiyerek de olsa başkalarının onun için biçtiği rol oluyor…

Belki de bu yüzden, “ben bu şehirde doğdum, bu şehirde büyüdüm, bu şehirde para kazandım ve bu şehrin en sevdiğim takımında futbol oynuyorum… Daha ne isterim ki kariyerimde?” diyen bir futbolcuyu görmek mucize ile eşdeğer oluyor…

Tıpkı, hayallerinin peşinde gidip istediği mesleği yapanları görmek gibi…

Tabi ipleri elinde tutacak imkanlara sahip olan ufak bir kesimden değilse…

6 Mart 2011

Hep Bir Sonrakine…

Hayat o kadar hızlı ilerliyor ki… Hızına yetişmek çok güç…

Dün yaşananlardan bugüne bakıldığında durumun nasıl değiştiğini anlamak zor geliyor… Bir son dakika problemi ile tüm planlar altüst oluyor… Gardı düşüyor insanın bir “olan” karşısında… Savunmasız kalıyor bir ufak hatayla ya da diğer(ler)inin hatasıyla… Hatta bazen sil baştan başlamak gerekiyor… A’dan z’ye… Zor geliyor ama hayat devam ediyor…

Bir de mutlu olunan anlar var elbette… Tozun dumanın azaldığı, görüş mesafesinin arttığı anlar… Uzun zamandır beklenen bir ana erişmek… Bir beklentinin olumlu bir şekilde sonuçlanması…

Futbol taraftarları da hayatlarındaki bu iniş çıkışlar içerisinde tuttukları takımın maçlarını iple çekip onlara yükledikleri anlamların değerini bulmak için beklemeye koyulurlar… Bazen oyuncularından birinin yaptığı hata tüm takımın gardını düşürür, planlar altüst olur… Sonra bir diğer oyuncunun gayreti taraftarın beklentilerini olumlu bir şekilde sonuçlandırır… Tüm planlar bir kere daha değişir… Bir ümit doğar… Skor olarak oyunun başına dönülmüştür belki ama bu dönüş olumludur… Çünkü içinde pozitif bir beklenti de yaratmıştır… Bir nefis şutun ahlar-vahlar arasında direkten dönmesi… O kadar yaklaşmışken kaçırılan bir anın acısı duyulur derinlerde… Ve maçın başında hata yapan oyuncunun dokunuşu ile çılgına dönülür… 0-1’den 2-1’e ulaşmanın hazzı hissedilir… Hayatın hızı gibi bir çırpıda biter-gider 90 dakika…

Bu sefer mutlu sonla bitmiştir hikaye ama mutluluğun tadını çıkartmak yerine bir sonrakine doğru yol almak yeğlenir… Çünkü elde etmişlik aynı zamanda değerini yitirmek demektir çoğuna göre… Daha 90 dakika önce “en önemli” olan, 90 dakika sonra nasıl olsa “cepte artık” mertebesine düşürülür…

İnsan koşmaya devam eder… Hiç durmadan… Çevresine bakmadan… Çoğu zaman bir sürü anı kaçırdığının farkına bile varmadan… Bir süre sonra neden koştuğunu unuturcasına…

Hep bir sonrakine… Hep bir sonrakine… Taa ki…

3 Mart 2011

İstanbul Milliyetçiliği Üzerine…

Behzat Ç.’nin televizyondaki başarısı ile birlikte insanlar Türkiye’de neredeyse her alanda varolan İstanbul hegemonyasını  tartmaya başladılar… Zira televizyonda izlediğiniz diziden tutun da okuduğunuz gazeteye kadar her yerde sadece “istanbul’a ait” izler sunuluyor bizlere… Bu yüzden “Türkiye’ye ne zaman kış gelir?” sorusunun cevabı hep “İstanbul’a gelince” oluyor… Erzurumda eksi bilmem kaçta bilmem kaç metre kar olmasının hiçbir haber değeri taşımadığı ülkede İstanbul’a yağacak 20 santim karın “haber değeri” 2 hafta öncesinden başlıyor. “Flash” haberlerle an ve an yere düşen karları izliyoruz Ankara’da, Erzurum’da, Tokat’ta, Antalya’da… Bir süre sonra “ah vah”larla izlediğimizi farkediyoruz haberleri… İstanbul’un hayatını, dertlerini, kısacası herşeyini yaşıyoruz hayatlarımızda… Kimse görmüyor diğer şehirlerde neler yaşandığını… Haksızlık etmeyelim… Yıllar önce “birilerinin” her şehir için biçtiği roller var… Zaman zaman bu haberler ısıtılıp vizyona konuyor sadece… Doğudaki fakirlik, kuzeydeki yeşillik, güneydeki üstsüzler, egedeki şive… Yaklaşık birer dakikalık haber değeri taşıyan bu haberlerden sonra tekrar mabedimiz İstanbul’a bağlanıyoruz…

Futbolda da durum aynı… Sadece İstanbul takımlarının çerçevesinden futbolu yaşamamıza “izin veriyorlar”… Çünkü kameralar, kalemler onların elinde… Fenerbahçe Manisa’dan 5 gol yediğinde başlık “ah fener” oluyor nedense… Bir yabancı gözüyle “Manisa Türk takımı değil mi?” sorusu geliyor akla… Otuzlarda Hollywood filmlerinde gördükleri gansgterleri taklit etmeye başlayan “gerçek” gansterler gibi bizler de rollerimize hemen bürünüyoruz… “Ben Gençlerbirlikliyim” diyen adama cevap vermemiş gibi anlamsız anlamsız bakıp, ısrar ederse, “büyüklerden hangisi olm!” diyoruz… Çünkü oynamaya başladığınız rolün repliklerinde “diğer” takımlar yer almıyor… “Onlar” dillendirilirse ne diyeceğimizi öğretmiyor “istanbul”hegemonyası…

Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın “yabancı” takımlarla yaptığı hazırlık maçlarında bile Türk milliyetçiliği çığlıkları atılırken, Malatyaspor’un İsviçre’de Basel’le oynayacağı ya da Gençlerbirliği’nin Yunanistan’da Egaleo ile oynayacağı avrupa kupası maçlarının “nedense” özetleri bile televizyondan yayınlanmıyor… İşte bu noktada birşeyler çıkıyor ortaya. Basının sürekli dillendirdiği milliyetçilik bile sadece İstanbul milliyetçiliği üzerine…

İstanbul’un başarısı tüm ülkenin başarısı diğerleri ise “sadece” başarı işte oluyor…

Hemşehriliğin “zirvede” yaşandığı bir ülkede, futbol gibi en çok konuşulan konuda yaşanan İstanbul taraftarlığını anlamak ise mümkün olmuyor… Şehrine hiç uğramamış bir takımın taraftarı olunuveriliyor. Kendi şehrinin takımının renklerini bile bilmeyecek kadar futbol körü olanlar “kessen sarı-kırmızı akar” abi diyor… Ne olursa olsun şehrinin arkasında durmak yerine sürünün peşinden gitmeyi yeğliyor…

Çünkü biliyor ki, rol almak istiyorsa sadece 3 takımdan birini seçmesi gerekiyor…

1 Mart 2011

Kârhanede Romantizm: Çocuklara özgürlük!!

26 Şubat 2011’de oynanan ve Gençlerbirliği’nin 4-2’lik galibiyetiyle sona eren Gençler-Ankaragücü maçından sonradeplasman tribünü olduğundan Gençlerbirliği tribünlerinde bulunan bizler bir süre bekledik. Bu bekleyiş içinde Ankaragücü tribününün tellerinden tırmanarak bizim bölüme geçen 7-8 yaşlarındaki 3 ufaklık sonradan bizlerin, polis ve  güvenlik güçlerinin şaşkın bakışları arasında tellere tırmanıp sahaya girdiler. Önce çimlere felan uzandılar ama sonra biri pet şişe bulup penaltı noktasına koydu, diğeri de kaleye geçti. Penaltı atmaya başladılar. Bizlerde hem vuruş hem de sonrasında tempo tuttuk…

Güzeldi…

28 Şubat 2011

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 23. Hafta Maçı Ankaragücü 2-4 Gençlerbirliği: http://www.macanilari.com/26.Subat.2011_2010-2011.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.23.Hafta.Maci.Ankaragucu.2-4.Genclerbirligi-201020112302–.html

Sistemin Bozdukları Daha Acımasız oluyor…

Her platformda olduğu gibi futbolda da iyi insanlar var… Sahaya sadece futbol oynamak, takım arkadaşları ile güzel şeyler yapıp maçı kazanmak için çıkanlar… Bu futbolcular saha içinde ne rakibiyle, ne taraftarla, ne teknik adamlarla, ne de hakemle uğraşmazlar. Sadece ve sadece kendisine verilen görevi yapıp “oynamaya” bakarlar…

Aynı düşüncelerle sahaya çıktıkları bir gün, rakiplerinin yaptığı çirkefliklerin “herhangi bir nedenle” hakem ya da taraftarlar tarafından mükâfatlandırıldığıyla yüzleşirler… Birkaç kez inanmak istemeseler de, zamanla bir şeylerin aslında o kadar da “naif ” olmadığını “anlamaya” başlarlar…

Çemberden bir adım geriye çekilip durumu iyice netleştirdiklerinde… Evet, güçlülerin, çok sesi çıkanların hep bir adım önde olduklarını görürler. Haklı haksız tüm pozisyonlarda hakeme koşan, sürekli taraftarlarını gaza getirmek için uğraşan, rakibinin kolunu tutup kendi yüzüne vuran ardında dirsek yemiş edası ile yerlerde kıvranan “büyük” takım oyuncularına gösterilen “anlayışın” karşısında ezildikçe ezilirler…

Önceleri futbolcu arkadaşlarına, hakemlere, teknik direktörüne hatta “oyunun içindeki” rakip oyuncuya durumun saçmalığını anlatmak için didinirler… Ama her koşulda bir adım öndekilerin “e ne olmuş yani” tarzında “umursamaz” tavırları ile karşılaşırlar. İçlerine atarlar… Alışırlar… Bunun intikamını almak için yemin ederler… Alışırlar…

Bir gün “büyük”lerden birine imza atarlar… İlk maçlarında takım arkadaşlarını süzdüklerinde… Oyun kuralların esnekliğinin kendilerinden yana kıvrıldığını fark ederler… Lehlerine çalınan düdükleri ya da aleyhlerine çalınmayanları fark ederler… Kendilerini yere attıklarında aldıkları faulleri, penaltıları…

Gözleri parlar… Zira “burada” futbolcu olmak daha bir kolaydır. Rakiple ikili mücadelede yoruldun mu, hafif çek rakibini o da seni çekince direk at yere kendini… Sonra bir de hakeme koşup “hocam kaç oldu kart yok mu” de… Bırak karşındaki anlatmaya çalışsın derdini hakeme… Sonra sana gelip “abi naptım ben ya?” diye sorduğunda “o yollardan biz de geçtik umursamazlığını” takın…

Sistem içinde iyi olmak için çabalayanlar, bir süre sonra yorulurlar… Zira, burada iyi olmak hiçbir şey kazandırmaz… İşte o zaman kötüleşmeye başlarlar… Ama sistemin bozduğu insanlar daha bir acımasız olurlar çünkü “karşındakini ezmenin” hakları olduğunu düşünmeye başlamışlardır bile…

İşte bu yüzden yaptığı 5 hunharca faulden sonra aldığı sarı kart için önce hakemi sonrada tekmelediği 17 yaşındaki futbolcuyu fırçalarlar… Nasıl olsa ne yaparlarsa yapsınlar haklı olanlar onlardır…

24 Şubat 2011

1950’ler… 1960’lar… Bölüm 3

1960’daki Göztepe – Galatasaray maçında hakem Orhan Gönül maçın sonlarına doğru oyunu durdurup saha kenarında bulunan Emniyet Müdür Muavini Faruki Bahri’yi stad dışına çıkartmaları için polisleri çağırır. Polisler, hakemin dışarı çıkarılmasını istediği Faruki’nin amirleri olduğunu görünce şaşırırlar. Hakeme durumu anlatırlar ve hakem oyuna devam eder…

50’lerde oynanan Milli maçlar da günümüze göre bir garip aslında… Deplasmana giden milli takımlar tribündeki rakip takım seyircilerinin gönlünü almak için uğraşırlar. Mesela İsveç’de oynanan ve 3-1 yenildiğimiz maça Türk Milli takımı sahaya ellerinde kocaman bir İsveç bayrağı ile çıkarlar… İsrail’e giden Türk Milli takımını İsrailliler Türkçe olarak “Hoş Geldiniz” yazan bir yerde karşılarlar… İstanbula’a maça gelen İsveç takımı maçtan önce önemli anıtlara çelenk koyup hamama gider mesela…  İran Milli takımı Mithatpaşa’ya Türk bayrağı ile çıkarlar

Türk kulüplerinin oynayacağı Avrupa Kupası maçları ya da Milli takım maçlarının oynanacağı günlerde yayınlanan gazetelerde takımın hatta oyuncuların tek tek nasıl oynaması gerektiği yazılıyor. Bu anlatımlarda sanki takımı yöneten bir teknik direktör ya da antrenör yokmuş gibi ahkamlar kesiliyor. Maçtan sonra da yapılan yorumlarla, sahada oynanan futbol arasında ilişki kurulup “biz söylemiştikler” dillendiriliyor…

Milli takımlarda “tek seçici” adı verilen bir görev var. Bu kişi hem rakip takımın maçlarını takip etmek hem de aynı zamanda milli takıma seçilecek futbolcuları belirlemekle görevli. Aslında o dönemde çok fazla karmaşa var. Takım menajerliği ile antrenörlük görevleri arasında hep bir belirsizlik var. Mesela 60larda Galatasaray menajeri Gündüz Kılıç ile antrenör Coşkun Özarı’dan hangisinin takımı kurdukları ya da taktik verdikleri çok da anlaşılmıyor. Bu nedenle birçok kaynakta teknik direktör olarak Gündüz Kılıç geçiyor. Ama dönem gazetelerinde Antrenör olarak Coşkun Özarı  ismi zikrediliyor…

Bu konuda Milli takımın kurulması ise başlı başına garip. Sadece tek maçlık antrenörlerin göreve getirilmesi, federasyon başkanının takımı kurması gibi…

Madem Milli takımlardan gidiyoruz bu konuda aklıma gelen en garip olay, futbolcuların birden fazla milli takım forması giymeleri. Mesela, Macaristan’ın yetiştirdiği en büyük futbolcu olan Puşkaş’ın Macaristan ve sonradan da İspanya milli takım forması giymesi ya da Di Stefano’nun Arjantin, Kolombiya ve İspanya formalarını giymesi…

O yıllarda birçok kıtadan farklı takım, gelir elde etmek için sirk vari bir şekilde ülke ülke dolaşıp, gittikleri şehirlerin büyük takımları ile maçlar yaparlarmış. Bu yüzden mesela, Güney Amerika’dan America FC, İstanbul ve Ankara’da maçlar yapmak için gelirmiş. Herhangi bir takım kupalardan birinde isim yaparsa ya da ilgi çekecek özel bir durumu varsa hemen teklifler yağarmış ve turneye çıkarlarmış. Mesela, 47 yaşında Stoke City’de forma giyen Stanley Matthews’in durumu dünya spor basınında o kadar ilgi çekmiş ki, İngiltere’de en üst ligde yer almamasına rağmen Stoke City birçok ülkede maçlar yapmış. Tabi buna Türkiye de dahil

9 şubat 2011

Yazının diğer bölümleri;

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…

Ankara 19 Mayıs Stadındaki Yasaklar…

Ankara’da taraftar olmanın zorlukları…

Düşününce o kadar çok madde var ki bu konuda can sıkan. Hani birileri aslında sürekli olarak size “futboldan uzaklaş” sinyali veriyor ve bunu her hafta durmadan yapıyor… Neresinden yazmaya başlayacağımıda çıkartamıyorum doğrusu. O kadar çok madde ve bağlantı var ki bu konuda.

Sanırım yıllar önce bir Fenerbahçe – Galatasaray maçında açılan “sağlam küfürlü” bir pankart nedeniyle çok bilmiş yasakçı yöneticilerimiz stadlarda pankartı yasaklama kararı almışlardı. Bu yasak bir süre sonra birçok şehirde, yok yok Ankara hariç her yerde kaldırıldı. Yani artık tüm şehirlerde “bazı” kurallara uygun pankartlar stadta açılabiliyor. Ama Ankara’da açılmıyor. Bunun nedeni sorulduğunda verilen cevap ise basit “yasak”. “Neden yasak?” sorusunun cevabı da çoğu zaman aynı, “yasak çünkü”…

Bundan 2 hafta önce Ankara 19 Mayıs Stadında oynanan Gençlerbirliği – Eskişehirspor maçında bir arkadaşımız, devre arası transferimiz olan Kosta Rika’lı Randall Azofeifa’yı onurlandırmak için bir Kosta Rika bayrağı yaptırıp stada getirmiş. Ama polisler “bayrak getirmek yasak” diyerek bir ülke bayrağının stadta açılamayacağını söylemişler. Bayağı bir tartışmadan sonra polis bayrağa el koydu ve maçtan sonra alırsın dedi… Buna benzer bir olay yanlışım yoksa 3-4 yıl önce de yaşanmıştı. Yine takımımızda bulunan yabancıları onurlandırmak için getirilen bayraklar stad kapısında alınmıştı. Hatta yanlışım yoksa bayrağı getiren arkadaşlardan bir ikisi de polis tarafından tutulmuştu.

Ankara takımlarını tutan taraftarların durumu bu. Peki ya deplasmana gelen misafir takım taraftarları ne durumda?

İşte burası çok ilginç. Zira örneğin bir Gençlerbirliği – Fenerbahçe maçında Gençler taraftarlarının merdiven geçişlerini açmaları için güvenlik yoğun bir uygulama yaparken Beşiktaş’a ayrılan kale arkasında nedense hiç merdiven basamağı görülmüyor… Ya da yine benzer bir maçta yasaklı olan yanıcı ve patlayıcı maddeleri misafir tribünde yakmak/patlatmak son derece serbest iken bizim tribünde “haşaa”… Yine bir Beşiktaş maçından sonra emniyet, misafir takımın amigolarını sahaya indirmelerini ve saha içinden taraftarlarına üçlü çektirmelerine izin vererek büyük bir “hataya” imza atmıştı. Zaten bu yüzden bu yılki maçta da misafir takım uzun süre aynı isteği tekrarladı. Neyse ki kabul görmemiş bu istek ama günümüzde hangi deplasaman takımının amigosu sahaya girip taraftarlarına üçlü çektirebiliyor ki? Evet, Ankara 19 Mayıs Stadı dışında tabiki…

Son Gençlerbirliği – Bursaspor maçında Bursaspor taraftarları bir sürü pankartını tribünlerine  asabildiler mesela. Oysa bizler sadece üzerinde Alakaralar yazan bir pankartı içeri sokmak için saatlerce bekletilip 3-4 polis kontrolden geçildikten sonra içeri sokabiliyoruz.

Kısacası bir süre sonra da o pankartı içeri sokmak için ne istek kalıyor, ne arzu… Zaten amaç da bu değil mi? Evet, başarıyorlar…

Özetle… Madem bir yasak var ortada neden sadece 19 Mayıs Stadında uygulanıyor… Ve yine sormak gerek, madem bir yasak var ortada neden sadece 19 Mayıs Stadındaki evsahibi taraftarlarına uygulanıyor… Ve yine sormak gerek kendi ülkemizin bile tanıdığı bir ülkenin resmi bayrağının stadta sallanması neden ve niye yasak olur?

2 Şubat 2011

Sürpriz…

Barcelona

Yaklaşık 3 yıldır Barcelona ve Messi futbolseven hatta sevmeyenler arasında bir “marka” oldu. Çoğu futbolsever kendi takımından çok Barcelona’nın oynadığı futbolu izlemek için programladı kendisini… Messi’nin attığı goller, bitmek bilmeyen mücadelesi, topun ayağına yapışması… Bir süre sonra Barcelona’nın paslaşma rekorları kırması, tüm futbolcuların uyumu, ani ataklar, topu sürekte ayakta tutup dar ve uzun paslaşmalarla “adeta” durdukları yerden rakibi yorup bitirmeleri…

Barcelona’nın şımarık, ukala ama akıllı çocuk Jose Mourinho tarafından Inter ile alt edilmesi çok ama çok büyük yankı buldu. Çünkü bu futbolun en tutkulu yanı olan “sürpriz”di… İşte o Mourinho, Real Madrid’in başına geldiğinde birçok kişi “Bu sefer Barcelona’nın işi zor” dediler ama Barcelona’nın dalga geçer gibi oynadığı futbol ve Real Madrid’i yiyip bitirişini tüm dünya tanıklık etti. Ondan sonra da Barcelona eskiden olduğu gibi rakibine top bile göstermeden dörder, beşer golle yoluna devam etti…

Gelinen noktada ben dahil birçok futbolsever, Barcelona’nın tüm maçlara “kesin favori” olarak çıkmasını, Messi’nin her zamanki gibi “kusursuz” oynamasını, takımın yeni bir pas rekoru kırmasını ve ilk golü attıktan sonra maçın bitip gitmesinden tat almaz oldu… Çünkü favorilerin hep kazanması aslında futbola olan tutkuyu öldürüyor… İnsanlar futbol izlerken hep bir sürpriz bekliyorlar, hep bir sürpriz istiyorlar. Tıpkı yaşadıkları her gün “bir sürpriz” bekledikleri gibi…

14 Ocak 2011

1950’ler… 1960’lar… Bölüm 2

1963-64 Kupa Galipleri Kupası Fenerbahçe 4-1 Petrolul

Büyük maçların ardından seyirciler soyunma odasına girerler… Futbolcular bir yanda duş alırken, diğer tarafta taraftarlar futbolcuların formalarını almak için kıyasıya bir mücadeleye girişirlermiş. Hatta bir maçın ardından birkaç seyircinin ellerinde kalan bir forma çekiştirmelere daha fazla dayanamayıp parçalara ayrılmış…

Fenerbahçe ile Ankaragücü’nün Mithatpaşa’da oynadığı bir maçta Ankaragücü kaptanı hakeme gidip kendi takım arkadaşını oyundan atmasını ister. Hakemde bu isteği yerine getirir ve oyuncuyu saha dışına çıkartır. Maçı Ankaragücü 5-1 kaybeder. Sonraları oyundan çıkartılan oyuncunun bir başka takım arkadaşı ile kavga ettiği için bu yola başvurulduğu anlaşılır…

1958 dünya kupasında Brezilya ile Rusya arasında oynanan maçta Brezilyalı Mazzala’nın golü attıktan sonra futbolcu arkadaşları ile golü “şiddetli bir şekilde” kutlarken 10 dakika kendine gelememiştir. Bunun üzerine 1961 yılından itibaren gol atan oyuncunun diğer arkadaşları tarafından sıkıştırılması ya da golü atan oyuncunun sevinçle topu kaleye 2. defa vurmasının yasaklanması gündeme gelmiştir.

1959-60 sezonunda Gündüz Kılıç hem Feriköy’ün antrenörü, hem de aynı zamanda Galatasaray’ın menajeridir. Bir semt takımı olan Aldığı başarılı sonuçlarla büyük başarı elde eden Gündüz Kılıç’ın Feriköy’ü ile menajeri olduğu Galatasaray’ın karşı karşıya geleceği maçtan önce Kılıç, “dayanamam” der ve maça çıkmama kararı alır…

1961-62 sezonunun son haftalarında oynanan Fenerbahçe – Galatasaray maçında, Galatasaraylı Birol, Fenerbahçe kalecisi Özcan’ın her degajını önlemek ve onun sinirlerini bozmak için sürekli önünde durur. Defalarca tekrarlanan bu durumun Galatasaraylılar tarafından düşünülen bir “taktik” olduğuna düşünüldüğünden maçtan sonra çıkan gazetelerde neredeyse her yazar bu olayın çok “çirkin” olduğunu yazılarına taşırlar…

Özellikle Avrupa kupası maçlarından sonra maçı yöneten hakemler, maçla ilgili görüşlerini dile getiriyorlar. Seyirciyi nasıl bulduklarını, takımları, oyuncuları değerlendiriyorlar ve görüşlerini aktarıyorlar. Bu konuda bir enteresan durum da Ankara bölgesi hakemlerinden Veli Necdet Arığ’ın hem hakemlik yapması hem de aynı zamanda özellikle Ankara’da görev almadığı maçların taktik – teknik yönlerini milliyet için kaleme alması…

Hakem diyince bana göre o dönemlerde yaşanan en enteresan olay ise, 1959 sezonunda oynanan Hacettepe – Fenerbahçe maçını yönetmek üzere Faik Gökay görevlendirilir. Maçın oynanmasına saatler kala Faik Gökay Federasyon Başkanlığına atanır. Bunun üzerine Faik Gökay maçı Federasyon Başkanı olarak izlerken bir başka Ankara’lı hakem maçı idare eder…

9 Ocak 2011

 

Yazının diğer bölümleri;

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 1’i okumak için tıklayın…

1950′ler… 1960′lar… Bölüm 3’ü okumak için tıklayın…

Mehmet Ali Çetinkaya